30 Ağustos 2013 Cuma

Bu Sefer Güldürmedi

"3. torbadan Dortmund'u çeken yandı", "2. torbadan Juventus'u çeken yan bastı", "4'ten Napoli gelmesin de kim gelirse gelsin"...

Bunlar kura çekimi öncesi düşüncelerimdi. Artık nasıl bir şanssa, Arsenal ve Galatasaray kuranın en sakat takımlarını paylaştı.

Galatasaray, Braga, Cluj, Schalke derken bütün kura balını geçen sene kullanıp bu seneye hiçbir şey bırakmamış. Birinci torbadan kolay rakip gelmeyeceği belliydi de, ikinciden Juventus gelmesi resmen eşek şakası oldu. Galatasaray, bu gruptan çıkacaksa, Kobenhavn'ı iki maçta da yenip Juve'yi de İstanbul'da devirmek zorunda. 9 puan alınabilir ve Real Madrid de Juve'yi her iki maçta da yenerse, belki bir ümit olabilir.

Arsenal, yıllardır gruplarda hep şanslı kuralar çekiyordu. Onlar da bu sene şanslarını tüketmişe benziyorlar. Geçen senenin Şampiyonlar Ligi finalistini 3. torbadan, Napoli'yi de 4'ten çekmek, bu kurada başınıza gelebilecek en şanssız işti sanırım. Bu gruptaki tüm maçların çok zorlu geçeceği aşikar. Dortmund ve Arsenal, grubun favorileri gibi gözükse de, Napoli ve Marsilya'nın 1-2 bitirmesi de beni çok şaşırtmaz.

UEFA'nın şu anki puanlama sisteminin büyük takımlara nasıl avantaj sağladığının bir analizi, geçen gün BBC websitesinde yer aldı. Yazınının özeti, son 5 seneye ve tüm maçlara eşit ağırlık veren, şu anki coefficient sisteminin, sürekli Avrupa sahnesinde yer alan büyük kulüplerin statükosunu korumak için tasarlanmış olduğuydu. Ben bu görüşe sonuna kadar katılıyorum ve şu anki puanlamanın değişmesi gerektiğine inananlardanım. Bana göre, son 5 senenin puanlarına hesaplamaya katılırken, geçmişten günümüze artan katsayılar kullanılmalı. Mesela, 5 sene öncesinin puanıyla, geçen yılın puanı, bu senenin sıralamasını aynı oranda etkilememeli. Geçen senenin ağırlığı daha yüksek olmalı. Aynı şekilde, Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi'ne göre daha iyi coefficient getirmeli. Şampiyonlar Ligi finali, ön elemesinden daha iyi coefficient getirmeli. Ha bir de ülke puanının etkisi ortadan kaldırılmalı ki, zaten avantajlı olan İspanyol, İngiliz ve Alman takımlarının avantajı daha da artmasın. Bu değişiklikler yapıldığı takdirde, Avrupa Ligi gediklisi Benfica'nın 1., Şampiyonlar Ligi finalisti Dortmund'un 3. torbaya gitmesinin önüne geçilmiş olur. Ayrıca, 5 sene önce bir şeyler yapmış olan ve uzun süredir sessiz olan CSKA ve Marsilya gibi takımların 2. torbaya girmesi de mümkün olmaz. Böyle bir değişiklik, her sene 2. turda elenen Arsenal'i de 1. torbadan indirir büyük ihtimal.

29 Ağustos 2013 Perşembe

Yetmez Ama Evet


Aziz Yıldırım ve Yıldırım Demirören dışında herkesin beklediği oldu ve CAS, UEFA'nın Fenerbahçe'ye verdiği 2 yıl Avrupa kupalarından men cezasını onadı. UEFA disiplin komitesi, bugün olağanüstü toplanıp, cezanın nasıl uygulanacağını belirleyecek. Büyük ihtimalle Fenerbahçe bu sezon Avrupa Ligi'ne gidemeyecek, önümüzdeki sezon da katılma hakkı kazandığı takdirde, yine UEFA'nın turnuvalarında yer alamayacak. Tabii UEFA, son dakika sürpriziyle, cezayı önümüzdeki sezon başlatma kararı da alabilir ama bu ihtimali düşük buluyorum. Fenerbahçe'nin şike yaptığı, futbolu yöneten kurum olan UEFA ve dünyanın spor hukuku konusundaki en üst mercii olan CAS tarafından karara bağlandığına göre, artık şike var mıydı, yok muydu, sahaya yansımış mıydı, yoksa o gün güneş tutulması mı olmuştu tartışmalarını bir yana koyabiliriz.

UEFA ve CAS'ın kararları garip bir durumu ortaya çıkardı. Bildiğiniz üzere Fenerbahçe, Türkiye'de henüz idari bir ceza almadı. Olayda adı geçen kişilerin yargılaması yapıldı ve konu hala yargıtayda ve ancak mahkemelerin ya da yargıtayın Fenerbahçe'ye idari bir ceza vermesi hukuki olarak mümkün değil. Bunu yapacak kurum, çok sevgili Türkiye Futbol Federasyonu. TFF'nin bağlı olduğu UEFA, Türkiye Süper Ligi'nde yapılan şike için, Fenerbahçe'yi kendi turnuvalarından men ederek cezalandırdı ve kendi üzerine düşen idari sorumluluğu yerine getirdi. Peki TFF bu konuda ne yaptı? Fenerbahçe'nin Türkiye Ligi'nde yaptığı şike için, Türkiye Ligi'ndeki cezası ne oldu? UEFA'nın suçlu bulduğu Fenerbahçe'yi, ona bağlı bir kurum olan TFF gerçekten suçsuz bulabilir mi?

Bulamaz.

Bundan dolayıdır ki, TFF'nin bir önceki başkanı Mehmet Ali Aydınlar, Fenerbahçe'ye vereceği idari cezayı (puan silme) hazırlamış ve hatta biricik Fenerbahçe'si bundan çok fazla etkilenmesin diye, bir gece ansızın Türkiye Süper Ligi'nin sonuna playoff ekleyivermişti. Ancak Aziz Yıldırım, kulübü sürüklediği uçurumu yeterli bulmamış olsa gerek ki, o planı reddetti ve Aydınlar'ı yaka paça yönetimden indirip yerine kankası Demirören'i seçtirtti. O dönem aklı başında Fenerliler, Aydınlar'ın cezasına razıydı ancak Yıldırım, kulübü değil kendisini destekleyen ahaliyi de arkasına alarak kendi bildiğini okudu. Şimdi, o zaman bu işin çözülmediğine pişman olmayan tek bir Fenerbahçeli kaldığını zannetmiyorum. Hatta, keşke küme düşürselerdi, şimdiye geri gelmiştik diyen Fenerliler bile var.

UEFA'nın aldığı kararlar, Yıldırım Demirören ve TFF için, üç maymunu oynama süresinin dolduğu anlamına geliyor. TFF, işe 2010/11 şampiyonluk kupasını Trabzonspor'a verek başlamalı ve Fenerbahçe'ye, Türk futbol kamuoyunu tatmin edecek cezaları bir an önce vermeli. Eğer Demirören'in bu kararları alacak yüreği yoksa, bir an önce istifa etmeli ve federasyonun idari sorumlulukarını yürütebilecek yeni bir yönetim iş başına gelmeli. Çünkü UEFA'ya biraz daha "yansımamış amcası" türküsünü okurlarsa, adamların şamarı çok ağır olacak.

Ben Galatasaraylı olduğum için, belki Fenerbahçeliler bu yazılanları taraflı buluyorlardır. Ancak inanın ki, şu olayların içerisinde Galatasaray olsaydı, yukarıda yazdıklarım hiçbir şekilde değişmezdi. Galatasaray'ın ceza almasını tabii ki istemezdim ancak körü körüne Aziz Yıldırım gibi adamların peşinden kesinlikle gitmezdim. Bu örneği daha önce de verdim ama tekrar etmek istiyorum. Galatasaray camiası, kendini bilmez bir bürokratın kulübün onuruna dil uzatışına tepki göstermediği için Adnan Polat'ın kellesini aldı. Eğer söz konusu olay şike olsaydı, camianın tepkisi çok daha ağır olurdu. Fenerbahçe, Aziz Yıldırım illetinden kurtulmak için daha neyi bekliyor, anlamıyorum. Bir yöneticinin, kulübüne verebileceği her türlü zararı ve fazlasını Aziz Yıldırım'ın elinden gören koskoca camia, hala nasıl bu adama katlanıyor? Bundan 4 sene önce Galatasaray, ligin dibine, tepesine olduğundan daha yakındı ve yönetim değişikliği kulübü bir anda ayağa kaldırdı. Aynı şekilde Beşiktaş, Demirören'in kulübe açtığı yaraları ancak yönetim değişikliğinden sonra sarmaya başladı. 18-20 yaşındaki Fenerliler, belki Aziz Yıldırım öncesi bir Fenerbahçe'nin varlığını hatırlamıyorlar ve değişimden korkuyorlar. Peki bu kulübün bütün kongresi de mi balık hafızalı? Asan, kesen, kavga eden, taraftar azarlayan, federasyon düşüren, şike yapan, nefret söylemiyle kulüp yönetmeye çalışan bir başkandan daha iyisini bulamayacaklarını mı zannediyorlar? 

Ne diyeyim ki? Devam edin o zaman. 

27 Ağustos 2013 Salı

Kaça O Marslar?

Risk Ne Değildir?


Söz konusu Premier Lig'in son 9 şampiyonluğunun 8'ine imza atmış 2 takımın maçı olunca, insan ister istemez heyecanlı ve gollü bir maç bekliyor. Son yıllarda, drama üretmek konusunda oldukça başarılı olan United - Chelsea fikstürü, bu sefer yüzümüzü pek güldürmedi. Her iki hoca da, anlaşılabilir sebeplerden dolayı oldukça temkinliydi ve bu ortaya alışık olmadığımız derecede sıkıcı bir United - Chelsea maçı çıkardı.

Maçın sıkıcı geçmesinin en önemli nedeni, her iki hocanın taktiklerinin birbini nötrlemesi oldu. Mourinho, 3 forvetinden hiçbirini sahaya sürmeyerek, sahaya sürpriz bir 4-2-3-1 ile çıktı. Chelsea, dizilişi için 4-6-0 diyemeyiz çünkü Schurrle, dün bir "false 9"dan daha çok, forvet oynayan bir orta saha oyuncusu olarak sahadaydı. Yani, rakip stoperleri peşinden orta sahaya doğru sürüklemek yerine, Schurrle, sürekli onların arasına ve arkasına koşular yaptı. Mourinho'nun kafasındaki plan, Alman'ın hızını kullanarak Vidic ve Ferdinand'î mümkün olduğu kadar kendi ceza sahalarına doğru itmek ve Man Utd orta sahası ve defansı arasında Hazard-Oscar-De Bruyne üçlüsü için boşluk yaratmaktı. Ancak Moyes'in de temkinli bir taktikle sahada olması ve Carrick-Cleverley ikilisini hücuma fazla çıkarmaması yüzünden, Mourinho, aradığı boşlukları orta sahanın ortasında bulamadı. Benim beklentim, Chelsea'nin maç ilerledikçe, göbekte sıkışan oyunu kanatlara doğru açmasıydı ancak ortada yaşanan sıkışmaya benzer bir durum kanatlarda da yaşandı. United'ın açık oyuncuları Wellbeck ve Valencia, defansif açıdan çok iyi bir maç çıkararak Chelsea'nin kanat tehlikesini nötrledi ki, Valencia, sahadaki en çok defansif müdahaleyi yapan oyuncu olarak maçı bitirdi. Set oyunuyla pozisyon üretmekte zorlanan Chelsea, yakaladığı nadir kontra atak tehditlerini de, defanstan çıkış paslarını iyi yapamayarak harcadı. Bu noktada özellikle Ramires, oldukça kötü bir performans sergiledi ki, maç sonrası Mourinho da bu bölgede çok hata yaptıklarının altını çizdi.

United'ın başında Old Trafford'ta oynadığı ilk lig maçında, Chelsea'ye yenilmek Moyes için pek de iyi bir başlangıç olmazdı. O yüzden İskoç teknik adam, dün neredeyse hiç risk almadı. Cleverley ve Carrick'in daha defansif bir mantaliteyle sahada olması, Moyes'i, hücuma yaratıcılık katmak için, hala geleceği belirsiz olan Rooney ile başlamak zorunda bıraktı. Rooney, iyi bir maç çıkardı ancak Welbeck ve Valencia'nın kanatlarda oynadığı United hücumu hala yaratıcılık konusunda oldukça kısıtlıydı. Moyes, Valencia'nın yerine Kagawa ile sahaya çıksaydı, büyük ihtimal United daha fazla pozisyon üretebilirdi. Ancak o zaman da, Cole ve Hazard'lı rakip sol kanat karşısında United, defansif olarak risk almış olurdu ve dediğimiz gibi Moyes, sahaya risk almak için çıkmamıştı. Risksiz oyun, United'ın bütün hücumunu, Welbeck, RvP ve Rooney'in kişisel becerilerini kullanarak yaratacakları pozisyonlara dayandırmasına neden oldu. Bana göre maçın en iyi oyuncusu olan Terry, RvP'yi 90 dakika boyunca mükemmele yakın kontrol ederek tamamen etkisiz hale getirdi. Sol taraftarki Wellbeck, karşısında çetin ceviz Ivanoviç'i bulunca, United hücumu tamamen Rooney'in üzerine kalmış oldu. Sadece ilk 45 dakikada, 33 kere topla buluşan Rooney'in, RvP'yi sadece 3 kere bulabilmesi, United hücumunun neden işlemediğini gösteren çarpıcı bir istatistikti.

Yazıyı noktalamadan önce, Chelsea'deki forvet problemine de bir paragraf açmak istiyorum. Mourinho'nun elinde 3 tane forvet oyuncusu var. Ancak Portekizli dün tartışmalı bir karara imza atarak sahaya bir orta saha oyuncusunu forvete koyarak çıktı. Mourinho bu tercihi, Abramoviç'e ve futbol dünyasına elindeki forvetlere hiç güvenmediğini ilan etmek için, yani taktiksel değil politik nedenlerden dolayı yapmış bile olabilir. Hani Torres'in artık tamamen tükenme noktasına gelmiş bir adam olduğunu anlamak için kanıta ihtiyacı olan varsa, dün kendisinin sahaya girmesiyle beraber Chelsea'nin bütün oyununu nasıl öldürdüğüne tekrar bir göz atabilirler. Bana göre Chelsea'nin elindeki en iyi forvet, Romelu Lukaku. Mourinho, dün sahaya onunla çıksaydı farklı bir Chelsea hücumu izleyebilirdik. Nitekim Lukaku'nun son Man Utd'a karşı oynadığı son maçta yaptığı hat trick hepimizin hafızasında. Mourinho, United savunmasını kendi ceza sahasına doğru itmek için Schurlle'nin koşuları yerine Lukaku'nun fiziksel varlığına güvenebilirdi. Genç Belçikalı'nın pivot oyunu, arkasındaki 3 hücuma dönük orta saha oyuncusunu da gayet etkili bir şekilde besleyebilirdi. Mourinho, onu ilk on birde düşünmediyse bile, sonradan oyuna giren isim bana göre Torres değil, Lukaku olmalıydı. Chelsea forvetinden bahsetmişken, Chelsea'nin Rooney'e son kararını vermesi ve ayrılmak istediğini kulübüne bildirmesi için 48 saat verdiğini de belirtelim. Son dedikodular, Rooney'den olumsuz yanıt alması halinde, Mourinho'nun forvet problemini Eto'o ile çözmek istediği yönünde.

Maç sonrası birkaç yerde Mourinho'nun negatif futbolunu Premier Lig'e geri getirdiğine dair yorumlar okudum. İlk 2 maçında son derece ofansif bir anlayışla oynayan Chelsea'yi, Old Trafford'ta temkinli oynadı diye, negatif olarak damgalamak pek doğru olmaz. Bana göre dünkü maç sıkıcı geçtiyse, bunun sebebi her iki teknik adamın da aynı ölçüde risksiz futbol oynatmayı seçmesiydi. David Moyes'in Everton günlerinde eleştirildiği 2 konu vardı. Birincisi, zaman zaman fazla defansif oynaması ve ikinci de büyük takımlardan sonuç almakta zorlanması. Daha ikinci maçtan Moyes' hakkında negatif konuşmak istemiyorum ancak dün, her iki eleştirinin izlerini de United'ın futbolunda gördük. Moyes, belki daha ilk iç saha maçı olduğu için fazlasıyla temkinliydi ve bu bir yere kadar anlaşılabilir ancak Old Trafford ahalisinin dünkü futbol ile tatmin olmayacağını da bilmesi gerekir. United, son 20 yıldır rakip tanımaksızın hücum futbolu oynamış bir ekip ve camianın beklentisi, aynı felsefenin korunması doğrultusunda olacaktır. Eğer Moyes dünkü maça "Aman ikinci maçımda Mourinho'ya yenilmeyeyim" diye çıktıysa, bu kafa yapısını acilen değiştirmesi gerekir. Çünkü Man Utd'ın alışkın olduğun başarıları, yenilmemek için sahaya çıkarak sürdürmesi çok zor olabilir. 

25 Ağustos 2013 Pazar

Pazar Notları



Fulham 1 - 3 Arsenal

Arsenal'in transferdeki hareketsizliği ve geçen hafta aldığı mağlubiyet, ligin daha 2. haftasındali sıradan bir Fulham deplasmanını, sanki ligin kaderini belirleyecek maçmışçasına önemli hale getirdi. Fulham sıradan bir lig maçına çıkarken, Arsenal için, dün galibiyetten başka hiçbir sonuç kabul edilemezdi ve iki takımın maça bakışları arasındaki bu fark futbollarına da yansıdı.

Wenger sahaya, Fenerbahçe maçından hafif bir sakatlıkla çıkan Wilshere'i yanına alıp, onun yerine Podolski'yi sahaya sürerek başladı. Podolski'nin sol açığa yerleştiği dizilişte Cazorla, forvet arkasında serbest adam olarak yer aldı. Fulham'ın dizilişinde dikkat çeken ve bana göre hatalı olan ise, defansif olarak son derece disiplinsiz bir oyuncu olan Taarabt'ın sol açığa, yani Walcott'un kanadına yerleştirilmiş olmasıydı. Daha sahaya sürülen takımlara bakarak bile Fulham'ın o bölgede sıkıntı yaşayacağını söylemek mümkündü.

Fulham maçı Arsenal için Fenerbahçe maçına benzer bir şekilde gelişti. Rakip, maça çok tedirgin başlayınca, Arsenal kontrolü erkenden eline aldı ve orta sahayı istediği gibi kontrol ederek maça başladı. Fulham'ın planı,  DM ile sahasında alan daraltıp, Taarabt ve Duff ile hızlı çıkmak ya da topu Berbatov'a ulaştırıp onun pivot oyununu kullanmaktı. Martin Jol'un planlarını tamamen alt üst eden, Arsenal'in biraz şansla da olsa gelen erken golüydü. Golü bulan Arsenal, aynı Fenerbahçe maçında olduğu gibi rakibin üzerine gelmesini bekleyerek, ani kontralarla gol aradı ve bunda da çok başarılı oldu. Eğer dün Walcott biraz şanslı olsa, maç 5-6'ya gidebilirdi. Arsenal'in kontra atak planını Gibbs'in kaçırdığı pozisyonun başlangıcını ve sonunu gösteren aşağıdaki iki kareden açıkça görebilirsiniz. İlk karede Fulham hücumdayken Arsenal, kendi ceza sahasını tam 11 oyuncusuyla birden doldurmuş durumda. Bu noktada Fulham'ın, orta saha civarında 2 stoperi ve onların önünde de DM'lerinden birisi Sidwell var. Arsenal'in bu noktada topu kazanıp kontraya kalkmasının sonucunda oluşan pozisyona yani 2. kareye bakarsanız, Fulham'ın 6'ya 5 yakalandığını görebilirsiniz. 7'e 11 savunmadan, 6'ya 5'lik hücuma bu geçiş, Arsenal'in dünkü (ve Fenerbahçe maçındaki) hücum anlayışını çok güzel özetliyor.

Arsenal'in kontraya dayalı futboluyla, iki deplasmandan 3'er gollü galibiyetlerle dönmüş olması gayet sevindirici. Ancak lig maçlarının %70'ini kapanan takımlara karşı oynayan Arsenal'in, kontra atak futbolunu hücumdaki "A Planı" yapması biraz zor. Aston Villa maçında çok açık bir şekilde gördük ki, Arsenal, disiplinli savunma yapan takımları açmakta zorlanıyor. Bunun en önemli sebebi de, takımın golcü departmanındaki yetersizliği. Arsenal, son 3-4 sezonda temposundan çok şey kaybetti ve bunu Wenger bilinçli olarak yaptı. Bu dönemde eskinin her maç 4 atıp 3 yiyen, bir o kalede bir bu kalede Arsenal'inden, daha düşük tempoyla oynayıp daha az pozisyon üreten ama daha iyi savunma yapan bir Arsenal'e doğru bir evrim izledik. Bu değişimin iyi ya da kötü olduğunu tartışmak istemiyorum ancak ortada şöyle bir problem olduğu bir gerçek. Arsenal, pozisyon sayısında düşüşe geçerken, golcü kalitesinde de düşüş yaşadı. RvP'nin son sezonunu hatırlayın mesela. O zaman da Arsenal çok fazla pozisyona girmiyordu ancak Van Persie, neredeyse her ayağına geleni gole dönüştürerek takımı çoğu maçta ipten alıyordu. Arsenal, Premier Lig'in en iyi golcüsünü kaybetti ve şu anda hücumu sadece boşluk bulduğunda gol üretebilen 3 adama emanet. Evet, Arsenal 2 maçta 6 gol attı ama sezon boyunca kendisine Fenerbahçe ve Fulham'ı kadar boşluk verecek çok fazla takımla oynamayacak. Ligin zayıf takımları kapanarak bu boşluğu ortadan kaldıracak, güçlü takımları ise daha iyi savunma disiplini ortaya koyarak. Wenger'in, takımının set hücumundaki problemlerini çözmesi için dünya çapında bir forveti bu takıma kazandırması şart ve bunu yapmak için sadece 9 günü var. Higuain, Suarez trenlerinin kaçtığını ve Benzema'nın menejerinin Arsenal kapısını kapattığını göz önüne alırsak, böyle bir transferin olasılığının iyiden iyiye düştüğünü söylebiliriz.

Forvet demişken, burada Podolski'ye de bir paragraf açmak istiyorum. Podolski, Arsenal'e geldiğinden beri çektiği şutların %20'sini gole çevirmiş bir arkadaşımız ve o şutlardan bloklananları düştüğümüzde şut/gol oranı %37'e kadar çıkıyor. İstatistiksel anlamda, bu takımın en iyi bitiricisi bana göre Poldi. Ancak buna rağmen, Wenger'in kafasındaki 11'de Alman oyuncuya yer yok ve geçen hafta Schalke'ye transfer olacağı dedikoduları İngiliz ve Alman medyasında bol bol yer aldı. Bana göre Podolski'den Arsenal'in yeterince verim alamaması, Wenger'in taktiksel anlamda ne kadar dar kafalı olduğunun bir kanıtı. Podolski, futbol hayatını 2. forvet oynayarak geçirmiş ve ceza sahası içerisinde olduğu zaman etkili olabilen bir oyuncu. Ancak Wenger'in sisteminde 2. forvet diye bir pozisyon son 10 senedir yok. Wenger'in 4-2-3-1'indeki 3'ün kompozisyonu yıllardır değişmedi. Ortada oyun kurucu (Bergkamp, Cesc, Wilshere, Rosicky) ve kanatlarda ya bir klasik hızlı açık (Ljunberg, Overmars, Walcott, Arshavin) ya da kanattan içeri devrilerek oyun kurabilen teknik bir oyuncu (Pires, Nasri, Cazorla). Wenger'in sisteminde ikinci bir forvete yer hiçbir zaman olmadı. Arsenal'e gelen Eduardo, Vela, Bentdner, Chamakh gibi oyuncular hep pozisyon dışı oynamak zorunda kaldılar ve tutunamadılar. Hatta Henry ve Adebayor'un varlığında RvP bile bu sorundan muzdaripti ki, kendisinin tek başına forvet oynamaya başladıktan sonra patlama yapması da tesadüf değil. Şimdi aynı şeyi Podolski yaşıyor. Wenger, Alman oyuncuyu sol açık olarak sahaya çıkarıyor ancak Podolski'den yukarıdaki iki kalıptan birine uymasını istiyor. Yani Podolski ya oyun kuracak ya da klasik bir kanat oyuncusu gibi adam eksiltecek. Üstüne bir de sol açığın, rakibin beklerini savunması gibi bir defansif görev de ekleyin bunun. Ceza sahası içerisinde etkili olan ve orada oynamaya alışmış bir oyuncuya, orta saha sorumlulukları yükleyip, performans beklemek ne kadar gerçekçidir? Poldi'nin sürekli olarak yedekte kalmasının sebebi de bu zaten. Wenger, kendi sisteminde Podolski'den verim almak için bazı değişiklere gitmek yerine, Podolski'yi komple değiştirip kanat oyuncusu yapmaya çalışıyor. Dün Alman oyuncunun attığı 2 gol de, klasik 2. forvet golüydü ancak bu pozisyonlar Arsenal'in normal set oyunundan gelmedi. Podolski, 2 kontra atak pozisyonunda, golcü önsezi ve bitiriciğini kullanarak golleri buldu. Wenger, eğer forvet transferi yapmayacaksa, Podolski'den verim almayı öğrenmek zorunda ve buna onun güçlü yanlarını kullanacak bir takım hücum setleri organize ederek başlayabilir. 

Fulham maçı sıradan bir lig maçı gibi gözükse de, daha önce dediğim gibi çok önemliydi ve Arsenal'in 3 puan alması sevindirici. Bu maçla ilgili tek endişem, çok kötü 2 rakibe karşı alınan galibiyetlerin, Wenger'i transfere ihtiyacı olmadığına ikna etmesi. Arsenal, daha ligin 2. haftasında kadro derinliği problemleri yaşıyor ve takımın şu anki kadrosuyla 4 kulvarda mücadele etmesi imkansız. İngiliz kışı bastırıp, Arsenal'in klasik sakatlıkları kapıya dayandığında, Wenger sahaya sürecek a takım oyuncusu bulmakta bile zorlanabilir. Umuyorum, Arsenal, transferin son 8 gününü iyi değerlendirir de, haftaya Pazartesi, burada Wenger'i istifaya davet eden bir yazı görmezsiniz. 

23 Ağustos 2013 Cuma

Ne Gerek Var?


Galatasaray taraftarı için her şey biraz fazla yolunda gidiyordu bu aralar. Yönetim ve teknik heyet istikrarı, sportif başarının ligde ve Avrupa'da gelmesi, transfelerin göz kamaştırması derken, Galatasaraylılar dert tasa ne demek unutur oldular. Öyle ki, krizden beslenen Türk medyası bile çok uğraşmasına rağmen baltalayamadı Galatasaray'ı. Gel gelelim, geçtiğimiz bir hafta içinde yaşanan milli takım hocası komedisi, resmen taraftarın keyfine limon sıktı. En azından ben, Terim'e yapılan teklifin art niyetli olduğuna inanıyorum ve yaşanan gelişmelerden dolayı oldukça rahatsızım. 

Terim'e yapılan teklifin artniyetli olduğu konusunda tabii ki somut bir kanıtım yok. Ancak eli yüzü düzgün birkaç basın organında, Aziz Yıldırım'ın büzüktaşı Demirören'e bu ismi önerdiğini de okudum. Türkiye Futbol Federasyonu'nun şu anki ve bir önceki başkanı, bu göreve Fenerbahçe'nin çıkarlarını korumak ve kirli çamaşırlarını örtmek için getirilmiş arkadaşlardı ve onlardan gelecek hiçbir oltaya Terim'in ve Galatasaray yönetiminin yem olmaması gerekiyordu. Son 3 senedir, play-off'undan tut da, yabancı sınırlamasına kadar somut olarak Galatasaray'ı engellemek yapılmış icraatlerin altına imza atan federasyonun takımında, Terim'in ne işi var ve bunu Galatasaray yönetimi nasıl onaylıyabiliyor, anlamış değilim. 

Federasyonun takımı ifadesini bilerek kullandım çünkü Türk halkı, milli takımından son yıllarda sistematik olarak koparıldı. Federasyonun sürekli olarak basiretsiz yönetimler tarafından beceriksizce yönetimesi, milli takımı, bir takım adamların, bir takım politik ajandalarıyla yönettiği, futbolcusundan, taraftarına herkesin üvey evlat muamelesi yaptığı bir kuruma çevirdi. Milli takımın başarısını, tuttuğu kulüp başarısının üstünde tutan bir insan evladı kaldı mı aranızda? Dürüst olarak sorun bu soruyu kendinize. Milli takım gerçekten umrunuzda mı?

Tekrar soruyorum, Fenerbahçe'yi sürüklediği bunalımın çaresini Galatasaray'ı da aşağı çekmekte bulan Aziz Yıldırım ve onun kuklası Yıldırım Demirören'in yönettiği takımın başında Fatih Terim'in ne işi var? 

Terim açısından olaya baktığımda bu soruyu cevaplamam kolay oluyor. Terim, umutların tamamen kesildiği Dünya Kupası'nı, tekrar Türk halkına hediye edip, bu memleketin futbol tarihine zaten kazıdığı adını iyice perçinlemek istiyor. Terim'inki bir ego olayı, bir başarı hırsı olayı. Ego ve hırsı olumsuz olarak kullandığımı zannetmeyin. Bu iki özelliği Fatih Terim'den alırsanız geriye hiçbir şey kalmaz. Terim'i başarılı yapan egosu ve hırsı ve Galatasaraylılar kendisine bu yüzden tapıyorlar. Eğer, Fatih Terim'in önüne, başarısızlık riski olmayan, ancak başarılı olduğu takdirde 70 milyonun gözünde bir kez daha kahraman olacağı bir teklifi koyarsanız, onun buna hayır demesini bekleyemezsiniz. Zaten para bile istemeyeşinin sebebi de bu. Türk futbol tarihininin en başarılı teknik adamı olsa da, Terim hala başarıya aç. Ölene kadar da doyacağını zannetmiyorum ki, böyle olduğu için ne mutlu Galatasaray taraftarına. 

Terim'i kendisine yöneltilen teklife hayır dememesini yukarıdaki sebepten dolayı anlıyorum. Anlayamadığım nokta, kendisinin işvereni Ünal Aysal'ın bu tuzağa nasıl düştüğü. Galatasaray yönetimi ve başkanı olmak demek, sadece parayı basıp transfer yapmaktan ibaret değildir. Galatasaray yönetimi, milyon dolar kazanan şımarık yıldız futbolcusundan, çok güçlü egosu olan teknik heyete ve zaman zaman kendini de yakacak kadar ateşli olan taraftarı da yönetmek zorundadır. Eğer, bariz bir şekilde senin başarılı olmanı istemeyen bir adamdan, senin teknik direktörüne teklif geliyorsa ve sen bu arkadaşa kapıyı gösteremiyorsan, kusura bakma ama sen Galatasaray yönetimi olarak asli görevin olan bu "kulübün menfaatlerini koruma" işini yapamıyorsun demektir. Bakın kulübün menfaatleri diyorum, milli takımın ya da Fatih Terim'in menfaatleri değil. Ünal Aysal yönetimi için milli takımın ne durumda olduğu tamamen bir tefarrüat olmalıdır. Fatih Terim'in, milli takımın sorumluluğunu da üstlenmesinin Galasaray'a en ufak bir faydası yoktur, ancak, 3 kulvarda mücadele edecek hocaya bir de 4. kulvar eklemenin mutlaka Galatasaray'a bir maliyeti olacaktır. Zaten, bu teklifi yapan artniyetli adamların da umduğu budur ve bu teklife hayır diyemeyen Galatasaray yönetimi, kulübü menfaatlerini koruma görevini yerine getirememiştir. 

Belki yönetimin, Fatih Terim istediği için bu teklife evet dediğini ve yeni bir kriz yaratmaktan kaçındığını düşünenleriniz olabilir. Eğer Galatasaray'ın kontratlı hocası Terim, başladığı projeyi bırakıp, gidip milli takımı çalıştırmak istiyorsa ve bu reddedildiği için kriz çıkaracaksa, varsın o kriz çıksın o zaman. Açıkçası ben, yüz milyonlarca dolarlık şirketleri yöneten Aysal gibi bir yöneticinin, Terim'in egosunu da yönetmeyi başarmasını ve bu kaostan krizi yaratmadan kulübü çıkarmasını beklerdim. Kaldı ki Ünal Aysal, federasyonun teklifine hayır deseydi ve bunun sonucunda Terim ile yolların ayrılmasına kadar gidecek bir olaylar zincirini başlatsaydı, bu süreçte tamamen kendisinin arkasında olurdum. Dediğim gibi, Ünal Aysal'ın görevi, Fatih Terim'i hoş tutmak değil, Galatasaray'ın menfaatlerini korumaktır ve bu olaydan Galatasaray'ın elde ettiği bir menfaat yoktur. Terim'in egosu, bu olayda mantıklı karar almasına engel olmuştur ve Galatasaray yönetimi kendisine dur diyecek kudreti kendi içerisinde bulamamıştır. İşin aslı budur. 

Benim için Galatasaray, her zaman için milli takımdan daha fazla öneme sahip olacak. Hele ki Demirören gibi bir adam tarafından yönetilen bir milli takımın, ne yaptığı inanın ki zerre umurumda değil. O yüzden, Terim'in milli takım macerasının mümkün olduğu kadar kısa olmasını, yani Türkiye'nin gruplardan çıkamamasını diliyorum. Çünkü ben, Galatasaray yönetiminin tersine, önceliği kulübümün menfaatlerine veriyorum. 

Alın Size Transfer


Wenger kasten mi yapıyor bilmiyorum. Taraftar, her gün ortaya atılan bir sürü yıldız oyuncu ismiyle hayaller kurarken, sen git hala bedavaya bulduğun adamlara sözleşme ver. Hem de bu sefer genç yetenek filan da değil, kulüpten ayrılırken ufak çapta bir krize neden olmuş olan Mathieu Flamini'den bahsediyoruz.

Flamini'nin Arsenal'e tekrar imzası pek sürpriz olmadı. Kendisi, bundan bir ay önce, 3 Serie A kulübünden gelen teklifleri reddettiğini ve Premier Lig'e dönmek istediğini açıkladı ve o günden beri Londra'da Arsenal ile antremanlara çıkıyordu. West Ham ve Fulham gibi diğer Londra kulüplerinin de ilgilendiği Fransız oyuncu, son bir ayda Wenger'i tatmin etmiş olacak ki, Arsenal, Flamini'ye yeni kontrat vermeye hazırlanıyor. Hatta, bütün prosedür, bugün öğlene kadar tamamlanır ve federasyona yetiştirilirse, Flamini Fulham maçında kadroda yer alabilecek.

Bu transferi Wenger'in planladığını pek zannetmiyorum. Arteta'nın sakatlığı sonrası Flamini, kendisini doğru zamanda, doğru yerde buldu. Wenger'in kriz dönemlerinde çözümü mazide araması yeni bir şey değil. Biz dünya çapında kaleci beklerken Lehmann'ı emeklilikten geri getirmesi ve taraftar golcü al diye yalvarırken Henry'i kiralaması çok taze bir şekilde hafızalarımızda. Flamini, belki emeklilik yaşına gelmemiş olabilir ancak son 3 senede Milan formasıyla sadece 29 lig maçına çıkmış, takıma ne verebileceği tamamen kapalı kutu olan bir isim. Üstelik kendisinin Arsenal'den bedavaya ayrılışı, Wenger'in önüne gelene çok uzun kontralar vermeye başlamasını tetikleyen olaylardan da birisiydi. Birçok Arsenal taraftarı, onu hala "hain" olarak görüyor ve Wenger'in bu transferle çok fazla alkış alacağını zannetmiyorum. Ben, o ayrılışta kulübün Flamini'ye hak ettiği değeri vermemesinin de rol oynadığını düşünen gruptan olduğum için Fransız oyuncuya herhangi bir kin duymuyorum. Ancak, eğer bu transfer Arsenal'in adam gibi bir orta saha oyuncusu almayacağı anlamına geliyorsa, o zaman Wenger'e laflar hazırlayacağımı da bilmenizi isterim. 

Fenerbahçe maçından sonra Wenger "Bizim için transfer dönemi şimdi başlıyor" gibisinden saçma sapan bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın tercümesi "Ben transfer yapmayacaktım ama Villa yenilgisi yüzünden şimdi panik içerisinde birilerini almam gerekiyor" oluyor tabii ki. Arsenal, ilk panik atağını, pazartesi günü Cabaye için £10m civarında bir resmi teklif yaparak yaşadı ve Newcastle tarafından reddedildi. Bugün, İngiliz basınınında £15m civarında ikinci bir teklifin hazırlandığı yazıldı. Tabii Flamini'yi alan Wenger, Cabaye'dan vazgeçmiş de olabilir. Onun dışında, daha fantastik haberler içerisinde Real Madrid'in Bale ve Suarez'i alması halinde Benzema ve Di Maria'yı Arsenal'e satabileceği dedikodusu vardı. Flamini, Cabaye gibi adamların peşinden koşan Arsenal, böylesine yüksek profil bir transferin altından kalkabilir mi bilmiyorum. Zaten transferin bitimine 10 gün kaldığı için dedikodular üzerinde çok da fazla durmak istemiyorum. Yakında öküzün altında buzağı var mı, yok mu hep beraber göreceğiz. 

22 Ağustos 2013 Perşembe

Kimliksiz


Son yıllarda Türk takımlarıyla Avrupa'da çeyrek finalin ötesini görmüş birkaç tane hoca var. İlk aklıma gelenler Terim, Lucescu ve Kocaman. Bu 3 teknik direktörün ortak özelliği, kendilerine has ve sahada çok net görülebilen bir oyun planları olması. Terim, pres ve hücum futboluna dayalı oyunu kariyeri boyunca bırakmadı. Lucescu temkinli ve Kocaman da temkinlinin de ötesinde defansif bir hocaydı. Bu felsefelerin hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğunu tartışmak istemiyorum ama Avrupa'da başarının sırrının, sahaya çıkarken ne yapacağından emin olmaktan geçtiğine eminim. Hele ki Arsenal gibi 17 senedir aynı hoca tarafından çalıştırılan bir takıma karşı oynuyorsanız ve rakibinizin sahaya sürdüğü on bir geçtiğimiz 12 ayı beraber oynayarak geçirmişse, belirgin bir oyun planının varlığının önemi daha da artıyor.

Daha Fenerbahçe'nin başında 3. maçına çıkan Ersun Yanal'ı, takımına bir oyun felsefesi oturtamadı diye eleştirmek ağır olur ancak dün Arsenal'e galibiyeti getiren faktör, Fenerbahçe'nin ne yapmak istediğine dair hiçbir fikri olmayışıydı. Yanal, maçtan sonra, "Dengede götürdüğümüz oyun golden sonra bozuldu" dedi ama ben dün akşam oyunun 5 dakikalığına bile olsa dengeye geldiğini hiç hatırlamıyorum. Yanal'ın "oyun" dengesi diye bahsettiği şey daha çok bir "skor" dengesiydi. Evet, Arsenal oyun üstünlüğünü skora yansıtmak için 50 dakika beklemek zorunda kaldı ama zaten Arsenal'in harıl harıl forvet aramasının sebebi de bu. Dün sahada RvP, Higuain, Suarez gibi bir forvetle oynayan bir Arsenal olsaydı, skor Fenerbahçe için tarihi bir hezimet olabilirdi.

Dünkü yazıda Fenerbahçe'nin savunmasını derinde kurarak, temkinli bir oyun oynaması gerektiğini yazmıştım. İlk 45 dakikadaki Fenerbahçe savunması da oldukça geride pozisyon aldı ancak bu taktiksel bir tercihten daha çok takımın hücuma bir türlü çıkamayışının sonucuydu. Fenerbahçe savunmada topu ayağına aldığında hep ağır kaldı ve Arsenal savunmasının yerleşmesine izin verdi. Yerleşen Arsenal orta sahası, Fenerbahçe orta çizgiye ayağını bastığı anda çok iyi pres yaptı ve rakibinin hücum bölgesinde oyun kurmasına maç boyunca izin vermedi. Fenerbahçe'yi savunmadan çıkaran oyuncular olan Alves, Topal ve Emre %90'lardaki oranlarla pas yaparken, hücumun ikinci kademesinde oyuna dahil olan Kuyt, Meireles ve Sow'un sırasıyla %63, %76 ve %70'le pas yaptı. Zaten Kuyt ve Sow, Fenerbahçe'nin en düşük yüzdeyle pas yapan adamlarıydı ve ileri uçtaki Webo da takımın en çok top kaptıran oyuncusu oldu. Bana göre, Fenerbahçe'nin iki kademesi arasındaki bu pas yüzdesi farkı, Emre ve Mehmet Topal gibi oyuncuların oyun kurma konusunda üzerlerine düşeni yapmadıkları ve Fenerbahçe'nin takım halinde ilerideki dörtlüyü yalnız bıraktığına işaret ediyor. Zaten bunu 90 dakika boyunca da açıkça gözlemledik. Fenerbahçe ne pas yaparak çıkabildi, ne de uzun paslarda isabet bulabildi. Bu noktada, belki topla bindirip adam eksilten bir oyuncu Fenerbahçe'nin rakibe penetre etmesini kolaylaştırabilirdi ancak dünkü 11'de bu özellikleri taşıyan bir isim yoktu. (Fenerbahçe 2-0 geri düştükten 5 dakika sonra PAOK'un beraberlik golünü atan Stoch'un selamı varmış) Hücuma bir türlü çıkamayan Fenerbahçe, Arsenal'in zayıf noktası olan göbeğin savunmasını hiç zorlayamadı ve dolayısıyla da neredeyse hiçbir organize pozisyon bulamadı.

Olaya Arsenal cephesinden baktığımızda, oldukça öngörülebilir bir tablo görüyoruz. Fenerbahçeliler kızmasın ama dün Arsenal ahım şahım bir futbol oynamadı. Wenger, Ox'tan boşalan bölgede kondisyon eksiğine rağmen Cazorla'yı tercih etti ki, bu Podolski için pek de iyi bir haber değil. (Alman basınında Podolski-Schalke flörtü dedikoduları var bugün) Cazorla hariç Arsenal, Villa maçındaki on bir ve anlayışıyla sahadaydı.  (Wenger zaten değişiklik yapmak istese de kenarda kimse yoktu) Wenger'in ana hücum planı, dün burada belirttiğim üzere, Walcott'u Fener'in yumuşak karnı sol bekin üzerine salmaktı ve bu plan oldukça başarılı oldu. Maç boyunca, orta sahadan yeterli desteği alamayan Kadlec, Walcott karşısında çok zorlandı ve Arsenal'in 1. golü ve penaltısı da zaten bu bölgeden geldi. Arsenal orta sahasında Wilshere yine tutuktu ve Cazorla da hazır olmadığını yine gösterdi ancak Aaron Ramsey dün iki kişilik oynayarak buradaki yükün büyük bölümünü tek başına omuzladı. Cazorla, kondisyon eksiğinden dolayı daha dar bir alanda oynamak zorunda kaldı ve Gibbs'in sol kanattaki enerjisi olmasa, Arsenal, Fenerbahçe'yi açmakta daha da zorlanabilirdi. Nitekim ilk golde Gibbs, sol açığın pozisyonunda olduğu için kendisini pozisyona girmiş durumda buldu. Arsenal 3 gol bulmuş olmasına rağmen, bana göre, bu maçta takımın ne kadar çok bir forvete ihtiyacı olduğu açıkça ortaya çıktı. Giroud'nun gayretine diyecek bir şey yok ancak Fransız, ligde ve Avrupa'da iddialı olmak isteyen bir takımın golcüsü olmaktan uzak. Eğer Arsenal, üst düzey bir forvet bulabilirse, üzerindeki yük kalkmış bir Giroud, Wenger için değerli bir takım oyuncusu haline gelebilir. Aksi takdirde koskoca Arsenal'in kadrosundaki tek forvet olmanın baskısı Giroud'yu yiyip bitirecek. (Günün forvet dedikodusu Benzema bu arada, hatta Di Maria'yı da ekleyenler var aynı pakete)

Dünkü yazıda bahsettiğim Fenerbahçe'nin derin savunma yapması gerektiği ve Arsenal'in Walcott ile bekleri vurmaya çalışacağı konuları, dün akşam açıkça gözlemlendi. Fenerbahçe ilk yarı oyunu kalesi önünde kabul ederek, Arsenal'i durdurmayı başardı ancak golü yedikten sonra açılmak zorunda kalınca maç farka gitmeye başladı. Benim isabetli tahmin yapmış olmam boş vakitlerimde hobi olarak müneccimlik yapmamdan değil, Arsenal'in gerçekten öngörülebilir bir takım olmasından kaynaklanıyor. Forvetsiz Arsenal, disiplinli savunma yapan bütün takımlara karşı zorlanacak ve takımın şu anda hücumda Walcott'un süratinden başka bel bağlayabileceği bir silahı yok. Fenerbahçe'yi rahat geçmiş bile olsa Arsenal'in hala çok fazla eksiği var ki, bu eksikleri Fulham ve Sp*rs derbilerinde daha yakından göreceğiz. Ersun Yanal, mutlaka kendi felsefesini zamanla sahaya yansıtacaktır ancak dün izlediğimiz Fenerbahçe, futbol kimliği ve oyun planı olmayan bir takım görünümündeydi. Ligde ve Avrupa'daki oturmuş rakiplerine karşı, bir süre daha zorlanacaklarını öngörmek yanlış olmaz sanırım. 

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Çare Kocaman'ın Fenerbahçe'si


Bu blogu okuyan çok fazla Fenerbahçe taraftarı olduğunu zannetmiyorum ama belki Arsenal cephesindeki gelişmeleri takip etmek için bu aralar uğrayan oluyordur. Arsenal'i tanımayan Fenerbahçelilere yardım etmek açısından ufak bir maç öncesi yazısı yazayım o zaman.

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, Fenerbahçe bu turda çekebileceği en güçlü takımı çekti. Eşleşme sonrası, Türk medyasında Arsenal'in yaşadığı problemler ve Galatasaray'ın Emirates Kupası'nda aldığı galibiyete dayanan az biraz hafife alma havası esiyordu ki, Fenerbahçe'nin Arsenal'e karşı yapacağı en büyük hata rakibi yeterince ciddiye almamak olacaktır. Arsenal kadrosununun, Premier Lig ya da Şampiyonlar Ligi'nin tepesine oynamak için birçok takviyeye ihtiyacı olduğu doğru ancak bu, Fenerbahçe ile yapılacak bir karşılaştırmada kullanılabilecek bir ölçü değil. Arsenal, Şampiyonlar Ligi'nde hiç ön eleme kaybetmedi ve Fenerbahçe'yi geçtiği takdirde, bu turnuvaya üstüste 16. kere katılmış olacak. Kimsenin Arsenal'i gözünde büyütmesine gerek yok ancak rakibin ciddiyetini anlamak, bu akşam Fenerbahçe için çok kritik olacak.

Arsenal, çok göz önünde bir takım ve Wenger'in büyük bir obsesiflikle bağlı olduğu felsefesi sağolsun, taktiksel anlamda fazlasıyla öngörülebilirler. Ben, Alex Ferguson'un, Wenger'i 10 kere aynı taktikle tokatladığını gördüm, Wenger 11. maça yine hiçbir önlem almadan çıktı. Bu akşam da, sahada farklı bir Arsenal görmeyeceğiz. Villa maçını kaybeden diziliş ve kadro büyük ölçüde korunacak. Hatta, Wenger'in yapacağı tek değişiklik, cumartesi sakatlanan Ox yerine Podolski ya da Cazorla'yı monte etmek olacak. Zaten, kadro kuşa döndüğünden çok fazla da bir alternatifi yok. Cazorla, diğerlerine göre kondisyon açısından 1 ay geriden geliyor ve Villa maçında kısa sürede oyundan düştü. O yüzden, Wenger'in daha hazır olan Podolski ile sahaya çıkacağını tahmin edebiliriz.

Diziliş anlamında Arsenal'in en kritik bölgesi defansif orta saha olacak. Villa maçında Wenger, Wilshere'i bu bölgede oynattı ama genç oyuncu yerini çok fena yadırgadı. Daha da kötüsü, aynı maçta Wilshere-Ramsey ikilisinin hiçbir şekilde anlaşamadığını ve çok fazla basit top kaybı yaptığını gördük ve deplasmana çıkan Arsenal için bu çok endişe verici. Bana göre Wilshere'in defans dörtlüsünün önünde oynatılması bir hataydı ve bugün Wenger'in Ramsey'i o bölgeye çekeceğini umuyorum. Jack'e bir ton defansif görev yüklemek, onun ofansif yeteneklerini tamamen öldürmek anlamına geliyor ve Arsenal'in, özellikle Cazorla'nın yokluğunda, Wilshere'in ofansif katkısına fazlasıyla ihtiyacı var. Wenger'in burada kullanacağı kombinasyon ne olursa olsun, Fenerbahçe için hücumun konsantre olduğu nokta, Arsenal stoperleri ile orta sahası arasındaki bölge olmalı. Fenerbahçe'nin elinde, Gibbs ve Sagna gibi çok süratli iki beki zorlayacak hızda kanat oyuncuları yok. O yüzden, bana göre, Ersun Yanal hücum planını rakibini göbekten delmek üzerine kurmalı. Eğer Cumartesi günü, Agbonlahor'un attığı ilk golü izlerseniz, Arsenal'in göbekten ne kadar da kolay delindiğini görebilirsiniz. Arsenal, bu akşam, 2 senedir defanstan top çıkarma işini mükemmele yakın yapan Arteta'dan yoksun sahaya çıkacak ve Fenerbahçe'nin bu bölgede yapacağı ani ve yoğun pres, Arsenal'in ritmini bozabilir. Villa maçında Ramsey-Wilshere ikilisi 4-5 tane çıkış pası hatası yaptı ve bunların hepsi Arsenal kalesine tehlike olarak döndü. Villa'nın 2. golü de, hücuma çıkarken kaptırılan bir topun direk sonucuydu.

Arsenal için bu maçın en kritik adamı bana göre Walcott olacak ki, yumuşak karnı bekleri olan Fenerbahçe için en büyük tehlike de burada yatıyor. Walcott, ancak boşluk bulduğunda iyi oynayabilen bir arkadaşımız ancak istediği boş alan kendisine verildiğinde öldürücü hale gelebiliyor. Biliyorum Fenerbahçeliler bana kızacaklar ama bana göre Aykut Kocaman'ın temkinli oyununa bu akşam çok ihtiyaçları var. Zaten o felsefenin Fenerbahçe'yi geçen sene yarı finale kadar götürmesi de tesadüf değil. Özellikle Premier Lig gibi, bizimkine nazaran çok daha süratli oynanan bir ligden gelen bir rakip karşısında Fenerbahçe, defansını mümkün olduğunca derine kurmalı ve Arsenal hücumunun hiç defans oyuncusunu birebir yakalamasına izin vermemeli. Beklerin koruma altına alınması, Fenerbahçe açısından ekstra önem taşıyacak ki, bu da Fenerbahçe orta üçlüsünün bir dakika bile defansif disiplinden kopmaması gerektiği anlamına geliyor. Buna ek olarak defansın derine kurulması da, Walcott, Podolski ve Giroud'nun stoperlerin arkasına yapacağı koşuların tehlikesini de minimuma indirecektir. Arsenal orta sahasında Wilshere, Rosicky, Ramsey ve Cazorla gibi, olası derin koşulara isabetli pas atacak oyuncular var ve Fenerbahçe'nin bu pasları durdurması bir başka hayati önem taşıyan konu. Eğer Ersun Yanal, ofansif bir taktikle sahaya çıkar ve defansını orta sahaya yanaştırırsa, o zaman Fenerbahçe ileri üçlüsünün çok yoğun pres yaparak, bu pasları daha olgunlaşmadan öldürmesi gerekecek. Bana göre, ileri üçlünün yapacağı prese bel bağlamak Fenerbahçe açısından fazlasıyla riskli olur. Ersun Yanal'ın, Arsenal'e karşı defansif bir oyun oynamayı bir aşağılık göstergesi olarak algılamaması ve çok temkinli olması lazım. Geçmişte Fergie, Mourinho gibi hocalar bile Arsenal'e karşı hep oyunu kendi sahalarında kabul ederek oynadılar ve Arsenal'in ritmini bozarak Wenger'e karşı birçok maç kazandılar. 

Her iki takımın da, liglerindeki ilk maçlarına baktığımızda, bu akşam gollü bir maç olacağı tahminini yapabiliriz. Ancak gollü ve açık bir futbol, Arsenal'in ekmeğine yağ sürecektir. Bana göre bu akşam Ersun Yanal'ın yapması gereken en önemli iş, temponun artıp, maçın bir o kalede bir bu kalede oynanmasını engellemektir. Temposuz Arsenal gerçekten sıradan bir takım haline geliyor ve Cesc ve Nasri gibi kilit açan oyuncuları kaybettiğinden beri, Arsenal düşük tempoyla oynayan takımlara karşı çok zorlanıyor. Fenerbahçe sabırlı ve temkinli oynarsa, istediği sonucu alabilir. Yok Arsenal'i Arsenal'in oyunuyla yenmeye kalkarsa, sonuç çok ağır bir mağlubiyete bile gidebilir. Terazinin her iki yöne kayabileceği, tahmin edilmesi çok zor bir maç bizi bekliyor. İyi olan kazansın diyip skor tahmini yapmak suretiyle ortamı terkedelim: 1-2.

20 Ağustos 2013 Salı

Aklın Yolu 2.0


Dünkü AST'nin basın açıklamasından sonra, Villa maçından sonra bir başka Arsenal taraftar grubu olan Black Scarf Movement'ın kulübün CEO'su Ivan Gazidis'e yazdığı açık mektubu buraya aktarmak istedim. Bu blogu bir süredir takip edenler için pek yeni bir şey yok ve bütün eleştiriler yönetime doğru yöneltilip Wenger es geçilmiş, ancak, Arsenal taraftarının her kesiminin artık tepki verir hale geldiğini görmek sevindirici tabi

***
Sevgili Ivan,

Sana, Arsenal'in en büyük ve en hızlı büyüyen taraftar grubu olarak, kulübün şu anki durumu hakkındaki endişelerimizi ifade etmek için yazıyoruz. 

Haziran ayında, yani kombine yenileme döneminde, yaptığın basın toplantısında, kulübün finansal gücünden ve ileriye yönelik başarılı olma arzusundan bahseden açıklamaların basının geniş bir bölümünde yer aldı. Bir çok Arsenal taraftarı, bunu, kulübün yeni stadyumun getirdiği yükten kurtuluşu olarak algıladı. Yeni ticari anlaşmalar yapılmaya başlamıştı, kulübün banka yüklü miktar nakti vardı, Queensland Road projesinden kar elde edimişti ve Premier Lig'in yeni TV anlaşması buradan gelen geliri önemli miktarda arttırıyordu. Highbury'den yeni stada taşınıldığından beri yerinde sayan kulüp, nihayet atılım yapacak gibi görünüyordu. 

Ancak, o dönemden bugüne dek yaşananlar rezaletten başka hiç bir şey değil. 

Bir süredir, kulübün içerisinden transfer piyasasının yavaş olduğu, diğer kulüplerin de pek bir şey yapmadığı ve kaliteli oyuncu transferinin zaman aldığı gibi sesler geliyor. Bize göre bunlar çok zayıf bahaneler ve kulübün yetersizliklerini gizlemek için tasarlanmış durumdalar. 

Bu yazın tek olumlu noktası, kulübün bir çok işe yaramaz futbolcudan kurtulmuş olması oldu. Bu, doğal olarak kulübe yeni yatırımlar için yer açmış oldu. Ancak, bu oyuncuların ayrılışı ve tersi istikamette hiç bir hareketin olmayışı, futbol takımını çok kısıtlı ve çok tecrübesiz bir kadroya mahkum etmiş durumda. Geçen hafta, Şampiyonlar Ligi için UEFA'ya yollanan kadro, genç takım oyuncularıyla takviye edilmek zorunda kaldı. 

Biz, grup olarak, bir süredir, yönetim kurulunun, Arsenal'in kar amaçlı bir şirket değil, bir futbol kulübün olduğu gerçeğini tamamen gözden kaçırdığını düşünüyoruz. 

Geçen sezon sonunda yaptığımız anketin sonuçlarını görmüşsündür. Ankete katılanların %70'i, Wenger'in transfer görüşmeleri ve maaş sistemi konusunda çok fazla gücü elinde bulundurduğunu, %87'si yönetim kurulunun taraftarın görüşlerini dikkate almadığını ve %73'ü yeni stadyuma geçildiğinden beri daha değersiz hissettiği görüşünü bildirmişti. 

Bize göre, Arsenal yönetim kurulunu oluşturan bireyler, futbol takımının rekabet edebilme yetisi konusunda biraz fazla rahatlar. Onlara göre, lig dördüncülüğü yakalandığında görev tamamlanmış oluyor. Bu anlayış kabul edilemez ve aynı şekilde biten her sezonun ardından, sen de bundan memnun olmadığını belirtmene rağmen, değişen hiç bir şey yok. 

Haziran ayında yaptığın açıklamalardan sonra bir çok taraftar tekrar umutlanmıştı ancak o günden beri ne oldu? Bir kez daha, bütün yazı kararsızlıkla geçirdik ve bütün rakiplerimiz bu sürede kadrolarını güçlendirdi. Bir kez daha, sezona diğerlerini yakalamaya çalışarak giriyoruz ve transfer döneminin bitişinden önce oynanacak 5 maçta alacağımız kötü sonuçlar, önümüzdeki sezonu çok erkenden baltalayabilir. 

Şu anki durumumuz, Man Utd'a 8-2 yenilip transferin son gününde panik içerisinde takımı takviye ettiğimiz 2011'in bir karbon kopyası gibi. Arsenal'in tekrar bu durumda olması kabul edilemez ve bunun son 3 yılda 2 kere olmuş olması affedilemez. 

Arsenal yönetiminin, kulübün bir çalışanı olan teknik direktörü yönetme görevini layıkıyla yapması çok önemli. Arsene Wenger'in, hedefleri ve başarı kriterleri nelerdir? Yönetim kuruluna hesap verir mi? Yoksa kulüp kar ettiği sürece her istediğini yapabilir mi? Transferler konusundaki kararları tek başına mı alıyor? Bu konuda kendisine destek önerildi mi? Bunu kabul etti mi? Kulübün bu konulara bir açıklık getirmesi gerekiyor çünkü transferler konusunda bir şeylerin doğru gitmediği ortada. 

Haziran ayındaki basın toplantısında Arsene Wenger'i yine herşeyin merkezine koydun. Ancak, transfer döneminin sonuna kadroya ihtiyacı olan takviyelerin hiç biri yapılmadan gelinmesine rağmen, taraftarların kendisine doğru soruların sorulup sorulmadığı konusunda hiç bir fikri yok. Yönetim kurulu şu ana kadar iyi bir yaz dönemi geçirdiğimizi mi düşünüyor? Çünkü, ligin ilk maçını evimizde kaybettik, kadro şimdiden sakatlarla doldu ve tribünlerdeki gerginlik yumruklaşmaya kadar vardı. Bir yönetim kurulu üyesi olarak, bütün bunlardan rahatsız mısın?

Eğer elimizdeki kaynakları kullanıp kaliteli oyuncuları kadromuza katar ve katıldığımız turnuvaları kazanmak için oynarsak, daha iyi ticari anlaşmaları kulübe çekebilirdik ve sen de iş adamlarını tekrar stadyuma doldurmak için bu kadar uğraşmak zorunda kalmazdın. Doğal olarak, başarımız arttıkça, kulübe gelmek isteyen oyuncuların da kalitesi artardı. Yönetim kurulu bu basit gerçeği göremeyecek kadar kör mü?

Rekabet gücü olan bir takım, ligin son gününde 4.'lüğü zorla garantileyip, kupalardan da alt lig ekipleri tarafından elenen bir ekip değildir. Taraftarın bunun farkında olduğunu bilmen gerekir. Eğer Şampiyonlar Ligi'nden gelen kaynaklar kullanılmayacaksa, ligi Şampiyonlar Ligi pozisyonda bitirmek taraftarı neden sevindirsin ki?

Kulübü çok uzun süredir takip eden bireyler olarak, yıllar içerisinde bir çok kötü Arsenal takımı gördük. Kupa kazanmak bizim için herşey demek değil ve bu kulübü ona aşık olduğumuz için destekledik ve destekleyeceğiz. Ancak, Emirates'in müdavimleri stadyumu terketmeye devam ediyor. Kimse, binbir güçlükle kazandığı parayı, kendisine yalan söyleyen bir yönetim için harcamak istemiyor. Biz, futbol dünyasındaki en yüksek bilet fiyatlarını ödüyoruz ancak bize satılan bir rüyadan başka bir şey değil. Bir çok taraftar artık bu oyunun farkına varmış durumda. 

Artık yeter!

Eğer yönetim kurulu Arsenal'i tekrar başarılı bir futbol gücü yapmak istiyorsa, değişim yapmak zorunda. Arsene Wenger efektif bir şekilde yönetilmeli ve kendisine özellikle transfer konularında yardım edecek kalifiye destek sağlanmalı. 

Yok, eğer Arsenal yönetimi, sadece Arsenal markasını sömürüp para kazanmak istiyor ve takımın gerilemesine aldırmıyorsa, Emirates'teki bilet fiyatları da aynı şekilde gerilemeli. Yıllardır bu yükü taşıyan sadık Arsenal taraftarı artık bu yükten kurtarılmalı. 

Şüpheniz olmasın ki, eğer önümüzdeki bir kaç hafta içerisinde futbol takımına çok önemli takviyeler yapılmazsa, tribünlerdeki süratle artan öfkeyi dindirmek çok zor olacak. Arsenal camiasında son 30 senedir hiç bir dönemde bu kadar zehirli bir atmosfer olmadı ve Arsenal yönetimi hiç bir zaman kötü gidişhata bu kadar seyirci kalmadı. Senin de anlayabileceğin gibi, bunun böyle devam etmesi düşünülemez. 

Cevabını merakla bekliyoruz. 

Black Scarf Movement
***

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Aklın Yolu


Bugün fazla yorum yapmak istemiyorum. Arsenal'in %5'lik hissesini elinde bulunduran taraftarların oluşturduğu ve son 10 senede kulüp yönetimine taraftarın sesini ulaştırmakta oldukça başarılı işlere imza atan Arsenal Supporters Trust (AST), Pazar günü bir açıklama yayınladı. Geçmişte hep kulübün ve hocanın yanında olmuş ve çok aklı başında adamlardan oluşan bu grubun açıklaması, Arsenal taraftarının içerisnde, değişim isteyenlerin artık çoğunlukta olduğunu kanıtlayan bir mihenk taşıydı. İçine hiç bir yorum katmadan aynen çeviriyorum. 

***
Geçtiğimiz haftalarda, İvan Gazidis, kulübün Arsene Wenger'e yeni kontrat teklif etme isteğinden bahseden açıklamalar yaptı. AST bunun uygunsuz olduğunu düşünüyor. Şu an, kulübün bütün konsantrasyonu, transferin geride kalan günlerinde takımı önemli ölçüde güçlendirmek olmalı. 

Başarılı olma arzusunda olan futbol kulüpleri taraftar ve sahiplerinden aldıkları parayı yatırıma dönüştürerek güçlenirler. Arsenal taraftarı, dünya futbolundaki en yüksek bilet fiyatlarını ödemekte ve kulübe önemli finansal destek sağlamakta, ancak bu kaynakları kullanma arzusu ve yeteneği ortadan kaybolmuşa gibi gözüküyor. Kulübün, futbol takımının takviyesi için finansal kaynağa sahip olduğu tartışma götürmez. AST'nin bağımsız analizi bu kaynağın £70m-£100m arasında olduğunu gösteriyor. 

Geçtiğimiz bir kaç transfer döneminde Arsenal elindeki kaynakları futbol takımını güçlendirmek için kullanmadı. Arsenal taraftarı, özellikle, teknik direktörün dördüncülüğü bir başarı olarak tanımlamasıyla açıkça ortaya çıkan başarılı olma arzusunun yokluğu nedeniyle oldukça umutsuzluğa düşmüş durumda. Biz, sadece harcamış olmak için umursamazca para harcanması gerektiğin savunmuyoruz. Bizim isteğimiz, eldeki bütün kaynakların takımın yararı için dikkatli bir şekilde kullanılması. 

Teknik direktörün Mayıs 2014'te biten kontratını uzatma kararı, ancak transfer döneminin kapanması ve takımın önümüzdeki haftalardaki performansının değerlendirilmesinden sonra alınmalıdır. Bizim böyle bir teklifin doğru seçim olduğuna ikna olmamız için, futbol takımının çok önemli gelişim göstermesi gerekmekte ve ayrıca bu teklif yapılmadan önce futbol yönetiminde başka üst düzey atamaların yapılması gerektiğine inanıyoruz.  

Arsenal'de, oyuncu tespiti, satın alımı ve kontratlarının nasıl yönetildiği konusunda çok ciddi soru işaretleri bulunmakta. Bu yazın başında, AST, kulübe yönetim kurulu ve futbol yönetim altyapısını güçlendirilmesi konusunda neler yapılması gerektiği konusunda bir rapor sundu. Bu raporda, Arsene Wenger'in aşırı miktarda gücü elinde bulundurmasının zararları ortaya konulmuştu ve bu durumun kötü etkileri geçtiğimiz bir kaç hafta içerisinde katlanarak büyüdü. Bu konu, çok acil bir şekilde ele alınıp çözüme kavuşturulmalı. 

Stan Kroenke, Arsenal'in maçlarına gelmiyor ve kulübün yönetimine ayıracak vakti de yok gibi gözüküyor. Ancak, kulübün kötü gidişhatından futbol yönetiminin sorumlu olduğu ortada. AST, Kroenke'den, Arsenal'deki futbol fonksiyonlarının incelemek için bağımsız bir uzmanı atamasını istiyor. Kulübün, oyuncu bulma, pazarlık yapma ve satın alma süreçlerinin işe yaramadığı ortada ve bu konular çok acil çözüme ihtiyaç duyuyor. 

Arsenal Supporters Trust
***

AST, Wenger'in kovulmasının imkansız olduğunu bildiği için 'kovun' demek yerine, 'kontrat vermeyin' demeyi tercih etmiş, ben bu sezonu da çöpe atmadan Wenger'den kurtulunması gerektiğine inanıyorum. O kısım ve  kulübün bağımsız bir uzmana ihtiyacı olduğu kısmı hariç bu metnin altına imzamı atarım. 

18 Ağustos 2013 Pazar

Pazar Notları



Arsenal 1 - 3 Aston Villa

Son yıllarda bu blogda ağır eleştiriden başka hiçbir şey okuyamaz oldunuz. Bundan pek memnun olduğumu söyleyemem aslında. Gönül ister ki Arsenal adam gibi yönetilsin ve hakettiği futbolu oynasın ve biz de burada sadece taktikten, futbol felsefesinden bahsedelim. Ben her sezona elimden geldiğimce nötr başlıyorum. Daha ilk haftadan eleştirmeye başlamanın biraz acımasız olduğuna inandığımdan, sezonun ilk haftalarında bardağın dolu tarafını görmeye çalışıp, sezon ilerledikçe takımın gidişatına göre eleştirinin dozunu ayarlamaya çalışıyorum. Ancak bazen bu pek mümkün olmuyor. Mesela, 2011/12'de Arsenal, Cesc ve Nasri'yi kaybedip yerlerine kimseyi almadan sezonu açıp, gidip üstüne Man Utd'tan 8 yiyince, daha 3. haftadan bayramlık ağzımı açmak zorunda kalmıştım. Wenger, o sezon bile bile lades demiş, transfer döneminde hiçbir varlık göstermemiş ve ancak Fergie tarafından sekiz köşe edildikten sonra panik halinde 3-4 imza attırmıştı.

Geçen sene, nispeten daha derli toplu bir transfer döneminden sonra, bu sene yine hep beraber bir Wenger komedisi izliyoruz. Geçen gün Arsenal için panik zamanı olduğunu yazmıştım. Dünkü mağlubiyetten sonra paniğin dozajı ikiye katlanıverdi. Sakatlıklar ve cezalıların üzerine yenileri eklendi ve Wenger, bu hafta İstanbul'a götürecek 11 sağlıklı oyuncu bulmakta zorlanır duruma geldi. Tabii ki bu durumun bütün dünya farkında ve herkes Arsenal'in ne kadar zor durumda olduğunu görüyor. Bu saatten sonra transfer için kapısı çalınan kulüpler, Wenger'e astronomik fiyatlar çekecekler. Arsenal, ya son dakika kazığını yiyip o çok kıymetli milyonlarını çarçur edecek ya da Santos, Park, Chamakh, Squillaci örneklerinde olduğu gibi ucuz etten yahni yapmaya çalışacak. Şahsen, ben artık Wenger'in hiçbir transfer kararına imza atmasını istemiyorum. Bırakın bu sezon tamamen çökertsin bu takımı ve sözleşmesini bitirip defolup gitsin. Transfer bütçesi de seneye gelecek olan yeni hocaya kalsın.

Daha ilk maçtan Wenger'i istifaya davet ettiğime inanamıyorum ancak durum gerçekten vahim. Takımın tek problemi transferler değil. Arsenal artık futbol hüviyetini tamamen kaybetmiş durumda. Ne iyi hücum edebiliyor, ne iyi defans yapabiliyor. Cesc'li, RvP'li günlerde, kendi sahasında oynadığı rakip kim olursa olsun en az 10 tane pozisyona giren Arsenal, artık amaçsızca top dolaştırmaktan ötesine geçemiyor. Dün 6. dakikada atılan golden, 61'de yenilen 2. gole kadar geçen sürede Arsenal'in ürettiği pozisyon yok. Buna karşılık Villa, her kontraya çıktığında Arsenal'i zor durumda bırakmayı başardı.


Arsenal'in gerçek bir DM'e ne kadar ihtiyacı olduğunu dün Aston Villa'nın attığı 3 gole bakarak görebilirsiniz. İlk golde, Agbonlahor topla orta sahada buluştuğunda, kendisiyle Arsenal stoperleri arasında hiç kimse yok. Villalı oyuncu, son sürat Arsenal geri dörtlüsüne doğru koşu yaparken, sahaya DM mevkiinde çıkan Wilshere onu yakalamaya çalışıyor. Ancak Wilshere defansif bir oyuncu değil ve Agbonlahor kendisini ve DM'in boşluğunu doldurmak için ileri çıkan Koscielny'i geçmekte hiç zorlanmıyor ve kaleciyle karşı karşıya kalıyor. İkinci golde, benzer bir senaryoyu tekrar izliyoruz ve Cazorla orta sahada topu kaptırdığında Agbonlahor yine önünde 50 metrelik bir boşluk buluyor. 3. golde de Villa kontraya çıkarken depar atan rakibin sol beki Luna'yı takip eden hiç kimse yok, çünkü sahaya bu görevle sürülmüş bir Arsenal oyuncusu yok. 

Ben size, Wenger'in kovulması için on tane neden sayarım ama sanırım bunların en önemlisi, takıma tam 8 senedir defans yapmayı öğretemeyişi olur sanırım. Gerçi insan bilmediği bir şeyi öğretebilir mi o da ayrı bir konu. Arsenal teknik kadrosunun Wenger'den sonraki 3 adamı, Bould, Banfield ve Primorac futbolculuk kariyerlerinde stoperdiler ve Wenger'in bir önceki yardımcısı Pat Rice da bir sağ bek idi. Yani defansif tecrübe teknik kadroda mevcut ancak bunu kullanmak isteyen yok. Wenger, DM konusunu senelerdir görmezden geliyor ve burada inatla Arteta, Ramsey, Wilshere gibi hücuma yönelik orta saha oyuncularını deniyor. Halbuki, en son şampiyon olan Arsenal takımına dönüp bir baksa, o on birin merkezinde futbol tarihinin gördüğü en iyi DM'lerden birisi Viera'nın olduğunu görecek. Ama Wenger artık kendi geçmişinden bile ders almayı hor görecek kadar kendini beğenmiş, obsesif ve delüzyonal bir psikoloji içerisinde. Aynı hatalarda tekrar tekrar ısrar ederek bu kulübe yol aldıramayacağını hala anlamış değil. 

Daha sezonun ilk maçı ama ben Arsenal'in bu içler acısı halini izlemekten o kadar bıkmışım ki, dün Liverpool ve Man Utd maçlarını daha bir zevk alarak izledim. Bana göre, gelinen noktanın sorumlusu sadece banka hesabına bakıp kulüp yöneten Arsenal yönetim kurulu ve hala o stadı Wenger'in kafasına yıkmayan "öğrenilmiş çaresizlik" içerisindeki Arsenal taraftarı. Hem yönetim hem de taraftar Wenger sonrası dönemden ölesiye korkuyor. Herkes, Wenger bu kulübü devraldığında, Arsenal ve Man Utd'ın şampiyonluk sayılarının eşit olduğunu unutuyor. 96'da 10-10 olan bu istatistik, Wenger'in 16 yılının sonucunda 20-13'e gelmiş durumda. Arsenal camiasının, bu kulübün Wenger'den önce de İngiltere'nin en büyük kulüplerinden birisi olduğunu ve ondan sonra da öyle kalacağını hatırlaması ve bir an önce son 8 yıldır kulübün kanını emen bu illetten kurtulması gerekiyor. Bundan başka çıkış yolu yok. 

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Action!!

Premier Lig 2013 sezonu 4 saat sonra başlıyor ve bir Arsenal taraftarı olarak çok heyecanlanamasam da, tarafsız bir futbol seyircisi olarak pek bir mesudum. 

Bu sene çok ilginç bir sezon olmaya aday. Ben ve benim yaşımdakiler, hayatlarında ilk kez Alex Ferguson'un olmadığı bir Premier Lig izleyecekler ve onun ayrılışından sonra Man Utd'ın nasıl performans vereceği bu sezonun en büyük soru işareti. Moyes, Premier Lig'i iyi tanıyan bir hoca ancak Everton ile ilk 6'ya oynamak ile Man Utd ile lig ve Avrupa şampiyonluğuna oynamak arasında zorluk derecesi açısından bir hayli fark var. Moyes'in şansı, elinde geçen sene ligi çok rahat kazanmış bir takım olması ve Fergie'nin hala kulüp yönetiminde söz sahibi oluşu. David Moyes'in, kadro ve sistem olarak devrim yapmasına gerek yok. Ligi tekrar kazanmak istiyorsa, ilk yapması gereken Fergie'nin mükemmel bir şekilde yaptığı "man management" olayı olacak. Eğer Moyes, kadro ahengini ve yıldız oyuncularının motivasyonunu üst seviyelerde tutabilirse, ilk sezonunda başarılı olabilir. Kadro ahengi deyince, ilk gözümüze çarpan sorun, United'ın bütün transfer döneminin tepesine bir kara bulut gibi çöken Rooney meselesi olmakta. Wayne Rooney, bundan 2 sene önce ilk kez yaptığı "Gitmek istiyorum" tribini, Fergie kapıdan çıkar çıkmaz tekrar sahneye koydu ve ligin başladığı bugün bile bu oyuncunun geleceği kesinleşmiş değil. Chelsea, kendisi için 2 kez, Manu'nun kapısını çaldı ancak United, Rooney'i şampiyonluk yarışındaki en önemli rakibine satmak istemiyor. Rooney'e, İngiltere dışından da bir teklif gelmediği için bu mesele biraz kördüğüm halini almış durumda. Dün, İngiliz basınında Arsenal'in tekrar Rooney ile ilgilendiği haberleri yazıldı. Ancak, haftalık maaşı, Arsenal'in en çok kazanan oyuncusunun 2 katından fazla olan bir oyuncuyu Wenger gerçekten ister mi bilmiyorum. Rooney meselesi dışında, United'ın hala çözemediği bir orta saha problemi de var. Moyes'in bu bölge için ilk adayı Fabregas idi ancak Cesc, Barça'yı bırakmayacağını açıkladı. United'ın Modric ve Fellaini isimleri üzerinde çalıştığı yazılıyor. Bu sene transferde bayağı bir sessiz kalan Manu, muhtemelen transferi orta sahaya takviye yapmadan kapatmayacaktır. 

Manchester'in mavi yakası da, aynı kırmızı yakada olduğu gibi hoca değişimiyle giriyor sezona. City'nin Pellegrini tercihinin ardında, Şilili hocanın yıldız oyuncuların egolarını yönetebilecek kişiliğe sahip olması yatıyordu. Balotelli ve Tevez gibi kımıl zararlılarından kurtulan takım, Pellegrini gibi daha rehabilite bir hoca ile çalışıp, geçen sene tamamen kaybettiği kadro ahengini tekrar kazanmaya çalışacak. Ben, Pellegrini'nin çok iyi bir hoca olduğunu düşünsem de, Premier Lig'in tepesine oynayabilecek tecrübeye sahip olup olmadığına emin değilim. İspanya'da, Malaga ve Villareal ile kısıtlı kaynaklarla çok iyi çıkaran Şilili, Real Madrid'in galacticos vizyonuna adapte olmakta zorlandı. Benzer bir yıldız oyuncu transferlerine dayalı kulüp olan City'de de, aynı sorunları yaşar mı bunu zaman gösterecek. Kulüp, zaten kalabalık olan kadrosunu Navas, Jovetic, Fernandinho ve Negredo ile takviye etti ve bütün bu oyuncuların Premier Lig'e nasıl adapte olacakları büyük bir soru işareti. Ben, hem bu adaptasyon konusu hem de geçen hafta Arsenal karşısında izlediğim City'i hiç beğenmemin etkisiyle, Manchester'ın mavi yakasının zor bir sezon geçireceğini düşünüyorum. 

Ligin tepesindeki bir başka hoca değişikliği de Chelsea cephesinde yaşandı ve The Special One tekrar Premier Lig'e teşrif etti. Mourinho, Benitez'den devraldığı kadroyu büyük ölçüde koruyup, şu ana kadar sadece Andre Schurrle takviyesini yaptı. Torres'den bütün camia umudu kestiğinden dolayı, Chelsea'nin transfer kapanmadan önce bir forvet daha alması ihtimali olduğunu söyleyebiliriz. Eğer forvet transferi gelmezse, bu, Mourinho'nun gözünde Lukaku'nun ilk 11'i zorlayabilecek kapasiteye geldiğinin bir habercisi olacak. Forvet mevkii dışında, Chelsea'nin kadro açısından çok sıkıntı yaşayacağını söyleyemeyiz. Rakiplerin değişim içerisinde olduğu bu sezonda, Mourinho gibi Premier Lig'i kazanmayı bilen bir hocayla çalışacak olan Chelsea, bana göre şampiyonluğun en güçlü adayı. Tabi ki, bu tahmini, Mourinho'nun daha ilk sezondan Abramoviç ile olan ilişkisini yıkıp dökmeye başlamayacağı varsayımıyla yapıyorum. 

Sp*rs cephesinde herkes Gareth Bale'in gözünün içine bakıyor ve Tottenham'ın sezonunun nasıl geçeceği, çok büyük ölçüde Bale'in performansına bağlı olacak. Şu an, Bale'in aklı Real tarafından çok fena karıştırılmış gibi gözüküyor ve Perez gerçekten kendisi için 100 milyon euro gibi bir teklif yaptı ve Levy bunu reddettiyse, Bale'in motivasyonunu tekrar toplaması zor olabilir. AvB, geçen sene iyi bir sezon geçirmiş gibi dursa da, Tottenham'ın aldığı 72 puanın 20 kadarı, Bale'in çok kötü giden maçları tek başına çevirmesi sayesinde geldi. Sp*rs, eğer kendisini kaybederse, transferin bitimine 2 hafta kala skora bu kadar direkt etki edebilecek bir oyuncuyu nereden bulur bilmiyorum. Daniel Levy, Bale meselesi, 2 ucu çoklu bir değnek halini almış durumda ve bu konuda alacağı karar kulübün önümüzdeki 5 yılının kaderini çizecek. 

Bale meselesine benzer bir dramayı Liverpool, Suarez ile yaşıyor. Geçen sene takımın hücum yükünü tek başına üstlenen Suarez, kulüpten ayrılmak istiyor. Liverpool'un Suarez'i satmaya yanaşmıyor olması gayet anlaşılabilir çünkü onun olmadığı bir Liverpool takımı fazlasıyla sıradan bir görüntü çiziyor. Rodgers, geçen seneyi "geçiş dönemi" kredisiyle stressiz geçirdi ancak bu sezon taraftarın ve yönetimin beklentisi biraz daha yüksek olacaktır. Liverpool'un tekrar ilk dördü zorlama zamanı geldi geçiyor ancak kulübün yaptığı transferlerin bu hedefe uygun olup olmadığından emin değilim. Kenny döneminde çarçur edilen £100m hala kulübün belini bükmekte ve John Henry, elini tekrar cebine atmak yerine, Rodgers'ın Swansea'de yaptığı gibi daha ucuz oyunculardan yahni yapmasını bekliyor. Bu istek ne kadar gerçekçi ve Rodgers'ın eldeki malzemeyi ilk 4'e sokacak kapasitesi var mı, tam emin değilim. Liverpool için bu sezonun gerçekçi hedefi 70 puan civarına gelmek olacak sanırım. 

Çok sansasyonel bir transfer dönemi geçirmedik ancak ligin tepesindeki hoca değişiklikleri önümüzdeki sezon, öngörmesi zor ve heyecanlı bir mücadeleye sahip olacak gibi gözüküyor. Tahmin yapmayı pek sevmiyorum ancak lig öncesi adettendir. 

1- Chelsea
2- Manchester United
3- Manchester City
4- Arsenal
5- Tottenham
6- Liverpool
7- Everton
-
18- Norwich City
19- Hull City
20- Crystal Palace

16 Ağustos 2013 Cuma

Vakit Panik Vaktidir

Aşağıdaki grafiği, Futbol blogu aleminin en sağlam sitelerinden biri olan Swiss Ramble'dan aldım. Gayet basit bir grafik kendisi. Sol taraftaki yeşil bar Arsenal'in nakit rezervi olan 153 milyon poundu temsil ediyor. Sağ taraftaki £181m ise Premier Lig'deki geri kalan 19 takımın toplam nakit rezervini. Evet, Arsenal'in bankada yatan parası neredeyse ligdeki bütün rakiplerinin toplamına eşit. Eğer, 2. sıradaki Man Utd'ın £70m civarı nakit rezervi olduğunu da hesaba katarsanız, durum daha da çarpıcı bir hale geliyor. Yani, Arsenal'in nakit rezervi £153m iken, Premier Lig'in 18 takımının toplamı ancak £111 edebiliyor.



Peki bir kulübün ya da şirketin nakit rezervinin çok olması iyi bir şey değil midir? Eğer adınız merkez bankası değilse, hayır. Hele ki, devlet tahvillerinin %2'nin altında faiz getirdiği İngiltere gibi bir ülkedeyseniz, paranızın bankada yatmasının size hiç bir faydası olmaz. Şirketler ve spor kulüpleri, faizde para bulundurmak için kurulmazlar. Faize parayı yatırımcı kendisi de yatırabilir. Bir şirkete yatırım yapıyorsam benim beklentim ya kar payı almaktır ya da hisselerimin değerinin artması. Söz konusu bir spor kulübü ise, hisselerimin değeri ancak başarılı olunması halinde artacaktır. Başarı için ise yatırım gerekir, bankada yatan paranın attığı gollerle şampiyon olan takım dünya tarihinde görülmemiştir. 

Bu ön bilgiyi veriyorum çünkü Wenger'in içinde bulunduğu gaflet ve delalet halinin ne kadar derin olduğunu anlamanızı istiyorum. Biliyorum ki aranızda hala Arsenal'in finansal olarak zorda olduğunu düşünenler var. Böyle bir şeyin olmadığı ve kulübün transfere ayıracak en az £100m'u olduğunu CEO'nun ağzından da onlarca kere duyduk ve yukarıdaki grafik de bunu açıkça gösteriyor. 

Arsenal'in bu yaz ilgilendiği 3 oyuncudan Higuain, Napoli'ye £30m, Luis Gustavo da Wolfsburg'a £20m'a transfer oldu. Şimdi kimse bana Napoli ve Wolfsburg'un, finansal güçlerini kullanıp bu transferleri bitirdiğini söylemesin. Bu iki kulübün Arsenal'de olmayan tek bir şeyleri var, o da ne istediğini bilen yönetimleri. Arsenal, bundan 1 ay önce £50m verip bu iki oyuncuyu rahatlıkla bitirebilirdi ve şu an başta ben olmak üzere sinir krizi geçirmek üzere olan Arsenal taraftarını rahatlatabilirdi. Ancak, Wenger çok mantıklı bu iki transferi bitirmek yerine, kulübünün satmak istemediği Suarez'e £40m teklif etmeyi tercih etti ve görünen o ki, o cephede de avcunu yalayacak.

Arsenal'in transfer yapmaması gibi bir durum söz konusu değil, çünkü daha lig başlamadan, sakatlıklar kadroyu kuşa döndürmüş durumda. Arteta, Sagna, Monreal, Diaby, Vermaelen sakat ve bu Wenger'e yarınki Villa maçında kaleci hariç sahaya çıkacak 10 oyuncuyu 13 alternatif içerisinden seçmek zorunda bırakacak. Evet, koskoca Arsenal'in, sezonun ilk maçında sahaya sürebileceği sadece 13 yetişkin oyuncusu var. Üstüne, bu takımın hala bir 3. kalecisi yok. Yani yarın Szczesny'e bir şey olsa, kulübede oturacak adam kalmayacak. Koscielny sakatlansa stoper oynayacak kimse yok. Wilshere'e bir şey olsa, orta saha tamamen çökecek. 

Yani anlayacağınız, vakit Arsenal için panik düğmesine basma vaktidir. Wenger, aynı düğmeye 2011'de bastığında, Arsenal'e Gervinho, Andre Santos ve Park Chu Young gibi muhteşem oyuncular kazandırmıştı. Transfer dönemi 18 gün daha devam ediyor ve bu sürede kulübün ne gibi cevherleri önümüze süreceğini merakla bekliyorum. Büyük ihtimal, Benteke, Michu gibi fiyatı nispeten düşük, ikinci kalite adamlara yönelecekler, nitekim, ortada kulüp bulmayan üst seviye adam kalmadı. Son 18 günde Suarez, Rooney, Lewandowski gibi bir bomba bekliyorsanız, Arsenal'i takip etmeye geçen Perşembe başlamışsınız demektir. Bir zahmet bu blogu geriye doğru biraz okuyun ve iştahınızı köreltin. 

13 Ağustos 2013 Salı

O Luis Olmazsa Bu Luiz

Arsenal - Luis Suarez flörtü süredursun, kulübün transfer gündemine son 2 gündür başka bir Luiz, Bayern Munih'li Luiz Gustavo oturdu. Bundan yaklaşık 1 ay önce İngiliz basınında çıkan ancak o günden beri pek konuşulmayan Gustavo ismi, hafta sonu basın toplantısında sorulan bir soru üzerine, Wenger'in bu oyuncuyla ilgilendiğini açıklamasıyla bir anda bir numaralı transfer gündemi haline geldi.

Gustavo'nun transferinin bir anda bu kadar öne çıkmasının sebebi, herkesin aklına yatıyor olması. Arsenal'in, Gilberto Silva günlerinden beri adam gibi DM'e ihtiyacı olduğu aşikar. Coquelin'in Freiburg'a yollanmasında sonra, takımda Arteta'ya alternatif olmanın yakınından geçebilen bir oyuncu bile yok (Zorlasan Ramsey). Arteta, her ne kadar son iki sezonda çok iyi performans vermiş olsa da, ligin tansiyonun arttığı ve fikstürün sıkıştığı aylarda aşırı yoruluyor. Alternatifsiz DM oynamaya devam etmesi halinde, aynı Wilshere gibi ağır bir sakatlık geçirme olasılığı çok yüksek. Buna ek olarak, Arsenal, üzerine gelen takımlar karşısında hala orta sahada fiziksel bir DM'in yokluğunu hissediyor. Böyle bir oyuncunun yokluğu Arsenal'in %60'ın üzerinde topla oynadığı maçlarda pek hissedilmese de, rakip daha fazla topla oynamaya başlayıp Arsenal orta sahası rakibi kovalamaya başladığında, rakibin ritmini bozacak fiziksellik şu anki kadroda mevcut değil. Gustavo, bu bölgeye ihtiyacı olan enerjiyi kazandırabilecek bir isim. Üstelik, bir Brezilyalı olmasının da etkisiyle, tekniği de gayet üst seviyede. Wenger'in artık takımda "Kazma çıpa" istemediğini düşünürsek, pas oyununu da çok iyi oynayabilen Gustavo'nun Arsenal'in radarına yakalanmasının sürpriz olmadığını söyleyebiliriz.

Bu transferi olası kılan bir diğer neden, Arsenal'in ona ihtiyacı olduğu kadar Gustavo'nun da Arsenal'e ihtiyacı olması. Javi Martinez'in gelişinden sonra yedeğe düşen Brezilyalı, bu sene bir the Thiago rekabetiyle de karşı karşıya kalacak. Önümüzdeki yaz yapılacak Dünya Kupası'nda milli takımdaki yerini korumak istiyorsa, Gustavo'nun düzenli oynaması şart. Zaten, dün Alman basınına bu transfere gayet sıcak baktığını da açıklayarak, dedikoduları iyiden iyiye alevlendirdi de.

Luiz Gustavo'nun maliyetinin £20m'in altında olacağı tahmin ediliyor ve bu da bu transferin gerçekleşme ihtimalini arttıran nedenlerden birisi.

Gustavo'nun Arsenal'e gelişinin her iki taraf için de çok mantıklı bir transfer olacağı ortada. Ancak son 8 senede Wenger'in nazı yüzünden elden kaçan mantıklı transferleri üstüste koysam, en tepedeki eleman Uluslararası Uzay İstasyonu'nun kapısını çalardı. Bu yüzden erken konuşmak istemiyorum ancak şu ana kadar berbat bir transfer dönemi geçiren ve her geçen gün daha da baskı altına giren Arsenal yönetiminin, elini çabuk tutup bu işi bitirmemesi için hiçbir neden yok. Aynı Higuain transferinde olduğu gibi.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

40 Milyon 1 Kere Maşallah



Buraya en son Arsenal yazısı yazdığımda, kendi kendime, "Transferde bir gelişme olursa, tekrar yazarım" demiştim. Eh, işinizi Wenger yönetimindeki bir transfer komitesinini aktivitesine bağlarsanız, böyle 2 ay boyunca tek bir yazı yazamassınız tabii. Geçen sezonun sonuna doğru (kombine yenileme döneminde), transfer konusunda konuşurken mangalda kül bırakmayan Gazidis ve dadaşları, iş ciddiye bindiğinde yine piyasada yok. Wenger desen zaten elini cebine atmamaya dünden razı.

Bunları en son bıraktığımızda, Arsenal Higuain'in işini bitirmek üzereydi. Hatta, Real ile £25m civarı bir bedele el sıkışılmış, Higuain'in Arjantin'den dönmesi bekleniyordu. Sonra, Real biraz kendini kastı, araya Napoli girdi ve £30m'a çıkan fiyatı Arsenal yönetimi yüksek bularak Higuain yarışından çekildi. Klasik bir Arsenal yönetimi basiretsizliği vakası daha. Eğer Wenger ve Gazidis ellerini çabuk tutup, Napoli, Cavani'yi satmadan önce Higuain'i bitirseydi, bugün Arsenal'de bir golcü sorunundan bahsetmiyor olacaktık. Yönetim bekledi, Napoli Benitez'i getirip parayı da bulunca, Arjantinliyi Arsenal'in elinden aldı. 

Napoli'den şamarı yiyen Arsenal yönetimi ve Wenger bayağı bir afallamış olacak ki, bu olayın sonrasında hiç tahmin etmediğim bir iş yapıp, Suarez'i için Liverpool'un kapısını £35m'luk bir teklifle çaldı. Liverpool, bu teklife hayır cevabı verdikten sonra, Arsenal yönetimi, kulüp tarihinin en trajik işlerinden birine imza atarak teklifini $40,000,001'e çıkardı. Evet, "kırk milyon ve bir pound". Şaka gibi. Gazidis ve Wenger'i bu saçma teklifi yapmaya iten, Suarez'in menajerinin, oyuncusunun sözleşmesinde "£40m üzeri teklif gelirse serbest kalır" türünden bir madde olduğu bilgisini kendilerine vermesiydi. 1 milyar dolarlık kulübü yöneten iki şaşkın, menajer lafıyla hareket edip 40 milyonun üzerindeki teklifi Liverpool'a iletti ve sözleşmede "serbest kalır" maddesinin olmadığını acı bir şekilde öğrendi. Geçen gün PFA'in de inceldiği sözleşmeden bahsi geçen maddenin tek yaptırımı, Liverpool'a, £40m üzeri bütün tekliflerden Suarez ve menajirini haberdar etme zorunluluğu getirmesiydi. Yani, £40,000,001'lik rakam, Liverpool yönetimi, teknik direktörü ve sahibinin asabını bozmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Bu noktadan sonra Arsenal, Suarez'i almak istiyorsa, büyük ihtimal £60m civarına kadar çıkmak zorunda kalacak ki, dün yaptığı açıklamada John Henry, Suarez'i satmak gibi bir planlarının olmadığını açıkladı. Şu ana kadar yaptığı en pahalı transfer £20m olan Wenger, kulüp transfer rekorunu 3 katına çıkartır mı, bunu hep beraber göreceğiz. Avrupa piyasasındaki bütün golcüler kapışılana kadar bekleyen Arsenal, Suarez'den vazgeçerse, bu saatten sonra aynı kalitedeki golcüyü nereden bulacağı tam bir muamma. Bana göre, bizim dadaşlar bu işi ellerine yüzlerine bulaştırdılar ve yine son dakikada panik transfer yapmak zorunda kalacaklar. 

Suarez'in kişiliğini burada savunmam zor. Rakibi ısırma, ırkçılık, kendini atma... Bir futbolcunun sahada yapabileceği her türlü dallamalık Suarez'in cephanesinde mevcut. Ancak Higuain'e göre çok daha etkili bir forvet olduğu da tartışılmaz. Arjantinli'nin 2 katı para eder mi? Bilmiyorum. Tek bildiğim, Wenger, Suarez'i alamazsa, Higuain'i almadığına köpek gibi pişman olacak. Ben olsam, Suarez için Liverpool'a yalvaracağıma, gider o £40m ile Lewandowski için Dortmund'un kapısını çalarım. Transferin bitmesine 23 gün kala, kendimi tek opsiyona mahkum etmem. Ama bu benim tabii, Gazidis ve Wenger, sende, bende default olarak bulunan "akıl, mantık" gibi özellikleri barındırmıyorlar. 

Dış transferdeki tek hareketi şu ana kadar bedavaya gelen Yaya Sanogo (aka Abu Diaby 2.0) olan Arsenal, iç transferde pek bir hareketliydi. Wenger'in son 5 senedeki transfer hatalarının temizliğine geçen sene olduğu gibi bu sene de devam edildi. A takımdan Denilson, Arshavin, Squillaci, André Santos serbest bırakıldı; Mannone £2m'a Sunderland'e, Gervinho da £8m'a Roma'ya kakalandı. Chamakh ise Crystal Palace'a yollanmak üzere şu anda paketlenme aşamasında. Park ve Bendtner'in de gidenler kervanına katılması için çalışmalar sürüyor. Kulübün, alt yapısında genç oyuncu enflasyonu olduğundan ve Arsenal'in bir kışla adamı boşuna beslediğinden geçen sene yazdığım yazılarda bahsetmiştim. Kulüp, sonunda bu konuda da adım attı ve tam 17 genç oyuncu ile yollarını ayırdı. Umarım bu ayrılıklar, daha acımasız ve seçici bir polikanın kulübünün altyapısına kazandırılmasının da önünü açar. Wenger'in son 10 senedir uyguladığı "Gençlere kesenin ağzını açalım" politikasının işlemediği bariz ortada çünkü. 

Arsenal, transfer konusunda sallanadursun, zaman onları beklemiyor. Şaka maka, Premier Lig'in başlamasına 1 hafta kaldı ve Villa maçının hemen ardından da Şampiyonlar Ligi'ndeki Fenerbahçe eşleşmesi var. Fenerbahçe'nin gözü kör medyası, Arsenal'i eski gücünde olmayan ve Galatasaray'a bile yenilen bir kulüp olarak tanımlamaya devam ededursun, buradan kendilerine bu kulübün tarihinde ön elemede hiç elenmediğini ve son 4 ön elemesini de her iki maçı da kazanarak geçtiğini hatırlatmam gerekiyor. Arsenal, belki Bayern, Barça ve Real seviyesinde değil ancak Fenerbahçe için hala fazlasıyla güçlü bir rakip. Emirates Kupası'na bakıp bu takımı küçümsemek, şaşkınlıktan başka bir şey olmaz. Fenerbahçe, Arsenal'i geçecekse, tarihinin en iyi 180 dakikalarından birini oynamak zorunda. 

Tabii Fenerbahçe, Arsenal'i geçse bile Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyecek ki, o da başka bir mesele. Basınımızdaki soytarı kılıklı komplo teorisylenleri, UEFA'nın elensin diye Fenerbahçe'yi bilerek Arsenal ile eşleştirdiğini iddia edecektir muhtemelen. Kesin olan bir şey var ki, CAS'ın vereceği nihai kararın, ön elemenin 2. ayağının bir gün sonrasında gelecek olması bir tesadüf değil. Fenerbahçe elenirse, bu seneki Şampiyonlar Ligi onlar için bitmiş sayılacak ve 2 yıllık men kararı önümüzdeki sezondan başlayacak. Böylece UEFA, 2017'e kadar Fenerbahçe'yi Avrupa kupalarının dışında tutacak. Fenerbahçe yönetimini, 2 yıl olan cezayı 3'e çıkarmayı başardıkları için tebrik etmek lazım. Bu arada, CAS'ın UEFA'nın kararını iptal etmesi gibi bir ihtimalden bahsetmedim çünkü böyle bir şeyin olacağına inanmak için ya Mars'ta yaşıyor olmanız ya da adınızın Aziz Yıldırım olması lazım. 

Şimdilik burada bırakayım. İş ve özel hayatımdaki yoğunluktan dolayı blogun akışını çok aksadığının farkındayım ancak sezonun açılmasıyla beraber daha düzenli yazmayı umuyorum. Arsenal, transfer yapmadan sezona girerse bu sezon işim zaten işim çok kolay olacak. Son 5 yılın bir tekrarını yaşacağımız için eski yazıları kopyalayıp yapıştırırım. 9 milyon pound maaş alan Wenger, aynı temcit pilavından bıkmadı, bu işi bedava yapan ben niye bıkayım değil mi?