13 Mart 2013 Çarşamba

Evdeki Hesap Çarşıya Uydu

İlk maçtan sonraki yazıda, deplasmanın Galatasaray'ın oynamak istediği futbola daha uygun olacağından bahsederken, yazdıklarımın ne kadar doğru olduğundan pek emin değildim. Bu sene Avrupa'da Galatasaray, deplasmanlarda hep daha iyi futbol oynamıştı ve Terim'in sistemi, üzerine gelen takımlar karşısında daha iyi sonuç veriyormuş gibi gözüküyordu. Bu maç öncesi, Galatasaray'ın pozisyon ve gol bulacağından emindim de, takımın savunmasının, üzerine gelen bir Schalke karşısında nasıl bir sınav vereceği benim için büyük bir soru işaretiydi. 

İstanbul'daki maçın ilk yarısında, orta sahada yoğun pres yapan ve Galatasaray'ın oyun kurmasına kesinlikle izin vermeyen bir Schalke izlemiştik. Schalke'nin geçici hocası Keller, bana göre, o maçın ikinci yarısında çok büyük bir hata yapıp frene basmış ve Galatasaray'ın üzerine gelmesine izin vermişti. Ancak rakibin baskısından kurtulan Galatasaray, bu sefer kötü zemine takılmış ve bir türlü istediği oyunu oynayamamıştı. 

Jens Keller, ilk maçta alınan skorun kaydadeğer bir avantaj olduğuna inanmış olsa gerek ki, dünkü maça da, geçen maçın ikinci yarısındaki gibi başladı. Schalke, rakip yarı sahaha pres yapmadı ve Galatasaray'ın kendi sahasından topla çıkmasına izin verdi. Buna karşılık Terim, Selçuk'u sola yakın başlatıp, Sneijder'ı elmas orta saha dizilişinin ileri ucuna koymuştu. Galatasaray orta sahası, diziliş itibariyle Selçuk ve Hamit'i kanatlarda kullanıyormuş gibi gözükse de, her iki oyuncu da, maçın büyük bölümünü göbeğe yakın pozisyon alarak geçirdiler. Bu sistemde Galatasaray'ın kanat organizasyonları ancak beklerin katkısıyla yapılabiliyordu ancak ilk maçta orta sahada büyük bir sayısal üstülük yakalayan Schalke'ye aynı fırsat verilmemiş oluyordu. Galatasaray, ilk yarıda, sadece kendi sahasında pres yapan Schalke karşısında iyi top yaptı. Hamit, Selçuk, Sneijder ve Drogba ilk 45 dakika boyunca birbirlerine yakın oynadılar ve zemin de düzgün olunca, Galatasaray'ın oyunun kontrolünü eline geçirmesine katkıda bulundular. Terim'in hücumdaki A planı, her zaman olduğu gibi, Burak'ı savunmanın arkasına sarkıtıp, onu orta sahadan beslemekti ve Galatasaray'ın en net pozisyonları da bu yoldan geldi. Hücumdaki B planı, Drogba'yı pivot olarak kullanıp, onun sırtı dönük oyunundan yararlanmaktı ancak bunun çok da etkili olduğunu söylemem zor. Hem Sneijder hem de Drogba hala tam olarak takıma adapte olabilmiş değil ve onların arasında gelişecek organizasyonların, Galatasaray'ın A planı olmasına daha bir yarım sezon daha var. Galatasaray'ın ilk yarıdaki şanssızlığı, oyunu kontrol eden taraf olmasına rağmen geriye düşmesiydi. Gol, zaten maça temkinli başlamış olan Schalke'nin daha da geriye çekilmesine neden oldu ve Galatasaray ilk yarı sonuna kadar oyunun kontrolünü elinde tutmaya devam etti. Beni asıl şaşırtan, Selçuk ve Hamit'in göbeğe yakın oynayarak bol bol boş bıraktığı iki kanadın, Schalke tarafından hiçbir şekilde değerlendirilemeyişiydi. Schalke, özellikle golü bulduktan sonra, hücum etmeyi tamamen unuttu ve birden bire yediği iki golden sonra da, direnci artmış bir Galatasaray'ı karşısında buldu. 

İkinci yarı Galatasaray'ın savunma disiplininin hala istenen düzeyde olmadığının açıkça gözlemlendiği bir 45 dakikaya sahne oldu. Galatasaray, önde olmanın içgüdüsü ve Schalke'nin de top yapmayı hatırlamasıyla yavaş yavaş kendi sahasına hapsoldu ve pek beceremediği savunma futbolunu oynamaya başladı. Terim'in takımı, her zaman olduğu gibi, sistemsel eksikliğini ekstra mücadele ederek kapatmaya çalıştı ve bu konuda da kısmen başarılı oldu. Schalke'nin ikinci golünden sonraki 25 dakika, Galatasaraylı oyuncular ekstra mücadele ettiler ve onların yetemediği yerde, yardımlarına kaleci Muslera yetişti. Son 10 dakikada, her iki takımdan birinin gol atacağı bariz bir şekilde görünüyordu çünkü Schalke açıldıkça açıldı ve Galatasaray 2 forveti rakip yarı sahada bırakma kumarını oynamaya devam etti. Golü bulan taraf Galatasaray oldu ve bu kumar Terim'e 3. golü ve çeyrek finali getirmiş oldu. Galatasaray dün son 25 dakikayı kazasız atlatmış olabilir ancak Terim, çeyrek finalden ötesini görmek ve Schalke'den çok daha iyi hücum hattına sahip 7 takımdan birisini elemek istiyorsa, bir an önce bu disiplinsiz savunma konusuna bir çare bulmalı. Böyle kelle koldukta bir defans anlayışla ancak buraya kadar gelinir nitekim. 

Vakit darlığından çok uzun uzun yazamıyorum. Galatasaray takımı, sistemsel eksiklerini ekstra mücadele ederek ve bir takım bireysel performanslarla kapatarak Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline kadar geldi. Bu noktadan sonra karşılaşacağı rakiplerin tamamı, takımın kronik eksiklerini kendi avantajlarına kullanabilecek ekipler. Devre arası yapılan transferler, Terim'in elindeki yetenekli oyuncu sayısını arttırdı ancak hem Drogba'dan hem de Sneijder'den verim alacak bir diziliş henüz ortaya konmuş değil. Formasyondaki belirsizlik, takımın özellikle savunma yaparken çok dağınık olmasına neden oluyor ve Galatasaray'da birçok oyuncu, savunmadaki görevlerinin ne olduğundan tam olarak emin değil. Çok önemli bir galibiyetin sonrasında, burada bir takım endişelerimi dile getiriyorum çünkü Galatasaray'ın kafa ayarının biraz daha düzeltimesi halinde çok daha iyi bir takım haline geleceğine inancım tam. Umuyorum, Türk takımlarını bu seneki kura şansı, çeyrek finalde de devam eder ve Galatasaray, Bermuna Şeytan Üçgeni'nden birisine denk gelmez (Barça - Bayern - Real). 

6 Mart 2013 Çarşamba

Benim Adım Kırmızı


İçime doğmuş; maç öncesi sözlüğe "Aman Cüneyt Çakır bu maçı katletmese" diye yazdım. Nitekim ben, Çakır'ın, kötü bir hakem olmamasına rağmen, futbol bilgisinin eksikliği yüzünden kuralları iyi yorumlayamayan ve yönettiği tüm maçların sonucuna etki eden bir arkadaşımız olduğuna inanıyorum. Dün de bunun başka bir örneğini gördük. Nani'ye gösterdiği kırmızı kartı, dün akşamdan beri bütün Avrupa tartışıyor, hala kimse kesin bir sonuca varabilmiş değil; varamayacaklar da. Çünkü, pozisyonun sarıdan kırmızıya dönmesini sağlayacak şey "kasıt" ve televizyon görüntüleri Nani'nin hareketi kasıtlı yapıp yapmadığını maalesef gösteremiyor. Eğer Nani, o pozisyonda sarı kart görseydi, ne İspanyollar ne de İngilizlerin çok şikayeti olmazdı. Ama Çakır, orta yoldan gitmeyi tercih etmedi ve Nani'nin "kasıtlı" olduğuna hükmetti. Ben İngilizlerin çileden çıkmasını anlıyorum çünkü Premier Lig'de bu tip pozisyona kırmızı gösterecek hakem yok. Ancak Cüneyt Çakır da bütün kariyerini, bu tip kararlarda gösterdiği radikal kartlar üzerine kurdu. UEFA, onu bu yönde hep destekledi ve Çakır'ın radikal kararları hep "cesur" olarak yorumlandı. Bana göre, dünkü kart cesurdan daha çok ağırdı ve tarafsız bir futbol sever olarak maçın 11'e 11 devam etmesini tercih ederdim. Ama eminim ki, gözlemci Collina, Çakır'a tam not verecek ve o da böyle kartları göstermeye gelecekte de devam edecek. RvP'nin, topa düdükten 1 saniye sonra vurduğu için atıldığını görmüş bir nesil olarak, kıta hakemlerinin verdiği bu tip kararlara artık pek şaşırmaz olduk.

Hakem konusunu aradan çıkardığımıza göre, biraz da maç hakkında karalayabiliriz. Ferguson'un, Real'in üzerine gitmek yerine, ilk maça benzer bir temkimli futbolu tercih edeceği bekleniyordu. Beklenmeyen ise, Fergie'nin Rooney'i kenara alarak maça başlamasıydı. Bu değişiklik biraz radikal gözükse de, aslında mantıklıydı. Fergie, ilk maçtan sonra, Real'in en önemli pas kanalının, Alonso'dan Ronaldo'ya gittiğini tespit etmişti ve Alonso'ya, topu her alışında basması için, Welbeck'i RvP'nin arkasına monte etti. Sol taraftaki Nani tercihinin sebebi, Portekizlinin hızını rakip defansın tek ağır adamı olan Arbeola'ya karşı kullanmaktı ve Giggs de, tecrübesi ve oyun disiplini ile Rooney'in önünde formayı kaptı. Buna ek olarak Ferguson, ilk maçta, orta sahada oynayan Jones'un, Ronaldo'nun savunmasına yardım etmek isterken Di Maria ve Contreao'ya çok boş alan bıraktığını da farkındaydı ve dünkü maçta United orta sahası pozisyon disipinine daha sadık kaldı. Bunun yerine Rafael, Ronaldo'yu neredeyse adam adama savundu ve Giggs de, Contreao savunması konusunda son derece dikkatliydi. Alonso ve Ronaldo'yu durdurmayı başaran Man Utd, maçın 11'e 11 oynanan bölümünde taktiksel savaşı kazanan taraftı. Real daha fazla topla oynadı ancak daha net pozisyonları bulan taraf United oldu. Man Utd'ın golü, Rafael'in, Ronaldo'yu savunmaktan kafasını kaldırabildiği ender pozisyonlardan birisinde hücuma çıkmasıyla geldi ve bir nevi Mourinho, darbeyi hiç beklemediği bir yerden almış oldu.

Her ne kadar, alışılagelmiş oyunu ve dizilişinin pek bir şey üretemeyişi yüzünden, Alex Ferguson karşısında taktiksel savaşı kaybetmiş gibi gözükse de, Mourinho'nun United 10 kişi kaldıktan sonra yaptığı değişiklikler çok önemliydi. Rakip 10 kişi kalıp, "Çanakkale geçilmez"'e dönünce, hücum eden takımın sıkışan oyunu açmakta çok zorlandığı onlarca maç izlemişsinizdir. United'ın 10 kişi kalması, maçın bittiği anlamına gelmiyordu, aksine, Real elini çabuk tutmasaydı, son 15 dakikalık bölümde panik futbolu oynamak zorunda kalabilirdi. Man Utd, 10 kişi kaldığı dakikada Mourinho, Arbeola'nın yerine Modric'i oyuna sokarak, zaten ele geçirdiği sayısal üstünlüğün üzerine mum dikmiş oldu. United'ın 4'lü orta sahası, bir anda karşısında 5 tane oyun kurucu buldu ve bu matematiksel üstünlüğün Real'e sonuç getirmesi çok uzun sürmedi. Belki Fergie, Modriç oyuna girer girmez, RvP-Kagawa değişikliğini yapıp, orta sahadaki sayısal eşitiği kurabilir ve gol pozisyonunda Modriç'in şutunu ölçüp biçecek zamanı bulmasını engelleyebilirdi. Fergie, tamamen yarı sahasına çekilmek yerine 4-4-1 ile sahada kalmayı tercih etti ve bunun faturası da ağır oldu. United, son 20 dakikaya ofansif oyuncu değişiklikleri ve risk alarak girdi ancak bu çabaları sonucu değiştirmek için yeterli olmadı.

Bazen Ferguson'u çok övdüğüm için Arsenalli arkadaşlardan eleştiri alıyorum. Ancak Fergie'nin, Mourinho gibi bir hocayı nasıl çözdüğünü ve Rooney gibi bir adamı kenarda bırakma pahasına da olsa, oyun planını uyguladığını görüp de kendisini övmemek mümkün değil. Hele ki, Wenger gibi her maça aynı taktikle çıkıp aynı değişiklikleri yapan bir adamı her hafta izlemeye alışmış bünyeme, bu tip taktiksel savaşlar ilaç gibi geliyor. İki hocanın bu taktiksel mücadelesi sağ olsun, United - Real eşleşmesi, bana bu sene Arsenal'in oynadığı bütün maçlardan daha fazla zevk verdi. İzlediğimiz futboldan biraz haz almak için United maçı izletir oldun ya bize Wenger, artık ben ne diyeyim sana. Eskiden, Arsenal'in maçları beni adrenalin manyağı yapardı, şimdilerde sadece manyak yapıyor. Neyse, konu dağılmadan kapatayım yazıyı.

4 Mart 2013 Pazartesi

Dördüncülük Kupası'na da Elveda


Sp*rs 2 - 1 Arsenal
Farklı bir sonuç çıkmasını bekleyen var mıydı? Sanırım en iyimser Gooner bile dünkü maçtan berabere ayrılmaya razıydı. Ancak, takımın artık bunu yapacak hali bile yok. Arsenal için bundan daha acı bir şey var mıdır bilmiyorum.

Arsenal taraftarı arasında kulübün gidişhatından memnun olan hiç kimse kalmadı ancak, hala hatırı sayılır bir kitle, sürekli geri gidişten Wenger'i değil, yönetimi sorumlu tutuyor. Futbolla ilgili tüm kararları alan adamı, futbol takımının başarısızlığından sorumlu olmadığını düşünmek nasıl bir aymazlıktır bilmiyorum, ama, dünkü maç Wenger'i taktiksel anlamda ne kadar bitik bir hoca olduğunun çok net bir göstergesiydi.

Mesela forvet konusuyla girelim olaya. Şimdi, sezon başından beri Wenger'in forvette kullandığı 2 adam var. Walcott ve Giroud. (Bu arada Podolski bu bölgede neden denenmiyor onu anlayan beri gelsin). Eldeki 2 forvetten birisi, fizik gücü kuvvetli, kaleye sırtı dönük oyunu iyi oynayan ancak yüzü kaleye dönükken ağır kalan ve son vuruşları bir türlü istenilen seviyeye ulaşamayan Giroud. Diğeri ise, rakibin defansının arkasına yaptığı koşularla etkili olan, süratli ancak derinde pozisyon alan savunmalara karşı pek de etkili olamayan Walcott. Önünüzde, kendi sahanızda Bayern ve deplasmanda Tottenham maçları olsa, bu forvetlerden hangisini, hangi maçta tercih ederdiniz?

Deplasmana gelen, kontra atak futbolunu çok iyi oynayan ve savunmasını geride kuracağı belli olan Bayern'e karşı, fiziği ve sırtı dönük oyunuyla etkili olabilecek Giroud'yu ve kendi sahasında üzerinize geleceği belli olan Tottenham'a karşı da, rakip defansın arkasına sarkacak bir Walcott'u tercih etmez misiniz? Mantık bunu gerektirmez mi? Walcott'un, yerleşmiş Bayern savunmasının arkasına koşu yapmasını ummak ve Giroud'nun, savunmasını orta sahaya yakın kuran Tottenham karşısında pivot oyunuyla etkili olacağını zannetmek, gaflet değildir de nedir? Bu kadar bariz bir tercihi doğru kullanamayan hocaya, Premier Lig'in en yüksek maaşını ödemek nasıl bir aymazlıktır peki? Dünkü maçın başında, Cazorla'nın Giroud'ya attığı mükemmel derin topa bakın mesela. Giroud, o kadar ağır kaldı ki, 2 metre geriden kopup gelen Verthogen araya girerek golü önledi. O pozisyonda Walcott olsaydı, sonuç ne olurdu acaba?

Hücumdan daha derinlemesine bahsetmek isterdim ancak Arsenal'in asıl derdi maalesef o değil. Bu takımın, son 6 senedir en büyük problemi, savunma yapamayışı. Wenger, bu konuyu çözmeyi geçtim, henüz bir ilerleme bile kaydedebilmiş değil. Buyrun Chelsea maçına bakın, saçma sapan yenilen 2 gol. Man Utd maçı, rakibe hediye edilen gol. Arsenal'in son 6 senede yediği saçma sapan golleri buraya yazmaya kalksam; yemin ediyorum internet biter.

Sp*rs'ün ilk golü öncesi
Sp*rs aynı golü bir daha atıyor

Dünkü maçta yenilen gollere bakın. White Hart Lane'de oynuyorsunuz, rakipte Lennon ve Bale gibi ligin en süratli 2 adamı var ve top rakibin ayağındayken, defansınız kaleye 30 metre uzaklıkta pozisyon almış durumda. Eğer adınız Barcelona ise ve orta sahada yaptığının presle rakibin kafasını kaldırmasına izin vermiyorsanız; bunda hiç bir sakınca yok. Ancak, orta sahasında "defansif" adam bulunmayan ve savunma disiplininden nasibini almayan bir Arsenal iseniz, yaptığınız intihar girişiminden başka bir şey değil. İlk pozisyonda Sigurdsson, ikincide de Parker, topla beraber Arsenal kalesine yaklaşıyor ve onlara basan hiç kimse yok piyasada. En yakın Arsenal oyuncusu 5 metre mesafede. Sezon başından beri, biz boşuna "Bir DM alın!" diye kendimizi yırtmıyoruz. Arsenal orta sahası bu kadar intihar eğilimli pozisyon almışken, üzerlerine bindiren Lennon ve Bale'i durduramayan stoperlere mi kızayım şimdi ben? Yoksa, elindeki tek DM'i kontratı devam ederken satan, onun yerini doldurmayan ve bu kadar fahiş bir savunmayı her hafta sahaya süren Wenger'e mi kızayım? Yoksa, tribündeki Gazidis'te mi arayayım suçu?

Artık, uzun uzun irdeleyesim de yok. Yapılan bütün transfer yanlışlarına rağmen, sahadaki oyuncu grubu bu kadar aciz futbol oynayacak kadar kötü değil (Ramsey hariç). Arsenal'in sorunu oyuncular değil; Wenger. Çok basit taktiksel tercihleri doğru kullanamayan, aynı hataları yapmaktan bıkmayan, öngörülebilir ve eskimiş kafasını değiştirmeye yanaşmayan, oyuncularını adam gibi motive edemeyen ve sahadaki rezaletin sorumluluğunu üzerine almayan Wenger bu takımın başında olduğu sürece, Arsenal'in gerilemesi devam edecek. Bunu 8 senedir anlamayan kaldıysa, bu sezon artık anlamıştır sanırım. Umuyorum, Arsenal'in yönetimindeki 5 para etmez adamlar da bir an önce akıllanır. Kulüp, bütün yıldızlarını satıp, ligin orta sıralarına doğru yelken açmadan önce akıllarını başlarına alsalardı; herkes için daha hayırlı olurdu. Ama, zararın neresinden dönülse kardır. Arsenal, bir an önce Wenger yükünü üzerinden atıp yeni hocasının kim olacağına karar vermelidir. Bunun ertelendiği her gün, kulübe tamiri çok zor olan zararlar verecektir. 

3 Mart 2013 Pazar

Araplar Kuzey Londra Yolunda (Mı?)

Arsenal taraftarının nefeslerini tutup Kuzey Londra derbisini beklediği bu Pazar gününde, Daily Telegraph, pek de beklenmedik bir "özel haber" yayınladı. Buna göre, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri merkezli şirketlerden oluşan bir konsorsiyum, yakın zamanda, Stan Kronke'ye reddedemeyeceği bir teklifle gelmeye hazırlanıyor. Şu an için konuşulan rakam, hisse başına £20000 civarında ki, bu da kulübün 62 bin hissesinin 41500'ünü elinde tutan Kroenke'ye £830m teklif edileceği anlamına geliyor. Amerikalının, şu ana kadar elindeki hisselere £430m harcadığını düşünürseniz, Kroenke'nin £400m nakit karı elinin tersiyle itmesinin zor olduğunu tahmin etmeniz zor değil. Arsenal'in kontrolünü ele geçirmeyi çok istediğini her fırsatta belirten Usmanov bile, böyle bir teklife hayır diyebilir mi, bilmiyorum. 

Telegraph'ın haberine göre Araplar, kulübün bütün borçlarını da (£250m) kontrolü ele geçirir geçirmez ödemeyi düşünüyorlar ki, bu da toplam yatırımı 1,5 milyar pound seviyesine çekiyor. Bu, Şeyh Mansur'un Man City'i satın alırken ödediği paranın neredeyse 2 katına tekabül ediyor. 

Telegraph, bu boyutta bir haberi, hiçbir temeli olmadan "özel haber" olarak servis edecek kadar kendini bilmez bir gazete değil. O yüzden, kesin olmasa da, böyle bir teklifin yakın gelecekte gerçekleşmesi çok da şaşırtıcı olmaz. Arsenal, geleneği, sadık taraftarı, bulunduğu yer, stadyumu, finansal gücü ve global markasıyla, dünyanın en cazip ve en değerli futbol kulüplerinden birisi. Eğer, Arabın milyarlarını, City gibi vasat bir kulüp bile çekebiliyorsa, Arsenal'in böyle bir teklifin hedefinde olması gayet normal. Nitekim, Finansal olarak zaten sağlam durumda olan ve Avrupa'nın en büyük kulüplerinden sportif olarak çok da uzakta olmayan Arsenal'i, en tepeye çıkarmak için, trilyonlar harcamaya gerek yok. 

Konsorsiyumun kimliği henüz açıklanmış değil ancak haberin Sp*rs maçından hemen önce patlaması manidar. Bu akşam alınacak kötü bir sonucun, zaten gergin olan Arsenal taraftarını iyiden iyiye çileden çıkaracağının herkes farkında ve senelerdir geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan camianın, kulübün Arap sermayesinin kontrolü altına girmesini çok hoş karşılamayacağını tahmin etmek güç değil. Belli ki, konsorsiyum, taraftarın negatif enerjisini, kendi tekliflerine destek olarak kullanmak istiyor. Zaten haberin içeriğinde de, kulübün gerilemesi ve 8 yıllık kupa hasretinden kabul edilemez olarak bahsediliyor ve taraftarın ağzına "Borçlar ödenecek, transfer yapılacak, bilet fiyatları ucuzlayacak" balları çalınıyor. Konsorsiyumun dikkat çeken bir başka açıklaması da, bu teklifin "şu anki şartlar içerisinde" geçerli olduğu ve kulübün gerilemeye devam etmesi halinde, bu kadar yüksek bir teklifin sunulmayacağı cümlesi. Yani, Araplar, Kroenke'ye "Ya şimdi kabul et ya da işler kötüye giderse bu teklifi rüyanda görürsün" diyorlar ve bana göre Amerikalının elini kolunu bağlıyorlar. 

Böyle bir teklifin gerçekleşmesi, bendenizi karmaşık duygulara sürükleyecek. Bir yandan kulübün ne kadar kötü yönetildiğinin farkında olan birisi olarak, Arsenal yönetim kademelerinde bir devrimin gerçekleşmesini çok istiyorum. Ancak bir yandan da, "sugar daddy" kontrolüne girmeyi içime sindiremiyorum. Arsenal, City gibi, Chelsea gibi vasat bir kulüp değil ki, başarılı olmak için böyle bir yatırıma ihtiyaç duysun. Doğru kişiler işin başında olduğu zaman, kulübün neler yapabildiğini yakın geçmişte gördük. Bu kulübün, milyarlarca pound yatırıma değil, işini bilen bir yönetime ihtiyacı var. Ancak Kroenke denilen vizyonsuz herif, bu kulübün yönetimini elinde tuttuğu sürece, Arsenal hep "Pazarlamacılar" tarafından yönetilecek ve hak ettiği yere hiçbir zaman ulaşamayacak. İki ucu aromalı değnek anlayacağınız. Hangi ucun daha cazip olduğuna henüz karar vermiş değilim. Bu konuda daha uzun bir değerlendirmeyi, bu teklif kesinleşirse yaparız.