29 Eylül 2013 Pazar

Pazar Notları


Tam 4,5 saat televizyon karşısında oturup 3 maçı arka arkaya izledikten sonra insanın kafasını toparlayıp yorum yapması zor oluyor. O yüzden, bugünkü yazı biraz daldan dala atlıyorsa kusura bakmayın.

Güne, Sp*rs - Chelsea maçıyla başladık ve genel beklentinin aksine ben bu maçın oldukça sıkıcı geçeceğinden emindim. Çünkü, Mourinho, aynı Old Trafford'ta yaptığı gibi, fazla temkinli bir takımla sahaya çıkıp maçı öldürmeye çalışacaktı. Zaten sahaya çıkan 11'ler de bu beklentiyi karşılar gibiydi. Mourinho, çift ön libero ile sahaya çıkıp, sağ kanada da Ramires'i yerleştirerek önce gol yememeyi planladığını gösteriyordu. Forvette, AVB'nin orta sahaya yakın oynayan defansının arkasına koşular yapması için Torres tercihi yapılmıştı ve Mata yine kulübedeydi. Villas Boas, yeni transferleri Chadli ve ve Lamela'yı yine kenarda tutup Townsend ve Sigurdsson ile devam ediyordu. Her iki takımın sahadaki formasyonları aynı da olsa, oyun felsefeleri oldukça farklıydı.

Chelsea, ilk 45 dakika, berbat bir futbol oynadı; ikinci yarı ise sahanın tek hakimiydi. İki yarı arasındaki fark? Mikel ve Mata.

Mourinho, sezon başından beri ısrarla Mata'yı kenarda tuttu ve son iki yıldır Chelsea'nin en iyisi olan oyuncunun oynatmak istediği henüz futbola uymadığını iddia etti. Burada, Melih Gökçek stili eleştiri yapmak istemiyorum ama Mikel denilen kazmanın uyup da, Mata'nın uymadığı sistemin içine tüküreyim afedersiniz.

Tek yönlü defansif orta sahaların modasının geçtiğini biliyoruz. Mourinho'yu modası geçmiş bir pozisyona kadrosunda yer vermekle suçlamak istiyorum, ama bana göre, John Obi Mikel bu kategoriye bile girmiyor. Kendisine orta sahada oynayan bir stoper diyebiliriz ama Chelsea'nin 3 stoperi de, Mikel'den daha iyi top yapan adamlar. Mikel'in teknik kapasitesi, ancak Premier Lig'in orta sıralarında bir stoper için yeterli görülebilir. Ama, gel gör ki, Mata'ya sisteme uymuyor diyen Mourinho, bu adamı her maç ilk onbirde sahaya çıkarıyor. Chelsea, kontra atak futbolu oynamak istiyor ancak topu hücuma çıkaran bölgede oynayan oyuncusu 2 metre önüne pas atmaktan aciz. Dün, Chelsea'nin Mikel-Mata değişikliğinden sonra ayağa kalkması tabi ki bir tesadüf değildi. Mourinho, Mata'yı oynatmayarak neyi kanıtlamaya çalışıyor bilmiyorum ama o çok kıtmetli sistemine İspanyol oyuncusuyu monte etmezse, Chelsea bu sezon daha çok maçtan bir puanla ayrılır.

Her iki takımın da 45'er dakika futbol oynadığı ilk maçtan, bir takımın diğerine 90 dakika boyunca futbol dersi verdiği maça geçelim. Villa - City ve United - West Brom maçlarından hangisini izlesem diye kararsızdım. United gol attığı anda City maçına dönerim diye karar alıp kırmızıların maçını izlemeye başladım. Maçın başlamasıyla beraber, West Brom, United golü bekleyen Old Trafford'taki 75 bin kişi ve bendenize kontra atak futbolu resitali vermeye başladı. Burada sadece United'ın kötü oyunundan bahsedersek, bu Steve Clarke'ın takımına büyük bir haksızlık olur. West Brom'un, ofansif dörtlüsü dün mükemmele yakın bir futbol oynadı. Özellikle Sessegnon - Berahino ikilisi muhteşemdi ve onlara Amalfitano'nun enerjisi ve Anichebe'nin etkili pivot oyunu eşlik edince, Man Utd savunması zaman zaman çaresiz kaldı. West Brom, biraz daha şanslı olsaydı, dün akşam çok daha şok edici bir skorla sahadan ayrılabilirdi.

Moyes'in işinin kolay olmayacağının hepimiz farkındaydık. Ancak, geçen seneyi 11 farkla şampiyon kapatan United'ın, bu sezona böylesine sıradan bir futbol ile başlayacağını öngörebildiğimizi söyleyemem. Moyes, hafta için Liverpool karşısına, geçen hafta City karşısında sahadan silinen takımda 8 değişiklik yaparak çıkmıştı. Kupa maçındaki takımdan memnun olmuş olsa gerek ki, İskoç hoca, dün, Liverpool karşısındaki şablonu büyük ölçüde koruyup sadece Ferdinand ve Anderson değişiklikleriyle maça başladı.

Anderson, Carrick, Nani, Young, Cleverley, Jones, Smalling, Valencia, Rafael, Evans.. Son yıllarda, kendimi hep bu isimleri hayretle izlerken buldum. Bana göre, bu yukarıda saydığım oyuncuların hiç birisi, Premier Lig'in tepesinde olan bir takımda oynayacak kapasitede değil. Ancak, gel gör ki, aynı isimler senelerdir ligin tepesini domine eden bir takımın oyuncuları. Alex Ferguson'un kusursuz işleyen makinesinin dişlileri olduklarına hiç sırıtmayan bu adamlar, bu sezon biraz sudan çıkmış balık izlenimi veriyorlar. Zaten, Moyes'in de geçen haftadan sonra 8 değişiklik yapıp sonra bu değişikliklerde ısrar etmesinin sebebi de bu. İskoç hoca, bu isimleri sahaya sürerken, onların geçtiğimiz yıllardaki performanslarıyla sahada olacaklarını varsayıyor ama her hafta hayal kırıklığına uğruyor. An itibariyle, United'ın kadrosunun isim isim bakıldığında, Chelsea, City ve Arsenal'den bir gömlek aşağıda olduğu apaçık ortaya çıkmış durumda. Fergie, yukarıda ismini saydığımız dişlileri bir araya getirip, rakiplerinden bir gömlek üstün bir 'takım' ortaya çıkarmayı hemen hemen her sezon başarıyordu. Moyes'in aynı şeyi başaramayacağını söylemek için henüz çok erken. Ancak, bunun akşamdan sabaha olmayacağı çok açık. Eğer, United gidip transfere 200 milyon sterlin harcayıp takviye yapmayacaksa, bu oyunculardan verim almak zorunda ve doğru takımı ortaya çıkarması için Moyes'e ihtiyacı olan zamanı vermekten başka çaresi yok.

Genelde, bu satırlarda hep Arsenal'in problemlerinden bahsediyoruz. Rakiplerin, problemlerle boğuşup puan kaybettiği bir haftada, Arsenal'in zorlu bir deplasmandan galip gelip liderliğe oturmasından bahsetmek benim için yepyeni bir duygu. Ligin henüz çok başındayız ve bana göre Chelsea ve City hala şampiyonluğun en büyük adayları ancak bu sezon Arsenal'in lige Şubat'ta havlu atmayacağını öngörmek çok da yanlış olmaz. 1,5 ay önce söyleseniz gülerdim ama galiba şu an bu ligin en sorunsuz takımı Arsenal.

Marsilya maçından sonra, Arsenal'in çok da iyi oynamadan 3 puan almasının gelecek açısından ümit verici olduğunu söylemiştim. Dünkü maçtan bahsederken de bu cümleyi kullansak yanlış olmaz sanırım. Dün, ilk 45 dakikada, geriye yaslanıp rakibin hata yapmasını bekleyen bir Arsenal izledik. Bu bölümde, Swansea, daha derli toplu bir futbol oynadı ama pek de bir şey üretemedi. İkinci yarıda olacakların habercisiymişçesine, Arsenal ilk organize atağını 45. dakikada yaptı ve az daha ilk anlamlı hücumundan golü buluyordu. Bu sezon Perşembe - Pazar maç oynayan Swansea'nin ikinci yarıda oyundan düşme tehlikesi olduğunun Wenger farkındaydı ve zaten Arsenal'in ikinci yarıya yüksek tempoyla çıkmasının nedeni de buydu. 45 ile 60. dakika arası gaza basan Arsenal, bir anda 2 gol buldu ve maçı 60. dakikada bağlayıverdi.

Belki size garip gelebilir ama Arsenal'in oynadığı bu pragmatik futbolu çok heyecan verici buluyorum. Çünkü, son 10 yıldaki Arsenal, maç kazanmak için hep oyunu 90 dakika boyunca domine etmeye ihtiyaç duydu. Arsenal maç kazanacaksa, %70 topla oynayıp, 10 tane pozisyona girip 500 tane de pas yapması gerekiyordu. Oyunu domine etmek iyi güzel de, böyle bir dominasyonu 8 ay boyunca sürdürmek imkansız olduğundan, şampiyonluğa giden yol daha efektif ve pragmatik olmaktan geçiyor. Yani, kötü oynadığın günde bile 15 dakikada 2 gol atıp skoru koruyabilme yetisinden, 3 pozisyona girip 2 gol bulabilme yeteneğinden, pozisyona giremediğinde duran toptan gol atabilme kabiliyetinden.. Göze hoş gelmeyen galibiyetler alabilmekten, rakip bütün övgüleri alırken bile 3 puanı alan taraf olabilmekten.. Bu sezonki Arsenal'de, nihayet bu özelliklerden örnekler görmeye başlamak beni çok mesut etmekte. Takım özellikle deplasmanlarda son derece efektif bir oyun oynuyor. Marsilya ve dünkü maçları rölantide oynayarak kazandı. Stoke City'den 3 puanı duran toplardan attığı gollerle aldı. Hafta içi kupada, dün United'ı darmadağın eden West Brom'u genç oyuncularla geçti. Evet, şu ana kadar maçı 90 dakika kontrol eden, %70 topla oynayan, 20 pozisyona girip 5 de gol atan bir Arsenal görmedik ama ben bundan hiç şikayetçi değilim. 

1 yorum:

  1. Admin Gnabry hakkinda ne dusunuyorsun ? Performansi nasil sence ?

    YanıtlaSil