28 Mart 2014 Cuma

UEFA Nations League

Neyşın neyşın?

Biz Platini'ye bizi milli takım hazırlık maçlarından kurtar dedik, o daha da saçma sapan bir konseptle karşımıza çıktı. Hiç bir şekilde kafama yatmadı ama anladığım kadarını anlatayım.

Uefa Nations League (UNL - Uefa Uluslar Ligi), UEFA'nın 54 üye federasyonunun milli takımlarının katıldığı Dünya ve Avrupa Kupası türünde bir organizasyon olacak ve ilki Eylül 2018'de yapılıp, her 2 yılda bir tekrar edilecek. Henüz, konsepti tam oturtmamışlar ama ilk taslak itibariyle 54 takımı önce ülke puanlarına göre dört lige ve bu ligleri de 4'erli gruplara ayırmayı düşünüyorlar. Turnuva maçları sonucunda gruplarında lider olan 4'er takım, kendi liglerinin final four'unda oynamaya hak kazanacak ve bu maçlar da 2019'un başında oynanacak. Alınan sonuçlara göre, takımlar bir alt lige düşüp, bir üst lige yükselebilecekler. En üst ligin final four'unu kazananlar ise Avrupa Şampiyonası'na direk gitme hakkı kazanacaklar. Kafanız karıştıysa haklısınız. 

Bu turnuvanın her iki yılda bir olması demek, Dünya ve Avrupa Şampiyonaları'nı takip eden her Eylül ayında Uluslar Kupası oynanacak anlamına geliyor. Ondan sonra takip eden yılın Ocak ayında bunun final four'u oynacak ve Mart ayı'nda tekrar Dünya/Avrupa Şampiyonası elemeleri başlayacak. Yani şöyle bir takvim olacak bak. 

2018 Haziran - Dünya Kupası
2018 Eylül - UEFA Uluslar Kupası
2019 Ocak - UEFA Uluslar Kupası Final Four
2019 Mart - Avrupa Şampiyonası eleme grupları
2020 Haziran - Avrupa Şampiyonası
2020 Eylül - UEFA Uluslar Kupası
2021 Ocak - UEFA Uluslar Kupası Final Four
2021 Mart - Dünya Kupası eleme grupları
2022 Kışı - Dünya Kupası

Hacı ne yaptın sen yahu? Kulüp futbolu ne zaman oynanacak bu takvime göre?

UEFA'nın kağıt üzerindeki amacı milli takım futbolunu tekrar canlandırmak. Kulüp futbolu, son yıllarda milli takım futbolunun çok önüne geçti ve Şampiyonlar Ligi, artık Dünya Kupası'ndan daha kaliteli futbolun izlendiği bir platform halini aldı. Ama, milli takım futbolunu kurtarmanın yolu, son derece gereksiz bir turnuvayı daha takvime eklemek midir? Gidin, Avrupa Şampiyonası'nın formatını değiştirin o zaman yahu. Nasıl, Şampiyonlar Ligi çok popüler oldu kimse Avrupa Ligi'ni sallamıyor; Uluslar Kupası ilgi çekerse, bu sefer kimse Avrupa Şampiyonası'nı sallamayacak nasıl olsa. 

Ama amaç futbolun menfaati filan değil tabi. UEFA'nın derdi her zamanki gibi duygusal. Avrupa'nın zirvesindeki ülkeleri aynı lige sokup sponsor gelirlerini çoşturmaktan başka hiç bir dertleri yok. Üst düzey liglerdeki futbolcular, zaten yılda 60 maç civarına kadar çıktılar. Platini amcam cebini doldurcak diye adamları 70-80 maça çıkaracak. Fifpro ve diğer sendikaların ve Avrupa'nın önde gelen kulüplerinin bu saçmalığa tepkisini merakla bekliyorum açıkcası. 

25 Mart 2014 Salı

Kazamız Mübarek Olsun

Yukarıda "accident" yani "kaza" anlamına gelen kelimenin tanımı var. Türkçeye çevirmek gerekirse,

1. Umulmadık ve kasıtsız bir şekilde meydana gelen, genelde hasar ya da sakatlığa neden olan şanssız olay. 
2. Şans eseri ya da bariz ve kasıtlı bir sebebi olmadan meydana gelen olay. 

Yani, kaza denilen şeyin en önemli özelliği öngörülemiyor olması. Kaza ya umulmadık bir şekilde ortaya çıkıyor ya da tamamen şans eseri. Hani, alkollü direksiyona geçip birine çarpanlara "Kaza değil, cinayet" diyoruz ya, işte onun sebebi de bu. Çünkü alkollü yola çıkan adam, böyle bir olayın başına gelebileceğini bilir. Ona rağmen yola çıkar da birini öldürürse, o olay kazanın "umulmadık - şans eseri" doğasına aykırı olur. 

Bu garip girişten sonra, Wenger'in Chelsea maçıyla ilgili dün yayınlanan açıklamasına bakalım. 

"Bir kaza oldu ve bu sizin kötü bir şöför olduğunuzu göstermez. Bu sezon 40 maç yaptık ve Cumartesi yaşanan olay bu takımın kalitesinin göstergesi değil."

Arsenal, neden 9 senedir yerinde sayıyor? 

Bu konuyla ilgili sayfalarca yazı yazabiliriz ancak şu yukarıdaki 2 cümle kadar çarpıcı olamayız. Arsene Wenger, Chelsea maçını kaza olarak tanımlıyor. Yani öngörülemeyen, şanssızlıktan dolayı olan bir olay. Peki ben size soruyorum. Chelsea maçı öngörülemez miydi? 

Diyor ki, kaza yaparsanız bu sizin kötü şöför olduğunuzu göstermez. Haklı da, kaza herkesin başına gelebilir. Ama ya 3 ay içerisinde 3 kez kaza yaparsam bana hala aynı hoşgörüyle yaklaşılır mı? 

Demek istediğimi anladınız sanırım. Arsene Wenger, kendi kafasındaki doğrulara, o kafanın içerisindeki dünyaya öylesine saplanıp kalmış ki, bu kadar kötü bir sonuçtan sonra bile hala arabayı çok iyi kullandığını söyleyecek kadar şaşırmış durumda. Çıkıp, evet bu sezon büyük maçlarda uyguladığım taktikler hatalıydı, bunu biliyorum ve bunu düzeltmek için elimden geleni yapacağım demiyor Wenger. Kaza diyor, arabayı kullananın suçu yok diyor. 

Eğer başka bir hoca olsa, bu adam takımın sorunlarını çözmekten aciz diyebilirdim. Ama konu Wenger olunca durum daha da içler acısı çünkü Arsene Wenger ortada bir sorun olduğunu bile düşünmüyor. City deplasmanında 6 yedikten sonra Anfield'e de aynı anlayışla çıkmasının sebebi Arsenal'in oyun anlayışında hiçbir yanlış olmadığına inanması. Aynı adam, Liverpool'dan 5 yedikten sonra da herhangi bir problem teşhis etme gereği duymadı ve Chelsea karşısına aynı kafayla çıkıp Liverpool maçının karbon kopyası gibi bir mağlubiyet  aldı. 3 maçta yediği 17 golden sonra ne yaptı peki? Çıkıp "kaza oldu" dedi. 

Arsenal'in, birbirinin kopyası 5 sezonu geride bırakmasının sebebi, Arsene Wenger'in gerçeklerle yüzleşmek istememesi. Sadece Wenger de değil, Arsenal yönetim kademeleri ve futbolcularının hiçbirisi hiçbir şeyle yüzleşmek istemiyor. Arsenal, tarihi fark üstüne tarihi fark yiyor, takımın en sözü geçen oyuncularından Mertesacker, utanmadan bu mağlubiyetleri maçların erken oynanmasına bağlayabiliyor. Kendisinin suçu değil ama bu saçmalık; Arsenal'deki balık en baştan kokuyor. 

Yönetim Wenger'i hiçbir şeyden sorumlu tutmuyor; takım 5 sezondur aynı hataları yapıp aynı kabul edilemez yerde sezonu bitiriyor ama Wenger'in kontratı şimdiden hazır. Arsene Wenger kendini hiçbir şeyden sorumlu tutmuyor çünkü zaten o mükemmel bir iş yaptığından emin. Bu camianın imamları osurunca, cemaati de sıçıyor haliyle. Arsenalli futbolcular, hiçbir şeyden sorumlu değiller. Bu sorumsuz ortam, genç ya da Arsenal'e yeni gelen oyuncular için avantaj oluyor. Baskı altında olmayan gençler iyi performans veriyorlar. Ancak, Wenger'in altında birkaç sene çalışan bütün oyuncular, bu rehavet ortamının içerisinde rölantiye alıyorlar. Rölantiye almak istemeyenler de kulübü terk ediyor. Mourinho'nun, Premier Lig'in en iyi orta saha oyuncularından birisi olan Mata'ya yaptığı muameleye bakın mesela. Defansif görevini iyi yapmadığı için, Chelsea'nin en iyi ofansif oyuncusunun üstünü çizen bir hoca, takımın geri kalanına nasıl bir mesaj verir? Peki, tarihi farktan sonra "arabayı iyi kullandık ama kaza oldu" diyen hocanın verdiği mesaj nedir?

Son iki sezon Arsenal sezona berbat başladı ve ilk dört kaçar gibi olduğunda performans vermeye başladı. Bu sene, tersi oldu. Takım sezona iyi başladı, ilk dört garantilenir gibi olduğu anda herkes durdu. Bunun sebebi, Wenger'in kulübü içine soktuğu rehavet ortamı. Arsenalli futbolcular ve Wenger, pamuktan kalelerinde el bebek gül bebek şımartılıyorlar. Taraftar, köpek gibi çalışıp kazandığı parayı dünyanın en pahalı biletlerine basıp bu takımı izlemeye gidiyor ama beyefendiler ve başlarındaki mösyö, rakip biraz dişli olduğu zaman zahmet edip kendilerini zorlamıyorlar bile. Neden zorlasınlar ki? Siz perfomansından dolayı kadro dışı kalan oyuncu hatırlıyor musunuz? Siz mücadele etmediği için ilk yarıda oyundan alınan birini gördünüz mü? Siz, Wenger'in azarladığı bir oyuncu gördünüz mü? Peki siz tarihi fark yedikten sonra yönetimin Wenger'i kenara çekip hesap sorduğunu gördünüz mü? Görmediniz, göremezsiniz de. Çünkü Arsenal her haliyle mükemmel bir kulüp ve alınan bütün mağlubiyetler de bir "kaza"!!

Yersen tabii.

24 Mart 2014 Pazartesi

Chelsea Sonrası Arsenal Gündemi


Arsenal'in Chelsea'den yediği tarihi farkın üzerinden 1,5 gün geçti ve bu süre içerisindeki bazı gelişmeleri sizlerle paylaşmak istedim.

- Wenger yenilginin sorumlulğunun kendisinde olduğunu açıkladı ve Swansea karşısında kendilerini affettireceklerini söyledi. 
Tabi Wenger'in sorumluluk alması güzel bir şey. Mümkünse, son 9 senenin de sorumluluğunu üzerine alsın ve gereği neyse yapsın. Swansea maçında neyi affettirecekmiş onu anlamadım yalnız. Eğer, bu maçtan 9 puan almayı başarırsa Arsenal, ben 3 hezimeti affederim.

- Wenger: "Tottenham ve Chelsea maçlarında beraberliğe oynasaydık iki maçtan da 1'er puan alabilirdik. Ama biz 3 puan almayı başardık"
Yeni bir Wenger saçmalamasıyla karşı karşıyayız. Varsayımı, gerçekle karşılaştırıp, gerçeğin aslında çok kötü olmadığını anlatıyor bize kendisi. Zamanında dünyanın en iyi hocalarından birisi olan bu adamın bu hallere düşmesini görmek gerçekten acı.

- Wenger: "İyi hazırlanmıştık ama sezonun en önemli maçında sahada yoktuk; bu kafa karıştırıcıydı"
Hayır, sen iyi hazırlandığını zannetmiştin ve bunun böyle olmadığını cümlealemin görmesi için 7 dakika yetti. Arsenal sana senede £8m parayı kafan karışmasın diye veriyor. Eğer, takımın neden sahada olmadığını çözemediysen Facebook'tan ekle beni, ben anlatırım sana. Para istemem merak etme.

- Koscielny sakatlığı nedeniyle Swansea maçını kaçırabilir. 
Acaba adamın baldırı utancından mı çekti?

- Güvenilir bir kaç muhabir, Swansea maçında Fabianski'nin ilk onbir başlayabileceğini yazdı. 
Chelsea hezimetinin faturasını sezonun en formda oyuncusu Szczesny'e kesmek saçmalık olur ama Wenger saçmalamaya bayılan bir arkadaşımız. Mümkündür.

- Arsenal yöneticileri, Pazar günü tesislerde bir acil durum toplantısı yaptı. 
Sanırım, burada haber değeri taşıyan, Arsenal'in tamamı satış ve pazarlama uzmanlarından oluşan yönetiminin tesislerin yolunu bulabilmiş olması. Yoksa, Gazidis, Fox gibi adamların "futbol" konusunda konuşacak bir şeyleri zaten olamaz. Chelsea yenilgisinin, Güneydoğu Asya pazarında kulübün gelişimine etkisini filan tartışmışlardır.

- Arsenalli oyunculara Swansea maçına kadar sosyal medya yasağı geldi ve Wenger bugünkü basın toplantısını iptal etti. 
Bence, bütün futbolculara sonsuza kadar sosyal medya yasağı gelmeli ki, özel hayatlarında ne kadar boş adamlar olduklarını bütün dünya görmesin. Bir de mümkünse, Giroud denilen arkadaşa her türlü sosyalleşme yazaklansın bir süre. Nitekim, yatak odası performansı ile sahadaki performansı gayet ters orantılı gidiyor. Wenger'in basın toplantısını ertelemesi iyi olmuş çünkü stres altındayken söylediği saçma şeylerle taraftarı daha da çileden çıkarıyor. Örnek isteyen yukarıdaki 2. maddeye baksın.

- Arsenal, Gibbs'in kırmısı için itirazda bulundu. 
Gibbs, Chelsea maçındaki gibi oynacaksa bırakın cezalı kalsın yahu. Sol bekte Ox oynar, nasıl olsa aynı adam bunlar. Hatta Walcott bile olur. Hızlı oyuncu lazım olursa Lewis Hamilton bile oynayabilir. Hepsi aynı bunların.

- Mertesacker, 12:45'te maç oynamamak için federasyona başvurabiliriz dedi. 
Bak, Per, Wenger'den daha yaratıcı çıktı. Ligdeki 3 bozgunun da erken başlayan maçlarda olduğunu çözüp, teşhisi buraya koymuş kendisi. Arsenal'i yeterine alay konusu yaptığınız yetmedi, böyle saçma sapan bir şey için federasyona başvurun da, biraz da onlar geçsin dalgasını.

- Wenger'in, Chelsea maçından sonra oyunculara sezon sonunda bırakacağını açıkladığı dedikodusu Twitter'da gecenin konusu oldu.
Wenger'in de ortaya çıkardığı Arsenal'e tahammülü kalmamış demek ki. O bile "Wenger istifa" kıvamına gelmiş baksana.
Wenger'in FA Cup'ı kazandıktan sonra Ferguson stili bir sürpriz emeklilik açıklayacağını söyleyenler var ama bunlar "Ben demiştim" demek için tweet rezervleyen adamlardan başka bir şey değil bence.

22 Mart 2014 Cumartesi

Bininci Maç; Kaçıncı İntihar?

Son 2-3 senedir burada Wenger'i ağır bir şekilde eleştiriyorum. Bu hafta, kendisinin 1000. maçı şerefine, üzerimde bir romantiklik vardı. Alex Ferguson'un, Lee Dixon'un, David Dein'in Wenger hakkındaki açıklamalarını izleyip "Acaba ben bu adama haksızlık mı ediyorum" diye düşündüm. Çünkü herkes Wenger'i "efsane" olarak tanımlıyor ama ben kendisini yolunu kaybetmiş, günümüz futboluyla bağlantısını koparmış ve işe yaramayan yöntemleri tekrar tekrar deneyen birisi olarak görmekten kendimi alamıyordum. Son 3 senede onlarca kere kendisinin istifa etmesi gerektiğini yazdım, bütün bu romantiklik yüzünden ondan bile emin değildim. Kafam karışıktı anlayacağınız. Ama neyse ki Arsene Wenger çok kibar bir insan da, sağolsun bütün bu kafa karışıklığımı yok edip, bana, neden son 3 senedir "artık yeter" dediğimi bir güzel hatırlattı. 

Maç öncesi Wenger, geçen haftaki kadroyu aynen Chelsea karşısına da çıkarma kararı almıştı ki, bunu görür görmez maçın kaybedileceğini anladım. Arsenal, geçen hafta Sp*rs'ü yendi ama sahadaki futbol vasatın üzerinde değildi. Vasat Arsenal, kötü bir Tottenham karşısına çıktı ve kazandı. Hatta, Tim Sherwood maçtan sonra "Arsenal'deki çatlaklar, galibiyet sayesinde su üstüne çıkmadı" demişti, hatırlarsanız. 

Eğer takımınızda çatlak varsa, karşınıza çıkmasını isteyeceğiniz son kişi, Jose Mourinho. Wenger, bugünkü maçla beraber, kendisine karşı 11 maç oynamış ve henüz galibiyeti yok. Mourinho, Arsenal'i her seferinde nasıl alt ettiğini birkaç röportajında açık açık söyleyecek kadar kendinden emin. Arsenal'in üstüne gelmesine izin ver, orta sahada şok presle topu kazan ve gol bul. Bu kadar basit. Nasıl olsa Wenger her maça aynı kafayla çıkıyor. "Ulan bu Chelsea hep kontrayla bizi vuruyor, acaba bu maça derin bir savunma ile çıksam mı?" demiyor. Neden? Çünkü Wenger'in yaşadığı hayal dünyasında, Arsenal kadrosu Bayern ve Barça seviyesinde. Yani Arsenal, Stamford Bridge'e çıkıp topa tamamen hakim olup Chelsea'yi tamamen sahadan silebilecek bir takım. O yüzden, Wenger'in rakibe bakmasına gerek yok. Arsenal kendi futbolunu oynasa yeter. 

Maalesef, gerçek dünyada işler biraz farklı. Mesela, gerçek dünyada Podolski, Arsenal takımındaki en kötü savunmacı. Yani, onu sol açık olarak oynatıyorsanız, ya arkasında oynayan Gibbs'e "dikkatli ol" diyeceksiniz ya da Flamini gibi bir DM'i oynatıp Podolski'nin açıklarını kapattıracaksınız. 

Wenger, dün ne yaptı? 

Flamini'yi kenarda başlatıp, bütün savunma hattını öne çıkardı. Gibbs, neredeyse rakip yarı sahaya konuşlanmıştı ve Arsenal'in iki beki de ilk düdükle beraber haldır haldır hücuma çıkmaya başladılar. 

Bu intihar değil de nedir yahu? 

Chelsea'nin ilk iki golü sağ kanattan geldi, her iki pozisyonda da Arsenal'in sol beki ekranda yok. Ligin en zorlu deplasmanlarından birinde, Arsenal'in daha 4. dakikada 2'ye 2 yakalanacak kadar darmadağın olmasının açıklaması ne olabilir acaba? 

Bu nasıl bir rezalettir? 

Mourinho'nun hiçbir şey yapmasına bile gerek kalmadı yemin ediyorum. Wenger, her zamanki gibi intihar etti. 

Böylesine bir kamikaze taktikle maça çıkacaksan, ileride Suarez'in, Van Persie'in olacak ki, yakaladın mı atacaksın. Yoksa, rakibin üstüne gitmenin ne anlamı var değil mi? 

Ama Wenger'in elinde golcü yok ki. Sadece Arsenal iyi oynadığında gol atabilen ve yaptığı seks partileri İngiliz basınında çarşaf çarşaf yer aldıktan sonra ruhen aramızdan ayrılan Giroud var. 

Chelsea'nin ilk golü öncesi karşı karşıya kaldı Giroud, yine topu ıskaladı. Pozisyon döndü, Eto'o kendisine nasıl topa vurulacağını gösteriverdi. 

Wenger'in elindeki en iyi bitirici oyuncu kim peki? 

Podolski. 

Peki bu adam bu sezon tek bir maça bile forvette başladı mı? 

Hayır. 

Takım öyle şuursuz bir halde ki, 2-0 gerideyken rakip pozisyon buluyor, auta giden topa Oxlade-Chamberlain plonjon yapıyor. Arsenal'in şuursuzluğu hakeme de bulaşmış olacak ki, Andre Mariner de Ox'un elle müdahelesi için Gibbs'e kırmızı kart gösteriyor. Ox, hakeme gidip "Hocam bendim o" dedi ama Marriner sallamadı kendisini. 

Maçla ilgili daha fazla yazmanın hiçbir anlamı yok. Benim için en acı olan, Arsenal'in bozguna uğramasının hiç sürpriz olmaması. City deplasmanında 6, Anfield'da 5 yiyen takımın Stamford Bridge'de 6 yemesi çok da şaşırtıcı değil. Arsenal bu sezon 34 gol yedi, bunların 17 tanesi bu üç deplasmanda geldi. 

Arsene Wenger hakkında ne düşünürseniz düşünün, Arsenal'in kendisinin yönetiminde büyük hedeflere gidemeyeceğini kabul etmeniz gerekiyor. Her sene dördüncü olmak, Avrupa'da ikinci tur/çeyrek final, arada bir FA Cup ve küçük takımlara karşı göze hoş gelen futbol oynanması sizi tatmin ediyorsa ne ala. Ama ben artık aynı temcit pilavını yemekten o kadar bıktım ki, Arsene Wenger'in suratını bile göresim yok. 

Belki bu 1000 maç bir işarettir. Arsenal'in son kupasının üzerinden 500 maç geçmesi bir dönüm noktasıdır. Hazır sözleşmesi biterken, artık Wenger'e teşekkür edilmeli ve önümüzdeki 20 senenin Arsenal'i planlanmaya başlanmalıdır. Çünkü kendisine önerilecek 3 senelik kontratın hiçbir anlamı olmayacak. Wenger sonrası Arsenal çok daha iyi olacak demiyorum. Belki hoca tercihini bir kaç kez yanlış yaparız, belki Liverpool gibi 20 sene zorlanırız, belki United gibi çöküş yaşarız. Ama aynı temcit pilavını tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrar yemeyiz be hocam.

Arsene, yap şu kardeşine bir kıyak da, imzalama o kontratı...

Dein, Wenger'i Anlatıyor

Arsenal tarihinin en başarılı hocasını, bir de kulüp tarihinin en başarılı yöneticisinden dinleyelim.

21 Mart 2014 Cuma

1000


Arsene Wenger, yarın Arsenal'in başındaki 1000. maçına çıkıyor.

30 Eylül 1996'da Wenger, Nagoya Grampus Eight'ten Arsenal'e geldiğinde, kendisinin 17,5 yıl sonra hala görevde olacağını tahmin etmeyi bırakın, Wenger'in kim olduğunu bilen bile azdı. Arsene, Monaco'yla başarılı 3 yıl geçirmiş ve bu performansıyla Bayern'in hoca adayları arasına girmişti ama o dönemde ünü henüz Fransa dışına pek çıkmamıştı. George Graham sonrası Arsenal'in bir nevi geçiş hocası olan Bruce Rioch kovulduğunda, basın Johan Cruyff'u favori gösteriyordu. Ancak Arsenal tarihinin en vizyonlu yöneticisi David Dein, hiç kimsenini tanımadığı Arsene Wenger'i takımın başına getirip herkesi şaşırtıyordu. Wenger'in imzayı atmasının ertesi günü çıkan Evening Standard'ın manşeti Arsenal taraftarının tepkisini güzel özetlemişti: "Arsene Who?"

Arsene Wenger'in tarihçesini yazarmış gibi başladım ama son 17,5 yılın özetini yapmak gibi bir niyetim yok. Bugünlerde, bu blogu okuduğunuzda, Wenger'e yönelen eleştirilerden başka hiçbir şey göremez oldunuz. Biz 5 sene önce bu blogu açarken, amacımız bunun tam tersini yapmaktı aslında. O zaman, futbol blogu enflasyonu vardı ve klavyeyi kapan her ergen, Şen Kardeşler Kıraathanesi'nden blog yazıyordu. Biz de bu dezenformasyona karşılık, bu işin doğrusunu anlatmak istediğimiz için bu blogu açtık. Zaten ilk dönemki yazılarımıza bakarsanız, Wenger'e yönelen tek bir eleştiri bulamazsınız.

Wenger hakkındaki görüşüm tabii ki bir anda değişmedi. Nasıl yavaştan kafayı yediğimi blogu uzun süredir takip edenler biliyor. Bugün geldiğimiz noktada, kendisinin kovulmasını istiyormuş gibi gözüksem de, aslında Wenger'in yılların emeğinin karşılığını başarı olarak almasını çok isterim. Keşke Arsenal son 9 maçından 27 puan alıp şampiyon olsa da, Wenger ile bu işin olmayacağını düşünen ben dahil herkes şok olsa. Bu olur mu, yoksa Arsenal şampiyonluk hayalini yarın Stamford Bridge'e gömer mi, bunu hep beraber göreceğiz.

Arsene Wenger'in geride kalan 999 maçına baktığımıza manidar bir dönüm noktası görüyoruz. Arsenal'in, finalde Man Utd'ı yendiği 2005 FA Cup finali, Wenger'in 497. maçıydı. Yani, 17 yılın tam ortası.

Wenger'in ilk 500 maçı, tek kelimeyle devrim niteliğindedir. Fazlasıyla gelenekçi ve eski moda yöntemlerle yönetilen bir İngiliz kulübünü devralan Wenger, Arsenal'e adeta çağ atlatmıştır. Antreman yöntemleri, kondisyon programları, oyuncu diyetleri, disiplin uygulamaları eskimiş, futbolcuların soyunma odasında sigara içtiği ve maçtan bir gün önce publarda takıldığı bir camiadan, Premier Lig'in en modern yöntemlerini ve taktiklerini kullanan bir camiaya geçişte Wenger en önemli aktördür. Saha içinde ve dışında yapılan devrimin, takımın başarılı olmasında katkısı büyük olsa da, aynı dönemde kulübün patronu olan David Dein ve onun transferdeki iş bitiriciliğini de unutmamak gerekir. Çünkü Wenger'in görev süresinin ikinci yarısındaki sıkıntıları anlamak için, Dein'i önemini daha iyi anlamak gerekir.

Bu konuda daha fazla detay isteyenler şu yazıya tekrar bir göz atabilirler. 

Wenger döneminin 2. yarısının stadyum inşaatı ve onun getirdiği finansal sıkıntılar ile başladığını inkar edemeyiz. 2006'da Arsenal, yeni stada taşındığında, yönetimin mali açından fazlasıyla tedirgin olduğunu biliyoruz. Zaten, o dönemde yapılmayan transferlerden ve gençlere yönelmesinden dolayı Wenger'i eleştiren Arsenal taraftarı pek bulamazsınız. Biz de 2009'da, bu blogu açtığımızda da, Wenger'i ateşli bir şekilde savunuyorduk. (Hatta sözlükteki Wenger başlığında benim o dönem yazdığım entryler bile pek ateşli).

İkinci 500 maçlık dönemin kaderini belirleyen olay, bana göre, David Dein'in, Stan Kroenke'ye hisselerini satarak 2007'de kulüpten ayrılması oldu. Futboldan hiç anlamayan ve para kazanmak için bu işe girmiş olan yankiler, Wenger'in ekonomik modeline bayıldılar. Bu yüzdendir ki, Arsenal yönetimine 2007'den beri futboldan anlayan hiçbir yönetici sokulmadı. Futbol şubesinin tüm yönetimi Wenger'e verildi ve Emirates sonrası hızla büyüyen kulübün sorumluluğunu tek başına üstlenmesine göz yumuldu. Maalesef, Wenger de yardıma ihtiyacı olduğunu kabul etmek için fazlasıyla dik kafalıydı ve son 3-4 senede yaptığı hatalarla, ilk 10 senede yaptığı bütün devrimsel icraatleri bize unutturmak için elinden geleni yaptı.

Şahsen, benim için Wenger kayışının koptuğu dönem, Arsenal'in Cesc, Nasri ve Clichy'i kaybedip Gervinho-Park-Andre Santos transferleriyle sezona girip sonra Man Utd'tan 8 yediği dönemdir. Wenger, geçen sene £4m zam vermemek için dünyanın en formda forvetini elinden kaçırdı ve RvP gibip Ferguson'a bir şampiyonluk daha hediye etti. Eğer bu takımın başında Dein olsaydı, acaba Wenger'in böyle bir hata yapmasına izin verir miydi? Tek tek saymak istemiyorum ama Wenger son 3 senede o kadar çok hata yaptı ki, benim kendisine olan güvenim tamamen ortadan kaybolmuş durumda. Arsenal, bu sezonun yarısını ligin tepesinde götürdü ama ben bir an bile olsa şampiyonluk ihtimalini aklıma getiremedim.

2009'da Wenger'i savunurken kulübün mali durumunun iyi olmadığı argümanını kullanıyorduk. Ama son 3 senedeki Wenger'i savunmak için aynı özrü öne sürmemiz mümkün olmaz. Kulübün geliri £250m seviyesine ulaştı ki, stadyum borcu ödemesi olan yıllık £34m'luk meblanın mali olarak Arsenal'e yük olduğunu söylemek komik olur. Zaten kulübün, şu an faizde yatan £120m parası var. Yani Wenger, 1 kuruş borç almadan 3 tane Mesut düzeyinde adam alabilir. Buna ek olarak, kulüp şu an dünyanın en pahalı kombine biletlerini satmakta ve Emirates ilk açıldığında yapılan muhafazakar reklam anlaşmaları yerini daha agresif ve karlı anlaşmalara bırakıyor. Yani Wenger'i artık mali tablolarla savunmak imkansız hale gelmiş durumda. Kendisinin elinde, Premier Lig'in en çok maaş ödeyen 4. takımı var ve Wenger de o takımı her sene 4. yapıp duruyor. Ortada başarı mı var, başarısızlık mı, yorumu siz yapın.

Wenger'in kontratı bu sezon bitiyor ve sezonun sonuna sadece 11 maç kaldı. Arsenal, 2 kupa ve 9 lig maçının tamamını kazanırsa, sezonu duble yaparak bitirebilir. Wenger'in, ligi kazanamayacağını biliyoruz da, kupayı almak için önünde sadece Wigan, Hull ve Sheffield United kaldı. Arsenal, FA Cup'ı alırsa, bu Wenger için bir son mu demek olur, yoksa yeni bir kontratın başlangıcı mı, bunu tahmin etmek zor. Arsenal yönetimi, kendisinin önüne 3 senelik kontratı koydu ve Gazidis, Wenger'in imzalayacağından gayet emin olduğunu belirten açıklamalar yaptı. Ancak imzanın hala gelmemiş olması, bir çoklarının aklına "Acaba Wenger bırakacak mı?" sorularını getiriyor. Eğer Arsenal bu sezonu kupasız kapatırsa Wenger'in imzalamayacağını iddia edenler de var. Bana göre, Wenger imzayı Arsenal sezon başında iyi giderken atmalıydı. Ligin tepesindeki takımın hocasına yeni kontrat vermesine kimse itiraz edemezdi. Ama şimdi, kupada ikinci bir Birmingham faciası filan yaşanır ve lig de 4. bitirilirse, atmosfer tekrar değişecek, çatlak sesler gür çıkmaya başlayacak. Başarısız bir sezonun ardından atılacak imza da, herkesin ağzında ekşi bir tat bırakacak. 

Sezon sonu ne olacağını hep beraber göreceğiz ama önümüzde çok kritik bir Chelsea maçı var. Umuyorum, öğrencileri hocalarına 1000. maçı için güzel bir sürpriz hazırlarlar. Çünkü ben ne dersem diyeyim, Wenger bunu hakediyor. 

17 Mart 2014 Pazartesi

Kuzey Londra'da Değişen Bir Şey Yok



Sp*rs 0 - 1 Arsenal

Kuzeybatı derbisinin hemen ardından oynanan Kuzey Londra derbisi, ilk maçın aksine güç dengesinin değişip değişmediğiyle ilgili soru işaretleri ortaya çıkarmadı. Son birkaç yılda Sp*rs, Arsenal'e yaklaşmak için önemli adımlar atmış olsa da, sezon başı yapılan £100m'luk transfer operasyonuna rağmen rakibinden kalite olarak çok uzaktaydı. Zaten, bu yüzden maç öncesinde White Hart Lane'in önünde Daniel Levy'i istifaya davet eden ufak bir protesto vardı.

Arsenal'in kronik sorunlarından olan sakatlıklar meselesi, ligin en kritik döneminde Wenger'in yine başını ağrıtmaya başladı. Arsenal'in sakatları arasında direk 11 oynayan 4 oyuncu var ve bunlardan Ramsey ve Walcott'un yokluğu dün çok fena hissedildi. Wenger, beklenen 11'i sahaya sürdü ancak böyle bir deplasmanda DM pozisyonunda sadece Arteta'yı oynatmasını ben biraz yadırgadım. Flamini, savunma açısından daha yararlı olabilirdi. Hatta, ben olsam Giroud'yu kenarda bırakır ve Podolski'yi forvet hattında oynatarak Flamini'ye yer açardım. Çünkü, dün gördük ki, Sp*rs'ün oynadığı yüksek hat karşısında Giroud neredeyse hiçbir olumlu katkı yapamadı.

Tottenham'ın defansı orta sahaya yakın kurması herkes açısından sürpriz oldu. Çünkü bu,Villas Boas'ın üzerinde ısrar ettiği bir taktikti ve bu ısrarın sonuçları pek iyi olmamıştı. Burada farklı yazılarda birçok kez kere söylediğim üzere, eğer yüksek hat defansı ile oynayacaksanız, orta saha presinizin üst düzeyde olması gerekir ki, rakip sizin arkanıza derinlemesine oynayacak zamanı bulamasın. Hele ki, Arsenal gibi kontraya çok süratli çıkan bir rakip karşısında, bu presin önemi daha da fazla oluyor tabii ki. Dün, garip bir şey oldu; ne Sp*rs savunması için gerekli presi yapabildi, ne de Arsenal bu zaafı cezalandıracak hücum futbolunu oynayabildi. Daha 2. dakikada gelişen ve Rosicky'nin mükemmel bir şekilde noktaladığı pozisyon haricinde, Arsenal hücumu oldukça dağınıktı. Öyle ki, bu maçta Arsenal'in yaptığı 248 başarılı pas, son 5 senenin en düşük rakamıydı.

Erken yedikleri golün ve Arsenal'in dağınık hücumunun da etkisiyle Sp*rs, topla daha fazla oynayan taraftı ve Arsenal de topun rakipte kalmasına razı bir görüntü çizdi. Tottenham, 90 dakika boyunca %60'ın üzerinde topla oynamasına rağmen, Szczesny'nin hatasından gelen pozisyon haricinde hiçbir şey üretmeyi başaramadı. Sp*rs hücumlarının büyük çoğunluğu, Adebayor'a atılan uzun toplardan ibaretti ve Kos-Per ikilisi ceza sahasına yapılan 34 ortanın %90'ını çok rahat bir şekilde uzaklaştı. Tottenham'ın, hücumunun en önemli parçası olan Bale'i kaybettiğini biliyoruz ama yazın harcadıkları £100m ile takıma hiçbir yaratıcı takviye yapamamış olmaları gerçekten inanılır gibi değil. Eriksen haricinde Sp*rs kadrosunda yaratıcılığın y'sine bile yaklaşabilen bir oyuncu yok.

Arsenal daha ilk kontrasından golü bulunca, açıkçası ben fark olur mu acaba diye düşünmeye başladım. Çünkü, daha ilk 30 dakika içerisinde özellikle Ox/Rosicky ikilisinin gayretleriyle, Arsenal, Sp*rs savunması arkasında bol bol boşluk bulacakmış gibi gözüküyordu. Ancak, maalesef, Rosicky, hücum anlamında takımın tek ayakta kalan adamıydı. Cazorla, bu sezon birçok maçta olduğu gibi tam bir bal yapmayan arıydı. Podolski sol tarafta 70 metrede oynamaktan çabuk yoruldu ve Giroud'nun aklı ise büyük ihtimal maçtan sonra yapacağı seks partisindeydi. Takımın son 5 maçtaki en formda ismi olan Ox ise, sahasından çok iyi top çıkardıysa da, bu gayretini rakip ceza saha içerisindeki beceriksizliği yüzünden gölgede bıraktı. Karşı karşıya kaçırdığı pozisyonda yaptığı vuruş resmen komediydi. Ceza sahası üzerinden iki tane bomboş şutu da ayağına dolaştırdı. Eğer dün sahada Ramsey, Waclott ve Mesut üçlüsü olsaydı; sonuç çok farklı olabilirdi.

Arsenal'in hücumda özellikle aksayan tarafı sol kanat oldu. Gibbs savunma oyununu çok iyi oynadıysa da, maç boyunca çok fazla gereksiz top kaybı yaptı. Wenger'in o zor öğrenen kafasına, Podolski'den kanatta verim alamayacağını sokması gerekiyor. Hele ki, bir deplasman maçında, rakip kaleye 50 metre mesafede oynayan bir Poldi'den ne bekleniyor anlamış değilim. Buraya 10 kere yazdım. Bu adam bir "bitirici". Kendisinin bir maçta Giroud'nun yerine forvet olarak denenmesi için ne olması lazım bilmiyorum. Daha önce de dediğim gibi, dün mantıklı olan Flamini'yi Arteta'nın yanında başlatıp Cazorla'yı sola yollamaktı. Hatta, kontra futboluna enerjisiyle katkı sağlayacak bir Gnarby bile sol kanatta daha yararlı olurdu. Maçtan sonra, Sp*rs'ün hocası Tim Sherwood, "Arsenal'deki çatlaklar galibiyet sayesinde görünmedi" dedi ve bunda da haksız değildi. Takımın kötü performansında önemli oyuncuların yokluğunun etkisi büyük ama bana göre, eldeki kadrodan daha fazla verim almak mümkün. Yeter ki Wenger, aynı şeyleri yüzlerce kere deneyip farklı sonuçlar almayı beklemesin.

Bu maçla ilgili yazıyı bitirmeden, geri dörtlünün perfomansına değinmeden edemeyeceğim. Arsenal, dünkü 3 puanı geri dörtlüsünün performansına borçlu. Özellikle Kos-Per ikilisi, mükemmele yakın bir futbol oynadı. Önlerindeki Arteta'nın zaman zaman zorlanmasına rağmen, Arsenal defansının 90 dakika savunma yaptığı bir maçtan alnının akıyla çıkmış olması çok önemli. Umuyorum, önümüzdeki hafta da benzer bir defansif performans izleriz.

Önümüzdeki haftaki Stamford Bridge deplasmanı, Wenger'in Arsenal kariyerinin 1000. maçı. Bu maç, aynı zamanda Arsenal'in son haftalarda şampiyonluk yarışının içerisinde olup olmayacağını da belirleyecek. Eğer Arsenal, önümüzdeki hafta kaybederse, sezonu yine, yeni, yeniden dördüncü bitirecek. Wenger'in karşısında, Willian ve Ramires'in yokluğunda biraz dengesi kaçmış ve hafta içi Galatasaray tarafından yorulacak bir Chelsea olacak ve Ramsey'in bu maça yetişme umudu da var. Umuyorum, Arsenal dünkünden daha iyi bir performans sergiler ve dünkü galibiyetin gizlediği çatlaklar kabak gibi ortaya çıkmaz. 

Rüyaydı; Gerçek Oldu


Man Utd 0 - 3 Liverpool

Liverpool'un, Old Trafford'a herkesin favorisi olarak çıktığı son maçın üzerinden bir jenerasyon geçti. Bugün 30 küsür yaşında olan birisi, böyle bir olayı hatırladığını söylerse, yalan konuşur. Dün, Mirror'ın websitesinde maç tahmini ile ankette en çok oyu alan seçenek, Liverpool'un 2 veya daha fazla fark ile kazanacağı şıkkıydı. Liverpool'u geçtim, ben herhangi bir takımın Old Trafford'a böylesine bir 'farklı kazanma' beklentisiyle çıktığını hatırlamıyorum. Bu konuyla ilgili ilginç bir istatistik var. Liverpool, ligin ikinci yarısında oynanan bir United maçına, ligde rakibinin önündeyken çıkalı 25 yıl olmuş. Bu süre, aşağı yukarı İngiliz futbolunun domine gücünün el değiştirdiği döneme denk geliyor. Şu an İngiliz futbolunun domine gücü kimdir bilmiyorum ama artık Man Utd'ın bu bayrağı kaybettiği ortada. Dünkü maç, United'ın çok kısa sürede ne kadar gerilediğinin çok çarpıcı bir örneğiydi.

Brendan Rodgers, her hafta takımın dizilişi üzerinde ufak oynamalar yapıyor. Dünkü maç için de, Suarez - Sturridge ikilisinin arkasında elmas şeklinde dörtlü bir orta saha tercih etmişti. Elmas'ın en ileri ucunda, Coutinho yerine Sterling vardı ve takım savunmaya geçtiğinde soldaki Allen ve sağdaki Henderson, Gerrard ile birlikte üçlü bir hat oluşturdular. Rodgers, Sterling'in hareketli oyununu ve yaptığı koşuları United'ın iki ön liberosunu bozmak için kullanmak amacındaydı ve bunda da kısmen başarılı oldu. Liverpool, maç boyunca topla daha çok ve daha etkili oynayan taraftı ve United'ın bir türlü oyun kuramayışı, Rodgers için ufak bir problem yarattı. Man Utd'ın üzerine gelemeyişi yüzünden Liverpool, öldürücü kontralarını kullanamıyordu. Ancak, Rodgers, topu forvetlerine ulaştırdığı takdirde gol bulacağını biliyordu ve  bu yüzden, Liverpool, kompleks organizasyonlar yerine, basit çapraz koşular ile forvetlerini topla bulaştırmaya çalıştı. United'ın şuursuz savunması sağolsun, Suarez ve Sturridge topla her buluştuğunda ya golle ya da penaltıyla burun buruna geldiler. Liverpool, çok ahım şahım bir hücum organizasyonu yapmasa bile kendi hücum hattının, United savunma hattına olan kalite üstünlüğünü çok iyi kullandı.

Dünkü maçın Moyes açısından en korkunç yanı, bence skor değil, United'In Liverpool karşısındaki çaresizliğiydi. Carrick ve Fellaini'den oluşan göbek, Liverpool presi altında, sahayı dikine geçmek adına hiç bir şey üretemedi. Bu, Rooney ve RvP'nin sürekli orta sahaya yaklaşmasına neden oldu ve United, maçı Liverpool defansının arkasına tek bir koşu yapamadan bitirdi. Liverpool topa hükmettikçe, Man Utd geriye doğru gömüldü ve kabuğundan 90 dakika boyunca çıkamadı. Zaten, çıksaydı, Liverpool maçı tarihi farkla bitirecekti. Bir önceki yazıda, United kadrosunun çok kaliteli olmadığını söyledik ancak takımın bu kadar aciz olmasını sadece kadro yapısıyla açıklamak imkansız. Bana göre, David Moyes'in ne yapmak istediğine dair hiç bir fikri yok ve Fergie'nin koltuğu kendisine 10 numara büyük gelmiş durumda. Takımın içerisinde bulunduğu mental zayıflığın yazın yapılacak 3-4 transferle çözülebileceğini zannetmiyorum. Bana göre, United yaptığı hatadan dönüp yazın hoca değişikliğine gitmek zorunda.

Dün, maçı izlerken spikerin verdiği bir istatistiğe inanamadım ve hemen bir Google operasyonuna girdim. Adam doğru söylemiş, 2011 Aralık ayından beri, Old Trafford'ta United aleyhine penaltı çalınmamış. Man Utd'ın Old Trafford'ta ne kadar korunduğu meselesine hiç girmek istemiyorum. Zaten, Clattenburg, 2,5 senelik penaltıyı dünkü maçta çaldı. Mark Clattenburg benim en tiksindiğim hakemlerin en başında gelir. Zaten, dün kötü bir maç yönetmese de 2 kere eyyamın kralını yapmaktan kendini alıkoyamadı. Rafael, kasten elle oynadığı pozisyonda ikinci sarıdan atılmalıydı. Hatta, Gerrard'a yaptığı makaslı müdaheleye de kırmızı gösterecek çok hakem tanıyorum. Liverpool'un 3. penaltısında Sturridge kendini attı ve Clattenburg, Vidiç'i boş yere oyundan attı. Sonra, bu hatanın etkisinde kalarak, Sturridge'in Carrick tarafından biçildiği pozisyonda 4. penaltıyı çalamadı. Ha bir de, ilk yarıda Fellaini'nin Suarez'e 2 kere çelme taktığı pozisyon vardı. Neyse ki, United maça ortak olmaktan acizdi de, Clattenburg'un hatalarının sonuca hiç bir etkisi olmadı.

Bu maçtan sonra, Liverpool'un şampiyonluk yolundaki şansı hangi noktaya geldi, bunu sizin yorumunuza bırakıyorum. Şu an içinde bulundukları form ve City ve Chelsea'yi evlerinde ağırlayacak olmaları nedeniyle, onları şampiyonluğun en büyük adayı olarak görenlerin sayısı az değil. Bu noktadaki şanssızlıkları, City'nin de artık Şampiyonlar Ligi'nde olmayışı. Tamamen lige konsantre olmuş bir Man City, elindeki kaynakların farkıyla ipi önde göğüsleyebilir. Bu noktada, kimi favori görürseniz görün, şampiyonluğun düğümünün Nisan ayında Anfield'te çözülebileceği gerçeğini değiştiremiyorsunuz. Brendan Rodgers'ın elinde şu an tarihi bir fırsat var ve Liverpool kendi üstüne düşeni yaparsa, lig tarihinin en büyük sürprizlerinden birine imza atabilir. Eğer Arsenal şampiyon olmayacaksa, benim de gönlümden Rus ve Arap sermayesinin dopinglediği kulüpler geçmeyecek tabi ki. Yürü olm Rodgers, Wenger'in senelerdir deviremediği yel değirmenlerini sen devir.

7 Mart 2014 Cuma

Ne Olacak Bu United'ın Hali?


Bu sezon, Premier Lig'i izleyen 19 takım taraftarına ekstra zevk veren bir şey var ki, o da 20 yıldır ligi domine eden Manchester United'ın zor günler geçiriyor olması. Fergie sonrası dönemde kulübün zorlanacağını tahmin etmek tabii ki zor değildi. Ama zannedersem kimse geçen sene ligi 11 puan farkla şampiyon bitiren takımın, bu dönemde ligin 4.'süne 12 puan uzakta olmasını beklemiyordu. Peki ne oldu da United bir anda kendisini orta sıralarda buldu. Hazır milli takım arası varken durumu değerlendirmeye çalışalım.

United'ın düşüşünün sebeplerinin en başında tabii ki, yanlış olduğu artık ortaya çıkan teknik direktör seçimi var. Alex Ferguson, United kariyerine boyunca çok fazla yanlış adım atmadı ancak takımın başında verdiği en son karar olan halef seçiminin doğru olup olmadığı konusunda birçok soru işareti var.

Ferguson'un emekli olacağı dedikodusu son 5 senedir her sezon sonu ortaya çıkardı. Hatta sonradan ortaya çıktı ki, 2011-12 sezonunu City değil United şampiyon bitirseydi, Fergie orada bırakacaktı. Ama şampiyonluk ezeli rakibe gidince, zirvede bırakmak isteyen Fergie, emekliliği 1 sene daha ertelemişti. Son 3-4 senedir, bu emeklilik konusu ne zaman açılsa, tahtın en büyük adayı olarak Jose Mourinho gösteriliyordu. United'ın başına kendinden sonra geçecek ismi Ferguson'un belirleyeceğinin farkında olan Jose, İngiltere'den ayrıldıktan sonra onunla arasını çok iyi tutmaya özen göstermişti. İkili, düzenli olarak görüştüler ve karşılıklı bol bol şarap içtiler. Hatta, o dönem İngiliz medyası, Mourinho'nun Real ile olan kontratında 'United isterse serbest kalır' maddesi olduğunu bile yazdı. Gel gör ki, emeklilik zamanı geldiğinde kazın ayağının farklı olduğu meydana çıktı.

Alex Ferguson, kankası Mourinho yerine, hemşosu David Moyes'i işaret etmişti ve bu atamaya, dünya futbol kamuoyu çok farklı reaksiyonlar verdi. Kimisi, Premier Lig'in en çok kupa kazanan takımının, kariyerinde hiçbir kupa kazanmamış bir hocayı görevin başına getirmesini skandal olarak niteledi ve Moyes'in uygun olmadığını savundu. Bir kısım, Alex Ferguson ve David Moyes'in kumaşlarının aynı olduğunu ve bunun kulübün devamlılığı açısından yararlı olduğu argümanıyla bu atamayı savundu. 'Aynı kumaş' benzetmesi neye göre yapıldı pek bilmiyorum çünkü iki teknik adamın United öncesi kariyerleri birbirinden çok farklıydı. Moyes, 10 senesini Everton'ı 5-8 arası pozisyonlarda tutarak geçirmiş ve bu dönemde herhangi bir kupa kazanamamış ve özellikle de büyük takımlar karşısında bir türlü başarılı sonuçlar alamamıştı. Buna karşılık, United'a gelmeden önce Ferguson, İskoçya'da Celtic-Rangers dominasyonuna son verip Aberdeen ile 3 şampiyonluk yaşamış, bununla kalmayıp Real'i yenerek Kupa Galipleri Kupası'nı ve Alman Şampiyonu Hamburg'u yenerek Super Kupa'yı kazanmıştı. Ferguson, daha kariyerinin ilk günlerinden itibaren "hırslı ve winner" bir hocayken, Moyes, daha çok "temkinli ve istikrarlı" bir profil çizmişti. 1986'daki United, o dönemin devi Liverpool'un gölgesinden kurtulmaya çalışırken, İskoç devlerini deviren hocanın takımın başına gelmesi gayet mantıklıydı. Ama, her sene kupa kazanmaya alışmış 2013 model United'ın başına, kupasız ve orta sıralardan bir hocanın atanması ne kadar akıllıcaydı bilmiyorum.

Tabii ki United'ın şu anki durumuna bakıp, Moyes tercihinin yanlış olduğunu söylemek kolay. Ancak yukarıda yazdığım şeyler, o zaman da ortadaydı ve bunlara rağmen Ferguson'un, Moyes'i tercih etmesi belki bir skandal değildi ama kesinlikle bir kumardı.

Ben bu blogda, Alex Ferguson'u göklere çıkaran birkaç tane yazı yazdım ve beni, bu konuda eleştirenler de oldu. Benim, Fergie'yi övmemin altında yatan en önemli neden, Ronaldo'nun ayrılmasından sonraki United kadrosundaki oyuncuların çok sıradan olduğunun düşünmemdi. Carrick, Fletcher, Smalling, Cleverley, Anderson, Nani, Young, Valencia, Evans, Welbeck... Bu adamların tamamını bana bedava versen, hiçbirisini Arsenal'in kapısından içeri sokmam mesela. Ama Fergie, her biri sıradan olan bu parçaları birleştirip ligi bir şekilde hep zirvede bitirmeyi başarıyordu. Ben de "Ya ben futbolcudan anlamıyorum ya da bu Ferguson çok büyük adam" diyip duruyordum. United'ın bugünkü durumuna bakınca, ikinci seçeneğin doğru olduğunu anlıyoruz. Zaten Moyes'in en büyük şanssızlığı da bu. Bu takımın başına, Ferguson'dan sonra kim gelirse gelsin, yukarıda saydığım oyunculardan verim alması çok zor olacaktı ve bu kabak Moyes'in başında çok fena patladı. Tabii United'ın berbat bir transfer dönemi geçirip, bir başka sıradan oyuncu olan Fellaini'ni kazığını yemekten başka hiçbir takviye yapamaması da her şeyin üstüne tüy dikti. Şu sıralar United taraftarı, "Önümüzdeki sene hoca kim olursa olsun, zirveye oynamak için 5-6 transfere ihtiyacımız var" görüşünde uzlaşmış durumda. Geçen sene ligi 11 puan farkla kazanan bir takımın, 8 ay sonra böylesine bir operasyona ihtiyacı olması gerçekten akıl alır gibi değil.

Man Utd, Fergie'nin sadece saha kenarındaki varlığını aramıyor. 26 sene bu ligde takım yönetmiş olan Ferguson'un, Premier Lig üzerinde bir ağırlığı vardı ve bunun ne kadar önemli olduğunu isabetli bir şekilde ölçmeniz çok zor. Şu an Premier Lig'de takım çalıştıran teknik adamların birçoğu Ferguson'u bir hoca olarak görüyordu ve zaten bir kısmı da onun yönetimi altında çalışmıştı. Bu kesim, Fergie'yi pek üzmemeye gayret gösteriridi. Hani yatardı demiyorum ama mesela Mark Hughes'ün, takımına Arsenal karşısında verdiği motivasyon ile Old Trafford'a çıkarken verdiği arasında fark vardı. Diğer teknik adamlar Ferguson'dan çekinmeseler bile, onun yönetimindeki Man Utd'tan hep çekindiler ve Old Trafford'a hep kafada kaybetmiş olarak gittiler. Birkaç sene önce Tony Pulis'in, Old Trafford'taki lig maçına 10 yedek oyuncuyla çıkıp, federasyon tarafından incelemeye alındığı maçı hatırlayın mesela. Sadece rakip hocalar değil, Fergie'nin hakemler üzerinde bir ağırlığı vardı ki, kimse onun tepesini attırmak istemiyordu. Misal, eski hakemlerden Mark Helsey, otobiyografisinde maç öncesi Ferguson ile mesajlaştığından bahsetti. Howard Webb, senelerce Old Trafford'a giden herkesi doğradı. Man Utd'ın geride olduğu maçlarda, daha fazla uzatma dakikası oynadığı istatistiksel olarak kanıtlanıp, "Fergie Time" diye litaratüre geçti. Fergie'nin ağırlığı federasyonun ve medyanın üzerinde de hissedildi. Ferguson tarafından yasaklanmak istemeyen muhabirler, Man Utd hakkında sansasyonel haberler yaparken iki kere düşündüler. Şikayet eden kulüplere, istemedikleri hakemi inatla verme huyuna sahip olan İngiliz Futbol Federasyonu, aynı cesareti Old Trafford'taki maçlarda pek gösteremedi.  Ama daha önce dediğim gibi, bunların hiçbirisi somut bir şekilde tespit edilebilecek etmenler değil. Bunların tümüne genel olarak "Fergie'nin ağırlığı" diyebiliriz ve Man Utd, bu sene bu ağırlığı kaybetmiş durumda. Zaten, o "çekinme" eşiğinin diğer kulüpler tarafından aşıldığı bu sezon alınan bazı sonuçlardan açıkça belli. Mesela;

United bu sene,
- 1978'den beri ilk defa evinde West Brom'a yenildi.
- 1972'den beri ilk defa evinde Newcastle'a yenildi.
- 1992'den beri ilk defa evinde Everton'a yenildi.
- Tarihinde ilk defa evinde Swansea'ye yenildi.
- 1984'den beri ilk defa Stoke City'e yenildi.
- 2001'den beri ilk defa 3 lig maçı üstüste kaybetti.
- Tarihinde ilk defa bir Yunan takımına yenildi.
- Son 30 yılda 2. defa FA Cup 3. turunda elendi.
- Premier Lig başladığından beri, United bir sezonda en çok 9 maç kaybetmiş ve şu an 8 maç kaybetmiş durumdalar.

Tüm bunların sadece Moyes'in beceriksizliği yüzünden olduğunu söylemek mümkün mü? Kadro aynı, diziliş aynı. Mesele sadece hoca değişikliği değil.

Tabii ki bugün gelinen noktada Moyes'in hiç suçu yok demiyorum. Glazerlar, takımın başına Moyes'i atarken, büyük ihtimal kendisinin Fergie'nin takımı ile devam etmekte bir sakınca görmeyeceğini düşündüler. Eğer Mourinho'yu getirselerdi, yazın büyük bir operasyon yapmak isteyeceğini ve bunun da Glazerların ellerini ceplerine atması anlamına geldiğini biliyorlardı. Moyes'in en büyük hatası da, Fergie'nin bir şekilde verim alabildiği kadro ile başarılı olabileceğini sanmasıydı. Bu kontrata imza atarken, belli bir transfer bütçesini şart koşup, gidip yazın bu parayı yatırıma dönüştürmeliydi. Gerçi o zaman da, 'şampiyon takımı bozdu' diye eleştirilebilirdi. Bu noktada, Moyes'in tecrübesizliği ortaya çıktı bence. Everton gibi ligin en az para harcayan takımlarından birinin transfer dönemi ile, milyar dolarlık Man Utd'ın beklentileri arasında inanılmaz fark var. United, üst yönetiminin ve hatta Ferguson'un, bu noktada Moyes'e yardım etmesi gerekiyordu. O yardm gelmedi ve Moyes, Fellaini transferinde yapılan hatalar yüzünden daha takımla maça çıkmadan birçok kişinin kafasında soru işareti oluşturdu.

Transfer kötü de geçse de, eldeki şampiyon kadro korunmuştu ve bir çokları ligi domine edemese de United'ın yine başa güreşeceğini düşünüyordu. İlk maçta, Swansea deplasmanında alınan farklı galibiyet de bu savı destekler gibiydi. Ancak Old Trafford'taki Chelsea maçında oynanan aşırı temkinli oyun ve Moyes'in beraberlikten memnun gözükmesi, "Burası Old Trafford, burada kazanmak için oynanır" eleştirilerini tetikledi. United, o maçtan sonra çıktığı 4 maçın 3'ünü kaybetti ve daha 6 maç olmasına rağmen İngiliz medyası kriz çanlarını çalmaya başladı. Tek tek bütün maçlara değinmeye gerek yok ama genel olarak bu sezonki United'ın, yaratıcılıktan ve motivasyondan yoksun olduğunu görüyoruz. Eski kafalı demek belki yanlış ama Moyes, taktiksel anlamda oldukça geleneksel bir hoca. Everton'daki istikrarı büyük ölçüde savunma ve mücadeleye dayanan futbola dayanıyordu ve en formda olduğu dönemde bile Everton pozisyon üretmekte hep zorlanan bir görüntü çizdi. Aynı şekilde United da, bu sezon yaratıcılık departmanında tamamen Rooney'in bireysel becerilerine bel bağlamış durumda. Biraz da, takımda bu sezon ekstra işler yapan oyuncu olan Januzaj'ın katkısı var işte. Ocakta bu soruna çözüm olarak Mata transfer edildi ancak henüz kendisinden bekleneni verebilmiş değil. Mata performans verip, ileri ucu biraz rahatlatsa da, United'ın asıl sorunları hala çözüm beklemekte. United'ın orta saha ve kanat oyuncuları, rakiplerinden 2 gömlek aşağıda ve bu haliyle orta sıralardaki her takım, United'a bu bölgede kafa tutabiliyor. Defansın yarısı yaşlı, diğer yarısı çok hata yapan oyunculardan oluşuyor. Daha önce dedim ya, bu kadronun şu anki verdiği performans beni hiç şaşırtmıyor. Bence asıl incelenmesi gereken, Ferguson'un aynı kadroyla ligi nasıl domine ettiğidir. Şike filan mı yaptı bu adam yahu?

Tüm bu problemler yetmiyormuş gibi, David Moyes, bu sezon çok önemli bir tercih yapmak zorunda bırakıldı: "Önümüzdeki 5 senenin United'ı Wayne Rooney'nin mi yoksa başka bir oyuncunun etrafında mı kurulacak?" Bu konudan daha önce uzun uzun bahsettik. United, Rooney'e büyük yatırım yaptı ve önümüzdeki sezondan itibaren takımın kaptanlığını da kendisine veriyor. Bunun isabetli bir karar olup olmadığını zaman gösterecek. Wayne Rooney, Fergie döneminde bile zırt pırt kriz çıkartan bir adamdı, şimdi karşısında daha zayıf bir hoca varken rahat durur mu bilmiyorum. Ben, mutsuz olduğu artık açıkça belli olan RvP ile Rooney arasında olası bir kim forvet oynayacak krizinin yakın olduğunu düşünüyorum. Böyle bir durum olursa, RvP, bu yaz takımdan ayrılma noktasına bile gelebilir. Bu konuda, şimdilik daha fazla spekülasyona girmek istemiyorum.

Peki şimdi Moyes'e ne olacak?

Ferguson da ilk şampiyonluğunu 5. senesinde almıştı diyenler var ama 1986'dan bu yana o köprünün altından çok sular aktı. Günümüzün endüstriyel futbolu için 5 sene çooooook uzun bir zaman. Üstüne üstlük, United 86'daki konumunda değil. Bu camia, dünya üzerinde başarıya en alışkın camialardan biri haline gelmiş durumda. Öyle ki, Alex Ferguson United'ın başına şu an geçmiş olsa, 2014 model sponsorlar, medya, taraftarlar ve yöneticiler arasında 5 sene şampiyon olmadan görevinin başında kalabilir miydi bilmiyorum. O yüzden, Moyes'e 5 sene kredi verilmesi imkansıza yakın. Eğer, United bu sezon ilk 4'te bitirseydi, belki kendisine bir sene daha şans verilebilirdi ancak takım ligin sonuna 11 maç kala 4.'nün 12 puan gerisinde ve bu da Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyeceği anlamına geliyor. United, gelir yönünden dünyanın ilk 3'ünde olabilir ama kulübün borç yükü de bir o kadar ağır. Hatırlarsanız, Manu yönetimi, geçen sene yatırımcılara gönderilen yıl sonu sunumunda, kulübün finansal olarak sağlıklı kalması için başarılı olmaya devam etmesi gerektiğini belirtmişti. Hani yönetim Moyes'e bir yıl daha vermek istese bile, bu riski almaya United'ın finansal danışmanları izin verir mi, bilmiyorum. Benim şahsi fikrim, Moyes ile yolların sezon sonunda ayrılacağı yönünde. United, bunu mümkün olduğunca nazikçe yapmaya çalışacaktır ama sonucun değişeceğini zannetmiyorum. Biraz fazla daldan dala atlayan dağınık bir yazı oldu ama yazının odağındaki takım dağınık ben ne yapayım. 

2 Mart 2014 Pazar

Mart Kapıdan Baktırdı



Stoke City 1 - 0 Arsenal

Arsenal'i eleştirmeye başlamadan önce hemen şunu söyleyeyim. Dün, önce Whelan, Giroud'nun bileğine bastı; sonra Adam, Arteta'ya uçan tekme attı; en son yine Adam, Giroud'nun baldırına bastı. Maçın 4 güzide hakeminin tamamı, bu 3 kırmızı kartlık pozisyonu bir güzel görmezden geldiler ve Koscielny'nin dengesini kaybederken eline çarpan topun kasıtlı olduğuna hükmettiler. Dün, Arsenal iyi oynamadı ancak maçın sonucunu belirleyen Stoke değil hakemler oldu. Bu sezon hakemlerden neredeyse hiç bahsetmedik ama Stoke City'nin her Arsenal maçında uyguladığı kaba kuvvete hakemlerin böylesine prim vermesi gerçekten inanılır gibi değil.

Hakemleri aradan çıkardığımıza göre, sahada oynanan futboldan bahsedebiliriz. Gerçi futbol diyorum ama Arsenal, Ox ve Mesut'un girip bir şeyler yapmaya çalıştığı son 15 dakika haricinde hiç bir şey oynamadı. Bakın, Liverpool maçından sonra yazdığım yazıdan bir alıntı yapayım. "Arsenal'in, City bozgunundan beri ligde oynadığı 9 maçın, 8'inin ortak özelliği, Arsenal'in ilk yarıda gol atmayışı. Wenger, her maça aynı "al gülüm ver gülüm" anlayışıyla başlıyor. Rakibe basmayan, canını dişine takmayan ve sadece topu ayağında tutmak için sahaya çıkan bir Arsenal izliyoruz hep." Dün, yine ilk yarıda ne yaptığı hiç belli olmayan bir Arsenal izledik. Wenger'in "sabırlı oyun" diye ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü "al gülüm ver gülüm" paslaşması bile yoktu dün sahada. Stoke City'nin orta sahada biraz diri olması, Arsenal'i tamamen sahadan silmeye yetti. Mesela, bu sezon, Santi Cazorla'nın iyi performans verdiği maçların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Buna rağmen, geçen hafta kendisi yeni bir kontrat ile ödüllendirildi bile. Dün de, oynadığı son 2 maçta takımın en iyisi olan Ox'un yerine ilk 11'deydi. Wenger'in yönetimi altında Podolski'nin bu takıma hiç bir şekilde entegre olamayacağı belli, çünkü Wenger kendisini sol açıkta kullanmakta ısrar ediyor. Podolski, rakip bekleri takip edip kaleden uzaklaşınca hiçbir işe yarayacak bir adam değil. Kariyerini bitirici olarak yapmış bir adamdan, kanat organizasyonu yapmasını beklemek abesle iştigal. Giroud, sadece Arsenal'in iyi oynadığı iç saha maçlarında oynayabiliyor ki, bundan Man Utd maçı sonrası uzun uzun bahsettik. Arteta, oynadığı bölge için artık fazlasıyla yavaş kalmaya başladı. Wilshere, bir türlü istikrar yakalayabilmiş değil. Hafta içi, gerçek bir hocanın hatasından dönme büyüklüğünü gösterdiğinde, giden maçı nasıl çevirebildiğini hepiniz yakından gördünüz. Mancini, 30. dakikada maça müdahele etmeseydi, Chelsea birkaç gol daha bulacaktı. Peki, dün bütün oyuncuları tek kelimeyle dökülen Arsenal'in hocası olacak adam ne yaptı? 65'e kadar maçı senin benim gibi izledi. Takımdaki en formda oyuncuyu sahaya 75. dakikada sürdü. Şaka gibi yemin ediyorum. 

Takımın bugün geldiği noktaya bakınca, ligin ilk yarısında oynanan futbolun tamamen Ramsey'in insan üstü gayreti sayesinde olduğunu düşünmeye başladım. İlk yarıda, Ramsey her maç ekstra oynayıp herkesin eksiklerini kapattı. Şimdi onun yokluğunda, Mesut'a yakın oynayan kimse kalmadı, Giroud'nun pivot oyununu kullanacak kimse kalmadı. Skor üretemeyen Cazorla, Giroud, Podolski gibi adamların yerine gol atacak kimse kalmadı. Wenger, şu an, Flamini yerine Arteta'yı kullanmakta ısrar ediyor ve bu Arsenal'in orta sahasındaki enerjiye olumsuz etki ediyor. Ramsey-Flamini'nin endüstrisini n ürettiği ve önlerindeki Mesut'un bu sayede yaratıcılığını rahatlıkla kullanabildiği Arsenal gitti, yerine Wilshere ve Arteta'nın hem hücumda hem de savunmada çok ağır kaldığı, Rosicky'nin hiçbir şey üretemediği Arsenal geldi.

Daha uzun uzun yazmak isterdim ama inanın artık bana aynı temcit pilavını yemekten gına geldi. Bıktım, yıldım, tiksindim artık yemin ediyorum. Ne Arsenal izleyesim var, ne de Wenger'in suratını göresim var. Takım, bütün sezon ligin tepesindeydi ama bende zerre heyecan yoktu. Çünkü, "crunch time" geldiğinde, Arsenal'in tel tel döküleceğini biliyordum. Dünkü berbat performans sağolsun, Liverpool nihayet Arsenal'i ligde geride bıraktı ve City, eldeki 2 maçını oynayınca onlar da Arsenal'in tepesine çıkacak. Anlayacağınız, yine geldik başladığımız yere, yani dördüncülüğe. Eğer Liverpool ani bir form düşüklüğü yaşamazsa, Wenger yine ligi 4. bitirecek ve ligin en pahalı 4. takımıyla, 4. olduğu için yeni bir kontrat ile ödüllendirilecek. 

Arsenal, CEO'sundan hocasına, futbolcusundan malzemecisine, akademisinden taraftarına kadar yayılmış bir rehavet hastalığına mahkum olmuş durumda. Sahada hiçbir şey yapmayan oyuncuyu kenarı almayan hoca, formsuz oyuncuya kontrat veren yönetim, son 9 senede bir santimetre yol katetmeyen hocayı el üstünde tutan camia oldukça bu kulüp hiçbir yere gidemeyecek. Arsenal, "winner" mantalitesini Invincibles ekibi ve David Dein'in ayrılışıyla beraber kaybetti ve Wenger bu takımda "tek adam" olduğu sürece, kulüp hep olduğu yerde sayacak. Biz de burada aynı şeyleri yazmaya devam edeceğiz.