27 Şubat 2013 Çarşamba

FIFA'nın 20 Yılı


EA'in efsane oyunu FIFA'nın 20 yıllık gelişiminini gösteren şukela bir video. Bu oyunların 18'ini oynamış birisi olarak, bendenize hem nostalji yaşattı, hem de kendimi çok fena yaşlı hissetmeme neden oldu. 

Videonun altındaki yorumlardan birisi "Arsenal kadrosunun gerilemesini de gösteriyor" demiş. Katılmamak mümkün değil. 

26 Şubat 2013 Salı

Aslında Ne Diyorlar?





"Thanks to boobie sex and to Lucy" nedir hocam?

"Marshmallow!!"

23 Şubat 2013 Cumartesi

Ya Sev Ya Terket


Arsenal'in sahibi Stan Kroenke, Arsenal'in Bayern Münih'le yaptığı maçta tribündeydi. Kendisinin yolunu Londra'ya düşüren bu maçın önemi değildi gerçi. Arsenal yönetim kurulunun olağan toplantılarından birisi için zahmet edip Londra'ya gelmişti Stan. Yönetim Kurulu, alınan ağır mağlubiyetin ardından toplandı ve herzamanki gibi dişe dokunur bir karara imza atmadı. Her kriz sonrası olduğu gibi, Arsenal'in halkla ilişkiler departmanı, kulübe yakın gazetecilere "Transfere £70m'luk bütçe ayırdık" haberlerini servis etti. Kombinelerin yeni sezon için yenilenme zamanı olan Şubat-Mart aylarında, yönetimin böyle boş dedikoduları basına pompalamasına herkes alıştı artık. Bu aralar birkaç yıldız ismin adının Arsenal ile anıldığını görürseniz, şaşırmayın. Yönetim, her zaman olduğu gibi yalan söylüyor.

Yönetim Kurulu gözümüzün içine baka baka yalan söyleyedursun, Wenger de dün haftalık basın toplantısı için gazetecilerin karşısındaydı. Kendisine yöneltilen istifayı düşünüp düşünmediği sorusuna, "Kontratımın sonuna kadar buradayım" diye cevap verdi ve geleceğim hakkındaki kararı 2014'e kadar vermeyeceğim diye de ekledi. Belli ki, yönetim kurulu Wenger'e "arkandayız" mesajını iletmiş. Wenger de acı haberi bize veriyor.

Şimdi, bir an için benim Wenger'e olan kızgınlığımı ve onun 2 sene önce kovulması gerektiğini düşünmemi bir yana koyalım ve Arsenal'in neden artık karar vermesi gerektiğini düşünelim.

Arsenal'in önünde 3 seçenek var: Sezon sonunda Wenger'e veda et, Wenger'e kontratını bitirmesi için 1 sene daha ver ya da kendisine 3-4 senelik bir yeni sözleşme öner. Bana göre, bu seçeneklerin en zararlısı ikinci seçenek olan "kontrat bitirme" kararı.

Futbolun yazılı olmayan kurallarından biridir. Bir teknik direktörün kontratının son senesine girmesine izin vermek doğru değildir. Ne yaptığını bilen hiçbir yönetim, yeni sezona, sözleşmesi 8 ay sonra bitecek bir hoca ile başlamaz. (Guardiola ve Heynckes gibi, çok başarılıyken, farklı sebeplerden dolayı ayrılmayı seçen hocaları istisna olarak gösterebiliriz) Bunun birkaç sebebi var ve bunların en önemlisi, yönetimin güvenini kazanamamış bir hocanın, oyuncularının güvenini kazanmasının çok zor olacağı gerçeğidir. Bugün, Benitez'in Chelsea'deki durumuna bakarak, sezon sonunda gidecek olan hocanın işinin ne kadar zor olduğu net olarak gözlemlenebilir. Şimdi Benitez, elindeki oyuncuları hangi hedefe doğru motive etsin? Herkes biliyor ki, kendisi sezon sonunda orada olmayacak.

Sözleşmesi bitecek hocanın varlığı, güven meselesine ek olarak, bir de transfer problemi ortaya çıkarır. 8 ay sonra ayrılacak bir teknik direktörün transfer yapmasına, yeni oyunculara 3-4 senelik kontratlar vermesine izin vermek son derece riskli bir stratejidir. Liverpool, Kenny'e verdiği £100m'a hala yanıyor. Bugün Rodgers'ın başarılı olamamasının en önemli sebebi, Dalglish'in aldığı Henderson, Downing, Carroll, Adam gibi adamlardır. Eğer bir hocaya uzun süreli kontrat verecek kadar güvenmiyorsanız, aynı adamın eline transfer bütçesini vermek abesle iştigalden başka hiçbir şey değildir. Hele ki bu adam, son 3 yılda Park, Gervinho, Chamakh, Squillaci, Santos gibi adamları transfer ettiyse, kendisini bakkala gönderirken bile 2 defa düşünmek gerekir.

Genel olarak, teknik direktörün kontratının son yılına girmek yanlış bir strateji iken, söz konusu Wenger olunca bu hareket daha da anlamsız bir hal alıyor. Elimizdeki örnek, genç ve zamana ihtiyacı olan bir hoca olsa, belki biraz daha zaman verilmesini anlarım. Ancak yönetim Wenger'in son senesinde neyi değiştirmesini bekliyor acaba? 63 yaşındaki huysuz ihtiyarın, eskimiş yöntemlerini, geri kalmış taktiksel bilgisini, öngörülebilir oyun planlarını ve olmayan motivasyon becerisini bir anda geliştirip 8 senedir geriye götürdüğü takıma seviye atlacağına gerçekten inanıyorlar mı? Eğer Wenger, seneye bu takımın başında olursa, son 3 seneden farklı bir tablo çıkacağına inancak kadar gaflet ve delalet içerisindeler mi?

Arsenal yönetimindeki dinozorların artık kafalarını soktukları kumun içerisinden çıkartmaları gerekiyor. Şu anki omurgasız yönetimde ne Wenger'i kovacak yürek var; ne de ona yeni kontrat verecek büzük var. Yani Wenger'i ne sevebiliyorlar, ne de terkedebiliyorlar. İki ucu aromalı değneğin ortasından tutarak global bir markayı yönetebileceklerini sanıyorlar. Biliyorlar ki, şu atmosferde Wenger'e kontrat önerirlerse cıngar çıkacak. O yüzden Fransız, kredisini iyice bitirsin diye bekliyorlar ama Wenger'e de ayıp ediyorlar. Bu kulüp için çok şey yapmış bir adamın gidişi böyle olmamalı. Taraftarın Wenger'e birazcık saygısı kaldıysa, Arsenal yönetimi onu da önümüzdeki 3 ay içerisinde yok edecek. Kulüp, Ivan Gazidis'e bu zor kararları alsın diye her sene küçük bir servet ödüyor ancak onun en iyi yaptığı iş "FFP gelip bizi kurtaracak", "Vallahi para harcayağız" diye umut tacirliği yapmak. Wenger ve Kroenke, kulübün içindeki bütün sesi gür çıkan adamları uzaklaştırdırlar ve milyar dolarlık kulübün yönetim kademelerinde, masaya yumruğunu vurup karar verecek hiçkimse kalmadı. Arsenal'in üst ve teknik yönetimi gerçekten acınacak hale geldi. Herkes, "bu takım neden ayağa kalkamıyor?" diye merak ediyor ancak kimsenin suçu kendisinde aradığı yok. Baştan kokmuş balığın etinin neden lezzetli olmadığının cevabını arıyor bütün camia. 

Her ne kadar burada Wenger'e çok yüklensem de, bana göre, Arsenal'den ilk kovulması gereken kurum yönetimdir. Ancak, maalesef, kulübün %70 hissesine sahip olan Kroenke istemediği sürece, yönetim kurulunda değişiklik yapılması mümkün değil. O yüzden, Wenger'in kovulması bu kulübün gidişatını değiştirmek açısından çok kritik bir hamle halini alıyor. Çünkü Wenger'in varlığı, şu anki Arsenal statükosunun devamı anlamına geliyor. O kovulduktan sonra Arsenal ya daha iyiye gidecek ve hepimiz rahat bir nefes alacağız ya da, kulüp, daha kötüye gitmeye başlayıp yönetim ve Kroenke'nin gidişinin yolu açılacak. Çünkü Kroenke, Arsenal'i kar eden bir şirket olduğu için satın aldı ve kulüp zarar etmeye başladığı gün hisselerini Usmanov'a satıp defolup gidecek. Yani post-Wenger döneminde takım ne yöne giderse gitsin, Wenger'in yokluğunun uzun vadedeki sonuçları hayırlı olacak. Bu kulübün potansiyeline ve arkasındaki desteğe güvenim tam. Yeterki şu prangalardan bir kurtulunsun. Arsenal'in hak ettiği yere döneceğine bütün kalbimle inanıyorum. 

21 Şubat 2013 Perşembe

Hücumda Defansif; Defansta Ofansif


Galatasaray 1 - 1 Schalke 04
Maçla ilgili detaylara girmeden önce söylemem gereken bir şey var. Galatasaray, TT Arena'nın zeminini daha 1 ay önce yeniden yaptırdı. Yönetim gitsin parasını geri istesin. Bu ne rezalettir böyle? Galatasaray, Avrupa'nın en iyi pas yapan oyuncularından birine bir kamyon dolusu para harcadı ama adamı 3 metre pas atmanın imkansız olduğu bir patates tarlasına çıkarıyorlar. Bu tip zemin, Avrupa'da 80'lerde filan vardı. Şu an, bütün Avrupa bunu çözmüş durumda. Galatasaray'ın da, çok şükür, bu işi iyi yapan firmaları getirecek parası var. Peki nasıl oluyor da, takım bu rezil zemine mahkum ediliyor? Bakın, benim bu konuda teknik bilgim pek yok. Eğer böyle olmasının açıklanabilir bir sebebi varsa, bir zahmet beni de aydınlatın. Ama yok, Galatasaray yönetimi, bu zemini gidip eşe dosta peşkeş çekti ve işi bilmeyen adamlardan tarafından kazıklandıysa, bir zahmet yönetimin zeminden sorumlu adamı istifasını versin. Cluj maçını havuzda oynattınız, Schalke maçını patates tarlasında; yazık ediyorsunuz hem kendi takımınıza hem de buraya gelip futbol oynamaya çalışan misafirlerinize...

Galatasaray Sneijder'ı ilk aldığında, burada, olası taktiksel değişikliklerden bahsettik. O yazıda, ben, Fatih Terim'in, kendisini sol kanatta oynatacağını zannetmediğimi söylemiştim. Ancak Terim'in 4-4-2'ye olan bağı, benim tahmin ettiğimden de güçlüymüş. Nitekim Galatasaray, Schalke karşısına, klasik 4-4-2'sini bozmayarak Sneijder'ın solda oynadığı bir formasyon ile çıktı. Hollandalı'nın bu bölgede oynadığını daha önce de birkaç kere gördük ve Terim'in bu hamlesini çok radikal olarak nitelendirmek doğru olmaz. Ancak dün sahadaki problem, Sneijder'ın nerede oynadığından daha çok, hangi mentalite ile oynadığıyla ilgiliydi. Hollandalı, sol kanada konmuştu ancak ben kendisini sol açıkta gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Sneijder, belki kendisine verilen direktif doğrultusunda, belki de yılların içgüdüsüyle sürekli göbeğe yanaşarak oynadı. Bunun sonucunda da, Galatasaray'ın solunda Farfan ve Höger tarafından değerlendirilecek bir sürü boşluk bıraktı. Onun, göbeğe yakın oynamasının meyvesini Galatasaray orta sahada iyi top yaparak toplayabilirdi ancak ilk yarıda Schalke'nin yaptığı pres, takımı tek kelimeyle dağıttı.

Bu sezon Galatasaray'ın 7. Şampiyonlar Ligi maçını izledik ve takım henüz orta sahada pas yaparak organize olmayı başarabilmiş değil. Bu, Galatasaray'ın kendi oyununu rakibe kabul ettirmesinin önüne geçen bir problem ve özellikle içerdeki maçların çok sıkıntılı geçmesine neden oluyor. Grup maçlarında, Galatarasaray'ın içeride Cluj ve Braga'yı yenemesinin sebebi de bu zaten. Dün de gördüğümüz üzere, takımın hücum planı orta sahada ani presle kapılan topları defansın arkasına kaçan Burak'a yollamak üzerine kurulu. Galatasaray'ın dünkü golü, bu taktiğin klasik bir örneğiydi. Sneijder'ın Neustadter'den kaptığı top, Drogba ve Selçuk tarafından hızla Burak'a ulaştırıldı ve o da güzel bir gole imza attı. Galatasaray, benzer bir organizasyonu Hamit'in direğe takıldığı pozisyonda da yaptı. Bu plan, şu ana kadar özellikle deplasmanlarda iyi sonuç verdi. Ancak Fatih Terim'in iç saha maçları için, topun hakimiyetine dayalı bir oyunu takıma kazandırması da şart. Çünkü dün Schalke, ilk yarıda risk alarak rakip yarı sahada pres yapınca, Galatasaray bir anda kendini deplasman takımı gibi oynar buldu ve bunun sonucunda pozisyonlara girdi. Ancak ikinci yarıya Schalke geriye yaslanarak çıkınca, Galatasaray'ın topla ne kadar etkisiz olduğu daha net ortaya çıktı.

Dün, ilk yarıda çok daha iyi oynayan taraf Schalke idi. Orta sahadaki 5 oyuncuyla çok iyi pres yapan Almanlar, Galatasaray'ın topla çıkmasına neredeyse hiç izin vermediler. Galatasaray'ın 4-4-2'sinde Drogba ve Burak, kendi yarı sahalarına adım atmadılar ve göbekte oynayan Melo ve Selçuk ile onlara yakın pozisyon almaya çalışan Sneijder, bu bölgede 45 dakika boyunca hep azınlıkta kaldılar. Fatih Terim, topla çıkamama sorununa, Sneijder veya Selçuk'u, stoperlere yanaşıp top almaya yollayarak müdahele edebilirdi ama maalesef böyle bir direktif göremedik. Bu noktada, geriden top alan bir Sneijder, aynı Inter günlerinde olduğu gibi, kendi sahasından yaptığı servisle takımı rahatlatabilirdi. Galatasaray, geriden defans oyuncularını kullanarak çıkmakta ısrar etti ve orta saha oyuncularını marke edilmiş halde gören Galatasaray stoperleri, ya iyice sağa açılmış ve gidecek pek bir yeri kalmayan Hamit'i ya da uzun oynayarak Drogba'yı bulmaya çalıştılar. Bu, Schalke'nin ekmeğine yağ sürdü ve Galatasaray'ın kaptırdığı toplar Almanların baskıyı daha da arttırmasına neden oldu.

İlginç olan, Almanların baskıyla Galatasaray'ı kendi yarı sahasına hapsettikleri bölümde golü bulamamış olmasıydı. Schalke'nin en net iki pozisyonu, Galatasaray'ın çok adamla çıktığı ender bölümlerde gelişen kontralardan geldi. Galatasaray, rakibin üzerine giderken pozisyon disiplinini tamamen kaybetmesinin faturasını, Huntelaar'ın, Riera tarafından durdurulduğu kontrada az daha ödüyordu. 5'e 3' yakalanılan o pozisyonda, Huntelaar'ın bencilliği Galatasaray'ı kurtardı ancak aynı hatayı gol pozisyonunda Farfan yapmadı ve bomboş pozisyondaki Jones'u buldu. Schalke'nin golünde topu sektiren Dany'i suçlayabilirsiniz ancak, o pozisyonda o topu karşılaması gereken bu takımın DM'i Melo'dur. Schalke gibi, çok süratli 3 adamı orta sahasında barındıran bir takım karşısında stoperleri kaleye 60 metre mesafede konuşlandırmak, taktiksel bir hatadır. Fatih Terim'in, Melo'nun maceraperest oyununa ligde göz yumması hoş karşılanabilir ancak bu tip maçlarda Galatasaray'ın çok disiplinli bir DM'e ihtiyacı var. Maalesef Melo, bu sezon ne savunmada yeterli gayreti gösteriyor, ne de aradığı maceralardan sonuç alabiliyor. Galatasaray orta sahasının işlememesinin sebeplerinden birisi, Brezilyalı'nın oyunun her iki yönünü de oynamaya çalışıp, hiçbirini adam gibi yapamayaşı bana göre. Artık takımda Sneijder ve Selçuk gibi 2 adam varken, artık Melo'yu daha geleneksel bir DM'e döndürmenin vaktidir. Galatasaray savunmasının, önlerinde rakibi karşılayacak bir DM'e çok ihtiyacı var.

İlk yarıdan uzun uzun bahsettik çünkü maç ikinci yarı 180 derece dönüp çok sıkıcı bir hal aldı. Keller, ikinci yarının son dakikasında attığı golden ve takımının kontradan yarattığı tehlikelerden memnum olmuş olsa gerek ki, Schalke ikinci yarıya oyunu kendi yarı sahasında kabul ederek başladı. Buna karşılık Terim, Sneijder'ı daha iyi değerlendirebileceği bir formasyon değişikliği yerine, Hollandalı'yı oyundan alıp sol kanada Amrabat'ı yerleştirdi. Terim, Schalke'nin göbeği çok iyi kapattığını gördüğü için, takıma genişlik kazandırmak adına bu değişikliği yaptı. Ancak Schalke'nin ikinci yarıda daha temkinli oynaması, Galatasaray'ın oyunu açma planının işlemesine mani oldu. Üzerlerinden 5 kişinin presi kalkan Selçuk ve Melo daha çok topla oynamaya başladılar ancak bu sefer de, iyice patates tarlasına dönen zemin Galatasaray'ın top yapmasına engel olmaya başladı. Galatasaray, gerek kalabalık Schalke savunmasının etkisiyle, gerekse zeminin berbatlığından dolayı, topları Drogba'ya doğru şişirmeye başladı ancak Drogba'ya ihtiyacı olan desteği vermekten acizdi. Hamit sağ çizgide, Amrabat sol çizgide ve Melo ile Selçuk ceza sahası çizgisi üzerinde oynamaya devam ettiler ve rakip yarı sahanın ortasında Drogba'yı kaderine terk ettiler. Buna rağmen, Galatasaray'ın ikinci yarıdaki tek net gol şansı, Drogba'nın kafa ile Burak'ı bulduğu bir pozisyonda geldi. Bu arada Schalke de, yine ani kontralarından birinde Draxler ile gole yaklaştı. Bana göre, ikinci yarıdaki oyun her iki teknik adam açısından da hatalıydı. Keller, ilk yarı çok iyi çalışan presi devam ettirseydi, Galatasaray'ı zor durumda bırakabilirdi. Buna karşılık Terim, Sneijder'dan yararlanarak pas yapmayı denemek yerine, top şişirme oyununa dönmeyi tercih etti.

Burayı biraz takip ediyorsanız, benim "4-4-2 olmaz 3-5-2 olması lazım" türünden, gerzek spor yazarı yorumları yapmayı hiç sevmediğimi biliyorsunuzdur. Bana göre formasyon, bir takımın oyun anlayışının sadece bir parçasıdır ve kötü diziliş diye bir şey yoktur; kötü strateji vardır. Eğer takım kötü oynuyorsa, hatayı dizilişin kendisinde aramak çok doğru değil bana göre. United deplamanına 4-4-2 çıkmak her babayiğidin harcı değildi mesela ama Terim biraz şanslı olsa oradan puanlarla dönecekti. O yüzden, "4-4-2 artık bitti" türünden bir eleştiriyi Fatih Terim'e yöneltmeyeceğim. Kendisini eleştireceğim nokta, Galatasaray'ın defansif bir takım gibi hücum edip, ofansif bir takım gibi savunma yapması konusu olacak. 

Sezon başından beri takım, topa hükmederek rakibine oyununu kabul ettirme yetisini kazanamadı ve bir türlü defansif disiplinini oturtutamadı. Galatasaray'ın hücum planı, tamamen orta sahada şok presle top kazanıp, bu topu forvetlere direk oynamaya dayanıyor. Bu plan, oyunu kendi sahasında kabul edip kontraya çıkan bir takım için ideal. Zaten, şu ana kadar, deplasman maçlarında daha iyi sonuç verdi çünkü takım deplasmana gittiğinde açık oyuncuları daha defansif pozisyon alıyorlar. Ancak İstanbul'a gelen bütün rakipler, orta sahanın göbeğini kalabalık tutarak Galatasaray'ı durdurmayı başardılar. Galatasaray'ın ne yapmak istediğine karar vermesi gerekiyor. Eğer, oyunu kendi yarı sahasında kabul edip kaptığı toplardan gelişen kontralarla hücum etmek istiyorsa, savunmayı çok disiplinli yapmak zorunda. Yani Melo, Selçuk ve hatta bir 3. orta saha oyuncusunun son derece temkinli olması gerekiyor. Yani, ben hem oyunu kendi sahamda kabul edeyim hem de sürekli pozisyonunu kaybeden bir Melo ile bir dolu ofansif görevin yüklendiği Selçuk'la orta sahayı tutayım diye bir şey yok. Eğer kontra-atak futbolu oynayacaksanız, göbekteki savunmayı sağlam kurmak zorundasınız. 

Ha, defansif oynamak istemiyor ve "Ben rakibin üzerine gitmek istiyorum" diyorsanız. O zaman Drogba'nın, Elmander'in kafasına ya da Hamit ve Amrabat'ın koşu yoluna şişirilen toplarla hücum etmeyi bırakacaksınız. Galatasaray, oyunu rakibin üzerine yıkmak istiyorsa, önce topu stoperlerinin ayağından bir "derin oyun kurucu" ile alacak ve bunu hücum bölgesine adam gibi servis edecek. Bunu yapmak için ideal sistemler 4-2-3-1 ve 4-3-3 de olsa, 4-4-2 ile de bunu yapmak mümkün. Eğer Galatasaray 4-4-2 oynayacaksa, o 2 forvetten birinin, mutlak surette orta sahanın bir parçası haline gelmesi gerekiyor. Eğer Terim, kendisine örnek arıyorsa, Rooney'nin United dizilişindeki yerine bakabilir. İleride izole oynayan 2 forvetle orta sahayı domine etmek diye bir şey yok. 10 yıl önce herkes 4-4-2 oynarken vardı. Ama artık 4-2-3-1'in en yaygın sistem haline geldiği modern futbolda yok. Zaten bu bir taktik meselesi değil, bir matematik problemi. Rakibin 5 kişiyle doldurduğu orta sahayı, 2 kişiyle domine etmeniz imkansız. Galatasaray da bunu yapamıyor zaten. O zaman Terim bir tercih yapacak. Ya defans sağlam tutulup, uzun toplar ve ani ataklarla gol aranacak ya da orta saha hakimiyeti için o forvetlerden birisi orta sahaya yakın oynayacak ya da hepten feda edilecek. İkisi bir arada olmuyor, olmayacak. 

Her ne kadar eleştirel bir yazı da olsa, Galatasaray için tur kapısının kapandığını düşünmüyorum. Şu ana kadar Şampiyonlar Ligi'ndeki 3 deplasmanda da iyi performans gösteren bir takım izledik ve bunun Veltins Arena'da da tekrarlanmaması için bir neden yok. Galatasaray, deplasmana "temkinli" çıkacak ve bu, yukarıda bahsettiğim ikilemin yaşanmasını engelleyecek. Takımın defansif oyunu daha konsantre oynamasını ve dün akşamki dağınık görünün tekrarlanmaması ummak çok da hayalci olmaz. O maça da yoğun presle çıkan bir Schalke izleyeceğiz ve Galatasaray'ın aynı dün yaptığı gibi, orada da kontradan bir gol bulması tur ibresini kendi yönüne çevirmesi mümkün. Yeter ki, bir hücum takımı gibi defans yapmaya çalışmasın. Kontra atak futbolu oynamak için sahaya çıksın ve bu plana sadık kalsın. 

20 Şubat 2013 Çarşamba

Çok Rahat


Arsenal 1 - 3 Bayern Münih
Nasıl bir maç yazısı yazsam bilemiyorum. Taraflardan birinin elinde, diğeriyle baş edecek potansiyel yoksa, maç yazısında "Arsenal şöyle yaptı, böyle yaptı" diye kafa yormanın anlamı var mı? Arsenal, sahaya hangi 11'le çıkarsa çıksın, hangi taktikle oynarsa oynasın, bu 180 dakikadan mağlup ayrılacaktı. Dünkü on bir ve taktik sadece 20 dakika dayanabildi. Belki her şey doğru yapılsaydı, bu maç berabere bitebilirdi. Ama her halükarda, Arsenal'in elinde, gidip Allianz Arena'dan sonuç alacak kadronun olmadığı çok aşikardı. Wenger bu turu, dün akşam değil, Olympiakos deplasmanına yedekleri götürdüğü gün kaybetti. Grubu ikinci bitirip Barcelona'yı çekmenin hatırası taptazeyken, aynı hatayı tekrar yaptı. 

Aynı hata, aynı hata, aynı hata... Yemin ediyorum tiksindim artık şu kelimeleri yazmaktan.

Geçen günkü yazıda da bahsettiğim üzere, Bayern'in Emirates'ta yapması gereken çok basitti. Sahaya temkinli çık ve kontradan gol ara. Arsenal'in, ikinci lig takımlarına gol atacak hali yokken, temkinli oynayan bir Bayern'i çözmesi zaten mümkün değildi ve öyle de oldu zaten. Arsenal topla daha fazla oynadı ama 3 golü ve 2 tane daha net pozisyonu bulan Bayern'di.  Arsenal, golü ancak hakemin korner olmayan bir korneri vermesi ve rakip savunma ve kalecinin hata yapması sonucu buldu. Bütün maç, sahada istediğini yapan Almanlar'dı. 

Wenger, sahaya Walcott'un forvette olduğu, Cazorla'nın sağda, Podolski'nin ise solda oynadığı bir dizilişle çıktı. Orta saha Arteta-Ramsey-Wilshere üçlüsüne emanetti. Buna karşılık Bayern, kendi klasik 4-2-3-1'i ile sahadaydı ve sağ tarafta Müller ve forvette de Mandzukiç tercihleri yapılmıştı. 

Wenger'in Walcott'u forvet oynatması temelden yanlış bir karardı. Hepimiz biliyoruz ki, Walcott, savunmanın arkasına yaptığı koşularla etkili olan bir oyuncu. Bunun gerçekleşmesi için, rakibin savunmasını öne kurması ve arkasında boşluk bırakması gerekiyor. Peki Heynckes'in, savunmayı öne kurması için bir neden var mıydı? Benim bile buraya iki gün önce yazdığım ve tüm dünyanın bildiği bir şeyi, Jupp Heynckes bilmiyor muydu sizce? Wenger, Bayern'in haldır haldır Arsenal'in üzerine geleceğini düşündüyse büyük bir yanılgı içerisindeydi. Ama Bayern'in geriye yaslanacağını bile bile Walcott'u forvete koyduysa, daha da büyük bir yanılgıya düşmüştü. Her halükarda, bu tercih yanlıştı ve Arsenal'in hücumda hiçbir şekilde organize olamamasının başlıca sebebi buydu. Eğer Giroud oynasaydı, belki harikalar yaratmayacaktı ancak kaleye sırtı dönük oyunu Walcott'tan daha iyi oynayacağı kesindi. Rakibin, oyunu kendi sahasında kabul ettiği bir maçta, Arsenal'in ihtiyacı olan, olmayan boşluklara derinlemesine koşu yapmayı umacak bir forvet değil, pivot oyunu oynayıp top dağıtacak bir "target man" idi. Bu, Wenger'in yaptığı ilk taktiksel hata değildi. 

Dün akşam maçın adamı Thomas Müller seçilmiş. Peki sizce bu tesadüf müydü? Arsenal'in defansta sıkıntı yaşacağı maç öncesinden belliydi. Takımın 3 sol bekinden birisi sakat, "diğeri cup-tied" ve sonuncusu da Brezilya'daydı. Vermaelen sol bekte sahaya çıkacaktı ve bu bölgede çok da rahat olmadığı biliniyordu. Buna karşılık, Bayern'in sağ tarafında Müller ve Lahm vardı ve doğal olarak Heynckes bu arkadaşlara "Yürü ya kulum" diyeceği bariz ortadaydı. Bayern, beklenildiği üzere hücum planını Arsenal'in sol kanadını çökertmek üzerine kurdu. Peki Wenger, bunu önlemek için ne yaptı? 

Sol beke yardım ya sol açıktan gelecek ya da orta sahadan. Arsenal'in sol açığında, hayatını 'ikinci forvet' olarak geçirmiş ve şu anki sistemde kendisine yüklenen defansif sorumluluklara alışık olmadığını kendi ağzıyla söylemiş Podolski var. Dün de gördük ki, forvet mentaliteli bir adamdan, sol beke yardım etmesini beklemek pek gerçekçi değil. Hele ki Arsenal'in gole ihtiyacı varken, Podolski'nin, Lahm'ı 90 dakika boyunca takip etmesi mümkün değil. 

Orta saha, bana göre, sol açıktan daha gerçekçi bir yardım kaynağı. Arsenal'in orta üçlüsüne bakarsanız, kariyerlerinin büyük bölümünü hücüma yönelik orta saha oyuncusu olarak geçirmiş 3 adam görüyorsunuz. Her üçünün de çabasına diyecek bir şeyim yok ancak hiçbirisi Bayern karşısında sonuç almayı uman bir takımın DM'i olacak defansif kapasiteye sahip değil. Ribery, Kroos, Müller ve Schweinsteiger'dan oluşan bir dörtlüyü, sol bekiniz güven vermiyorken durdurmak için 1 değil 2 ve belki 3 tane defansif mentaliteli oyuncuya ihtiyacınız var. 

Tabii ki, bu sadece personel işi de değil. Wenger'in, Graham'ın öğrencileri kulübü terkettiğinden beri, bir türlü defansı oturtamadığı bir gerçek. Arsenal savunması yıllardır sallanıyor. Artık, geçmişteki 3 yediğinde 5 atabilecek hücum kapasitesi olan takım da yok. Arsene Wenger'in, nasıl savunma yapılacağına dair hiçbir fikri yok. Onun idealindeki plan, topa bütün maç hakim olup rakibi Barça gibi dağıtmak ancak sürekli elindeki yıldız oyuncuları satarak nasıl Barça olacak onu da bilen yok. Arsenal'in yediği 3 golde, Arsenal defansının yıllardır muzdarip olduğu 3 kronik hastalığı görmek mümkün. İlk golde, Kroos'u marke eden bir DM yok, ceza sahası üzerinde bomboş bekliyor eleman. İkinci gol, klasik bir duran top golü ve Szczesny, 4 günde 2. kez topu direk tehlike bölgesine tokatladığı için gol yiyor. 3. golde ise sol beke gelmeyen yardım kabak gibi ortada. Robben, topla Vermaelen'in üzerine gidiyor ve arkadan depar atan Lahm'a en yakın Arsenal oyuncusu 20 metre uzakta. Yıllardır aynı golleri yemekten Wenger bıkmamış olsa gerek ki, hala bu tip maçlara hiçbir önlem almadan çıkıyor. Wenger'in kazığını yemekten de Arsenal yönetimi bıkmamış olsa gerek ki, bu adamın kulübü son sürat geri götürmesini senin, benim gibi izliyorlar. 

En başta söylediğim gibi, sabaha kadar yazsam da sonuç değişmeyecek. İki takım arasındaki kalite farkı o kadar fazla ki, Wenger'i bu maçı kaybetti diye eleştirmek biraz anlamsız hale geliyor. Wenger'in ve Arsenal yönetim kurulunun, yanlış politikalar, ucuz transferler, yıldız oyuncu satışlarıyla kulübü getirdikleri nokta yüzünden çoktan kovulmaları gerekiyordu. Ancak kovulmayı geçtim, kulübün, Amerika'daki çiftliğinde paralarını sayan sahibi, geçen sezon yaşanan rezalete rağmen Nasri ve Cesc'in satışlarından gelen parayla kulüp kar ettiği için Gazidis'in maaşına %25 zam yaptı. Şu an Gazidis, Premier Lig'in en yüksek maaşı alan CEO'su ve Wenger de ligin en yüksek maaşı alan hocası. Ben daha ne diyeyim bilmiyorum. 

18 Şubat 2013 Pazartesi

Yerelde İşlem Tamam; Şimdi Sıra Avrupa'da

Sezona, en iyi oyuncunu, en büyük rakibine satarak başla...
Ligde daha ilk yarı sonunda liderin 20+ puan gerisinde kal...
Lig Kupası'nda 4. lig ekibine karşı tam kadroyla oynamana rağmen elen...
Şampiyonlar Ligi'nde Bundesliga'nın orta sıralarındaki takımın arkasında kalarak grubu ikinci bitir ve çok güçlü rakiple eşleş...
Federasyon Kupası'nda 2. lig takımına, kendi sahanda yenil ve elen...
Şampiyonlar Ligi'nden 2. turda elen (Müneccim olmaya gerek var mı?)

Hani bunlar daha ilk defa karşılaştığımız sonuçlar olsa, belki anlayışla karşılanır da, Arsenal taraftarı daha kaç kere daha bu kısır döngüyü yaşamak zorunda bırakılacak bilmiyorum. Blackburn mağlubiyetine şaşıran oldu mu? Daha Bradford trajedisinin üzerinden sadece 2 ay geçmişken, bu sonuç kimseye süpriz olmamıştır sanırım. Bana göre, durumu vahim yapan da Arsenal'in, 2. lig takımına kaybetmesi değil. Asıl endişe verici olan, bunun kimseyi şaşırtmayışı ve kimsenin bu mağlubiyetin hesabını vermeyecek olması. Arsenal'i son 10 yıldır sürekli geriye götüren teknik ve idari yönetim, nihayet, vasatı ve ortalamayı kulüpte bir kültür haline getirmeyi başardı. Wenger, takımı yarın ilk 4'e sokmayı başarırsa, yukarıya yazdığım maddelerin hepsi unutulacak. Kendisinin ligin en çok maaş ödeyen 4. takımını, 4. yapması "başarı" olarak anılmaya başlayacak. İnanır mısınz, artık Wenger'e "başarılı" diyen herkese "Kesin Arsenal düşmanı" diye bakmaya başladım. Çünkü bu adam görevde olduğu sürece Arsenal'in belini doğrultamayacağı çok açık ortada. Galatasaraylıların, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'nin başında kalmasını istemesi gibi, Arsenal'i sevmeyen herkes, "Wenger kalsın abi" diyor bana göre. Mesela, artık Fergie bile kesti Wenger ile atışmayı. 10 sene önce, bütün sezon birbirlerine sallayan 2 hoca, artık kanka oldularsa, bunun sebebi, Ferguson'un artık Wenger'i rakip olarak görmemesidir.

Arsenal yönetiminin bu tip mağlubiyetlere olan tepkisi genelde boş vaatler oluyor. Bakarsanız, bugün Arsenal'e yakın gazetelerin manşetlerini "Yazın Wenger'e £70m'luk bütçe verilecek" yalanlarının süslediğini görürsünüz. Hayır, haber doğru bile olsa, bu parayı verdiğiniz adam harcamaya yanaşmıyorsa, harcadığında da sürekli yanlış transferler yapıyorsa, bunun kime ne yararı olacak ki? Hadi diyelim, bir şekilde para harcatmayı başardınız Wenger'e ve yıldız futbolcu aldınız (Bu arada Arsenal ilk 4'e giremezse hangi yıldız oyuncu için cazip bir kulüp olur, orası da başka bir tartışma konusu). Takımın başındaki hocanın taktikleri ve yöntemleri 15 sene öncesinden kalmaysa, elindeki oyuncuları motive etmekten acizse ve futbolcularının güveninini tamamen kaybettiyse, yıldız futbolcu ne yapsın? Arsenal'e gelen adam bakıyor, kendisini daha iyi olmaya motive eden ya da kötü oynarsa cezasını kesen bir hoca yok; kötü sonuçlardan sonra kimseye hesap sorulmuyor; taraftarın zaten kimseyi yuhladığı yok, yılların kazmaları kulübe kazık çakmışlar ve hala bu takımdan çatır çatır maaş alıyorlar; getirdiğiniz adam dünyanın en karakterli futbolcusu bile olsa  3. aydan sonra "Ben neden kendimi yırtayım ki?" diyor, kulübün kültürü olan "ortalama"ya o da katılıyor.

Arsenal, yarın Bayen Münih karşısına, bu sezon elinde kalan son kupa ihtimalini de  kaybetmek için çıkıyor. Gerçi ben yarınki maçta, Bayern'in, Arsenal'i ezip geçeceğini düşünmüyorum ve bunun 2 sebebi var. Birincisi, bu eşleşmenin Arsenalli oyuncular için artık gurur meselesine dönüşmüş olması. Eğer, bu takımda onur denilen şeyden biraz eser varsa, Arsenal'i yarı canını dişine takarak savaşırken görmemiz gerekir. Yani Wenger'in takıma vermekten aciz olduğu motivasyonun yokluğu yarın bir faktör oluşturmayacak ve takım otomatik olarak sahaya motive çıkacak. Bayern karşısında takımın biraz olsun kıpırdanmasını beklememin ikinci sebebi de, açık bir futbolun oynanacağı bir eşleşme izleyecek olmamız. Arsenal'in, yüksek tempolu hücum futbolunu sevdiği hepimizin malumu ve yarın Bayern'in, Emirates'te defansif bir oyun oynayacağını zannetmiyorum. Oyun açıldığında Arsenal'in neler yapabildiğini, daha önce Barça karşısında bile görmüştük. Yarın da, daha diri bir Arsenal görmek beni şaşırtmaz. 

Peki, bu 2 olumlu faktör Arsenal'in turu geçmesi için yeterli mi? Tabii ki değil. Avrupa'nın devlerine karşı tur geçmek, Arsenal için mazide kalmış bir kurum. Şu an Bundesliga'da Bayern'in 27 puan gerisinde olan Schalke'nin, Emirates'e gelip Arsenal'i sahadan silişinin hatırası daha çok taze. Aynı şeyi Bayern'in yapmaması için hiçbir neden yok. Üstelik, Arsenal sahaya sol beksiz çıkacak ve rakibin en tehlikeli adamları açık oyuncuları iken maç bir korku filmine dönüşebilir. Wenger, Gibbs'in müzmin sakatlığını ve Santos'un çok yetersiz oluşunu sezon başında bir güzel görmezden geldi. Sonra, bu hatayı telafi etmek için devre arasında transfer yaptı ama onu da Şampiyonlar Ligi'nde forma giyemeyecek oyuncular arasından seçti. Sonuç olarak, Arsenal'i sezon en zorlu maçına sol bekte bir stoper ile çıkmaya mahkum etti. Vermaelen belki savunma açısından sol bek görevini yapabilir ancak onun varlığının Podolski'yi ihtiyacı olan bek desteğinden mahrum edeceği kesin. Hatta, Bayern'in sağ tarafta Robben-Lahm ikilisiyle oynayacağını düşünürsek, Podolski'nin, bütün maç Vermaelen'e yardım etmek zorunda olacağını bile söyleyebiliriz. 

Her ne kadar sol bek ilk göze çarpan tehlike olsa da, Arsenal asıl sınavını orta sahada verecek. Yarın Arsenal'in, Wenger'in geçen yaz yapmadığı bir başka transferin, yani safkan bir DM'in yokluğunu hissettiğini görüyor olacağız. Gerçi geçen yaz diyorum, Viera ayrılalı kaç yaz geçti artık saymayı unuttum. Song, belki bu mevkide oynadı ama mentalite olarak hiçbir zaman safkan bir DM değildi çünkü bu pozisyonda oynayan bir adamda olması gereken ilk özellik olan disiplin kendisinde yoktu. Arteta, belki, disiplinli bir oyuncu ancak kendisi bir defans oyuncusu değil. Wenger, Arteta'dan bir DM yarattığını düşünüyor ancak İspanyolun bu bölgede başarılı olmasının en önemli sebebi, Arsenal'in 2 sezondur oynadığı düşük tempolu futbol. Bayern, yarın biraz gaza basarsa, Arteta'nın, Ribery, Robben, Kroos ve Schweinsteiger gibi adamların karşısında zorlanacağı ortada. Bunu önlemek için, Arsenal'in, yarın 11 oyuncuyla 90 dakika pres yaparak Bayern'e orta sahada 1 metre bile boşluk vermemesi gerekiyor. Bu noktada da, daha önce bahsettiğim "motivasyon" konusunun önemi ortaya çıkıyor. Eğer Arsenal, bu sezon alışkanlık haline getirdiği kötü başlangıçlardan birini yarın da yaparsa, turu ilk 30 dakikada kaybeder ve Münih'e de turistik amaçlı gider. 

Çok uzun uzadıya taktiksel analiz yapasım yok çünkü Arsenal'in bu sene oynadığı futboldan hiçbir şey anlamıyorum. Tek bildiğim, 2 sene önceki Barça maçı gibi, yüksek tempoda, bir o kalede bir bu kalede oynanan bir maç ortaya çıkması halinde, Arsenal'in bir şeyler yapma ihtimalinin olabileceği. Yoksa, Bayern yarın defansif bir oyun oynayarak Emirates'ten gol yemeden rahatlıkla ayrılır ve işi Almanya'da bitirir. Blackburn'un rahatlıkla yaptığı işi, bu sezon ligde 22 maçta 7 gol yemiş Bayern neden yapamasın ki? Bu açıdan Heynckes, yarın çok maceraperest bir oyun oynamazsa pek şaşırmam. Bayern, Arsenal'in üzerine gelmesine izin verip Ribery, Robben ve Kroos ile kontradan gol aramaya yoluna gidebilir ki, bana göre böyle bir anlayışa Wenger'in vereceği hiçbir cevap yok. (Geçen seneki Arsenal takımında vardı bu cevap ama Wenger kendisini Fergie'ye satmayı tercih etti.) "Arsenal, kapanan Bradford City'i açamıyorken, Bayern Münih'i nasıl açar?" sorusunu, açması zor olan şeyleri açma konusunda bir uzman olan Hz. Musa'ya yönelttik: 

"Gervinho tek forvet oynasın" cevabını aldık. 

Hazretinden utan be adam. 

14 Şubat 2013 Perşembe

Asit Testi


Maç öncesi Ferguson'un basın toplantısı ilginçti. Fergie, Real maçının kendileri için bir "Asit Testi" olacağını, kendilerine hakettikleri övgüyü vermeyenleri yanıltmak için ellerinde bir fırsat olduğunu söyledi. Kendisine böyle bir açıklama yaptıran United, Premier Lig'i şubatta garantileyerek, tarihinin en iyi performanslarından birine imza atmış olsa da, onları kıta Avrupası'nın devlerinden bir adım geride görenleri sayısının az olmayışıydı. Bun görüşün sebebi, tabii ki, İngiliz futbolunun son 3-4 yılda kaybettiği kan. Bu sene Chelsea ve Man City, Şampiyonlar Ligi'ne ilk turda veda ettiler ve Arsenal de ikinci turda elenecek. United'ın, ligde bu takımların en az 12 puan önünde olması, birçoklarına göre, onları Real, Barça ve Bayern seviyesine taşımıyor.

Bana göre, bu olumsuz görüşün bir diğer nedeni de, birçok sığ eleştirmenin sadece United'ın kadrosuna bakarak konuşuyor olması. Dünkü on birlere baktığınızda, Modric, Kaka, Higuain, Essien, Pepe gibi isimleri kenarda bırakma lüksüne sahip bir Real'e karşılık; Rafael, Evans, Jones, Carrick, Kagawa ve Wellbeck gibi yetenek konusunda biraz daha mütevazi kalan bir United kadrosu görüyoruz. Ancak futbol, 11'leri tahtaya yazarak kazanılan bir oyun değil. Ferguson'un oyuncularından %100 performans alma, onların güçlü yanlarını ortaya çıkaracak formasyonları uygulama ve futbolcularını motive etme konusundaki yetenekleri hepimizin malumu. Bugün, Carrick-Jones-Kagawa orta sahası, Arteta-Wilshere-Cazorla üçlüsünden daha az bireysel yetenek barındırırken, Man Utd ile Arsenal arasında 21 puan fark varsa, bunun sebebi, Fergie'nin "takım yaratma" işini rakiplerinden kat ve kat daha iyi yapıyor olmasıdır.

Son 6-7 senedeki Arsenal-Man Utd maçlarını izleyenlere, dünkü maç pek de yabancı gelmemiştir. Ferguson, 4 hücum oyuncusuyla sahaya çıkması ilk bakışta biraz "cesur" gibi gözükse de, Rooney ve Wellbeck'in görevleri bakımından oldukça temkinli bir United vardı. Fergie, rakibin topla oynamasından ve üzerlerine gelmesinden memnundu çünkü United'ın asıl oyun planı rakibini kontra ve duran toplarla vurmaktı. Rooney ve Wellbeck, rakip bekleri kontrol altında tutmakla görevlendirilmişti ve Phil Jones'un sahada bulunma sebebi, Ronaldo'ya kelepçeyi vurmaktı. Fergie'nin Ronaldo'yu durdurma planı bana göre iyi işledi ancak United'ın Ronaldo'ya konsantre olması, özellikle Di Maria ve Coentrao'ya zaman zaman boş alan bıraklamalarına neden oldu. Di Maria, Real'in en tehlikeli adamı görünümündeydi ve Coentrao'da direkten dönecek kadar gole yaklaştı. Bu tehlikeye rağmen Real Madrid, 90 dakika boyunca United savunmasına çok az penetre edebildi. Penetrasyonun kısıtlanması, Benzema'yı tamamen oyundan düşürdü ve uzaktan atılan şutlar, Real'in hücumdaki A planı haline geldi. Bu noktada, çok eleştirilen Da Gea'nın da iyi bir maç çıkardığını belirtmek gerek. 

Her ne kadar, topu Real domine etmiş olsa da, United'ın net pozisyon sayısı rakibiyle aynı seviyedeydi. Rooney'in pasları ve Wellbeck'in taşıdığı toplarla, Fergie'nin takımı iyi kontraya çıktı ve maçı kazanacak pozisyonları da buldu. Ancak top dağıtma konusunda iyi bir maç çıkaran RvP'nin son vuruş konusunda, ender kötü maçlarından birini oynadı. Özellikle Alonso'nun çizgiden çıkardığı pozisyonda yaptığı kötü vuruş, bu eşleşmenin en kritik anlarından birisi olabilir. United, maç boyunca 4 adamla hücum etti ve geride kalan 6 oyuncu, sadece duran toplarda ileri çıktı. Bu açıdan United'ın golünün bir kornerden gelmiş olması da sürpriz değildi. 

Her ne kadar United çok iyi oynamış gibi konuşsam da, eşit güçlerin mücadelesi şeklinde geçen bir maçtı. Real, kendi sahasında kazanamadığı için hayal kırıklığı içerisinde olabilir ancak bu eşleşmenin düğümü, 180 dakikanın sonuna kadar çözülmeyecek. Fergie, Old Trafford'a 0-0 için çıkmayacak ve dünkü kadar temkinli oynamayacak. Mourinho'nun takımlarının ne kadar etkili kontra atak oynadığı hepimizin malumu ve Real'in elinde Ronaldo, Di Maria, Özil, Modriç, Kaka gibi boşluk bulunca çoşacak bir sürü oyuncu var. Bu açıdan, ikinci maçın daha zevkli ve gollü geçmesini beklemek mümkün. Bu sene, kendi standartlarının üzerinde gol yiyen United savunması, bana göre asıl zorlu sınavı Old Trafford'ta verecek. Ligde tam 9 maçı geriden gelerek kazanan United, Real'e de aynı cömertliği gösterme lüksüne sahip değil. Fergie, asit testi için Barnebau'daki maçı gösterdi ancak United'lı oyuncular için asıl test Old Trafford'ta olacak. 

10 Şubat 2013 Pazar

Pazar Notları



Sunderland 0 - 1 Arsenal

Son 5-6 maçtır, Arsenal'i, ilk yarıları kötü oynadığı için eleştiriyorduk. Nihayet, takımın maçın başından itibaren iyi oynadığı bir maça denk geldik derken, Arsenal, bu sefer de ikinci yarıya çok kötü başladı ve 3 puanı korumak için ikinci yarı canını dişine takmak zorunda kaldı.

Maç öncesi, Arsenal açısından en büyük soru işareti, Vermaelen'in yokluğunda, Koscielny'nin maça yetişip yetişemeyeceğiydi. Koscielny, sabah yapılan testte hazır görünüyordu ve ilk Arsenal'in ilk açıklanan 11'indeydi ancak ısınma hareketleri sırasında tekrar sakalanınca Wenger'i defansta zor bir tercih yapmaya itti. Arsene, yedek stoperler Miquel ve Squillaci'den birini takıma monte etmek yerine, Sagna'yı stopere koyup, Jenkinson'u sağ bekte başlatarak sahaya çıktı. Sagna açısından bu tercih iyi sonuç verse de, Jenkinson, sol tarafta Rose ve Sessegnon karşısında çok zorlandı.

Maçın ilk 15 dakikasında her iki taraf da çok iyi top yapamadı ve karşılıklı top kayıpları her iki kalede de bir kaç pozisyona neden oldu. Lee Cattermole'un, 80. saniyedeki uçan tekmesi, Sunderland'ın ne tür bir oyun oynayacağının işaretini verir gibiydi. Premier Lig'in en bozuk zeminlerinden biri olan Stadium of Light, Sunderland'in sert oyunuyla birleşince ayakta kalmanın çok zor olduğu bir yer halini alıyor. Geçen sene Mertesacker, burada sezon kapatmıştı; dün de Wilshere sakatlandı. İlk 15 dakikadaki kaotik oyundan sonra, Arsenal yavaştan sazı eline aldı ve topun kontrolünü tamamen eline geçirdi. Özellikle sol açık oynayan Cazorla ile göbekten sürekli ileri bindiren Wilshere'ın kombinasyonları Sunderland savunmasına zor anlar yaşattı. Zaten gol de, böyle bir pozisyonda geldi. Arsenal ilk yarının son 20 dakikasında 3-4 tane pozisyon buldu, ancak, Mignolet'in üstüste kurtarışları skorun daha farklı olmasını engelledi. Özellikle, 45+1'de, Ramsey'in kale sahası içerisinden kaçırdığı pozisyon saç baş yolduran cinstendi.

İkinci yarı, Arsenal açısından sürprizlerle başladı. Önce Wilshere sakatlandı; sonra da Jenkinson oyundan atıldı ve takımın gardı bir anda düştü. Martin O'Neill, Cattermole'un yerine Larsson ile başladı ve Larsson kaptanından aldığı bayrağı çok iyi taşıdı. Önce, Ramsey'in bileğine bastı; sonra gitti Arteta'nın baldırına tekmeyi oturtu. Ancak, hakem, kendisine Jenkinson'a olduğu kadar cömert değildi. Danny Rose'un Walcott'a attığı tokat ve Bramble'ın Giroud ile maç boyun güreşmesi kendisinin gözünden kaçan detaylardan yalnızca birkaçıydı. Arsenal 10 kişi kaldıktan sonra, Wenger, Miguel'i sahaya sürmek yerine, Ramsey'i sağ beke kaydırmayı tercih etti. Cazorla, orta sahaya geldi ve Giroud ileride tek başına kaldı. Oyunun kontrolü Sunderland'e geçmiş olsa da, Arsenal ikinci yarıda tehlikeli kontra ataklar üretmeyi başardı. Walcott, direkten döndü, Giroud ve Cazorla'nın müsait pozisyonlardan vurduğu ikişer şut auta gitti. Buna karşılık Martin O'Neill, Danny Graham'i oyuna sokarak, ikiz kulelere top doldurma taktiğine döndü. Arsenal, genelde çok zorlandığı yan toplara karşı, dün ikinci yarıda iyi bir sınav verdi. Bu sezon takımın en çok kafa topu alan savunmacısı olan Sagna, stoper mevkiini hiç yadırgamadı ve çok iyi bir 90 dakika oynadı. Partneri Mertesacker, istikrarlı oyununu devam ettirdi ve kalede Szczesny, ikinci yarıda çok kritik 3 kurtarışa imza attı. Fletcher'in topu eliyle alıp girdiği pozisyonda kalesini çok süratli terketti ve mutlak golü engelledi. Daha sonra aynı oyuncunun 90'a giden kafasını muhteşem çıkardı. Arsenal, 10 kişi kaldıktan sonra en sevmediği iş olan "baskı altında skoru korumak için oynamak" zorundak kaldı ve bunu başararak önemli bir 3 puan almış oldu.

Sonuç olarak, Arsenal, oyun olarak iyi bir 45 dakika ve mücadele olarak iyi bir 45 dakika oynadı. Özellikle ikinci yarı ortaya konan mücadele kayda değerdi. Eğer, Giroud ve Ramsey kale önünde biraz daha dikkatli olsa, Arsenal, bu kadar zorlanmayacaktı. Yine de, bozuk zemin, sert rakip ve şanssızlığa karşı alınan bu galibiyet, Sp*rs ile puan farkının korunması açısından çok önemliydi. Arsenal, sezonun en kritik dönemine giriyor ve haftaya Blackburn ile yapacağı kupa maçını takiben, 20 gün içerisinde Villa, Bayern x2, Sp*rs (d) ve Everton ile oynayacak. Wenger'in takımı, önümüzdeki 1 ay varını yoğunu ortaya koyup, bu sezonu kurtarmak zorunda. Bu virajı dönecek potansiyelin bu takımda olduğuna inansam da, geminin kaptanına pek güvenmediğim hepinizin malumu. 15 Mart sabahı, umuyorum burada "İstifa!, Yeter!" temalı yazılar yazıyor olmam.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Satılık Takım


Ne dersiniz, kümede kalır mı bu takım? Squillaci'nin defansının merkezinde oynadığı bir 3-5-2 ile oynarsa, kümeyi bıraktım, hayatta bile kalamaz bence. Sahaya girer, tararlar hepsini yemin ediyorum. 


Daha önce bu konudan birkaç kere bahsettiğimi biliyorum. Ancak, ne zaman birisi "Wenger, finansal olarak çok başarılı abi" lafını etse sigortalar atıyor bende. Arsenal'in, bonservisine £40m saydığı ve her yıl £34m harcadağı bu adamlar, Wenger savunucuları tarafından itinayla görmezden geliniyor. (Bak listeye bonservisine £10m harcanan Gervinho'yu eklemedim bile.)

Wenger'in bu adamlardan aldığı yarar sıfırın altında çünkü bunlardan herhangi birisini sahaya sürmek zorunda kalırsa takım zarar görüyor (Hadi Rosicky hariç diyelim). Rosicky ve Diaby, "sürekli sakat" kategorisinden bu listede. Bu 12 oyuncunun, 4 tanesinin kontratları bu yaz bitiyor. Wenger, manevi oğlu Diaby'i satar mı bilmiyorum ama geri kalan 8 oyuncu, Arsenal'in bu sezonki satış listesini süsleyecek. Rosicky hariç hiçbirisi para etmeyeceği için, yine tamamı elde kalacak. Gelen eli yüzü düzgün birkaç teklif de, Arsenal'in verdiği maaşın yanına yaklaşamadığından oyuncu tarafından reddedilecek. Sonra, kulüp bu adamları kiralayıp 3-5 kuruş zararını amorti etmeye çalışacak. 

Hayır, Wenger, şuğursuz olduğunun da farkında değil ki, her birine basmış 4'er, 5'er yıllık kontratları. İngiltere'deki yetenekli gençlerin Arsenal'i tercih etmelerinin nedeni Wenger olarak filan gösterilir ya, işte o düpedüz yalan. Bunun en somut örneği, Alex Ferguson'un yıllık £250000'den 1 yıllık sözleşme teklif ettiği Aaron Ramsey'i, Wenger'in, yılda £1m'dan 4 sene ile bağlamasıdır. Yılda, £5m daha fazla harcamamak için RvP'yi satan Arsenal, çoluğu çocuğa kontrat dağıtırken böyle cömert işte. Wenger, hızını alamadı ve bu sene Ramsey'e bir 5 sene daha kontrat verdi mesela. Neyi kanıtladıysa artık Ramsey. Neyse fazla uzatmayacağım. Kaynaklarını hangi hocanın daha iyi kullandığını, ligin puan tablosuna bakarak açıkça görüyoruz zaten. 

Bütün bu israfa rağmen, Arsenal'in bankada parası olmasının sebebi de oyuncu satışları. Arsenal, son 7 senede £231m'lık oyuncu satmış ki, bu da yıllık £33m'lık bir ortalama anlamına geliyor. Yani, Arsenal'in beş para etmez yedeklere yaptığı harcama, Nasri, Song, Cesc, RvP gibi oyuncuların satışıyla dengelenmiş oluyor. Wenger'in kafa bu kafa işte. "RvP'ye senede £5m zam yapacak kadar zengin değiliz" diyor; aynı parayı Chamakh ve Bendtner'e harcıyor. Sonra, bu adamın kovulması gerektiğini söyleyince bana kızıyorsunuz. (Gerçi kızan da kalmadı artık herkes adamın gitmesini bekler hale geldi)

3 Şubat 2013 Pazar

Fatih Terim ve Balık Hafızalı Galatasaraylılar

Son söyleyeceğimi ilk başta söyleyeyim: Ben, Fatif Terim'i hiç sevmem. Bu sevgisizliğin temel sebebi, Terim'in kişiliği, egosu ve çevresinde barındırdığı adamların kalitesidir. Ancak, kendisi hakkındaki kişisel fikrim olumsuz olsa da, Fatih Terim'in yaptığı işe saygı duymayacak kadar da şaşırmış değilim.

Dünkü, Bursaspor beraberliğinden sonra, Terim'e yönelen bir çok ağır eleştiri okudum. Bunların çoğu, kendisinin yaptığı taktiksel seçimlerden dolayıydı. Oturup burada, dünkü taktiksel seçimleri tartışmak isterdim ancak Türkiye Ligi'ni izlemeyi bırakalı bir 3-4 sene oluyor. Bu eleştiriler haklı da olabilir, haksız da. Ancak, burada tartışmak istediğim bu değil.

Fatih Terim'in, taktiksel bilgisinin kısıtlı olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak, bu Terim'in kötü bir hoca olduğu anlamına gelmiyor. 15-20 senelik bir futbol izleyicisi olarak, bugün geldiğim noktada, teknik direktörlüğün sadece taktiksel bilgiden çok daha fazlası anlamına geldiğini öğrenmiş bulunuyorum. Bugün, Avrupa'nın en iyi hocalarına bakın, hiçbirisi bulunduğu konuma sadece taktiksel bilgisi sayesinde gelmediğini görürsünüz. Mesela, 2010 Ballon D'or ödül töreni sırasında, Wesles Sneijder'ın yaptığı konuşmayı izleyen Mourinho'nun ağlayışını hatırlayın. Ya da, Portekizlinin Materazzi'ye veda ederkenki duygu selini. Ferguson'un 3-0 galip götürdükleri Reading maçında attıkları 4. gole sevinişini izleyin. Onunla çalışmış oyuncuların röportajlarını bulun ve onun doğal motivasyonundan nasıl bahsettiklerini dinleyin. Eğer futbol takımı çalıştırmak, taktik tahtasındaki yetenekten ibaret olsaydı; bugün Rafael Benirez'in almadığı kupa kalmazdı. Günümüz futbolunda, teknik direktörlüğün temelinde taktikler değil; gavurun 'Man Management' dediği kavram yatmaktadır. Dünya'nın en önde gelen hocaları, taktiksel anlamda Amerika'yı yeniden keşfettikleri için değil, ellerindeki oyunculardan en iyi verimi aldıkları için başarılıdırlar.

Terim'in en çok aldığı eleştiri, onun taktiksel olarak zayıf olduğu ve her şeyi motivasyonla yaptığı yönünde. Yani, basitçe söylemek gerekirse 'Sadece gaz veriyor abi' eleştirisi. Fatih Terim'in motivasyon yeteneklerinin, kötü bir şeymiş gibi kendisine eleştiri olarak dönmesi tabi ki ilginç. Eğer, Wenger'de ondaki motivasyon yeteneğinin yarısı olsaydı, belki burada sabah akşam kendisini eleştirmezdim. Eğer Terim, bu yeteneği sayesinde başarılı olduysa, bu onu taktisyen hocalardan daha az değerli yapmaz. Zaten, Türkiye'de yetişen bir teknik adamın, hayatta kalması için barındırması gereken en hayati yetenek de motivasyondur.

Türkiye, bir futbol ülkesi olabilir, ancak, ülkenin bu konudaki alt yapısı tam anlamıyla içler acısı bir durumda. Türk futbolcusu, çok zor şartlar altında yetişen bir mahlukat ve sistemin bozukluğu, bu adamların, Avrupalı rakiplerine göre mesleğe 2 tur geriden başlamasına neden oluyor. Türk futbolcusu, orta yapamadan, şut çekemeden, pozisyon disiplini nedir bilmeden mesleğe başlayıp, sürekli olarak bunları yapabilen meslektaşları ile kıyaslanan bir adam. Sistem, temel futbol yeteneklerini bizim sporcularımıza maalesef vermiyor ve bunu öğrenebilen bir avuç adam da, bu işi kendi çabalarıyla başarıyor. Temeli bozuk olan bir sistemden yetişmiş Türk futbolcusu, kariyeri boyunca, kısıtlı yeteneklerini, fiziksel çabasıyla kapatmak zorunda kalıyor. La Masia'dan yetişmiş bir grup oyuncu, sahayı 100 tane tek pasla hiç koşmadan geçerken, aynı işi yapan Türk futbolcusu rakibiyle boğuşmak, ekstra mücadele etmek ve ekmeğini taştan çıkarmak zorunda kalıyor. Türkiye'ye getirdiğiniz hocanın adı ne olursa olsun, Türk futbolcusunun bu dezavantajını ortadan kaldırmanız mümkün olmuyor ve dolayısıyla Türk takımlarının oynadığı futboldaki fizikselliği ortadan kaldırmak imkansız hale geliyor. Bizim futbol tarihimizde, Türk futbolunu top yekün eğitmeyi deneyen bir tek Jupp Derwall var ve onun çalıştığı takım olan Galatasaray'ın, o tarihten beri Avrupa'daki en başarılı Türk takımı olması da tesadüf değil.

Türk futbolcusunun Avrupalı rakiplerine göre dezavantajlı olduğu bir başka konu da aldıkları eğitim. Lafı dolaştırmadan söylemek gerekirse, Türk futbolcusunun oldukça cahil olduğunu söyleyebilirim. Ama, haklarını yememek gerekir ki, çok gelişmiş ülkeler hariç, futbol, hala eğitimden ödün vererek elde ettiğiniz bir kariyer durumunda. Yani, eğitim almamak futbolcuların seçimi değil, onları bu noktaya iten, çarpık sistem. Dünyanın en ünlü futbolcuları bile, ağızlarını açtıklarında bir anda bir kütüğe dönüşebiliyorlar. Futbol, dünyanın her yerinde, ekonomik olarak zorlanan ailelerin çocuklarının çıkış noktası olarak görülmekte ve en gelişmiş ülkelerde bile durum Türkiye'dekinden farklı olmayabiliyor. Düne kadar İngiliz Milli Takımı'nın kaptanı olan Terry'e bakın mesela. Adam, ırkçılıktan ceza alacak kadar kör cahil. Ama, uyuşturucu satarken yakalanan baba ile hırsızlık yaparken yakalanan annenin elinde büyümüş bir gencin ne kadar aşama katetmesi beklenebilirdi ki zaten. Hele ki, zaten zor şartlarda büyümüş bu adama 20'li yaşlarının başında milyonlarca poundu yığarsanız, o tramva geçirmesin de kim geçirsin. Ronaldo'ya bakın mesela. Adam, her hareketini, birilerine bir şeyleri kanıtlamak için yapıyor. Artık, küçükken nasıl ezildiyse, futboldaki bütün kupaları kaldırdı ama "Bakın ben ne oldum!" hırsı bitmedi gitti. Yani, Avrupa'nın gelişmiş ülkelerinde büyüyen futbolcular için bile şartlar zorken, Türkiye'de tabi ki durum biraz daha endişe verici bir hal alabiliyor. Bizde yetişen futbolcu, genelde, cahil kalmaya mahkum oluyor ve milli takıma kadar yükselmiş olsalar bile sistem onlara yardım elini uzatmıyor. Sahada aslan kesilip Avrupa devlerini dize getiren futbolcularımız, maç bitip muhabir kendilerine mikrofon uzattığında, 2 cümle kuramayacak kadar aciz duruma düşebiliyorlar. Belki bu onların suçu değil ama ülkedeki futbolcu profilinin realitesi maalesef böyle.

Şimdi, elinizde, profilini yetenek olarak kısıtlı ve cahil olarak çizdiğim bir futbolcu kitleniz olduğunu düşünün. Hocanız, taktiksel deha mı olsa daha iyi; yoksa bir motivasyon uzmanı mı? Rijkaard/Neeskens mi başarılı olur bu grupla, yoksa Fatih Terim mi?

Bu soruların cevabı tabi ki çok zor değil. Belki, kendisini eleştirenler, Fatih Terim konusunda haklı. Belki, Terim sadece motivasyondan ibaret bir teknik adam. Ancak, Terim'in içerisinde bulunduğu ortam bunu gerektiriyor. Zaten, Fatih Terim'i gelmiş geçmiş en başarılı Türk teknik adam yapan da, Türk futbolunun oyuncu profiline uygun yeteneklere sahip olması. 

Mourinho, 2010'da, Inter ile Barcelona'yı dize getirirken, taktiksel bir devrim yapmadı. Onu başarıya götüren, Materazzi gibi kısıtlı yetenekteki adamların, hocalarının gidişine ağlayacak kadar bağlı olmasıydı. Inter, 90 dakika, Barça akınları altında, bir sağa bir sola koştu ve bunu yapmaları için gerekli motivasyon damarlarında akan kana işlemişti. Aynı şey, Terim için de geçerli, Türk futbolcusunun kısıtlı yeteneklerinin, sahada ekstra mücadele etmek zorunda kalmalarına neden olduğunu söyledik. Bu ekstra mesafeyi gitmek için, bu adamın ihtiyacı olan şey ise motivasyon. Terim, bunu biliyor. Terim'in oyuncuları, onun için savaşıyor ve Terim'in övgüsü ve yergisi, onun oyuncuları için büyük önem taşıyor. Hatta, bunu biraz fazla ileri götürüp işi militanlığa döken de oluyor ancak genel olarak Terim, Türk futbolcusundan %100 verim almayı başarıyor. 

Türk futbolcusunun eğitimsiz olduğundan da bahsettik. Bu oyuncular, motive olmadıklarında, yani bir nevi 'gaza getirilmediklerinde', tehlikeli yollara sapabiliyorlar. Bunu, Rijkaard dönemi Galatasaray'ın da çok net bir şekilde gördük ki, Türk futbolcusu mutlu olmadığı zaman, işi hocasının altını oymaya kadar götürebiliyor. Terim'in varlığı, bu tip sorunları otomatik olarka ortadan kaldırıyor, çünkü ona bağlı olan oyuncular, takım içerisindeki huzuru bozmak istemiyorlar; hatta bunu cesaret edemiyorlar. Terim ile bozuşmanın, onları kaybedecekleri bir yola sokacağının farkındalar. Yani, 'Rijkaard gider, ben kalırım' diye düşünen Servet efendi, Terim'in altındayken 'Aman bu adam beni satar' diye düşünnmeye başlıyor.  Mutlu değilsem, takımın hocasının altını oyarım diye düşünebilecek cehaletteki adam, ancak kenarıda sorgusuz bir otorite gördüğünde yola geliyor. 

Söylemek istediğim sadece 'Türk futbolcusu Terim'in yaptığı muameleden anlıyor' dan ibaret değil. Ben de Galatasaray'ın başında çok ünlü taktisyen hocalardan birini görmek ve her maçta rakiplerin stratejilerini darmadağın eden hamleler izlemek isterim. Ancak, Galatasaray, bir Türk takımı ve ne kadar pahalı yabancılar alırsa alsın, başarı için Türk futbolculardan %100 performans almak zorunda. Hele ki, yabancı kontenjanının 5'e düştüğü bir ortamda, bunun önemi daha artacak. O yüzden, Terim'in kellesini isteyen taraftar ve yöneticilerin, ne istediklerine çok dikkat etmesi gerekiyor. Transfer edilen yıldızlara bakıp, Yektaları, Enginleri, Aydınları oynattığı için Terim'e kızmak, Galatasaray futbol takımının üzerine kurulduğu hassas dengeleri tamamen göz ardı etmek anlamına geliyor. Terim, elinde Sneijder gibi bir oyuncu varken ondan yararlanmayacak kadar aptal değil. Ancak, daha gelmesinin üzerinden bir hafta geçmişken, kadroda Sneijder'ı görmediği için Terim'i eleştirenler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Galatasaray'ı, ligin orta sıralarına hapsolmuşken alan bu adamı ne çabuk sattınız arkadaş. İki yıldız ismi gördünüz, hemen Terim'i astınız. Nasıl bir balık hafızasıdır bu? Hele bir sakin olun. 

Uzun uzun yazdım çünkü anlatmaya çalıştıklarım, kıt beyinlere iyice işlesin istiyorum. Ben de Terim'e aşık değilim ancak eğer bu takımın başarısı için Türk futbolculardan verim alınması gerekiyorsa, ondan daha iyisini göremiyorum. (Lucescu vardı bu işi iyi yapan, Galatasaray yönetimi adamı şampiyon olduğu sezon kovdu). Dünyanın en iyi hocalarından Arsene Wenger'i sabah akşam yerden yere vuran ben, burada Terim'i savunuyorsam, bunun sebebi olayları, içinde bulundukları ortamda değerlendirmeye çalışmam. Sabri, Aydın, Engin gibi adamlardan verim almak zorunda olan bir hoca ile, Podolski ve Cazorla'yı kenarda başlatacak lüksü olan bir hocayı aynı kefeye koyup Terim'e 'Tek yaptığı motive etmek' demem abesle iştigal etmek olurdu zaten. Galatasaray taraftarının ve yönetiminin artık Terim'in ensesinden inmesi gerekiyor. Bırakın, şu takım sezon sonuna kadar huzur içerisinde gitsin. Eğer, sezon sonunda hala Terim'in iyi bir iş yapmadığını düşünüyorsanız, o zaman girdiğiniz deliklerden çıkar, meşalelirinizi yakar, tırmıklarınızı havaya kaldırırsınız. 

Pazar Notları



Arsenal 1 - 0 Stoke 
Maçtan önce Opta'dan gelen ilginç bir istatiktik vardı. Eğer, bu sezon, Premier Lig'deki maçların, sadece ikinci 45 dakikaları sayılsaydı; Arsenal, şu an 46 puanla, 48 puanlı Man Utd'ın ardından 2. sırada olurdu diye. Son 3-4 maç yazısında belirttiğimiz, "maça yavaş başlama" hastalığının çarpıcı bir göstergesi aslında bu. Geçmişin maça fırtına gibi başlayıp goller bulan, ama, elde ettiği skorları korumakta zorlanan Arsenal artık yok. Son yıllarda yaşanan kan kaybı, Arsenal'in bu yetisini tamamen kaybetmesine neden oldu.

Wenger, dün Stoke karşısına Cazorla ve Podolski'yi dinlendirerek çıktı. Arteta, sakatlık dönüşü formasını geri aldı ve yeni transfer Monreal de ayağının tozuyla ilk 11'deydi. Orta saha Arteta, Diaby, Wilshere; hücum ise Ox, Giroud, Walcott üçlülerinden oluşuyordu. Stoke ise, Crouch'un ilerde tek başına olduğu, oldukça defansif bir 4-5-1 ile sahadaydı.  Pulis, Arsenal'in gol bulmakta zorlandığının farkındaydı ve kalesini gole kapatıp duran toplardan bir gol bularak 3 puan almayı planlamıştı.

İlk yarı, herkesin tahmin ettiği şekilde başladı. Arsenal topa tamemen hakimdi ancak rakibe penetre etmek adına çok bir şey yapamıyordu. Stoke ise, kazandığı topları Crouch'a şişirip onun sağdan bindiren Walters ve soldan bindiren Etherington'u bulmasını umuyordu. Arsenal'in ilk yarıdaki en iyi ismi, rakibin sol beki Wilskinson'a çok zor anlar yaşatan Walcott idi. Wilskinson sadece ilk yarıda 3 sarı kartlık faul yaptı ancak hakem Chris Foy, kendisine sarı kart göstermek için 5. faule kadar bekledi. Walcott, yaptığı bindirmeler ile çok etkili gözükse de, son topları istenileni veremediği için bütün bu çabasını elle tutulur bir pozisyona dönüştüremedi. Ters kanattaki, Ox ise, maçın ilk yarım saatini, göbeğe yakın oynayarak geçirdi ve Stoke'un kalabalık savunması arasında kayboldu. İlginç olan, kanada yakın oynamayı akıl etmesini takiben maçın en net pozisyonunu bulmasıydı.

Stoke City, maç boyunca 10 kişiyle topun arkasına geçti ve özellikle ceza sahası önünü çok iyi kapattı. Bu disiplinli savunma, Giroud'nun hareket edecek çok fazla alan bulamaması ve kaleye yüzünü dönmesinin zor olduğu anlamına geliyordu. Arsenal'in bu noktada yapması gereken, orta sahaki oyuncularıyla buraya destek vermekti. Ancak, buna engel olan Diaby'nin tembelliğiydi. Wenger'in manevi oğlu, bütün bir maçı 20 metrelik bir alanda oynadı. Ne hücuma adam gibi yardım etti, ne de defansa. Arsenal'in hemen hemen bütün hücumlarında, DM pozisyonunda oynayan Arteta'nın, rakip ceza sahasına Diaby'den daha yakın pozisyon aldığını görmeniz mümkün. Orta sahadan gelmeyen destek, Wilshere ve Grioud'yu, 5 Stoke City'li arasında yalnız bıraktı ve Arsenal, Cazorla, Diaby'nin yerine oyuna girene kadar göbekten hiç bir şey üretemedi. 

Diaby'nin tembelliğinden daha da olumsuz olan, Arsenal'in, bu sezonki bir çok maçta olduğu gibi, rakip defansı nasıl aşacağına dair bir planı olmayışıydı. Wenger, çok iyi pas yapan 11 oyuncuyu sahaya sürerse, otomatikman Barcelona ayarında bir paslaşma göreceğini zannediyor ancak çok fena yanılıyor. Arteta, Wilshere, Cazorla, Diaby, Walcott, Ox, Rosicky, Podolski.. Bu adamların hepsi, iyi pas yapabiliyor ancak Arsenal, Carrick ve Cleverley'in ürettiği penetrasyonun yarısını bile üretemiyor. Bunun nedeni, takımın iyi organize olmamış olması ve pas yapmayı bir amaç belleyerek sahaya çıkması. Bugün, hangi Arsenal maçını izlerseniz izleyin, orta sahadan gelen topun, kalabalık savunmayı görünce kanatlara taşındığını ve orada sıkışınca da son çare olarak, geriden bindiren bek tarafından ceza sahasına ortaya dönüştüğünü göreceksiniz. Arsenal, ayağa pas yaparak oynadığını iddia ediyor ancak hücumda en çok gördüğümüz şey beklerin şişirdiği toplar. Premier Lig'in azman stoperlerini, top şişirerek aşmaya çalışırsanız, gol bulmakta tabi ki zorlanırsınız. Hele ki, o ortalar, Gibbs ve Sagna gibi orta yapma özürlü adamlardan geliyorsa.. Geçen hafta, Beckham'ın, Arsenal ile bir kaç antremana çıktığını görünce, içimden "Umarım bütün takıma orta yapma dersi veriyordur" diye geçirdim. Çünkü, Wenger'in bunu yapmadığı ortada. Man Utd, yıllardır kanada kimi koyduysa, roket gibi güdümlü ortalar üretmeyi başardı. Sizce bu tesadüfen mi oldu? Bütün Man Utd'lı kanat oyuncuları analarının karnından orta sihirbazı olarak mı doğdular? Yoksa, Fergie, Wenger gibi, "pas yapıyorsa tamamdır" demeyip, temel futbol yeteneklerinin gelişimine çok önem verdiği için takıma kimi alsa yontmayı başardı mı? 

Bu arada, beklerden bahsetmişken, yeni transfer Monreal'in, iyi bir 90 dakika oynadığını söylemeliyim. Daha ilk maçı olduğu için, biraz temkinli ve basit oynarken gördük kendisini. Takıma ve lige uyum sağladıkça, yeteneklerini daha cesurca sergileyecektir. Bana göre, dünkü oyununun en olumlu yanı, yaptığı ortaların tamamının çok iyi olmasıydı. O takıma alışmaya başladıkça, Arsenal hücumunun onun yaptığı ortalardan daha iyi faydalanacağını öngörebiliriz. 

Bir not da hakem için gelsin. Arsenal'in buz gibi golünü iptal etmeye kalkan yardımcısına uymadığı için Chris Foy'u tebrik etmek lazım. Gerçi, kendisinin, kart göstermemekteki ısrarı, Stoke City'nin ekmeğine yağ sürmedi değil. Daha önce dediğim gibi, Wilskinson'un 5 tane sarı kartlık hareketi var. Shawcross, kendi klasiği olan, kariyer bitirici dalışlarından birini, Koscielny'e yaptı. Onun ve Arteta'ya yumruk atan Owen'ın atılması gerekiyordu. Hakemin vermediği kartlardan daha da ilginç olanı, Tony Pulis'in maç sonrası, Arsenal'in nizami golünü verdiği için hakemi eleştirmesiydi. Ne diyeyim ki ben sana Pulis, senin ve kazma ızbandutlar ordusu takımının bu ligden gideceği günü bayram ilan edeceğiz. 

Özetle, Arsenal'in %70'e yakın topla oynayıp, sadece 3 net pozisyon üretebildiği bir maç izlediğimizi söyleyebiliriz. Bu açıdan, ligin ilk yarısındaki Stoke maçıyla tek farkı, Podolski'nin şansının yaver gitmesiydi. Arsenal, golü şans eseri bulmuş da olsa, 3 puanı hakeden taraftı. Şubat aynının ikinci yarısı ile birlikte, takımın 3 kulvarda kaderini belirleyecek Blackburn, Bayern x2, Tottenham ve Everton maçlarından oluşan bir seri başlıyor. Umuyorum Wenger, kötü başlangıç ve pozisyon kısırlığı sorunlarına bir an önce çare bulur. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

Yol Geçen Hanı'nın Gelmek İstediği Nokta

QPR'lı oyuncular sabah antremanı için kulübe geliyor.
Gelen Ücret
Kieron Dyer  Bedelsiz 
Jay Bothroyd  Bedelsiz 
Brian Murphy Bedelsiz 
Dudley Campbell £1,200,000
Bruno Perone Bedelsiz 
Luke Young £250,000
Armand Traore £1,200,000
Anton Ferdinand £1,000,000
Shaun Wright-Phillips £6,500,000
Tommaso Trani Bedelsiz 
Joey Barton Bedelsiz
Bobby Zamora £4,000,000
Djibril Cissé £4,000,000
Nedum Onuoha £2,750,000
Robert Green Bedelsiz
Ryan Nelsen Bedelsiz
Andrew Johnson Bedelsiz
Samba Diakité £4,000,000
Park Ji-Sung £2,500,000
David Hoilett Açıklanmadı
Bosingwa Bedelsiz
Jose Bosingwa Bedelsiz
Júlio César Bedelsiz
Esteban Granero £3,500,000
Maya Yoshida £2,000,000
Samuel Magri Bedelsiz
Stephane Mbia £5,000,000
Tal Ben Haim Bedelsiz
Loic Remy £8,000,000
Suk Young Yun £950,000
Christopher Samba £12,500,000
Jermaine Jenas Açıklanmadı
TOPLAM £59.35m

32!!

Queens Park Rangers'ın, 1,5 senede yaptığı transferlerin sayısı, 32.  Bütün bu alışverişten elde edilen sonuç ise, geçen sene kılpayı ligde kalış ve bu sene ligin dibine demir atış. 

Bana göre, Premier Lig'in dibi ile Championship'in tepesi arasında, takım güçleri açısından bir kesişim kümesi var. Yani, Premier Lig'in sonuncusun bile Championship'in tepesindeki takımdan daha iyi olduğu inancı pek doğru değil. Eğer Championship'i kazanmış bir takımınız varsa, büyük ihtimal oynadığınız futbol seviyesi, Premier Lig'in son 5 takımı ile rekabet edecek düzeydedir. Yakın geçmişte, Swansea, Norwich, West Brom ve Stoke gibi takımların, ayaklarının tozuyla Premier Lig'in orta sıralarına yerleşmelerine tanık olmamız da bunun kanıtı gibidir. 

Şartlar böyleyken, Premier Lig'e yeni çıkan bir çok kulübün izlediği strateji, kemik kadro ve hocalarını koruyarak, yeni elde ettikleri kaynaklarla, takımlarına takviye yapmaktır. Eğer gerçekten uyumlu ve iyi futbol oynayan bir kadronuz varsa, yapacağınız en büyük hata, bunu tamamen bozup, 1 sezon içerisinde bambaşka bir takım yaratmaya çalışmaktır. 

QPR'ın büyük ortağı, Malezyalı iş adamı Tony Fernandes ise bu hatalı stratejiye yeni bir boyut getirerek. 1,5 senede, takımını 3 kere yeniden yaratmaya çalıştı ve şu an itibariyle bütün İngiliz futbol kamuoyunun dalga geçtiği bir tablo ortaya çıkardı. 1,5 senede 3 hoca değiştiren ve 32 yeni transfer yapan Fernandes'in gerçek amacı nedir bilmiyorum ama QPR, bu sezon küme düşerse, sonları çok büyük ihtimal Portsmouth'a benzeyecek. Nitekim, Fernandes "Küme düşersek istifa ederim" diye açıklama yaptı bile. Malezyalı, bütün borçlarını silip gitse bile, kulübe getirdiği istikrarsızlık ortamı, QPR'ın uzun süre ayağa kalkamamasına neden olacak. 

Bu arada Portsmouth demişken, böylesine "toplama" bir takımın başında, Harry Redknapp'ın olması cidden traji-komik. Zamanında kendisine "wheeler-dealer" diyen muhabire s!ktir çekmişliği olan Redknapp, bu transfer döneminde de, işportacılığın kralını yapıyor. Crouch, Bentley, Kranjcar gibi eski askerlerinin bir çoğuna transfer teklif götürdü; ancak, sadece Jermaine Jenas'tan olumlu yanıt alabildi. M'Vila, son anda Rusya'ya imza attı, Odemwinge West Brom'daki herkesle vedalaşıp imza için Londra'ya geldi ama kulüpler son anda anlaşmazlığa düştü. Christopher Samba'ya verilen kontratın 4 yıldaki toplam maliyeti £36m. Eğer, Redknapp, istediği transferlerin tamamını yapabilseydi, 32 olan gelen oyuncu sayısı 40'a yakın olabilirdi. 

Ligin dibindeki bir takıma, sırf para için imza atan adamlar bütününden "takım" yaratmak harbiden zor iş olsa gerek. Gerçi, Redknapp geldiğinden beri, QPR'ın oynadığı futbolda gözle görülür bir gelişme var. Son 4 maçta yenilmediler ve sırasıyla Chelsea, Tottenham ve City'den puan almayı başardılar. 17. sıra ile aradaki puan farkı 4 ve geri kalan 14 maçta bunun kapanmaması için hiç bir neden yok. Redknapp bu takımı belki kurtarabilir ancak banka hesabını kim kurtaracak onu bilmiyorum. Platini amcam FFP diye ortalıkta dolaşıp, dişini geçirebildiği kulüplere bir takım yaptırımlar uyguluyor. Bu iyi güzel de, Premier Lig'in sonuncusu, senelik toplam gelirinin, %30'unu tek bir oyuncuya harcaması nasıl UEFA'nın gözünden kaçıyor; onu da anlayan bir zahmet bana da anlatsın. (QPR toplam gelir £60m; Samba - bonservis £12,5m - yıllık £5m). Elin milyarderi, kulübün kasasının üstüne oturmuş FM oynuyor; gariban Arsenal de hala "FFP gelecek bizi kurtaracak" diye gelecek planları yapıyor. 

1 Şubat 2013 Cuma

Transfer!!1!1

Transfer sezonunun başından beri dönen "İspanya'dan oyuncu alınacak" dedikodusu doğruymuş. Arsenal, transfer döneminin bitmesine saatler kala, Malaga'nın sol beki Nacho Monreal ile anlaştığını duyurdu. Transfer için İspanyol kulübüne £8,5m  ödenecek ve bu Arsenal'in, Malaga'dan bu sezon transfer ettiği 2. oyuncu olacak.

Bu transferin en önemli sonucu, bana göre, Santos'un Arsenal kariyerinin sonunu getirmesi. Liverpool maçında bir kez daha gördük ki, Santos, bırakın Arsenal'i, Premier Lig'in dibindeki kulüplerde oynayacak bir adam bile değil. Sanırım, Fenerbahçe kendisiyle ilgileniyordu ancak onlar da tercihlerini Ziegler'den yana kullandılar. Yani, bonservisine £5,5m ödenen Brezilyalı, ucuz etten yahni yapmaya çalışırken Wenger'in elinde patlayan oyuncular listesine eklenmiş oldu.

Monreal, 26 yaşında, İspanya Milli Takımı'nda Alba'nın yedeği olan ve kulüp kariyeri de düzenli olarak yükseliş gösteren bir oyuncu. Arsenal'in, transferde daha tecrübeli adamlara yönelme trendininin devam ettiğini görmek güzel. Ayrıca, Wenger'in, daha önce onlarca kez yaptığı "X'i alırsam Y'nin kariyeri biter" hatasını yapmayarak, Gibbs'in gelişiminin iyi gitmesine rağmen Monreal'i alması da sevindirici. Gerçi, Gibbs'in sürekli sakatlandığının farkına varıp, artık arkasını sağlama almak istemiş de olabilir. Hatta, bu transfer, Liverpool maçında Gibbs'in sakatlanmasının üzerine bitirilmiş de olabilir. Ancak, Monreal'in, Malaga ile Şampiyonlar Ligi'nde forma giydiğini ve Bayern maçlarında oynayamayacağını da hatırlatmam gerekir. Yani, Gibbs, 20 günde düzelmezse, Arsenal sol bekte yine Vermaelen'i oynatmak zorunda kalacak. Bu da, Santos'un beş para etmez bir adam olduğunu bile bile, sezon başında bu transferleri bitirmeyen Wenger'in, Arsenal'e attığı bir başka kazık olarak kayıtlara geçecek.

Monreal, Arsenal'in Ocak'ta yaptığı tek transfer olarak kayda geçti ve şimdi top Wenger'in kucağında. "Kadrom o kadar kaliteli ki, bize bir şey katacak bir oyuncu göremiyorum" diyip, transfere yanaşmamak güzel. Şimdi o kaliteli kadroyla, taraftarın minimum beklentisi olan "4.'lük Kupası"nı bir zahmet alıversin. Dün de söylediğim gibi, o son kale de düşerse, nasıl bir bahaneyle çıkacak karşımıza çok merak ediyorum.