28 Ekim 2012 Pazar

Pazar Notları


Arsenal 1 - 0 QPR
Kötü oyunla alınan iki mağlubiyetin ardından dünkü QPR maçında Arsenal'in için tek önemli şey vardı, o da üç puan. Normal şartlarda, Arsenal'in Emirates'te lig sonuncusu ve son 11 deplasman maçından sadece 1 puan almış rakibini rahat yenmesi beklenebilirdi. Ancak, hem formsuzluk, hem de galip gelmek zorunda olmanın baskısı, dünkü maçın zorluk derecesini arttırmıştı. Neyse ki, korkulan olmadı da, Arsenal zor da olsa 3 puanı almayı başardı.

Maçla ilgili ilk konuşulacak şey, tabi ki Wilshere. 14 aylık ayrılığında ardından, kendisini takımda görmek gerçekten sevindiriciydi. Kendisinin, direk ilk 11'de dönmesi, Wenger'in ne kadar baskı altında olduğunun da göstergesiydi. Eğer, dün ilk yarım saatte Wilshere'a bir şey olsaydı; bugün Wenger'i Taksim Meydanı'nda sallandırmıştık. Her ne kadar kendisinin dönüşüne çok sevinsem de, Wenger'in ilk 11 tercihi riskliydi. Wilshere, beklenildiği üzere maça tedirgin başladı ve dakikalar geçtikçe daha iyi oynamaya başladı. Son haftalarda tamamen Cazorla'nın üzerine yıkılmış olan orta saha organizasyonunun paylaşılması açısından Jack'in form tutması çok önemli. Dün, daha ilk maçı olmasına rağmen Wilshere, %94 pas isabetiyle oynadı ve     bu pasların büyük çoğunluğu rakip sahada yapılan pozitif paslardı. Old Trafford ve Veltins Arena ziyaretleri öncesi, Jack'in dönüş zamanlaması daha iyi olamazdı herhalde. Umuyorum, Wilshere, Arsenal'e önümüzdeki 2 engeli aşmak için gerekli itiş gücünü verir.

Dün gece, uzun sakatlıktan sonra geri dönen diğer bir isim de Sagna'ydı ve aynı Jack gibi o da kaldığı yerden devam etti ve iyi bir maç çıkardı. Elimde somut bir dayanak olmasa da, sezon öncesi yapılan röportajlardan ve Sagna'nın vücut dilinden, Arsenal'in kendisine yeni kontrat imzalatmak için terleyeceği sonucunu çıkarıyorum. Sagna, önümüzdeki yaz kontratının son yılına girecek ve Arsenal'in kendisine imza attırmak için sezon sonuna kadar süresi var. Aksi halde, RvP ve Nasri gibi, Sagna da satılmak zorunda kalacak ve Arsenal dünyanın en iyi sağ beklerinden birini kaybedip, yerine Jenkinson'u koyacak ve yedeğe de muhtemelen, Sochaux'nun altyapısındaki 14 yaşındaki Mali asıllı Fransız genç gibisinden bir şey alacak.

Jack'in dönüşü olumlu bir etki yaratmış olsa da, Arsenal'in son maçlardaki kısır futbolu aslında dün pek değişmedi. Dün ilk 70 dakika, yine ağır tempoda, hiç bir penetrasyon olmadan al gülüm ver gülüm pas yapan ve ilk yarıda zaman zaman oyunun kontrolünü rakibe kaptıran bir Arsenal izledik. Wenger, bu oyuna "sabırlı oyun" diyor ancak futboldan biraz anlayan her vatandaş aslında bunun sabırlı değil, kısır bir futbol olduğunu anlayabilir. Norwich ve QPR ligin en çok gol yiyen üç takımından ikisi ancak Arsenal karşısında her iki takım da, süper savunma yapıyormuş gibi gözüktüler. Bu iki takımın, savunmaları 2 hafta içerisinde sihirli bir şekilde değişmedi, karşılarındaki Arsenal hücumu fazlasıyla yavaş, tek yönlü ve öngörülebilirdi. Bir kere, son 3 maçtır Arsenal sağ kanadı tamamen iptal olmuş durumda. Wenger, saç baş yolduracak bir şekilde, Aaron Ramsey'i o bölgede deneyip duruyor ancak hem Ramsey'e, hem de taraftara yazık ediyor. Dün, Arsenal'in pozisyonlarınının %90'ının Walcott'un oyuna girdiği 70'den sonra gelmesi, tek kanatla oynamanın takımı ne kadar zorladığının göstergesiydi. Wenger, forvette bir Gervinho'yu, bir Giroud'yu deniyor ancak Arsenal'in pozisyon üretememesinin asıl sebebi, oyunun Cazorla, Podolski, forvet üçgeninde sıkışıp kalmasından kaynaklanıyor. Gibbs'in bitmek bilmeyen koşuları sıkışan Podolski'yi zaman zaman rahatlatıyordu ancak Andre Santos'un hücumda aynı etkiyi yaptığını söylemek zor. Gibbs kadar koşsa zaten Santos, 30. dakikada kalp krizi geçirir. Ben hala Wenger'in bu bölgede radikal bir değişikliğe gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Wilshere da geri döndüğüne göre, bana göre Cazorla'yı sağ açıkta denemenin vakti geldi. Hatta, bir önceki yazıda da söylediğim üzere, Arteta'nın bile pozisyonu değiştirilip, onun ofansif yeteneklerinden de yararlanılabilir. Eğer, Wenger, Song'un yerine adam gibi bir DM alsaydı, bugün Arteta ve Wilshere orta sahası ve ileride Cazorla ile 3 oyun kurucuyu aynı anda oynatabilme şansı olacaktı. Ama Wenger bu, bir işi tam yaparsa, yanlışlıkla bir şey kazanır diye korkuyor kendisi. Her sezona bir yerimiz eksik başlayalım ki, heyecan olsun. 

Sağ kanat probleminin yanında, Arsenal'in en ciddi problemlerinden birisi tempo meselesi. Takımın kısır oyununun başlıca sebebi, tempo yapmaması ve ya yapamamasında yatıyor. İlginç olan, bunun Wenger'in tercihi olma ihtimali de var. Çünkü, Arsenal tempoyu arttırdığı zaman, defansif olarak çok kırılgan bir takım haline geliyor. Dün, 70'den sonra gol bulmak için tempo arttırılmak zorunda kaldı ve Walcott ve Arshavin'in takıma dahil oluşuyla ilerideki üretkenlik arttı ancak aynı anda 10 kişilik QPR, son 10 dakikada 2 kere Mannone ile karşı karşıya kaldı. Eğer, Granero ve Mackie biraz dikkatli olsa, bugün kriz içerisindeki bir Arsenal'den bahsediyor olacaktık. Arsenal, şu an ligin en az gol yiyen takımı ve bu defansif performansı hücum temposundan ödün vererek göstermekte. Wenger'in yıllardır bu konuda bir denge bulamadığı ortada ve sanıyorum bu yılki stratejisi daha temkinli olmak yönünde olacak. Ligin dibindeki takımları kendi sahasında zorla yenen bir Arsenal takımı ile nereye kadar gidilir bunu zaman gösterecek. Bu arada, Arsenal'in 'ligin en az gol yiyen takımı' ünvanı haftaya Old Trafford'a gömülür herhalde. Cenaze namazını da RvP kıldırırsa hiç çekilmez yemin ediyorum. 

United ve Schalke maçları, Arsenal'in lig ve Avrupa'daki kaderinin nasıl olacağı açısından oldukça kritik maçlar ve maalesef takım sezon başındaki formunu çabuk kaybetti. Wenger'in son 7 senedeki takımları, bu tip kritik virajlarda hep şarampole yuvarlandı ve bu sezon farklı bir şey olmasını gerektirecek bir sebep göremiyorum. Aslında, bu deplasmanlar, tehlike oluşturdukları kadar, fırsat da olabilirler. Bu iki maçtan 6 puan alan bir Arsenal, 2 Londra derbisi öncesi vites büyültebilir. Manu ve Schalke maçları, Norwich ve QPR'ın aksine, Arsenal'in savunmasının test edileceği 90 dakikalar olacak ve eğer Arsenal iyi savunma yaparsa, kontradaki etkinliğini kullanıp bu maçlardan sonuç alabilir (bkz Liverpool maçı). Ancak, Andre Santos'un Valencia ve Farfan'a karşı oynayacağı iki maçta Arsenal'in iyi savunma yapabilme şansı var mı, onu da sizin yorumunuza bırakıyorum. 

26 Ekim 2012 Cuma

Adidas Gelir Hoşgelir

Beklenen oldu; Arsenal 2014'ten itibaren yola Adidas ile devam edecek.

Emirates'in inşaatına girişilirken Arsenal yönetiminin imza attığı uzun süreli kontratlardan olan Arsenal-Nike forma sponsorluğu, son 6 yılda rakiplerin yaptıkları anlaşmaların yanında komik bir rakam haline gelmişti. Öyle ki, Nike, Arsenal'e forma sponsorluğu için yılda £13m verirken, DHL, Man Utd antreman formasına reklam vermek için yılda £10m veriyordu. Neyse ki, önümüzdeki sezon bu kontratın sonuna geliyoruz da, kulüp rakiplerle arasındaki farkı biraz kapatabilecek. Adidas ile yapılan anlaşmanın yılda £25m civarı olacağı söyleniyor ki, bu da Liverpool'un Warrior ile yaptığı anlaşmaya eşit. Anlayacağınız, Nike, Liverpool'a vermediği £25m kağıdı, Arsenal'e veriyor. Bu arada, Arsenal formasının yılda 800000 satış ile Nike'ın elindeki Barça ve Man Utd'tan sonra en çok 3. satan forma olduğunu da hatırlatayım. 

Forma sponsorluğundan bahsetmişken, Man Utd'ın yukarıda bahsettiğim DHL sponsorluğundan vazgeçtiğini de günün ilginç haberlerindendi. United, dün, DHL ile yapılan anlaşmanın sezon sonuna kadar devam edip, iptal edileceğini açıkladı. Bu da demek oluyor ki, antreman formaları için £10m'dan daha fazla veren bir sponsor buldu adamlar. Yuh demek istiyorum müsade ederseniz. Yılda £45m'luk Chevrolet anlaşmasından sonra bir de bu. United'ın ticari kanadı resmen para basıyor. Darısı Arsenal'in başına diyebiliyorum ancak. 

Not: Resimdeki gerçek değil, fotoşortta yaptım.

25 Ekim 2012 Perşembe

Schalke 0-2

"Tablo o kadar tanıdık ve o kadar sinir bozucu ki, uzun uzun taktiksel analiz yapasım yok. Öngörülebilir, pas yapmayı bir araç değil bir amaç zanneden ve ligin en çok gol yemiş 2. takımına karşı pozisyon bile üretemeyen bir takım; yapılmayan kaleci transferi yüzünden, sezon başı gözden çıkarılmasına rağmen kendini ilk 11'de bulmuş beceriksiz bir kaleci ve rakibe hediye ettiği gol; işler iyi gitmemesine rağmen maçı senin benim gibi izleyen teknik direktör; taktiksel varyasyondan haberi olmayan, ezbere değişiklik yapan, sahanın en kötü oyuncusu Gervinho'ya yine 90 76 dakika katlanan Wenger; daha 8 maçta liderin 10 puan gerisine düşüp şampiyonluğu yine mucizelere bırakan bir Arsenal... Aynı temcit pilavını daha kaç kere yiyeceğiz bilmiyorum. Yemin ediyorum size, "Wenger'i kovacağız, yerine Bülent Uygun gelecek" deseler kabul ederim. Çünkü artık aynı şeyi izlemekten tiksindim yahu. Kadrolar değişiyor, bir dolu oyuncu gidiyor, geliyor; Arsenal hala aynı yerde sayıyor. Çünkü takımın bir arpa yol almamasının sebebi, Adebayor, Hleb, Nasri, Clichy, Toure, Fabregas, Eboue, RvP, Song, Arshavin, Bendtner, Podolski, Cazorla, Girroud, Arteta değil; bu kadar oyuncu sirkülasyonuna rağmen hiçbir sonuç alınamamasının tek sebebi Wenger ve onun sonuç almaya değil, bir filozofiyi tatmin etmeye dayalı oyun anlayışı. Zaten benim Wenger'i istemememdeki en önemli neden, Arsenal'in, sahaya çıkan takım ne olursa olsun son derece lineer ve öngörülebilir olması ve futbolun bazı temel niteliklerinden yoksun olması. "
Arsenal yazısı yazmak o kadar kolay ki. Buyrun, Norwich yazısının ilk paragrafından bir kaç yeri değiştirince Schalke maçına da uyarlanabiliyor. Umuyorum, aynı paragrafı hafta sonu QPR karşısında da kullanmak zorunda kalmayız. Hafta sonu berbat bir oyun ve zayıf rakip karşısında alınan mağlubiyetten sonra, Arsenal'in, aynı şeyin yaşanmaması için dün bir takım önlemler almasını beklediyseniz, Arsene Wenger'i tanımıyorsunuz demektir. 

Wenger'in önlem anlayışı, takımdaki tek gerçek forvet Giroud'yu kenarı alıp oraya Gervinho'yu koymak ve kendi doğal bölgesi orta sahada bile zorlanmakta olan Ramsey'i sağ kanada yollamaktan ibaretti. Daha önce denenmiş ve işe yaramadığı belgelenmiş 2 pozisyon değişikliğini Wenger tekrar denedi ve sonuç yine hüsran oldu. Arsenal, sezon başından beri Cazorla'nın merkezinde olduğu bir hücum anlayışıyla oynuyor ve son 4 maçtır bu sistem tamamen durmuş durumda. (West Ham maçındaki goller kontralardan geldi). Bu duraksamanın sebebi basit; rakipler Cazorla'yı çok adamla savunduklarında Arsenal'in hiç bir şey üretemeyeceğini anladılar. Orta sahadaki oyun kurma yükünü üstlenecek ve Cazorla'yı rahatlatacak 2. bir adam, Wilshere gelene kadar, Arsenal kadrosunda bulunmuyor. Wenger, her sene olduğu gibi yine Diaby kumarını oynadı ve bu bölgeye transfer yapmadı. Bu kumar her sene olduğu gibi yine Arsenal'i yarı yolda bıraktı. Ramsey, o bölgede ve oynadığı her bölgede yine hayal kırıklığı ve şu anda forma Coquelin'e kalmış durumda. The Coq ileride iyi bir futbolcu olacak ancak Arsenal'in 3'lü orta sahasının parçası olmak için biraz fazla ham. 

Wenger'in oynadığı bir başka kumar da Gervinho. Bu sezon neredeyse her maçtan sonra, Gervinho'yu eleştiren birşeyler yazdım ve bugünkü yazının bir istisna olması için maalesef ortada neden yok. Gervinho, yine berbat bir maç oynadı, ayağına gelen hemen hemen her topu yanlış kullandı ve Arsenal kenar yönetimi bu adamı yine tam 76 dakika izledi. Trajkomik olan, Girroud'nun oyuna girmesinden 30 saniye sonra Arsenal'in gol yiyerek geri düşmesiydi. Wenger, Gervinho'yu bir sağda, bir ortada deniyor ve bu denemelerinin ardında tamamen "belki böyle olur" düşüncesi yatıyor. Dene, yanıl, dene, yanıl.. Wenger, nasıl olsa akıllanır diyeceğim ancak daha önce Arshavin'i tam 1,5 sene denediğini hatırlayan birisi olarak gerçekten korkuyorum. 

Schalke, dün savunmasını Cazorla'yı hedefleyerek kurmuştu; hücumda da hedef tahtasında Andre Santos vardı. Maça, geriye yaslanarak başlayan Almanlar, Arsenal'in kendilerini ısıracak dişi olamadığını anladıktan sonra yavaş yavaş yüklenmeye başladılar ve 30. dakikadan sonra maçın kontrolünü ellerine aldılar. Bu noktadan sonra, Schalke orta sahasının hedefi, Jefferson Farfan'ı, Andre Santos ile birebir bırakıp, Arsenal savunmasını zayıf noktasından vurmaktı ve bu plan tıkır tıkır işledi. Santos'un, Premier Lig seviyesinde savunmacı olmadığını biliyorduk da, kendisi bu sezonu evlere şenlik bir şekilde açtı. Cumartesi günü Grant Holt'un golünde ofsaytı bozan adam olan Santos, dün de Huntelaar'ın golünde savunma çizgisinin 1 metre gerisinde yakalandı ve rakibe dolaylı olarak gol hediye etmiş oldu. Maç boyunca, Farfan 4-5 kere Santos'un içinden geçerek arkadaşlarına çok net pozisyonlar yarattı ve Schalke'nin 2. golü de böyle bir pozisyondan geldi. Aynı, Diaby gibi, Gibbs'de müzmin sakat olduğu herkes tarafından biliniyor ve aynı Diaby gibi o da Wenger'in oynadığı kumarlardan birisiydi. Bu kumar da, Wenger'in elinde patladı ve şimdi hep beraber Santos çilesini çekmek zorundayız.

Tüm bu denenmiş reçeteleri tekrar ısıtıp önümüze süreceğine, Wenger aslında takımın düzenini biraz değiştirip ne olacağına bakabilirdi. Girroud ve Podolski'li bir 4-4-2 mesela. Rakibi hazırlıksız yakalabilirdi. İlla ka formasyon aynı kalacak diyorsanız. Ben olsam, Ramsey ve Coquelin'i defansın önüne koyar, onların önüne Arteta'yı yerleştirir ve Cazorla'yı da sağ kanada yollardım. Böylelikle, Arteta'yı oyun kurucu olarak oyun dahil etmiş olur ve rakibin Cazorla'ya odaklanmasını cezalandırırdım. Rakibin, Farfan gibi bir adamı varken sahaya Santos ile çıkmaz; oraya geçen sene de bu bölgede bir süre oynayan Coquelin'i koyardım. Tüm bu yaptıklarım işe yarardı demiyorum tabi ki ancak en azından Schalke'yi bu değişikliklere adapte olmak zorunda bırakırdım. Ancak, bu tip değişiklikleri yanlış adamdan bekliyoruz tabi ki. Çoktandır yapacaktım ama kısmet bugüneymiş. Sitenin sağ frameinde 3 yıldır ikamet eden archery range fotoğrafını kaldırıp, yerine Wengerism'in tanımını monte ettim. Bu hamle, tasarımsal bir seçimden daha çok, bir ihtiyaçtan dolayı geldi. Artık, Wenger'in davranışlarını açıklarken referans olarak kullanabileceğim bir kutucuğum oldu. Vatana millete hayırlı olsun. 

Arsenal bu mağlubiyetten sonra, grupta 2. sıraya indi ve önümüzdeki maçta Schalke deplasmanına gidiyor (Hem de Old Trafford'a gittikten 3 gün sonra). Eğer oradan galibiyetle dönemezse büyük ihtimal grubu 2. sırada bitirecek ve ikinci turda Barça, Bayern, Real gibi takımlardan birisiyle eşleşecek. Görünen o ki, Wenger yeni yıla girmeden yine 3 kulvardan birden elenmiş olacak. (FA Cup Ocak'ta başlıyor). İstikrar budur işte. 

24 Ekim 2012 Çarşamba

Vurursa Göl Olur


Oturup taktiksel analiz yapacaktım aslında dünkü Cluj maçına, ancak, maçın gelişimi taktikti, analizdi hiç bir şey yer bırakmayacak şekilde oldu. Daha geçen hafta ertelenen, Polonya - İngiltere maçından daha beter bir zemin vardı TT Arena'da ve o maç yağmur sonradan durmasına rağmen ertelendi. Dünkü yağmur, 90 dakika boyunca devam etti ve ortaya çamur güreşi, plaj futbolu ve su topu karışımı bir şey çıktı. Benim bildiğim kadarıyla, hakemin maç öncesi sahanın çeşitli bölgelerinde topu hareket edip etmediğini test etmesi gerekir. Dün, ilk yarıda Hamit'in oynadığı sağ kanat adeta havuz gibiydi ve bu koşullar altında maçın oynanması, İtalyan hakemin dünkü bir çok hatasından ilki oldu. UEFA'nın, maç erteleme konusunda oldukça çekingen olduğunu biliyorum ancak dünkü saçmalık her iki takımın da futbol oynayarak puan alma şansını elinden aldı. 

Dün sahada futbol oynanmasını engelleyen bir başka faktör de hakem Tagliavento'ydu. Bu maçtan önceki son 8 maçında 40 sarı ve 2 kırmızı kart gösteren İtalyan, dün de 6 sarı ve 1 kırmızı kart ile ortalamasını yüksek tuttu. Gösterdiği kartların neredeyse tamamı yanlıştı ve verdiği penaltı da bana göre ağır bir karardı. İngiltere'nin kıran kıran maç yöneten hakemlerine alıştık, İtalya ve İspanya'nın uçana kaçana faul çalıp kart çıkaran hakemleri hiç çekilmiyor artık. UEFA nedense çok seviyor bu tip adamları. Baksanıza bizim futboldan zerre anlamayan Cüneyt Çakır bile her şeye kart göstererek kariyer yaptı. Dünkü hakem Tagliavento da aynı ekoldendi. Sahadaki koşulları, oyuncuların ayakta durmakta zorlanışlarını göz önüne almadan herşeye faul çalıp kart çıkardı. Büyük ihtimal gözlemciden tam not almıştır. "Aferin evladım, hem futbol oynamayacak haldeki zemine göz yumdun ama sahada kuş uçurtmadın" 

Ben bu işlerden anlamam ama sanırım TT Arena'nın dünkü hali normal değildi. Premier Lig, İngiliz kışında 4 ay boyunca durmadan yağan yağmurun altında oynanıyor ben daha böyle havuz olan bir zemin görmedim. Premier'i geçtim, Championship'de yok böyle rezalet. Belli ki, aynı Polonyalılar gibi biz de stada adam gibi drenaj koymamışız. Eh TOKİ'nin yaptığı yapıdan ne bekleyebilirsiniz ki zaten? Yaptıkları konutları sel alıp götüren bir kurumun yaptığı stadyum da bu kadar suya dayanıklı olur. Gerçi ben, TOKİ başkanının, Arena'nın açılışında yuhalandıktan sonra drenaj borularını betonla doldurtmuş olmasından şüpheleniyorum. 

Taktik konuşmanın pek anlamı yok ancak dün rakip on kişi kaldıktan sonra Galatasaray'ın yapabileceği bir kaç şey vardı. Fatih Terim, 80 dakika boyunca doldur boşalt oynamayı tercih etti. Rakip, adam eksik olup, 8 kişiyle ceza sahası içinde bekleyince Galatasaray'ın yaptığı ortaların çoğunu çıkıp aldı. Bana göre, Hamit, Selçuk, Burak, Melo gibi uzaktan iyi şut vuran oyuncuların varlığında, Galatasaray'ın biraz daha sabırlı olup ceza sahası önünde şut pozisyonu yaratmaya dayalı bir oyun oynaması gerekiyordu.  Eğer Galatasaray, ceza sahasına şişirme top denediği kadar şut deneseydi, daha farklı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. 

Aslında maçın kaderi Felipe Melo'nun attığı laubali penaltı gol olsaydı da farklı olabilirdi. Ben Melo'yu hiç sevmedim ve hatırlarsanız Şampiyonlar Ligi öncesi yazıda kendisinin Galatasaray'ı bekleyen en büyük tehlike olduğundan bahsettim. Daha ligin yarısına gelmedik ve ben Melo'nun bonservisinin alınmadığına şükür ediyorum. Çünkü, büyük ihtimal sezon sonunda kendisine güle güle diyeceğiz. Bugün Galatasaray savunması bu kadar kötü durumdaysa, bunun baş sorumlusu, savunma görevlerinin hiç birini yapmayan Melo'dur. Fatih Terim, 4-4-2'den vazgeçmeyecek ve Melo da bu kadar disiplinsiz oyanayacaksa, bu sezon Galatasaray için çok uzun olacak. Çünkü, savunma yetenekleri ve kondüsyonu sınırlı bir Selçuk'un yanındaki tembel bir Melo'dan oluşan bir orta saha ile Galatasaray, Türkiye'de veya Avrupa'da hiç bir rakibine oynadığı oyunu kabul ettiremez. Bunun kısa vadedeki çözümü 5'li orta sahaya dönüp 4-2-3-1 gibi bir dizilişle oynamak ve göbeğe ekstra bir adam kazandırmak. Eğer Terim, ben illa 4-4-2 oyanayacağım diyorsa, ya Melo'yu yaz uykusundan uyandırmak, ya da Ocak'ta çok sağlam bir transfere imza atmak zorunda. Çünkü diziliş itibariyle bir çok rakibe karşı 1 adam eksik başlayan Galatasaray orta sahası, Melo uyuduğu zaman tam bir yol geçen hanına dönüyor. Ben "4-4-2 olmaz" deyip kahvehane yorumculuğuna soyunmak istemiyorum ancak şu an göbekteki oyuncuların form durumu itibariyle bu sistemin işlemediği de ortada. 

Dünkü beraberlik sonrası, Galatasaray'ın az da olsa hala umudu var. Galatasaray, Cluj'u deplasmanda yenerse, bir sonraki maçta büyük ihtimal yedeklerden oluşan bir Manu ile Arena'da oynayacak. Şu anki form grafiğine bakıp umutlanmak pek de mümkün olmasa da, umut fakirin ekmeği işte. 

21 Ekim 2012 Pazar

Pazar Notları


Norwich 1 - 0 Arsenal
Tablo o kadar tanıdık ve o kadar sinir bozucu ki, uzun uzun taktiksel analiz yapasım yok. Öngörülebilir, pas yapmayı bir araç değil bir amaç zanneden ve ligin en çok gol yemiş 2. takımına karşı pozisyon bile üretemeyen bir takım; yapılmayan kaleci transferi yüzünden, sezon başı gözden çıkarılmasına rağmen kendini ilk 11'de bulmuş beceriksiz bir kaleci ve rakibe hediye ettiği gol; işler iyi gitmemesine rağmen maçı senin benim gibi izleyen teknik direktör; taktiksel varyasyondan haberi olmayan, ezbere değişiklik yapan, sahanın en kötü oyuncusu Gervinho'ya yine 90 dakika katlanan Wenger; daha 8 maçta liderin 10 puan gerisine düşüp şampiyonluğu yine mucizelere bırakan bir Arsenal... Aynı temcit pilavını daha kaç kere yiyeceğiz bilmiyorum. Yemin ediyorum size, "Wenger'i kovacağız, yerine Bülent Uygun gelecek" deseler kabul ederim. Çünkü artık aynı şeyi izlemekten tiksindim yahu. Kadrolar değişiyor, bir dolu oyuncu gidiyor, geliyor; Arsenal hala aynı yerde sayıyor. Çünkü takımın bir arpa yol almamasının sebebi, Adebayor, Hleb, Nasri, Clichy, Toure, Fabregas, Eboue, RvP, Song, Arshavin, Bendtner, Podolski, Cazorla, Girroud, Arteta değil; bu kadar oyuncu sirkülasyonuna rağmen hiçbir sonuç alınamamasının tek sebebi Wenger ve onun sonuç almaya değil, bir filozofiyi tatmin etmeye dayalı oyun anlayışı. Zaten benim Wenger'i istemememdeki en önemli neden, Arsenal'in, sahaya çıkan takım ne olursa olsun son derece lineer ve öngörülebilir olması ve futbolun bazı temel niteliklerinden yoksun olması. 

Norwich belli ki bu maça iyi hazırlanmış. Daha ilk dakikadan itibaren defansif olarak disiplinli olacaklarının ve kolay kolay kırılmayacaklarının sinyalini verdiler. Peki Arsenal onları delmek için ne yaptı? Topu Cazorla'ya verip mucize yaratmasını bekledi ve aheste aheste pas yaptı. Eğer Wenger, kapanan rakip nasıl açılır bilmiyorsa, gitsin Man Utd - Stoke maçını izlesin. Futbolun temel yapıtaşlarından birisi olan "orta yapma" kavramı, nasıl öldürücü bir şekilde kullanılır bir baksın. Arsenal, bir sağa bir sola pas yapıyor, topu ayağında tutuyor ancak hiçbir yere penetre edebildiği yok. Bir orta yapayım, bir şut çekeyim diyen oyuncu yok. Çünkü Wenger efendi bunları istemiyor. Onun tek istediği pas yapılması. 1.93'lük forvet alınmış, bir allahın kulu şu adama bir kafa topu atayım bakalım ne olacak demiyor. Cazorla, ilk birkaç maçta biraz fazla şut çekti, Wenger çıkıp "O konuda biraz çalışması lazım" dedi. Artık adam şut vurmaya korkuyor. Podolski, Avrupa'nın en iyi şut çeken adamlarından birisi, her maç 60'da kenarı alınıyor. Wenger, topun "kara delik" Gervinho'ya oynanamasından çok memnun olsa gerek, çünkü Gervinho, ne şut çekebiliyor, ne de pas yapabiliyor. Kendisine yaklaşan her şey, singularity'nin içine çekilip yok oluyor. Wenger, maçtan sonra utanmadan "oyunu domine ettik" diye açıklama yapıyor bir de. Tabii ona göre topu ayakta tutmak "domine etmek". Chelsea maçını da domine etmişti zaten Arsenal. 

Arsenal maçı kaybetti diye böyle veryansın ediyorum sanmayın. Beni asıl çileden çıkaran, takımın son 7 senedeki temcit pilavını bir kez daha önümüze sürmesi ve şampiyonluk yarışından bir kez daha Ekim ayında kopmuş olması. Sezon başından beri son derece olumlu ve yapıcı yazılar yazmaya çalıştım ancak görüyoruz ki, Arsenal'de hiçbir şeyin değişeceği yok. Boşuna kendimizi yoruyoruz taktikle, analizle, turşuyla. Orta ve şut kavramlarından haberi olmayan bir takımın nesini analiz edeceksiniz? Bana göre Arsenal'in elinde çok iyi bir kadro var (kale hariç) ve Wenger'in bu kadrodan alabileceği verim bu kadar. Pas oyunu tutarsa Arsenal maç kazanacak, rakip biraz dişli savunma yaparsa Arsenal puan kaybedecek. Eksiler, artılar birbirini götürecek, Arsenal ligi 4. bitirecek ve Şampiyonlar Ligi'nden de çeyrek finalde elenecek. Var mı daha ötesine bahis yapmak isteyen?

Yukarıda ettiğim Bülten Uygun lafının bir şaka olduğunu zannetmeyin. 

Tottenham 2 - 4 Chelsea
Ben her ne kadar Chelsea'nin oynadığı futboldan tatmin olmadığımı söyleyip dursam da, Di Matteo'nun takımının rakiplerini birer birer devirdiğini görmezden gelmem de mümkün değil. Chelsea'yi şimdiden şampiyon ilan etmek zor olur ancak sadece hücum bölgesindeki kaliteleri bile onları ligin tepesinde tutmaya yetecek gibi duruyor. Üstelik Chelsea ligin namağlup lideri ve en iyi averaja sahip takımı ve Hazard, Oscar ve Torres'in tam olarak form tuttuklarını da söyleyemeyiz. Şu ana kadar takımın hücum yükünü, 8 maçtaki 5 asist ve 5 golüyle Mata taşıdı ve diğerleri de ona katıldığı zaman Chelsea'nin daha da iyiye gitmesi mümkün. Aslında dünkü sonucun gelişi Tottenham'ın sahaya Bale ve Dembele'den yoksun olarak çıkmasından belliydi. Modriç sonrası Sp*rs'un en büyük problemi, orta sahadan hücumu besleyen pasları bulmak ve Dembele'yle Bale, Tottenham'ın topu ileri götüren en önemli iki adamıydı. (Lennon genelde daha ilerde pozisyon alıyor).

Her iki takım da sahaya benzer dizilişlerle çıktı ancak AVB'nin 4-2-3-1'inin 3'lüsü forvet oyuncularından oluşurken, Di Matteo'nunki oyun kuruculardan oluşuyordu. İlginç bir şekilde, Sp*rs ilk on birinde "oyun kurucu" sıfatını verebileceğimiz hiçbir adam yoktu ve bu iki üçlünün mücadelesinden çıkan sonuç maçın da kaderini belirledi. Orta sahada istediği gibi top yapamayan Tottenham, kaptırdığı bütün topların Chelsea'nin 3 oyun kurucusu tarafından pozisyona dönüştürülmesini izlemek zorunda kaldı. Buna karşılık Dempsey gibi bitirici forvet ve Sigurdsson ve Lennon gibi forvet arkası adamlarla oynayan Sp*rs'ün nasıl pozisyon üreteceğine dair pek bir fikri yoktu. Zaten bütün bir ilk yarı Tottenham'ın tek hücum opsiyonu Lennon'ın bindirmeleri oldu. Sp*rs, ikinci yarının ilk 10 dakikası etkiliymiş gibi gözükse de, bu Chelsea'nin ikinci 45 dakikaya biraz fazla geriye yaslanarak başlamasından kaynaklanan geçici bir durumdu. Chelsea geriye yaslandı ve bu Sp*rs'un geçmekte zorlandığı orta saha mesafesini bir anda kısalttı. Biraz da şansın yardımıyla (Gallas golü eliyle attı) ceza sahasına yapılan 2 ortadan Tottenham iki gol buldu ancak gelen goller Chelsea'nin tekrar orta sahayı domine etmek için kabuğundan çıkmasına neden oldu. Chelsea orta sahasının tekrar ritmini bulduğu bu noktandan sonra sonra trafik hep tek yöndü.

Maçın kayda değer olaylarından birisi, William Gallas'ın ilk 2 Chelsea golünde yaptığı asistlerdi. Kendisinin beceriksizliğinden yıllarca çekmiş Arsenal taraftarı sanırım dünkü maçı izlerken ayrı bir zevk almıştır. Bu adamın hala Premier Lig'de oynuyor olması gerçekten şaşırtıcı bir durum. Eminim ki, AVB dünkü maçı kazanmayı çok çok çok istemiştir ancak elindeki kadro yapısı ve sahaya sürdüğü 11 buna müsade etmedi. Chelsea, iki Londra derbisinden deplasmanlarda aldığı 6 puanla lig yarışında sağlam bir avantaj elde etti. Dünkü maçta onlar açısından endişe verici olan tek olay, Torres'in arkasında ligin en üretken orta sahası olmasına rağmen, hala başsız tavuk gibi bir oraya bir buraya yaptığı amaçsız koşular ve kendine güveninin tam olduğunu herkese göstermek için denediği abuk subuk paslardı. Ocak'ta bir forvet transferi kimseyi şaşırtmayacak sanırım. 

19 Ekim 2012 Cuma

Yetişin Bizi Destabilize Ediyorlar!

Son bir kaç yılda burada Barça hakkında çok attık tuttuk ve söylediğimiz lafların çoğunluğu oynadıkları futbolla ilgili değildi. Cesc'i Arsenal'in elinden alış şekilleri, oyuncularının yaptığı haddini aşan açıklamaları ve yukarıdakine benzer gibi angutça hareketleri ile başkanları Sandro Rosell'in dallamalıkları yüzünden, bir çok Arsenal taraftarı Barcelona isminden tiksinmiş durumda. Aslında ben de tekrar Barça konusu açmak istemiyordum ancak Rosell'in ağzından yapmadığı açıklamalarından birine denk gelince dayanamadım. Bakın ne diyor Sandro efendi:

"Manchester City oyuncularımızı alıp bizi destabilize etmek istiyor,
Arsenal de, gelip genç oyuncularımıza büyük paralar teklif ediyor. 
Biz bir düşman haline geldik. Bizim başarılı olmamızı istemeyen bir çok insan var"

Hani konuşarak mal beyanı yapmak diye bir şey varsa işte böyle olsa gerek. Rosell'e şu isimleri hatırlatmak gerekir. 

Overmars, Petit, Van Bronckhost, Henry, Hleb, Fabregas, Song... 

Barça'nın, öyle yada böyle Arsenal kadrosunda çaldığı adamlar bunlar. Peki, Rossell'in bahsettiği genç oyuncular kimler? 

Fabregas, Merida, Toral, Bellerin..

Bu 4 adamdan Fabregas'ı, Arsenal daha iyi bir futbolcu yaparak geri yolladı zaten. Merida'dan da bir baltaya sap olmadı. Toral ve Bellerin'den olacak mı? Kim bilir? 

Dallama Rossell, kendi kulübünün çaldığı 7 ilk 11 oyuncusunu ne çabuk da unutmuş değil mi? City, Busquets ile ilgilendi diye birden ağlamaya başladı. 

Eh bunlar alışmış anacım. Bir kamyon parayla Arsenal'in, Sevilla'nın (Alves, Keita, Adriano), Valencia'nın (Alba, Villa) kapısına yanaşıp, bu kulüplerin oyuncularını ayartırken güzel, ama kendi oyuncularından birisiyle City ilgilenince "Bizi destabilize ediyorlar". Kim kimi daha çok destabilize etmiş acaba? 

Sandro Rossell gibi bir kımıl zararlısı için daha fazla kendimi yorasım yok. Anlaşılan o ki, City'nin parası kendisinin gözünü korkutmuş. Eh, Arsenal'e de kızgın olması normal çünkü daha 3 ay önce kendisine dünyanın en pahalı kulübe ısıtıcısını kakaladılar. Eskiden İspanya futbolunu severdim de artık harbiden yanına yaklaşılmaz bir lig haline geldi. İki şımarık büyük kulübün dominasyonu altına girmiş saçma sapan bir organizasyon oldu. Bir tarafta Mourinho'nun Real'i, diğer tarafta Sandro'nun Barça'sı. "Whoever wins, we lose" hesabı, bunlardan hangisi kazanırsa kazansın, kaybeden "centilmenlik, mütevazilik, sportmenlik" gibi kavramlar oluyor. 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Çatıyı Kim Islattı Oğlum?


Daha birkaç ay önce Avrupa Şampiyonası düzenlemiş bir ülkede oynanan bir resmi milli maçın nispeten sorunsuz geçmesini beklersiniz değil mi? Sanırım İngilizler de bu beklenti içerisindeydi. Nitekim, Polonya – İngiltere maçının yağmur yüzünden ertelenmiş olması, bu ülkede pek de hoş karşılanmadı. İngilizlerin kızgınlığı, maçın ertelenmesinden daha çok, Polonyalı otoritelerin basiretsizliğineydi gerçi. 

Dünkü maçın oynanacağı Varşova Ulusal Stadı’nın üstü aslında kapatılabiliyordu. Maçın ertelenmesini komik yapan ise otoritelerin çatıyı ıslandıktan sonra hareket ettirmeye çalışmanın tehlikeli olmasını ve böyle bir girişimin yapının garantisini sıfırlıyor olmasını öne sürerek stadın üstünü kapatmaya yanaşmamasıydı. Eğer yağmur yağarken kapatılamayacaksa, bir kamyon parayı hidrolik çatıya harcamanın ne anlamı var, onu anlayan beri gelsin tabii. Hayır, bir de aynı otoritelere, akşama sağanak yağış olacağının bilgisi de gelmiş ama “Çok yağmaz” deyip çatıyı açık bırakmışlar. Bizim laz hikayelerine benziyor resmen olay. Çatı meselesine ek olarak, stadın mimarının orijinal tasarımda 22cm yüksekliğe koyduğu futbol sahası, maliyetten kısmak için son anda 2cm’ye indirilmiş. Yani yağan yağmurun rezervuarlara akma olanağı tamamen ortadan kaldırılmış. Anlayacağınız, Polonya’nın 500 milyon euro harcadığı tesis, 1 saatlik şiddetli yağmura karşı ne üstünü kapatarak kendini koruyabiliyor, ne de sahaya yağan suyu dışarı akıtabiliyor. Gerçi para boşa gitmiş de sayılmaz, Varşova’ya stat yapalım derken olimpik yüzme havuzu yapmış elemanlar. 

Bu tip ertelemeler, futbolcuların programlarını, onların kulüplerine dönüş tarihlerini etkiliyor ancak asıl çileyi bilet alan seyirci çekiyor. Hele ki ta İngiltere’den deplasmana gittiyseniz ve ertesi güne dönüş bileti aldıysanız, hadi geçmiş olsun. Bugüne ertelenen maça kimin hangi biletle gideceği konusunda büyük bür kaos yaşanmakta şu an Varşova’da. 

İngilizler kızmakta haklı, bu kadar acemiliğin üst düzey milli maçlarda yaşanması gerçekten utanç verici. Polonyalılar, bugün çatıyı kapatmışlar ancak Varşova’da hava günlük güneşlikmiş. Daha geçen hafta stada serilen ve dün patates tarlasına dönen çimin bugün nasıl olacağı da ayrı bir merak konusu. İngilizler maçı kaybederse, kulpu takacakları yer belli. Daily Mail yarın “Kasten yaptılar” diye başlık atmazsa şaşırırım.

16 Ekim 2012 Salı

Wonga or Wronga?


Newcastle United’ın yeni forma sponsoru Wonga.com ile yaptığı anlaşmanın detayları kulüp tarafından ilk yayınlandığında, birçok taraftarı heyecanlandırdı. NUFC, 4 yıllık bu anlaşmadan £24m gelir sağlayacaktı ve Wonga, yılda £1,5m civarı bir ekstra parayı, kulübün altyapısına ve hayır işlerine yatırmayı vaadediyordu. Üstelik, taraftarın gönlünü kazanmak adına, yeni anlaşma ile beraber stadyumun adı tekrar St. James Park olarak anılmaya başlayacaktı ve forma tasarımı yapılırken taraftarın fikrini almak için bir internet forumu oluşturulmuştu. İlk bakışta, Mike Ashley, bu kontratı kulübe kazandırmak ile çok iyi bir iş yapmış gibi görünüyordu. Ancak anlaşmanın açıklanmasının ardından, Ashley ve yönetimi, övgüden çok kendilerine doğru yönelmiş bir çok eleştiri okuyla karşı karşıya kaldı. Eleştirilerin kaynaklandığı nokta, Wonga’nın kimliği ve nasıl para kazandığıyla ilgiliydi. 

Wonga.com, yüksek faizli, kısa vadeli ve küçük ölçekli “mikro” krediler üzerinde uzmanlaşmış bir şirket. İngiltere’de bu kredilere “pay day loan (ödeme günü kredisi)” deniyor; çünkü, bunları tercih eden müşteri profili, genelde günü gelen bir borcu ödemek zorunda olan ve acil nakte ihtiyaçları olduğu için yüksek faize razı olmak zorunda olan insanlardan oluşuyor. Yani Wonga, zor durumda olan insanların çaresizliklerini faize dönüştürerek para kazanıyor. Tabii ki bunu yapan ilk firma Wonga değil. Global bankacılık sektörü bu ihtiyacın üzerine kurulmuş bir sektör ve finansal olarak zor durumda olan insanlar dünya üzerinde varoldukça onlara “yardım” etmek isteyen şirketler hep olacak. Wonga’yı tartışılır yapan, uyguladıkları faiz oranları ve borçlarını toplamakta kullandıkları yöntemler. 

Wonga’nın verdiği kredilerde kullandığı faiz oranı günde %1. Günde %1’lik faizi bileşik faiz hesabıyla yıllığa çevirirseniz %3640 gibi bir rakama ulaşıyorsunuz. Hesaba, Wonga’nın aldığı sabit ücretleri de katarsanız, ödediğiniz yıllık faiz %4214 civarına yükseliyor ki, bu Wonga’nın verdiği kredilerin ortalama değeri £176’nın ortalama kredi süresi olan %16 günde ödenmesinin maliyeti olan £34’ü denkleme yerleştirilerek ulaşılan resmi bir rakam. Zaten kulübün sponsorluk anlaşmasını tartışmalı hale getiren de bu yüksek faiz oranları.

Newcastle’lı birkaç milletvekili ve Newcastle belediye başkanı, Mike Ashley Wonga’yı sponsor olarak kabul etmeden çok önce, uygulanan astronomik faiz oranlarına dayanarak Wonga’ya karşı bir kampanya başlatmış durumdaydı. Wonga karşıtı gruba göre, şirket bir “yasal tefeci” olarak varlığını sürdürüyor ve borçlarını toplamak için müşterilerini tehdit etmekten bile çekinmiyor. (Wonga’nın, borçlularına gönderdiği ihtarnamelerde, onları hapse attırmakla tehdit ettiği bilinen bir gerçek). Wonga’nın, zor durumda olan insanları hedef alan stratejisinin, bütün Avrupa finansal krizin içerisindeyken özellikle iyi çalıştığı ortada. Şirket, geçen sene cirosunu 3 misli oranında arttırıp £184m’a çıkarmış ve bunu yaparken de 2,5 milyon mikro kredi vermiş.

Wonga ve benzeri şirketlerin, ahlaki ve insani bir takım gri bölgelerde dolaştığı kesin. Zaten içlerinde birçok taraftarın da bulunduğu Anti-Wonga grubunun eleştirilerini dayandırdığı nokta, bu tip şirketlerin mali olarak zor durumda olan insanların tepesinde akbaba gibi dolaşıp, onları geri dönüşü olmayan bir borç batağına doğru iterek para kazanıyor olması. Wonga’nın, sponsor olarak Newcastle United’ı seçmesi de tesadüf değil, çünkü İngiltere’nin en yüksek işsizlik oranı, içlerinde Newcastle’ın bulunduğu kuzey doğu şehirlerinde. Yani Wonga, Newcastle’daki en zengin adamların giydiği formaların üzerine koyduğu reklamlarla, Newcastle’daki en fakir vatandaşı soymayı hedefliyor. Tabii ki, şirketin yaptığı işin yasal olduğunu ve onlardan kredi alan insanların ne gibi bir faizle karşı karşıya olduklarını bilmesi gerektiğini de söyleyebilirsiniz. Ancak Wonga gibi firmaların hedef aldığı insan profilinin, kredi notları berbat olduğundan bankalara gidemeyen, finansal olarak tamamen dibe vurmuş ve çoğunluğu cahil kişiler olduğunu da hatırlatmak lazım. Yani bu halleriyle 80’lerde bizim esnafın, çiftçinin parasını yolan bankerlere bayağı bir benziyorlar. 

Sponsoru olan şirketin nasıl para kazandığı, bir kulübün ne kadar umrunda olmalıdır sorusu aslında tartışmaya açık. Premier Lig’de Wigan, West Ham ve Stoke’un sponsorları bahis firmaları ve Aston Villa’nınki bir kumarhane. Bu şirketler belki Wonga gibi “tefeci” değiller ancak para kazanma yöntemlerinin, müşterilerini sıklıkla mali sıkıntıya soktuğu da bir gerçek. Newcastle taraftarının bir kısmı, bu şirketlerin de Wonga’ya benzer bir tepkiyle karşılanması gerektiğini savunuyorlar ve Wonga’nın daha önce Blackpool ve Hearts’a da sponsor olmuş olmasından kimsenin bahsetmemesinden yakınıyorlar. Ancak Blackpool ve Hearts’ın ulaşacağı kitlenin, dünyanın en çok izlenen ligindeki bir takımın ulaşacağı kitleyle kıyaslanamayacağı ortada. Üstelik tepkilerin Newcastle’ın anlaşmasından sonra başlamasının asıl nedeni, bu bölgede hali hazırda Wonga karşıtı bir kampanyanın parlamento düzeyinde yürütülüyor olmasıydı. Kulübün yaptığı kontratı “rezalet” olarak tanımlayanlar bizzat o bölgenin milletvekilleriydi. Birkaç taraftar grubu da bu tepkiye katıldı ve Mike Ashley’i bir kez daha kulübün itibarını lekemekle suçladı. 

Aslında tartışma, futbol kulüplerinin ne ölçüde sosyal sorumluluk sahibi olması gerektiği konusuna gelip dayanıyor. Cahil insanın cebindeki paraya göz dikmiş binlerce bahisçi, tefeci var ve bunların birçoğu da yasal şirketler. Sen bir spor kulübü olarak, bu amaca ortak olup, bu kardan pay almayı içine sindirebiliyorsan, söylenecek pek bir şey yok. Wonga’nın, Newcastle’a ödeyeceği her kuruş, Newcastle’daki en fakir adamın cebinden çıkıp, haftada yüzbinlerce pound kazanan futbolcuların cebine girecek ve bu değirmenin dönmesini engelleyecek hiçbir yasa yok. “Dünyanın şu anki düzeni böyle kurulmuş hocam” diyorsanız, siz de haklısınız da, Wonga örneği sanki diğerlerine göre biraz daha fazla kokuşmuş. Ne diyelim; Mike Ashley, bu kulübün sahibi olduğu sürece Newcastle ve kokuşmuş kelimelerini aynı cümle içerisinde daha çok kullanacağız. 

Not: Bu arada, Wonga sponsor olduktan sonra stadın adını St. James’ Park’a geri çevirecek hikayesinin bir yalan olduğunu söyleyebilirim çünkü zaten St James’ Park’ın adı resmi olarak hiç değişmedi. Kulübün başarılı sezonunu fırsat bilen Mike Ashley, stadın tabelalarını indirip, kendi şirketinin tabelasını astı ve medyaya sanki stadın ismi değişmiş gibi yansıtıldı. Oysa ortada bir kontrat ya da bir anlaşma yoktu. Mike Ashley, St James’ Park’ı bir bilboard olarak kullandı ve şimdi Wonga’ya yönelen tepkiyi azaltmak için bunu bir koz olarak kullanmaya çalışıyor. Yerseniz tabii.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Felix Baumgartner vs Luis Suarez


Kim daha iyi atlıyor? 

39 km'den atlayıp ses hızını aşan Baumgartner mi, yoksa 1 metreden atlayıp tahammül sınırlarını aşan Suarez mi? 

Baumgartner 39 km'den atlamış olabilir ancak ceza sahasına ineceği garanti mi? Onu denk getirse, bu atlayış ona penaltı kazandırır mı? Yoksa daha paraşütü açılmadan sarı kartı yer mi? 

Bana göre Suarez'e bir paraşüt ve oksijen tüpü versek, ses hızını geçtim, ışık hızını bile aşar. 

Baumgartner ve Suarez kusura bakmasın ama benim için dünyanın en iyi atlayışı hala Morten Gamst Pedersen'e ait. 


10 Ekim 2012 Çarşamba

Suç ve Cez.. Şaka Len Ne Cezası?


Yine mi milli ara arkadaş? Bir insanın futbol keyfinin içine bu kadar güzel eden başka bir müessese daha var mıdır bilmiyorum. Vizyonsuz UEFA, şu şampiyona elemelerine "ön eleme" sistemi getirmek için neyi bekliyor anlamıyorum. Sadece 10 takımın olduğu CONMEBOL (Güney Amerika) hariç bütün kıta elemelerinde "ön eleme" var; 53 takımlı UEFA hala bütün takımları birbiriyle oynatacağım diye kendini yırtıyor. Yahu, Almanya San Marino'yla, İspanya Andorra ile oynasa ne olur, oynamasa ne olur. Yapsana ilk 16'nın altındaki tüm takımlara bir ön eleme. Gereksiz takımlardan bir kurtul, sonra kur yine eleme gruplarını. Maçların sayısı düşsün ama kalitesi yükselsin. Biz de, İngiltere, San Marino'ya gidecek diye Premier Lig keyfimizden olmayalım. 

Lige ara verilince, futbol gündemi bir anda "futbol" olmaktan çıktı. Şu sıralar İngiltere kamuoyu bir kendini yere atanları, bir de ırkçı Terry ve onun büzükdaşı dallama Cashley'i konuşuyor. Her iki konunun ortak noktası verişmeyen cezalar yüzünden, tartışmaların sündükçe sünmesi. 

Kendini yere atanları ele alalım mesela. Bu adamlara neden televizyon görüntülerine bakarak ceza verilmez anlayan beri gelsin. Bu hafta, hem Bale hem de Suarez'in dalışları komiklik derecesine varan, acınacak hareketlerdi. Bu dallamalar sadece kendi imajlarını değil, ligin ve hatta genel anlamda futbolun itibarını zedeliyorlar. Biliyorsunuz rugby'de bu tip hareketlere video görüntülerinden ağır cezalar verilebiliyor. Dün rugby hastası bir arkadaşlar konuşuyorken sordum, "Nedir bunun standart cezası diye?", eleman "Cezaya gerek yok, bu hareketi yapan öyle bir aşağılanır ki, bir daha utancından sahaya çıkamaz" dedi. Harbiden de rugby'de böyle bir kültür var. "Mert ve adil olma" kültürü. Birçok rugby oyuncusunun bu tip hareketleri yapmak aklına bile gelmez. Ancak günümüzün profesyonel futbolcuların çoğu kokuşmuş adamlar olduğundan, onların hakemi aldatmak için yemedikleri halt yok. Benim merak ettiğim, futbolu yönetenlerin sopayı ele almak için neyi bekledikleri? Gerçi cevabı biliyor gibiyim. Mars'ta rover gezdirecek teknolojiye ulaşılmışken, neden futbolda hala gol çizgisi teknolojisi olmamasının sebebiyle aynı. Futbolu yönetenler bir grup vizyonsuz dinozor ve onların ceplerini doldurmaktan başka pek de bir şey umurlarında değil. İngiltere Futbol Federasyonu'ndan bu işe bir önlem almasını beklemek de pek gerçekçi değil çünkü onlar daha bariz olayları bile cezalandırmaktan acizler. Bu hafta, Robert Huth'un, Suarez'in midesine yaptığı krampon naklini ve RvP'nin Cabaye'a oturttuğu dirseği görmezden geldiler. Rakibi sakatlamaya yönelik hareketleri doğru düzgün cezalandırmayan bir federasyonun, kendini yere atan oyuncuları cezalandırması biraz tutarsız olur. 

Ceza demişken, bu Terry meselesi de tam bir komedi halini aldı. Geçen sene Suarez'e "Negrito" lafı için 8 maç ceza veren federasyon, bu sene "F*cking black c*nt" için Terry'e sadece 4 maç verebildi. Hani Suarez'in ettiği laf ırkçıysa, Terry'ninki gaz odası inşaatı yapmaya eşittir heralde. Zaten ırkçılığın azı çoğu mu olur yahu? Birisi 8 alırken diğeri niye 4 alıyor? 

John Terry'nin beş para etmez bir adam olduğunu, takım arkadaşının karısıyla yatmasından biliyorduk ve bence ırkçılık sıfatı kendisine çok yakıştı. Chelsea taraftarı, bir Aziz Yıldırım bağıyla, hala Terry'nin peşinden gitmekte ısrar ediyor. Ne yönetimlerinden bir ses var, ne de Abramoviç kulübün imajının içine etmekle meşgul olan dallamaları cezalandırmayı aklından geçiriyor. Ne diyeyim, John Terry, sadece maddi değerler üzerine kurulmuş ve bir dolu kişiliksiz adam barındıran bir kulübe yakışır bir kaptan bence. O ve #bunchoftwats çıkışıyla, beyin özürü seviyesinde Terry'den de aşağılarda olduğunu da kanıtlayan Ashley Cole, cuk oturuylar o formaya. Bence Balotelli, Joey Barton, Adebayor ve Emre Belözoğlu'nu da transfer etsinler ki, ciğeri beş para etmez adamların hepsi orada toplansın. Doyamıyorlar baksana. 

Bazen Arsenal, biraz fazla "temiz" olduğu için eleştiriliyor ancak bu adamlara baktıkça gerçekten midem kalkıyor. Wenger'e kulübe belli bir standartı getirdiği için teşekkür etmemiz lazım. Arsenal'li oyuncuların tamamı sütten çıkmış ak kaşık değil ama rakibin böğrüne basan, kendini yerden yere atan ya da ağzından salyalar akara ırkçı söylemlerde bulunan adamlar da çok şükür şu anki kadroda yok. Olursa da, başkaları gibi "Captain, leader, legend" diye omuzlara almak yerine, onları darağacına yollayan da Arsenal taraftarı olur zaten. 

7 Ekim 2012 Pazar

Pazar Notları


West Ham 1 - 3 Arsenal
İlk bakışta Arsenal için rutin bir galibiyet gibi gözükse de, maç başlamadan önce West Ham'ın Arsenal'den daha fazla puanı olduğunu da hatırlamak lazım. Big Sam'in takımı, bu sene özellikle kendi sahasında çok iyi maçlar çıkardı ve özellikle Carroll'ın sahada olduğu Fulham maçında rakibi adeta dağıtmışlardı. Üstelik, Big Sam'in oynattığı futbolun, Arsenal'e ters geldiği de hepimizin bildiği bir gerçekti ve Wenger'in defansı geçen hafta Chelsea karşısında duran topları savunamadığı için kaybetmişti. Tüm bunları göz önüne aldığınızda, dün maçtan önce Arsenal için "Rahat kazanır" demek zordu ancak takım iyi bir performansın sonucunda nispeten rahat kazandı. 

Wenger'in, ceza sahasına yapılan ortalar ile gol arayan takımlara karşı uyguladığı klasik bir taktiği var ki, o da kanatları iyi kapatıp, rakibin etkili orta yapabileceği bölgelere girmesini önlemek. Arsenal, bu tip bir rakibe karşı oynadığında, bekler normalden daha az maceraperest oynuyorlar ve Arsenal açıkları da, rakibin beklerini bütün maç boyunca takip ediyorlar. Arsenal'in dünkü maçı kazanmasının anahtarı, takımın bu taktiği mükemmele yakın uygulamasında yatıyordu aslında. Arsenal takım halinde kanatları iyi kapattı ve Jarvis ve Vaz Te'nin maç boyunca yaptıkları tek bir ortayı bile hatırlamıyorum ben. Kanatların kapanması demek, West Ham'in kendi sahasından çıkan 50-60 metrelik uzun toplarla,  Carroll'u bulmak zorunda kalması demek oluyordu ki, bu tip topları savunmak çok daha kolaydı. Her ne kadar, bu uzun toplar West Ham'a bir kaç net pozisyon vermiş olsa da, Arsenal savunması maç boyunca iyi bir görüntü çizdi. Bana göre, Vermaelen'in sezonu hala rayına oturmuş değil ve o oyununu beklenilen standarta çektiğinde savunma daha da iyiye gidecektir. Zaten, çekemezse formayı da Koscielny'e kaptırabilir. Dün, Mertesacker'in varlığı yine savunmaya sakinlik ve disiplin veren en önemli faktördü ancak kendisinin kademeye girmekte geç kalması, Arsenal'in yediği golün sebeplerinden birisiydi. Gol poziyonunda, Ramsey, Diame'yi ceza sahasına kadar takip ederek aslında kendine düşen savunma görevini yaptı. Arsenal stoperlerinin, Diame ceza sahasına girdiği anda kademeye girmek için hazır olması gerekiyordu ki, Mertesacker, onu kapatacak mesafeydi. Ancak, Alman, Diame'yi kapatmak yerine, yerinde durmayı tercih etti ve West Ham'lı oyuncuya şutunu ölçüp biçmek için çok fazla zaman verdi. 

Arsenal, yediği gole kadar geçen sürede daha iyi oynayan taraftı ve zaten gol de West Ham'in ilk pozisyonu ve kaleyi bulan ilk şutundan geldi. Golden hemen sonra, takım hafiften bir bocalama periyodu geçirdiyse de, ilk yarının sonuna doğru tekrar kontrolü eline aldı. Arsenal'de, Arteta, Cazorla, Podolski ve Girroud üst düzey bir maç çıkardılar ve yaratılan her pozisyonda bu oyuncuların imzası vardı. Arteta, 106'sı isabetli 111 pasla oynadı ki, bu pasların sadece 19'u geriye doğru yapılmıştı. Onun sürekli olarak sağladı pas arzından en çok faydalanan adam, tabi ki Cazorla. İspanyol dün yine Arsenal hücumlarının merkezi ve orkestra şefiydi. Özellikle, Podolski ve Giroud ile olan uyumu ilerisi açısından umut vericiydi. Wenger'in dün yaptığı en doğru iş, Giroud'yu ilk 11'de başlatıp, Arsenal'e gerçek bir forvet ile oynama şansı vermesiydi. Her ne kadar Cazorla ve Arteta da çok iyi oynadılarsa da, Giroud benim için maçın adamıydı çünkü maç boyunca neredeyse yanlış bir adım atmadı. İlk golü başlatan ve bitiren kendisiydi, 2. golün asistini yaptı ve oynadığı pivot oyunuyla Podolski ve Cazorla'ya bol bol boşluk yarattı. İleri geri sağa sol kafası kopmuş tavuk gibi koşan bir Gervinho yerine, ne zaman nereye koşacağını bilen safkan bir forvetin varlığı bana göre Arsenal hücumunu bir üst seviyeye taşıdı. Bana göre, Wenger'in bu noktadan sonra Giroud'da ısrar etmesi ve Fransız oyuncuya takıma alışma ve momentum kazanma şansını çok geçmeden vermesi gerekiyor. Gervinho, dün çok etkisizdi ve onun için daha da kötü haber, Walcott'un oyuna girer girmez yaptığı etkiydi. Her ne kadar attığı gol, bizim iyi yaptığını bildiğimiz kontra golü olsa da, Walcott'un oyuna dahil olmasından sonra, Arsenal hücumunun her iki kanadı da çalışmaya başladı ve bu genişlik West Ham savunmasının çökmesi için de yeterli oldu. Gervinho'nun, Arsenal takımının oyuncusu olmadığını daha önce bir kaç kez yazdım. Bir çokları, attığı bir kaç gole bakarak, onun formda olduğundan bahsediyor ancak bana göre, bunu söyleyenler maçların özetlerini izleyip yorum yapan adamlar. Gervinho'nun her maç kaç topu ezdiğini ancak 90 dakikayı izleyenler görebiliyor. Top ezme ve saçma sapan çalımlar deneme konusunda, Gerv'in Wenger'den uyarı aldığı ortada çünkü son 2-3 maçta daha basit oynamaya çalıştığını gördük. Ancak, bana göre oyun görüşü ve teknik kapasitesi Arsenal hücumuna entegre olacak bir oyuncunun standartlarının çok altında ve Giroud, Walcott, Ox form tutarsa, kendisi aynı geçen sene olduğu gibi kulübeye hapsolacak.

Bu maçla ilgili olarak bir de Phil Dowd'tan bahsetmek istiyorum. Kendisinin kötü bir hakem olduğu hepimizin malumu ancak dün verdiği ve vermediği kararlar Arsenal'in canını yakabilirdi. Diame'nin Arteta'yı biçmesine kart bile göstermeyip, bu oyuncunun 30. dakikada kırmızı görmesinin önüne geçti ancak, Gervinho'ya rakibe dokunmadığı bir pozisyonda sarı kartı yapıştırdı. Ramsey'e, ceza sahası çizgisi üzerinde yapılan aşırı bariz pozisyonu es geçmesi inanılacak gibi değildi ve Ricardo Vaz Te'nin Mannone'nin suratına attığı tekmeyi de yakalayamadı. İşin daha komiği, Dowd tarafından cezalandırılmayan Vaz Te'nin ilahi güçler tarafından anında cezalandırılmasıydı. Nitekim, Vaz Te, Mannone'nin suratına gelsin diye çekmediği ayağı yüzünden bileğinin üzerine düştü ve kolunu kırdı. "Instant karma" diye bir kavram varsa, böyle bir şeydir heralde. 

Daha önce dediğim gibi, bir çokları bu galibiyeti normal karşılayabilir ancak rakibin formu ve felsefesi ile Arsenal'in zayıf noktaları ele alındığında bana göre önemli bir 3 puandı. Arsenal'in gerçek bir forvet ile oynadığını görmek güzeldi ve her ne kadar eskisi kadar itici olmasa da Big Sam'e karşı alınan galibiyet de ayrıca tatlıydı. 

Chelsea 4 - 1 Norwich
Ligin en iyi hücumlarından birisi ligin en kötü savunmalarından birine karşı oynayınca ortaya çok uzun uzun anlatmaya gerek olmayan bir maç çıkıyor. Chelsea hakkındaki kesin kararımı hala veremememin sebebi, Di Matteo'nun oynattığı dar futbolun, Chelsea'nin beklerini hücuma sokamadığı her maçta zorlanacağını düşünmem. Chelsea, sezon başından beri 4 büyük maçta City, Juve, Atletico ve Arsenal'e karşı oynadı ve bu maçların dördünde de daha iyi oynayan taraf rakipti. Di Matteo'nun şu anki dizilişinde Torres ileride tek başına ve onun arkasındaki 20 metre çapındaki dairede 3 oyun kurucu oynuyor. Hazard'ı Lille formasıyla sol çizgiye daha yakın oynarken izliyorduk ancak Chelsea'ye geldiğinden beri forvet arkasında serbest oynuyor. Daha ilginç olan, Oscar ve Mata'nın da hemen hemen benzer görevlerle sahada olması. Bu üçlünün çok yetenekli olduğu aşikar ancak bu kadar serbestlik ve dar alanda oynanan futbol Chelsea'nin disiplinli orta sahalar karşısında zorlanmasına neden olacağı ortada. Dün, Norwich'in tek hücum opsiyonu, göbekteki Holt'u bulmaktı ve Chelsea'nin iki beki de gayet rahat bir şekilde hücuma çıkıp, takıma genişlik kazandırabildiler. Oscar, Hazard ve Mata üçlüsünden kanatlara veri geriye gelip top alan tek isim Mata idi ve Chelsea resmen 3 forvet ve arkalarında Mata'nın olduğu bir taktik ile sahadaydı. Bu tip bir diziliş, orta sahada hiç bir dişi olmayan Norwich karşısında sonuç veriyor ancak bu anlayışın uzun vadede sürdürebilir olup olmadığından emin değilim. Chelsea ligin tepesinde olabilir ancak ilk 7 maçlarının 3'ünün ligin son 5'inde olan takımlara karşı olduğunu da hatırlatmak istiyorum. O yüzden Chelsea'nin futbolunun ne seviyede olduğu hakkındaki kararımı bir süreliğine daha ertelemek istiyorum. Dünkü maçtan Norwich adına çıkabilecek tek olumlu sonuç, bu sezon ilk defa Grant Holt'u kullanmayı hatırlamış olmaları sanırım. 

Wigan 2 - 2 Everton
Wigan taraftarını bilmiyorum ancak Martinez'in 3-4-3'ü tarafsız izleyici açısından seyri ilginç maçlar ortaya çıkarıyor. Wigan'ın, 3'lü forveti dün ilk yarım saat içerisinde Moyes ve Everton'u bayağı bir şaşırtmış olsa gerek ki, Everton futbol oynamaya başlayana kadar skor 2-1 olmuştu bile. İlk yarıda, Wigan, ileri üçlüsüne iyi servis yapmayı başardı ve Kone'nin ekstra oyunu sayesinde 2 de gol buldular. Her ne kadar, ilk golleri bariz ofsayt olsa da, Wigan bu bölümde daha iyi olan taraftı. Sezon başından beri, Fellaini'nin oynadığı oyun övüldü ancak bana göre Everton takımındaki en kritik adam Leighton Baines. Zaten, Everton'ın dün maça geç başlamasının sebebi, Kone'nin Baines'in bölgesine yaptığı koşularla bu oyuncuyu ilk yarım saat boyunca hapsetmesiydi. Wigan, 2-1 öne geçtikten sonra yavaşladı ve özellikle ikinci yarı geriye yaslanıp kontra aramaya başlayınca, Baines'in üstlerine dalga dalga gelmeye başlamasına neden oldu. Dün ikinci yarıda, Moyes'in planı, sol taraftaki Baines ve Pienaar işbirliğini kullanıp pozisyon üretmekti ki, Baines'in insan üstü oyunu sayesinde başarılı da oldular. İlginç olan, sezon başından beri forvet arkası oynayan Fellaini'nin orta sahaya daha yakın oynamasıydı. Bunun sebebi, muhtemelen, Wigan'ın sahada 3 forvetle yer almasıdan dolayı, Moyes'in defansına destek vermesiydi ancak bu değişiklik, aynı zamanda Everton'ın A Planı olan "Baines'in Fellaini'ye yaptığı orta" nın devre dışı kalması anlamına geliyordu. Buna rağmen, ikinci yarıda Everton maçı koparacak pozisyonları buldu ve Jelaviç'in net penaltısı verilseydi, galibiyete de gidebilirlerdi. Martinez, Cuma günkü basın toplantısında, hakemlerin aleyhlerine yaptığı hatalardan bahsetmişti, dün attıkları ofsayt gol ve rakibe verilmeyen penaltıdan sonra biraz rahatlamıştır sanırım. 

Man City 3 - 0 Sunderland
Hafta içi Dortmund tarafından sahadan silinen Man City'nin rakibi dişli savunmasıyla çetin ceviz bir takım olan  ve geçen sene Etihad'tan puan çıkaran tek takım Sunderland olunca, bayık bir maç bekliyordum ben açıkçası. Cuellar, Tevez'e yaptığı aptalca faulle City'nin yolunu açınca, maç biraz daha izlenebilir hale geldi. Man City, bu sezon ilk defa bir maçı gol yemeden tamamladı ve bunun kaptan Kompany'nin oynamadığı ilk maçta gelmesi de ayrıca ilginçti. Resmi açıklama, Kompany'nin hafta içi sakatlandığı yönündeydi ama Mancini'nin kendisini formsuz olduğu için dinlendirmek istediği dedikoduları dün bol bol yapıldı. Sunderland'e karşı skor üretmek her takım için zor, ancak dün Balotelli'nin berbat futbolu City'nin işini ekstra zorlaştırdı. Hatta, Balotelli freni sahadan çıkıp Aguero girdikten sonra City'nin bu sezonun en iyi futbolunu oynadığını bile söyleyebilirim. Gerçi, Sunderland'in gol aramak için açılması da bunda etkili oldu ancak City nihayet geçen sene öldürücü olan hücumunundan kesitleri sahaya yansıtmaya başladı. Sunderland'in kontraları maç boyu tehlikeliydi, ancak Lescott'un ekstra performansla oynadığı City savunmasını çok fazla üzebildiklerini söyleyemem. Bu seneki Sunderland, O'Neill'in 2006/07'de, 17 beraberlik alan Aston Villa'sını hatırlatıyor bana. Bütün sezonu böyle oynayarak geçirirlerse, sezon sonunda Sunderland taraftarından çatlak sesler gelmeye başlar mı merak ediyorum. Sunderland, kötü oynamıyor ancak bazen defansif disiplin araçtan çok amaç halini alıyor gibi geliyor bana. Şu an ligde, sahada en belirgin görev tanımlarıyla ve dolayısıyla en az özgürlükle oynayan oyuncu grubu Sunderland'li oyuncular ve bu disiplin Sess ve Johnson gibi yaratıcı oyuncuları sezon sonuna kadar biraz sıkabilir. Yine de, O'Neill'in Villa'nın başındaki en iyi sezonunu, 17 beraberlik aldığı sezonun ertesinde, 07/08'de geçirdiğini düşünürseniz, Sunderland'in daha iyiye gideceğini öngörebilirsiniz. 

5 Ekim 2012 Cuma

Bana Gül Bahçesi Vadetme


Gazidis’in geçen hafta yaptığı açıklamaların ardından, Arsenal’in finansal durumu hakkında kısa bir özet geçmiştim. Bu konuyla ilgili daha geniş bir analiz ve daha detaylı rakamları, bu işlerin uzmanı olan Swiss Ramble yayınladı. Onun yazısını kaynak alarak, Arsenal’in mali durumuna biraz daha derinlemesine bakabiliriz. Çok uzun ve detaylı bir analiz okumak istiyorsanız, Swiss Ramble’ın yazısını tavsiye ediyorum. Ben, sizi fazla sıkmamak adına daha önemli gördüğüm detaylardan bahsedeceğim.


Tablo 1’den Arsenal’in son 6 yılına genel bir bakışı görebiliriz. Her ne kadar Gazidis, “Şu kadar kar ettik, böyle iyi durumdayız” diye atıp tutsa da, bu tabloda beni endişelendiren ayrıntı “Profit from Player Sales” satırı, yani oyuncu satışlarından elde edilen kâr. Eğer Arsenal’in bu seneki “Operating profit” yani faaliyet kârına bakarsanız, orada £18,5m’lik bir zarar olduğunu görüyorsunuz. Yani Arsenal’in futbol operasyonu, aslında zarar etmiş durumda ve Gazidis’in övündüğü kâra ancak Nasri ve Fabregas’ın satışlarından gelen parayla ulaşılabilmiş. Kulübün en değerli varlıklarını satarak, sürekli kâr açıklama felsefesi aslında Arsenal’in son 6 yılına damga vurmuş durumda ve bu yıl da bu trend RvP ve Song’un satışlarıyla devam etti. Son birkaç yılda Arsenal’in açıkladığı kârlara olumlu katkı yapan bir başka faktör de Highbury Square’e yapılan konutların satışından gelen paraydı. Tablo 2’de bu iki faktörü toplam kârdan düştüğümüzde, tablonun pespembe olmaktan uzaklaştığını görüyoruz.

Tablo 2 (Kaynak: The Swiss Ramble) 

Son açıklanan £36,6m’luk kârı ele alalım mesela. Eğer bu rakamdan, geçen sene futbolcu satışından ve emlak işinden gelen parayı (£67,7) düşerseniz, Arsenal Futbol operasyonu £31,3m zarar etmiş oluyor. Daha da çarpıcı bir rakam eğer aynı işlemi son 6 seneye uygularsanız ortaya çıkıyor. Son 6 senede Arsenal’in açıkladığı toplam kâr £195,2m ve oyuncu satışı/emlak karlarını bu rakamdan düşerseniz, aynı dönemin sonucu £17,6m zarar oluyor. Maalesef Arsenal, son 6 senede açıkladığı £195m kârın £178m’lık kısmını oyuncu satışlarından elde etmiş durumda ve bu tehlikeli strateji yavaş yavaş kulübün bir “feeder club” olmasına neden oluyor.

Aslına bakarsanız bu, Arsenal tepe yönetiminin kulüp vizyonuyla örtüşen bir tablo. Kroenke’nin Arsenal’i satın almaktaki amacı, kulübü mali ve sportif başarı olarak United, Real, Barça gibileri seviyesine yükseltmek değildi. Arsenal yönetimi, şu an için kulübe sağılacak bir inek muamelesi yapıyor. Son 7 senede Arsenal, her transfer döneminde en değerli oyuncularını elden çıkardı ve ne tesadüftür ki, aynı dönemde müzesine hiçbir yeni gümüş ekleyemedi. Peki bu Kroenke’nin umrunda mı? Hayır. Eğer bu tablo onun umrunda olsaydı, geçen sene sene kulüp hiçbir şey kazanmamasına rağmen Gazidis’e %25 zam verip, kendisini Premier Lig’in en çok kazanan 2. CEO’su yapmazdı. Gazidis’in geçen sene aldığı £2,13m’luk ücretin, Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Chelsea’nin CEO’su Gourlay’inkinin 2 katı olduğunu hatırlatmam gerekir. Arsenal yönetimi, konu oyuncu ücretleri olduğunda “Bizim City ile aynı seviyede ücret vermemiz mümkün değil” diyor ancak Arsenal’in CEO’su ve hocasının ücretlerinin Man City’li mestaklaşlarıyla aynı seviyede olmasını konu eden yok. Hadi Wenger’in bu parayı hak ettiğini söyleyebiliriz de, Gazidis bu kulübe ne vermiş ki hamuduyla götürmesine izin veriliyor? Bu dengesizliğin sebebi, daha önce de söylediğim gibi Kroenke’nin, Arsenal’in bir “feeder club” olmasından gayet memnun olması. Kroenke ve kuklası Gazidis biliyor ki, Wenger’i elde tuttukları sürece, Arsenal bir şekilde ilk 4’e girecek ve Şampiyonlar Ligi’ne gidilip birkaç da oyuncu satıldığında kulüp hep kâr edecek. Arsenal yönetimi ve hocası, Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluklarını hedefler defterinden çoktan sildiler ve şu an için o defterde tek bir kelime var: “Kâr”.

Belki Gazidis’in futbol takımının performansında bir suçu olmadığını ve onun ticari başarılarla ile değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz. O zaman size aşağıdaki Tablo-3’e bakmaya davet ediyorum. 
Tablo 3 (Kaynak: The Swiss Ramble) 

Tablo 3, Avrupa’daki takımların ticari gelirlerine göre bir sıralamasını içeriyor. Görüyoruz ki Arsenal, bu alanda bırakın United'ı, Real'i, Bayern’i, Hamburg'u, Schalke'yi Dortmund’un bile gerisinde. Bu tablonun sorumlularından birisinin, Arsenal’i Emirates’a taşınırken yaptığı uzun sureli Emirates ve Nike kontratları olduğunu biliyoruz. Ancak, %25 gibi astronomik bir ücret artışını hak etmek için Gazidis, görevde olduğu son 3 senede ne yapmıştır? Aşağıdaki tablo son 3 senedeki ticari gelir gelişimini gösteriyor.
Tablo 4 (Kaynak: The Swiss Ramble) 

Gazidis, görevde olduğu son 3 yılda, Arsenal’in ticari gelirlerini £4m arttırmış (ki bu sadece enflasyondan dolayı yaşanan artış yani kendisi hiçbir şey yapmış değil). Aynı dönemde Gazidis’in cebine indirdiği para nedir? £5,5m! Yani Gazidis, 4 milyonluk artış için 5 buçuk milyonluk maaş ile ödüllendirilmiş. Hani ticari gelişimin yavaşlığının suçlusunun global kriz olduğunu filan söyleyeceğim ancak aynı dönemde Man Utd, Arsenal’i 12 katı, Liverpool 4 katı, City 10 katı ve Tottenham 1,75 katı ticari gelir artışı sağlamış. (Ki bu rakamlara Liverpool’un Warrior ve City’nin Etihad kontratları dahil değil). Anlayacağınız, Arsenal yönetimi oturmuş 2014’ü bekliyor ki, Nike ve Emirates ile yeniden kontrat yapma zamanı gelsin. Peki Arsenal o zamana kadar hiçbir kupa kazanamazsa, bu şirketler son 10 senede hiçbir şey kazanmamış kulübe neden daha fazla para ödemek istesin? Man Utd’ın antrenman formasına sponsor olan DHL’in, Arsenal’in ana forma sponsoru Emirates’ten yılda £4m fazla ödediğini düşünürseniz, global firmaların bilançoda değil sahada başarılı olan takımlara reklam vermek istediğini anlarsınız. Arsenal, forma reklamı için Emirates’ten yılda £6m alırken, United’ın yeni forma sponsoru Chevrolet 2014 yılından itibaren Manu’ya yılda £45m ödeyecek. Hatta o zamana kadar forma sponsoru AON kalacak olmasına rağmen, Chevrolet, 2014’e kadar United’a yılda £11m ödemeyi de kabul etmiş durumda. Aynı United’ın, £700m borcu var ancak gördüğünüz gibi bu sponsorların pek de umurunda değil. Onların tek ilgilendiği şey, sahadaki başarı. Eğer Arsenal her sene yıldız oyuncularını kaybetmeye devam eder ve kupa orucunu sürdürürse, isterse her sene £500m kâr açıklasın, yine ticari gelir konusunda rakiplerinin gerisinde kalmaya mahkum olacak. (Arsenal’in Emirates’ten aldığı paranın Sunderland, Tottenham, Aston Villa ve Newcastle United’ın forma gelirlerinden düşük olduğunu ve Nike’ın, United’a yılda £25m öderken, Arsenal’e £8m ödediğini de buraya not düşeyim)

Ticari gelirler, Arsenal gibi takım için pek de iç açıcı seviyelerde değil. Toplam gelirlere baktığımızda da benzer bir tabloyu görüyoruz aslında. Arsenal’in toplam geliri, Emirates’e taşınılan günden beri hızla yükselip şu an için Avrupa’nın en yüksek 5. gelir seviyesine gelmiş olsa da, son 4 senedeki durağanlık sıkıntı verici.
Tablo 5 (Kaynak: The Swiss Ramble) 

Tablo 5’e bakarsanız, Arsenal’in toplam gelirinin son 4 senede yerinde saydığını görüyorsunuz. “Match Day” yani gişe ve diğer stadyum gelirleri geçen sene %6’lık bir fiyat arttırımı yapılmasına rağmen gerilemiş durumda ki, bunda kupa ve Avrupa’daki maç sayısının azalmasının katkısı büyük. Yayın gelirleri, gelmeyen başarılar sayesinde yerinde saymakta ve yukarda bahsettiğimiz ticari gelirler son 6 senede sadece £10m artmış. Yani, Gazidis yönetiminin son 3 senedeki katkısı toplam £10,3m. Gazidis’in bu sürede aldığı maaş neydi? £5,5m!! Oh ne ala memleket.

Bu artışın ne kadar düşük olduğu konusunda bir fikir vermesi açısından, Arsenal’in gelirlerini Avrupa’nın en yüksek gelire sahip diğer 6 kulübüyle olan kıyaslamasına bakalım.
Tablo 6 (Kaynak: The Swiss Ramble) 

Gördüğünüz üzere, son 3 senede bütün rakipleri Arsenal’den fazla gelir artışı sağlamış ve bunların en düşüğü olan Chelsea, Arsenal’in 2 katını başarmış. Chelsea’nin Şampiyonlar Ligi’nden götürdüğü £60m’un bu rakamlara dahil olmadığını ve seneye Chelsea’nin gelir olarak Arsenal’in üzerine çıkacağını da hatırtlatmam gerekir sanırım. Hani Arsenal yönetimi sürekli olarak UEFA'nın FFP'si devreye girdiğinde, Arsenal'in avantajlı konuma geçeceğini söylüyor ya işte o tam bir hikaye. FFP'nin vuracağı tek takım Man City gibi gözüküyor çünkü Arsenal'in diğer rakiplerinin tamamı gelirlerini hızla arttırıyor. Eğer şu anki trend devam ederse, Real ve Barça, 2014'te Arsenal'in 2 katı gelir elde ediyor olacak. United ise £100m kadar bir fark yapacak. FFP devreye girse bile, gelirleri Arsenal'den çok daha yüksek olan bu kulüpler yine yıldız oyuncuları kendilerine çekecekler, Arsenal yine feeder kalmaya devam edecek. 

Daha önceki yazıda söylediğim gibi, Kroenke göreve geldiğinden beri kulübün ettiği kâra elini sürmedi. Kendisinin şu anda kulüpten aldığı tek para, senelik £1,3m'luk maaşından ibaret. Tabii Kroenke kar payı almıyor olabilir ancak Arsenal her kâr açıkladığında, %67'sini elinde tuttuğu hisselerin değerleri yükseliyor. Yani, dolaylı olarak 3 senede £100m'un çok üzerinde kâr etmiş durumda. Yani "Aman Kroenke ne iyi adam" diyecekseniz, bir daha düşünün. "Peki Kroenke ellemiyor, Arsenal transfer yapmıyor, peki abi ne oluyor bu paraya?" diyenleriniz için gelsin aşağıdaki tablo. 
Tablo 7 (Kaynak: The Swiss Ramble)

%1. Arsenal'in son 5 senedeki nakit akışının transfere harcanan kısmı sadece %1'den ibaret. %36'nın borç ve faiz ödemesine gitmesi güzel tabi de, %1 nedir be abi? %32'lik kısım resmen bankada yatıyor ki, tablo 8'den Arsenal'in bankada yatan parasının £154m'a ulaştığını görüyoruz. Arsenal'in yatırıma yani transfere dönüştürecek tonla parası var ancak bunu yaparsa sezon sonunda kâr açıklayamayacak. İşte Arsenal böyle bir kafa ile yönetiliyor. "Kupa mı, kâr mı?" sorusuna, Kroenke, Gazidis ve Wenger hep bir ağızdan "Kar!" diye cevap veriyorlar. Bu noktada, Arsenal'in elinde bulunan parayla neden daha fazla borç ödemesi yapmadığı sorusu da akla gelebilir ancak kulübün borcunun büyük bölümü Emirates için çekilen uzun vadeli (27 ve 29 sene daha devam edecek olan 2 kredi) kredilerden ibaret. Eğer basit bir NPV analizi yaparsanız, Arsenal'in bu borcu erken ödemesinin bir faydası olmadığını görüyorsunuz. Daha basit söylemek gerekirse, 17 seneye kadar paranın kaybedeceği değer, Arsenal'in aynı sürede ödeyeceği faizden daha yüksek. O yüzden kulüp, senelik ödemelere devam edecek ve zaten yarattığı gelirin karşısında Emirates'e yapılan yıllık £34m'lık ödemeler kuş gibi kalacak. Tablo 8'de görüldüğü üzere, eldeki nakiti hesaba katarsanız, Arsenal'in borcu £99m seviyesine inmiş durumda. 
Tablo 8 (Kaynak: The Swiss Ramble)

Arsenal'in elindeki bütün nakiti transfere harcamasını beklemek tabi ki gerçek dışı olur. Ancak kulübün şu anda yatırıma dönüştürmeyip elinde tuttuğu nakit haddinden fazla. Mesela, Arsenal'in neredeyse 3 katı brüt borcu olan Man Utd'ın elde tuttuğu nakit sadece £71m seviyesinde. Arsenal'in onların seviyesine inmesi demek, £83m'luk bir transfer bütçesine tekabül eder ki, bu parayla 4 tane daha Cazorla alınır. Hadi, Arsenal'in daha garantici davranıp £100m'a indiğini düşünün, elde yine 2 tane daha Cazorla alacak para var. Zaten Gazidis'in her basın toplantısında "Para, Wenger'in emrinde" demesinin sebebi de bu. Ben, Wenger'in harcamak istemesi halinde yönetimin hayır diyeceğini zannetmiyorum ve geçen günkü yazıda da dediğim gibi bu harcama korkusunun birkaç sebebi var. 

Öncelikle Wenger, artık bir filozofa bağlamış durumda. Kendisini arap şeyhinin, rus oligarkının parasının damga vurduğu günümüz futbolunun karşısında bir Don Kişot gibi hissediyor ve başarının sistem ve eğitim ile geleceğine inanıyor. Bu tabii ki güzel bir kafa yapısı ancak günümüz koşullarında ne kadar başarı getirdiği de ortada. Üstelik Wenger'den City ve Chelsea kadar para harcamasını da bekleyen yok. Arsenal senelerdir her sezona hep bir şeyleri eksik başlıyor ve bu eksiklikler yüzünden hep yarı yolda kalıyor. Ancak Wenger, transfere biraz fazla para harcayıp da başarılı olursa, başarısının "Para harcayıp başarılı oldu!" denilerek gölgeleneceğinden korkuyor. 

Wenger'in para harcamasını engelleyen diğer takıntısı, bir takım oyunculara olan saplantılı bağlılığı. Burada hangi örneği vereceğimi sanırım biliyorsunuz ve evet doğru tahmin ettiniz. Diaby kariyer yapacak diye bu kulüp, Xabi Alonso dahil olmak üzere bir dolu adama kapıyı kapattı, biz hala Diaby'e eşek bağlıyarak sezona başlıyoruz. Diaby yine sakat, Arteta'ya bir şey olursa Arsenal orta sahası yine çökecek. Almunia, Denilson, Eboue, Silvestre, Arshavin, Bendtner gibi adamlar bu kulüpte gereğinden fazla şans buldular ve onların oynadığı dönemde Arsenal hep geri gitti. Wenger, yanlış transfer yaptığını kesinlikle kabul etmeyen bir adam ve bunun tersini kanıtlamak için söz konusu oyuncuyu ısrarla kadroya almaktan kaçınmayan birisi. Mesela, kendisine bugün sorsak "Hocam Park yanlış transfer miydi?" Eminim ki "Hayır" demiyecek, lafı bambaşka bir yere götürecektir. 


Wenger'in para harcamamasının kişisel sebepleri bunlar ancak bir de işin mali tarafı var ki, o da kulübün maaş ödemelerinin iyice şişmesiyle alakalı. Son 4 yılda, Arsenal'in gelirleri %5 oranında artarken, oyuncu maaşlarının toplamı %38 oranında arttı. Arsenal, 2009'da toplam gelirinin %46'sını oyuncu ücretlerine harcıyordu, bu oran bugün %61'e çıkmış durumda ve bu rakamın içinde bu sene yaşanacak artış yok. Bu oranı eğer Man City'nin %114'ü ile kıyaslarsanız belki iyi olduğunu söyleyebilirsiniz ancak Man Utd'a baktığınızda bu oranın %50 civarında olduğunu görüyorsunuz. City'nin kaynakları sınırsız olduğundan, onlarla yapılacak bir kıyaslama saçma olur. O yüzden Arsenal, kendisini United ile kıyaslamak zorunda ve maalesef bu konuda da rakibinin gerisinde kalmış durumda. 

Tablo 9'a bakarak Arsenal'i, Liverpool ile kıyaslarsanız belki durumun fena olmadığını söyleyebilirsiniz ancak Chelsea, United ve Tottenham'ın verdiği maaştan daha fazlasını alan takımlar olduğu gerçeğini değiştiremezsiniz. Chelsea, deli gibi para harcayan bir kulüp olmasına rağmen Arsenal'den sadece £25m daha fazla maaş ödüyor ve bu parayla müzelerine bir Şampiyonlar Ligi götürmeyi başardılar. Man Utd, £19m daha fazla harcadı ancak ligi de Arsenal'in £19m önünde bitirdi. Tottenham ise £33m daha az bütçeyle ligi Arsenal'in sadece 1 puan gerisinde bitirdi. Arsenal, ligin en çok maaş ödeyen 4. takımı ve bu haliyle ligi 3. bitirmesine başarı diyenleriniz olacaktır ancak maalesef "3.'lük" ve "başarı" kelimelerini ben asla aynı cümle içinde kullanmayacağım. 

Maaş ödemelerinin yoldan çıkmasının nedenini hepimiz biliyoruz. Arsenal'in yanlış transfer ve bütçe politikası, hak etmeyen oyunculara verilen garanti-para kontratlar ve sadece genç oldukları için bir takım oyunculara sayılan milyonlar kulübün maaş ödemelerini resmen balona çevirdi. Arsenal, Chamakh, Arshavin, Squillaci gibi çok pahalı yedekleri hala besliyor ve Bendtner, Park ve Denilson gibi adamları hala elinden çıkaramıyor. Tüm bu oyuncuların hala Arsenal'in malı olmasının tek sebebi, diğer kulüplerin Arsenal'in verdiği kontratın yanına yaklaşamıyor olması. Arsenal, Bendtner ve Arshavin dışındaki adamların tamamını bedelsiz elden çıkarmaya razı ancak oyuncular kendilerine sunulan teklifleri kabul etmeye yanaşmıyorlar. Geçenlerde, Almunia'nın verdiği röportajı okursanız, kendisinin bu durumu "Belki Arsenal'den 1 sene daha önce ayrılmam gerekiyordu ancak Arsenal ile olan kontratım kenara itmek için fazla cazipti" diye özetliyor. Aynı durum, tüm bu adamlar için aynen geçerli ve hepsi Arsenal'i kontratlarının son gününe kadar Arsenal'i sağmaktan başka hiçbir şey düşünmüyorlar. Yani anlayacağınız Arsenal, şu an Wenger'in son 3-4 senede uyguladığı "Ucuz etin yahnisi" adlı transfer politikasının bedellerini ödüyor ve elde nakiti olmasına rağmen maaş ödemeleri boyunduruğundan korkup transfer yapamıyor. 

Bu değerlendirmeyi biraz fazla karamsar bulanlarınız olabilir ancak inanın ki, son 7 senedir "Şöyle kâr ettik; gelecek bizim!" safsatasından bana gına geldi. Gördüğünüz üzere, Arsenal'in gelirleri artmıyor çünkü kulübün elle tutulur hiçbir başarısı yok ve son 6 senedeki rakamların hep pozitif olmasının tek sebebi de kulübün en değerli yıldızlarını birer birer elinden çıkarmış olması. Kroenke, Gazidis ve Wenger, her sene Şampiyonlar Ligi'ne giden ve kâr eden bir "feeder club" olmaktan gayet memnunlar ve bir mucize olmadığı sürece kısa vadede Arsenal'in önemli bir kupa kazanması zor gibi gözüküyor. Gazidis, sürekli "FFP gelecek, bizi kurtaracak" türküsü söylüyor ancak Arsenal'in gelirleri rakiplerinin seviyesine gelmediği sürece hep geride kalacağı ortada. FFP, "Para harcayamazsınız" demiyor; sadece "Geliriniz kadar harcayın" diyor ve Real Madrid, Arsenal'in 2 katı gelir ettiği sürece, Arsenal'in kadrosundan istediği oyuncuyu seçip alır ve bugünkü durum hiçbir şekilde değişmez. Kulüp, futbol takımına yatırım yapmak yerine, bankada para tutup kâr açıklamak gibi angutça bir amaçla yönetiliyor. Arsenal bir futbol kulübü değil, kar amaçlı bir şirket olsa bile bu strateji saçma olurdu. Bankada yatan paranın kime ne gibi bir faydası olabilir ki? Normal bir şirket, bunu ya yatırıma dönüştürür ya da hissedarlarına kâr payı dağıtırdı. Kroenke, kâr payı alarak kulübün parasını ellediği anda aynı Glazerlar gibi tefe konacağını bildiği için bunu yapamıyor ancak Arsenal bu parayı yatırıma da dönüştürmüyor. Kulübün, taraftarın sırtından kazandığı para 2-3 bankayı zengin ediyor. Arsenal, hala sahaya Vito Mannone ile çıkıyor. "Transfer!" dendiğinde cevap "Biz City ile eşik atamayız" oluyor ama kulübün geliri 1 sene %4 artmasına rağmen, kulübün patronu %25 zam alarak City'nin patronuyla aynı maaşı alıyor. Ne diyeyim ki ben daha; sabır diliyorum bütün Arsenal taraftarına. 

3 Ekim 2012 Çarşamba

Oyun Kurmadan Hücum Etmek

Fatih Terim, dünkü maça yine klasik 4-4-2'siyle başladı. Bu diziliş Old Trafford'ta, Man Utd karşısında daha iyi işlemişti çünkü rakip çok adamla Galatasaray'ın üzerine geldiğinde, Umut ve Burak'ı stoperlerle başbaşa bırakıyordu. Galatasaray, hızlı kontraya çıktığı her akında, forvetlerini stoperlerle bire bir oynatabiliyordu. Dün akşam Braga, United'ın tam tersi bir anlayışla sahadaydı ve topun arkasına 9 oyuncuyla geçip, 4'lü iki hat ile kendi sahasında oyunu kabul ederek Galatasaray'a alan bırakmamak için oynadı. Bu noktada Galatasaray'ın yapması gereken, rakibin orta sahadaki trafiğini, hem çok adamla bu bölgede bulunarak hem de yüksek tempoyla top yaparak geçmekti. Ancak ilk yarıda Galatasaray bunların her ikisini de yapmaktan uzaktı. Selçuk ve Melo, defansın önünde pozisyon aldılar ve Braga'nın 4'lü orta sahası onların Burak ve Umut ile olan bağlantısını tamamen kesti. Galatasaray'ın hücuma çıktığı her pozisyonda, orta alandaki sayısal üstünlük Braga'nın elindeydi ve Selçuk ve Melo'nun forvetlere ulaşmak için aşması gereken 50 metre vardı. Galatasaray'ın iki kanat oyuncusu, göbekteki Braga'lı oyunculardan kaçıp, her iki taç çizgisine çok yakın pozisyon alarak bu boşluğun oluşmasına katkıda bulundular. Emre, zaman zaman bu bölgeyi doldurmaya çalıştı ancak topla her buluştuğunda çevresinde 3 Braga'lı buldu ve Galatasaray'ın bu bölgedeki yardımlaşması yok denecek kadar azdı. 


Aslında, bu problemin asıl kaynağı, 4-4-2'nin ucundaki Umut ve Burak'ın birbirine çok benzer oyuncular olmasıydı. Bana göre her iki oyuncu da, kaleden uzaklaştıkça etkileri dramatik bir şekilde düşen adamlar ve onların orta sahaya yapamadığı katkı Galatasaray'ın orta sahada hep sayısal azınlık olmasına neden oldu. Zaten klasik 4-4-2'lerin günümüzde demodeleşmesinin asıl sebebi de bu. Modern sistemlerin neredeyse tamamı orta sahada 5 veya daha fazla oyuncuyla bulunmak üzerine kurulu ve orta sahaya hiç katkı yapmayan 2 forvet oyuncusu oynatmak artık bütün kulüpler için bir lüks halini aldı. Bugün, modern 4-4-2'lerin forvetlerine baktığımızda, bir oyuncunun ya oyun kurucu (Rooney) ya da pivot (İbrahimoviç) özellikleri taşıdığını görüyoruz. Yani 4-4-2'nin kaleye yakın oynamayan adamı ya orta sahadan oyun kuracak kapasiteye sahip olmak zorunda ya da top tutarak geriden gelenlere servis yapmak. Fatih Terim'in dün sahaya sürdüğü ikiliden Umut ilk 45 dakikanın büyük bölümünde karşı kaleye daha yakın pozisyon aldı ve Burak orta sahaya daha yakın oynayan isimdi. Ancak topla kaleden uzakta buluştuğu hemen hemen her pozisyonu harcadı. Fatih Terim'in bu bölgede ilk tercihinin Elmander, yani pivot forvet, olduğunu biliyorum ancak Burak-Umut ikilisinin, geride kapanan bir takıma karşı çalışmayacağını daha iyi sezmesi ve farklı bir alternatif ile sahada olması gerekiyordu. Dün Selçuk ve Melo önlerindeki boşluğu aşamadılar, Emre ise maçın çoğunluğunu göbeğe yakın oynamasına rağmen buradan hiçbir şey üretemedi. İlk yarıda Galasaray'ın karşı kaleye gitmedeki tek opsiyonu Amrabad'ın birebirleriydi. Amrabad, bu işi zaman zaman iyi yaptı ancak ilk 45 dakika sonunda yaptığı birkaç hata Terim'i kızdırmış olacak ki, Galatasaray ikinci yarıya Aydın ile başladı. 

İkinci yarı, Terim her iki forvetine de rakip ceza sahasına yakın kalmalarını söylemiş olacak ki, ne Umut'u, ne de Burak'ı orta sahaya yaklaşırken görmedik. Semih, forvetlerin hemen arkasında pozisyon alırken, Aydın'ı da sık sık geriye kadar gelip top alırken gördük. Fatih Terim, bu bölgeyi daha kalabalık tutması gerektiğinin farkındaydı ancak sahaya sürdüğü 2 forvete hala servis yapamıyordu. Emre ve Aydın göbeğe yakın oynamasına rağmen, Galasaray orta sahası hala adam gibi yardımlaşmıyor ve bu da defanstan çıkış paslarının mecburen yana doğru yapılmasına neden oluyordu. Selçuk ve Melo birkaç kere dikine ve uzun oynamayı denediler ancak Braga savunması bu topları sektirmedi. Dikine oynayamayan Galatasaray'ın akınlarının tamamı kanatlara doğru yöneldi ve takımın bütün hücumu Eboue ve Riera'nın uzun mesafeleri ortalarına bel bağladı. Son yarım saate girilirken, Terim, Aydın'ı sola, Yekta'yı ortaya, Burak'ı sağa yolladı ve takımın taktiksel disiplini tamamen dağılmış oldu. Elmander'in de katılımıyla Galatasaray 4-2-4'e döndü ve uzun top ve doldur boşalt oynamaya başladı. Rakip savunma, doldurulan topların çoğunu rahatlıkla alarak Galatasaray'a pozisyon şansı vermedi. Bana göre asıl problem, Türkiye Ligi'nde derinden topu aldığında kendisine oyun kuracak alan ve zaman veren orta sahalara karşı oynayan Selçuk'un, dün hücum hattından tamamen izole edilmesiydi. Galatasaray kadrosundaki rakip savunmayı yaracak pasları atacak tek adam Selçuk ve dün kendisi ceza sahasının yakınına hiç gelemedi. Terim'in ikinci yarıda Emre ile Selçuk'un yerlerini değiştirmek gibi bir hamle yapmaması benim için şaşırtıcıydı. Galatasaray, Selçuk'u topla beraber karşı sahaya yakınlaştırmayı deneyeceğine, ya rakibin üzerinden geçmeye çalıştı ve uzun top denedi ya da rakibin yanında geçmeye çalışıp doldur boşalt orta yaptı. 

Açık söylemek gerekirse, Galatasaray'ın 4-4-2'si Old Trafford'ta ne kadar iyi gözüktüyse, dün akşam da o kadar fiyaskoydu. Terim'in orta sahanın hakimiyetini kazanamadığı bir maçta Umut-Burak ikilisinde 90 dakika ısrar etmesi büyük hataydı. Biraz ağır olacak ama dün Fatih Terim, sahaya 2 forvet çıkarmanın hücum futbolu oynamaya yeteceğini düşündü ve takımının bu adamlara nasıl servis yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Ben Umut'un 90 dakika topla buluştuğunu bile hatırlamıyorum. Galatasaray, Türkiye Ligi'ndeki ağır savunmaların kendisine boşluk bırakmasına alışmış bir takım ve bu sıkıntı Old Trafford'ta da kendisini göstermedi çünkü Man Utd orta sahası da dökülüyordu. Ancak dün, pozisyon disiplini biraz yüksek bir orta saha karşısında Galasaray'ın gol yolları tamamen kurudu. Terim'in önce orta sahada top yapmaya ve rakibi yormaya dayalı bir oyun oynatması gerekiyordu ve dünkü kopuk ve yardımlaşmasız oyun Braga'nın ekmeğine yağ sürdü. Bu mağlubiyet Galatasaray'ın geleceği açısından çok endişe verici çünkü hem Cluj hem de Man Utd, İstanbul'da benzer ve hatta daha iyi futbollarla gelecekler. Her şey bitmiş değil belki ancak Galatasaray orta sahasının çok büyük gelişimi çok kısa sürede göstermesi gerekiyor.