29 Mayıs 2013 Çarşamba

Sezona Bakış: Orta Saha


Arsenal orta sahası, aynı takımın geneli gibi, inişli çıkışlı bir sezon geçirdi. Orta sahada diziliş açısınan çok büyük bir değişiklik görmedik. Arsenal yine 4-2-3-1'e yakın bir formasyonla hücum etti ve savunmada, iki dörtlü hat oluşturup 4-4-1-1 şekline yaklaştı. Ligi, topla oynama yüzdesi sıralamsında birinci, pas başarı yüzdesinde ikinci bitiren Arsenal'de, en başarılı orta saha dizlişi ligin son dönemini oynayan Arteta-Ramsey-Rosicky ve onlara yakın oynayan Cazorla idi. Takımın düşen temposuna bağlı olarak, Arsenal'in yarattığı pozisyon sayısının da düştü, ancak, özellikle ligin ikinci yarısında orta sahanın savunma yönünü de daha iyi oynamaya başladığını gördük. Tek tek incelersek,

Mikel Arteta, yine takımın en kritik adamıydı ve ligi, uzak ara en çok pas yapan oyuncu olarak bitirdi. İstikrarı, liderlik vasıfları ve bireysel hata barındırmayan oyunuyla, Wenger'in vazgeçilmez elemanı durumunda. Sakat olmadığı maçların tamamına ilk onbir başlayan Arteta'nın şu an için takımda alternatifi yok. Bundan dolayı, ligin sonunda, aynı geçen sezon olduğu gibi yorgunluk kaynaklı form düşüklüğü yaşadı. Eğer Ramsey kendini bulmasaydı, daha da fazla zorlanabilirdi. Her ne kadar Wenger'in, klasik DM olmayan sistemi çalışıyormuş gibi gözükse de, Bayern, Man Utd, Chelsea gibi rakipler karşısında, Arteta'nın rakibe gerekli fiziksel üstünlüğü kurmakta zorlandığını gördük. Geldiğinden beri defansın önünde oynuyor olması, Arteta'nın Everton günlerinde sergilediği ofansif özelliklerinin tamamen yok olmasına neden oldu. Bu sezon, hücuma çıkarken yaptığı paslarda gözle görünür bir "muhafazakarlık" vardı ve bu risk almayan oyun kendisinin %92 isabetle pas yapmasına neden oldu. Bu durum, Arsenal'in, kronik hücuma çıkarken top kaybetme hastalığına çare olmuş olsa da, takım, özellikle kapanan rakipler karşısında biraz daha maceraperest bir Arteta'nın ihtiyacını hissetti.

Benim için sezonun en iyi oyuncusu Santi Cazorla idi. Kaliteli transfer yapmak için bankayı boşaltmaya gerek olmadığının canlı kanıtı olan İspanyol oyuncu, Premier Lig'deki ilk sezonunda taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazandı. Wilshere, Rosicky ve Diaby'nin sakatlıklarında orta sahanın ortasında başladığı sezona, ikinci yarıda sol açık olarak, "Nasri pozisyonunda" devam eden Cazorla, takımın bütün lig maçlarında forma giyen tek oyuncusuydu. Toplamda 49 maça çıkan Santi, asist krallığında ikinciliği Hazard ile paylaştı ve attırdığı 11 golün üstüne 12 gol de kendisi ekledi. Wenger'in, Pires, Reyes, Nasri gibi oyuncularla da denediği, tek kanatta oyun kurucu oynatma ısrarı sayesinde, sezonun ikinci yarısında Cazorla'yı sol açıkta izledik. Bu tercih, Walcott'un da forvete yaklaşmasıyla beraber, Arsenal'i zaman zaman 4-4-2 formasyonuna yaklaştırdı ve Podolski'li 4-2-3-1'den daha yaratıcı bir takım çıkardı ortaya. İspanyol'un en önemli özelliği, 90 dakika boyunca sorumluluk alıp bir şeyler üretmeye çalışmasıydı. Eğer Arsenal takım halinde kendisinin temposuna ayak uydurabilirse, Santi'den daha da fazla yararlanabilir. Mesela, bu sezon Cazorla'nın önünde RvP gibi bir forvet oynasaydı, nasıl bir sonuç ortaya çıkardı diye merak etmeden duramıyorum.

Sezonun bir diğer kritik adamı Aaron Ramsey oldu. Son 2 sezondur, Wenger tarafından sol açık, sağ açık, forvet arkası gibi garip yerlerde oynatılan ve bu yüzden de bir türlü istenileni veremeyen Ramsey, Wilshere ve Diaby'nin sakatlanmasından dolayı sahanın ortasına geçince birden kendini buldu. Onun orta sahaya getirdiği enerji ve mücadele hırsı, takımın son 10 maçtaki formuna katkıda bulunan önemli bir faktördü. Ramsey'in, ofansif penetrasyon, orta ve uzun menzilli paslar ve son vuruş konusunda hala gelişim kaydetmesi gerekiyor. Ancak, kendisinin geçen sene gözden ne kadar gözden düştüğünü hatırlarsak, bu sezonun onnu açısından olumlu geçtiğini söyleyebiliriz. Umuyorum, önümüzdeki sezon da kaldığı yerden devam eder.

Arsenal açısından sezonun bir başka hayal kırıklığı da Jack Wilshere'in sakatlıktan bir türlü dönemeyişiydi. Wenger, 2 sene önce, Wilshere'e aşırı yüklenerek onun sakatlanmasına neden olmuştu, bu sene de, 19 ay sonra sahalara dönen oyuncusuna birden aşırı sorumluluk vererek, Jack'in geri dönüşünü geciktirdi. Kendisinin yetenekleri hepimizi heyecanlandırıyor ancak Wenger'in Jack tamamen iyileşene kadar sabretmesi gerekiyor. Onun dışında, Wilshere, oynadığı kısa sürede, ne kadar yetenekli olduğunu bize hatırlattı ve Cazorla-Arteta ikilisiyle çok iyi anlaşacağının sinyallerini verdi. Onun geri dönmesi, tamamen Cazorla'nın üstüne yüklenmiş olan "yaratacılık" şubesinin paylaşılması açısından çok önemli.

Tomas Rosicky, "Sakatlık belasından kurtulsa, roket mühendisi bile olurdu" diyeceğiniz türden bir adam. Bu sene, aynı geçen sene olduğu gibi, sezonun 3'te 2'sini kaçırdı ancak oynadığı son 2 ayda önemli katkıda bulundu. Wilshere'in, sakatlığının devam etmesi, Wenger'i yine eski dost Rosicky'e güvenmek zorunda bıraktı ve Çek oyuncu da görevini başarıyla yaptı. Her ne kadar eski sürati ve çevikliği kalmamış olsa da, Rosicky mental olarak takımdaki en ofansif oyunculardan birisi. O yüzden, forvet arkasındaki pozisyonda Wenger'in her zaman favori oyuncularından birisi ve sakatlıklardan uzak durabilirse tecrübesiyle Arsenal'e hala verecek çok şeyi var. 

Arsenal açısından sezonun hayal kırıklıklarından birisi Francis Coquelin oldu. Genç Fransız, geçen sezon 
A takımı yavaştan zorlamaya başlamıştı ve bu sezon bir çok kişi kendisinden patlama bekliyordu. Ancak, beklenen bir türlü olmadı ve The Coq bu sezonu, geçen sezondan daha az sahada kalarak geçirdi. Wenger gibi bir hocanın altında gelişim gösteremeyen bir genç oyuncu için gelecek ne kadar parlaktır bilmiyorum ama Coq için Arsenal treni bu sezon kaçtı gibi. 

Abu Diaby için çok söyleyecek bir şeyim yok. Son sakatlıktan sonra kendisinin futbol hayatı bana göre sona ermiş durumda. Kendisini satmak mümkün olmadığından Arsenal, 2 sene daha ona maaş ödeyecek. 

Gelecek sezon için ne lazım?
Arteta'nın yükünü hafifletmek ve büyük maçlarda orta sahadaki direnci arttırmak için yırtıcı bir DM. Ha bir de elleri değmişken Cesc'i de geri alırlarsa tadından yenmez.

26 Mayıs 2013 Pazar

Realizm 2 - 1 Romatizm



Borrussia Dortmund 1 - 2 Bayern Munchen

Alman futbolunun yükselen standartlarının resmen ilan edildiği, drama ve heyecan dolu bir Şampiyonlar Ligi finali izledik. Her iki takım da, şansla, kısmetle, ballı kurayla değil, bu sene Avrupa'daki en iyi futbolu oynadıkları için Wembley'deydi ve dün akşam kazanan kim olursa olsun o kupayı haketmiş olacaktı.

Her iki taraf da maça beklenen kadrolarıyla çıktı. Götze'nin yokluğunda Klopp, Reus'u Lewandowski'nin hemen arkasına monte etti ve kanatlarda da Grosskreutz - Blaszczykowski ikilisini kullandı. Dortmund'un klasik 4-3-3'ü hücumda 4-2-3-1 gibi gözükürken, takım savunmaya döndüğünde iki 4'lü hattın oluştuğu 4-4-1-1 şeklini alıyordu. Bayern cephesinde diziliş ve kadro olarak hiçbir sürpriz yoktu. Heynckes, bütün sezon başarıyla işleyen 4-2-3-1'iyle sahadaydı ve beklendiği gibi forvette Mandzukiç, Gomez'in önünde; stoperde de Boateng, Van Buyten'in önünde formayı kapmıştı.

Maç öncesi okuduğum yorumcuların birçoğu, Bayern'in bu maçı rahat kazanacağını iddia ediyordu ancak böyle bir şeyin olmayacağı maçın ilk 20 dakikasında ortaya çıktı. Borussia Dortmund maça daha iyi başlayan taraftı ve ilk yarı boyunca yaptıkları pres ile Bayern'in istediği futbolu oynamasına müsade etmediler. Götze'nin yokluğu, defansif disiplin ve orta saha presinin dinamizmi açısından Dortmund'un işine yaradı. Nitekim, hem Grosskreutz hem de Blaszczykowski, Bayern beklerine çok iyi basarak, onların ileri çıkarak oyuna genişlik kazandırmalarına izin vermediler. Bayern, mecburen en güvendiği pas kanalı olan Schweinsteiger - Müller kombinasyonundan medet umdu ancak Dortmund'un orta saha presi maçın ilk yarım saatinde Schweiny'i tamamen kilitlemeyi başardı. Alman oyuncu, sürekli olarak stoperlerin yanına kadar gelip top almak zorunda kaldı ve Müller'in forvete yakın pozisyon almakta ısrar etmesi, Bayern'in savunması ve hücumu arasındaki bağlantıyı tamamen kopardı. Dortmund'un yaptığı etkili pres sayesinde, stoperler Subotiç ve Hummels, defans hattını sürekli olarak orta sahaya yakın tuttular ve bu bölgedeki Müller'e topla oynama şansını hiç vermediler. Dortmund, bu anlayışla ilk yarıda orta sahada sayısız top kazandı ancak buradan doğan kontra atakları nakte çevirmeyi başaramadı. Götze'nin yokluğunun yarattığı defansif avantaj, bu noktada kendisini ofansif dezavantaj olarak gösterdi. Dortmund, belki Bayern'i daha rahat bozdu ancak hücumda Reus'tan başka hiçbir opsiyonları yoktu. Forvet arkasında pozisyon alan ve Bayern yarı sahasındaki boşluklara sürekli koşular yapan Reus, top kendisine doğru servis edildiğinde, Lewandowski ile ikili oynayarak etkili oldu. Ancak Götze'nin getirdiği ekstra boyut Grosskreutz ve Blaszczykowski'den gelmediği için, bu ikili oyunlar hep izole kaldı. Dormund'un oyunu domine ettiği dönemde gol bulamayışı, maça kaybetmelerine neden olan önemli faktörlerden birisiydi.

İlk yarım saatteki şoku kazasız atlatan Bayern, 30. dakikadan itibaren yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı ve özellikle Robben, Dortmund'un kalesinden 30 metre mesafeye kurduğu defans hattının arkasına sarkmaya başladı. Bayern, toparlanmaya başlamasını takip eden 10 dakika içerisinde 3 kere gole çok yaklaştı ve aslında ikinci yarı öncesi Dortmund için tehlike çanları daha bu noktada çalmaya başlamıştı.

İkinci yarının başlamasıyla beraber, Klopp'un öğrencilerinin ilk yarıdaki etkili presi yapamadıkları gördük. Bu, ilk yarıda zorlanan Schweiny'nin oyuna dahil olmasına neden oldu ve Bayern, topu Dortmund yarı alanına daha rahat taşımaya başladı. Bu noktada maçın kaderini değiştiren şey, her iki teknik adamın aldıkları risklerdi. Klopp, presin etkisi azalınca, defans hattını daha derine çekip, Bayern'in oyunu kontrol etmesine izin verebilir ve daha klasik bir kontra atak futboluna dönebilirdi. Ancak Dortmund savunması derine çekilmeyip, Müller ve Mandzukiç'in üzerindeki baskıyı koruma yoluna gitti. Bu noktada, Heynckes'in karşı hamlesi de, Robben'i serbest bırakmak oldu ki, Bayern bu hamlenin karşılığını çok çabuk aldı. Maçın ilk golü, bu taktiksel anlayışın örnek uzayı gibiydi. Dortmund savunması 3 kişiyle birlikte Ribery'e basarken, savunmanın arkasına kaçan Robben'i tamamen boş bıraktı ve bunun faturasını ağır ödedi. Golden sonra ibrenin tamamen Bayern yönüne dönmesi bekleniyordu ancak Reus, Dante ile birebir kalınca Dortmund'u maça tekrar ortak edecek penaltıyı kazanmayı başardı. Dortmund'un golü, maçın gidişatını hiçbir şekilde değiştirmedi. Orta sahadaki üstünlüğü Bayern'e bırakan ve geriye yaslanmak da istemeyen Dortmund, riskli stratejisinde ısrar etti. Önce Mandzukiç kaleciyle karşı karşıya kaldı, sonra Müller defansın arkasına sarkıp Subotiç'in çizgiden çıkardığı pozisyonu üretti. Öncül sarsıntılar, yerini 89. dakikadaki depreme bıraktı ve maçın adamı Robben, Dortmun savunmasının arkasına son bir kez daha sarkarak Bayern'e kupayı getiren golü attı.

Dortmund'un, Aston Villa'dan daha düşük olan ücret bütçesiyle yaptığı işin ne kadar önemli olduğunu burada tekrar etmeme gerek yok. Jurgen Klopp, modern futbolun en önemli hocalarından birisi ve eminim ki, dün tarafsız futbol izleyicisinin %90'ı Dortmund'u destekliyordu. Klopp, geldiği noktaya felsefesinden ödün vermeyerek geldi ve dünkü maçta Bayern Münih gaza bastıktan sonra, pragmatik davranıp, tamamen savunmaya çekilseydi, belki geçen sene Chelsea'nin yaptığını yapabilirdi. Ancak Dortmund, kendi futbolunu oynamakta ısrar etti ve aldıkları bu risk Bayern'in maçı kazanmasına neden oldu.

Bayern, Alman futbolunun zengin çocuğu ve dominant gücü olduğu için, dün akşam, romantik bir futbol öyküsü yazmaya çalışan Dortmund karşısında belki de haketmedikleri bir kötü adam rolündeydi. Son dakikada attıkları gol, peri masalına turşu sıktı ve herkesi titrerip gerçekle yüzleşmek zorunda bıraktı. Finalde oynadıkları takım Barça, Real, Chelsea olsaydı, belki tarafsız futbol izleyicisi de onların yanında olacaktı ve kupayı, son yılların en sempatik takımının elinden almaları talihsizlikti. Ama bu, son 4 senedeki 3. finalini oynayan Bayern'in bu kupayı kazanmayı anasının ak sütü gibi hakettiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu sene, Alman takımlarının şımarık İspanyolları tokatlamasından son derece keyif almış birisi olarak, kendilerini kutluyor ve Ağustos'taki kurada yine İspanyollara yakın, Arsenal ve Galatasaray'a uzak olmalarını diliyorum. 

24 Mayıs 2013 Cuma

Sezona Bakış: Defans


Genelde Arsenal'in en problemli bölgesi olan defansta, bu sene nispeten istikrarlı bir sezon izledik. Arsenal'in yediği gol seviyesi, son 5 yılın en düşük noktası olan 37'e geriledi ki, bu geçen seneyle kıyaslandığında %25'lik bir azalmaya tekabül ediyor. Bu gelişmenin temel sebepleri Steve Bould, istikrarlı geri dörtlü seçimi ve takımın bu sene daha temkinli oynaması olarak gösterilebilir. Özellikle duran topların savunulmasında bu sezon  büyük gelişme kaydedildi ki, bunda Bould'un katkısı çok büyüktü. Arsenal, maç başına kazanılan hava topu mücadelesi istatistiğinde, ligin tepesindeki beşlinin en iyisiydi. Takımın, kurtulamadığı tek alışkanlığı ise bireysel hatalardan yenilen gollerdi. Bu yolla yediği 14 gol, Arsenal'i, bu kategoride Wigan'ın ardından 2. sıraya yerleştiriyordu.

Bireysel olarak bakmak gerekirse,

Arsenal defansının bu sezonki en iyi oyuncusu şüphesiz Per Mertesacker idi. İlk alındığında, Vermaelen ve Koscielny ikilisinin ardında yedek beklemesi beklenen BFG (Big F*cking German), bu sezon gösterdiği performansla formayı kapmakla kalmadı, bana göre Wenger'in vazgeçilmezlerinden biri haline geldi. BFG, yıllardır panik halinde savunma yapmaya alışmış Arsenal geri dörtlüsüne belli bir sakinlik getirdi. Mertesacker, belki dünyanın en süratli stoperi değil ancak iyi pozisyon alışı ve yüksek konsantrasyon seviyesiyle bu açığını kapatmasını biliyor. Takımın sezon sonu attığı deparda, Koscielny ile yakaladığı uyumun katkısı çok büyüktü. 33 maçta 2938 dakika sahada kalarak, takımın en çok forma giyen defans oyuncusu olan BFG, bu süre içerisinde gole neden olan herhangi bir bireysel hata yapmadı ve defanstan uzaklaştırılan top sayısında takımın uzak ara lideriydi ve attığı 3 gol oldukça kritik zamanlarda geldi. Alman oyuncunun ağır olması şu an için tek eksiği gibi gözüküyor ancak Koscielny, Gibbs ve Sagna gibi süratli defans adamlarının olduğu bir takımda bunun kapatılması çok da zor değil.

Laurent Koscielny için sezon sakatlıkların da etkisiyle sıkıntı başladı. Geçen sene büyük gelişim gösteren Fransızdan, bu sezon da iyi bir performans bekleyenler tam hayal kırıklığına uğruyordu ki, sezonun ikinci yarısında Vermaelen'den formayı kapmasıyla beraber Koscielny, geçen seneki formuna geri döndü. Mertesacker ile oynadığında çok daha iyi performans veren Kozzer, ikili mücadele kazanma yüzdesinde Arsenal defansının en iyisiydi. Gelişimine devam etmesi halinde, Mertesacker ile birlikte uzun yıllar bu takıma hizmet edecek bir stoper ikilisinin parçası olabilir.

Bu sezonun Arsenal açısından en büyük hayal kırıklığı hiç kuşkusuz Thomas Vermaelen oldu. Geçen sene de form tutmakta zorlanan Vermaelen'in, bu sezon kendini bulması ve defansın liderliğini üstlenmesi bekleniyordu. Wenger'in kendisine kaptanlığı vermesi de, bu beklentinin bir eseriydi. Ancak Verminatör, sezona üstüste hatalar yaparak, rakibe saçma sapan frikikler vererek ve Wenger'e bile saç baş yoldurtacak şekilde başladı. Koscielny'nin iyileşmesinden sonra Wenger, tek bir maç (Chelsea) Mertesacker'i kenarda tutup, stoperde TV5-Kozzer ikilisi ile başladı ki, o maç sezonun defansif olarak en berbat maçlarından biri olarak kayda geçti. O günden sonra Koscielny-BFG ikilisi stopere yerleşti ve Arsenal sezonun sonunu defansif kriz olmadan oynadı. Vermaelen, gösteremediği performansla, Wenger'in kaptanlık konusunda yaptığı hatalar kervanına eklenen son isim oldu. Şimdi, kulüp ilk 11'e giremeyen bir kaptana tahammül etmek ile kaptanlığı kendisinden alıp başka bir kriz yaratmak arasında karar vermeye çalışıyor.

Arsenal'e geldiğinden beri istikrarlı olarak her sezonu en iyi defans oyuncusu olarak bitiren Bacary Sagna kendi standartlarının altına bir sezon geçirdi. Kontratının son yılına giriyor olması ve Arsenal ile anlaşmaya varamaması yüzünden kafası sezon boyunca rahat değildi ve bu oyununu da olumsuz etkiledi. Çok fazla hata yaptı ve gole neden olan bireysel hata sayısında kaptanın ardından ikinci sıradaydı. Bir türlü geliştiremediği ortaları bu sene de felaketti. İlginç olan, kendisinin vasat haliyle bile hala iyi bir sağ bek olmasıydı. Sunderland maçında stopere geçtikten sonraki oyunu, yılın en iyi defansif performanslarından birisiydi. Sagna'nın geleceği, Wenger'in bu yaz çözmesi gereken en önemli sorunu oluşturuyor. Her ne kadar ayrılmasını istemesem de, büyük ihtimalle, PSG ya da Monaco tarafından aklı çelinecek. Umarım yerine yapılacak transfer Santos kalitesinde olmaz.

Kieran Gibbs, bu sezon yine kendi klasiğini konuşturup, hem gelişimine devam etti hem de araya kritik bir dönemde geçirdiği sakatlığı sıkıştırdı. Sezon ortasındaki sakatlığı, Wenger'i Monreal'i almak zorunda bıraktı. Onun dışında pefromansıyla göz doldurdu. Oyununun hem defansif hem de ofansif yönünü geliştirdi ancak aynı Sagna gibi orta yapma konusunda sıkıntı yaşadı. Podolski ile pek anlaşabildiğini söyleyemem ancak ligin sonuna doğru sol açığa taşınan Cazorla ile olan uyumu tatmin ediciydi. Kronik sakatlıklarından kurtulabilirse, uzun süre bu kulübe hizmet edebilir.

La Liga'dan Premier Lig'e devre arası gelip ayağının tozuyla ilk 11 başlamak, Nacho Monreal için zorlu bir sınavdı. İspanyol oyuncu tecrübesini konuşturup, bu sınavı başarıyla verdi ve kritik bir dönemde Arsenal'in imdadına yetişti. Önümüzdeki sezon Gibbs ile girişeceği rekabet, hem genç takım arkadaşına hem de Arsenal'e yararlı olacak.

Carl Jenkinson, sezon başında sakat olan Sagna'nın yerini başarıyla doldurdu ve Arsenal'in bu sene en çok gelişme gösteren oyuncularından birisiydi. Sagna geri döndükten sonra tekrar kulübeye hapsoldu ve ikinci yarıda oynadığı birkaç maçta biraz düşüş gösterdi. Genç bir oyuncunun bu tip iniş çıkışlar yaşaması tabi ki normal. Henüz Sagna'nın pozisyonunu devralacak olgunlukta değil ancak önümüzdeki sezon Fransız'a ya da onun yerine alınacak sağ beke ciddi rakip olması mümkün. 

Andre Santos şaka gibiydi. RvP'nin formasını istediği devre arasında Arsenal kariyeri bitti. Bize uzak, Brezilya'ya yakın kalsın.

Johan Djourou ve Sebastian Squillaci, bu sezon yoruma değecek bir katkı yapmadılar.

Defanstan bahsederken, kaleciler için de bir pragraf açmak istiyorum.

Wenger'in anlayamadığım birçok özelliği var da, şu kaleci meselesini çözmemekteki ısrarı, benim için tam bir muamma. Arsenal, belki kaleci hatalarının damga vurduğu bir sezon geçirmedi ancak yine bütün sezonu diken üzerinde oynamak zorunda kaldı.

Rekabetsiz ortamda kendini bulan her genç oyuncu gibi, Wojciech Szczesny de gelişim göstermeyi bu sezon bıraktı ve hatta geriye gitti. Genç kaleci, çok büyük hatalar yapmadı ama Arsenal seviyesindeki bir takımın kalecisinin kurtarması gereken birçok gol yedi. Sezon ortasında, babasının Wenger'i hedef alan konuşması zaten zorlanan Szcz'nin işini pek kolaylaştırmadı. Wenger, kendinden beklenmeyen bir hareket yaparak, Szcz'yi kenara çekip formayı sakatlıktan dönen Lucas Fabianski'ye verdi. Fabianski, tekrar sakatlanmasa, belki formayı sezon sonuna kadar geri vermeyecekti. Vito Mannone, sezon içerisinde kritik bir dönemde forma şansı buldu ve çok hayati bir hata yapmadan oynamayı başardı. Mannone ve Fabianski'nin, Arsenal'de herhangi bir gelecekleri yok ancak Wenger 3-4 senedir bu gerçeği görmezden geliyor. Szczesny'nin tekrar gelişim göstermeye başlaması için rekabet edeceği birisi gerekiyor.

Gelecek sezon için ne lazım?
Eğer Sagna gidiyorsa en sağlamından bir sağ bek. Szczesny'e tecrübe kazandıracak tecrübeli bir kaleci (Julio Cesar ve Rene Adler'in adı geçiyor) ya da Szczesny ile kafa kafaya rekabet edecek genç bir kaleci (Begoviç, Krul, Mignolet). Yedek stoper olarak gelecek vaadeden genç bir isim (Mümkünse İngiliz). 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Kaptan Mağara Adamı Gidiyor Anacığım!!

Bundan 1 ay kadar önce Stoke City, düşme hattına yaklaştığında az biraz heyecan yapmıştım. Nitekim,  Tony Pulis'in yönetimindeki Stoke City'nin düşmesini çok istiyordum ve ligde oynadığı son 18 maçtan sadece 2 galibiyet çıkarabilen azmanlar ordusu, form grafiği olarak ligin dibindeki takımlardan biriydi. Maalesef, o dileğim gerçekleşmedi ve son 5 maçta aldıkları 2 galibiyet ile Stoke kümede kalmayı başardı.

Stoke City'den belki kurtulamadık ama takımın başındaki Pulis'ten nihayet kurtulduk. Kulübün patronu Peter Coates ile arası çoktan limoni olan Pulis'in ayrılışı, sürpriz gibi gözükse de, camiayı biraz yakından takip edenlerin beklediği bir karardı. Bu ayrılığın ilk adımı, geçen Aralık ayında, Coates'in Mark Cartwright'ı, sportif direktör atamasıyla atıldı. Coates'in, özellikle transferler konusunda Pulis'e pek güveni kalmamıştı ve sportif direktör ataması bunun somut bir kanıtıydı.

Tony Pulis'in oynattığı cirit, güreş ve jujitsu karşımı futbol felsefesi hepimizin malumu. Stoke City, Premier Lig'e çıktığı 2008'den beri, düzenli olarak, ligin en az pas yapan, en çok uzun top deneyen, en az şut çeken takımı. İlk birkaç sezonda, kısıtlı bütçe ile ligde kalmaya çalışan Stoke City'e birçok kişi sempati ile yaklaştı ve oynadıkları rezil futbolu "eldeki imkanlarla bu kadar" diye savundu. Ancak, yıllar geçip, takımın oyun anlayışı arpa boyu yol alamayınca, başta Stoke City taraftarı olmak üzere birçok kişinin de sabrı yavaş yavaş taştı. Üstelik, "kısıtlı bütçe" özrünün de hiçbir geçerliliği kalmamıştı çünkü son 5 yılın rakamlarına bakıldığı takdirde, Stoke City, £80m net transfer harcamasıyla Man City ve Chelsea'nin ardından 3. sıradaydı. Tony Pulis, kendisine verilen bütçeyi iyi kullanıp takımın futbolunu yavaş yavaş modernleştirmek yerine, Crouch, Jerome, Jones, Palacios, N'Zonzi gibi azmanları kulübe toplamaya devam etti. Özellikle, Coates gönülsüz olmasına rağmen, £10m'a bitirilen Crouch transferinin, başkan ile hoca arasını çok açtığı söyleniyor.

Pulis'in elini zayıflatan bir başka konu da, bundan 5 sene önce "Premier Lig'de düşük bütçeli takım ancak böyle hayatta kalır" diye savunduğu felsefesinin son 2-3 senede Swansea, Norwich, West Brom, Wigan gibi takımlar tarafından yerle bir edilmesiydi. Rodgers, Lambert, Laudrup ve Martinez gibi hocalar, iyi futbol oynayarak da bu ligde bir şeyler yapılabileceğini herkese gösterdiler ve bunun sonucunda, takımına bir kamyon dolusu para harcayan Coates ve aldığı kombineyle her hafta doldur boşalt izlemek zorunda kalan Stoke City taraftarının da sabrı süratle taştı. Tony Pulis, bu takımı Premier Lig'e çıkaran hoca olabilir ancak ayrılışının ardından gözyaşı dökecek çok fazla Stoke taraftarı olduğunu sanmıyorum. 

Kaptan Mağara Adamı'ndan kurtulduğuna göre, artık Stoke City, insan ırkından bir menajer arayışına girebilir. Boşalan pozisyon için adı geçen ilginç isimlerden birisi Rafa Benitez. Stoke'a yakın oturan Benitez'in, böyle bir maceraya kalkışacak kadar umutsuz olup olmadığından emin değilim. Diğer adı geçen adaylar Gus Poyet ve Roberto Di Matteo daha olası isimler gibi duruyorlar. Umarım, bu camiaya futbolu tekrar hatırlayacak birisi gelir de, Premier Lig yeniden 20 "futbol" takımıyla oynanmaya başlar. 

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Bir Sezonun Ardından: Hoşgeldin Sıtma

Premier Lig'de bir sezonun daha sonuna geldik. Şimdi, her kulüp için şapkayı masaya koyup değerlendirme yapma zamanı. Arsenal için kadrosal ve taktiksel bir değerlendirmeyi önümüzdeki günlerde yaparız ama bugün biten sezona şöyle genel bir bakış atalım isterseniz.

Hepimizin bildiği üzere, £150m'un üzerindeki maaş ödemeleriyle Arsenal, Premier Lig'in en pahalı 4. kadrosunu besliyor ve buna bağlı olarak da, kulübün ligdeki minimum hedefi dördüncülük ve Şampiyonlar Lig'i bileti. Bugün geldiğimiz noktaya bakıp, hedefe ulaşıldığını ve takımın iyi bir sezon geçirdiğini söyleyebilirsiniz. Ancak büyük ihtimal, ligin bitmesine 45 dakika kala hala 4.'lüğü garantilenemediğini ve kulübün kupa orucunun 9. yılına girdiğini görmezden geliyorsunuzdur. Arsenal'in şu anki durumunun değerlendirmesi, bardağın ne tarafını görmek istediğinize göre değişebilir.

Bardağın boş tarafına bakmak isteyenler, kupa orucunun devam edişine, kulüp tarihinin en kötü başlangıçlarından birine, yapılmayan transferlere, birer birer elden kaçan yıldızlara, beş para etmez adamlara verilen astronomik kontratlara, Bradford ve Blackburn facialarına, Schalke'ye kaptırılan grup liderliğine, Diaby'nin yine 6 ay sahalardan uzak kalışına ve Gervinho'ya bakabilirler. Bütün sezon, burada bu olumsuzluklardan uzun uzun bahsettiğim için tekrar kafanızı şişirmek istemiyorum. Ancak dikkat çekmek istediğim tehlike, bu olumsuzlukların varlıklarından çok, yukarıdaki maddelerin çoğunun kronik hale gelmesiyle ilgili. Arsenal'in sezonları, endişe verici şekilde hep aynı sorunlar yüzünden baltalanıyor ve takım her geçen sezon ligin tepesinden yavaş yavaş uzaklaşıyor. Ligi her sezon liderin 15+ gerisinde bitiren Arsenal için artık "Şampiyonluk" lafının bir hedef olarak ne kadar gerçekçi olduğu tartışılır.  Finansal sonuçların, sportif başarının önünde konduğu yönetim anlayışının takımın, "winner" karakterini tamamen silip attığı ortada. Arsenal, eskiden şampiyonluk hedefi ile sezona başlar ve ilk 4'ü teselli ikramiyesi sayardı, şimdi camia ilk 4 hedefiyle başlıyor ve her geçen sezon bu hedefe biraz daha zorlanarak ulaşıyor. Son 2 sezonda, takım birbirinden berbat başlangıçlar yaptı ve ancak diğer 3 kulvardan elendikten sonra ligde istenilen performansa yaklaşabildi. Hele bu sezon, RvP'nin boşluğu doldurulmayarak büyük bir kumar oynandı ve Arsenal, ligi, kendisinden £50m daha az maaş ödeyen Tottenham'ın 1 puan önünde bitirebildi. Arsenal, son 2 sezonda lig sonunda yaptığı sprintlerle ilk 4'e kapağı atmayı başardı ve bir nevi kronik sorunlarının kulübe mali olarak zarar vermesini önledi. Ancak bu kısır döngünün kırılması ve kulübün tekrar ligin tepesini hedefler hale gelmesi gerektiği ortada.

Bu noktada, olumsuzluklarla içinizi daraltmayı bırakıp, biraz da bardağın dolu tarafından bahsetmek istiyorum.

Arsenal için ilk olumlu haber, kulübün mali durumunun önümüzdeki 2 yıl içerisinde çok daha iyiye gidecek olması. Gelir bakımından yıllardır Arsenal'in belini büken ticari kontratların yenilenme zamanı geldi ve Arsenal, Emirates'ten aldığı parayı önümüzdeki sezondan itibaren 3'e katlıyor. Forma üreticisi için Puma ile İngiltere rekoru bir ücrete anlaşılmış durumda ve 2014'ten itibaren o anlaşma da devreye giriyor. Premier Lig TV gelirlerinde %70'lik bir artış olacak ve Arsenal, nihayet, Asya ve Afrika gibi yeni pazarlarda kendini göstermeye başladı.

Gelir artışına ek olarak, son 5 yılda yapılan hatalı transferler yüzünden şişen maaş ödemelerinde de bir takım gelişmeler bekleyebiliriz. Arshavin, Squillaci ve Fabianski'nin kontratı bu ay sonunda bitiyor ve Chamakh, Bendtner ve Denilson da son senelerine giriyorlar. (Diaby, Santos ve Park'ın 2'şer yılları daha var) Kulüp, bu sene transferde çok bariz bir hata yapmadı ve gelen 4 oyuncudan da uzun dönemde faydalanabilecek.

Son yayınlanan mali tablolar, Arsenal'in bankadaki nakitinin £120m civarında olduğunu gösteriyordu. Bu, meblanın £50m kadarının çalışma sermayesi olduğunu kabul etsek bile, Arsenal'in hiç borç almadan ve hiçbir gelirini ipotek etmeden harcayabileceği £70m'luk bir transfer bütçesi olduğunu görüyoruz. Öyle ki, bu rakama, yukarıda bahsettiğim gelir artışları henüz dahil olmadı. Yani Wenger, bu yaz, gidip rahatlıkla £100m harcayabilir. Zaten Arsenal yönetimi de son 2 yılda sürekli "Paramız var" diyip durdu. Arsenal'in bankada yatan potansiyeli, artık kulübe yatırım olarak değerlendirmesinin vakti geldi de geçiyor bile.

Arsenal, bu yaz, nihayet iç transferde huzurlu bir dönem geçirecek. Elde ne var ne yok son 3 senede satıldığı için, bu yaz "Arsenal'den ayrılmak istiyorum" dramasını oynayacak kimse kalmadı. Wenger'in, üzerinde karar vermesi gereken tek oyuncu önümüzdeki sezon kontratı biten Bacary Sagna. 2 sene önce Nasri ve Cesc, geçen sene de RvP ve Song'un ayrılıklarıyla, kemik kadrosunda önemli değişikliklere giderek sezon açmak zorunda kalan Wenger, önümüzdeki sezona büyük ihtimal benzer bir iskelet ile girecek ki, umuyorum, bu istikrar son 2 senedeki berbat başlangıçların ilacı olacak.

Önümüzdeki sezonun bir başka özelliği de, ligi Arsenal'in tepesinde bitiren 3 takımın da yeni hocayla sezona girecek olması. Moyes, Pellegrini ve Mourinho üçlüsünün adaptasyon dönemleri, Premier Lig'in en uzun süredir görevde olan teknik adamı Wenger için bir fırsata dönüşmeli ve Arsenal bundan faydalanmalı. Bana göre Ferguson'un ayrılışı, United'ın 20 yıl süren dominasyonun da sonunu temsil etmekte ve doğru yönetildiği takdirde, Arsenal'in 10 sene önceki etkinliğini tekrar bulması çok da hayal ürünü olmaz.

Sonuç olarak, Arsenal'in son 3-4 yılda yaptığı teknik ve idari yönetim yanlışlarının sonuçlarını gördüğü 2 sezonu geride bıraktığımızı ve önümüzdeki sezondan itibaren kulübün aynı hataları yapmayarak yükselişe geçmesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada, çözülmesi gereken en önemli sorun, Wenger'in önümüzdeki sezon bitecek olan kontratının ne olacağı meselesi. Bana göre, Arsenal yönetimi, 2014'ten sonra Wenger ile devam edip etmeyeceğine bu yaz karar vermek zorunda. Çünkü, sözleşmesinin bitmesine 1 yıldan az bir süre kalmış bir hocanın eline £100m'luk transfer bütçesi vermek tamamen abesle iştigal olacak. Arsenal yönetimi ya Wenger'in kontratını bu yaz uzatmalı ya da kendisiyle yollarını bir an önce ayırıp yeniden yapılanmanın düğmesine basmalı. Şu an gidilen "ne şiş yansın ne kebap" yolu, ne kulüp, ne de Wenger açısından pek hayırlı olmayacak.

Gazidis ve Kroenke, Wenger'in büyük hayranları olduğundan dolayı, Arsenal yönetiminin Wenger'i istememesi gibi bir ihtimal yok. Bana göre, kontrat meselesini askıda bırakan taraf Wenger. Kendisinin, ailevi sebeplerden dolayı Fransa'ya geri dönmek istediği çoktandır yazılıp çiziliyor. Wenger'in sezon içerisinde kendi kontratının uzatılıp uzatılmayacağı ile ilgili sorulara agresif cevaplar verdiğini düşünürseniz, ortada bir bit yeniği olduğunu anlıyorsunuz. Eğer Wenger, 2014'ten sonra Arsenal'in başında kalmayı düşünmüyorsa, bana göre hemen istifasını vermeli. Son 8 yılın tekrarı olarak geçecek bir başka vasat yıla kimsenin tahammülü kalmadı. Hazır PSG de hoca arıyorken, bana göre Le Prof bırakmalı. Bunu Wenger'i istifaya davet olarak algılamayın. Benim istediğim, bu konunun öyle ya da böyle bir çözüme kavuşması. Çünkü, yukarıda saydığım sebepler yüzünden, önümüzdeki sezondan itibaren Arsenal'in tekrar çıkışa geçebileceğine gönülden inanıyorum ve kulübün böyle kritik bir sezona kontratı biten hoca belirsizliğiyle girmesini istemiyorum.

Sezonun olumsuz değerlendirmesini bütün sene burada okudunuz; olumluları da yukarıda özetlemeye çalıştım. Benim isteğim, Wenger belirsizliğinin çözülüp transfere ayrılan bütün naktin yatırıma dönüştürülmesi ve eski büyük oynayan Arsenal'in yavaştan diriltilmesi. Ancak ben Arsenal yönetimini biraz tanıyorsam, bu yaz, geçen yaza benzer bir transfer dönemi geçirilip Wenger'in de kontratının son yılına girmesine göz yumulacak. Wenger, değeri £10-20m arası değişen 2-3 oyuncu alarak ve önümüzdeki sezon yine ilk 4 hedefiyle sahada olacak. Bundan daha ötesine gidilme umudu olup olmadığını sizin değerlendirmenize bırakıyorum. 

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Bir İhtimal Daha Var


Premier Lig'in yarınki maçlarının tek bir anlamı kaldı ki, o da Şampiyonlar Ligi'ne gidecek takımları ve kimin ön eleme oynayacağı belirlemek. Şu anki puan durumu itibariyle Chelsea, ilk 4'ü garantilemiş olsa da, 3'lüğü, yani Şampiyonlar Ligi'ne direk katılma hakkını garantilemek için yarın Everton'u yenmeleri gerekiyor. Olası bir Chelsea beraberliği ise ortaya ilginç bir ihtimali çıkarıyor, Arsenal-Chelsea play-off'unu.

Şöyle ki, eğer Chelsea yarın Everton ile 0-0 berabera kalır da, Arsenal de St James' Park'tan 2-1'lik galibiyetle dönerse, iki takımın puanları, averajları, attıkları ve yedikleri goller tamamen eşitlenmiş oluyor. Aynı senaryo, 1-1 ve 3-1, 2-2 ve 4-2 gibi skorlarda da ortaya çıkıyor. Bu koşullarda, Premier Lig'in statüsü, iki takımın tarafsız sahada yapacakları bir maç ile eşitliği bozmasını gerektiriyor.

Düşük bir ihtimal gibi gözükse de, 0-0 ve 2-1 gibi skorlar, çok da ender rastlanan sonuçlar değil. Zaten, bu yüzden Premier Lig yönetimi, olası play-off'un yerini ve tarihini belirleyip, kulüplere bildirmiş durumda. Gerektiği takdirde, Arsenal - Chelsea maçı 25 Mayıs'ta Villa Park'ta oynanacak. (Wembley, Şampiyonlar Ligi finali nedeniyle müsait değil). 

Bu arada, play-off ihtimali gerçekleşirse, bu maç Chelsea'nin bu sezon yaptığı 69'uncu maç olacak. 

17 Mayıs 2013 Cuma

13 Yıl Sonra Yeniden

Arsenal - Galatasaray maçından bahseden bir yazı yazmak için 17 Mayıs'tan daha uygun bir tarih olabilir mi bilmiyorum. Bu sene gönlümden geçen Şampiyonlar Ligi eşleşmesiydi aslında bu. Avrupa'da eşleşirler mi bilmiyorum ama Emirates Cup sağolsun, uzun bir süre sonra Arsenal ve Galatasaray'ı birbirlerine karşı oynarken görme fırsatımız olu. 17 Mayıs 2000'deki maçta benim terazinin Galatasaray kefesi ağır basıyordu. O zamandan beri geçen her sene Arsenal tarafı biraz daha ağırlaştı. Yine de 4 Ağustos'taki maçta kimi desteklerim bilmiyorum. Zannedersem, her iki tarafı birden destekleyip, her hücuma heyecanlanacağım çok zevkli bir maç izleyeceğim.

Emirates Cup Programı

3 Ağustos Cumartesi
Galatasaray v FC Porto.
Arsenal v Napoli

4 Ağustos Pazar
Napoli v FC Porto
Arsenal v Galatasaray

Kupanın statüsü gereği, takımlar galibiyete verilen 3 ve beraberliğe verilen 1 puanın yanında, attıkları her gol için de 1 puan alıyorlar. 2 gün sonunda puan eşitliği oluşması halinde, kaleyi bulan şutu daha fazla olan takım kupanın sahibi oluyor. 

16 Mayıs 2013 Perşembe

Muz Yer Misin?


Senelerce Galatasaray taraftarı olarak ortalıkta dolaşıp, bir gün aniden, artık Arsenal'i daha çok sevdiğimi açıklayınca, çevremdeki çoğu insandan "O nerden çıktı? Elin İngilizini niye destekliyorsun len? Galatasaray'a ne oldu?" tepkisi aldım. Galatasaray'a bir şey olduğu yoktu da, Türk futbolunun geldiği içler acısı durumu artık midem kaldırmaz olmuştu. Artık Türkiye Ligi'nde ne olduğu pek umurumda değil. Bu organizasyondan tek beklentim, Galatasaray'ın ilk 2'de bitirip Şampiyonlar Ligi'ne gitmesi. Ama Türk futbolunun yaşadıkları da o kadar traji-komik ki, insan ne kadar "ilgilenmiyorum" dese de, çileden çıkmadan duramıyor.

Şu son birkaç haftada olanlara bir baksanıza,

Galatasaray, 10 puan farkla şampiyon olmuş, ortada gerilim yaratacak bir atmosfer olmaması lazım, buna rağmen maç sonrası ölen var, maç içerisinde rezillik diz boyu, maç öncesi açıklamalar resmen kepazelik.

Aykut, "Saha dışında kapattırmazlar" açıklamasıyla verdi rezilliğin startını. Fatih Terim, her maç saha kenarındaki iki amigosuyla birlikte gelene geçene sövdü. Yıldırım, kendi mali kongresinde Galatasaray'dan başka hiçbir şey konuşmadı. Sonra maçta ırkçılık gırla gidip maçtan sonra da cinayet çıkınca hepsi birden "Camialara mal edilemez" türküsü okumaya başladılar.

Arkadaş bu kadar sorumsuzluk olur mu yahu?

Bir taraf, adam gibi rakibini tebrik edeceğine, hala "saha dışında kapattırmazlar" diyor. Ne demeye çalışıyorsun Aykut efendi? Eğer, "Bu sene saha dışında maç ayartamıyoruz, kadrolar maçtan önce elime ulaşmıyor, o yüzden farkı kapatamıyoruz" demeye çalışıyorsan onda haklısın. Ha yok, Galatasaray'ın saha dışında bir faaliyetini gördüysen, bunu çıkıp açıklayacaksın. Kendi basiretsizliğini, başkalarına iftira ederek kapatmaya çalışman, iki kulüp arasındaki nefreti körüklemekten başka hiçbir işe yaramıyor.

Galatasaray tarihinin en başarılı hocası ve laf geldiğinde kendini UEFA'nın elit teknik direktörler grubunda sayan Fatih Terim'e bakın. Bu kadar başarıyı kazandıktan sonra, olgunlaşıp durulacağına, her maç saha kenarında resmen magandalık yapıyor. Yanına almış iki tane şakşakçı, Fatih Terim osurursa, bu ikisi sıçıveriyorlar. Yakışıyor mu yahu? Galatasaray'a yakışıyor mu bu hareketler?

Galatasaray, şampiyonluğunu Sivasspor karşısında ilan etmiş, kendi sahasında iyi kötü kutlamasını yapmıştı. Haftaya da mutlaka bir kutlama planlamışlardır. Peki Fenerbahçe maçını kaybettikten sonra, saha içinde kutlama yapmaya çalışmak neyin nesidir yahu? Şampiyonluk kutlandı geçen hafta, maçı da kaybettiniz, artık sahada yapılan bu şaklabanlığın lüzumu nedir? Karşı takım taraftarını ve futbolcusunu tahrik etmekten başka amaca hizmet edebilir mi bu hareket? Sen bunu yaparsan, tribündeki cahil adam da senin futbolcuna muz gösterir.

Maç içinde yaşananlara zaten hiç girmiyorum. Volkan, Emre, Sabri, Melo gibi adamlar sahaya tetikçilik için çıkmışlar.

Ben Sabri olsam, Galatasaray'da bana maçta yaptığım hareketlerden dolayı ceza vermeye kalksa, ben yönetime "Siz önce sezonun yarısını tribünden izleyen hocanızı kontrol altına alın" derim. Bu adamlar öyle görüyor kenardan yahu. Kenarda gelene geçene bağırıp çağıran Terim, rakibe asılsız ithamlar yönelten Kocaman varken, cemaat tabii ki sıçacak.

Türk futbolunda ırkçılık, bana göre şu ana kadar hep "münferit" idi. Saracoğlu'nda bu işin artık alelade yapıldığına şahit olduk. 1 değil 2 değil, sanki bilet alana yanında yarım kilo muz, iki paket de Eti Negro hediye etmişler. Aslında bu adamlar gerçekten ırkçı filan değiller. Ama iki takım arasındaki nefret öyle bir körüklenmiş ki, tribündeki akılsız taraftar nefretini ifade etmek için yeni yöntemler aramaya başlar hale gelmiş. Adam, kendi takımımı nasıl desteklerim diye düşünmüyor. Rakip oyuncuyu nasıl tahrik ederim diye kafa yoruyor. Zannediyor ki, Drogba ve Eboue, muz görünce üzüntüden düşüp bayılacak.

Fenerbahçe yönetiminin, bu olaylardan sonraki açıklamasına rezillik diyeceğim ama Aziz Yıldırım'ın başında olduğu bir grup adamdan bahsediyoruz. Bu açıklamanın duyarlı olmasını beklemek için son 12 yıldır mağarada yaşıyor olmamız gerekiyor. Çarşaf çarşaf fotoğraflar varken, Fenerbahçe yönetimi hala kıvırmaya çalışıyor. Çıkıp, "Biz bu adamlara gereken cezayı vereceğiz" diyip, bu kımıl zararlılarını statlarından temizlemiyorlar ve bir nevi gelecekte yaşanacak benzeri olayların tetikçiliğini yapıyorlar.

Bu kadar derine ekilmiş nefret tohumları, bu kadar körüklenmiş bir yangının sonucu ne: 1 ölü.

Şaşıran var mı? Kimin kime saldırdığının, bıçağı çekenin formasının renginin bir önemi var mı? 

Hiçbir önemi olmayan bir formalite maçından bile bir ölü çıkarmayı başardılar. Burak Yıldırım'ın kanı, her iki camiayı ve türk futbolunu yönetenlerin üzerine bulaşmıştır. Nasıl Reyhanlı'da ölenlerin sorumlusu savaş boruları öttüre öttüre, ülkeyi göz göre göre kana bulayan hükümetse, Türk futbolundaki nefretin, ırkçılığın ve fanatizmin sorumlusu da, bir türlü centilmence rekabet etmeyi öğrenemeyen Türk fubolcusu; oyuncusuna, teknik heyetine ve taraftarına haddini bildirmeyen Türk futbol yöneticisi ve şike, ırkçılık ve şiddet gibi olaylara adil cezalar vermeyi başaramayan Türk Futbol Federasyonu'dur. 

Yapımda emeği geçenlerin tamamının eline sağlık...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Kaldı 3


Hayır, daha ölmedim. İşin gücün yoğun olmasının üstüne bir de Arsenal'in geleneksel sezon sonu sıkıcılığı eklenince, bir süre blogdan uzak kaldım. Habersiz bu ara için herkesden özür diliyorum.

Son bıraktığımda Arsenal açısından işler pek iç açıcı gitmiyordu ancak takım aynı geçen sene olduğu gibi son düzlüğe girince kendini biraz toparladı. Bunun sebebi, dar kadronun bütün diğer kulvarlardan elendikten sonra lige konsantre olunca daha iyi performans vermesi de olabilir; 4.'lüğü başarı olarak gören zihniyetin kulübe kazandırdığı bir alışkanlığın tekerrürü de olabilir. Sebep her ne olursa olsun, her sene önce veremi görüp, sonra sıtmaya razı olmaktan bana fenalık geldi. Umuyorum, bu kısır döngüyü kırmak için gerekli adımlar önümüzdeki sezon atılır. 

Dünkü maç, belki ligin dibindeki Wigan'a karşı olduğu için kolay gibi gözükmüş olabilir ancak can derdindeki takımlarla yapılan bu tip maçlar çok sakattır. Neyse ki Arsenal, son birkaç aydır oynadığı istikrarlı futbolu dün de tekrarladı ve maçtan rahat bir galibiyetle ayrıldı. Pazar günü City'i sahadan silen Wigan yerine, dün kaderine teslim olmuş bir takım izledik ve Mike Dean'ın hediye ettiği frikik haricinde çok da tehlikeli olduklarını söyleyemeyiz. Martinez'in oynattığı futbola saygım sonsuz olsa da, Wigan'ın küme düşmesine çok üzüldüğümü söyleyemem. Sunderland, Newcastle gibi köklü kulüplerin yerine, her sene ligin dibine oynayacağı garanti olan bir takımın düşmesi Premier Lig'in kalitesi açısından daha hayırlıydı ve bu sene düşen 3 takım da Championship'e gitmeyi analarının ak sütü gibi hakettiler. Yıllardır FM takımım olan Cardiff City'nin lige gelişine de ayrı bir sevindiği belirtmem gerekir. 

Ligin son haftası, sadece Arsenal, Tottenham ve Chelsea taraftarları için bir şey ifade edecek. Şampiyonlar Ligi düğümünün çözümü için Arsenal, Newcastle'a gidiyor; Tottenham ve Chelsea ise sırasıyla Sunderland ve Everton'ı ağırlıyor. Chelsea, ilk 4'ü garantilemiş durumda ancak eğer Everton'ı yenemezlerse, 3.'lüğü galip gelen bir Arsenal'e kaptırabilirler. Arsenal, Şampiyonlar Ligi'ni garantilemek için galip gelmek zorunda. Tottenham ise kendi maçını kazanıp St. James' Park'tan gelecek iyi haberi bekleyecek. Ligdeki diğer 17 takımın oynayacak hiçbir şeyinin kalmamış olması, Arsenal ve Chelsea'nin ekmeğine yağ sürmekte. Bu 3 takım, son hafta maçlarına favori olarak çıkıyorlar ve üçünün de galip gelmesi haricindeki her sonuç sürpriz olacak. Arsenal hakkında daha detaylı bir değerlendirmeyi haftaya yaparız heralde. 

Ben işle güçle haşır neşirken, ligin tepesindeki Manchester takımlarının her ikisi de hocalarından oldular ki, Ferguson'un emekliliği İngiltere ve Avrupa futboluna resmen bomba gibi düştü. Arsenal'in ve Wenger'in en büyük rakibinin ayrılışına belki sevinmem gerekiyor ancak modern futbolun en büyük hocasının emekliliğini buruk bir tebessüm ile karşıladım. İçinde Ferguson'un olmadığı bir futbolu hiç izlememiş biri olarak, onun gidişinin bırakacağı boşluğu hafif tedirginlikle bekliyorum. Hani Arsenal seneye şampiyon olsa, Ferguson'u alt edip alınacak bir şampiyonluğun verdiği tadını verir mi bilmiyorum. Tek bildiğim, David Moyes'in dünya futbol tarihinin en zor görevlerinden birini devraldığı. Fergie'nin boşluğu belki taktik tahtasında, saha kenarında dolar ama onun takımı, kulübü ve genel olarak İngiliz futbolu üzerindeki etkisinin yerinin dolması imkansız.  Umuyorum Arsenal, Man Utd'ın içinden geçeceği bu değişim sürecini iyi değerlendirir. 

Bu arada, City de Mancini kovdu ve yerine büyük ihtimal Pellegrini'yi getiriyorlar. Mancini'nin, takım içerisindeki egoları yönetmekteki beceriksizliği yüzünden kovulduğunu düşünürseniz, Pellegrini, kağıt üzerinde doğru isim gibi duruyor. Kendisine Tevez, Nasri gibi beş para etmez adamlardan verim alma yolunda kolay gelsin diyorum burdan. 

Şimdilik bu kadar. Umuyorum iç güç tekrar çoşmaz da, buraya daha düzenli olarak vaki ayırabilirim.