29 Eylül 2013 Pazar

Pazar Notları


Tam 4,5 saat televizyon karşısında oturup 3 maçı arka arkaya izledikten sonra insanın kafasını toparlayıp yorum yapması zor oluyor. O yüzden, bugünkü yazı biraz daldan dala atlıyorsa kusura bakmayın.

Güne, Sp*rs - Chelsea maçıyla başladık ve genel beklentinin aksine ben bu maçın oldukça sıkıcı geçeceğinden emindim. Çünkü, Mourinho, aynı Old Trafford'ta yaptığı gibi, fazla temkinli bir takımla sahaya çıkıp maçı öldürmeye çalışacaktı. Zaten sahaya çıkan 11'ler de bu beklentiyi karşılar gibiydi. Mourinho, çift ön libero ile sahaya çıkıp, sağ kanada da Ramires'i yerleştirerek önce gol yememeyi planladığını gösteriyordu. Forvette, AVB'nin orta sahaya yakın oynayan defansının arkasına koşular yapması için Torres tercihi yapılmıştı ve Mata yine kulübedeydi. Villas Boas, yeni transferleri Chadli ve ve Lamela'yı yine kenarda tutup Townsend ve Sigurdsson ile devam ediyordu. Her iki takımın sahadaki formasyonları aynı da olsa, oyun felsefeleri oldukça farklıydı.

Chelsea, ilk 45 dakika, berbat bir futbol oynadı; ikinci yarı ise sahanın tek hakimiydi. İki yarı arasındaki fark? Mikel ve Mata.

Mourinho, sezon başından beri ısrarla Mata'yı kenarda tuttu ve son iki yıldır Chelsea'nin en iyisi olan oyuncunun oynatmak istediği henüz futbola uymadığını iddia etti. Burada, Melih Gökçek stili eleştiri yapmak istemiyorum ama Mikel denilen kazmanın uyup da, Mata'nın uymadığı sistemin içine tüküreyim afedersiniz.

Tek yönlü defansif orta sahaların modasının geçtiğini biliyoruz. Mourinho'yu modası geçmiş bir pozisyona kadrosunda yer vermekle suçlamak istiyorum, ama bana göre, John Obi Mikel bu kategoriye bile girmiyor. Kendisine orta sahada oynayan bir stoper diyebiliriz ama Chelsea'nin 3 stoperi de, Mikel'den daha iyi top yapan adamlar. Mikel'in teknik kapasitesi, ancak Premier Lig'in orta sıralarında bir stoper için yeterli görülebilir. Ama, gel gör ki, Mata'ya sisteme uymuyor diyen Mourinho, bu adamı her maç ilk onbirde sahaya çıkarıyor. Chelsea, kontra atak futbolu oynamak istiyor ancak topu hücuma çıkaran bölgede oynayan oyuncusu 2 metre önüne pas atmaktan aciz. Dün, Chelsea'nin Mikel-Mata değişikliğinden sonra ayağa kalkması tabi ki bir tesadüf değildi. Mourinho, Mata'yı oynatmayarak neyi kanıtlamaya çalışıyor bilmiyorum ama o çok kıtmetli sistemine İspanyol oyuncusuyu monte etmezse, Chelsea bu sezon daha çok maçtan bir puanla ayrılır.

Her iki takımın da 45'er dakika futbol oynadığı ilk maçtan, bir takımın diğerine 90 dakika boyunca futbol dersi verdiği maça geçelim. Villa - City ve United - West Brom maçlarından hangisini izlesem diye kararsızdım. United gol attığı anda City maçına dönerim diye karar alıp kırmızıların maçını izlemeye başladım. Maçın başlamasıyla beraber, West Brom, United golü bekleyen Old Trafford'taki 75 bin kişi ve bendenize kontra atak futbolu resitali vermeye başladı. Burada sadece United'ın kötü oyunundan bahsedersek, bu Steve Clarke'ın takımına büyük bir haksızlık olur. West Brom'un, ofansif dörtlüsü dün mükemmele yakın bir futbol oynadı. Özellikle Sessegnon - Berahino ikilisi muhteşemdi ve onlara Amalfitano'nun enerjisi ve Anichebe'nin etkili pivot oyunu eşlik edince, Man Utd savunması zaman zaman çaresiz kaldı. West Brom, biraz daha şanslı olsaydı, dün akşam çok daha şok edici bir skorla sahadan ayrılabilirdi.

Moyes'in işinin kolay olmayacağının hepimiz farkındaydık. Ancak, geçen seneyi 11 farkla şampiyon kapatan United'ın, bu sezona böylesine sıradan bir futbol ile başlayacağını öngörebildiğimizi söyleyemem. Moyes, hafta için Liverpool karşısına, geçen hafta City karşısında sahadan silinen takımda 8 değişiklik yaparak çıkmıştı. Kupa maçındaki takımdan memnun olmuş olsa gerek ki, İskoç hoca, dün, Liverpool karşısındaki şablonu büyük ölçüde koruyup sadece Ferdinand ve Anderson değişiklikleriyle maça başladı.

Anderson, Carrick, Nani, Young, Cleverley, Jones, Smalling, Valencia, Rafael, Evans.. Son yıllarda, kendimi hep bu isimleri hayretle izlerken buldum. Bana göre, bu yukarıda saydığım oyuncuların hiç birisi, Premier Lig'in tepesinde olan bir takımda oynayacak kapasitede değil. Ancak, gel gör ki, aynı isimler senelerdir ligin tepesini domine eden bir takımın oyuncuları. Alex Ferguson'un kusursuz işleyen makinesinin dişlileri olduklarına hiç sırıtmayan bu adamlar, bu sezon biraz sudan çıkmış balık izlenimi veriyorlar. Zaten, Moyes'in de geçen haftadan sonra 8 değişiklik yapıp sonra bu değişikliklerde ısrar etmesinin sebebi de bu. İskoç hoca, bu isimleri sahaya sürerken, onların geçtiğimiz yıllardaki performanslarıyla sahada olacaklarını varsayıyor ama her hafta hayal kırıklığına uğruyor. An itibariyle, United'ın kadrosunun isim isim bakıldığında, Chelsea, City ve Arsenal'den bir gömlek aşağıda olduğu apaçık ortaya çıkmış durumda. Fergie, yukarıda ismini saydığımız dişlileri bir araya getirip, rakiplerinden bir gömlek üstün bir 'takım' ortaya çıkarmayı hemen hemen her sezon başarıyordu. Moyes'in aynı şeyi başaramayacağını söylemek için henüz çok erken. Ancak, bunun akşamdan sabaha olmayacağı çok açık. Eğer, United gidip transfere 200 milyon sterlin harcayıp takviye yapmayacaksa, bu oyunculardan verim almak zorunda ve doğru takımı ortaya çıkarması için Moyes'e ihtiyacı olan zamanı vermekten başka çaresi yok.

Genelde, bu satırlarda hep Arsenal'in problemlerinden bahsediyoruz. Rakiplerin, problemlerle boğuşup puan kaybettiği bir haftada, Arsenal'in zorlu bir deplasmandan galip gelip liderliğe oturmasından bahsetmek benim için yepyeni bir duygu. Ligin henüz çok başındayız ve bana göre Chelsea ve City hala şampiyonluğun en büyük adayları ancak bu sezon Arsenal'in lige Şubat'ta havlu atmayacağını öngörmek çok da yanlış olmaz. 1,5 ay önce söyleseniz gülerdim ama galiba şu an bu ligin en sorunsuz takımı Arsenal.

Marsilya maçından sonra, Arsenal'in çok da iyi oynamadan 3 puan almasının gelecek açısından ümit verici olduğunu söylemiştim. Dünkü maçtan bahsederken de bu cümleyi kullansak yanlış olmaz sanırım. Dün, ilk 45 dakikada, geriye yaslanıp rakibin hata yapmasını bekleyen bir Arsenal izledik. Bu bölümde, Swansea, daha derli toplu bir futbol oynadı ama pek de bir şey üretemedi. İkinci yarıda olacakların habercisiymişçesine, Arsenal ilk organize atağını 45. dakikada yaptı ve az daha ilk anlamlı hücumundan golü buluyordu. Bu sezon Perşembe - Pazar maç oynayan Swansea'nin ikinci yarıda oyundan düşme tehlikesi olduğunun Wenger farkındaydı ve zaten Arsenal'in ikinci yarıya yüksek tempoyla çıkmasının nedeni de buydu. 45 ile 60. dakika arası gaza basan Arsenal, bir anda 2 gol buldu ve maçı 60. dakikada bağlayıverdi.

Belki size garip gelebilir ama Arsenal'in oynadığı bu pragmatik futbolu çok heyecan verici buluyorum. Çünkü, son 10 yıldaki Arsenal, maç kazanmak için hep oyunu 90 dakika boyunca domine etmeye ihtiyaç duydu. Arsenal maç kazanacaksa, %70 topla oynayıp, 10 tane pozisyona girip 500 tane de pas yapması gerekiyordu. Oyunu domine etmek iyi güzel de, böyle bir dominasyonu 8 ay boyunca sürdürmek imkansız olduğundan, şampiyonluğa giden yol daha efektif ve pragmatik olmaktan geçiyor. Yani, kötü oynadığın günde bile 15 dakikada 2 gol atıp skoru koruyabilme yetisinden, 3 pozisyona girip 2 gol bulabilme yeteneğinden, pozisyona giremediğinde duran toptan gol atabilme kabiliyetinden.. Göze hoş gelmeyen galibiyetler alabilmekten, rakip bütün övgüleri alırken bile 3 puanı alan taraf olabilmekten.. Bu sezonki Arsenal'de, nihayet bu özelliklerden örnekler görmeye başlamak beni çok mesut etmekte. Takım özellikle deplasmanlarda son derece efektif bir oyun oynuyor. Marsilya ve dünkü maçları rölantide oynayarak kazandı. Stoke City'den 3 puanı duran toplardan attığı gollerle aldı. Hafta içi kupada, dün United'ı darmadağın eden West Brom'u genç oyuncularla geçti. Evet, şu ana kadar maçı 90 dakika kontrol eden, %70 topla oynayan, 20 pozisyona girip 5 de gol atan bir Arsenal görmedik ama ben bundan hiç şikayetçi değilim. 

25 Eylül 2013 Çarşamba

Biz Farklı Dünyaların İnsanlarıyız Fatih


Terim’in milli takımın teklifini kabul ettiği gün “Ne Gerek Var?” demiştim ve Galatasaray’da bir teknik direktör krizi içi düğmeye basıldığından bahsetmiştim. O zaman beni komplo teorisi üretmekle suçlayanlar da oldu ama bugün geldiğimiz noktada, Terim’in milli takımın başına geçmesiyle başlayan sürecin sonuçlarının sadece bir krizden daha ağır olduğunu gördük. Tüm bu yaşananların sorumluluğunu Terim’e, Aysal’a ya da Demirören’e yüklemeniz, Galatasaray’ın sezonun en kritik noktasında çok büyük bir darbe aldığı gerçeğini değiştirmiyor. Daha önceki yazıda, kulübün menfaatlerinin korunmadığından şikayet etmemin sebebi de buydu zaten. Son 2 senede yaşananlar hakkında sayfalar dolusu yazı yazabiliriz ancak vardığımız sonuç Aysal-Terim çekişmesinin Galatasaray’a zarar verdiğinden başka bir şey olmayacak.  

Geçen yazıda, Demirören isimli tetikçi şahsiyetin Terim ile görüşmesine izin verdiği için Galatasaray yönetimini eleştirmiştim. Bu konuda görüşüm pek değişmedi. Ama, elinde güzelim proje varken, sırf tatmin olmak bilmeyen egosunu biraz daha şişirmek için, Galatasaray’ı ihmal etme pahasına milli takımın peşinden giden Terim’in bu olaydaki sorumluluğunu da görmezden gelemeyiz. TFF, bir süredir Galatasaray’ı yıpratma politikalarını alenen uygulayan bir kurum haline gelmiş durumda ve her fırsatta ne kadar Galatasaraylı olduğu konusunda mangalda kül bırakmayan Terim’in, bu kuruma hizmet etmek için bu kadar hevesli olması bana göre yaman bir çelişki.  Kimse bana, “Siyasi baskı vardı” türküsünü okumasın. Fatih Terim, kimsenin hatrına değil, milli takımın başında olmak ve Dünya Kupası’na giderek bir kez daha kahraman olmak istediği için bu görevi kendi isteğiyle kabul etti ve bu saatten sonrasına kendisine başarı dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. 

Hepimiz biliyoruz ki, Terim’in ayrılığı sadece milli takım olayıyla bağlantılı değil. Bugün geldiğimiz nokta, son iki yıldır devam eden gerginliğin zırt dediği yer. Ünal Aysal ve Fatih Terim, eğer bir Türk filminde oynasalardı, filmin sonunda “Biz ayrın dünyaların insanlarıyız” diyerek ayrılırlardı. Zaten, dün de yaşanan bu sahneden başka bir şey değildi. Aysal, Galatasaray’ın “elitist-liseli” kanadının temsilcisi ve onun, Terim’in magandalığın sınırlarında dolaşan yönetim anlayışını kabullenmesi biraz zor oldu. Terim ve yanındaki iki şaklabanın saha içinde yaptığı rezilliklere Aysal belki istikrarı bozmamak adına göz yumdu ancak Galatasaray yönetiminin, bu kafa yapısındaki adamların kulübün stratejik kararlarına imza atmasına izin vermesi maalesef mümkün değildi. Bu şartlar altında, Terim-Aysal ilişkileri hep Ali Dürüst ve Abdurrahim Albayrak gibi arabulucular tarafından götürüldü ve Aysal, son seçimde arabulucuları devreden çıkararak artık taviz vermeyeceğinin sinyalini aylar öncesinden verdi.  

Fatih Terim, son 20 yıldır gözümüzün önünde olan bir adam ve kendisinin kişiliğini Türkiye’de bilmeyen kimse yok. Kendisi ya çok sevilen ya da nefret edilen bir karaktere sahip ve bu haliyle Galatasaray taraftarlarını bile ortadan ikiye bölmüş durumdaydı. Taraftarın yarısı Terim’e taptı; benim de içinde bulunduğum diğer yarısı da kendisini hiç sevemedi ama başarısına saygı duydu. Ünal Aysal’ın, Terim’i bir türlü kabullenemeyişini ben çok iyi anlıyorum çünkü bu konuda kendisiyle büyük ihtimal hemfikirim. Terim’in çalışma şekli, uzun yolda performans veren bir lokomotiften daha çok, büyük bir patlamayla çok süratli başlayan ancak çabuk tüketilen bir jet motoruna benziyor. Bu haliyle Terim, kankası Mourinho’ya da benziyor aslında. Her ikisi de, kulübün kapısından içeri girdikleri andan itibaren kulübün her kademesinde etkilerini gösteriyorlar ancak profesyonel ilişkileri yürütmedeki sakar yaklaşımları, kısa sürede kendileri ile tepe yönetimin arasını açıyor.  Terim, bugün Aysal ile yaşadıklarının benzerini geçmişte Galliani ile yaşadı. İtalya’da bile “benim dediğim olur” anlayışından taviz vermedi ve oyuncuların ve taraftarın kendisine olan sevgisini, Berlusconi’nin sağ kolu Galliani’ye karşı koz olarak kullandı ve kaybetti. Bugün, Galatasaray yönetimi ağzından “kurumsallık” lafını düşürmüyorsa, bunun sebebi, Terim’in aynı güç savaşını Galatasaray’da da başlatmış olmasından dolayıdır. Fatih Terim’in kendisini kainatın efendisi olarak gördüğünden eminim ama maalesef Galatasaray’ın bir yönetimi ve bir hiyerarşisi var. Terim’in daha önce Milan’da da tecrübe ettiği gibi, “Ben başarılıyım, o zaman ben ne dersem o olur” yaklaşımı maalesef bir yere kadar gidiyor. Eğer Fatih Terim, Galatasaray’ı Ünal Aysal’dan daha iyi yöneteceğine inanıyorsa, bunu teknik direktör koltuğundan değil, bir sonraki kongrede aday olup, seçildiği takdirde başkan koltuğundan yapması gerekiyor. 

Terim’i eleştiriyormuş gibi gözüksem de, Galatasaray yönetiminin bütün icraatlerine katıldığımı da söyleyemem. Terim ile yolların ayrılmanın sportif başarı açısından ne kadar doğru olup olmadığını zaman gösterecek ama bu kararın zamanlamasının yanlış olduğu apaçık ortada. Lig ve Şampiyonlar Ligi’nin taze başladığı bir noktada hoca değişikliği yapmak pek akıl karı bir iş değil. Ünal Aysal, bu işin biteceğini, Dürüst ve Albayrak’ı yolladığı gün biliyordu ancak çok başarılı bir sezonu geride bırakmış olan Terim’i kovamayacağının farkındaydı. Hal böyle iken, bütün arabulucuları kulüpten uzaklaştırmak yerine, en azından Ali Dürüst’ü yönetimde tutabilir ve en azından bu sezonu kriz yaratmadan geçirmeyi deneyebilirdi. Aynı şekilde, Demirören, Fatih Terim için kapıyı çaldığında, Aysal tarafların görüşmesini veto edebilir ve son iki aydaki olayların önüne geçebilirdi. Aysal’ın “Hayır” cevabına rağmen Terim’in milli takım ısrarı sürseydi, o zaman zaten Galatasaray taraftarı da Terim’e arkasını dönerdi. 

Ben, Galatasaray’ı medyadan takip eden birisi olarak, kapalı kapılar ardında konuşulanları ve bir takım olayların iç yüzünü bilmiyorum. O yüzden, burada yapacağım yorumlar medya kanalıyla aldığım bilgilere dayanmak zorunda ve tamamen yanlış olma ihtimali de var. Bana göre, çok karmaşık gibi gözüken bu olayların özü çok basit. Ne Terim, Aysal ile; ne Aysal, Terim ile çalışmak istiyordu ve bu ilişkinin sonunun hayırlı olmayacağı çoktan belliydi. Aysal, Terim ile ilişkisinin tıkanacağını bile bile bir takım adımları attı ve bunun karşılığında Terim’de ona “hodri meydan” çekti. Fatih Terim’in, Galatasaray’ın kendisine en çok ihtiyacı olduğu anda milli takımın sorumluluğunu alması, iki senelik kontrata burun kıvırması ve Aysal’ın telefonlarına çıkmayışı da hep bu “Sıkıyorsa kov!” anlayışının ürünü zaten. Galatasaray taraftarı olayları değerlendirirken duygularını bir yana koyup, bu iki adamın bugünkü krizin oluşmasındaki sorumluluklarını iyi değerlendirmeli. Bu meselenin içerisinden tek bir tarafı suçlayarak çıkmanız mümkün değil. Terim-Aysal ilişkisinin ölü doğduğunun ve bir noktada biteceğinin hepimiz farkındaydık. Ancak, bu son, dün yaşandığı gibi olmamalıydı. Geçen sezon sonunda, her iki taraf medenice bir araya gelip Galatasaray’ın menfaatleri için yollarını ayırdıklarını açıklayabilirlerdi. Onu yapmayı yönetim istemedi. Milli takım, Terim’in kapısını çaldığında yine aynı şekilde medenice bir ayrılık ortaya koyabilirdi. Ama onu da Terim istemedi. Her iki taraf da, bu ayrılığın diğerini zor durumda bırakacak şekilde olmasını istedi ve geldiğimiz noktada zor durumda kalan Galatasaray camiası oldu. 

Alınan bu karar, Galatasaray için kısa vadede istikrarın bozulması anlamına geliyor. Takım, büyük ihtimal Şampiyonlar Ligi’ne gruplarda veda edecek (Terim kalsa da edecekti) ve zaten kötü başladığı ligde zorlu bir dönem yaşayacak. Ancak Galatasaraylıları bu noktada endişelendiren, kısa vadelilerden ziyade uzun vadeli sonuçlardır sanırım. En azından benim için böyle. Son 2 yılda, bu blogdaki bütün Galatasaray yazıları, Terim’in oynattığı futbolu anlamaya çalışmamın bir ürünüydü. Ancak bu konuda çok başarılı olduğumu söyleyemem. Sahada oynanana anlam veremeyince, Galatasaray’ın başarısını Terim’in “man-management” yeteneklerine bağladığım yazıları da birçok kez okudunuz. Bana göre Fatih Terim, taktiksel bilgisi inanılmaz derece kısıtlı ve bu konuda yardım almamak konusunda son derece inatçı bir hoca (kariyeri boyunca seçtiği yardımcılara bir bakın). Ancak, futbol sadece teknik-taktik bilgiyle kazanılan bir oyun olmadığı için Fatih Terim’e başarısız demem kesinlikle mümkün olmaz. Galatasaray, taktik bilgisi üst düzeyde olan Rijkaard/Neeskens ikilisini de ağırladı ama sonucun nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz. Galatasaray taraftarı içerisinde “Galatasaray’ın elinde bugün çok daha kaliteli bir kadro var” diyerek ve Fatih Terim aslında bu kadronun potansiyelini kullanamadığını iddia edenler de var ancak bu argümanı kullanarak Fatih Terim’i başarısız ilan edebilmemiz için, başka bir hocanın gelip aynı kadroyla daha iyi futbol oynadığını görmemiz gerekiyor. Futbolda “potansiyel” lafı çok tehlikelidir zaten. Futbol tarihi, nice potansiyel kadroyu kinetik başarıya dönüştüremeyen hocaların öyküleriyle dolu (Açın Wenger’e sorun misal). Bu açıdan, Galatasaray’ın yola kiminle devam edeceği konusu, Ünal Aysal yönetiminin son 2 senede alacağı en önemli ve en zor karar olacak. Daha ilk günden aday isimler üzerinde spekülasyon yapmak istemiyorum ama umuyorum Galatasaray camiası, bugünü, Lucescu’yu gönderdiği gün gibi yıllarca pişmanlıkla anmaz. 

23 Eylül 2013 Pazartesi

Pazartesi Notları


Man City 4 - 1 Man Utd
Bundan 1,5 sene önce Man City şampiyon olduğunda, o dönemin moda söylemi, 'Manchester'daki güç dengesi mavi yakaya doğru kayıyor' idi. 1 milyar dolara yakın yatırımdan sonra, City nihayet ligin tepesindeydi ve Man Utd, en iyi oyuncusunu kaybetmiş ve yerine tatmin edici bir transfer yapamamıştı. Yani, güç dengesi tespiti o dönem pek de anlamsız değildi. Öyle ki, bu atmosfer, Ferguson'un emekliliğini bir sene ertelemesine ve RvP'yi hiçbir masraftan kaçınmayarak transfer etmesine sebep bile oldu. Fergie, United kariyerini güç dengesini ezeli rakibe teslim ederek bitirmek istemiyordu ve kafasına koyduğunda neler yapabileceğini bize geçtiğimiz sezon tekrar hatırlattı. 

Dünkü maç, bu güç dengesi tartışmasının tekrar alevlenmesine neden oldu ve bunun sebebi sadece City'nin aldığı galibiyet değil. United'ın bu sene oynadığı futbol, kadro kalitesinin rakiplere kıyasla geride kalmaya başlaması, oynadığı 3 büyük maçta sonuç alamayışı ve Moyes'in bu seviyede başarılı olup olmayacağına dair kuşkular, söz konusu tartışmanın üzerine benzin dökmekte. Dünkü maç 3 ihtimalli bir derbi maçıydı ve City'nin kendi sahasında 3 puan alması çok da olağanüstü bir durum değildi. Ancak United taraftarını asıl endişelendiren, City'nin özellikle ilk yarıda rakibini sahanın her bölgesinde ve oyunun her kademesinde domine etmesiydi. United, geçen yaz boyunca orta sahasını takviye etmeye çalıştı ve daha önce de bahsettiğimiz üzere oldukça acemice hatalar yaparak bu konuda başarısız oldu. Moyes, dünkü maçta bu takviyenin eksikliğini ciddi şekilde hissetti. Toure, Navas, Nasri, Fernandinho ve önlerindeki Aguero ile çılgın atan City orta sahası karşısında Carrick ve Fellaini ile direnmeye çalışan United, fena halde zayıf bir görüntü verdi. 

Aslına bakarsanız, United'ın çöküşünü hazırlayan orta sahadaki siklet farkı olmadı. Pellegrini, şu an Wenger'in Arsenal'de kullandığı hücum formasyonun bir karbon kopyasıyla sahadaydı. City, sol açıkta bir oyun kurucuyla (Nasri) ve sağ tarafta daha klasik bir kanat oyuncusu olan Navas ile sahadaydı. Bu taktikte, solda oyuna genişlik kazandırma görevi, sol bek Kolarov'undu ve dün United'ı çökerten faktör de City sol bekinin oyununa veremediği cevap oldu. Moyes, sağ kanatta defansif anlamda güvenilir bir isim olan Valencia'yı tercih etmişti ancak Ekvador'lu oyuncu kariyerinin en kötü maçlarından birini oynadı ve 4-0'lık skorun hazırlayıcılarından birisi oldu. Nitekim, City'nin ilk golü direk Nasri-Kolarov işbirliğinden geldi, üçüncü golde hazırlayıcı Nasri idi ve Kolarov'un soldaki varlığı Negredo'ya ihtiyacı olan boşluğu veriyordu. Son golde ise, arka direkte pozisyon alan Nasri'yi savunan hiçbir United'lı oyuncu yoktu. 

Moyes, ikinci yarının başında Young'ı kenara alıp, Cleverley ile orta sahayı üçledi ve bu bölgeye denge getirmeyi başardı ancak bu maç için iş işten çoktan geçmişti. United, City'nin hızını kesmeyi başardıysa da, hücumda pek bir şey üretmeyi başaramadı. Yukarıda bahsettiğim takviyenin yapılmamasından dolayı, şu an United'ın hücumdaki bütün yaratıcı sorumluluğu Rooney'in üzerine yüklenmiş durumda ve Rooney, sezon başından beri oynadığı her maçı United'ın en iyi oyuncusu olarak tamamladı. Pellegrini, bunun farkında olduğundan dolayı, biraz da riskli bir hamleyle Vincent Kompany'i, Rooney'nin adım adım takibiyle görevlendirdi. Bu hamle riskliydi çünkü maç içerisinde birçok kez Kompany, pozisyon disiplinini bozarak Rooney'nin peşinden orta sahaya doğru yaklaştı. Ancak sahada RvP'nin olmayışı ve United'ın orta sahadaki yaratıcı oyuncu yoksunluğu, Moyes'in Kompany'nin boşalttığı bölgeleri avantajına çevirmesine engel oldu. 

Sadece bu maça bakarak United'ın cenaze namazına başlamak ne kadar doğru olur bilmiyorum ancak Moyes'in görevdeki ilk 5 maçında hem Liverpool'a hem de City'e kaybetmesinin ufak çapta bir krize neden olduğu ortada. Eğer United, Çarşamba günü Lig Kupası'nda Liverpool'a elenirse, krizin boyutu biraz daha büyüyecek. Tam 27 senedir yönetim istikrarının dibine vurmuş bir kulüp için kriz dönemleri tamamen bir balta girmemiş orman gibi. United'ın bu seneyi nasıl yöneteceği, kulübün geleceğinin nasıl şekilleneceği açısından çok önemli olacak. 

Arsenal 3 - 1 Stoke City
Sezon başından beri Arsenal’in kontra atak futbolundan bahsettik durduk. Dün Stoke karşısında, nihayet takımın iyi kapanan bir ekibe karşı nasıl performans vereceğini izleme şansı bulacaktık ki, bu sefer de Arsenal’in duran toplarda çoşacağı tuttu. Arsenal dün şanslı mıydı yoksa yıllardır unutulmuş olan duran toptan skor üretme opsiyonu Mesut’un sazı eline almasıyla tekrar mı hatırlandı, bunu zaman gösterecek. Arsenal, dün, yıllardır duran toplardan kendisine işkence yapan Stoke City’i, 3 duran top golüyle geçerek adeta yılların acısını çıkardı. Ellerine geçmişken, birkaç Stoke’lu oyuncunun bacağını da kırsalardı da tam ödeşmiş olunsaydı. Neyse, bir sonraki maça artık o da.

Dün, sahaya çıkan on birdeki tek sürpriz, son dakika sakatlığıyla kadrodan çıkan Walcott’un yerine dahil olan Gnarby idi. Wenger’in, Theo’nun yerine 18’lik genç Alman’a ilk Premier Lig startını vermek zorunda kalması, Arsenal kadrosunun tehlikeli boyutlara varan darlığını iyiden iyiye gözler önüne serdi. Hani dün Giroud’ya bir şey olsaydı, Wenger oyuna Bendtner’i sokmak zorunda kalacaktı dersem, işin vehametini daha iyi anlarsınız belki. Bak Bendtner diyorum. İsmini andıkça tüylerim ürperiyor yeminle.

Arsenal'in dün sahaya dizilişindeki bir başka sürpriz de, Wilshere'in sol açıktaki Cazorla pozisyonunda oynuyor olmasıydı. Bana göre Arsenal'in bu sene henüz kendini göstermeyi başaramayan oyuncularınnın başında Wilshere geliyor ve dün de genç oyuncunun çok iyi oynadığını söyleyemeyeceğim. Tabii ki bunda Stoke City'nin azman savunmasının kendisini sürekli faulle durdurmasının da etkisi yok değildi. Normalde bu fauller, Stoke'un yanına kalırdı ama dün akşam Arsenal, bu azmanlıklara cezayı çok güzel kesti. Bould'un gelişinden beri, takımın duran top organizasyonlarında bir düzelme vardı ve Mesut gibi frikik ustasının takıma kazandırılması dün ilk meyvelerini verdi. Arsenal, ikinci golden 10 dakika önce, Mertesacker'in ön direkte pozisyon aldığı korner organizasyonunu ilk kez deneyip gole yaklaşmıştı. Mesut, ikinci denemede yine topu Mertesacker'in kafasına adrese teslim bir şekilde yolladı ve Arsenal bu sefer golü bulmayı başardı. Ceza sahası içerisinde bitirici bir golcünün eksikliği çeken Arsenal için, Emirates'te kapanan takımların kilitlerinin açılması açısından bu sezon duran toplar çok önemli rol oynayabilir. Umuyorum dünkü performans bir tesadüf değildir ve takım bu yönde gelişim kaydetmeye devam eder. 

Arsenal dün oyunun teknik yanını çok iyi oynayıp hücumda fazla organize olamadı ancak fiziksel olarak takım bu sezonun en diri maçını oynadı. Özellikle orta sahadaki Flamini - Ramsey ikilisi, ligin en fiziksel takımlarından birisi olan Stoke City'e kafa tutma konusunda hiç sorun yaşamadı. Ramsey'in önlenemez yükselişi malumunuz. Genç oyuncu, şu anda takımın en formda ismi ve Wilshere'ın sahaya sol açıkta çıkması, Wenger'in göbekte kime daha çok güvendiği konusunda bize kocaman bir ipucu veriyor. Geçen sene benzer durumlarda, pozisyon dışı oynatılan adam hep Ramsey idi. Buna ek olarak, Flamini transferi, tahmin ettiğimiz üzere yararlı bir alışveriş oldu ve Fransız oyuncu takımın önemli bir parçası olmaya devam ediyor. Onun, orta sahaya getirdiği ekstra mücadeleyi cephanesinde bulunduran başka oyuncu kadroda yok ve bu açıdan Flamini, Wenger için sezonun x faktörlerinden birisi olacak. Mesela, geçtiğimiz 2 sezonda, her sakatlık geçirdiğinde Arteta alelacele kadroya yetiştirilmeye çalışılır ve bir sonraki sakatlığın yolu açılmış olurdu. Dün, sakatlıktan dönen Arteta, Flamini'nin varlığı sayesinde kadroya yavaş yavaş dönme şansı buldu. 

5 maç geride kaldı ve Arsenal'in sezonu umut verici değil de ne bilmiyorum. Son 8 yılda umudumuz o kadar çok kursağımızda kaldı ki, bu kelimeyi kullanmaktan bile korkar olduk. Bana göre, Arsenal'in ideal 11'i ligin tepesine oynayabilecek kapasiteye sahip. Ancak sezon başından beri söylediğimiz üzere, takımın en önemli problemi kadro derinliğinde yatıyor. Bu da demek oluyor ki, Arsenal'in başarısının sezon boyunca anahtarı sakatlık tanrılarının elinde duracak. Umuyorum, geçmişte Arsenal'in çok canını yakan bu problem bu sezon da takım kaderini belirlemez. 

19 Eylül 2013 Perşembe

Bize Her Yer Emirates


Arsenal, dün akşamki 3 puanla beraber, 14 Mart 2013'te Allianz Arena'da aldığı galibiyetten beri çıktığı 10. deplasman maçından da galibiyetle ayrılarak yeni bir kulüp rekoru kırmış oldu. Yine aynı tarihten beri takımın aldığı yenilgi sayısı da yalnızca 1. Deplasmanlardaki başarının altında, muhtemelen Arsenal'in son 1 senede değişen oyun yapısı yatıyor. Bu sene de, neredeyse her maçtan sonra bahsettiğimiz kontra atak futbolu, Arsenal'in şu anki kadro yapısına oldukça uygun. Takım, savunmadaki problemlerini henüz tamamen çözebilmiş değil ancak bu konuda aşama kaydettiği aşikar. Etkili kontra atak hücumuna, savunmanın sağlamlaşması eklenince ortaya, istediği sonuçları alabilen bir takım çıkardı.

Dün, Arsenal'in çok iyi oynamadan sabırlı kontra atak futboluyla kazandığı maçların klasik bir örneğiydi. Aslına bakarsanız, takımın ne savunmada, ne de hücumda çok iyi bir maç çıkardığını söyleyemeyiz. Defansta zaman zaman korkulu dakikalar yaşayan Arsenal, birkaç pozisyonda Szczesny'nin ellerine güvenmek zorunda kaldı. Normalde bireysel hata konusunda oldukça güvenilir olan Mertesacker'in yaptığı bir hata, Marsilya'ya az daha bir gol hediye ediyordu. Neyse ki, tedirgin defansın dün akşamki istisnası olan ve 90 dakikayı da "maçın adamı" olarak tamamlayan Gibbs, o pozisyonda kademeye ışık hızıyla girmeyi başardı.

Arsenal'in, hücum ederken Walcott'un Giroud'dan da ileride pozisyon almasıyla ve Mesut'un içeri devrilmesiyle 4-2-2-2 şekline büründüğünden daha önce bahsettim. Dün ilk yarıda Wenger'in hücumdaki A Planı, Mesut ve Wilshere ikilisiyle rakip sol bek Morel'e zor anlar yaşatan Walcott'u bulmaktı. Ancak Marsilya'nın pozisyon disiplinin bozmayan 2 defansif orta saha oyuncusuyla göbeği çok iyi kapatması Arsenal'in bu planının işlemesini engelledi. Buna ek olarak, 2 stoper ve 2 DM'den oluşan dörtlü savunma bloğunun ortasında yalnız kalan Giroud, ilk 65 dakika boyunca oyuna neredeyse hiç dahil olamadı. Topun birbirine yakın kademeler arasında hızla taşınmasına olanak vererek, Arsenal'in göbekten yaptığı kontraları kolaylaştıran 4-2-2-2'nin zayıf noktası, oyuna genişlik kazandırmak için beklerin hücuma çıkmasına ihtiyaç duyuyor olması. Dün Arsenal, beklerini normalde olduğu kadar özgürce kullanamadı. Özellikle, Mesut'un orta sahaya doğru kaymasıyla, karşısında hem rakip sağ açığı hem de rakip sol beki bulan Gibbs, maç boyunca oldukça temkinliydi. İlginç olan, Arsenal'in ilk golünün, Gibbs'in hücuma çıktığı ender pozisyonlardan birisiyle gelmiş olmasıydı. Arsenal, golü bulduğu anda Marsilya'nın çift DM'i daha ileride pozisyon almaya başladı ve Ramsey, onlar ile stoperler arasında ortaya çıkan boşluğa yaptığı bir koşuyla ikinci golü bulmayı başardı.

Arsenal'in oyun planının iyiden iyiye oturması ve takımın çok iyi oynamadan bile sonuç almaya başlaması, gelecek açısından oldukça ümit verici. Bould'un gelişinden beri sürekli daha iyiye giden defans, bu sezon takımın en kritik bölgesi olacak. Çünkü, eğer Arsenal rakiplerini kontra ataktan vuracaksa, maçların uzun bölümlerinde defansının su sızdırmaması hayati önem taşıyor. Arsenal hakkında umutlu konuşmak istemiyorum çünkü takım, an itibariyle faciaya 1 sakatlık kadar yakında seyrediyor. Umuyorum, Arteta, Cazorla, Rosicky ve Ox gibi oyuncular geri dönene kadar önemli bir sakatlık yaşanmaz da, umutlu başlayan bu sezon erkenden tepetakla gelmez. 

18 Eylül 2013 Çarşamba

Önce Kafada, Sonra Sahada


Fatih Terim ile ilgili düşüncelerimi burada bir kaç kez dile getirdim. Bana göre, Fatih Terim'in başarısının sırrı, Türk futbolcusunun kısıtlı teknik kapasitesi ile Avrupa futbol standartlarının arasındaki uçurumu, motivasyon yeteneğiyle kapatabilmesidir. Terim'in takımları, geçmişteki başarılarını, sahaya en dahiyane taktiklerle çıktıkları ve inanılmaz stratejik hamleler ile yönetildikleri için kazanmadılar. Terim'in felsefesinin merkezinde her zaman mücadele, azim ve kararlılık oldu ve bugünkü Galatasaray takımında Drogba, Sneijder gibi yıldızların olması bu gerçeği değiştirmeyecek. Eğer Galatasaray, Avrupa'da başarılı olmak istiyorsa, rakibinden daha fazla koşacak, daha fazla pres yapacak, daha çok inanacak, daha çok isteyecek. 

Eğer geçen sene Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi macerasını takip etmemiş olsaydık, dün sahaya çıkan kadroyu bir taktiksel intihar olarak tanımlayabilirdik. Avrupa'nın en etkili kontra atak yapan takımına karşı, 2 forvet ve arkalarında defans yapmayı pek sevmeyen bir oyun kurucu, birisi zaten orta saha oyuncusu olan iki ofansif bek ve defansif orta sahada savunma disiplini çok zayıf olan bir oyuncuyu barındıran bir dizilişle çıkmak gerçekten akıl karı değil. Ama, Galatasaray, geçen sene bütün Avrupa maçlarına benzer bir anlayışla çıktı ve çeyrek finale kadar gitti. Yani, Fatih Terim, bazılarımızın 'intihar' olarak nitelendirebileceği bu taktikle geçen sene başarılı oldu. Dün, Galatasaray'ın fark yemesinin sebebi, taktiğin çılgınlığı değil, geçen seneki çılgın taktiğin zaaflarını örten mücadelenin sahada olmayışıydı. 

Maçın ilk 30 dakikasında oyunu kontrol eden taraf Galatasaray gibi göründü ancak daha maçında başında itibaren takımın oyununda bir şeylerin eksik olduğu aşikardı. Sanki, Galatasaray maçı daha başlamadan kafada kaybetmişti ve futbolcuların bu maçı kazanabileceklerine pek inanmıyorlardı. Nitekim, Galatasaray'ın, Avrupa maçlarında oldukça dinamik olan hücumu ve etkili hücum presinden eser yoktu. Ancelotti'nin oyun planı, rakibi üzerine çekip Ronaldo, Benzema ve Di Maria'yı, Galatasaray savunmasıyla birebir bırakmak üzerine kuruluydu ve Galatasaray'ın ilk 30 dakikada üstün görünmesi, aslında Ancelotti'nin planları dahilinde olan bir şeydi. Galatasaray, geride hiç bir önlem almadan yavaş yavaş Real'in yarı sahasına yerleşmeye başladı ve tam gol pozisyonları üretmeye başladığı dakikalarda kalesinde golü görüp, ondan sonra Real'in gol olup yağmasını izlemek zorunda kaldı. İlk yarıda Galatasaray'ın yakaladığı 3 pozisyon 2'sine Melo vardı. Yani, Brezilyalı macera aramakta sakınca görmüyordu, ancak onun stoperleri kabak gibi ortada bırakması, Ancelotti'nin tam da istediği şeydi. Real'in ileri üçlüsü, eğer dün Galatasaray'ın stoperlerini maymuna çevirdiyse, bunun suçunu sadece Dany ve Chedjou'ya yüklemek doğru olur mu? Cristiano Ronaldo'yu birebir savunamadı diye Dany'e mi kızalım yani? Sorun, sadece Melo'nun maceraperest oyunu da değil tabi ki. Terim'in kariyerinde hiç bir takımı, üst düzey Avrupa futbolu için gerekli savunma disiplinini gösteremedi. Hücum ederken şiir gibi oynayan UEFA Kupası'nı kazanan takım bile, skoru korumak için futbol oynamaya kalktığı anda hepimize ecel terleri döktürürdü. Daha önce dediğim gibi, Terim'in takımları, bu eksikliklerini daha fazla mücadele ederek, ekstra pres yaparak rakipten daha fazla koşarak kapattılar ama maalesef dün sahada bunu yapmaya istekli bir oyuncu grubu yoktu. Biz, Galatasaray'ın oyuncu kalitesi ya da stratejik olarak Real'den üstün olmadığı biliyorduk da, mücadele azmi olarak da bu kadar sahadan silineceğini pek tahmin edememiştik. 

Dünkü maçtan çıkarabileceğimiz tek olumlu sonuç, böyle yıkıcı bir skorun daha ligin başında gelerek, Galatasaray'ı rehavet uykusundan uyandırma potansiyeli taşımasıydı. Galatasaray geçen sene başarılı olmuş olabilir ancak maalesef geçen sene, adı üzerinde 'geçen' sene. Galatasaray, geçtiğimiz 3 ayda Bayern Münih'e dönüşmedi. Avrupa'da başarılı olmak istiyorsa, hala her maç canını dişine takmak zorunda. Takımda, Drogba ve Sneijder'ın olması bu gerçeği değiştirmiyor, hatta, daha da önemli hale getiriyor. Galatasaray, 35 yaşındaki Drogba'yı ve defansif oyunu pek sevmeyen Sneijder'ı taşıyacaksa, daha da çok mücadele edip, daha da fazla koşmak zorunda. Bunu yapmadığı takdirde, sonuçların ne kadar ağır olabileceğini dün akşam gördü ve umuyorum dünkü facia, gereken mesajı, gereken yerlere iletmiştir. 

15 Eylül 2013 Pazar

Pazar Nötları

Sunderland 1 - 3 Arsenal
Mesut aslında ilk 11'de başlamayacaktı. Milli takımdan hasta dönmüştü. Ama Cazorla'nın sakatlığı yüzünden kulübede kimsesi kalmayan Wenger, onu ilk 11'de sahaya sürdü. Hasta ve hazır olmayan Mesut, daha ilk 40 dakikada Sunderland'i çökertiverdi. Eğer Walcott gününde olsaydı ilk yarı Mesut'un 3 asistiyle 4-0 bitebilirdi. Arsenal ilk yarıda yakaladığı fırsatları gole çeviremeyince ikinci yarıda maçı zora sokar gibi oldu ama gol makinesi Ramsey sağolsun, bu haftayı kayıpsız kapatmayı başardı. 

Daha ligin 4. maçında sakat sayısı 8'e ulaşan Arsenal'in maça başladığı onbirde herhangi bir sürpriz yoktu çünkü, Wenger'in elinde oynatacak başka oyuncu kalmamıştı. Mesut'un sahadaki varlığı ne kadar sevinç vericiyse, Vermaelen, Monreal, Akpom, Frimpong, Miyaichi, Gnarby ve Fabiansky'den oluşan yedek kulübesi de bir o kadar korkutucuydu. Mesut, kağıt üzerinde Cazorla'nın bölgesi sol açıkta sahaya çıkıyordu ancak aynı İspanyol oyuncu gibi sahada istediği yerde pozisyon alma özgürlüğü kendisine verilmişti. Bu seneki maç yazılarında, Arsenal'in hücumdaki A planının 4-2-2-2 şeklini alarak kontradan gol aramak olduğundan bahsetmiştik. Her ne kadar, dün ilk yarıda %73,5 oranında topla oynamış olsa da, takımın set hücumundan pozisyon ürettiğini göremedik. Arsenal'in ilk 45 dakikada yarattığı 4 pozisyon da kontra ataklardan geldi. Arsenal, zaten boşluk bulduğunda tehlikeli hale gelen bir takımdı ve Mesut'un katılımıyla buradaki potansiyel daha da artmış oldu. 

İlk yarıdaki performans oldukça etkileyici olsa da, benim bu maçta asıl yüzümü güldüren, ikinci yarıda set hücumundan gelen Ramsey golleri oldu. Galli oyuncunun attığı ilk gol klasik bir RvP volesiydi ve Arsenal'in ceza sahasında bu tip bir bitiriciye ne kadar ihtiyacı olduğunu bizlere tekrar hatırlattı. Giroud'nun gelişimine ve attığı gollere diyecek hiç bir şeyim yok. Ancak, onun oyun stili set hücumundan gol bulmaya pek uygun değil. Arsenal kontra atağa kalktığında Giroud ya ön ya da arka direğe koşu yapıyor (Dün ve Sp*rs'e attığı goller), Arsenal set hücumundayken de Fransız kaleye sırtı dönük oynuyor (Dünkü 3. goldeki asisti). Takımın set hücumunda pivot oyununu iyi oynayan bir golcüsü olması güzel de, Giroud sırtını kaleye döndüğünde skor üretme işini yüklenecek oyuncunun kim olduğu hala bir soru işareti. Fulham maçında, bu işi Podolski yaptı; Fenerbahçe maçlarında ve dün, Ramsey bu madeni işledi. Bu işi asıl yapması gereken adam Walcott ise, Arsenal formasıyla 8. sezonunda hala set hücumunu nasıl oynaması gerektiğini öğrenebilmiş değil. Sunderland ve Fenerbahçe karşısında Ramsey, bu ekstra hücum katkısını yapabildi, çünkü her iki rakip de birbirinden kötü hücum ediyordu. Bu da genç oyuncunun defansif görevlerini fazla düşünmeden rahatlıkla macera arayabilmesi anlamına geldi. Yarın, Arsena, Dortmund'a, Chelsea'ye karşı oynarken Ramsey bu kadar rahat hücuma çıkamayacak ve o maçlarda bu görevi Walcott, Poldi ve Cazorla'nın yüklenmesi gerekecek. 

Dünkü maçı çok uzun uzun irdelemeye gerek görmüyorum çünkü her iki takım arasında dağlar kadar kalite farkı vardı. Sezon başı tahminimde Norwich'i kümeye düşürmüştüm ama Sunderland'in ilk 4 maçını izledikten sonra fikrim değişti. Sunderland'in içeride oynayacağı önümüzdeki 6 maç Liverpool, Man Utd, New Utd, Man City, Chelsea ve Sp*rs şeklinde ve Di Canio, Kasım ayında hala bu takımın başında olursa şaşırırım. 

Bunların dışında dün hakemin de maçın skoruna etki ettiğini söylemeden edemeyeceğim. Geçen sene, Thomas Vermaelen, yaptığı akıl almaz uçan müdaheleler yüzünden kendisini yedek kulübesinde bulmuştu. Bu sene de Koscielny sezonu benzer bir form grafiğiyle açtı. Teknik kadrosunda, futbolculuk kariyerini defans oyuncusu olarak tamamlamış 4 hoca bulunduran Arsenal'in stoperlerinin böyle aptalca müdaheleleri neden yaptığını anlamak zor. Koscielny, Villa maçında Agbonlahor'a verdiği penaltının aynısı dün Johnson'a hediye etti. Bana göre, dünkü müdahale penaltı değildi ancak, bu, Fransız'ın, dip çizgiye doğru inen ve top zayıf olan sağ ayağında ulan Adam Johnson'a yaptığı müdahelenin aptalca olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Wenger'in bu saçmalığa bir dur demesi gerekiyor çünkü Arsenal ilk 4 maçında rakiplerine 3 penaltı hediye etti bile. Koscielny'nin penaltısını tartışabiliriz ancak hakemin Sunderland'in buz gibi golünü iptal ettiği gerçeğini tartışamayız sanırım. Atkinson, Sagna ve Altidore'un güreş tuttuğu pozisyonda düdüğünü çok erken çaldı ve avantaj oynatmayarak Amerikalı'nın golünü yemiş oldu. 

Arsenal iyi bir futbol ile önemli 3 puan aldı ancak galibiyete ve Mesut'a mı sevineyim yoksa sakatlıklara mı üzüleyim bilemedim. Dün, Giroud, oyunu 90. dakikada dizinden sakatlanarak terketti ve eğer onun durumu ciddiyse, Wenger'i, Higuain transferini bitirmediğine pişman olacağı zorlu günler bekliyor. Umuyorum, bu hafta sakatlar konusunda bir kaç iyi haber alırız. 

7 Eylül 2013 Cumartesi

Transfer Monologları: Manchester United


Arsenal'in transfer macerasını dün özetledikten sonra, bugün de Man Utd'dan bahsetmek istiyorum. United, bu transfer döneminde sadece Marouane Fellaini ve Guillermo Varela'ya imza attırdı ve Moyes dönemine birkaç yıldız transferi ile başlamayı bekleyen taraftarlarını bayağı bir hayal kırıklığına uğrattı. United için bunun yeni bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Kulübün bir süredir gırtlağa kadar gelen borçlarını eritme modunda olduğunu biliyoruz. United, bir ara çok tehlikeli borç seviyelerine doğru sürüklenmiş ve bu neden dolayı Ronaldo'dan gelen kamyon yüküyle parayı yatırıma dönüştürememişti. Ronaldo'nun satıldığı 2010'dan bu yana, United ekonomik durumunu iyileştirdi ancak Glazerların yönetimi altında, transferdeki etkinliğini yavaş yavaş kaybetti. Transferdeki gerileme, lig performansına Fergie sayesinde yansımamış olsa da, United, Avrupa sahnesinde Real, Barça ve Bayern gibi takımların gerisinde kalmaya başladı. Vidic ve Evra transferlerinin yapıldığı 2005/06'dan beri Man Utd transferde hep zorlandı. Hatta o dönemden RvP transferine kadar geçen 6 yılda, United'ın verdiği paraya deydi diyebileceğim bir tek Javier Hernandez var diyebilirim, kassam belki Da Gea'yı da eklerim oraya. United'ın son yıllardaki transferlerinin performansını tartışılır ama tartışılamayacak bir gerçek var ki, Manu, Rooney ile RvP arasındaki dönemde kadrosuna dünya çapında bir yıldızı ekleyemedi. Hatta, Man City ligi şampiyon bitirmeseydi, büyük ihtimal RvP transferini de görmeyecektik. RvP, Fergie'nin Manchester'daki dengelerin tamamen City'nin lehine kaymasını engellemek için attığı adımdı ve United, RvP farkıyla şampiyonluğu tekrar geri aldı.

Bugün geldiğimiz noktada United, son 26 yıla damgasını vuran Ferguson'u kaybetmiş durumda ve takımın başında, en üst seviyede hiçbir tecrübesi olmayan David Moyes var. Ferguson, belki daha düşük profil transferlerle takımı ligin tepesinde tuttu ancak aynı başarıyı Moyes'den beklemek ne kadar gerçekçi olur, orası tartışılır. Bunun farkında olan United taraftarı, bu yaz kulüp yönetiminin çoktandır ertelediği yıldız transferlerini yapmasını bekliyordu ancak sonuç yine hayal kırıklığı oldu. Şampiyonluk yarışındaki rakipler Chelsea ve Man City'nin toplam £160m; onların arkasından gelen Arsenal, Tottenham ve Liverpool'un ise £180m harcadığı bu transfer döneminde United, sadece Fellaini'yi kadrosuna katarak, Moyes'in üzerindeki baskıyı iyiden iyiye arttırmış oldu. United için asıl endişe veren, harcanan meblanın azlığından çok, yaz boyunca transfer işlerinin çok acemice yürütülmesiydi.

Biliyorsunuz, Fellaini'nin kontratında 31 Temmuz'da sona eren £23m'luk bir serbest kalma maddesi vardı. United, Temmuz ayı içerisinde bu transferi bitirmeyince, birçokları, Moyes'in daha yüksek profil hedeflere yöneleceğini ve Belçikalı ile ilgilenmediğini düşündü. Ancak Ağustos ortasına doğru United, Fellaini ve Baines ikilisi için Everton'a £28m'lik bir resmi teklif yaptı. Moyes, ne düşünüyordu bilmiyorum ama eski patronu Bill Kenwright, United'ı geri çevirmekle kalmadı, üstüne bir de kulübün resmi sitesinden yaptığı açıklamada bu teklifi 'aşağılayıcı' olarak tanımladı. United'ın sonra teklifini £35m seviyesine çıkardığı haberleri geldi ama Everton en iki oyuncusunu blok halinde satmaya yanaşmıyordu.

Fellaini hevesi biraz olsun sönen Moyes, orta saha takviyesi için dikkatini İspanya'ya çevirdi. İlk hedef, Barçalı Thiago Alcantara'ydı ve United kurmayları, Barcelona'ya gidip genç oyuncu ile prensip anlaşmasına vardı. Ancak Thiago'nun United yolunda olduğunu duyan Pep Guardiola devreye girince işler bir anda değişiverdi. Alcantara, eski hocası ve mentoru Guardiola'dan teklif aldığı anda United defterini kapattı ve Münih'e taşınmak için bavullarını toplamaya başladı.

Transferdeki ilk hayal kırıklığını tadan Moyes, olmayacak bir başka duaya amin demek için bu sefer Cesc Fabregas'a doğru yöneldi. United'ın, Barça'ya ilk resmi teklifi £26m civarındaydı ve Barça bu meblayı çok çabuk reddetti. United'ın £30m'luk ikinci teklifinin de sonu ilkiyle aynı oldu. Man Utd'ın, bu tekliflerini garip yapan nokta, Fabregas'ın kontratındaki Arsenal'e ilk satın alma hakkı veren maddeydi. Barcelona, Cesc'i satma kararı alması halinde, Arsenal'e öncelik vermek zorundaydı ve bu da United'ın tekliflerini anlamsız hale getiriyordu. Çünkü United'ın önerdiği meblayı masaya koyması halinde Cesc'in transferini bitiren taraf Arsenal olacaktı. Zaten Manu'nun ilk teklifinden sonra Wenger, Fabregas arayarak transfer ihtimalini konuştu ancak Cesc, bu görüşmede Wenger'e Barça'dan ayrılmak istemediği bildirdi. United'ın bu transferi gerçekleştirmesi ancak Arsenal'in ulaşamayacağı astronomikliteki bir teklifle olabilirdi. Ancak sonradan gördük ki, Wenger kesenin ağzını açmaya hazırdı ve United, Cesc için vaktini boşuna harcamıştı.

Moyes'in İspanya'daki orta saha oyuncusu avının 3. durağı Atletic Bilbao'lu Ander Herrera oldu. Kulüp, genç oyuncuyla yıllığı 5 milyon euroluk, 5 senelik kontrat üzerinde prensip anlaşmasına vardı. Bilbao'ya yapılan resmi teklif de €25m oldu. Ancak Atletic Bilbao'nun bu teklife cevabı, sözleşmedeki serbest kalma maddesindeki miktar olan "€36m getirin" oldu. United'a gitmeyi çok istemiş olacak ki, Herrera, kendine önerilen yıllık ücrette indirime gitti ve yılda €4m'a razı oldu. United, buradan gelen €5m'i ilk teklife ekledi ve Bilbao'ya ikinci resmi teklifini €30m ile yaptı. Ancak Bilbao'nun buna cevabı yine aynı oldu. United için La Liga yönetimine €36m'luk bir çek göndermekten başka çıkar yol yok gibi görünüyordu. Bu noktada, garip bir şey oldu ve transferin son gününde daha önce Bayern ve Arsenal'i de temsil etmiş olan bir İspanyol hukuk bürosundan 3 avukat, La Liga yönetim binasına giderek, United'ı temsil ettiklerini açıkladılar. Ancak beklenildiği üzere, €36m'luk çeki yatırmak yerine, saatlerce telefon bekleyip sonrasında da binayı terk ettiler. Ertesi gün, hem Man Utd hem de Bilbao cepheleri, bu olaydan haberleri olmadığını açıkladı. Ancak ortada bir bit yeniği olduğu aşikardı. Öyle ya da böyle, United, Herrera'nın serbest kalma maddesini kullanmaya yanaşmamıştı ve bu transfer de şimdilik rafa kalmış oldu.

Transferin son haftasında, United biraz panik moduna bağlayıp Sami Khedira için Real'e ve Daniela De Rossi için de Roma'ya tekliflerde bulundu. Ancak her iki kulüp de, gelen teklifleri kabul edilemez oldukları gerekçesiyle reddetti. Bu arada, Bülent Tulun da, Man Utd'ın Wesley Sneijder ile ilgilendiğini açıkladı ama bu cephede de herhangi somut bir gelişme olmadı. Real'in satma kararı almasından sonra Mesut Özil'in babasının United'ı telefonla arayarak durumu bildirdiğini ancak Manu'nun Mesut için €50m ödemeye yanaşmadığını da ekleyeyim.

Orta saha oyuncusu için elini attığı bütün dalları kurutan Moyes, en sonunda kürkçü dükkanına dönüp Fellaini için tekrar Everton'ın kapısını çaldı. İki kulüp, United'ın Fellaini ve Baines ikilisi için ilk yaptığı teklif olan £27,5m rakamında anlaştı ama transfer olan sadece Fellaini idi. Transferin son gününde Moyes, nihayet orta sahaya takviye yapmış oldu. Bu transferde biraz utanç verici olan, bir ay önce £23m'a serbest kalacak oyuncuyu, United'ın £27,5m'a almış olmasıydı. 30 günlük kekeleme, Moyes'e £4,5m ve United'a da bir sürü itibar kaybettirdi.

Transferin son gününde, Man Utd'ın berbat geçen yazının üstüne tüy diken bir olay daha yaşandı. Leighton Baines'i alamayacağını anlayan United, Real ile Fabio Contreao'nun bir yıllık kiralanması için el sıkıştı ve her iki kulüp de gerekli prosedürü hazırlamaya başladı. Ancak aynı gün içerisinde, Real'in Contreao'nun yerine düşündüğü isim olan Guilherme Siqueira, Benfica'ya imza attı ve Ancelotti, Contreao'nun gidişini bundan dolayı veto etti. 

Tüm bu dramanın sonunda United transferi Fellaini ve genç Uruguaylı Varela'yı kadrosuna katarak kapatmış oldu. Geçen yılı ligin şampiyonu olarak kapatmış bir takımın transferde çok aktif olmamış olmaması belki dünyanın sonu değil. Ancak Fergie'nin ayrılışını, Mourinho faktörünü, diğer kulüplerin güçlenişini, Rooney meselesini ve United'ın lige çok tutuk başladığını hesaba katarsanız, Manu taraftarının neden mutsuz olduğunu anlıyorsunuz. Fellaini tercihinin doğru olup olmadığını, United'ın €5m için Herrera'yı bitirmediğine pişman olup olmayacağını ve Moyes'in eldeki malzeme ile neler yapacağını önümüzdeki günler gösterecek. Kesin olan tek bir şey var ki, işler Ferguson dönemindeki gibi kolay olmayacak. 

6 Eylül 2013 Cuma

Transfer Monologları: Arsenal

Transfer dönemi kapanmış, Arsenal son 10 senenin en heyecan verici transferini yapmış, herkes Mesut'u sahada görmeye sabırsızlanıyor, hop, milli maç arası. Bu aralara ne kadar gıcık olduğumu blogu uzun süredir takip edenler bilir. Bilmeyenler için 2009'daki bigboned'a kulak verelim:
"Liglere yine milli takım arası verildi sinirlerim tepemde. Hayatı boyunca aralara gıcık olmuş bir adamım ben. 3 tane dallama sigarasız 1,5 saat oturamıyor diye filme ara koyan sinemaya gıcığım. 10 dakika çalışıp 15 dakika ara veren memura kılım. Çok yoruluyormuş gibi 6 hafta ara yapan Türksel Süper Ligi'ne illet oluyorum. Çocukken sömestr tatiline gıcıktım misal, 15 gün ne tatil denecek kadar uzun, ne de tatil havasına girmeyecek kadar kısa. 15 dakika maç arasında ne yapacağını bilemeyen biriyim. O yüzden maçları 15 dakika gecikmeyle, TiVo'dan izliyorum ki ara olduğunda ileri alabileyim. Uçakta iki adamın arasına düşersem bitmez o yolculuk bana. Bir iş yapıyorsam ara vermem, hele ki bu işin adı Diablo, Starcraft, Baldur's Gate falansa klozeti sökerim, odama getiririm. İçerden "Oğluuuum hadi ara ver artık ona" diyen annemi duymam zaten kulaklıklar kafamda..
Tam çok eğlenceli bir Premier Lig izliyorduk ki cart diye bu ara geldi yine. Neymiş milli takım arası. Brezilyalı değiliz ki anasını satayım milli takım arası bize eğlence olsun. Halimize bak. Önümüzdeki hafta teknik direktörümüz istifa edecek. Giderken kendisi hariç tüm futbol camiasını başarısızlığın sorumlusu ilan edecek. Olan Haziran'da Dünya Kupası zevkinin içine edilmiş 70 milyona olacak. Bizim milli takım 70 senede yüzümüzü 2 kere güldürdü, gerisi hep çile zaten. Vermeyin bir daha bunlara ara falan! Ağzımızın tadıyla lig izleyelim." (8/10/2009)
Milli takım hocasının istifasının 1 ay erken gelmesi dışında değişen pek bir şey yok. Türk Milli Takımı hala adam olmadı. Ben aralara hala gıcığım. 

Ortada konuşacak futbol yok. O yüzden, biraz daha transfer muhabettine devam edesim var. Arsenal açısından transferin ilk 93 günü berbat geçti. Taraftar tam cinnet düğmesine basıyordu ki, kulüp bizi birden Mesut ediverdi. Arsenal, her ne kadar Mesut transferiyle büyük iş yapmış olsa da, yazın büyük bölümünü, özellikle golcü meselesi konusunda saçma sapan işler yaparak geçirdi. 

Daha nisan, mayıs aylarıydı, golcü transferiyle ilgili ilk haberler Jovetiç ile öz sözleşme imzalandığı iddialarıyla gelmeye başladı. Geçen sene Podolski'de olduğu gibi erken bir transfer yapılacağını düşünüyorduk ki, o haberler bir anda duruverdi. Sonradan gördük ki, Arsenal'in bu transferden vazgeçmesinin sebebi, Jovetiç'e doğru fırlatılan Arap milyonlarıymış. City araya girince, Wenger "buyrun sizin olsun" demiş. Çok üzüldüğümü söyleyemem nitekim Jovetiç'in £26m'lık adam olduğunu düşünmüyorum. Jovetiç'ten sonra, geçen ocak transfer döneminde Wenger'in almaya çalıştığı David Villa ismi biraz yazılır gibi oldu ancak kısa süre içerisinde Arsenal'in asıl hedefi ortaya çıktı: Gonzalo Higuain. Arsenal, yaz başında Higuain ile ilgilenmeye başladığında, daha Napoli Cavani'yi satmamış ve Benitez'i de takımın başına getirmemişti. İspanya'ya giden Dick Law, Perez ile £25m civarı bir fiyata anlaştı. Yine aynı günlerde, Arsenal yönetimine Pep Guardiola'nın biraderi Pere'den bir telefon geldi. Luis Suarez'in menejeri olan Pere Guardiola, bizimkilere "Hacım bizim oğlanın sözleşmesinde £40m getirirse serbest kalır maddesi var" oltasını attı. Arsenal'in başındaki 3 kafadar, Pere'nin lafıyla hareket edip dikkatlerini Suarez'e çeviriverdi ve bu sırada Cavani'yi satıp cebini dolduran Napoli, Perez'in kapısını hayırlı bir iş için çaldı. Napoli'nin araya girmesiyle, Higuain'e £30m'un üzerinde ödemek zorunda kalacak olan Wenger, aradan çıktı ve Benitez ile Higuain davullu zurnalı bir düğünle dünya evine girdi. Bu sırada Arsenal, o meşhur £40,000,001'lık teklifini Liverpool'a yolluyor ve karşılığında, (o))) şeklinde bir faks alıyordu ve Suarez'in sözleşmesinde "serbest kalır" diye bir madde olmadığını, Wenger, Gazidis ve Law acı bir şekilde öğreniyordu. Söz konusu madde sadece £40m üzeri bir teklif geldiği takdirde, Liverpool'u bundan Suarez'i haberdar etmekle yükümlü kılıyordu. Menajer lafıyla yapılmış bu 40+1'lik çakal teklif, Liverpool yönetiminin komple tepesini arttırdı ve Suarez transferini o andan itibaren imkansız hale getirdi. Higuain ve Suarez işlerini yüzüne gözüne bulaştıran Arsenal için, aslında forvet transferi defteri kapanmıştı ama basın bir süre daha isim üretmeye devam etti. Rooney'in adı bütün yaz Arsenal ile de anıldı ancak Wenger için o konu da yaz başında kapanmıştı. Mourinho, İngiltere'ye ilk geldiği hafta Wenger ile bir akşam yemeğine çıktı ve ikili sözlü bir centilmenlik anlaşması yapıp, birbirlerinin hedefindeki oyunculara teklif götürmediler. Arsenal Rooney'den, Chelsea de Higuain ve Suarez'den uzak durdu. Wenger, transferin son gününde, Demba Ba'yı kiralamak için Mourinho'yu aradı ve olacak gibi duran bu transfer, Mourinho'nun Mesut transferini duymasıyla suya düştü. Mourinho, transferi veto ettiğini basına "Ba'yı, Mesut'un asistleri yüzünden Arsenal'e göndermedim" diyerek açıkladı. 

Wenger'in transfer yapmak istediği bir başka yer defansif orta saha bölgesiydi. Arsenal, temmuz ayında, Lars Bender için £20m'luk bir teklif yaptı ancak Bayer Leverkusen tarafından reddildi. Birçokları, daha yüksek bir ikinci teklifin geleceğini bekliyordu ancak bu olmadı. İlkay Gündoğan için Dortmund bir yoklandı ancak Klopp'un kimseyi satmaya niyeti yoktu. Bu sırada Wenger, Flamini'nin kulüple antremanlara çıkma isteğini kabul etti ve Arsenal dikkatini Luiz Gustavo ve Johan Cabaye'a çevirdi. Gustavo transferinin olmamasının sebebi, oyuncunun istediği ilk 11 garantisinin Wenger tarafından verilmemesiydi. Gustavo, bu garantiyi veren Wolsburg'u tercih etti. Arsenal, transferin bitimine 1 hafta kalan Cabaye için £10m'luk resmi bir teklif yaptı ve Fransız oyuncu da transferi çözülene kadar maça çıkmayacağını kulübüne bildirdi. Newcastle United, Cabaye için kapıyı £25m'dan açtı. Ancak Arsenal'in bu seviyede bir teklif yapması imkansızdı. O hafta Mike Ashley ile telefonda görüşen Dick Law, pazarlığın bir yerinde "Yedekte oturacak oyuncu için £25m çok" demiş ve Ashley de o sırada yanında bulunan Cabaye'a bunu telefonun hoparlöründen dinletmiş. Zaten o görüşmeden sonra, Cabaye hafta sonunda Newcastle United formasını giydi ve bu transfer de o noktada kapanmış oldu. Wenger'in, Cabaye için teklifi arttırmamasının en önemli sebebi, Flamini'nin antremanlarda, beklediğinden iyi performans vermesiydi. Wenger, Arteta'nın yedeği olarak Flamini'yi yeterli gördü ve Cabaye için çok fazla para harcamak istemedi. Bu konuda kendisine hak vermediğimi söyleyemem. Ancak Bender için iyileştirilmiş bir teklif yapılsa, fena olmazdı. Ocak ayında böyle bir şey olmasını bekleyebiliriz. 

Wenger'in bu yaz yaptığı en acaip iş, Emiliano Viviano'nun kiralanmasıydı sanırım. Yaz başında, Arsenal'in, Julio Cesar ile kesin olarak anlaştığı bayağı bir yazıldı ancak sanırım bu transfer, Wenger'in Szczesny'i korumak istemesi nedeniyle rafa kalktı. Wenger'in kaleci konusundaki icraatleri malumunuz, Julio Cesar gibi tecrübeli bir isim, Szczesny'e yararlı mı olurdu yoksa zararlı mı bunun değerlendirmesini size bırakıyorum. Bir ara Begoviç ismi Arsenal ile anıldı ama Stoke City'nin istediği fiyat Wenger'in işine pek gelmedi. Zaten şu an Premier Lig'in en iyi kalecisi olan Boşnak kaleci Arsenal'e gelseydi, Szczesny'den formayı alır bir 10 sene de geri vermezdi. O yüzden Wenger'in Begoviç'i gerçekten isteyip istemediği konusunda şüphelerim var. Bana göre, Wenger sadece bir 3. kaleci istiyordu ve aradığını da Viviano'da buldu. Hakkında tek olumlu yazı okuyamadığım ve kendisiyle ilk defa bu maçta tanıştığım bu kardeş, büyük ihtimal seneye ülkesine geri yollanacak. 

Arsenal'in transfer yapmak istediği bir nokta da stoperdi aslında ama bu yaz bu konuyla ilgili çok az haber okuduk. Arsenal'in somut olarak ilgilendiği tek isim Swansea'nin kaptanı Ashley Williams idi ancak Wenger, 4. stoper olacak oyuncuya £10m bayılmak istemedi. Sagna'nın stoper mevkiindeki başarılı performansları da bu kararda etkili oldu sanırım. Hatta, kendisi, "En kötü ihtimal Flamini oynar" diye de düşünmüyorsa ben de gooner değilim. 

Başta dediğim gibi, Arsenal neredeyse felaket bir transfer dönemi geçiriyordu ki, Perez-Ancelotti ikilisi sağolsun, son dakikada her yer pembeye boyandı. Bu arada, son 3 güne kadar Arsenal'in Mesut'u mu yoksa Angel Di Maria'yı mı transfer edeceğinin belli olmadığını da hatırlatayım. Bale'e €100m bayılan Perez, bu paranın yarısını çıkaracağını bildiği için Mesut'u satmak istiyordu ve transferin bitimine 3 gün kala yaptığı toplantıda bu kararını Ancelotti'ye iletti. İtalyan teknik adamın ne kadar "hayır" deme şansı vardı bilmiyorum ama o görüşmeden sonra, Mesut transferi için Real'den yeşil ışık geldi. Perez, €50m'i cebine indirdi ama başta Ronaldo ve Ramos olmak üzere bütün oyuncularını üzmüşe benziyor. Madridli oyuncular, Mesut'un ayrılışına olan tepkilerini açıkça dile getirdiler. Taraftar da, bu işten pek hoşlanmamıştı ve hatta Bale'in taraftara tanıtılma töreninde, Barnebau'da "Özil'i satmayın!" tezahüratları vardı. Wenger ve Gazidis, Perez gibi bir adama güvenip büyük kumar oynadı ama çok şükür bu sefer şansları yaver gitti. 

Wenger'in, Suarez ile ciddi olarak ilgilenmesi ve Cabaye gibi ortalama oyunculara büyük paralar ödemekten kaçınması, aslında umut verici. Mesut transferiyle ilgili yazıda belirttiğim üzere, Arsenal, transferdeki mentalitesini nihayet değiştiriyor olabilir. Arsenal'i, Ocak ayında pahalı bir forveti kovalarken görürsek şaşırmayalım. 

Yarın da, Arsenal'e benzer bir transfer dönemi geçen Man Utd'dan biraz bahsetme niyetindeyim ama kendimi alkole vurup sözümde duramayabilirim. Dur bakalım. 

3 Eylül 2013 Salı

Mesut Düşünceler


Okey. Hepimiz şoktan çıktıysak, Mesut hakkında biraz konuşalım istiyorum.

Öncelikle "Arsenal'in, Mesut'a ihtiyacı yok" diyenleri şöyle bir hortumun altına alayım çünkü sizi ıslatmadan döversem tatmin olamam. Bak şu rakamlara evladım:

Mesut 47
Messi 47
Ribery 38
Ronaldo 37
Martin 37
Di Maria 33
Alves 32
Silva 31
Muller 31
Valbuena 30

Bunlar, Mesut'un Real Madrid'e transferinden beri Avrupa'nın en büyük 5 ligindeki asist sayıları. Transfer edilen adam Gervinho, Chamakh, Park değil; Arteta, Podolski, Giroud değil ve hatta Cesc, Cazorla bile değil. Mesut Özil, Mourinho'nun deyimiyle "Avrupa'nın en iyi 10 numarası". Kariyerinin doruğunda, Alman Milli Takımı'nın ve Real Madrid'in ilk 11'inden transfer edilmiş bir oyuncu. Bu adamın transferine, "İhtiyacımız yok" demenin, Messi transferine "Ama orda Walcott vardı" demekten farkı yok. Mesut, Cazorla'dan 1 gömlek, Arsenal'in diğer oyuncularından 2 gömlek üstün bir adam. Takımın forvet hattına takviyeye ihtiyacı olduğunu biliyoruz ancak bunu bilahare tartışırız. Lütfen kimse, Mesut zevkinin üstüne limon sıkmasın.

Mesut'un, Wenger'in sisteminde oturacağı yer 4-2-3-1'in 3'ünün ortası ya da solu olacak. Wenger'in, Cazorla'yı solda oynatmaktan memnun olduğunu düşünürsek, Mesut'un büyük ihtimal ortaya yerleşeceğini söyleyebiliriz. Bu, Cazorla'nın şu anda sınırsız olan taktiksel özgürlüğünün biraz kısıtlanacağı anlamına geliyor da olabilir, nitekim, 2 oyuncunun serbest adam olarak oynaması ortaya kaotik bir hücum hattı çıkarabilir. Wenger, bu sezon iyiden iyiye belirgenleşen kontra atak futbolundan iyi sonuç almaya başladı. Arsenal'in kendi sahasında zayıf takımlara karşı oynadığı maçlar hariç bu felsefeye devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu da demek oluyor ki, aynı Tottenham karşısında olduğu gibi, Arsenal'in formasyonu hücumda 4-2-2-2 şeklini alacak. Birinci ikili Arteta-Wilshere (Ramsey), orta ikili Cazorla-Mesut ve uç ikili Giroud-Walcott. Arsenal'in hücumdaki A planı, kazandığı topları, bu 3 kademe arasında süratle taşımak olacak. Böyle bir formasyonda Arsenal'in göbeğe sıkışıp kalacağını düşünebiliriz ancak bu noktada imdada, takımın hücuma çıkmaya çok iştahlı 4 beki yetişiyor. Wenger'in bekleri ezelden beridir 90 metrede top oynuyordu, yeni sezonda da böyle oynamaya devam edecekler. Aslında, sistem muhabbeti pek de önemli değil. Mesut kalitesindeki bir oyuncu, her türlü sisteme uyar ve bu takıma her halükarda katkı sağlar. Mesut'un asıl etkisi başka yerde olacak.

Arsenal'in son 20 yılına baktığımızda, çok belirgin çizgilerle ayrılan 2 dönem görüyoruz. Birinci dönem, 95 yılında Bergkamp transferiyle başlayan ve Invincibles sonuçlanan 9 sene. İkinci dönem ise Emirates'e taşınmayla başlayan ve gençlik projesi ile geçen 8 sene. İlk dönemde gelen başarılara Wenger'in katkısını yabana atmak gibi olmasın ancak o dönemdeki başarı büyük ölçüde, David Dein'in transferde yaptığı doğru hamlelerle geldi. Bergkamp, Overmars, Petit, Vieira, Henry, Pires, Campbell bu dönemde yapılan transferlerden bazıları. Hatta, Cesc ve RvP transfleri de, yine bu döneme denk geliyor. Arsenal'in Emirates'e taşınıp ucuz etten yahni yapmaya çalışmaya başlamasıyla, kupa orucuna girişinin aynı zamana denk gelmesi tabii ki bir tesadüf değil. Son 8 senedeki politikaları burada çok eleştirdik ve tekrar bunları tartışmak istemiyorum. Meseleyi bağlayacağım nokta, Özil transferinin yeni bir dönemin başlangıcını haber veriyor olma ihtimali.

Arsenal, Mesut'a 42 milyon pound harcadı ve buna rağmen bankada yatan hala £150m parası var. Yani bu kulübün, hiç borç almadan, sadece nakit rezerviyle en az £100m daha harcayabileceği anlamına geliyor. Wenger dün, kendi transfer rekorunu üçe katladı ve Mesut'un maaşının primlerle beraber £10m' a kadar çıkabileceği söyleniyor. Yani, yıllardır kulübün önünü tıkayan "sosyalist" maaş politikasının da sonuna geldik sanırım. Bu transfer, Wenger'in, nihayet kulübün finansal potansiyelinin farkına vardığı ve bankada yatan paraları, müzedeki kupalarla değiştirmek için hareket geçtiği anlamına geliyor olabilir. Eğer bugün çok heyecanlıysak, bunun %50'si Mesut'un kalitesinden dolayıdır, diğer yarısı ise Arsenal'in artık bu kalitedeki oyunculara yönelmeye başlama ihtimalidir. Eğer Mesut, kulübü yıllardır içten içe kemiren transfer politikaların sonu anlamına geliyorsa, Arsenal taraftarı ne kadar bayram yapsa azdır. 

Mesut transferinin bir dönemin sonu anlamına olmasının bir başka sebebi daha var mesela. Son 4-5 yıldır, Arsenal resmen bir "feeder club" halini aldı ve kulüp neredeyse her transfer dönemini oyuncu kalitesinden bir şeyler kaybederek kapattı. Dün Arsenal, Real Madrid'in ilk 11'inden bir oyuncuyu kadrosuna katarken, Man Utd, Everton'ın son derece tek yönlü orta saha oyuncusu Fellaini'ye £28m bayılıyordu. United taraftar forumlarına bakarsanız, genel atmosferin "Arsenal Mesut'u alıyor, biz ne yapıyoruz yahu?" olduğunu görebilirsiniz. Hele ki Man Utd'ın, Ronaldo gittiğinden beri yaratıcı orta saha oyuncusu arıyor olduğunu düşünürseniz, olayın önemini biraz daha kavrayabilirsiniz. Arsenal'in elinde, Avrupa'daki her oyuncuyu heyecanlandıracak bir potansiyel varken, United, kimseyi Fergie sonrası her yerin gül bahçesi olmaya devam edeceğine inandıramıyor. Eğer bu bir dönüm noktasını işaret etmiyorsa, neyi işaret ediyor çok merak ediyorum. (Buradan RvP'ye el sallamak geliyor içimden nedense)

Dennis Bergkamp transferi, nasıl 17 yıl önce Arsenal'de yeni bir dönemi başlattıysa, bana göre Mesut transferinin aynı şeyi tekrar yapma potansiyeli var. 10 yıl sonra geriye baktığımızda, belki de 2 Eylül 2013'ün, Arsenal için bir dönüm noktası olduğunu söyleyeceğiz. Dünyanın en değerli 4. kulübü olan bu camia, bana göre artık atılım yapmaya hazır. Bu noktadan sonra Arsenal yönetimi ve Wenger dönüp arkaya bakmamalıdır. Bu camia için, tekrar ligin tepesini hedefleme vakti çoktan gelmiştir. Arsenal, artık bu hedefe uygun oyuncuların peşinden gitmeli, bu hedefe uygun politikaları hayata geçirmelidir. Öyle ki, Wenger'in son dakikada Demba Ba gibi ortalama bir forveti almayışını bile, kulübün Suarez gibi daha kaliteli adamları transfer etme arzusuna bağlamak istiyorum. Eğer Wenger, ocakta ya da önümüzdeki yaz, Özil kalitesinde bir golcüyü bu takıma katacaksa, ben bu seneyi Giroud ve Podolski ile oynamaya razıyım. Yeter ki bu kulüp artık dönüp arkasına bakmasın, ucuz etten yahni yapmaya, çoluk çocuktan kadro kurmaya çalışmasın. Gazidis'in bundan 3 ay önce söylediği gibi, Arsenal, Avrupa'nın zirvesine oynayacak potansiyele sahip ve artık hakettiği yere doğru kürek çekmesinin vakti geldi. Eğer Mesut, bu küreğe asılan ilk adam olacaksa, o zaman ne mutlu goonerım diyene. 

Neredeyse 4 yıl sonra, Arsenal hakkında, tamamı pozitif ve umut dağıtan bir yazı yazmayı başardım. Ne kadar mesudum bilemezsiniz. 

2 Eylül 2013 Pazartesi

Çok Mesuduz

Bonservisi Arsenal kulüp rekorunun 3 katı: 42 milyon pound.

Maaşı, Arsenal kulüp rekoru: 6 milyon pound. 

Wenger, Bremen günlerinden beri kendisinin peşindeydi ama Real'in araya girmesi bu transferi Arsenal açısından imkansız hale getirdi. 

Bale transferinden sonra, Arsenal hem Di Maria'ya hem de Mesut'a talip oldu. Perez - Ancelotti görüşmesinden Mesut'un adı çıktı. 

Arsenal'in bir oyun kurucuya daha ihtiyacı olup olmadığını tartışabiliriz belki ama yapılan transfer bu kalitede olunca, ortada tartışalacak bir şey kalmıyor. Ne diyeyim, sonunda be Wenger!

***

Arsenal, büyük ihtimal Palermo'nun Fiorentina'da kiralık oynayan kalecisi Viviano'ya da bugün imza attıracak.

***

Bugün, bir de forvet transferi gelecek sanırım. Favori aday, Demba Ba (büyük ihtimal kiralık). Plase Abel Hernandez.

***

Transferler kesinleşmeden yazmayacaktım bir şey ama Özil ismini duyunca dayanamadım.

Bir Yüz Milyon Daha Harcayın; Tekrar Görüşelim


İnsan kulübe ve yönetime ne kadar kızgın olursa olsun, derbi maçın başlama düdüğü çaldığı zaman hepsini unutuveriyor. Zaten son yıllarda Wenger ne zaman baskı altına girer olsun, imdadına hep bir Kuzey Londra derbisi yetişiyor. Her ne kadar Arsenal'in, Tottenham üzerinde eskisi kadar dominasyonu olmasa da, iki takım arasında oynanan futbol açısından hala bariz fark var. Oynanan futbol açısından diyorum çünkü £103m harcayıp 7 önemli transfer yapan Tottenham kadro derinliği açısından Arsenal'in önüne geçmiş durumda. Hatta dün Arsenal'in yedek kulübesi o kadar zayıftı ki, Wenger, oyuna sokacak bekten başka bir şeyi olmadığı için maçı 6 defans oyuncusuyla bitirdi. Bugün İngiltere'de transferin son günü ve kendisinin bu konuda bir şey yapıp yapmayacağını hep beraber göreceğiz. Transferde çok aktif olan AVB'nin ise derdi, tüm bu oyunculardan ortaya "takım" çıkarmak olacak. Aynı transfer döneminde çok fazla oyuncu getirmenin ters teptiğini geçmişte çok kez gördük, umarım AVB bu işin altından kalkmayı başarır (yalan).

Dün akşam zevkli bir 90 dakika izledik ama maçın çok büyük bir taktiksel savaşa sahne olduğunu söyleyemem. Wenger, beklenen on biriyle sahadaydı ve sadece hasta olan Sagna yerine Jenkinson değişikliğini yapmıştı. AVB ise geçen hafta Swansea karşısındaki on biri aynen korumayı tercih etti.

Arsenal açısından maçın ilk göze çarpan yanı, Wenger'in artık iyiden iyiye kontra atak futbolunu "A Planı" yapma yoluna girmiş olması. Eskinin, topla %70 oynayan Arsenal'i yavaştan tarihe karışıyor artık. Zaten dün, 20. dakikada ekrana yansıyan istatistikler Arsenal için sadece %45 topla oynama oranı gösterince, kendi kendime "Wenger yine kontraya yatacak galiba" diye düşünüyordum ki, Arsenal mükemmel bir kontra golü buluverdi. Wenger'in şu anki hücum planı, Cazorla'nın sol tarafta oyuna başlayıp daha sonra maç içerisinde serbest adam olarak oynayarak, rakip savunma içerisinde boşluk araması ile başlıyor. Arsenal, topu Cazorla'ya ulaştırdıktan sonra da, İspanyol oyuncu Walcott-Giroud kombinasyonunu en etkili şekilde kullanmanın yollarını arıyor. Walcott, her ne kadar kanat oyuncusu gibi gözükse de, Arsenal'in pozisyon alışına bakarsanız, çoğu zaman takımın en ileride pozisyon almış oyuncusunun Theo olduğunu görürsünüz. Yani 4-3-3 gibi gözüken Arsenal formasyonu, Cazorla'nın orta sahaya devrilişi ve Walcott'un Giroud'ya yaklaşmasıyle, hücumda hep bir 4-4-2 şeklini alıyor. Dün, Arsenal'in attığı gol, bu hücüm planının sahaya neredeyse kusursuz bir şekilde yansımasıydı. Arsenal, topu kaptıktan sonra rakibin savunmaya oturmasına izin vermeden oyunu Cazorla ile kurdu ve Ramsey-Rosicky çabuk paslaşmasıyla Walcott'u buluverdi. Maç boyunca benzer senaryo neredeyse 10 kez daha tekrarlandı ancak nedense Sp*rs bu plana bir türlü önlem alamadı. AVB, göbekteki Dembele, Paulinho, Capuoe fiziksel üçlüsünün, Arsenal'in orta üçlüsünü durduracağını hesaplamıştı belki ancak Cazorla'nın Arsenal orta sahasına verdiği destek ile Sp*rs'ü sürekli olarak az adamla yakalamasını maç boyunca izlemek ile yetindi. Eğer, Lloris çok iyi bir maç çıkarmasa, sonuç yine bozguna doğru gidebilirdi.

Arsenal'in plana uygun giden hücumuna karşılık, sahada hiçbir planı olmayan bir Tottenham gördük. Sp*rs, son 2 senede hücumda 3 adama yüklüydü: Modric, Bale ve Lennon. Geçen sene Modric ayrıldığında, Sp*rs onun yerini Dembele ile doldurdu. Dembele iyi bir takım oyuncusu olsa da, Modric'in takıma kattığı yaratıcılığa yaklaşmaktan uzaktı. Modriç'in yokluğunda Bale vites büyülttü ve ekstra oynadı ve takımın hücumunu tek başına sırtladı. Ancak bunun sonucunda Tottenham, takım olarak oyun kurmayı tamamen unuttu. Ben size geçen sezon Bale'in tek başına kazandığı en az 10 tane Sp*rs maçı sayabilirim. Zaten geçen sene takım halinde oynamayı unutmuş bir takımın en iyi oyuncusunu elinden alırsanız, ortaya dünkü gibi bir şey çıkıyor işte. Sezonun ilk 2 maçını, penaltı golleriyle 1'er 0 geçen Tottenham, dün topla daha fazla oynayan taraf olmasına rağmen neredeyse hiç bir şey üretemedi. Öyle ki, Townsend'in sağdan içeri devrilip sol ayağıyla attığı şutlardan başka adam akıllı Sp*rs hücumu hatırlamıyorum. Tottenham'ın maçta gole en yaklaştığı pozisyon olan Defoe'nin volesi de zaten bir duran toptan geldi. AVB ve Levy bu yaratıcı futbolcu eksikliğinin farkındaydı mutlaka ki, Sp*rs'ün son 2 transferi Eriksen ve Lamela bu sorunu çözmeye yönelikti. Bana göre, Tottenham'ın sezonunun kaderini, bu 2 oyuncunun performansları belirleyecek. AVB, Modric ve Bale sonrası tamamen çöken Tottenham hücumunu ayağa kaldırabilirse, takımını ilk 4 için ciddi bir aday haline getirebilir. Aksi takdirde, aynı hedefe varmak için bir üçüncü şans bulacağını zannetmiyorum.

Maçla ilgili değinmek istediğim birkaç nokta daha var. Arsenal kazandığı son 4 maçta iyi savunma yaptı ancak her maçta Szczesny, çok kritik birkaç kurtarışa imza attı. Kendisinin sezona iyi bir başlangıç yapmış olması, 3. kalecisi olmayan Arsenal açısından önemli.

Dün Wilshere kendini iyi hissetmediği için kenarı alınınca, Flamini'yi izleme fırsatını bulduk ve benim ilk izlenimim gayet olumluydu. Son 2 sezonda 1500 maç oynayan Arteta'ya nefes aldırması açısından olumlu bir transfer olduğunu söyleyebilirim.

Koscielny ve Mertesacker her maç daha iyiye gidiyor ve Wenger, bu sezon kontraya dayalı futbol oynamak istiyorsa, defansın performansı ekstra önem taşıyacak. Bu noktada, sakatlıktan geriye hangi Vermaelen'in döneceği de çok önemli. Umuyorum bu sezon, geçen seneki değil de 3 sene önceki Vermaelen'i izleriz.

Cazorla insan mısın?

Daha önce söyledim ama Arsenal'in yedek kulübesinin korkutucu derecede sığ olduğunu tekrar belirtmeliyim. Transfer yorumunu yarına bırakıyorum ama umuyorum Wenger bir çılgınlık yapıp sezona bu kadroyla girerse, çok uzun bir kış bizleri bekliyor.