31 Ocak 2013 Perşembe

İstediğiniz Puan Olsun; Lafı mı Olur?


Bu sezon kaç maç yazısına aynı paragrafla başladım bilmiyorum. Ben, yazılara aynı şekilde başlamaktan bıktım; Arsenal maçlara kötü başlamaktan bıkmadı. Wenger'in takımı hiç bir şekilde motive edemediğini biliyorduk da, bu gerçek bu sezon kabak gibi ortaya çıktı. Takım belli ki hem motivasyondan, hem de hücum planından yoksun olarak sahaya çıkıyor. Bu şartlarda Arsenal'in futbol oynamaya başlaması için ya rakibin kötü defans yapması gerekiyor ya da gol bulup Arsenal'i uyandırması. Takım, son 5 maçın 5'inde de ilk golü yiyerek maça başladı ve bu dönemde sadece West Ham maçını çevirmeyi başararak, tam 10 puan kaybetti.

Maçlara kötü başlamak Arsenal'in yeni hastalığı haline gelmiş olabilir. Sorun sadece bu olsa yine iyi. Dün Liverpool'un attığı 2 golden görebileceğiniz üzere, Arsenal'in senelerdir kurtulamadığı saçma sapan hatalarla gol yeme hastalığı da hala iyileşme emaresi göstermiyor. Liverpool, özellikle ilk 60 dakika boyunca çok tehlikeli kontra ataklar geliştirdi ancak attıkları 2 gol resmen Arsenal defansının hediyesiydi. İlk golde önce Sagna oldukça zayıf bir ara pası kesemedi, Vermaelen ıskaladı, Ramsey kontrol edemedi ve top Mertecacker'e çarpıp gol oldu. İkinci golde, Premier Lig'in en kazma adamı Jordan Henderson, tek başına Arsenal'in stoperi ve sol bek müsveddesi arasından geçerek gole ulaştı. Bu pozisyonda, sahanın Arsenal kalesi önündeki 3'te 1'lik bölümünde 5 Arsenalli defans oyuncusuna karşılık, sadece Henderson vardı ama buna rağmen sonuç Arsenal açısından hüsran oldu. Bu iki pozisyon haricinde Szczesny 2 tane büyük hata yaptı. Sturridge'e atmaya çalıştığı çalım az daha elinde patlıyordu ve ıskaladığı korneri Podolski çizgiden çıkarttı. Onun dışında Santos, yine kabus gibi bir maç çıkardı. Son dakikada orta sahada kaptırdığı topla az daha Liverpool'a 3 puanı hediye ediyordu. Arsenal için bu maçın en kötü haberi, belki de Gibbs'in sakatlığı oldu. Genç oyuncu 3 hafta sahalardan uzak kalacak ve Bayern Munih maçına tam 21 gün var. Wenger, Stoke, Sunderland ve Blackburn maçlarında Vermaelen'in sola göndermek zorunda kalacak ancak umuyorum Bayern maçına Gibbs yetişir.

2 gol yiyip rahatladıktan sonra, Arsenal nihayet pozisyon üretmeye başladı ve Giroud biraz dikkatli olsa, sahadan 3 puan ile de ayrılabilirdi. Walcott, dün iyi oynadı ancak onun kendisini artık bir 'golcü' olarak görmesinin etkilerini bir kaç poziyonda çok net gördük. Eski Walcott, sürekli olarak dip çizgiye inip, içeri top kesmeye çalışan bir adamdı; artık direk kaleye gitmeye çalışıyor. Bu yeni anlayış dün 2. golün gelmesini sağladı ancak maç içerisinde bir kaç kere daha uygun pozisyondaki oyuncular servissiz kaldı. Giroud'un, son dönemdeki iyi futbolu dün de devam etti. Podolski, yine istekliydi. Arsenal'in hücumunun işlemeyen yanı, Liverpool'un iyi savunduğu göbek oldu. Cazorla ve Wilshere, durgun bir maç geçirdi. Wenger, kenardaki Rosicky, Diaby ve Ox'tan birini veya ikisini oyuna alıp bir şeyleri değiştirmeyi deneyebilirdi, ancak o 'teknik' direktörlüğü unutalı kafadan bir 10 yıl oluyor. Ondan oyuna müdahele etmesini beklemek hayalcilik olurdu. Dün beni şaşırtan, her maç ezbere yaptığı Podolski değişikliğini yapmayışı oldu. (Podolski 20 kere oyundan alınma ile, bu alanda Premier Lig'in bu seneki rekorunu elinde tutuyor) 

Bugün, İngiltere'de transferin son günü. Arsenal cephesinde yaprak bile kımıldamıyor. Bir son dakika transferi gelir mi biliyorum; ancak, böyle bir şey olursa da, ahım şahım bir isim olma ihtimali düşük. Wenger, "Çok kaliteli kadrom var; bu kadroya bir şey katacak oyuncu göremiyorum." diyip duruyor ve transfere yanaşmıyor. Çünkü biliyor ki, sezon sonunda ilk 4'e giremese bile kendisine 'E hocam madem çok kaliteli kadron vardı; ne oldu?' diye soran olmayacak. Dein dönemi sona erdiğinden beri bu kulüpte kimseye hesap sorulmuyor. Ortalamaya övgü, yönetimin, teknik heyetin ve bir çok taraftarın hayat felsefesi haline geldi. Wenger, £150m'luk maaş ödemesiyle, sezonu £100m'luk Tottenham ve £70m'luk Everton'un arkasında bitirecek ve hala kendisini 'finansal olarak süper abi' diye savunan kendini bilmezler göreceğiz ortamda. Kimse, Wenger'e, "Hocam sen maaşlara üst sınır koydun ve RvP'ye £6m'dan fazla önermediğin için ligin en iyi forvetini en büyük rakibimize kaptırdın. Ama kendin her sene £7,5m'u cebe indiriyorsun. Bu nasıl lahana turşusudur?" diye soran olmayacak. Aynı "Bu takım nasıl oluyor da son 8 senedir aynı hatalardan gol yiyor?" diye soran olmadığı gibi. Ligin sonunu merakla bekliyorum. Arsenal'in kaçıncı bitereceği pek de umrumda değil aslında. Benim asıl merak ettiğim, eğer Wenger'in son kalesi "4.lük" de yıkılırsa, onu savunmak için geliştirilecek yeni argümanın ne olacağı. "Bu adam 8 sene önce Federasyon Kupası kaldırdı. O yüzden Arsenal'in hocalığı için en uygun isim budur." demeyecekler değil mi bize?

29 Ocak 2013 Salı

Sneijder, Drogba ve Yörüngeye Oturan Beklentiler


Dün okuduğum İngiliz gazetelerinden birisi, Galatasaray'dan, Avrupa'da ocak transferinin en başarılı takımı diye bahsediyordu. Pek de haksız sayılmazlardı hani. Galatasaray, piyasanın oldukça durgun olduğu bir ocak ayında, hem Sneijder'ı hem de Drogba'yı kadrosuna eklemeyi başardı ve taraftarını sevince boğdu. Bu transferlerden sonra Galatasaraylılar, Şampiyonlar Ligi yarı finalini hayal ededursunlar, ben olaya taraftarlığımı bir yana koyarak bakmayı deneyeceğim.

Galatasaray'ın kadrosuna kattığı iki oyuncunun ortak yanları, her ikisinin de kariyerlerinin zirvesine Mourinho'nun yönettiği takımlarda çıkmış olmaları. Drogba, çok başarılı geçen İngiltere macerasının doruğunu Mourinho'nun Chelsea'si ile yaşadı; Sneijder ise kariyerinin zirvesini Portekizli hoca Inter'deyken yaptı. Mourinho'nun oyuncusundan verim alma ve motivasyon konusundaki yetenekleri ve birçok oyuncunun futboluna sınıf atlattığı hepimizin malumu. Belki Drogba için aynı şeyi söyleyemeyiz ancak Sneijder, Mourinho sonrası çok büyük bir form düşüklüğü yaşadı ve benim için bu transferler üzerindeki en büyük soru işareti, Galatasaray forması altında nasıl bir Sneijder izleyeceğimiz konusu.

Wesley Sneijder, Ajax'ın meşhur akademisinin dünya futboluna kazandırdığı değerlerden birisi. Ajax forması altında, Avrupa'nın büyük kulüplerinin iştahını kabartan performanslar sergileyen Sneijder, 2007'de Real Madrid tarafından 27 milyon euro'ya transfer edildi ki, bu bedel, kendisini en pahalı Hollandalı futbolcular listesinde hala 2. sırada tutmakta (Birinci Ruud Van Nistelrooy). Real'deki başarılı bir ilk sezon geçeren Hollandalı, ikinci sezonu ağır bir sakatlıkla açında, ilk 11'deki yerini kaybetti ve o sezonun sonunda da Inter'e transfer oldu. 2009-10 sezonunda, Mourinho'nun yönetimindeki Inter Avrupa'yı fethederken, o takımın beyni de Wesley Sneijder idi. Hollandalı, oyunu kendi sahasında kabul eden Inter'in, derinden oyun kurucusu pozisyonundaydı ve onun çıkardığı diagonal ve derinlemesine paslar, ilerideki Milito, Eto'o ve Pandev üçlüsüne çılgın attırıyordu. Mayıs ayında Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran Sneijder, aynı formu 2010 Dünya Kupası'nda da devam ettirdi ve forvet arkası oynadığı Hollanda ile finale kadar gitti. Bu noktadan sonra ise, kendisini Galatasaray'a taşıyan form düşüklüğü döneminin içine girdi.

Inter'de Mourinho sonrası başlayan Benitez döneminde, bütün takım gibi Sneijder da kontağı kapattı. Belki o dönemdeki form düşüklüğü, takım içerisindeki problemlere bağlanabilirdi ancak Ranieri döneminde de bu trend devam etti. Bu dönemde Sneijder, birkaç kere basına oynatıldığı pozisyondan yakındı ve Benitez'in kendisi forvette oynatmasının performansını olumsuz etkilediğinden bahsetti. Ranieri, Sneijder'ın pozisyon problemini Benitez'den devraldı. Sneijder, ne Mourinho döneminde olduğu gibi derinden oyun kurmak istiyordu, ne de 2. forvet olarak kullanılmak. Bu yüzden Ranieri, Hollandalıyı takıma entegre etmek için 4-3-1-2 oynamak zorunda kaldı ve Sneijder'ın favori pozisyonu olan çift forvet arkası oyun kurucu bölgesine monte etti. Maalesef, bütün bu taktiksel rotasyon beklenen formu Sneijder'a kazandıramadı. Geçen sene Ranieri, Sneijder'ın problem olup olmadığını soran gazetecilere "Sneijder bir problem değil, bir çözümdür" diyerek oyuncusunu savunmak zorunda kalıyor ancak daha sonra "Inter hocasının görevi özel oyuncuları sisteme monte etmektir, bu bütün takımın zarar görmesi pahasına olsa bile..." diye de ekliyordu. Yani Ranieri, Sneijder'ın takıma zarar verdiğini üstü kapalı bir şekilde söylüyordu.

Sneijder'ın bu sezonki durumu malumunuz. Bir türlü yükselmeyen form durumu, Avrupa Şampiyonası'nda da kendisinin yakasını bırakmadı ve hem forvet arkası hem de sol açıkta oynadığı maçlarda, Hollanda'nın kaderini değiştirecek bir performansa imza atamadı. Bu form durumu, onun değerini Inter yönetiminin gözünde düşürdü ve Moratti, sezonun başlamasıyla beraber kendisinden ücret indirimine gitmesini istedi. Bu isteği reddedince, Sneijder önce kadro dışı kaldı ve sonra da Galatasaray'a satıldı.

Olumsuz bir yazı yazıyormuşum gibi gözükse de, amacım Galatasaray taraftarının bulutların üzerine çıkan beklentisini gerçekçi seviyelere indirmek. Wesley Sneijder'ın kalitesi kesinlikle tartışılmaz ancak form durumunun son 2,5 senede pek iç acıcı olmadığı da bir gerçek. Zaten Sneijder bugün Galatasaray'a geldiyse, bunun sebebi Avrupa'nın büyük kulüplerinin hiçbirinin kendisine kesenin ağzını açmaya yanaşmamasıdır. Bu noktada Galarasaray'ın elinde hem bir fırsat var hem de bir risk. Fatih Terim, eğer Hollandalı'dan verim alabilirse, Galatasaray büyük iş yapmış olur. Drogba'nın gelişiyle beraber, bana göre Galatasaray'ın tek forvete dönüp 4-3-3 yada 4-2-3-1 gibi bir sisteme dönme ihtimali kalmadı. Yani Terim, ya klasik 4-4-2'sinde ısrar edip Selçuk ve Sneijder'ı göbekte oynatacak ya da Ranieri'nin yaptığı gibi Sneijder'ı 4-3-1-2 benzeri bir sistemde, forvetin arkasına monte etmeye çalışacak. Selçuk-Sneijder ikilisi, arkalarında Melo ya da Yekta olmadan Türkiye Ligi'ni götürebilirler. Ancak Şampiyonlar Ligi'ndeki defansif yükü böyle bir formasyon kaldırmaz. Selçuk'un yedeğe çekilmesi ya da Sneijder'ın sola yerleşmesi ihtimalini de düşük gördüğümden, Terim'in 4-3-1-2'den başka çaresi olduğunu düşünmüyorum. Umuyorum Ranieri için işlemeyen bu diziliş, Terim için sonuç verir. Bu arada, benim şahsi düşüncemin, Galatasaray'ın 4-2-3-1 oynaması gerektiği yönünde olduğunu da belirteyim.

Sneijder'ın en az kendisi kadar, alacağı para da çok tartışılıyor. Bana göre Hollandalı'nın pahalı olup olmadığı hakkındaki kararı ancak Galatasaray formasıyla oynayacağı futbolu izledikten sonra verebiliriz. 3 sene önceki Sneijder sahaya çıkarsa, Galatasaray tarihinin en ucuz transferini yapmış olur. Eğer Sneijder form tutamazsa, o zaman işler tersine döner. Ünal Aysal'ın iyi bir iş adamı olduğuna ve altına girilen mali külfetin hesabını iyi yaptığına inanmak istiyorum ve o yüzden finansal konulara şimdilik kafamı takmıyorum. Bu noktada tek söyleyeceğim, bu tip oyuncuları elinde tuttuğu sürece, Şampiyonlar Ligi, Galatasaray için bir hedef değil, bir mecburiyet olacak. Çünkü Financial Fair Play'in kapıda olduğu bu günlerde, oradan gelecek gelir kaybolursa, kulüp, kendini UEFA'nın ağır yaptırımlarının hedefinde bulabilir. 

Drogba, için çok uzun uzun yazmak istemiyorum çünkü onun başarılı olacağından daha emin gibiyim. 34 yaşında olsa da, geçen sene Torres'i yedek kulübesine mahkum etmiş ve daha 7 ay önce Şampiyonlar Ligi finalinde "Maçın Adamı" olmuş bir oyuncudan bahsediyoruz. Kendisi doğuştan "motive" bir adam ve sahaya çıktığı anda kazanmaktan başka hiçbir şey düşünebilme yetisine sahip değil. Bu yüzden Galatasaray'a sadece para için geldiği gibi bir endişem de yok. Sarı kırmızılı formayı giydiği anda, senelerdir izlediğimiz "winner" karakterini sahaya yansıtacağından eminim. Bu arada Drogba'nın gelmesiyle, Elmander'in Galatasaray'daki vadesinin dolduğunu düşünenleriniz olabilir. Ancak şunu belirtmek lazım ki, Drogba, kaleye yüzü dönük oynamayı seven bir oyuncu. Yani Elmander'in pivot pozisyonunu korumaması için hiçbir neden yok. Hatta, bana göre, Drogba'nın defansif sorumluluklarını hafifleteceği için, Terim'in forvetteki diğer tercihi Elmander olmalı. Böylesine güçlü iki forvetin yan yana oynaması, Galatasaray'ı daha sahaya çıkarken rakip defans üzerinde psikolojik üstünlük kurması anlamına da gelecek. Bu açıdan Terim'in, Türk basınının beş para etmez kalemlerinin büyük ihtimal başlatacağı "Drogba-Elmander yanyana oynar mı?" geyiğine hiç kulak asmayıp, bu ikiliye bir şans vermesi hayırlı olur diyorum.

Fatih Terim, Galatasaray'ın başına 3. defa geldiğinde, takım resmen kriz içerisindeydi ve kendisi, sıfır beklentiyle aldığı takımı tekrar ligin zirvesine ve Şampiyonlar Ligi'nde 2. tura çıkardı. Bu pahalı transferler, Terim'in zaten yükselttiği çıtayı alıp yörüngeye oturtuverdi. Bu noktada, Galatasaray taraftarının biraz aklını başına toplaması ve bugünden yarına bir mucize beklememesi lazım. Yarın takım Schalke'ye elenirse, medya büyük ihtimal, kıvılcımdan yangın çıkartmaya çalışacak ve Terim'i, kendi yükselttiği beklentinin kurbanı etmeyi deneyecek. Galatasaray yönetiminin ve taraftarının, bu 2 transferin gözlerini kamaştırmasına izin vermeyip, gerçekçi olmayı başarması gerekiyor. Galatasaray için sezon başında hedef "Gruptan çıkmak" idi ve bu başarıldı. Bu noktadan sonra Sneijder ve Drogba'nın gelmiş olması hiçbir şeyi değiştirmez. Takım, Schalke'yi elerse "çok büyük başarı" elde etmiş olacak ve daha ötesine giderse "mucize"nin altına imza atacak. Bunları söylüyorum çünkü Türk spor medyasının hala şikeci diktatörün elinde olduğunu ve bu satılmış adamların, Galatasaray'daki istikrarı bozmak için ellerinden geleni yapacakların biliyorum. Daha bugünden Aysal-Terim krizi çıkarmaya çalışan basın, bu transferlerden verim alınamaz ve işler biraz kötü giderse daha 1000 tane daha senaryo üretecek. Galatasaray'ın, önümüzdeki 10 senede başaracaklarının temelinde, satın aldığı oyuncuların şöhreti değil, camia olarak birlik beraberliği koruyabilmesi yatacak. 

24 Ocak 2013 Perşembe

Top Kuluçkalayıcı Çocuk ve Anasının Ak Sütü Gibi Hak Ettiği Tekme

Buradan şiddet yanlısı konuşuyormuş gibi görünmek istemiyorum ancak yukarıdaki pozisyonun videosunu izlediğimde aklımdan tek geçen "Ne yapıyor olm bu çocuk?" idi. Topu bir an önce oyuna sokması için oraya konulmuş bu dallama, topun üzerine yatıp rakibin kıymetli zamanını çalıyor; olan tepesi atan Hazard'a oluyor. Belçikalı,, topa mı vurmak istedi, yoksa harbiden cezayı kesti mi sorusunun cevabını Hazard'tan başkası veremez. Hakemin yorumu, pozisyonun bir "tekme" olduğu yönündeydi ve bu kımıl zararlısı, sadece Chelsea'nin zamanını çalmadı, bir oyuncularını da oyundan attırmayı başardı. Bravo vallahi, artık bütün top toplayıcı çocukların oyuna müdahele etmesinin önü açılmış oldu. Bir de bu velet, Swansea yöneticilerinden birinin oğluymuş; olacak iş değil yemin ediyorum. 

Bu arada Wigan, Arsenal ve Villa'yı dizerek Lig Kupası finaline çıkan Bradford City'nin, son yılların en büyük peri masallarından birini yazmak üzere. Her ne kadar Swansea City de bu sene oynadığı futbol ile finaldeki yerini hak etmiş olsa da, sanırım Bradford bütün tarafsız futbol seyircisinin desteğini alarak çıkacak Wembley'e. 

Vakit Çıkış Vaktidir


7-3'lük Newcastle maçından sonra şöyle yazmıştım:
"Bu sene Arsenal'in gidişatı ilginç.. Sıkıcı futbol oynanan birkaç maç ve 6-0; birkaç sıkıcı maç daha ve 7-5; üç beş bayık maç ve 5-2; birkaç tane daha vasat maç ve 7-3. Tatsız bir kremanın üzerine serpiştirilmiş meyve parçacıkları gibi bu sonuçlar."
West Ham maçı, sezon başınan beri devam eden "birkaç maç kötü oyunu takip eden farklı skor" trendinin devamı niteliğindeydi. Wenger, sakatlanan Coquelin'in yerine Ramsey'i, Diaby'nin (şaka gibi) yerine de Wilshere'i çekerek başladı. Cazorla, sol kanattan forvet arkasındaki yerine geldi ve Podolski takıma geri döndü. Buna karşılık Big Sam, ileride Carlton Cole'u tek başına bıraktığı ve ona ve destekçisi Vaz Te'ye uzun top oynadığı bir taktikle sahadaydı. 

Arsenal'in, dünkü maçta devam ettiği bir başka trend de, maça yavaş başlama modasıydı. City ve Chelsea maçlarının kaybedilmesine neden olan soruna, Wenger'in hala müdahele etmemiş olması ilginç tabii ki. Arsenal, maça rakip sahada pres yapmadan başladı ve oyunu kendi sahasında kabul etmek için maça çıkmış olan West Ham'in ekmeğine yağ sürdü. Big Sam'in takımı ilk defa Arsenal kalesine bir serbest vuruşla geldi; ikinci kazandıkları serbest vuruş, kornere dönüştü ve korner de gole. Neyse ki bu sefer Arsenal'in yardımına Podolski'nin 30 metren attığı füze yetişti ve takımı olası bir krizden kurtardı. Bu noktadan sonra Arsenal'in daha fazla topla oynadığı ancak West Ham'in de tehlikeli kontralar yaptığı bir ilk yarı izledik. West Ham adına Tomkins, Arsenal adına da Ramsey birer topu çizgiden çıkardılar ve ilk 45 dakikada dengenin bozulmasına engel oldular. 

İkinci yarı Arsenal için sanırım daha olumlu başlayamazdı. Daha santradan çıkan topa hareketlenen Walcott, 15. saniyede Tomkins'i kendi kalesine gol atmanın eşiğine getirdi. O pozisyondan doğan korner, önce karşı taraftan kornere, sonra da Giroud'nun golüne dönüştü. Arsenal'in çabuk bulduğu gol hem takımın üzerindeki stresi aldı hem de West Ham'i gol aramak için sahasından çıkmak zorunda bıraktı. Big Sam'in orta sahası, defansıyla arasını birazcık açmasını takip eden 10 dakikada, Arsenal hücumu adeta patlama yaptı ve 3 gol birden bularak maçı 57. dakikada bitiriverdi. Özellikle son 3 gol, yaratılışları itibariyle gerçekten eski Arsenal'den esintiler gibiydi. Takımın kendisine biraz boşluk verildiğinde patlama yapacak potansiyelde olduğunu bu sene birkaç kere daha görmüştük. Ancak hala organize savunmaları aşma konusundaki problemlerin çözüldüğünü söyleyemem. Eğer Podolski, dün 30 metreden kilidi açmasaydı ve Arsenal, 30-40 dakika geride oynasaydı, maçın gidişatı da farklı olabilirdi. Wenger'in maçlara hızlı başlamak ve kapalı savunmaları aşma konularına çok acil el atması gerekiyor. 

Bireysel olarak baktığımızda maçın yıldızının 1 gol ve 3 asist ile oynayan Podolski olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendisinin Gibbs ve Giroud ile olan iletişimi git gide gelişiyor. Wenger'in Giroud'da ısrar etmesi gerekiyor; çünkü onun varlığından en çok faydalanacak adam, bütün kariyerini ikinci forvet olarak oynamış olan Podolski. Genel olarak iyi oynayan Arsenal'de Podolski ve Giroud dışında çok fazla göze batan isim olmadı. Bu sezon ilk defa DM olarak sahaya çıkan Ramsey, her ne kadar kendisine defansif olarak pek iş düşmese de enerjisini sahaya iyi yansıttı ve takımın en yoğun pres yapan adamıydı. Ancak genç oyuncunun, orta ve uzun mesafeli paslar konusundaki sıkıntısı hala devam etmekte. 

Arsenal'in peşpeşe aldığı kötü sonuçlar, ligin geri kalanındaki maçların önemini oldukça arttırdı. Puan kaybına pek tahammülün kalmamış olması, dünkü gibi rutin maçları bile stresli hale getirmeye başladı ve ligin geri kalanı da aynen böyle devam edecek. Takımın bir an önce bir galibiyet serisi yakalayıp, kendini ilk dördün içine atması gerekiyor. Bugünkü galibiyet bir başlangıç olmalı ve Arsenal, haftaya takipçisi Liverpool'u da yenerek artık çıkışa geçmeli. 

Bu arada, dünkü maçtan ilginç bir not, Arsenal'in kontratındaki £3,5m'luk serbest kalma maddesini kullanarak West Ham'den alacağı dedikodusu olan Diame'nin, Big Sam tarafından yedek başlatılmasıydı. Arsenal'in, onunla birlikte Barça'dan David Villa'yı transferin son gününde bağlayacağı,  şu an için elle tutulur tek söylenti konumunda. 

21 Ocak 2013 Pazartesi

Batı Londra'da Yeni Bir Şey Yok


"Maça çok ürkek başladık. Maç üzerinde otorite kuramadık ve onların maçı dikte etmesine izin verdik. Bu tip maçlarda oyun kişiliğinizi sahaya yansıtmanız gerekiyor. Biz, özellikle defansif olarak, bunu yapamadık ve bunun faturasını da maçı kaybederek ödedik."
Yukarıdaki sözler Arsene Wenger'e ait ancak dünkü maçtan sonra söylenmiş değiller. Wenger bunları, 13 Ocak'ta 2-0 kaybedilen City maçı sonrası söyledi. Arsenal, o gün maça isteksiz, enerjisiz ve kötü başladı ve maçın başında rakibinden gördüğü baskı altında döküldü. Basın toplantısında, bu sorunu teşhis eden bir hocanın, 10 gün sonra oynanacak benzeri bir maçta aynısının yaşanmaması için önlem almasını beklersiniz değil mi? Hocanın adı Arsene Wenger olunca, önlem, tedbir, motivasyon gibi kelimelerin pek anlamı olmuyor tabi ki.

Arsenal, dün bir kez daha maça çok kötü başlamasının faturasını ödedi. Maça geriye yaslanıp Chelsea'nin yaratıcı üçlüsüne topla rahatlıkla buluşma imkanı bırakarak başladı ve Chelsea de bu fırsatı değerlendirerek 2 gol buldu. Arteta'nın yokluğunda, topla orta sahayı geçip Wilshere ve Cazorla'yı bulma işi Diaby ve Coquelin'e verilmişti ve ilk 45 dakika Arsenal bu bölgede çok aksadı. Zaten Chelsea'nin gollerinin ilki Coquelin'in, ikincisi de Diaby'nin kaybettiği topların başlattığı Chelsea akınlarından geldi. Benitez, genelde Fergie'nin uyguladığı, Arsenal'i kanatlardan çökertme planını iyi gözlemlemiş olacak ki, Chelsea kaptığı bütün topları Arsenal'in iki beki ile stoperleri arasına oynamaya çalıştı. Sagna'nın kötü oyunu da bu planın işlemesinin önünü açtı. Arsenal'in yediği iki golde de, orta sahada top kaptırıldıktan sonra Sagna görev bölgesine dönmekte çok geç kaldı ve Chelsea'nin golü ve penaltısı, onun boşalttığı bölgeye bindiren Ramires ve Mata'nın ayağından geldi. Eski Sagna, bu tip pozisyonlarda 20 metre geriden başlasa dahi kademeye girebilen bir arkadaşımızdı ancak sanırım kontrat meseleleri, onun bu seneki performasını olumsuz etkilemeye devam ediyor. Bu arada, Arsenal'in ilk golünde Coquelin'e yapılan açık faulü es geçen Martin Atkinson'un, ikinci golü yaratan penaltıyı da ayağı kayan Ramires'e hediye eddiğini söyleyebilirim. Eğer 2. golde penaltı varsa, Szczesny'nin de atılması gerekiyordu ancak Atkinson, ona sarı kart göstererek eyyamın kralını yapmış oldu. Bu arada hakem demişken, Coquelin'in bileğine basan, Giroud'nun böbreğine diz geçiren ve Wilshere'ın suratını tokatlayan ve bunun gibi en az 2-3 tane daha çok sert faul yapan Ramires'in maçı kartsız bitirdiği için çok şanslı olduğunu belirtmem gerekiyor. İlk yarıda tamamen kendi sahasına hapsolan ve Arsenal'in hücumdaki tek çıkış noktası Walcott idi. İlk 45 dakikadaki tek net Arsenal pozisyonu, Chelsea'nin ilk golünden 45 saniye önce, onun derinlemesine attığı pasla kaleciyle karşı karşıya kalan Giroud'nun ayağından geldi. Arsenal, forvette RvP gibi bir avcının olmayışını bu tip maçlarda iliklerine kadar hissediyor. Eğer, 4. dakikadaki o pozisyonu gol olsaydı, Arsenal maçın gidişatını değiştirebilirdi.

Arsenal, geçen sene Chelsea'yi beşlediğinde, attığı gollerin tamamı orta sahada presle kazanılan toplardan gelmişti. Geçen sezon işe yarayan o taktik, Wenger'in aklına ancak 2 gol yedikten sonra geldi ve Arsenal, ikinci yarıya rakip sahada pres yaparak başladı. Gerek rakibin üzerine gelmesiyle, gerekse skoru koruma iç güdüsüyle geriye yaslanan Chelsea, Arsenal'e topu Wilshere, Cazorla ve Walcott'a ulaştırma şansı verdi ve oyunun kontrolü 2. yarıda Arsenal'in eline geçti. Öyle ki, ilk yarıda topla oynama oranı %64-36 Chelsea lehineyken, ikinci yarı bu oranlar %35-65 ile tersine döndü. Cazorla ve Wilshere'in oyuna dahil olmasıyla tehlikeli gözükmeye başlayan Arsenal, üst düzey hücum oyuncularına sahip olmayışının sıkıntısını çekmeye başladı. Walcott rakip defansın arasına 5 kere bindirdi, ilk üçünde ofsayta yakalandı, 4.'yü kaçırdı ve 5.'i de golle buluştu. Hafta içi haftada 100bin sterlinlik kontrata imza atarak Podolski ile birlikte takımın en çok kazanan ismi olan Walcott'un bu noktadan sonra nasıl bir gelişim göstereceğini herkesin merakla beklediği bir konu. Şu an için Arsenal'in rakibe penetre edebilen tek adamı Walcott ve dün de bu açıkça ortadaydı. Giroud'yu fazla etkili olamadığı için suçlayamıyorum çünkü Wenger, Gervinho ve Walcott'tan forvet yaratma pahasına bu sene resmen kuruttu. Arsenal'in, RvP'nin yerini dolduramadığı apaçık ortada ve 4.'lüğü tehlikeye atmak istemiyorlarsa paraya kıyıp Suarez, Falcao, Cavani düzeyinde bir forveti takıma kazandırmaları şart. Hadi bu isimler fazla pahalı geldiyse, Demba Ba ve ya Llorente düzeyinde bir transfer de takıma bir şeyler katabilirdi. Bu arada, geçen haftalarda bahsettiğimiz, Walcott'un sadece takımın iyi oynadığı maçlarda çoştuğunu destekler istatistik te Opta'dan geldi. Buna göre, bu sene Walcott'un attığı golleri çıkardığımızda, getirisi değişen tek Arsenal maçı 2-2'lik Everton beraberliğimiş. Geri kalan 8 golün yokluğu, Arsenal'in o maçtan aldığı puanı etkilemiyormuş. Bana son derece ilginç geldi ama buradan kesin bir yargıya varılır mı emin değilim.

Bireysel performanslar üzerinde durmak ne kadar anlamlı bilmiyorum. Arsenal'in, oyuncu kalitesi ve futbol seviyesi olarak her geçen gün geriye gittiğini görmemek için kör ya da Wenger olmak gerekiyor. Takım, 4. sıradaki Tottenham'ın 7 puan gerisine düştü ve bu pozisyonun gerçekçi bir hedef olduğu 2 takım daha var. Dün, işler kötü gittiğinde kenarıdan gelip bir şeyleri değiştirebilecek tek bir adam bile yoktu Arsenal kulübesinde. Wenger, kurtarıcı olarak, 1 sene önce gözden çıkardığı ve kariyeri uzatmaları oynayan Arshavin'i oyuna sokacak kadar çaresizdi. Wilshere'e bir şey olursa, takım tamamen çökecek ve Wenger hala takımın çok kaliteli olduğu ve transfere ihtiyacı olmadığı türküsünü okumaya devam ediyor. Ne yalan söyleyeyim, kendisinin kulübün parasını çarçur etmesini istediğimi söyleyemem. Eğer Wenger'den kurtulmak için ödenmesi gereken diyet, 4.'lük ise, buyurun getirin giyotini. Hastalıklı zihniyetin vasatlığa alıştırdığı Arsenal'i izlemektense, kulübün dibe vurduğunu görmeye ben razıyım. 



17 Ocak 2013 Perşembe

Das Pep


Guardiola'nın, Premier Lig'in büyük kulüpleri yerine, Bayern Münih'i tercih etmesi bütün Avrupa futbol kamuoyunu şaşırtmışa benziyor. Oysa ki, kendisinin Chelsea ve Man City'e uymayacağı ve Arsenal ve Man Utd'ın da henüz hoca arayışında olmadığı ortadaydı. Sanırım herkes, Abramoviç veya Şeyh Mansur'un dolarlarının kendisini ikna edeceğine inanıyordu. Benitez'e "interim (geçici)" kontrat verilmesinin sebebi, Chelsea'nin Guardiola ile anlaşmayı ummasıydı. Ancak bana göre, Abramoviç, Di Matteo'yu kovduğu gün Guardiola'yı da kaybetmişti ve Pep, arabın, oligarkın ağız kokusunu çekeceğine, en az Barcelona kadar sağlam temellere oturmuş ve köklü bir futbol kulübünü tercih etti. 

Bayern Guardiola'yla, Barcelona'dan ayrıldıktan hemen sonra ilgilenmeye başlamış ve Jupp Heynckes, emeklilik kararını yönetime bildirdiği anda da, ciddi olarak teklif yapılmış. Zaten, yakın arkadaşı Raul'dan ve hem Barça'yı çok iyi bilen hem de şu an Bayern'deki teknik yönetim şablonunu kuran adam olan Van Gaal'den Alman futbolu hakkında olumlu bilgiler alan Pep, Bayern'in kendisine sunduklarından oldukça etkilenmiş. Öyle ki, Guardiola, Barça'ya atmadığı uzun süreli imzayı, Bayern'e, kontratını 3 yıllık yaparak attı.    Aslında, bu iş aralık ayı ortalarında sonuçlanmış ancak taraflar resmi açıklama için bugüne kadar beklemeyi tercih etmişler. 

Kağıt üzerinde Bayern Münih, sadece Pep için değil, dünya üzerindeki herhangi bir hoca için doğru tercih gibi duruyor. Hisselerinin çoğunluğu taraftarın elinde olan, kulübün içinden gelen adamların yönettiği, mali durumu ve altyapısı göz kamaştıran, stadı her maç dolu bir takımı çalıştırmayı kim istemez ki? Hani, yapı olarak Barcelona'ya en çok benzeyen kulüp belki de Bayern'dir. Pep, bu faktörlerin etkisiyle, çok az yapısal sorunu olan ve sadece futbola konsantre olabileceği bir camiayı tercih etti. Ama tabii ki gittiği kulübün kendisine sunduğu bu imkanlar, beklentilerin de en az Barça'daki kadar yüksek olması anlamına geliyor. 22 kere Almanya şampiyonu olmuş ve son 3 senede 2 kere Şampiyonlar Ligi Finali oynamış bir camia içerisinde, lig ve Avrupa'da zirveye oynamaktan başka bir beklenti olması düşünülemez. Üstelik Pep, kulüp tarihinin en iyi kazanan hocası olduğu ve daha kapıdan girmeden, Bayern'in %9'luk hissesine sahip olan Adidas tarafından €10m'lik bir sponsorluk anlaşmasıyla ödüllendirildiği bir ortamda, beklenti tabii ki "maksimum" olacak. 

Guardiola, yüksek beklentilere Barcelona'dan alışık bir teknik adam. Katalan kulübün başında kaldığı 3 senede kazandığı 14 kupa da, baskı altında başarılı olabildiğinin kanıtı zaten. Ancak hepimizin aklındaki soru, İspanyol futbol tarihinin en başarılı jenerasyonu ve Messi etkisinin onun başarılarında ne kadar katkısı olduğu. Villanova'nın ondan devraldığı bayrağı aynı hızla taşıyor olması, Pep'in başarılarını Barcelona'daki sisteme bağlayanların argümanlarını güçlendiriyor. Bu açıdan, onun Bayern tercihini, biraz fazla "risksiz" bulanların sayısı da az değil. Yerel ligini her halükarda domine eden bir süper güçten, aynı seviyedeki bir başka süper güce geçiş yapması, onun bir "proje" devralmasını bekleyenlerde biraz hayal kırıklığı yaratmışa benziyor. Eğer Guardiola, Premier Lig'e gelseydi Ferguson, Wenger, Mancini ve büyük ihtimal de tekrar Mourinho ile kurtlar sofrasına oturacaktı. Şimdi Almanya'da tek rakibi Klopp olacak. Mourinho'nun yakında Premier Lig'e dönecek olmasının, Pep'in Almanya'yı tercih etmesinde ne kadar rolü var merak ediyorum. Hani korktuğu için filan değil de, "Ya yine bu zevkle uğraşmayayım" demiş midir acaba kendi kendine. 

Öyle ya da böyle, Guardiola'yı kimse Avrupa'nın en güçlü camialarından birine imza attığı için suçlayamaz. Eğer, onun Barca'nın sistemi sayesinde başarılı olmuş "over-rated" bir adam olduğunu düşünüyorsanız, Bayern'in başındayken de bu fikrinizin değişmesi zor gibi. Çünkü Bayern'in, yapısal olarak Barcelona'dan pek aşağı kalır yanı yok. Bu transferin, taraflara ne getireceğini zaman gösterecek ancak popularitesi git gide artan Bundesliga için altın değerinde olduğu bir gerçek. 

15 Ocak 2013 Salı

Rutin Mağlubiyet

Hocam yengen dolma yaptı bak vallahi bırakmam..

City maçı başlamadan birkaç saat önce öğrendik ki, Arteta sakatlanmış ve 3 hafta sahalardan uzak kalacaktı. Alternatifi olmamasından dolayı, sezon başından beri ligdeki maçların tamamında 90 dakika oynamak zorunda kalan İspanyol, sonunda su kaynattı ve Wenger’i, sakatlıktan yeni dönen ve DM mevkiinde oynayamadığı onlarca kere kanıtlanmış olan Diaby, bu sezon formayı hiç göremeyen Coquelin ve bu sezon orta sahada hiç oynayamayan Ramsey arasında tercih yapmaya itti. Wenger, tercihini Diaby’den yana kullandı ve onun oynadığı berbat futbolu tam 60 dakika izledi. Bu tercih, Wenger’in Ramsey ve Coquelin’e olan güveninin sıfıra yakın olduğunun  da bir göstergesiydi ve Song’un yerine oyuncu alınmaması kararını daha da anlaşılmaz hale getiriyordu. Wenger, 3 sezonda yaptığı hatayı tekrarlayarak, sezona yine orta sahadaki eşeği Diaby’e bağlayarak başladı ve yine yarı yolda kaldı. Fellaini, Dembele, Capoue gibi Arsenal’in rahatlıkla erişebileceği adamlar piyasadayken, Arsenal taraftarı Wenger’in manevi oğlu Diaby’den gelecek hayırdan medet umuyor. Sonra da bana Wenger kovulsun diyorum diye kızıyorlar. 

Aslında dünkü maç, Arsenal’in Arteta olmadan nasıl performans vereceği konusunda iyi bir gösterge olacaktı ancak Koscielny’nin Dzeko’ya yaptığı rugby müdahelesi daha 10. dakikada maçı bitiriverdi. Mike Dean’in kırmızı kararı yanlış değildi ancak kendisini Arsenal harici takımlara karşı da böyle yürekli görmek ister gönül.  Wenger, Eylül’deki Chelsea maçında, Mertesacker’i kenarı oturtup, sakatlıktan dönen Koscielny’i ilk on birde tercih etmişti ve Arsenal o maçı defansının fahiş hatalarıyla kaybetmişti. Dün de Wenger, sakatlıktan dönen Mertesacker yerine, Koscielny ile sahaya çıktı ve Fransız, takımın mağlubiyetini hazırlayan isim oldu. Rotasyon yapmak iyi güzel de, takımın en iyi stoper ikilisinin Mertesacker ve Vermaelen olduğunu bile bile Chelsea, City gibi takımların karşısına bu bölgede değişiklik yaparak çıkmak Wenger’e bir kez daha pahalıya maloldu. Ama tabi Arsene Wenger bu, aynı hatayı defalarca yapmazsa adı Wenger olmaz. 

Arsenal maçından hemen önce Man Utd – Liverpool maçında iyi oynamayan United’ın, RvP’nin bir asist ve bir golüyle galip geldiğini izleyen Arsenal taraftarına, City karşısındaki forvetsiz takımı izlemek daha bir acı gelmiştir sanırım. Wenger, RvP’nin yerine Giroud ve Podolski’yi aldı ancak önce Gervinho’dan forvet yapmak için uğraştı; o olmayınca şimdi Walcott’u Henry’e dönüştürme hayalinin peşine düştü.  Dün bir daha gördük ki, Walcott, bir forvette bulunması gereken özelliklerin hiçbirini üzerinde bulundurmuyor. Rakibin Arsenal’e alan bıraktığı Reading, Southampton, Newcastle maçlarında 2’şer 3’er gol atmak ile dişli City savunmasını aşmak bambaşka işler. Wenger’in, takımın 4.’lükten kopma tehlikesi olduğu bir dönemde, Amerika’yı yeniden keşfetmeye bırakıp, kenarda çürüttüğü Giroud’yu bu takıma kazandırması gerekiyor. Ha tabii, bu forvet mevkii Walcott’un takımda kalması için bir rüşvet olarak kullanılıyorsa orası başka mesele. Wenger, daha  önce kaptanlık pazubandını rüşvet olarak kullandı ama son 2 senede 2 kaptanı da gemiyi terk etti. Şimdi, sırf Walcott’un paşa gönlü forvet oynamak istiyor diye, onu sezon ortasında bu bölgeye monte etmeye çalışıyorsa, kendisinin kariyerini tekrar gözden geçirmesi gerekiyor bence. 

Arsenal, yarın FA Cup rövanşında Swansea karşısına çıkıyor ve hafta sonu da Chelsea deplasmanına gidecek. Wenger, yarınki maça yedeklerle çıkıp kupadan elenmeyi göze alamaz çünkü Arsenal’in kupadan başka tutunacak bir dalı kalmadı. Tabii Arsenal’in ilk 11’inin bile yarın galip geleceğinin garantisi yok çünkü bundan 6 hafta önce aynı Swansea, Wenger’in takımını Emirates’e gömmüştü. 

Maalesef, Arsenal hakkında yazacak olumlu tek kelimem kalmamış durumda. Transfer döneminin yarısına geldik, kulüp hala Walcott meselesini bile çözüme kavuşturmadı. Gaflet ve dalalet içerisindeki Wenger’in peşinden körü körüne giden yönetim, takımın ilk 4 dışında kalma olasığının çok ciddi boyutlara ulaştığı bu günlerde bile masaya yumruğunu vuramıyor. Hatta Arsenal yönetimi öyle bir vurdum duymazlık içerisinde ki, Wenger’i kovmanın tek yolunun onun başarısızlığından geçtiğini bildikleri ve ona bilerek yardım etmedikleri teorisine bile inanmaya başlayacağım yakında. Sanırım, tüm Arsenal camiası, Arsenal’de işlerin iyiye gitmeye başlamadan önce daha da kötüye gitmesi gerektiğinin farkında. Yani, benim de aralarında bulunduğum büyük bir çoğunluk, takımın bir an önce dibe vurmasını bekliyor. Wenger’in elinde tutunduğu son dal olan “4’lük kupası” da elden kaçarsa, belki 5 sene gecikilen devrim nihayet Kuzey Londra’ya uğrar. O güne gelene kadar, sürekli bu sayfalardan taşacak olan olumsuzluk için şimdiden özür diliyorum. 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Wenger'i Dinlemenin Dayanılmaz Ağırlığı

1 Ocak 2013
"Transferde aktif olacağız. Bu konuda açık fikirliyiz. Takımın her alanını güçlendirmek istiyoruz."

3 Ocak 2013
"Önceliğimiz kendi oyuncularımızın bizimle kalması. O yüzden şu anda Walcott'un Arsenal'de kalması için uğraşıyoruz. Onun durumu açıklığa kavuşana kadar transfer yapmamız zor"

48 saat yahu. İki açıklama arasında sadece 2 gün var. Wenger, ya ağzından çıkanı duymuyor ya da bizimle dalga geçiyor. İnanınki tiksindim artık. Bu, ne yaptığı hakkında en ufak bir fikri olmayan, tamamen kaybolmuş ve hayal dünyasında yaşayan adamın icraatlarını izlemek kadar beni çileden çıkaran bir şey yok sanırım. Eğer transfer yapacaksan "Takviye yapmak istiyoruz" de, yapmayacaksan kapat çeneni otur yerinde. Bugün çıkıp "Evet çok aktifiz, her yere takviye yapacağız" diyip, yarın "Ya aslında Walcott'a bağlıyız" deme. Arsenal taraftarını yeterince maymun ettin son 3 yılda. Üstüne bir de tüy dikmeye çalışma. 

"Transferde beklenti çok yüksek. Herkes Messi'yi görmek istiyor. Kimse gelecek vaadeden futbolcu istemiyor"

Ayıp denir resmen buna. Eğer Arsenal taraftarı gelecek vaadeden oyuncu görmek istemiyor olsaydı, Wenger yaklaşık 7 sene önce kovulmuş olurdu. Çünkü Wenger, son 7 sezonda gelecek vaadetmekten başka hiçbir şey yapmadı. Bir de bu "Messi" lafı artık her transfer sezonunun vazgeçilmezi haline geldi ve dolayısıyla kabak tadı verdi. Arsenal taraftarının Messi, Falcao, Ronaldo beklediği filan yok ve bunu Wenger de çok iyi biliyor. Ama kendisini acındıracak ya işte. Bankada yatan £150m nakiti olan Arsenal'i fakir gibi gösterecek ya. "Bizim gücümüz yetmez" edebiyatı yapıyor. Kimsenin Messi istediği yok. Taraftarın tek istediği Chamakh, Park, Gervinho, Squillaci, Santos gibi "ucuz etin yahnisi" transferlerin sona ermesi ve Arsenal'in geçen yaz yaptığı üzere, Arteta, Cazorla, Podolski gibi belli standardın üzerindeki tecrübeli oyunculara yönelmesi. Tabii bir de yedek kulübesini zengin etmek yerine, elindeki yıldızları takımda tutacak bir ücret sistemini uygulamaya geçirmesi. Kusura bakma Wenger efendi ama eğer üzerinde baskı hissediyorsan bunun sebebi Messi'nin gelmeyişi değil; 8 senedir yaptığın hatalar nihayet yakana yapışmaya başlamış olması. Son yıllarda o kadar fazla yıldız oyuncuyu elinden kaçırdın ve o kadar fazla kazmayı bu kulübe kazandırdın ki, artık taraftarın bir başka Gervinho'ya, Arshavin'e, Chamakh'a sabrı kalmadı. 

Transfer döneminin daha çok başındayız ancak henüz Arsenal cephesinde yaprak kımıldamıyor. İlk gelen haberler iç transfer haberleriydi ve Chamakh West Ham'e, Djourou da Hannover'e kiralık verildi. Chamakh'ın ücretinin büyük bölümünü Arsenal ödeyemeye devam edecek ve bu transferden Arsenal'in beklentisi Faslı oyuncunun, yazın bir takım bulacak kadar form tutması. Djourou'nun transferini ilginç yapan da, Arsenal'in kira kontratına satın alma opsiyonu koymaya yanaşmaması. Wenger, gerçekten Djourou'nun Arsenal'de bir geleceği olduğunu mu düşünüyor, yoksa Hannover'den daha iyi bir teklif verecek takımın varlığına mı inanıyor bilmiyorum. Ben, Djourou'nun kötü bir fubolcu olduğunu düşünmüyorum ancak Arsenal'e dönüp kadroya girme ihtimali oldukça düşük. Bu yüzden, ileride pahalı bir yedeğe dönüşmemesi için satılma opsiyonu bana göre ciddi olarak düşünülmeli. 

Dış transferde henüz elle tutulur dedikodu bile yok ancak bir İspanya söylentisidir gidiyor. La Liga'dan gerçekçi transfer hedefleri sanırım Villa, Llorente ve Lopez olabilir. Ancak bu oyunculara yapılacak tekliflerin Walcott'un durumuna bağlı olup olmadığını zaman gösterecek. Eğer, Walcott takımda kalır da, Wenger "Tamam bana Walcott ve Giroud yeter" derse hiç şaşırmam. Onun dışında, Arsenal'in orta sahaya da takviye yapması gerekiyor çünkü Arteta 20 lig maçının tamamında 90 dakika oynadı, Cazorla sadece 36 dakika kaçırdı. Wilshere ise son 11 maçın 20 dakikası hariç tamamını oynadı. Yani, Arsenal'in orta sahada hiçbir alternatifi yok ve transfer yapılmazsa bu oyuncuların ağır sakatlık geçirmesinin yolu açılmış olacak. Wenger 2 sene önce yapmadığı takviye yüzünden Wilshere'in 19 ayına maloldu, umuyorum yaptığı o hatadan ders almıştır ve bu transfer döneminde adam gibi bir transfer yapar. 

3 Ocak 2013 Perşembe

Transfer Zamanı

ARSENAL

Ne Lazım?
Forvet, defansif orta saha, sol bek, yedek kaleci.

Basın Kim Diyor?
Thierry Henry, Demba Ba, Wilfred Zaha, Nani, Fernando Llorente, Luke Shaw, Klaas Huntelaar, David Villa, Leighton Baines, Adrian Lopez, Yann M'Vila (evet hala)

Ne Olacak?
Wenger, "Aktif olacağız" diyor ama Arsenal taraftarı, ona transfer konusunda inanmayı bırakalı çok oldu. Henry gelmiyor; Nani ve Villa'nın kulüpleri satmayacaklarını açıkladılar; Huntelaar yeni sözleşmeye imza attı ve Demba Ba artık Chelsea'nin oyuncusu. Yukarıda adı geçen isimlerden Shaw hariç herhangibirisi transfer edilirse çok şaşırırım. Gazidis, bir iki hafta önce yaptığı bir röportajda transferde rotanın İspanya olacağını açıklamıştı. Büyük ihtimal Wenger, adam gibi yıldız oyuncu transfer edeceğine yine ucuz etten yahni yapmaya çalışacak. Bu noktada tek umudum, takımın şu an 6. sırada olması. Arsenal, en son Ocak ayına ilk 4 dışında girdiğinde, Wenger transfer rekoru kırıp Arshavin'i getirmişti. Umuyorum, yine elini cebine atar ama aldığı adamın sonu Arshavin gibi olmaz. 

MAN UTD

Ne Lazım?
Orta saha, kanatlara takviye. 

Basın Kim Diyor?
Asmir Begoviç, Robert Lewandowski, Wesley Sneijder

Ne Olacak?
United cephesinde çok fazla transfer dedikodusu olduğu söylenemez. Zaten Ferguson da, transfer yapmayabileceklerini açıklayarak sakin bir Ocak ayının işaretini verdi. Yine de, sürpriz bir Sneijder transferi beni şaşırtmaz. 

CHELSEA

Ne Lazım?
Forvet, yedek sol bek, orta saha takviyesi

Basın Kim Diyor?
Radamel Falcao, Marco Reus, Andre Schurrle, Paulinho, Maruane Fellaini, Luke Shaw. 

Ne Olacak?
Hala "geçici" hoca olan Benitez'e ne kadar transfer bütçesi verileceği pek net değil. Falcao olmuyor olsa gerek ki Chelsea, Demba Ba'nın işini bitirdi. Sturridge'in yerine genç Almanlar'dan birisini almaları çok şaşırtıcı olmaz. Sezon sonu kontratı biten Lampard'ın geleceği de netleşmiş değil. Şampiyonlar Ligi'nden elenmiş olmaları şu an çok para harcamalarını anlamsız hale getiriyor çünkü lig için kadroları yeterli. Yine de Abramoviç'in paşa gönlü isterse üç beş transfer daha yapar. 

MANCHESTER CITY

Ne Lazım?
Stoper, orta saha

Basın Kim Diyor?
Ryan Shawcross, Theo Walcott, Wesley Sneijder, Wilfred Zaha

Ne Olacak?
Aynı Chelsea gibi, City'nin de kadrosu sadece lig için yeterli ancak takımda birden fazla huzursuz oyuncu var. Balotelli, Lescott, Sinclair ve Nasri, Mancini'nin gözünden düşmüş durumda. Bunların ilk üçü ocakta ayrılabilir. 1 milyar pound para harcadıktan sonra şeyhler kesenin ağzını biraz sıkmaya başladı. Mancini, yazın istediği transferleri yapamadı ve ocakta da kısıtlı bir bütçesi olacağını tahmin ediyorum. Bu yüzden City'den çok büyük bir transfer bombası beklememekle beraber, ayrılan olursa yerlerine takviye yapacaklarını tahmin ediyorum. 

LIVERPOOL

Ne Lazım?
Her bölgeye takviye

Basın Kim Diyor?
Tom Ince, Kevin Gameiro, Theo Walcott

Ne Olacak?
Daniel Sturridge tamam. Tom Ince de büyük ihtimal biter. Nuri Şahin'den hiç yararlanamadılar ve kendisini erken geri yollamak istedikleri yazılıyor. Joe Cole, West Ham'a gidiyor. Rodgers'ın birçok takviyeye ihtiyacı var ancak Liverpool'un transfer aktivesi, transfer bütçesi ile doğru orantılı olarak kısıtlı olacak. Eğer, John Henry elini cebine atarsa birşeyler olabilir. Gerçi yazın elini cebine atmayan adam şimdi neden atsın diye de sormak lazım. 

SP*RS

Ne Lazım?
Stoper, orta saha, yedek bek

Basın Kim Diyor?
Willian, João Moutinho, Fábio Coentrao, Fernando Llorente.

Ne Olacak?
Tottenham için birçok isim yazılıyor ancak Daniel Levy, ancak oyuncu satmaları halinde transfer yapabileceklerini açıkladı. Bentley, Rose, Jenas, Gomes ve Cuducini gibi isimler satılabilirse, AVB transfer yapabilir. Yine de ilk 4 ulaşılabilir gözüküyorken, takıma biraz daha yatırım yapmaları sürpriz olmaz. Ancak bugün para harcalar da Şampiyonlar Ligi'ne gidemezlerse, yazın Bale'i satmak zorunda kalırlar. Ben Levy'nin eşeğini sağlam kazığa bağlayıp ocakta çok para harcamayacağını tahmin ediyorum. 

EVERTON

Ne Lazım?
Forvet, kaleci, orta saha

Basın Kim Diyor?
Jack Butland, Kevin Gameiro, Scott Sinclair

Ne Olacak?
Everton'ın transfer bütçesi yok ancak Moyes'in elinde bütük kulüplere satabileceği Fellaini, Baines, Jelaviç gibi değerli oyuncular var. Eğer birileri Kenwright'a reddemeyeceği bir teklifle gelir de bu oyunculardan birisi satılırsa, transferde aktif hale gelirler. Aksi takdirde Moyes, kiralık olarak birkaç takviye yapabilir. Aynı Tottenham gibi, ilk 4 ulaşılabilir gözükürken yatırım yapıp yapmama kararı onlar için oldukça kritik bir seçim olacak.