30 Ekim 2013 Çarşamba

I Do!

Hayırlı bir iş dolayısıyla bir süre ara vermek zorunda kaldım, bir kaç hafta içerisinde kaldığım yerden devam edeceğim. 

2 Ekim 2013 Çarşamba

5. Vites


Arsenal’in sezona yaptığı iyi başlangıcın, çok farklı bir testten geçtiği bir akşamı geride bıraktık. Maçtan önce, Napoli’nin, Wenger’in takımına ağır bir süpriz hazırlayacağını ve Arsenal balonunu patlacağını düşünenlerin sayısı az değildi. Ancak, dünkü maçın ilk 15 dakikası gösterdi ki, son 9 maçını kazanan Arsenal’in bu sezon sadece ilk 4 vitesini kullanmıştı ve bu takımın 5. vitesine şahit olmak Napoli’ye nasip oluyordu.  

Wenger, maça 4-2-3-1’in sözlükteki karşılığı olabilecek bir diziliş ile çıktı. Defansın önünde Flamini ve Arteta yerleştirilmiş ve orta saha üçlüsü Mesut, Ramsey ve Rosicky’den oluşmaktaydı. Her ne kadar Ramsey sağda ve Rosicky soldaymış gibi gözükse de, maç boyunca bu 3 oyuncu sürekli olarak yer değiştirdi. Wenger’in sahaya kanat oyuncusu olmadan çıkması kağıt üzerinde biraz riskliydi çünkü geçmişte Arsenal bunu her denediği maçta oyuna genişlik kazandıramayıp göbekte sıkışıp kalıyordu.  Bunun farkında olan Benitez , Arsenal’in defansın arkasına koşu yapacak oyuncusu olmadığını hesaba katarak savunmasını hem öne kurdu, hem de takımının kanat genişliğini dar tutarak Arsenal’i göbekte sıkıştırmayı planladı.

Benitez’in hesaba katmadığı şey, Mesut Özil’in sahadaki varlığıydı. Mesut’u “world class” yapan şey, sadece teknik kapasitesi değil. Onun oyununu ekstra yıkıcı yapan, saha içerisindeki hareketi ve oyunu rakip defansın zayıf noktalarından yararlanacak şekilde kurma yeteneği. Mesut’un oyunun alameti farikası, göbekte pozisyon aldığı maçlarda bile, oyunu açmak için kanatlara inmesi ve bu noktada açık oyuncularıyla yaptığı kombinasyonlarla rakip bekleri zor durumda bırakması. Real’de Ronaldo bunun ekmeğini 3 sene yiyip 4 milyona yakın gol attı, Alman Milli Takımı’nda da Muller bu sayede gol makinasına dönüştü.

Dün Arsenal hücumunun ve Mesut’un hedefi, rakibin zayıf karnı olan sol bek bölgesiydi. Zaten Wenger’in çok formda olan Ramsey’i sağda oynatmasının sebebi de buydu sanırım. Arsenal, sezon başından beri çok iyi pas yapıyordu ancak dün ilk 15 dakikada Arsenal orta sahasının şehir içinde 180 bastığına şahit olduk. Mesut ve Ramsey’in önderliğindeki orta saha, rakip sahada yoğun pres yaparak maça başladı ve Arsenal topu kazandığı anda hem çok süratli ve isabetli paslaştı; hem de hücum oyuncularının saha içerisindeki manevraları kusursuzdu. Zaten içine formula 1 motoru kaçmış olan Ramsey’in enerjisi bile Napoli sol beki Zuniga’yı çökertmeye yetecekti ama ona Sagna ve sağ tarafa devrilen Mesut’ta katılınca Napoli’nin o bölgesi kevgire dönüverdi. Benitez, sahaya dar bir takımla çıkma planının intihar olduğunu anlayana kadar Arsenal sağ tarafı kullanarak 2 gol atmıştı bile. İlk 20 dakikadaki katliama, Napoli ön liberoları Gokhan Inler ve Behrami’nin, pres karşısında çaresiz kalıp çok fazla top kaptırmasının da yardımcı olduğunu belirtmem gerekir. Arsenal’in 2. golünden sonra geçen 75 dakikadan bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. Bu sene kontra atak futbolunu üst düzey oynayan Arsenal için erken bulunan 2 gol, geriye yaslanıp rakibin hata yapmasını bekleme lüksünün varlığı anlamına geliyordu. Wenger, presi rakip yarı sahadan kendi yarı sahasına çekti, Arsenal 4. vitese atıp, paslaşma hızını da 70’e indirdi. Gole ihtiyacı olmasına rağmen, Napoli takım olarak çok fazla risk alamadı çünkü Benitez geride güvenliği bıraktığı anda daha fazla gol yiyeceğinin farkındaydı. Nitekim, Arsenal, ikinci golden sonra da kontradan tehlike yaratmaya devam etti.

Dün, Robin Var Persie’nin ayrılışından beri Arsenal kadrosundaki “world class” oyuncu eksikliğinin resmen kapandığa şahit olduk. Bu ilk maçı değildi ancak dün ilk defa Mesut’un gerçek potansiyelinden bir kesit izleme fırsatı bulduk. Attığı gol, ilk bakışta boş kaleye atılan kolay bir gol gibi duruyor ancak bir daha izleyince insanın fikri değişiyor. RvP gittiğinden beri, Arsenal kadrosunda, o sertlikte yerden sekerek gelen topa gelişine ayak içiyle vole vurup kaleyi tam köşeden bulacak oyuncu yoktu. Mesut, bu takıma gol atsın diye kazandırılmadı ama sadece bu pozisyon bile onun teknik olarak takım arkadaşlarından bir gömlek üstün olduğunun kanıtıydı.

Bireysel olarak konuşacaksak, insan üstü bir sezon geçiren Ramsey’den de bahsetmemiz gerekiyor sanırım. Galli oyuncu, bu sezona resmen çılgın atarak başladı ve korkarım ki, bu formuyla Wilshere’ı yedek kulübesine itmiş durumda. Arteta’nın yokluğunda, Ramsey, Flamini’nin yanında pozisyon alıyordu ve defansif görevleri de olduğundan oyunu 90 dakika boyunca 70 metrede oynayıp, gavurun “box-to-box” dediği orta saha oyuncusuna dönüşmüştü. Arteta’nın dönüşü, Ramsey’in savunmadaki yükünü hafifletip, bitmek bilmeyen enerjisinin büyük bölümünü hücuma yoğunlaştırma fırsatını verdi ve Arsenal’in dün ilk 20 dakikada 180 basmasının sebeplerinden birisi de buydu. Ramsey’in sorumlu olduğu alan daraldı ancak temposu arttı ve bu Arsenal hücumuna da level atlattı.

Son olarak, dün Arsenal’in oyunundaki kritik bir parça olan Flamini’den de bahsetmek istiyorum. Flamini’nin dün 2 görevi vardı ve Fransız oyuncu bunları mükemmele yakın bir şekilde yaptı. Birincisi, rakip hücumların odak noktası olan Marek Hamsik’in kontrolüydü . Hamsik’in, Napoli’nin 90 dakika oyunda kalan oyuncuları içerisinde topla en az buluşanı olduğunu söylesem, Flamini’nin yaptığı işin niteliği hakkında bir fikir verir herhalde. Arsenal’in kanat oyuncusu olmadan sahaya çıkması, beklerin hücuma çıkarak oyuna genişlik kazandırmasını elzem hale getiriyordu ve Flamini’nin ikinci görevi de, Sagna ve Gibbs rakip yarı sahaya geçtiğinde, onların boşluklarını doldurmak idi ve kendisi bunu da maç boyunca kusursuza yakın yaptı. Arsenal’in, kirli işleri yapacak bir görev adamına olan ihtiyacı hepimizin malumuydu ve belki Flamini ismi herkes için sürpriz oldu. Sanırım, ikinci bir sürprizi kendisinin performansıyla yaşıyoruz. Wenger, Flamini’yi Arteta’ya yedek olsun diye getirdi ancak bu noktadan sonra Fransız oyuncusu ilk onbirin değişmez bir parçası yaparsa hiç şaşırmam.

Arsenal, üstüste 10. maçını kazandı, ligin ve Şampiyonlar Ligi grubunun tepesinde ama hala sezon sonunda nerede yer alacağıyla ilgili tahminler yapmak için çok erken. O yüzden  çok ümitli konuşan bir sonuç paragrafı yazmayacağım. Tek söyleyeceğim, takımın nihayet yerinde saymayı bırakıp aşama kaydetmeye başladığı. Takımın şu an için tek konsantre olması gereken şey, dün akşamki futbolu her hafta sahaya koyabilecek kapasiteye gelmek olmalı. Zaten bu yapıldığı takdirde, bazı şeyler kendiliğinden gelişecektir.

1 Ekim 2013 Salı

Siyah - Beyaz; Terim - Mancini


Galatasaray’da, Fatih Terim sonrası teknik direktörlük pozisyonu İtalyan teknik adam Roberto Mancini’ye emanet edildi. Fatih Terim ve onun yöntemlerini benimseyemeyen Galatasaray yönetimi, aynı senaryoyu bir kez daha yaşamak istemiyor olsa gerek ki, Terim ile kişilik ve felsefe açısından taban tabana zıt bir isim olan bir ismi takımın başına getiriyor. Genel hatlarıyla baktığımız zaman, Terim ve Mancini, siyah ve beyaz kadar farklı iki teknik adam. 

Hepinizin de bildiği üzere Fatih Terim’in kariyeri, motivasyon yetenekleri ve oyuncularıyla geliştirdiği baba/oğul derecesine varan ilişkiler üzerine kuruluydu. Terim’in taktiksel bilgisi son derece kısıtlıydı ve Türk futbol kamuoyunun gözü önünde geçirdiği 20 yılda, Terim bu konuda bir arpa boyu yol katedemedi. Mancini, bunun tam tersine, taktiksel olarak üst düzey bir hoca ancak oyuncuları ile olan ilişkileri konusunda Terim kadar başarılı olduğunu söylemek zor. Terim için Galatasaraylı oyuncular “evlat” idi, Mancini için “profesyonel futbolcu” olacaklar. Zaten, hiç bir yabancı hocanın, Fatih Terim’in Galatasaraylı oyuncularla yakaladığı diyaloğu yakalamasını bekleyemeyiz. O yüzden, Galatasaraylı oyuncular “profesyonel” olmaya alışmaya başlasalar, iyi ederler. Çünkü, bizim Türk futbolcusu “profesyonel” lafını sadece “maaş alan” olarak anlıyor ve bu sıfatın getirdiği diğer sorumlulukları çok kolay görmezden gelebiliyor. Geçmişte Galatasaray’ın başına geçen her yabancı hoca, takım içerisindeki bir takım grupların ayak oyunlarıyla uğraşmak zorunda kaldı ve bunun yıkıcı etkilerini özellikle Rijkaard döneminde yakından gözlemledik. Mancini, Fatih Terim tarafından bir araya toplanmış bir oyuncu grubunun başına geçiyor ve bu grup içerisinde Terim’e taparcasına bağlı bir çok oyuncu var. ‘Terim’e tapan oyuncular’ ve ‘Terim’i kovan yönetimin getirdiği şöhretli yabancı hoca’... Sanırım lafı nereye getirmeye çalıştığımı anladınız. Böyle komplo teorilerini daha ilk günden konuşmak istemiyorum ama yakın gelecekte bu iki grubun çatışmasıyla ilgili haberleri güzide medyamızda göreceğimize eminim. Umarım, bunlar sadece medyanın Galatasaray’da kriz çıkarma çabalarından ibaret olur ve Galatasaray’ın içerisindeki kıvrak zekalı üç beş fedai, Terim’in intikamını yönetimden ve Mancini’den almaya kalkmaz. Varsayımlar üzerinde daha fazla spekülasyon yapmak istemiyorum ama Terim sonrası dönem ile ilgili en büyük endişemin bu konu olduğunu da belirtmeden edemeyeceğim. 

Yukarıdaki endişelerimi biraz da paranoyakça dile getirmemin bir sebebi de Mancini’nin kişiliği. İtalyan hocanın pek sempatik bir adam olduğunu söyleyemeyiz. Kendisinin, Galatasaray’a ithal edeceği ilk şey saha içindeki ve dışındaki ‘disiplin’ olacak. Terim, saha dışındaki disiplin konusunda belki yeterliydi ancak onun disiplini, baba/oğul ilişkisi kaynaklıydı. Mancini’nin Galatasaray’da yerleştireceği disiplin, net kurallara ve taviz vermeyen bir yönetim anlayışına dayanacak. Bu disiplin anlayışı, Mancini’nin City’deki 3 senesi boyunca Balotelli, Tevez, Adebayor, Bellamy ve Nasri gibi problemli oyuncularla yıldızının bir türlü barışmamasına neden oldu. Buna rağmen, Mancini, tamamı City’e para için gelmiş, çoğunluğu şöhreti yeteneğinin çok önüne geçmiş oyunculardan oluşan takımı bir arada tutmayı başardı ve City’i şampiyonluğa ulaştırdı. Ancak, City şampiyon olduktan sonra takıma genel bir “görev tamamlandı” atmosferi hakim olmaya başlayınca, lejyonerlerin motivasyonu ve konsantrasyonu dağılmaya başladı ve onları tekrar yola getirmeye çalışan Mancini’nin oyuncularıyla olan ilişkilerindeki çatlaklar su üstüne çıkıverdi. City’deki son sezonunda İtalyan hoca her hafta başka problem çıkaran Balotelli ve antreman temposundan ve yedek kalmaktan şikayet eden Tevez ile tamamen ters düştü. Buna ek olarak, Real Madrid maçından sonra takım arkadaşlarını eleştiren Joe Hart’a yaptığı “Patron benim, eleştiriyi ben yaparım” çıkışı, gergin olan ilişkileri kopma noktasına getirdi. Zaten geçen sezon, City’nin düşüşe geçmesinin ve Mancini ile yolların ayrılmasının asıl sebebi de saha dışındaki huzursuzluktu. Manchester City’li oyuncular, bir sene önce kendilerini şampiyonluğa götüren yöntemleri, bir sene sonra “biz artık olduk” diyerek tukaka etmeye başladılar ve Mancini kendi bildiği yoldan taviz vermeyerek kendi sonunu hazırladı. Man City yönetiminin, Mancini’den sonra, çok daha “yumuşak” bir yönetim anlayışına sahip olan Pellegrini gibi bir hocayla yola devam etme kararı almasının sebebi de burada yatıyor. Mancini’nin taviz vermeyen ve keskin kişiliğinin, bir takım Galatasaraylı oyuncunun hoşuna gitmeyeceği kesin. Zaten beni paranoyak yapan da, hocanın disiplininden, antreman temposunun ağırlaşmasından ve genel olarak ‘baba şevkatinin’ ortadan kalmasından memnun olmayan adamların, Mancini ve onu başlarına getiren yönetime tavır alma ihtimalleri. 

Mancini’nin Galatasaray’a ithal edeceği disiplinin bir de saha içi versiyonu var. Buradaki disiplinden kastım, Fatih Terim döneminde takımda hiç olmayan taktiksel ve pozisyon disiplini. “En iyi savunma, hücumdur” kafasındaki Terim’in aksine, Roberto Mancini, başarının sağlam savunma ile geleceğine inanan bir adam. Kendisinin savunma güvenliğini ön planda tutan felsefesi, City’i şampiyon yaptığı sene bile düzenli olarak eleştiriliyordu ve hatta burada benzer eleştirileri benim de yapmışlığım vardır. Bu açıdan, Mancini dönemi, biraz Lucescu dönemine benzerlik gösterebilir. (Hıncal’ın 2 maçtan sonra Mancini’yi ‘negatif’ diye yerden yere vurduğunu duyar gibi oluyorum). Roberto Mancini’nin, bir röportajında şöyle dediğini hatırlıyorum: “Elinizde Silva, Aguero ve Dzeko’dan oluşan bir hücum hattı varsa, gol yemediğiniz maçların %90’ını kazanırsınız”. Mancini, Galatasaray kadrosuna baktığında, büyük ihtimal kafasından benzer düşünceler geçiyordur. Galatasaray’ın hocası olarak, elinde Türkiye standartlarının çok üzerinde bir hücum hattı olacak ve kendisi, büyük ihtimal, savunmayı sağlamlaştırdığı takdirde ligi rahatlıkla kazanabileceğini düşünecek. Galatasaray savunmasının şu anki haline baktığımda, böyle bir değişikliğe sefa geldin demekten kendimi alıkoyamıyorum. Mancini’nin Galatasaray savunmasını sağlamlaştırma hamlesi, takıma pozisyon disipinini tekrar öğreterek başlayacak. Yani, Mancini’nin Galatasaray’ında, en azından ilk başlarda, Melo’yu macera ararken, Eboue’yi rakip yarı sahada yatıya kalırken, forvetleri pres yapmıyorken göremeyeceğiz. Her oyuncunun, sistem içerisindeki görevleri gayet ne olacak ve herkesten bu görevlere 90 dakika boyunca sadık kalması beklenecek. Görev tanımında, ‘kendi yarı sahanda pozisyon al’ Melo, canı sıkılıp gol aramaya çıkarsa, kendisini bir sonraki maç yeden kulübesinde bulacak. Melo örneğini özellikle kullanıyorum çünkü kendisinin ‘disiplin’ kelimesini duyduğu anda Mancini ile ters düşecek ilk oyuncu olacağından eminim. 

Benim için çok önemli olmasa da, memleketin futbol yorumcularının bayıldığı bir konu olduğu için formasyon meselesinden de kısaca bahsetmek istiyorum. Mancini, filozof sınıfından değil, pragmatik sınıfından gelen bir hoca. O yüzden, sıkı sıkıya bağlı olduğu bir diziliş yok. Man City’deki dönemi boyunca kendisini 4-2-3-1, 4-4-2, 4-2-2-2 ve son sezon da zaman zaman 3-4-1-2 bile oynarken gördük. İtalyan hoca, sisteme göre oyuncu değil oyuncuya göre sistem seçmeyi tercih ediyor ve sezon ortasında geldiği Galatasaray’da, en azından ilk etapta, oyunculara göre bir diziliş tercih etmesi olası. Mancini’yi ‘tipik bir İtalyan’ olarak tanımlamak pek doğru olmaz ancak kendisinin bir İtalyan huyu olan ‘klasik kanat oyuncularını sevmeme’ özelliğini taşıdığını söyleyebiliriz. City döneminde Adam Johnson ve Scott Sinclair gibi açık oyuncularına hiç şans vermeyen Mancini, kanatlarda hep Nasri ve Silva gibi oyun kurucuları tercih etti. İnter’de de, Cambiasso, Stankoviç ve Figo gibi oyuncuları bu bölgede oynattı. Kendisinin son 10 senede klasik kanat oyuncusunu hiç kullanmayışının, Amrabat, Bruma ve Aydın için iyi bir haber olduğunu söyleyemem. Eğer Mancini, 4-2-3-1 oynamayı tercih ederse, büyük ihtimal, Sneijder, Emre ve Engin gibi oyuncular açık pozisyonlarında görev alacaklar. Her ne kadar, City kariyerinin çoğunluğunu dörtlü savunma ile geçirmiş olsa da, Mancini, geçen sene Juventus ve Napoli gibi takımlardan örnek alarak City’e üçlü savunma oynatmayı da denedi. Bu, bir B Planı hazırlamak için yaptığı deneyden mi ibaretti, yoksa İtalyan hoca üçlü savunmaya tamamen geçiş yapmayı mı planlıyordu bilemiyorum. Bildiğim şu ki, 3-4-1-2, Mancini’ye sahaya klasik açık oyuncularıyla çıkmak yerine, oyuna genişliği kanat bekleri (wing back) ile kazandırma fırsatı veriyor ve gerektiğinde 5’li savunmaya dönebilen takım geride daha güvenli bir oyunu formasyonunu değiştirmeden oynayabiliyor. İtalyan hocanın, City’nin başındayken bu taktiği uzun uzun deneme fırsatı olmadı ancak Inter’de 3-5-2’yi başarıyla kullandığını hatırlıyoruz. Şu andaki Galatasaray kadrosunda Eboue ve Riera gibi hücumu çok seven beklerin bulunması, bana göre, 3-4-1-2’yi denemeyi Mancini için cazip hale getirecek. Bu dizilişin bir diğer avantajı, Sneijder, Drogba ve Burak üçlüsünü bir arada kullanmayı olanaklı hale getirmesi. Mancini, yıllardır dörtlü savunmaya dayanan dizilişlerle sahaya çıkan takımı gelir gelmez üçlü defans hattına çevirmek istemeyebilir ancak zamanla aşağıdakine benzer bir dizilişe döneceğini tahmin ediyorum.


Daha önce de söylediğim gibi, takımın sahadaki dizilişinin nasıl olacağı benim için ikinci derecede önemli bir konu. Bana göre, Mancini’nin Galatasaray’daki başarısını belirleyecek faktörler yazının ilk bölümünde bahsettiklerim olacak. Galatasaray, ‘taktiksel olarak zayıf, motivasyonu kuvvetli, hücum edip maceracı oynamayı seven, babacan ve sempatik’ bir hocadan, ‘taktiksel olarak kuvvetli, motivasyonla pek arası olmayan, defans yapıp disiplinli oynamayı seven, soğuk ve prensipli’ bir hocaya geçiş yapıyor.  Bu sürecin kolay olacağını zannetmiyorum ancak sonucun olumlu olmaması için hiç bir sebep yok. Umuyorum, Galatasaray camiası içerisindeki her birey, Mancini’ye kucaklarını açar ve onun için de aynı Fatih Hoca için çalışır gibi çalışırlar. Çünkü, Mancini istediği kadar taktisyen bir hoca olsun, ilk 4 paragraftaki konular hallolmadıkça, 5. paragrafta konuştuklarımızın hiç bir önemi olmayacak.