27 Şubat 2014 Perşembe

Zararın Neresinden Dönüldü?



Galatasaray 1 - 1 Chelsea

Dünkü yazıda "Galatasaray, savunma ve orta saha hatlarını birbirine yakın oynatarak, Chelsea hücumcularına istedikleri boşlukları vermeden oynamak zorunda" diye yazmış, Mancini'nin daha defansif bir taktikle sahaya çıkması gerektiğinden bahsetmiştim. Mancini, dün sahaya, Galatasaray'ın kendi sahasında genelde kullandığı 4-2-3-1 ile çıkmayı tercih etti. Savunma ve orta saha hatlarını birbirine yakınlaştırma konusunda ise, tercihini defansı orta sahaya yakın kurarak yaptı. Benim beklentim, tersi yöndeydi; yani orta sahanın daha geride pozisyon almasını bekliyordum. Ancak Mancini, "kendi sahamda hücum etmeyeceksem, ne zaman edeceğim" diye düşünmüş olacak ki, ileride top tutmasını umarak Hajroviç ile maça başladı. Ancak, Hajroviç-Eboue ikilisinin bu maç için biraz fazla riskli bir tercih olduğu çok kısa sürede ortaya çıktı.

Aslına bakarsanız, Galatasaray savunmasının orta sahaya yaklaşması, Hazard, Willian ve Schurrle'nin alanlarını daraltmakta kısmen başarılıydı. Ancak, bu sefer, Galatasaray savunma hattının arkasında Torres'in çılgın atabileceği üç yüz dönüm arazi ortaya çıktı. Bu noktada yapılması gereken, yüksek hatta defans yapacak her takımın olmazsa olmazı olan hücum pres idi. Bu pres, Chelsea'nin forvetleriyle olan bağlantısını kesebilir, olası öldürücü topları daha kaynaktan çıkmadan kesebilirdi ve Mancini'nin riskli kadro seçimine de anlam kazandırırdı. Ancak, maalesef dün akşam böyle bir ekstra gayret göremedik. Mancini, belki defansı orta sahaya yakın oynatarak, Chelsea'nin ana yaratıcı gücü olan Hazard ve Willian'ın hareket alanını kısıtlamak istedi. Selçuk ve Melo da, defansif görevlerini iyi yaparak bu iki oyuncuyu nispeten etkisiz hale getirdiler. Ancak, hücum presin gelmeyişi, Chelsea'nin diğer oyuncularına ve özellikle de Eboue-Hajroviç kanadındaki Azpipikukuleta'ya bir sürü boşluk bulup Torres'i ile bağlantıyı rahat kurmalarına neden oldu. Galatasaray'ın ileri dörtlüsündeki adamların hiç birisi yaptıkları pres ile ünlü değil. Eh, sadece Melo ve Selçuk'un gayretiyle de bütün Chelsea takımını durdurmak mümkün değil. Mancini gibi bir teknik adamın, ofansif diziliş sahaya sürüp, yoğun hücum pres yapılması direktifini vermemesi mümkün değil. O yüzden, Galatasaray'ın maça neden tutuk başladığını pek anlayamadım. Mancini, "ilerde basın" dedi de, hücum oyuncuları yapmadı mı, yoksa kendilerine verilen direktifi "basarmış gibi yapın" olarak mı algıladılar bilmiyorum. Tek bildiğim, maçın başındaki tutukluğun Galatasaray'a belki de tura malolduğu.

Yanlış taktik ile mi başlandı yoksa hücum oyuncuları mı görevini yapmadı? Mancini, hücum oyuncularının pres sevmediğini bilmesi mi gerekiyordu? Yoksa yılın en önemli maçında onlardan ekstra işler beklemekte haklı mıydı?

Bizim basın büyük ihtimal Mancini'ye "Hajroviç ile başlanır mı?" diye çemkirecek ama eğer Galatasaray, hücumda daha iyi top yapabilse ya da presle top kazabilseydi, Hajroviç bir anda doğru bir seçim haline dönüşebilirdi. O yüzden, Mancini'yi kadro tercihinden dolayı çok ağır eleştirmenin pek anlamı yok. Kendisinin, işlemeyen taktikten çabuk döndüğü için de ayrıca tebrik etmek lazım. Hajroviç için biraz tramvatik bir gece oldu ancak o değişiklik yapılmasaydı, skor daha da artabilirdi. Mancini, 30. dakikada yaptığı değişiklikle, Yekta'yı iki stoperin arasına yollayarak Galatasaray'ın göbekte az adamla yakalanma sorununu çözmeyi başardı. 4-1-3-2 görünümlü taktik, Yekta'nın gerektiğinde stoperler arasına girmesi ile 3-5-2'ye kaydı ve geride ekstra adamın varlığı bekleri de rahatlattı ve Galatasaray bu noktadan sonra yavaş yavaş oyunda dengeyi kurmayı başardı.

İlk yarıyı 1-0 önde kapatınca, Chelsea ikinci yarıya oldukça kontrollü başladı. Galatasaray, bu noktada Lampard ve Ramires'e iyi pres yaparak geç de olsa, Chelsea'nin savunmadan rahat çıkmasına engel olmaya başladı. Chelsea'nin göbeği çok iyi kapatmasının da etkisiyle, Galatasaray'ın, çok fazla organize atak geliştirdiğini söyleyemeyiz. Ancak, 3-5-2'nin hareketlendirdiği bekler, ceza sahasına tehlikeli ortalar yapmaya başladılar. Golden hemen önce, Drogba'nın indirip, Selçuk'un direğe nişanladığı top da bunlardan biriydi. Bu sezon, Chelsea'nin zayıf noktası olan duran top savunması sağolsun, Galatasaray aradığı golü buldu ve Mourinho, hemen Schurrle-Mikel değişikliğini yapıp skora razı olduğunu belli etti. Dünkü yazıda, maçın berabere gitmesi halinde, Mourinho'nun çok fazla risk almayacağını söylemiştim. Nitekim, 70'den sonra, Chelsea tamamen oyunu öldürmeye çalıştı ve bunda da oldukça başarılı oldu.

Bu maç için istediğim şey, Galatasaray'ın gol yememesiydi ancak maalesef bu gerçekleşmedi. 1-1, 0-0'a göre çok daha zorlu bir skor çünkü şimdi Galatasaray'ın Londra'da gol bulması gerekiyor. Mancini'nin, dün ilk 30 dakikadan aldığı dersle, ikinci maça çok daha temkinli çıkacağını tahmin ediyorum. Zaten, Galatasaray, o maça sanki dünkü skor 0-0'mış gibi çıkıp öncelikle rakibi durdurmayı hedeflemesi gerekiyor. Yoksa, bize gol lazım diye yine kontrolsüz hücum ederse,  Chelsea yine maçın başında cezayı kesecektir.  Dünkü yazıda verdiğim West Ham ve Basel örnekleri, ikinci maç için de aynen geçerli. Mourinho'nun elinde formda bir ceza sahası içi forveti yok ve Galatasaray'ın orada Chelsea'yi durdurması imkansız değil. Galatasaray'a gol lazım olsa da, bana göre oradaki maçın 0-0 gittiği her dakika, strese girecek olan Chelsea olacak. Stamford Bridge, Chelsea'nin bir an önce bir kaç gol bulup maçı bitirmesi beklentisi içerisinde olacak ve bu gelmeyip Galatasaray da bir kaç pozisyon bulursa, ortaya bizim işimize yarayacak histerik bir atmosfer çıkacak. Galatasaray'ın hedefi de, bu ortamı hazırlayıp şansının biraz yaver gitmesini beklemek olmalı. Evet, zor; ama imkansız değil.

26 Şubat 2014 Çarşamba

Maçın Anahtarı: Chelsea'yi B Planına Zorlamak

Her iki takımı da iyi tanıdığımızdan, uzun uzun maç analizi yapmak istemiyorum. Ancak Galatasaray - Chelsea maçıyla ilgili birkaç satır yazasım var. 

Eğer Mourinho'yu biraz tanıyorsak, maça temkinli başlayacağını söyleyebiliriz. Galatasaray, ilk 15 dakikada seyircisinin de destegiyle maça gazla cikacak ki, Chelsea, bu süre içerisinde bir gol yiyerek rakibi ümitlendirmek istemeyecektir. Zaten Mourinho’nun, dar alanda etkili olan iki adam Oscar ve Eto'o'yu kenarda tutup, boşluk buldugunda etkili olan Schurrle ve savunma arkasına koşular yapmayı seven Torres ile maça başlayacak* olmasının sebebi de oyunu kendi yarı alanında kabul etmekten memnun olması. Chelsea'nin bu akşamki A planı, çok iyi adam eksilten ileri dortlusunu, kontralarda Galatasaray savunma oyuncularıyla bire bir bırakmaya çalışmak olacak.

Bu noktada, rakibinin üzerine kontrolsüz giden bir Galatasaray’ın, Terim’in Eylül ayında Real Madrid’e karşı yaşadığı felakete benzer bir skor alacağının hepimiz farkındayız sanırım. Bunu iyi bilen Mancini’nin, ilk 10 dakika bir şok golü aradıktan sonra, hemen savunma disiplinini ön plana çıkaracağını umuyorum. Galatasaray, savunma ve orta saha hatlarını birbirine yakın oynatarak, Chelsea hücumcularına istedikleri boşlukları vermeden oynamak zorunda. 1 ay once Stamford Bridge'de, West Ham'in cok iyi kapanarak Mourinho'yu sinir ettiği maçı hatırlayın. Bireysel yetenek olarak çok kısıtlı olan West Ham savunması, ekstra savunma gayretiyle Chelsea’yi tamamen durdurmayı başarmıştı. 

Galatasaray’ın kendi sahasında “Çanakkale geçilmez” oynaması gerektiğini söylemiyorum ancak Mancini'nin elindeki takımın “transition”, yani hücum ederken savunmaya dönebilme konusunda son derece zayıf olduğunu da kabul etmek gerekir. Mourinho, bugün sahaya 4 tane kontra atak seven hücum oyuncusuyla çıkıyor ve Galatasaray'ın kontrolsüz hücumlarına cezayı anında kesmeye hazır. Galatasaray, bu akşam, oyunu rakip sahaya yıkmaya çalışıp, beklerine ve orta sahasına macera aratırsa, Hazard, Schurrle ve Willian'ın başlatacağı bir kontraya yetişmeyi bıraktım, daha ne olduğunu anlayamadan kalesinde golü görecektir. 

Mancini, bugün sahaya oldukça savunma ağırlıklı bir taktikle çıkarsa, medyamiz buyuk ihtimalle kendisini korkaklikla suclayip, asmaya kalkacak. Ancak bana göre başka çıkar yolu yok. Galatasaray, önce savunmasını oturtup sonra yetenekli hücumcularının bireysel yeteneklerine bel bağlamak zorunda. Yıllardır Mourinho'ya karşı oyunu kontrol edip hüsrana uğrayan kaç tane takım gördük. Bu sene Pellegrini, ligdeki her iki maçta da oyunu kontrol etti ama her ikisinde de sonuç hüsran oldu. Buna karşılık, iyi savunma ve akıllı kontra oynayan Basel, bu Chelsea'yi her iki maçta da devirmeyi başardı. 

Bugün, Galatasaray'ın da yapması gereken, 10 oyuncuyla topun arkasına geçip, Chelsea'yi oyun planını değiştirmeye zorlamaktır. Bu sene izlediğim Chelsea, kapalı savunmaya hücum etmeyi hiç sevmiyor çünkü forvet alternatiflerinin üçü de formsuz. Eğer savunma anlayışı Galatasaray'ın etkili hücum etmesine engel olur ve bugünkü maç 0-0 biterse, hiç zararı yok. Zaten Galatasaray'ın amacı bu 180 dakikayı gol yemeden çıkarmak olmalıdır. Bugün rakibi kitleyebilen Galatasaray'ın, aynı şeyi Stamford Bridge'de yapmaması için hiçbir neden yok. Ancak bugün gol yiyen bir Galatasaray'ın, Londra'da bazı şeyleri telafi etmesi çok çok zor olacak. 

Formda bir ceza sahası içi forveti olmayan Chelsea karşısında, maçı gol yemeden bitirmek gerçekten imkansız değil. Zaten Chelsea'nin öldürücü olduğu maçlar, A Planı'nın başarıyla uyguladığı maçlar. Galatasaray, bugün Chelsea'ye istediği boşlukları vermezse, Mourinho B Planı'na dönüp, Torres-Eto'o ve Schurrle-Oscar değişikliklerini yapmak zorunda kalacak. Eto'o, şu an Chelsea'nin elinde pivot forvet işlevi görebilecek tek adam, Oscar ise klasik 10 numara özelliklerini taşıyor. Chelsea'nin B Planı, Eto'o'nun tepesinde olduğu üçgenlerle, kapanan Galatasaray savunmasını aşmaya çalışmak olacaktır ki, bu planın, A Planı kadar etkili olacağını söylemek zor olur. Zaten Londra'da işi bitireceğini düşünen Mourinho, Galatasaray'ın üzerine çok gelme riskini almaz. Galatasaray, ilk 135 dakikayı gol yemeden geçirmeyi başarırsa, işte o zaman Chelsea'nin risk almaya başladığını görebiliriz ki, Mancini'nin de planı rakibi bu noktada yıkmak olmalıdır. 

Sonuç olarak, Galatasaray'ın bugün oyunu rakip sahaya yıkarak sonuç aldığını görmek beni şaşırtacak. Ben, turun ancak Chelsea'ye boş alan bırakmayarak geçilebileceğini düşünüyorum ve bu, Galatasaray'ın Terim döneminde hiç yapamadığı bir iş olan 'topsuz oyun'u iyi oynamak zorunda olduğu anlamına geliyor. Mancini'nin takımın başında kaldığı kısa süre, Galatasaray'a böyle bir eşleşmeyi gol yemeden atlatacak savunma disiplinini vermiş midir, bilmiyorum. Bunun cevabını bu akşam hep beraber göreceğiz.

*Dün, basına yansıyan kadronun değişmeyeceğini varsayıyorum.

21 Şubat 2014 Cuma

Rooney United


Haber pek yeni değil ama üzerinde bir şeyler yazmak için güvenilir kaynaklardan da duymak istedim. Henüz resmi bir açıklama olmasa da, Rooney'in Man Utd ile olan kontratını 2019 yılına kadar, yani 4,5 sene daha uzatıp karşılığında £70m alacağı kesin gibi. Evet, £70m; yani haftada £300000, yılda £15,6m. Bu rakam Rooney'i, yılda £17,3m alan Ronaldo'dan sonra dünyanın en yüksek maaşlı futbolcusu yapacak. 

Man Utd taraftarının tamamı ve İngiliz futbol kamuoyunun hatırı sayılır bir kısmı, şimdi bu astronomik ücrete bakıp kafa kaşımakla meşgul. United, bu sene 29'una basacak olan Rooney'e £70m bağlayarak doğru bir iş mi yapıyor? 

Rakamı böyle bir noktaya taşıyan, büyük ihtimal, Rooney'nin Chelsea'nin kendisine önerdiği kontratı masaya koyup Man Utd'ın içinde bulunduğu kötü durumu kendi çıkarları için kullanması. Şu anda, Moyes ve transfer dönemini eline yüzüne bulaştıran United yönetimi büyük baskı altında. Eğer, böyle bir dönemde Rooney'i de ellerinden kaçırırlarsa, taraftarın iyice çileden çıkacağını biliyorlar. Tabi ki, bunu Rooney de biliyor. O yüzden, büyük ihtimal, kulüp yönetimine istediği kontratı dikte ettirecek gücü kendinde bulabiliyor. Böylece, geçen yaz Chelsea'nin yaptığı £30m'luk teklifi reddeden United, Rooney'e bir nevi kulübün geleceğini bağlıyor. Çünkü, haftada £430000 borç faizi ödeyen bir kulübün kadrosunda, bu seviyede maaş alan 10 tane adam olmayacak. Rooney, 2019'a kadar United'ın bayrak adamı olmaya devam edecek. 

Eğer böyle bir kontrat 2 yıl önce yapılsaydı belki buna pek şaşırmazdım. Ancak şu an United'ın ne yapmaya çalıştığını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Şöyle ki;

Şu anki United dizilişinde Rooney'in oynayabildiği 2 yer var: Forvet ve 10 numara mevkileri. Benim anlayamadığım nokta ise şu:

United kadrosundaki en iyi forvet Rooney mi? 

Bence değil. RvP'nin hem Fergie hem de Moyes'in takımlarında forvet için ilk tercih olması zaten bunun kanıtı.

Peki, United kadrosundaki en iyi 10 numara Rooney mi?

Bence o da değil. Safkan bir 10 numara olan Juan Mata bence bu bölgenin asıl adamı olmalı. 

O zaman Rooney'e, Mata ve RvP'nin maaşlarının toplamı kadar maaş ödemenin anlamı ne?

Kapalı kapılar ardında neler dönüyor bilmiyorum. Çünkü İngiliz basınının daha az güvenilir kaynakları, RvP'nin mutsuz olduğunu ve Arsenal'e dönmek için Wenger ile görüştüğünü, Rooney'in kontrat şartı olarak forvet oynatılmayı koyduğunu ve Mata'yı yönetime o yüzden aldırdığını da yazıyor. Hatta, Rooney'nin kontratında, United'ın yapacağı transfer öncesi kendisine danışmasını şart koşan bir madde bile olduğu söyleniyor. Eğer bu dedikodular doğruysa ve United, kulübün tapusunu Rooney'nin üzerine yapmaya hazırlanıyorsa, o zaman kendisine verdikleri bu astronomik kontrat anlam kazanır. Yoksa, gerçek mevkiinde oynatamadıkları bir oyuncuya böyle astronomik bir ücret ödemek bana göre çok saçma bir iş olur.

Diyelim ki Moyes ve United yönetimi, Rooney'i, yeniden yapılanmadan sonra ortaya çıkacak takımın merkezi olarak görüyorlar ve yeni model United'ı onun etrafına kuracaklar. Peki, son 3 senede 2 kere kulübü terk etmek istediğini açıklayıp maaş zammı koparan ve en iyi yılları büyük ihtimal geçmişte kalmış olan bir oyuncuya bu kadar bel bağlamak doğru mu?

Rooney'i nasıl bilirsiniz bilmiyorum. Benim kendisi hakkındaki düşüncelerim biraz karmaşık da olsa, onun bir Ronaldo ve Messi gibi bir takımı tek başına sürükleyebilecek bir adam olmadığına eminim. Fergie döneminde bütün United oyuncuları uzaylı gibi performans veriyordu. Ama Moyes'in takımı aynı seviyeye çekip çekemeyeceği bir soru işareti. Geçen sene ligi 11 farkla kazanan kadro, bugün liderin 15 puan gerisinde. Rooney'nin de, Fergie sayesinde son 1-2 yılda kapasite üstü performans vermiş olma ihtimali var. Nitekim, bu sene takımın orta sıralara çakılmasını önleyemediği de ortada. United, Fergie sonrası performansının ne seviyede olacağı belirsiz olan bir oyuncuya, böylesine astronomik bir kontrat vererek, bana göre David Moyes'in otoritesinin altına dinamit koyuyor. Eğer, Rooney yeni sezonda bekleneni veremezse, ondan verim alamayan Moyes'i kellesi uçmak zorunda kalacak. Çünkü bu noktadan sonra performans vermeyen bir Rooney'i elden çıkarmak imkansız olacak ve United'ın £70m bağladığı adamı kullanmama gibi bir lüksü de olmayacak. 

United yönetimi, büyük ihtimal bu kararı verirken enine boyuna düşünmüştür. Ancak dışardan bakan bir futbol sever olan bendeniz için, bu kontrat tam bir kumar gibi gözüküyor. Sanki United, aynı Fellaini transferinde olduğu gibi paniğe kapılarak hareket etti ve Rooney'nin fırsattan itibaren cebini doldurmasına izin verdi. Bana kalırsa United, Rooney için £40m civarı bir teklif bulabilirdi ve bu para ve maaş bütçesinde açılan yer ile kadrosuna ihtiyacı olan ciddi takviyeleri yapabilirdi. Bu kontrat sonrasında, Moyes'in eline kalacak yeniden yapılanma bütçesinin ne olacağını merakla bekliyorum açıkçası.

Not: Rooney'nin kontratı bugün resmi olarak açıklandı. Hem de 5,5 yıl olarak. Toplam maliyet £85m. Rooney, önümüzdeki sezondan itibaren takımın kaptanı olacak.

20 Şubat 2014 Perşembe

Ah! Vah! Keşke! Tüh! Ay Bak Gördün mü? Öfff!


Arsenal 0 - 2 Bayern Münih
Arsenal taraftarının bugün ne hissettiğini, en iyi, dün benzer bir şanssızlığın kurbanı olan City taraftarı anlar sanırım. Hangisi daha sinir bozucu bilmiyorum. Kötü oynayıp yenilmek mi, yoksa iyi oynarken yapılan bir hatanın kurbanı olmak mı. Arsenal, dün City’nin Barça karşısında oynadığı kadar iyi oynamasa da, 11’e 11 geçen dönemde iyi bir mücadele ortaya koydu. 

Wenger, devrimsel nitelikte bir taktiksel değişlik yapmasa da, kanatlardaki Ox ve Cazorla’yı daha defansif pozisyonlarda oynatarak maça 4-2-3-1’den 4-4-1-1’e yakın bir dizilişe kayarak çıktı. En uçta sürpriz tercih Sanogo ve onun arkasında Mesut vardı. Maçın başında orta sahası istekli olan Arsenal, ilk 10 dakikada bir kaç pozisyon üretmeyi başardı. Önce, Wilshere’ın getirip Sanogo’nun önünde kalan top ile gole yaklaşan takım, hemen ardından Mesut’a yapılan faulün sonucunda bir penaltı kazandı. Arsenal için turun kaybedilidiği asıl yer bence burasıydı. Çünkü, henüz rakip ritmini bulamamışken atılacak erken bir gol, Arsenal’in kendine güvenini ateşleyebilir ve Guardiola’yı kafasındaki planı değiştirmeye zorlayabilirdi. Penaltı noktasında Mesut’u gördüğümde açıkçası oldukça endişelenmiştim, çünkü aklıma Marsilya maçında kaçan zayıf penaltı geldi. Üstelik kalede, dünyada Mesut’u en iyi tanıyan adamlardan birisi vardı (Neuer ve Mesut ilkokuldan arkadaş). Aklıma gelen başıma geldi ve Mesut berbat bir penaltı kullanarak, Arsenal’in tur ümitlerini oraya gömüverdi. Penaltı kaçar tabiki de, bu işin kitabını yazmış bir memlekette yetişmiş, böylesine üst düzey bir oyuncunun bu kadar kötü bir teknikle penaltı atması inanılılır gibi değil. Mesut topa gelirken her tarafından tereddüt akıyordu ve zayıf bir penaltı geleceğini anlayan Neuer, köşeye uçmak yerine topu takip etmeyi seçti. Zaten penaltı atan futbolculara 2 şeyi yasaklamak lazım: 1- Topa gelirken yavaşlayıp kaleciyi şaşırtmaya çalışmayın, 2- Kalecinin bel hizasına penaltı atmayın. Mesut, dün her ikisini de yaptı, sonuç hüsran oldu. 

Turun kaçtığı yerin kaçan penaltı olduğunu söylüyorum çünkü Wenger’in takımları son 9 senedir mental olarak hep zayıf oldu. Yani, maç içerisinde ritmlerini bozan olaylara reaksiyon vermekte hep zorlandılar. Erken gol yediklerinde fark yediler, 10 kişi kaldıklarında tamamen çözüldüler. Dün de, maçın başında istediği oyunu oturtmakta zorlanan Bayern, penaltının kaçmasını takip eden 5 dakika içerisinde sazı eline aldı ve topun tek hakimi haline geldi. Bir Guardiola, klasiği olan sabırla pas yapma oyunu, Arsenal’i kendi sahasına hapsetti ve özellikle Flamini – Wilshere ikilisini her geçen dakika daha da geride pozisyon almak zorunda bıraktı. İlk yarının sonuna gelindiğinde Flamini neredeyse 3. stoper gibi oynuyordu. Dün attığım bir kaç tweette, Mesut’un daha geride top alıp Ox’un süratini kullanmasının önemli olduğundan bahsetmiştim.  Nitekim, Bayern hücum presi Arsenal’in normal yollardan topu hücuma çıkarmasını engelledi ve topla çıkamayan stoperler sürekli Szczesny’e dönmek zorunda kaldılar ve Arsenal hücuma hep kalecinin şişirdiği toplarla çıkmak zorunda kaldı. Eğer, Mesut, Wilshere ve Flamini’ye yaklaşsaydı, Arsenal hem burada sayısal üstünlüğü ele alacaktı hem de onun atacağı isabetli paslarla Bayern presini geçecekti. 3 sene önce, Guardiola’nın Barça’sına karşı Cesc’in attığı çapraz ve uzun paslarla Walcott/Arshavin’in nasıl etkili olduğunu hatırlarsınız. Bence, Arsenal’in dünkü hücum planı da benzer pasları Mesut ile çıkarıp, Ox’u savunmanın arkasına sarkıtmaya dayalı olmalıydı. Dün buna benzer bir pozisyonu sadece 1 kere gördük ve onda da Ox gole oldukça yaklaştı. 

Dünkü tweetlerden birinde, Arteta’nın yokluğunun defansif açıdan bir avantaj olabileceğini söylemiştim ki, dün ilk yarıda Flamini-Wilshere ikilisinin ilk yarıda göbeği iyi kapattığını gördük. Gerek Guardiola’nın taktiksel anlayışı, gerekse Ribery’nin yokluğu nedeniyle, ilk 45 dakikada %60 küsür topla oynamasına rağmen, Bayern oyuna bir türlü genişlik kazandıramadı. Arsenal’in paralel 4’lü hatları bu bölgedeki boşlukları oldukça sınırladı ve Flamini’nin zaman zaman defansı  5’lemesi yüzünden Bayern’in sonuca uzaktan şutlarla gitmeyi denemek zorunda kaldı. Guardiola, ikinci yarıda bu problemi çözmeye çalıştıysa da, Arsenal’in defansının çözülmesine takımın 10 kişi kalması ve Wenger’in Szczesny’nin atılmasından dolayı yapılan oyuncu değişikliğini yanlış yapması neden oldu.  Fabianski oyuna girerken, kenarı alınması gereken isim Mesut’tu. Kötü oynadığı ya da penaltı kaçırdığı için değil, takımın defansif anlamda zayıf halkası olduğu için, Bayern karşısında 10 kişi oynayacak bir takımın parçası olmasını ve canla başla defans yapmasını Mesut’tan beklemek abesle iştigal olacaktı. Bayern zaten Arsenal’in sırtını duvara dayamıştı ve kırmızı kartın etkisiyle Bayern’in topla oynama oranı ikinci yarıda %88 idi. Bu durumda, sadece top ayağındayken etkili olan Mesut’un sahada kalmasının nasıl bir anlamı vardı, onu Wenger’e sormak gerek. Zaten, Kroos’un attığı gole bakarsanız, kendisine sağ taraftan pas geldiğinde Wilshere ve Flamini’nin penaltı noktasına kadar gömülmüş durumda olduğunu görürsünüz. Arsenal’in ihtiyacı olan burada savunmaya yardımcı olarak bir başka oyuncunun varlığıydı. Ama, Wenger, Mesut’u oyunda tutup her zamanki gibi kendi ipini çekmiş oldu. 

Maçın kaderine etki eden penaltı pozisyonu için hakemi suçlamam sanırım anlamsız olacak. Pozisyonda faul olduğu kesin ancak Robben’in topa hakim olup olmadığı ve auta doğru giden topa yetişebilme olasılığı tartışmaya açık. Eğer, aynı pozisyonu Arsenal yakalasaydı, büyük ihtimal “kırmızı kart!!” diye havaya zıplardım, o yüzden hakemi verdiği karardan dolayı eleştirmeyeceğim. Ancak, bu son adam kuralının biraz ağır bir uygulama olduğunu ve kuralın fazlasıyla yoruma açık olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Aynı pozisyon için, Monreal’i ve stoperleri suçlayan tweetler gördüm ama tek bir oyuncuyu suçlayacaksak bu Flamini olmalı. Çünkü, Robben topla ilk yaklaşırken Flamini’nin kontrolünde. Hollandalı Kroos’a pas verdiğinde Flamini, Robben’i takip etmek yerine Wilshere ile beraber Kroos’a basmaya gidiyor ve son sürat Arsenal ceza sahasına dalan Robben’i yalnız bırakıyor. Stoperlerin, tam üstlerine doğru dripling yapan Robben’i faul yapmadan durdurma şansları yok denecek kadar az. Bu pozisyonda belki Szczesny ayakları üzerinde kalıp Robben’i çalımlamaya zoralyabilir ve en azından kırmızıdan kurtulabilirdi ama maalesef o da yanlış bir tercih yapıp çok riskli bir müdaheleye kalkıştı. 

Maçla ilgili son bahsetmek istediğim, Wenger’in sezonun en kritik maçına tecrübesi Fransa 2. Ligi’nden ibaret olan Sanogo ile çıkmak zorunda kalmasıydı. Son dönem zaten formsuz ve büyük baskı altında olan Giroud, geçen hafta patlak veren skandaldan sonra (Evli olan Giroud’nun, bir FHM modeli tarafından kaldıkları otelde çekilen yarı çıplak fotoğrafları The Sun tarafından yayınlandı) mental olarak da bitmişti. Bu noktada, Wenger ve son 10 senesinin özeti olan “Yapılmayan transferler” meselesi yine karşımıza çıktı ve Arsenal, Avrupa Şampiyonu’na karşı Yaya Sanogo ile oynamak zorunda kaldı. (Bu arada, Mesut’tan sonra en yüksek maaşı, forvet seçiminde Sanogo’nun da arkasına düşen Podolski’nin aldığını da hatırlatayım). Sanogo, belki çok sırıtmadı ama böylesine bir maçta takımı sonuca götürecek golcünün kendisini olduğunu söylemek için adınızın ya Polyanna ya da Wenger olmsı gerekiyor. 

Dünkü mağlubiyetten sonra, Arsenal’in 4. sezon üstüste Şampiyonlar Ligi’ne 2. turda veda etmiş oldu. Wenger’den, kupayı kaldırmasını beklemiyoruz ama bu takımın çeyrek ve yarı final oynayacak kapasitede olduğu tartışma götürmez. Ancak, başında hatalardan ders almayı bilmeyen bir hoca olduğu sürece, Arsenal sürekli olarak temcit pilavı servis etmeye mahkum kalacak. 2011’de Braga’ya yenilip grubu 2. bitiren Arsenal, Barça’yı çekti; 2013’te Olympiakos’a yenilip grubu 2. bitiren Arsenal, Bayern’i çekti ve bu sene de Napoli deplasmanından 1 puanla dönemeyen Arsenal, grubu 2. bitirip yine Bayern’e tosladı. Bu kuralar şanssızlığın bir ürünü mü, yoksa Arsenal’in maç seçmesinin, istikrarsızlığının ve sonuca yönelik futbol oynayamayışının bir sonucu mu? Bunu sizin yorumunuza bırakıyorum çünkü benimkinin ne olduğunu artık ezberlediniz. 

15 Şubat 2014 Cumartesi

@2 Ne Yapmış Öyle Beyler


Bundan bir kaç hafta önce Chelsea ligde üçüncüyken yapılan bir basın toplantısında, gazeteciler Mourinho'ya, 3 atlı şampiyonluk yarışı hakkında görüşlerini sordular. O da, City ve Arsenal'in favori takımlar olduğunu söyleyip "Biz küçük atız" benzetmesini kullandı. Sonra, Chelsea, City'i yendi ve liderliğe yerleşti ve gazeteciler Mourinho'ya "Hala mı küçük atsınız" diye takılmaya başladılar. Mourinho da, takımının genç olduğunu ve yeniden yapılanma içinde olduklarını gerekçe göstererek şampiyonluğun favorisi olduklarını kabul etmekten inatla kaçındı. 

Dünkü basın toplantısında, Arsene Wenger'e, Mourinho'nun bu tutumu hakkındaki görüşleri soruldu. Wenger şöyle cevap verdi. 

"Bu kaybetme korkusundan kaynaklanan bir şey olabilir. Eğer yarışın içerisinde olduğunuzu kabul etmezseniz, kaybetme ihtimaliniz de olmaz. Olay bu kadar basit. Ben, bizim işimizin hırslı olup kazanmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Eğer kazanamazsak, bunun sorumluluğu da bizimdir. Ligde birinciyken insanların dikkatini dağıtmaya çalışmak oldukça zor."

Wenger'den bir kaç saat sonra basın toplantısına çıkan Mourinho'ya, Fransız'ın bu açıklamaları iletildi ve Jose benim içimin yağlarını şöyle eritti:

"Başarısızlık konusunda uzman olan Wenger, ben değilim"

"Diyelim ki Wenger haklı ve ben başarısızlıktan korkuyorum. Bunun sebebi, çok fazla başarısız olmamam. Ben başarısızlığa alışkın değilim. Ancak, olaya gerçekçi baktığımızda Wenger'in başarısızlık konusunda uzman olduğunu görüyoruz. Çünkü, kupasız geçen 8 yıl bir başarısızlıktır. Eğer ben Chelsea'nin başında 8 yıl kupa kazanamasam, Londra'yı terkeder ve bir daha da geri dönmem."

"Wenger, Chelsea'yi izlemeye bayılıyor. (Hatırlarsanız, Mourinho Chelsea'deki ilk döneminde Wenger'i sürekli Chelsea'den bahsetmekle suçlamış ve kendisine "voyeur" adını takmıştı) Benim, İngiltere'den uzakta olduğum dönemde kendisi bunu aşmıştır diye düşünüyordum ama öyle görünmüyor. Başarısızlıktan korkuyormuşum. Ne ki bu? Herkes benim laflarımı "kaba" ve "agresif" buluyor ama bence böyle değil."

"Bize başarısızlıktan korkuyorlar diyor. Neyin başarısızlığı? Bu yıl şampiyon olamamak mı? Yoksa 2 sene olamamak mı? Wenger'e saygım büyük ama başarısızlık, 8 sene sene şampiyon olamamaktır. Bunu söylemek beni agresif mi yapıyor? Bilmiyorum, Wenger'e sorun. 

"Buradaki kontratım 4 sene ve bu sürede hiç bir kupa kazanamazsam, yeni bir kontrat istemiyorum. Bu kadar da basit. Bence kulübe herşeyini veren ve başarılı olmak için her şeyi deneyen bir hoca, sonuç alamadığı zaman utanç duymamalıdır. Çünkü, futbolda bu var. Ancak, bana göre bu sürecin de bir limiti olmalıdır. Eğer başarı bir türlü gelmiyorsa, bunu kabul edip tadında bırakacak kadar güçlü ve gururlu olmalısınız.

Her gidinin Jose'si be. İngiltere'de son 9 senedir bütün futbol kamuoyunun ağzında geveleyip bir türlü söylemeye cesaret edemediği her şeyi 10 dakikada kusuvermiş ortaya. Bu onu agresif mi yapıyor, bilmiyorum Wenger'e sorun. 

Arsene Wenger'in açıklamaları, kendisinin bambaşka ütopik bir dünyada yaşadığının göstergesi. Son 9 senedir, ortalama bir gelinin çeyizindeki kadar bile gümüş kazanamamış bir adamın, aynı sürede Koraç Kupası hariç her şeyi kazanmış birine, "başarısızlıktan korkuyorsun" demesi, bana göre gaflet, dalalet ve hatta hıyarlıktır. 

Wenger diyor ki, "Ben, bizim işimizin hırslı olup kazanmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Eğer kazanamazsak, bunun sorumluluğu da bizimdir."

Buradan soruyorum kendisine: "Hırslı olup kazanmaya çalışmak, ara transfer döneminde Rus Ligi üçüncüsünün, 31 yaşındaki orta saha oyuncusunu sakat sakat kiralamak mıdır?" 

Peki sorumluluk üstlenmek, oyuncuların maaş üst sınırını 5 milyon pound olarak belirleyip, her sene £8m'u eve götürmek midir? Sorumluluk üstlenmek 3 sene kupasızlıktan sonra istifa etmek midir, yoksa 5 sene mi? 7 sene? Yoksa 9 mu? Yoksa 9 sene kupasızlıktan sonra 3 senelik kontrata imza atıp bir £27m daha cebe indirmek midir başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmek? 

Neyin kafasını yaşıyor bu adam yemin ediyorum hiç bir fikrim yok. Kendisinin doğru yaptığı bir çok şey olabilir ama "hırs" ve "sorumluluk" kavramları bu şeylerin içine kesinlikle dahil edilemez.  Gevrek gevrek sırıtıp Mourinho'yu başarısızlıktan korkmak ile suçlamak nasıl bir haleti ruhiyenin ürünüdür yahu? 

Keşke sende korksan şu başarısızlıktan biraz be Arsene. Keşke, başarısızlığı bu kulüpte kabul edilebilir bir şey hale getirmesen. Keşke dördüncülüğü bir kupa gibi görmesen. Keşke sakatlıktan dönen oyuncuları "yeni bir transfer" gibi diye tanımlamasan. Keşke, beş para etmez oyunculara hayallerinde göremeyecekleri kontratları vermesen. Keşke, başarısızlıktan öyle bir korksan ki, yıldız oyuncuların seni birer birer terk etmese. Keşke gitsen artık be Wenger, keşke rahat bıraksan artık bizi. 

13 Şubat 2014 Perşembe

Golsüz, Golcüsüz

"Bana göre, dünkü maç, Arsenal'in sezonu sadece Giroud ile bitiremeyeceğinin de çok açıkça ortaya çıktığı bir 90 dakikaya sahne oldu. Umuyorum, Wenger mesajı almıştır da, Ocak'ta bu konuda gereğini yapar." 15/12/2013

Eğer buraya eskisi kadar sık yazı yazmıyorsam, bunun sebeplerinden biri de, deli hallenmiş gibi aynı şeyleri tekrar etmekten bıkmış olmamdır. Öyle bir durumdayız ki, bugün ben yazı yazmasam ve siz açıp geçmişte takımın puan kaybettiği herhangi bir maçın yazısını okusanız gayet de tatmin olursunuz diye düşünüyorum. RvP kulübün kapısından çıktığından beri kaç kere golcü lazım yazdım buraya hiç bir fikrim yok. Ama buyrun bir daha yazayım.

Liverpool maçından sonra da bahsettim, dün sahaya çıkan kadroya bakınca da açıkça görülüyor ki, Flamini, Ramsey ve Walcott'un yoklukları, Arsenal kadrosunun kimyasını tamamen bozmuş durumda. United karşısındaki 11'e baktığımız zaman, Giroud ile defans arasında 5 tane birbirine çok benzer özelliklere sahip yaratıcı orta saha oyuncusu görüyoruz. Ancak, bu kadar yaratıcı oyuncuya rağmen, Arsenal pozisyon yaratmakta çok zorlanıyor. Çünkü, futbolda, ne kadar fazla yaratıcı orta saha oyuncunuz varsa o kadar fazla pozisyon üretirsiniz diye bir denklem yok. Wenger'in kafasında böyle bir ütopya vardır belki ama bizim burada bahsettiğimiz işin realitesi. Gerçek şu ki, Flamini ve Ramsey'in yoklukları Arsenal orta sahasındaki bütün fizikselliği ve savaşma gücünü alıp götürmüş durumda. Dün daha 2. dakikada, Arteta'nın çok ağır kaldığı için RvP'ye hediye ettiği pozisyon gol olsa, bugün hücumu değil, orta sahayı yerden yere vuruyor olacaktık. Neyse ki, Moyes, Liverpool maçını izlememiş olsa gerek ki, kendi sahasında yediği presin Arsenal'i ne kadar bozduğunu pek anlayamamış. United'ın puan kaybına tahammülü olmadığı bir günde, oyunu tamamen kendi yarı alanında kabul edip rakibin zayıf noktasını vurma yoluna gitmeyişini başka türlü açıklayamıyorum. Gerçi, kendisinin çok da hakkını yemeyelim, Ferguson da, Emirates'e hep benzer bir taktikle çıkar, Arsenal'i kendi sahasına yerleşmesine izin verip, şok kontralarla sonuca giderdi. Dün de, RvP'nin kafası gol olsa, klasik bir United galibiyeti ortaya çıkacaktı ve Wenger bu sezon her iki United maçını da karbon kopya bir şekilde kaybetmiş olacaktı. Neyse ki, Robin insaflı günündeydi.

Liverpool maçından sonraki yazıda, hücumdan hiç bahsetmedik çünkü zaten Arsenal ilk hücumunu geliştirene kadar 4 gol yemişti. O yüzden, burda kalkıp sahada ruh gibi dolaşan Giroud'yu eleştirseydim, abesle iştigal etmiş olurdum. Ancak, dünkü maç bambaşkaydı. Topa hakim olan taraf bu sefer Arsenal'di ve oyunun kaderini değiştirmek Arsenalli oyuncuların elindeydi. Moyes, oyunu kendi sahasında kabul edip, iki 4'lü hattı birbirine yakın tutarak, rakibe boş alan bırakmama yoluna gitti ve bunda da büyük ölçüde başarılı oldu. Ancak, Arsenal orta sahası kanatlara açılarak, özellikle de bekler ve Mesut üzerinden forvetine yeterli pozisyonları üretti. Yeterli derken, bu tip bir maç için yeterli diyorum tabi ki. Ancak, bu noktada, sezon başından beri kafamdaki saçların önemli derecede azalmasına neden olan Giroud devreye girdi.

Giroud'yu eleştirmeye başlamadan önce buraya yazacaklarımın aslında Wenger'e yöneltildiğini hatırlatmak isterim. Bana göre, Giroud iyi niyetli bir oyuncu ve son 1,5 yılda gelişme de kaydetti. Ancak, kendisi, Premier Lig'in tepesindeki bir takımın alternatifsiz forveti olacak kapasiteye sahip değil. O yüzden, ben kızım Giroud'ya laf söylerken, aslında gelinim Wenger'e laf sokmaya çalışıyorum diyebilirim.

Wenger'e ne zaman Giroud sorusu sorulsa, cevabı hep "O, bize ihtiyacımız olan fizikselliği kazandırıyor" oluyor. Arsenal'in her biri yerden bitme orta saha ve hücumuna baktığımızda, bu argümanın yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Giroud'nun hücuma olduğu kadar, duran top savunmasına da et but kazandırıyor ve Arsenal'in böyle bir oyuncuya ihtiyacı olduğunu söylemek, yanlış olmaz. Ancak, Arsenal'in ihtiyacı olan başka bir şey de, hücumdaki "bitiricilik" ve Giroud'da bu neredeyse hiç yok. Dünkü maçta, 2 pozisyonda kale sahası içerisinde alda at dercesine toplar aldı ve zor olanı yapıp her iki pozisyonu da dışarı attı. Bunlara ek olarak, daha az müsait durumda olduğu 3 topu da yine auta yolladı.

Giroud'nun, Arsenal hücumundaki görevi pivotluk. Yani, orta sahadan aldığı topu tutarak, takımın hucumuna servis etmesi ya da topla/topsuz kenarlara devrilerek açıklara/orta sahadan bindirenlere boşluk yaratması. Tabi ki bir forvet olmasından dolayı, gol atması da kendisinin görev tanımında yer alıyor ancak ilk iki görevini iyi yaparak arkadaşlarına pozisyon yarattığı sürece kimse kendisini gol atamıyor diye eleştirmeyecektir. Zaten, problem Giroud'nun pivotluğu iyi yapıp yapmayışı değil, Arsenal hücum kimyasının bir pivot forveti kaldırıp kaldıramayacağı.

Varmak istediğim noktayı basit bir soru ile açıklayayım: "Eğer Arsenal'in ileri ucunda tek başına oynayan adamın görev tanımında "gol atmak" ikinci planda kalacaksa, bu takımda "bitiricilik" işini kim yapacak?"

Bu sene Premier Lig'in en iyi pivot forvet kullanımını bana göre Pellegrini yapıyor. Özellikle Negredo, rakip savunmaları dağıtarak Aguero'yu pozisyona sokma konusunda kitap yazdı resmen. Pivot işi, Pellegrini'nin sisteminde işliyor çünkü orada "bitirici" görevini üstlenmiş oyuncunun kimliği belli. Aynı şeyi, eski hızı kalmayan Eto'o'yu daha pivot gibi kullanan Chelsea'de Hazard'ın bitiriciliğe soyunmasında da görebiliyoruz. Real'de, Ronaldo'nun, Bayern'de Ribery'nin görevleri de buraya örnek verilebilir.

Demek istediğim şu ki, eğer bir pivot forvet kullanacaksanız, takımınızda bitirme işini yapacak birilerinin olması gerekiyor. Arsenal kadrosuna baktığımızda, Cazorla, Ox, Wilshere istikrarlı skorerler değiller vs Ramsey'in de pozisyonu itibariyle bitiriciliği ana görev olarak üstlenmesi mümkün değil. Bu sezon gol makinasına dönüşmesi, tamamen kendisinin ekstra oynamasıyla ilgili. O zaman "bitirici" diyebileceğimiz 2 oyuncu kalıyor: Podolski ve Walcott.

Podolski'nin yıldızı Wenger ile bir türlü barışmadı ve dün takım gole muhtaçken 10 dakika bile forma bulamayışı kendisine olan güven konusunda çok şey söylüyor. İster Wenger kendisini kullanamamış olsun, ister Podolski performans verememiş olsun, onun bu takımda "bitirici" rolünü üstlenmesi mümkün görünmüyor. Bu da geriye sadece Walcott'u bırakıyor ki, kendisi sezonu kapattığı için burada ondan uzun uzun bahsetmeyeceğim.


Yani anlayacağınız, durumun özeti şu, Arsenal takımında, şu an bitirici görevini üstlenecek hiç kimse yok ve bu özellikle büyük maçlarda inanılmaz sırıtıyor. Arsenal'in, daha zayıf takımlarla yaptığı ve rakip yarı sahaya tüm oyuncularıyla yerleştiği maçlarda, bitirici oyuncu yokluğu problem haline gelmiyor çünkü o maçlarda orta saha ve bekler daha maceraperest oynayıp Giroud'nun çevresinde ihtiyacı olan kalabalığı yaratabiliyorlar. Zaten bu sene Ramsey'in patlamasının sebebi de bu. Giroud, sırtı dönük oyunu iyi oynuyor ve takımda dünyanın en iyi 10 numarası var. İleri yapılan her bindirme ya Giroud ya da Mesut tarafından ödüllendiriliyor. Zaten sorun, ligin tepesindeki takımlara karşı ortaya çıkıyor.

Yukarıdaki tablo, Arsenal kadrosundaki 10+ gollü oyuncuların attıkları gollerin önemine göre dizilişini gösteriyor. Gördüğünüz gibi %4'lük "winner" yani maç kazanan gol ortanıyla Giroud oldukça aşağılarda yer alıyor. Giroud'nun gollerinin yarısı takımın önde olduğu maçlarda farkı açan goller olarak gelmiş ki, bu kendisinin büyük maçlarda tamamen etkisiz kalması görüşümü destekliyor. Zaten, bu sezon Giroud'nun ligin ilk 5'indeki takımlara karşı attığı gol sayısı sadece 1.

Uzattım da uzattım ama sanırım siz ne demek istediğimi anladınız. Arsenal hücumunda önemli bir bitirici oyuncu eksikliği var ve bu Walcott ve Ramsey'in varlığında o kadar da ortaya çıkmıyordu. Bu iki oyuncu ortada olmayışı, Giroud'nun bitiriciliğinin ne kadar zayıf olduğu gerçeğini kabak gibi ortaya çıkardı. Ama daha önce dediğim gibi, bunun suçlusu kendisi değil, bu meseleye zamanında müdahele etmeyen Arsene Wenger. Belki maç yazısı olarak pek doyurucu olmadı ama hücumdaki bu problem hakkında çoktandır yazmak istiyordum. İyi oldu, içimi boşalttım.

9 Şubat 2014 Pazar

Pazar Nooooo


Yok, 3 aydır balayında değildim. "Ne bitmez balayıymış git bir duş al abi" diyenler vardı, o yüzden açıklamak zorunda hissettim. Çoluk çocuğa da karışmadım ama o da gelir herhalde başımıza yakın gelecekte. Şimdilik bana uzak, geleceğe yakın olsun da. Amatör blog olayının dezavantajı bu işte. Yazan adam meşgul olunca herşey duruyor. Yok ki şurda bir stajer, Hıncal misali yazdıralım biz de oturduğumuz yerden. Modaya uyup komple mikro-bloga mı döksem acaba diyorum bazen, uğraşmam hep sayfalarca yazıyla. 160 karakter ile ahkam keser, desteksiz atarım. Neyse, dur bakalım gelecek ne gösterecek. 

Liverpool 5 - 1 Arsenal
Dünkü maçla ilgili yazacağım ama önce başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Biliyorsunuz ki, Arsenal neredeyse bütün sezonu ligin tepesinde geçirdi. Ama buna rağmen, ne bahis sitelerinin şampiyonluktaki favorisi olabildi, ne de spor yazarlarının. Hatta, Arsenal taraftarının büyük çoğunluğu (ben dahil), takımın bir noktada düşüşe geçeceğinden emindi. Bu karamsar bakış açısının sebebi tabi ki, son 10 senede tekrar, tekrar, tekrar yediğimiz temcit pilavı idi. Premier Lig'i, takip eden herkes az çok bilir ki, Arsenal iyi futbol oynar ama sonuç almayı başaramaz. Bu yüzdendir ki, müzesine giren son kupanın üstünden 9 sene geçmiştir. 

Hadi diyelim, ben ve bütün spor medyası çok karamsarız ve bu takıma haksızlık ediyoruz. O zaman ben size Arsenal'in şampiyon olabileceğine inanmayan birisinin adını vereyim: Arsene Wenger. 

Evet, Wenger. Dün izlediğimiz ruhsuz tablo, Wenger'in bu takımın şampiyon olabileceğine inanmayışının sonucu. Çünkü, gerçekten şampiyonluğa gidildiğine inanan bir hoca, çok önemli oyuncuları ligin en kritik dönemine sakat girerken, ara transfer dönemini dalga geçer gibi kullanmazdı. Arsenal'in bu sene biraz farklı olmasını sağlayan en önemli iki oyuncu Ramsey ve Flamini bana göre ve onların enerjisinin yokluğunda Arsenal'in sıkıntı yaşayacağı aşikardı. Peki, bunu engellemek için Wenger ne yaptı? Sakat olduğunu ve Mart ayına kadar oynayamayacağını bile bile, gidip ahı gitmiş vahı kalmış Kalström'ü transfer etti ve sonra da bizimle dalga geçercesine "Başka oyuncu yoktu" diye açıklama yaptı. Aynı orta saha gibi, hücum hattındaki sorunu da görmezden geldi ve oraya da takviye yapmayı aklına bile getirmedi. Eğer, bu takımın başında, Arsenal'in şampiyon olabileceğine gerçekten inanan bir hoca olsaydı, "Şubat ayına ligin tepesinde geldim, aman ne gerekiyorsa yapayım da şampiyon olmak için elime geçen bu fırsatı kaçırmayayım" derdi. Ama, Wenger ne diyor? "Geçen sene zar zor 4. olmuştuk, bu sene ligin yarısını lider geçtik, bu noktadan sonra en kötü 3. bitiririz ve bu zaten başarıdır". İşte, bu kafa yapısından dolayı, Arsenalli oyuncular dün sahada ruh gibiydiler. Gidin, geçen hafta, City'i yenen Chelsea'nin ortaya koyduğu mücadeleye bir bakın, sonra dünkü Arsenal'i izleyin. Bana göre, her iki takımın kadrolarında yetenek açısından çok büyük bir fark yok. Ama Chelsea'nin başında "kazanma azmi" ile dolu bir hoca varken, Arsenal'in başında "rehavet" ile dolu olan birisi var. Hocaların mantaliteleri sahaya aynen yansımakta. 

Sadece mantalite de değil sorun. Senelerdir, Arsenal "büyük" ve "önemli" olarak nitelendirilen bütün maçları kaybediyor. Wenger, bu sene ligin tepesinde olabilir ama ligin ilk 7 takımı ile yaptığı maçlardan sadece Tottenham'a karşı galibiyet alabildi. City ve Liverpool tarafından da bozguna uğratıldı. Bu problemin altında yatan neden yukarıda bahsettiğim "mantalite" sorunuyla da alakalı. Arsenal'in sadece tek bir oyun planı var ve başında kurt hoca olan kaliteli takımlar bu planı "yemiyorlar". Olay bu kadar basit. 

Arsenal'in, City bozgunundan beri ligde oynadığı 9 maçın, 8'inin ortak özelliği, Arsenal'in ilk yarıda gol atamayışı. Wenger, her maça aynı "al gülüm ver gülüm" anlayışıyla başlıyor. Rakibe basmayan, canını dişine takmayan ve sadece topu ayağında tutmak için sahaya çıkan bir Arsenal izliyoruz hep. İkinci yarılarda da, hep bir oyuncunun ekstra gayreti uyandırıyor Arsenal'i. Geçen hafta Ox, Fulham maçında Cazorla, West Ham maçında Walcott, Cardiff maçında Bentdner'in son dakika golü. 

Dünkü maça çıkarken, Rodgers, karşısında son derece gayretli, mücadeleci bir Arsenal bulmayacağından emindi. Biliyordu ki, Wenger sahaya rehavetle çıkıp top dolaştırmaya çalışacaktı. Buna karşılık, Liverpool, maça sahanın her noktasında pres yaparak başladı ve 19 dakika 6. viteste oynayarak Arsenal'i sahadan da, yeryüzünden de sildi. Dün sahaya iki takım çıkmıştı ama sadece 1 takımın bir stratejisi ve planı vardı. Diğeri, "hele bir top dolaştıralım da, sonrası kısmet" diye sahadaydı. 

Arsenal'in topa hakim olma yeteneğini küçümsediğimi zannetmeyin. Tersine, Barça ve Bayern gibi takımlara bakarsanız, bu yeteneğin dünyanın en iyi takımlarına ait bir şey olduğunu görürsünüz. Zaten, takım bugün ligin tepesindeyse, bunu da oyuna hakim olma yeteneğine borçlu. Ancak, ortada şöyle bir problem var. Arsenal'in kadrosu Barça ve Bayern gibi "karşımızdaki kim olursa olsun kendi oyunumuzu oynarız" diyebilecek kapasitede değil. Arsenal, orta ve alt sıralardaki rakiplerine kendi oyununu kabul ettiriyor ve sahadan sonuç almayı başarıyor. Ancak, Wenger, ligin tepesindeki takımların karşısına, rakibe hiç bir önlem almadan ve taktiksel olarak hiç bir değişiklik yapmadan çıktığında hep hüsrana uğruyor. Kendisi hangi hayal aleminde yaşıyor bilmiyorum ama Arsenal'in futbol seviyesi City, Liverpool gibi deplasmanlara gidip maçı domine edecek noktada değil. Ama Wenger bunun farkında değil ve bu yüzden yarın Bayern karşısına da aynı kafayla çıkıp hüsrana uğrayacak. 

Dünkü maçtan önce Wenger'e, Suarez ve Sturridge'ı nasıl durdurmayı planladığı soruldu ve cevabı "onlara giden servisi keseceğiz" oldu. 

Şimdi, bana dünkü Arsenal takımında, "servis kesme" yetisine sahip bir oyuncu gösterin. Arsenal'in kadrosunda, rakip orta sahaya amansız pres yapma kapasitesine sahip 2 adam var: Ramsey ve Flamini. Eh, onlar da olmadığına göre, bu servis kesme işini kim, nasıl yapacak? 

Wenger'in sahaya çıkardığı onbirde göbekte yer alan üçlünün ikisi hücuma yönelik orta saha oyuncusu olan Mesut ve Wilshere. Takımın DM'i bu sene kendisi inanılmaz ağırlaşıp formayı Flamini'ye kaptırmış durumda olan eski bir AM, Arteta . Bu üçlünün önünde iki AM daha var. 5 AM'li orta sahayla hangi servisi, nasıl keseceksin? 

Wenger'in servis kesme açıklaması aslında şunu demek istiyor. "Biz topa hakim olacağız ve dolayısıyla rakip hücum edemeyecek". İşte, Arsenal'in büyük maçlardaki hüsranlarının altında yatan sebep bu. Yukarıda bahsettiğim, Wenger'in, rakip kim olursa olsun oyunu domine edebileceğine olan desteksiz inancı. Arsenal'in son 10 senesini çöpe atan, Wenger'in hala inatla, inatla, inatla ve inatla bu takıma fizikselliği, mücadeleyi ve defansif disiplini kazandırmayışı. Elinde fırsat ve para varken, buraya adam gibi takviye yapmak yerine, Rus ligi 3.'sünün orta sahasında oynayan, en iyi yıllarının üzerinden 5 sene geçmiş bir oyuncuyu SAKAT SAKAT kiralamayı tercih etmesi. Arsenal, ligin yarısını lider geçmişken kimse tarafından şampiyonluk adayı olarak görülmüyor ise, bunun sebebi de bu zayıflık zaten. Buradan, Wenger'e, son kazandığı kupanın finalini tekrar açıp izlemesini tavsiye ediyorum. 2005'te, Milennium Stadı'ndaki finali, oyunu domine ederek mi kazanmış, yoksa 120 dakikanın hakimi United iken, mücadele ederek maçı penaltılara götürmek zorunda mı kalmış?

Peki, buradan sonra Arsenal'in sezonu nereye gidecek? Takımın önümüzdeki 2 aydaki maçlarına bir bakın. 

Man Utd - EPL
Liverpool - FA Cup
Bayern - CL
Sunderland - EPL
Stoke (d) - EPL
Swansea - EPL
Bayern (d) - CL
Tottenham (d) - EPL
Chelsea (d) - EPL
City - EPL
Everton (d) - EPL

Yukarıdaki maçların sadece 3 tanesi, Arsenal'in kendi oyununu rakibe kabul ettireceği mücadelelere sahne olacak. Geri kalan 8 maçı kazanmak için Wenger'in cebinden B,C,D,E,F planlarını çıkarması gerekecek. 10 senedir bu takımı izleyen bendeniz, Wenger'in cebinde hiç bir şey olmadığından eminim. O yüzden, bu 11 maçtan sonra, Arsenal hala ilk 4'te ise, ben büyük bir oh çekeceğim. Bana ister karamsar diyin, ister felaket tellalı.  

Not: City ve Liverpool maçlarından sonra yazı yazdım ama bu birşeyler yazmak için Arsenal'in kaybetmesini bekledeğimden değil. Büyük maç sonrası yazısız geçmesin diyorum ve Arsenal bütün büyük maçları kaybediyor. Olay bundan ibaret.