27 Haziran 2012 Çarşamba

Yarı Finale Bakış

Euro 2012, taktiksel ve kadro istikrarın sahip ülkelerin çok rahat yarı finale kadar geldiği bir turnuvaya sahne oldu. İngiltere, Hollanda, Fransa ve Rusya'nın beklenen performansı veremeyişleri yüzünden, şu ana kadar çok dişli maçlar izlediğimizi söyleyemem. Ancak, sanırım bugün itibariyle bu trend değişecek, nitekim her iki eşleşme de farklı futbol anlayışlarının kıyasıya çekişmesine dönüşeceğe benziyor.


Portekiz - İspanya
Maçın kaderini belirleyecek tek bir soru var: "Fabregas mı; Torres mi?". Del Bosque ne cevap verecek bilmiyorum ama bana sorsan "Llorente!" diye cevap veririm. Turnuva başından beri İspanya'nın 4-6-0'ını eleştirdim; turnuvayı kazansalar da bu görüşüm değişmeyecek. Del Bosque'nin, 6 oyun kurucu ile sahaya çıkmakdaki ısrarı bana göre yanlış, ama maçlar kazanıldığı sürece ben ne desem boş tabi ki. Bugün, İspanya-İtalya maçına benzer bir karşılaşma ortaya çıkmasını bekliyorum. İspanya, büyük ihtimal yine Fabregas'ın "false 9" oynadığı bir 4-6-0 ile sahada olacak. Portekiz ise, oyunu sahasında kabul edip, süper yıldızı Ronaldo'nun kontralarına bel bağlayacak. 

İtalya, İspanya ile oynadığı maça 3-5-2 ile çıkıp göbeği tamamen kitleme yoluna gitmiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştu. Maç boyunca verdikleri tek pozisyondan gol yemeseler, o maçta büyük bir süprize imza atabilirlerdi. Portekiz'in de, bu akşam benzer bir anlayışla sahada olacağını tahmin etmek güç değil. Takımın, stoper ikilisi ve orta üçlüsünden oluşan göbek beşlisinin tamamı mücadeleci oyunculardan oluşuyor ve İspanyollar bu bölgede boşluk bulmakta yine çok zorlanacaklar. Fransa'nın kilidini soldan açmışlardı ve bu akşam da İniesta-Alba ikilisi İspanya hücumunun bütün yükünü omuzlamak zorunda kalacak. Sağ tarafta, bek yardımı alamayacak olan Silva'nın, Coentrao karşısında tek başına bir şey üretmesi zor gibi gözüküyor. Defansta, Nani'yi kontrol etmek zorunda kalacak olan Alba'nın, Fransa karşısında olduğu kadar rahat hücuma çıkamayacağını da belirtmek gerekiyor. Bu noktada, gerçek bir açık oyuncusu olan Navas'ın ya da defansın arkasına öldürücü koşular yapabilen Pedro'nun, David Silva'nın yerine düşünülmesi mantıklı olabilir ancak daha önce de dediğim gibi Del Bosque ezberini kesinlikle bozmak istemiyor. O yüzden, yine pozisyon üretmekte zorlanan bir İspanya izleyeceğimizi söyleyebilirim. Ellerine geçen az ve öz fırsatları şu ana kadar iyi değerlendirdiler ve bugün de aynısını yapmamaları için bir sebep yok. Takım haddinden fazla yeteneği bünyesinde bulunduruyor ve tek bir pozisyon bulsalar bile bunu gole çevirecek ayaklara sahipler. Zaten bugün ilk golü atmaları halinde, Portekiz'e top göstermeden 90 dakikayı tamamlamaları da oldukça olası bir senaryo. 

Her ne kadar maçın kaderini İspanya'nın hücum anlayışı belirleyecek olsa da, 90 dakikanın en heyecan verici eşleşmesi, sahanın öbür ucundaki iki Real Madrid'linin kapışmasıyla ortaya çıkacak. Ronaldo-Arbeola ikilisinin mücadelesinden çıkacak sonuç, Portekiz açısından kritik bir önem taşıyor. Formda bir forvetin olmadığı takımda, golü umutları tamamen Ronaldo'ya bağlanmış durumda. Aslında, bana sorsanız, Ronaldo'yu sağda oynatmanın daha akıllıca olduğunu söylerim. Ronaldo'nun o bölgedeki varlığı, İspanya hücumu açısından kritik önem taşıyan Alba'yı tamamen geriye kitlemek açısından önemli bir rol oynayabilir. Ancak, tabi Ronaldo'nun hiç yapmadığı savunma ters tepip İspanya'nın zaten güçlü olduğu bölgede çoşmasına da neden olabilir. Ne tarafta oynarsa oynasın, Ronaldo'nun en kısa sürede skor üretmesi gerekiyor çünkü daha önce de belirttiğim gibi, İspanya öne geçtiği zaman kolay kolay maçı bırakmıyor. 


Almanya - İtalya
Yarı finalin ikinci maçı da aslında ilkine benzer nitelikler taşıyor. Oyunu savunmada kabul eden bir İtalya ve bana göre, turnuvanın en organize hücum eden takımı olan Almanya.

Son 2 senede hücum presi konusunda çok yol kat eden Almanlar, büyük ihtimal yarın dipleri düşene kadar koşacaklar. Zaten, Yunanistan karşısında hücum üçlülerini dinlendirmelerinin sebebi de bence buydu. İngiltere maçında gördük ki, İtalya'ya erken pres yapıp Pirlo'yu bozmazsanız, bu bölgeden çıkan toplar ananızı ağlatıyor. Roy Hodgson'ın aksine, Löw bu tehlikenin farkında ve yarınki maçta Almanya defansı kurabildiği kadar öne kurup, İtalya'nın uzun toplarını daha kaynağında kesmek için elinden geleni yapacak. Bu noktada, Löw'ün forvet seçimi ilginç bir hal alıyor çünkü Götze, böyle bir taktiğin gerektireceği presin yanından bile geçmiyor. Klose, daha mücadeleci ve oyuna daha çok katılan bir forvet olsa da, ceza sahası içerisinde Gomez'in varlığının yarattığı tedirginliği yaratmaktan uzak. Yarın, Löw, enerjilerinden yararlanmak için Reus ve Schurrle ikilisinden birini sahaya sürerse çok da süpriz olmaz.

Almanya açısından kritik konu, Mesut'un İtalya'nın kapalı savunması arasında ne üretebileceği olacak. Mesut, Hollanda karşısında kanatlara devrilerek, rakip DM'leri üzerine çekmiş ve geriden gelen Schweiny'e boşluk yaratmıştı. Benzer bir taktiğin yarın da deneceği kesin olsa da, defans uzmanı İtalyanların göbekte Hollanda kadar açık vermesini beklemek hayalcilik olur. O nedenle, Almanya'nın sonuca kanatlardan gitmek istemesi muhtemel gibi gözüküyor. Özellikle, beklerden gelecek ekstra katkı, aynı İspanya için olduğu gibi, Almanya için de kapalı savunmanın açılması açısından kritik bir hal alacak. Bu noktada Almanya'nın avantajı, belki de dünyada bu işi en iyi yapan beklerden birine sahip olmaları. Yunanistan kilidini açan Lahm, yarın İtalyanların da kapısını kırabilir. Eğer Löw, hücumu tamamen kanatlara yıkmayı planlıyorsa, yarınki forvet tercihi de Gomez olacaktır. 

İtalya, yarın, İngiltere karşısında bulduğu kadar pozisyon bulamayacak çünkü Alman orta sahası, Gerrard ve Parker gibi geriye yaslanıp kendilerini beklemeyecek.  Öne kurulacak olan Alman savunmasının arkasına kaçacak forvet adamları İtalya'nın elinde var ama daha önce söylediğim gibi Pirlo ve De Rossi gibi pas kaynağı oyuncular büyük bir pres altında oynayacaklar. İtalyan beklerinin de, çok ileri çıkma lükslerinin olmadığını düşünürsek, golün nereden geleceğini kestirmemiz zorlaşıyor. Eğer Almanlar, yarın oyun planlarını uygulamakta başarılı olur da Pirlo ve De Rossi'yi kuruturlarsa, büyük ihtimal İtalya yine penaltılara oynamak zorunda kalır. İtalya'nın normal sürede maçı kazanması için tek şansı, çeyrek finalde 36 şut atıp gol bulamayan forvetlerinin, hedefi çok daha az denemede bulmasından geçiyor.  

26 Haziran 2012 Salı

Pirlolar da Hata Yapar


Herkes İngiltere maçındakinden bahsederken benim de arşive bakasım geldi. Panenka'nın ters tepişi de pek bir kötü oluyor yahu.

24 Haziran 2012 Pazar

Sanat Eseri


Eğer ağzıma geldiği gibi yazmaya kalksam İspanya'nın oynadığı futbolu sıkıcı olarak tanımlardım. 6 orta saha oyuncusu, ver gülüm al gülüm top dolaştırıyor; ortada ne tehdit yaratacak bir forvet var, ne de oyunu açacak bir kanat oyuncusu. İspanya'nın oynadığı futbol benim gibi cahillerin hiç bir şey anlamadığı bir sanat eseri gibi. Ben tuvale bakıyorum "Be ne yahu?" diyorum, sonra içeri at kuyruklu entellüktel bir abi giriyor olayı "Başyapıt" olarak tanımlıyor. Kendimi mal gibi hissediyorum, çünkü, gerçekten anlamıyorum.

Bana göre problem, Del Bosque'nin üzerinde ısrar ettiği 4-6-0'da ve İspanya bu turnuvadan elenirse, sebebi bir forvet oyuncusunun takıma kazandırılamayaşı olacak. Şu anki haliyle İspanya'nın gol atması için, ya rakibin göbekte hata yapması gerekiyor ya da Jordi Alba'nın soldan oyunu açması. Lauren Blanc da benim gibi düşünmüş olacak ki, Alba tehlikesine karşı maça 2 sağ bek ile çıktı ve Debuchy'i, Reveillere'nin önüne monte etti. Buradaki amacı, Alba ve Iniesta'nın olduğu sol kanadı kontrol altına almak ve İspanya'yı başka alternatifler bulmaya zorlamaktı. Fransa açısından traji-komik olan ise, ilk golü Blanc'ın önlem aldığı yerden yemeleriydi. İspanya'nın ilk golü, Debuchy'nin Alba'yı kontol edemediği bir pozisyondan geldi ve İspanya o pozisyondan sonra pek de bir şey üretmek zorunda kalmadı. 

Blanc'ın planı, İspanya'yı savunmada durdurmayı başaramadığı gibi, Fransa'nın bütün hücum organizasyonunu da bozmuş oldu. Hatta, organizasyon diye bir şeyin varlığından bahsetmek bile mümkün değildi. Fransa'nın hücumlarının büyük bölümü, Ribery'nin, peşine takılmış 3 İspanyolun arasından çıkmaya çalışmasından ibaretti. Geri kalanlar da Benzema'nın sırtı dönük aldığı topları yardıma gelmeyen takım arkadaşlarını beklerken kaptırmasıyla harcandı. İsveç maçı sonra yaşanan soyunma odası kavgaları, aynı Dünya Kupası'nda olduğu gibi, bu turnuvada da Fransa'nın gazının saha dışı olaylar yüzünden kaçmasına neden oldu. Dün sahaya çıkan takım son derece birbirinden kopuk ve teslim olmuş bir görüntü çizdi. Maç içerisinde biraz parlar gibi oldukları bölümler de, İspanyolların topu alıp tempoyu düşürmeleriyle hep sonuçsuz kaldı. 

İspanya'yı pozisyon üretememekle suçluyorum ancak istediklerini almaktaki başarılarına diyecek bir şeyim yok. Dünya Kupası'nda da grup maçlarından sonraki turların tamamını 1-0'lık skorlarla geçtiler ve dünkü maç da bu anlayışın devam edeceğinin sinyalini verdi. Belli ki, Del Bosque, topa sahip oldukları sürece rakibin gol atamayacağını ve kadrodaki kalitenin gol bulmalarına yeteceğini düşünüyor ve takıma bir golcü yada kanat oyuncusu monte etme gereği duymuyor. İspanya, bu anlayışın ters tepebileceğinin sinyalini İtalya maçında aldı ve önlerinde Azurri'ye benzer bir anlayışla sahaya çıkacak bir Portekiz var. Bana göre o maçın kaderini, Del Bosque'nin, İtalya karşısında çok zorlanan ve dün de pek bir şey üretmeyen 4-6-0'sının, Portekiz karşısında farklı bir görüntü ortaya çıkarıp çıkarmayacağı belirleyecek. 

23 Haziran 2012 Cumartesi

Hazırlık Maçı


Dün, 90 dakika boyunca futbol maçından çok, küçük kardeşinin kollarından tutmuş, onu kendi kollarıyla tokatlarken "Vurmasana kendine olm! Vurma!" diyen bir veledi izler gibiydim. Almanya hazırlık maçına çıkmış, yarı finalin provasını yaparken, Yunanistan katıldığı her turnuvanın içine eden takım olma ünvanına layık bir oyun oynuyordu. Bir önceki gün, Çeklerin Portekiz karşısındaki etkisiz halini ve dünkü Yunanistan'ı gördükten sonra, iyi oyunlarını skora dönüştüremedikleri için turnuvadan elenen Polonya ve Rusya'ya acımadın değil. Eğer A Grubu'ndaki diğer 2 takım tur atlasaydı, muhtemelen daha zevkli 2 çeyrek final maçı izleyecektik. 

Joachim Low, dünkü maça forvet hattını tamamen değiştirerek çıktı. Bu kararın muhtemelen ilk sebebi, yarı final öncesi takımdaki bütün opsiyonları görmek istemesiydi. Buna ek olarak, Almanya, Yunanistan karşısında ileride pres yapmak istiyordu ve Reus-Schurrle ikilisinin enerjisi bu iş için çok uygundu. Nitekim, maçın başlamasıyla beraber, Almanya rakibinin üzerine çullandı ve daha ilk 10 dakikada 3 tane pozisyon buldu. Yunanistan bu ilk şoku, ayağına gelen bütün topları ileri dikerek, rakibe faul yaparak (Samaras ilk 15 dakikada 3 bilek avladı) ve bol bol yerde yatarak atlattı. 2004'teki organize ve dirençli Yunanistan takımından eser yoktu ve Almanlar pozisyon üzerine pozisyon buluyordu. Almanya, asil hücum üçlüsüyle sahada olsaydı büyük ihtimal ilk yarı daha farklı bir skorla biterdi. İlk yarıda, hem Reus hem de Schurrle kale önünde biraz heyecanlı gözüktüler. 

İlk yarının sonunda Almanlar golü bulunca, ikinci yarıya enerji tasarrufu yapmak için presin dozajını azaltarak başladılar. Alman hücumcuların yakalarından düşmesiyle birlikte, Yunan orta sahası biraz da olsa boşluk bulmuş oldu ve ikinci yarının ilk 10 dakikasında göbekten bir kaç kontra atak yakalamayı başardılar. Gol de bu ender ataklardan birinin ürünüydü ancak Almanlara maçın bitmediğini hatırlatmaktan başka hiç bir işe de yaramadı. Nitekim, Die Mannschaft golü yedikten hemen sonra vitesi arttırıp pres yapmaya kaldığı yerden devam etti ve 14 dakika içerisinde 3 gol bulup maçı bağlayıverdi. Maç boyu, Yunanistan'ın, hiç bir topu tek hamlede kontrol edemeyen kalecisinden başlayan defansı Rehhagel günlerini mumla arayan bir görüntüdeydi ve ben hala bu takımın buraya kadar nasıl geldiğini anlamaya çalışıyorum. 

Turnuvanın en güçlü grubu B ile en güçsüz grubu A'dan gelen takımların karşılaştığı ilk 2 çeyrek final maçının çok tad verdiğini söyleyemeyiz ama bu noktadan sonra orgazmik 5 maç bizleri bekliyor. Düşüncesi bile ağzımı sulandırdı yeminlen. 

19 Haziran 2012 Salı

Kimin Yerine?


Bazı kaynaklara gore “bitti”; bazı kaynaklara gore “çok yakın”. Arsenal’in, Fransa Ligi’nin son gol kralı Olivier Giroud’nun kulübü Montpellier ile anlaştığı haberi bir çok kaynakta yayınlandı ve hatta Fransa şampiyonunun hocası Rene Girard da görüşmelerin son aşamada olduğunu doğruladı. Fransız medyasına geçen hafta konuşan Girard, olası bir Chamakh takasının da ihtimaller arasında olduğunu belirtti. Ancak, Montpellier, Chamakh’a, Arsenal’den aldığının sadece 3’te 1’i kadar bir maaş önerebildiği için, bu takasın biraz zor olduğu da konuşulmakta. Fransız kulübün ücret tavanı £15k iken, Chamakh şu an Arsenal’den haftada £50k kazanmakta. Yani bu takas için tek çıkar yol, haftada £35k’nın Arsenal’in cebinden çıktığı bir kira anlaşması gibi gözüküyor. Wenger’in verdiği aşırı yüksek kontrat yüzünden Arsenal’in elinde kalan oyuncular kervanı da her geçen gün uzuyor.

Giroud transferi henüz kesinlik kazanmadı ve daha zengin bir kulübün devreye girip kendisini Arsenal’in elinden alması mümkün. Zaten, Fransız oyuncunun kontratındaki 10 milyon poundluk serbest kalma bedeli olmasaydı, Wenger büyük ihtimal kendisinin yanına bile yaklaşmazdı. İşler kesinlik kazanmadan buradan yorum yapmak pek sevdiğim bir şey değil ancak bahsetmeden de geçemedim. Umuyorum Wenger, Giroud’u, RvP’nin alternatifi olarak almıyordur. Arsenal camiasındaki genel görüş Fransız oyuncunun, satış listesindeki Chamakh, Bentdner ve Park üçlüsünün yerine alındığını düşünüyor ancak benim korkum bu transferin RvP’nin gitmesi ihtimaline karşı yapılıyor olması. Arsenal’in, RvP’yi satması halinde çok üst düzey bir golcü alması gerektiği ortada ve maalesef Giroud’nun şu ana kadarki CV’sinin bu seviyede olduğunu söylemek zor. Kendisi Fransa Ligi gol kralı olmuş olabilir ancak Chamakh da, Arsenal’e imza attığında Ligue 1’ın tozunu attırıyordu. Arsenal, bir oyuncuyu sadece “gol kralı” oldu diye satın almanın risklerini  bilmiyorsa, Fenerbahçe yönetimine bir telefon açıp “Bir Guiza vardı; ona ne oldu?” diye sorabilir. Gilles Grimaldi’nin, Giroud’yu 2 senedir izlediği ve bu transfere olur verdiği yazılıyor ancak aynı Grimaldi’nin Squillaci’ye de olur verdiğini unutmamak lazım.

Aslında demek istediğim Giroud'nun kötü bir oyuncu olduğu değil. Kendisi iyi transfer olabilir ve hatta Arsenal forması altında patlama bile yapabilir. Ancak, şu anki kariyeri ile Robin Van Persie’nin birebir alternatifi olamaz. Arsenal yönetimi, bunu göremeyecek kadar kör değil ancak beni asıl korkutan, Wenger’in, Podolski’nin de forvet oynayabileceğini hesaba katıp Giroud’yu alarak golcü transferini kapatması ihtimali. Arsenal, ortaya çıkan astronik rakamlar yüzünden RvP’yi elinde tutmayı başaramazsa bunu taraftar bunu anlayışla karşılar. Ancak, onun alternatifi meselesini ucuza kapatmaya çalışıp kulübü yine kendini kanıtlamamış adamlara mahkum ederlerse, seneye hem Gazidis, hem de Wenger zor günler yaşar. 

Not: Bu arada, Hollanda Euro 12'ye veda ettiğine göre RvP ile görüşmelere tekrar başlanabilir. Ben hala kendisinin gidici olduğuna inanıyorum ve bu yazıyı da sanki o ayrılıyormuş gibi yazdım. Arsenal, RvP için £30m istiyor ve City, Real, Juve, Barça gibi kulüplerin adı geçiyor ama kimse kapalı kapılar ardında ne döndü bilmiyor. Arsenal yönetimi, RvP'ye önerisini çoktan sundu (£5m peşin ve haftada £130k) ve bu pembe diziyi bir an önce bitirmeli. Eğer Robin, Haziran sonuna kadar sözleşme imzalamazsa satış listesine konulmalı ve Arsenal başının çaresine bakmalı. Lige geçen seneki gibi başlanıp bir sezonun daha çöpe atılmasına kimsenin tahammülü yok.  

18 Haziran 2012 Pazartesi

Bir Başka Bahara


Hollanda – Portekiz maçı, bana gore baştan ölü doğmuştu. Gruptan çıkabilmek için en az 2 farklı galibiyete ihtiyacı olan Hollanda, hücum etmek ve zaten zayıf olan savunmasını riske etmek zorundaydı. Karşılarındaki Portekiz ise, bütün oyun planını geri yaslanıp kontradan rakibi vurmak üzerine kurmuş bir ekipti. Kağıt üzerinde, Hollanda’nın aldığı riskler, Portekiz’in ekmeğine yağ sürecek gibi  gözüküyordu ve bu aynen gerçekleşti. 

Bert Van Marwijk’in, Dünya Kupası finaline kadar gitmiş olmasına rağmen, Hollandalıların üzerinde %100 anlaştığı bir hoca olmadığından ve onu en ağır eleştirenlerin başında Cruyff’un geldiğinden daha önce bahsetmiştik.  Ben, geçmişte bu eleştirilere pek katılmamıştım, çünkü, sonuç alan futbol, benim gözümde daha değerliydi. Ancak bugün gelinen noktada kabul etmek gerekir ki, Hollanda hücum etmeyi harbiden de unutmuş ve en zorlu rakibin defansta tel tel dökülen İsveç olduğu 37 gollü eleme grubu, Marwijk dahil olmak üzere hepimizi aldatmış. 

Hollanda, bu turnuvaya bir A planı ve bir de B planıyla geldi. Daha önce bahsettiğimiz için çok detaylı anlatmayacağım ancak A planı, Bommel-Jong ikilisiyle oynanan çift ön liberolu temkinli oyunken, B planı da Van Der Vaart’ın bu ön liberolardan birinin yerine monte edilmesiyle oynanmak istenen hücum futboluydu. Hollanda, iki ön liberoyla çıktığı maçlarda defansta güven vermedi ve basit goller yedi. Hücumda ise çok ağırdı ve forvetleri tamamen izole olmuş bir görüntü verdi. Van Marwijk, B planına başvurduğunda da, tamamen dökülen bir savunma ve hala işlemeyen bir hücum buldu. Danimarka ve Almanya maçlarında, geri düşüldüğünde yapılan ön libero-VdV değişiklikleri hiç bir sonuç vermemişken, dün Portekiz karşısındaki kader maçında da bütün umutlar bu taktiğin işleyişine bağlanmıştı. Van Marwijk, aynı şeyi tekrar deneyip farklı bir sonuç bekledi ama eline geçen yine hayal kırıklığı oldu. Anlayacağınız, ne A planından hayır geldi ne de B. 

Aslında, dün akşam Van Marwijk’in beklediği, taktiksel bir farklılıktan çok bireysel performansların farklı olmasıydı. Bana göre, Hollanda’nn bu turnuvada sonunu hazırlayan, yıldız oyuncuların bireysel perfomanslarına olan aşırı bağlılıktı. RvP, Robben, VdV ilk 2 maçta berbat oynadılar; ancak Van Marwijk üçüncü maçta onlardan birini kenarı çekecek cesareti gösteremedi. Özellikle RvP’nin, Portekiz karşısında Huntelaar’ın arkasında oynatılması tam bir cinayetti. Portekiz defansının önündeki Veloso, Meireles ve Moutinho gibi üç sert adamın ortasına RvP’yi yerleştirmekten nasıl bir sonuç bekleniyordu bilmiyorum. Van Marwijk, forvette Huntelaar’ı denemek istedi ancak RvP’yi de kenara alacak cesareti kendinde bulamadı; çareyi garip bir diziliş ile her ikisini de sahaya sürmekte buldu. Eğer, bu iki forvet beslenebilseydi, belki bu taktik bir işe yarayabilirdi ancak Marwijk takımın en iyi derin top atan oyuncusu Sneijder’ı sol açığa yollamış ve onun yerine oyun kuramayan bir oyun kurucu olan VdV’yi monte etmişti. Van Der Vaart’ı, Tottenham’da bile yedek kulübesine hapseden, kendisinin bir orta saha oyuncusundan çok bir forvet mantalitesiyle oynaması ve defansif görevlerinin yanından bile geçmemesi. Yani, onun da bir forvet olduğunu varsayarsanız, düne kadar temkinli olmakla eleştirilen Marwijk’in, dün sahaya 3 forvet ve 2 açık oyuncusuyla çıktığını söyleyebilirsiniz. 

Tamam; Hollanda’nın gole ihtiyacı vardı ancak bana göre Van Marwijk’in yaptığı bile bile lades demekten başka birşey değildi. Portekiz gibi organize savunma yapan ve iyi kontraya çıkan bir takım karşısına, taktiksel olarak şahkülü kaymış, kimsenin ne yaptığı hakkında hiç bir fikri olmadığı bir onbir çıkarmak tam anlamıyla bir intihar idi. Gol pozisyonu hariç, Hollanda’nın organize atağı yoktu ve kaptırdıkları her top, Portekiz tarafından kontra atağa dönüştürüldü. De Jong, hala ilk iki maçtan kalan direktifle, Willems’i korumakla görevlendirilip sola yakın oynatıldı ve bu da diğer kanattaki Ronaldo’nun, Van Der Wiel ile başbaşa kalması anlamına geldı. Ronaldo maç boyu o kadar çok boşluk buldu ki, eğer Portekiz’in bir forveti olsa 3-4 gol daha atabilirlerdi. Bana göre, bu maçtan önce yapılması gereken değişiklik, RvP’yi kenara alıp, Strootman’ı da De Jong’un yanına yollamaktı. Marwijk, 5 tane defansla uzaktan yakından alakası olmayan adamı sahaya sürüp panik içerisinde gol arayacağına, önce Ronaldo’nun çılgın atmasını engelleyip sonra da sabırla hücum etmeliydi. 

Özetle söylemek gerekirse, Hollanda, Van Bommel sahadayken hücumda zorlandı, VdV sahadayken savunmada. Orta sahada çift yönlü oynayacak oyuncu sıkıntısı çektiği bariz olan takımın hocası Van Marwijk ise, kenardaki Strootman’a bir dakika bile vermedi. Çünkü kendisi, uyumlu bir takım yaratmaktan daha çok, “Elimde ne kadar yıldız varsa hepsini sahaya sürersem bu iş olur” diye düşünüyordu. Takım, Danimarka karşısında kötü oynamadı. Eğer RvP ve Robben berbat olmasaydı o maçı büyük ihtimal farklı kazanacaktı. Almanya maçı bittiğinde, yıldızlardan hala haber yoktu ama Van Marwijk Portekiz karşısında yine onlarda ısrar etti. Hollanda’nın yıldızları, bir çoklarının gözlerini kamaştırsa da, bu turnuvada ne bireysel ne de kollektif hiç bir şey veremediler. Hocaları da onların sıfır çekişlerini karşıdan izlemekle yetindi. Portakallar bir turnuvadan daha boynu bükük ayrıldı. 

14 Haziran 2012 Perşembe

Krakow'a Pirince Giderken Londra'daki Bulgurdan Olmak


Şubat ayında vergi kaçırdığı iddiasıyla hakkında açılan davadan beraat ettiğinde, Harry Redknapp, muhtemelen kötü günlerin geride kaldığını düşünmüştür. Nereden bilsin, kendisinden bağımsız gelişen iki olay olan Fabio Capello'nun istifası ve Chelsea'nin Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunun, sorunsuz gibi görünen Tottenham kariyerini çökerteceğini.

Kendisini yakından tanıyanların İngiliz medyasına söylediğine göre, Harry Redknapp, bütün kariyeri boyunca İngiltere Milli Takımı'nın başına geçmeyi büyük bir tutkuyla istemiş. Bu nasıl bir tutkuymuşsa, Redknapp'ı şampiyonluk şansı olan takımını tamamen unutacak kadar yoldan çıkarmayı başardı. Şubat başında Tottenham, Manchester takımlarının 3 puan arkasında ve Arsenal'in 13 puan önündeydi. Capello'nun istifasını takip eden 2 ayda oynadığı 10 maçta, 5 yenilgi 3 de beraberlik alarak ligi ezeli rakibinin 1 puan gerisinde 4. bitirdi.

Her ne kadar Redknapp, milli takım dedikodularının yaptığı işi etkilediğini kabul etmediyse de, durumun vahametinin başta Tottenham'ın patronu Daniel Levy olmak üzere herkes farkındaydı. İngiliz kamuoyunun milli takım hocalığı için üzerinde birleştiği isim olan Redknapp, gece gündüz bu konuda röportaj vermeye başlamştı ve Premier Lig'de takım çalıştırdığını unutmuş gibiydi. Bu işe ilk tepkiyi, basın toplantılarında milli takım sorularını yasaklayan Daniel Levy verdi ve Redknapp'ın patronunun tepkisi, sonuçlar kötü gitmeye başlayınca daha da sertleşti. Sezonun son 2 ayında Levy'nin bardağında yükselmeye başlayan sular, Mayıs alına gelinip, Tottenham, elindeki 13 puanlık avantajı sokağa atıp Chelsea'nin de ŞL kupasını almasıyla Avrupa Ligi'nin yolunu tutunca taşıverdi.

Tottenham ligi 4. bitirerek sadece milyonlarca poundluk gelirden olmadı. Çok cüzi ücretlere oynayan Modric ve Bale'e yeni kontrat vakti gelmişti ve bu oyunculara Şampiyonlar Ligi futbolu öneremeyen yönetimin pazarlık eli zayıflatmıştı. Üstelik azalan gelirler yüzünden, önerilebilecek maaşlar da belli bir seviyenin altında olmak zorundaydı. (Modric, Diaby'den daha az kazanıyor ve onu takımda tutmak için Tottenham'ın yapması gerek zam en az %300). Düne kadar Tottenham yükselişteki bir ekip görünümündeydi ve Avrupa'lı yıldız oyuncuların yavaş yavaş kendilerine sıcak bakmaya başlamıştı. ŞL dışında kalınması, herkesin kafasına bir anda "acaba orta sıralara geri mi dönüyorlar?" sorularını getirdi. Redknapp'ın, direksiyon hakimiyetini kaybedip şarampole yuvarlanması, Sp*rs'e sadece 10 puana, 1 sıraya malolmadı. Büyümek isteyen ve yıldız oyuncuları takıma çekmeyi arzulayan kulübün planlarına büyük bir darbe vurulmuştu ve yönetim Redknapp tarafından ihanete uğramış gibi hissediyordu. Bu yüzdendir ki, kendisine yeni kontrat önermeye yanaşmadılar. Tüm bu süreci berbat yöneten Redknapp da, onlara medyadan meydan okuyarak kendi ipini çekmiş oldu. Zannedersem, Harry, taraftarın kendi yanında olacağını ve Levy'nin kendisini kovamayacağını düşünüyordu. Ancak her iki noktada da yanıldığı, gün itibariyle Tottenham'ın kendisini kovması ve taraftarın da bunu onaylamasıyla ortaya çıktı.

Ben ne Redknapp'ı severim, ne de Tottenham'ı. Bir gooner olarak da tüm bu yaşananlara bakıp bıyık altından gülmemem mümkün değil. Perde arkasında yaşananları bilmediğim için kimin haklı olduğu konusunda da yorum yapmam zor. Tek söyleyeceğim, Daniel Levy'nin kulübün onurunu her şeyin üzerinde tutarak, başarılı bir hoca olmasına rağmen Redknapp'ı yollamasını takdirle karşıladığım. Eğer bir kontrata imza attıysanız, kişisel saplantılarınızı, çalıştığınız kulübün çıkarlarının önüne geçiremezseniz. Tottenham camiasının çok kızgın olması bundan kelli çok normal. Tüm bu dramanın en ilginç yanı, Redknapp'ın, uğruna Tottenham kariyerini çöpe attığı milli takım görevinin kendisine önerilmemiş olması bence. Redknapp'ın, Krakow'a pirinçe gitmek isterken Kuzey Londra'daki bulgurdan da olduğu bu hikaye, bütün teknik adamların kulağına küpe olacak bir ibret öyküsü gibi.

Not: Tottenham, büyük ihtimal David Moyes'i takımın başına geçirecek. Her ne kadar Moyes'in, mali sıkıntı yaşayan Everton'dan ayrılmasının vakti geldiğine inansam da, beklentileri, kaynaklarından daha hızlı büyümüş Sp*rs camiası tarafından harcandığını görmek de istemem.

Üstün Alman Teknolojisi

Sahadaki oyuncuların ve kenardaki hocaların adları ne kadar büyük olursa olsun, futbol çoğu zaman basit bir oyun. İlk maçlardaki diziliş ve anlayışlarına sadık kalan iki takımın mücadelesinin orta sahalardan çözüleceği maçtan önce belliydi. Van Marwijk'in inatla koruduğu Bommel-Jong ikilisi Mesut'a; Schweiny-Khedira da Sneijdar'a karşı. İki üçlü arasında dağlar kadar kalite farkı olduğunun Löw farkındaydı da, Van Marwijk, Bommel ve Jong gibi iki kazmayla hangi orta saha savaşını kazanmayı umuyordu onu bilmiyorum. 

Löw'ün hücum planı aslında basit ve öngörülebilirdi. Mesut topu aldığında kanatlara, özellikle de sola açılacak ve De Jong'u seçim yapmaya zorlayacaktı. De Jong, Mesut'un peşinden giderse, Bommel'i Khedira ve Schweiny'nin koşularına karşı tek başına bırakacak, gitmezse de Mesut ve Muller, Hollanda'nın en zayıf halkası olan Willems'i 2'ye 1 yakalayacaktı. Almanya'nın attığı goller bu basit planın mükemmele yakın uygulamasıydı. Her iki golde de De Jong, Mesut'un peşinden sol beke doğru kaydı. Almanlar oyunun yönünü hızla değiştirip göbekten destek veren Schweinsteiger'i buldular. Her iki pozisyonda da Van Bommel büyük bir acemilik yaparak Khedira'yı marke etmeyi seçti ve Almanya'nın en iyi pas yapan 2. adamına asist kapısını açtı. Schweiny-Gomez ikilisi, Hollanda stoperleri sanki ortada yokmuşçasına 2 rahat gole ulaştı. Basit bir plan diyorum belki ama Almanların, hücum planlarını kusursuza yakın uygulayışlarına şapka çıkarmak gerekir. İspanya'nın son 2 büyük turnuvada 16 orta saha oyuncusu ve 1500 pasla oynanan orta saha oyununu izliyorum ancak ne yapmaya çalıştıklarını anlayamadığım çok olmuştur. Çoğu zaman çalışılmış bir plandan daha çok, "biz pas yapmaya başlayalım da, nasıl olsa bir yol buluruz" düsturuyla oynadıklarını düşünmüşümdür. Oysa ki, Almanlara baktığımda, basketbol hücum seti gibi planlanmış ataklar görüyorum ve ne yalan söyleyeyim, böyle bir futbolu izlemek bana çok daha fazla zevk veriyor. 

Almanya'nın orta sahadaki gücü, dün birden bire ortaya çıkan bir durum değildi. Bu takımın gelişimini son 4 yıldır bütün Avrupa izliyordu. Gerçi dünkü oyuna bakınca, Hollandalıların pek sevmedikleri komşularının maçlarına pek ilgi göstermediğini düşünür oldum. Bert Van Marwijk, ilk maçtaki yenilgiyi sadece forvetlere bağlamış olsa gerek ki, Almanya karşısına bir stoper değişikliği haricinde aynı diziliş ve taktikle çıktı. Hollanda, ilk maçta belki kötü oynamamış olabilirdi ancak Almanya'nın dinamik orta sahasının, Hollanda'nın statik üçlüsünün sahadan sileceği çok barizdi. Üstelik, ilk maçta Hollanda'nın hücumlarının tamamının kaynağı olan Sneijder'ın, Danimarka karşısında bulduğu boşlukları bulamayacağı da ortadaydı. Ve Afellay ve Robben bu sefer çok daha iyi iki bekin karşısında oynuyordu. Bu şartlarda Van Marwijk'in, orta sahayı geçmeyen 2 ön libero ile sahaya çıkıp, Almanya'yı zorlayabileceğini düşünmesi biraz hayalcilikti. Üstelik Hollanda savunması, ilk 2 maçta berbat oynayan Willems'in varlığında sallanıyordu ve bana göre, Portakallar için tek çıkar yol, oyunu Almanya yarı sahasına taşımaktı. Aynı Del Bosque gibi Van Marwijk de, dünya kupası ezberini bozmak istemedi ve maçı Almanlara hediye etti. 

Hollanda'nın ikinci yarıya çıkarken yaptığı değişikler herkes açısından "normal" görülebilir ancak benim açımdan şaşırtıcıydı. VdV ve Huntelaar, ilk maçta da kurtarıcı olarak sahaya sürülmüş ve o noktadan sonra oyun tamamen Danimarka'nın kontrolüne geçmişti. Van Marwijk, yine ezber bozmak istemedi ve ilk maçta hiçbir şeye ilaç olmayan değişiklikleri yaptı. RvP sola, Huntelaar forvete, VdV de göbeğe geldi. Tüm bu değişiklikler Hollanda'yı daha ofansif yapmış gibi gözükse de, bunun asıl sebebi, Almanların 3. viteste oynayıp 2 gol attığı ilk yarıdan sonra sahaya 2. viteste çıkmasıydı. Hollanda, bütün ümitlerini hücuım dörtlüsünün şahsi becerilerine bağlamıştı ve Almanlar bunun yeterli olmayacağının farkındaydı. 2. yarı Löw açısından enerji tasarrufuydu ve Hollanda'nın golü, Alman savunmasının tasarrufun dozunu biraz fazla kaçırıp 160 dakikadır kötü oynayan RvP'yi biraz hafife alması yüzünden geldi. RvP, yoktan var ettiği bir pozisyonla golü bulmuş olsa da ilk 10 dakikada kaçırdığı 2 golle yine Hollanda'nın çöküşünü başlatan adam oldu. Robben, RvP'yi kötü oyun konusunda yine yalnız bırakmadı. Zaten öngörülebilir olan oyunu, kendisini çok iyi tanıyan Lahm karşısında iyice etkisizleşti. 

Hollanda basınında, ilk maçtan sonra takım içerisindeki huzursuzluk hakkında birçok yazı çıktı ve ilk 2 maçtaki kopuk ve ruhsuz oyuna bakıp bir şeylerin yanlış olduğunu söylemek mümkün. Hollanda'nın son 4-5 senedir çok iyi maçlar çıkarmış yetenekli bir kadrosu var ancak bu turnuvanın ilk maçında sahaya çıkan 11'lerin bir "takım" olduğunu söylemek çok zor. Dün, sonuç 2-1 olmuş olabilir ancak bu, iki takım arasındaki kalite farkını yansıtan bir skor değil. Almanlar dün 3. vitesin üzerine çıkmadan çok rahat bir galibiyet aldılar. Eğer bu çok uzun bir sezonun sonunda oynanan bir maç değil de, Ekim ayındaki bir eleme maçı olsaydı, dün akşam ortaya utanç verici bir skor çıkabilirdi. Hollanda, henüz matematiksel olarak elenmiş değil ancak Portekiz'den istedikleri sonucu almak için 3 gün içerisinde çok büyük bir gelişme kaydetmeleri gerekiyor. 

11 Haziran 2012 Pazartesi

Ezber Bozma Vakti Geldi Mi?

İspanya 1 - 1 İtalya
En son en zaman 4-6-0'ın 3-5-2'ye karşı oynadığı bir maç izlemiştim bilmiyorum ancak dünkü maç farklı felsefelerin savaşı olmasından oldukça ilginçti. Geçen haftaki İspanya yazısında, Del Bosque'nin 5 orta saha oyuncusuyla sahaya çıkması durumunda zorlanacağını yazmıştık; İspanyol hoca 5'i de az görmüş olacak ki, 6 oyun kurucu ile sahadaydı. Karşı tarafta, Prandelli, Rusya maçındaki faciadan sonra 4'lü savunmayı çöpe atıp, kafasındaki B planı olan 3-5-2'yi sahaya sürdü ve oyunun büyük bölümünde taktiksel savaşı kazanan isimdi.

Futbolda 1+1'in toplamı her zaman 2 etmiyor. Bu maçtan önce Del Bosque, "Dünyanın en iyi orta saha oyuncuları bende, o zaman hepsini bir arada kullanayım" diye düşünmüş olabilir ancak ne kadar iyi olurlarsa olsunlar 6 tane benzer adamı sahaya sürmek pek de akıllıca değil. Hele ki rakip İtalya gibi göbeği iyi kapatan bir takımsa, bu anlayış hiç bir şekilde işlemiyor. Del Bosque, Barcelona'dan sıkça izlediğimiz, Fabregas ve Silva'nın değişmeli olarak "false 9 (yalancı 9)" oynadığı, 4-6-0 ile sahaya çıktı. Kadroda yalancı 9 bulundurmanın amacı, bu oyuncu ile stoperlerin pozisyonlarını bozup, iki kanattan gelen koşulara boşluk yaratmaktır. Barcelona, göbekte Messi ve kenarlarda Villa ve Pedro ile bu taktiği başarıyla uyguluyor. Ancak, dünkü İspanya takımına baktığımızda, Villa yada Pedro gibi forvet özellikleri taşıyan adamlar olmadığını görüyoruz. Eğer her iki kanattan derinlemesine koşular gelmeyecekse, yalancı 9 oynatmak son derece anlamsız bir hal alıyor. Dün gördük ki, David Silva, kaleyi hiç bir şekilde düşünmeyen bir arkadaşımız (ki oyundan alınmasının sebebi de buydu) ve sadece İniesta'nın koşularıyla da İtalyan savunmasını bozmak çok zor. Her ne kadar, gol, Silva-Cesc iş birliğiyle geldiyse de, maçın genelinde İspanya'nın 6 orta saha adamının harikalar yarattığını söylemek zor.

Bu kadar tek yönlü bir kadroyla sahaya çıktığınız zaman kendinizi oldukça öngörülebilir yapıyorsunuz. İspanya'da derinlemesine koşu yapacak hücumcu yok, oyunu kenarlara açacak kanat oyuncusu yok, orta yapsan topu alacak forvet yok, uzaktan şut çeken yok, fiziğiyle tehdit oluşturan yok. Takımın bütün umutları, göbekte yapılan verkaçlara ve ara paslara bağlanmış durumda. İtalya'nın 3 stoper ve 3 orta saha oyuncusuyla burayı tamamen kitlediği bir ortamda, pas oyununun işlemesi için İspanya'nın beklerinin ileride pres yapması ve hücüma katkıda bulunması gerekiyordu. Bu, dün hiç gerçekleşemedi çünkü İspanya'nın ideal stoper ikilisi sahada değildi ve İspanyol bekler, stoperlerini Balotelli-Cassano ikilisiyle başbaşa bırakmanın intihar olacağının farkındaydı. Prandelli'nin çift forveti, maç boyunca İspanya savunmasına zor anlar yaşattı ve bu durum Arbeola ve Alba'yı tamamen geriye kitledi. Beklerden gelmeyen destek, İspanya'yı iyiden iyiye göbeğe hapsetti ve ilk 45 dakika boyunca pek bir şey üretememelerine sebep oldu. Beklerin geriye hapsolmasının bir diğer sonucu da, İspanya'nın öldürücü hücum presini yapamayışı oldu. İspanya orta sahası, göbekte Pirlo ve De Rossi'ye her pres yaptığında, bu iki oyuncu kanatlardaki Maggio ve Giaccherini'yi bularak rahatlıkla oyunu açtılar. 

İkinci yarının başında, İspanya tempoyu arttırıp gol için yüklenmeye başladı ancak golü bulan, oyuna Balotelli'nin yerine giren, Di Natale oldu. Prandelli'nin kontra atakları sonuç verdi ancak golün hemen ardından, 65 dakika mükemmele yakın oynayan savunması ilk hatasını yaptı. İspanya, sonunda arapaslardan birini İtalyan savunmasının göbeğinden geçirmeyi başardı ve durumu eşitledi. Bu noktadan sonra Del Bosque, 6 orta sahalı dizilişinden nihayet vazgeçerek önce Navas'ı sağ kanada, sonra Torres'i forvete aldı. Navas'ın açtığı oyun, İtalyan stoper üçlüsünün daha geniş alanda oynamasına neden oldu ve onların arasındaki boşluklara, Torres 3 etkili koşu yaptı. Eğer Torres, bitirici yeteneklerini tamamen kaybetmemiş olsaydı; bu koşulardan 2 gol bulması işten bile değildi. Del Bosque'nin forvet sokma kararı geç kalınmış da olsa doğruydu ancak bu iş için seçtiği isim yalnıştı. Torres 3 senedir nal topluyor ve kenarda Llorente gibi formda bir adam varken kendisinin bu İspanya takımında oynaması zor. 

Sonuç olarak, farklı dizilişlerin mücadele ettiği ve her iki takıma da gidip gelen bir maç izlediğimizi söyleyebilirim. Eldeki malzemeyi daha iyi kullanan kesinlikle Prandelli oldu ve gördük ki Del Bosque'nin orta saha oyuncusu fetişinden bir an önce vazgeçmesi gerekiyor. Villa ve Puyol'un yokluğu, aynı Barcelona gibi, İspanya'yı da zorlayacak. Del Bosque'nin, Barça sistemini, Barça/Real karması oyuncularla doldurarak sonuca gitme ezberi artık bozulmak zorunda. İspanyol hoca, bu turnuvada, farklı bir şeyler deneyip Cazorla, Mata, Llorente, Negredo, Martinez gibi formda oyunculardan yararlanabildiği takdirde İspanya turnuvanın en büyük favorisi olur. Yok, Del Bosque, "elimde ne kadar orta saha oyuncusu varsa hepsini sahaya sürmeye devam edeceğim" diyorsa o zaman kendisine kolay gelsin diyorum. 

10 Haziran 2012 Pazar

Portakalı Soydum

B Grubu zaten ölüm grubuydu, dün akşamki maçların ardından kanın gövdeyi iyiden iyiye götüreceği bir yere dönüştü. Avrupa Şampiyona'sında sürpriz yapmaya bayılan Danimarkalılar, bu turnuvada da perdeyi şok bir skorla açtılar. Almanlar yine almanlıklarını yapıp zorlandıkları Portekiz maçından istediklerini aldılar. 

Hollanda 0 - 1 Danimarka
Robin Van Persie, geride bıraktığımız 3 ayı, kendisine gelen transfer tekliflerini değerlendirerek geçirdi ve Arsenal'in önerdiği kontratı "Euro 12'den sonra" diyerek şimdilik kenarı itti. Dünkü maç kendisine ve onunla ilgilenenlere bir uyarı niteliğindeydi. Geçen sezonun belki Avrupa'daki en formda oyuncusu olan RvP, dün akşam sahadaki 22 adamın en kötüsüydü ve Robben ile birlikte Hollanda'nın mağlubiyetinin baş sorumlusuydu. Normal şartlarda, takımın aldığı mağlubiyeti 1 ya da 2 oyuncuya yüklemek biraz ağır olur. Ancak dün akşamki maç sanırım bir istisna oluşturuyor. Çünkü dün, ne Danimarka ahım şahım defans yapt, ne de Hollanda orta sahası kötü oynadı. Aksine, bana göre, Sneijder sahanın en iyisiydi ve Robben, Afellay ve RvP kendisiyle aynı frekansta olsaydı dün akşam 5-6 farklı bir Hollanda galibiyeti izleyebilirdik. 

Maçın skoruna bakıp Danimarka iyi savunma yaptı, kontradan bir gol atıp maçı kazandı yorumu yapılabilir ancak bu sadece kısmen doğru olur. Dün Danimarka'nın sahaya dizilişi Hollanda'nın hemen hemen aynısıydı ve her iki takım da göbeği iyi kapatıp, kanatlarda rakibe boş alan bıraktılar. Sahadaki 4 açık oyuncusu da, savunmaya pek dönmeden oynadı ancak beklerini hücuma daha iyi çıkaran taraf Danimarka oldu. Paulsen ve Jacobsen'in maç boyunca yarattıkları tehdit, Hollanda beklerinin tamamen geriye çakılmasına neden oldu. Beklerinden yararlanamamasına rağmen, hücumda daha etkili görünen takım ilk 70 dakika boyunca Hollanda'ydı ve bunda Sneijder'ın oynadığı süper oyunun katkısı büyüktü. Sneijder hem göbekten ileri üçlüyü besledi hem de sol tarafta Rommedahl'ın boşalttığı alanı iyi kullanıp, buradan Afellay ile yardımlaşarak pozisyon üretti. Ancak daha önce de söylediğim gibi, Hollanda'nın gol üreten ayakları sahada olmadığından, Sneijder'ın bu çabası skora bir türlü yansımadı. RvP, bırakın gol atmayı, ayakta durmakta zorlandı. Robben ise bütün maç boyunca, Poulsen'in kendisini inatla solundan savunmasına aldırmadan, aynı hareketi deneyip durdu. Kendisinin, "sağ kanattan içeri dönüp sol ayağıyla şut atma" hareketini dünya üzerinde ezberlemeyen bek kalmış mıdır bilmiyorum ancak dünkü denemeleri bana resmen kabak tadı verdi. 

Bert Van Marwijk, işlemeye hücumunda değişikliğe gitmek için tam 70 dakika bekledi. Van der Vaart ve Huntelaar'ın oyuna girmesi beklenen değişikliklerdi ancak bu oyuncuların yaptığı etki pek de beklendiği gibi olmadı. Bana göre Van Marwijk, cesur davranıp berbat oynayan Robben-RvP ikilisini dışarı almalıydı ancak o    tercihini ezberden yapmayı tercih etti ve De Jong-Afellay'ı kenarı aldı. Bu değişikliklerden sonra Hollanda, şeklini tamamen kaybetti. Sneijder sola doğru gitti, RvP daha derine geldi ve VdV onun arkasına yerleşti ancak kimsenin neyi, nasıl oynayacağına dair hiçbir fikri yoktu. Özellikle De Jong'un boşalttığı orta sahada yeller esmeye başladı. Son 20 dakika Danimarka tempoyu düşürdü ve sahanın tamamını kullanarak istediği gibi top yaptı. Marwijk, can havliyle Kuyt'u sağ beke yolladı ancak oyun düzeni tamamen bozulan Hollanda çoktan teslim olmuştu. Zaten oynattığı futbol yüzünden ağır eleştirilere maruz kalan Van Marwijk, dün tel tel dökülen iki ismi kenara alma cesaretini gösteremeyek, bana göre, hem maçı hem de işini kaybetmiş oldu. 

Almanya 1 - 0 Portekiz
Turnuvanın şu ana kadarki en "temkinli" maçında, sürpriz olmayan kadroların, sürpriz olmayan mücadelesine tanık olduk. Almanya, her zamanki 4-2-3-1'i, 2 ön liberonun önünde Mesut'un serbest oynadığı dizilişle sahadaydı. Gomez, beklendiği gibi Klose'nin önünde formayı kaptı. Maç boyunca zorlandı ama Klose'yi kenarda gördüğü anda maçın tek golünü attı. Portekiz, 3 defansif orta saha ile çıkıp göbeği tamamen boğdu ve buradan kaptığı topları Ronaldo-Nani ikilisine besledi. Ancak Alman savunma 6'lısı onlara istedikleri pozisyonları vermedi ve Portekiz'in ileri uçtaki yetersizliği bu maçta oldukça göze battı. 

Maçın en kayda değer mücadelesi Mesut ile Portekiz orta sahası ve özellikle Veloso arasındaydı. Paulo Bento, Mesut'u kitlediği takdirde Alman hücumlarını kurutacağının farkındaydı ve orta sahası bunu kısmen başardı. Mesut, maç boyunca her iki kanada da yanaşarak, Portekiz'in DM'lerini peşinden sürüklemeye çalıştı ancak Bento'nun göbekteki üçlüsü maç boyunca pozisyon disiplinlerine sadık kaldılar. Özil, özellikle Lahm ve Müller ile iyi yardımlaştı ve Alman hücumlarının büyük bölümü sağ kanattan geldi. Bu, Löw tarafından yapılmış bilinçli bir tercihti çünkü Almanya sağdan geldiğinde, Podolski, Gomez'e yaklaşıp forvetleri çiftliyordu. Maç boyunca Almanya'nın gole en yakın adamı Podolski'ydi ancak eline gelen fırsatı değerlendiren Gomez oldu. 

Portekiz'in oyun planı, eldeki malzemeye bakıldığında mantıklı gözüküyor. Ancak takımın bir "10 numara"sı ve etkili forvetinin olmayışı başlarını çok ağrıtacağa benziyor. Portekiz'in, Sneijder veya Mesut gibi kapılan topları öldürücü paslara dönüştürecek bir adamı yok. Bu yüzden bütün hücum planı Ronaldo ve Nani'nin hızlarını kullanacakları kontra ataklara bağlanmış durumda. Dün Boateng ve Lahm, Portekiz'in kanat yıldızlarını hep içeriden savundular ve onları taç çizgisine doğru ittiler. Löw, Portekiz'in, kenardan gelen ortaları alacak bir "target man"'i olmadığının farkındaydı ve Ronaldo ve Nani'nin içeri dönmelerindense, çizgiye inmelerine razıydı. Almanlar, dün 1 pozisyon hariç, Nani ve Ronaldo'ya cepheden kaleyi hiç göstermediler ve Portekiz'in kontradan yarattığı akınların tehlikeye dönmesini böylece önlemiş oldular. 

Almanya dün sabırlı bir oyun sergiledi ve çok fazla pozisyon üretemese de golü bulmayı başardı. Portekiz, bu grubun en dişli savunmasına sahip takımı ve benzer bir performans gösterdikleri takdirde Hollanda'yı eve erken gönderme ihtimalleri hiç düşük değil. 

8 Haziran 2012 Cuma

Euro 12’ye Doğru: İspanya


2008 Avrupa ve 2010 Dünya Şampiyonu İspanya hakkında bilmediğimiz pek bir şey kaldımı bilmiyorum. Bu kadrodaki oyuncuların tamamının kapasitelerini, zayıf ve güçlü yanlarını hepimiz ezberledik. Del Bosque, maceracı bir teknik adam değil ve başarılı olan kadro ve oyun anlayışını elinden geldiğince korumaya çalışıyor. Euro 12 kadrosunun 2010’dan farkını sakatlar (Villa, Puyol) ve kulüp takımlarında ilk 11’deki yerlerini kaybetmiş adamlar (Capdevila, Marchena) oluşturuyor. Zaten 2 büyük turnuva kazanmış takımı bozmak da saçma olacağından, 2010’dakine benzer bir İspanya izleyeceğimizi söyleyebiliriz.

İspanyollar son 5 yılda dünya üzerindeki üst düzey oyun kurucuların büyük çoğunluğunu üretmeyi başardılar. Şu an kadroda “oyun kurucu” olarak tanımlanabilecek isimler Xavi, Fabregas, Iniesta, Silva, Mata, Alonso, Cazorla ve hatta Busquets. Orta sahadaki bu çeşitliliğin bir sürü avantajı olsa da, bu oyuncu grubunun birbirine çok benzer oyun stili ve anlayışına sahip olması zaman zaman dezavantaja dönüşebiliyor. İspanya’nın futbolu, bu adamların 5’i birden sahada olduğunda biraz fazla tek yönlü ve öngörülebilir bir hal alıyor. Güney Afrika’da, İspanya’nın, turnuvayı kazanmasına rağmen, beklenen patlayıcı skorları alamayışının nedeni de buydu zaten. 5 orta saha oyuncusuyla çıkılan ilk maçta İsviçre’ye mağlup olundu ve İspanya, turnuvanın geri kalanında sonuca gitmek için, Villa’nın kritik gollerine ve Navas ve Pedro gibi oyuncuların ekstra katkısına ihtiyaç duydu.

Dünya Kupası’nda ilk maçtan sonraki değişim ihtiyacının kurbanı David Silva olmuştu. Ancak, son 2 senede oyununu bir üst seviyeye çeken Silva büyük ihtimal Del Bosque’nin sol taraftaki ilk tercihi olacak. Şu an sağ tarafta oynatılan Iniesta’nın da kesilmesi söz konusu olmadığından İspanyollar 5 oyun kuruculu sisteme mahkum gibi duruyor. Bu noktadaki tek varyasyon, Busquets-Alonso ikilisinden birinin yedeğe çekilmesi ve Xavi’nin “derin oyun kurucu” mevkiine kaydırılmasıyla yapılabilir. Bu durumda David Silva daha rahat olduğu bölge olan forvet arkasına çekilir ve sol açığa da Mata/Cazorla ikilisinden birisi yollanır. Bu değişiklikler ortaya daha ofansif bir İspanya çıkarabilir ancak takımda safkan bir kanat oyuncusu olmayışının açığını kapatıp kapatamayacağı tartışılır. Orta saha bahsini kapatırken, Del Bosque’nin, bu turnuvada da Fabregas’ı, super yedek olarak kullanmaya devam edeceğini hatırlatalım.

Orta sahada 150 tane opsiyonu olan İspanya’nın savunma ve forvetteki alternatifsiz 2 oyuncusu da sakat. İspanya hücum hattı, hem ileri uçta hem de sol kanatta üst düzey performanslara imza atan ve kritik goller atan David Villa’yı çok arayacak. 2 yıldır form tutamayan Torres, aynı kulüp düzeyinde olduğu gibi mill takımda da hocasının başını ağrıtmaya devam ediyor. Bana göre, çok formda olan Llorente ve Negredo, Torres’in önünde formayı hakediyor ancak Del Bosque büyük ihtimal startı Nando ile yapacak. Ancak, aynı Hollanda ve Almanya örneklerinde olduğu gibi, forvet tercihi skora yansımadığı takdirde, İspanya’nın da bu bölgede değişikliğe gitmesini bekleyebiliriz.

2010’daki İspanya takımıyla bugünkünün arasındaki en büyük fark defansta ortaya çıkıyor. Puyol-Pique ikilisinden birisi sakat, öbürünün form durumu yerlerde sürünmekte. Ramos’un, Puyol’un yerine stopere çekilmesi, İspanya’nın sağ bekten hücum etme opsiyonlarını kısıtlıyor. Arbeola, iyi bir bek olsa da, hücuma Ramos kadar katkı yapması mümkün değil ve bu elinde safkan kanat adamı bulunmayan Del Bosque’nin başını ağrıtan bir başka konu. Ramos’un stoperdeki partnerinin Pique mi yoksa Albiol mu olacağı da henüz netlik kazanmış değil. Bu bölgedeki tek iyi haber, geçen turnuvaya göre daha iyi bir sol bekin olması. Jordi Alba’nın sol taraftan yapacağı katkı, İspanya’nın kapanan takımları açması açısından kritik bir hal alabilir.

Tek tek isimlere baktığımızda İspanya hala dünyanın en iyi takımı ve bu turnuvanın da favorisi durumundalar. Rakiplerine göre çok daha yetenekli oyunculara sahip olmaları tabi ki bir avantaj ancak bu yeteneğin büyük bölümünün aynı bölgede toplanmış olması, onlar için bir sorun oluşturabilir. Del Bosque, kadroda yapacağı ufak tefek ayarlamalarla ve sıkışan maçlarda yapacağı sürpriz değişiklerle İspanya’nın tek yönlülüğünü ve öngörülebilirliğini aşmaya çalışacak. Bunu başarırdığı takdirde de, kupayı kaldıran takım yine İspanya olacak.

7 Haziran 2012 Perşembe

Euro 12'ye Doğru: Hollanda


Yılların total ve göze hoş gelen hücum futbolu takımı Hollanda, Bert van Marwıjk yönetiminde farklı bir şey deneyip, “sonuca yönelik ama göze pek hoş gelmeyen” bir oyun oynadığında, az daha Dünya Kupası’nı alıyordu. Güney Afrika’daki başarılı performansa rağmen, o turnuvanın sonrasında Hollanda’da takımın futbolundan tatmin olan pek yoktu. Başlarını Cruyff’un çektiği bir çok futbol adamı, takımı fazla “negatif” bulmuştu ve başta De Jong olmak üzere bir çok oyuncu, Hollanda’nın imajını zedelemekle suçlandı. Hatta De Jong, Ben Arfa’nın bacağını kırdığında, Van Marwijk bile baskılara dayanamayıp kendisini bir süreliğine milli takımdan uzaklaştırdı. 2010’dan bu yana, Hollanda’nın futbolunda pozitif yöne doğru belirli bir aşama olmuş olsa da, Portakalların düştüğü zorlu grup Bert Van Marwijk’i tekrar defansif tedbirleri ön plana çıkartmaya itebilir. 


Hollanda’nın nasıl bir oyun oynayacağının belirlendiği yer, ön libero mevkii. Eğer Van Marwijk, Van Bommel’in yanına De Jong’u monte ederse, takım 2 sert çıpa ile geriye yaslanan ve onların önündeki Sneijder, Robben ve Van Der Vaart’ın (son dönemde Afellay) yaratıcılıklarıyla gol arayan bir oyun oynayacak. Bu diziliş, daha düşük tempolu bir futbol ortaya çıkardığı için set hücumunda RvP gibi isimlerin bayağı bir zorlanmasına neden oluyor. Tempo arttırılmak istenir de, De Jong kenarı çekilip tek ön liberoya dönülürse, bu sefer takımın hücum zenginliği artıyor ancak defansif olarak çok da güven vermeyen bir ekip ortaya çıkıyor (3-0’lık Almanya mağlubiyetini hatırlayın). Hal böyle olunca, Van Marwijk’in, gruptaki Almanya ve Portekiz maçlarına çift ön libero ile çıkması kesinleşiyor gibi. Hatta, ben, Danimarka karşısında bile tek ön libero riskini alacağını zannetmiyorum. Marwijk büyük ihtimal, turnuva boyunca bütün maçlara De Jong ile başlayıp, gole ihtiyacı olduğu anda VdV’yi oyuna sokacak. 

Hollanda’nın hiç kuşkusuz en güçlü olduğu nokta hücum bölgesi ki, forvet pozisyonu için Premier Lig ve Bundesliga gol kralları forma savaşı vermekte. RvP ve Huntelaar arasındaki seçim büyük ihtimal, Robin’den yana kullanılacak ancak kendisinin geçen Dünya Kupası’ndaki düşük performansını neden gösterip Huntelaar’ın ilk 11 başlamasını isteyenler de var. Van Marwijk, RVP’yi sola yollayıp her iki oyuncuyu birden oynatma yoluna da gidebilir, ancak bu plan, büyük ihtimal, acilen gole ihtiyaç olunan dakikalara saklanacak. RVP’nin şu anki diziliş içerisindeki tek sorunu, Hollanda’nın çift ön libero ile oynadığı dönemlerde tempoyu zaman zaman çok düşürüp, kapalı defansları set oyunuyla aşmaya çalışıyor olması. Arsenal’de sürekli yüksek tempo hücum futbolu oynamaya alışan ve bu felsefe ile başarılı olan Robin’in, formayı Huntelaar’a kaptırmamak için, Van Marwijk’in felsefesine adapte olması gerekiyor. Hücumun sağ tarafındaki tercihin Robben olması kesin gibi ve onun yorulduğu ve gol atmaktan çok skorun korunması gereken dakikalarda Kuyt bu bölgede kullanılacak. İleri üçlünün arkasındaki Sneijder’ın da yeri garanti olduğuna gore, Bert Van Marwijk’in hücum planında kafa yorması gereken tek bölge sol açık pozisyonu. Bu bölgenin iki adayı VdV ve Afellay. Hazırlık maçları gösterdi ki, Van Merwijk safkan bir kanat oyuncusu olan Afellay’ı, orta sahadan devşirme VdV’ın önünde tercih edecek. Bana gore, Afellay, Hollanda’nın son hazırlık maçı olan Kuzey İrlanda maçındaki etkili oyunuyla son dakikada formayı kapmış durumda. Ancak kuşkusuz ki, grupdaki dişli takımlara karşı oynamak daha farklı bir mesele ve genç oyuncu, biraz zorlandığı takdirde formayı daha tecrübeli olan VdV’ye kaptırabilir. 

Çok üst düzey bir defans dörtlüsüne sahip olmayan ve bu yüzden tek ön libero oynanan maçlarda zorlanan Hollanda’nın, bu turnuvadaki yumuşak karnı sol bek pozisyonu olacak. Erick Pieter’ın sakatlanıp kadrodan çıkarılması sonrasında, Van Marwijk, 18’lik Jetro Willems ve bir orta saha oyuncusu olan Stijn Schaars arasında tercih yapmak zorunda kalacak. Sol açıkta oynayacak Afellay/VdV ikilisinin de defansif olarak pek parlak olmadığını düşünürsek, Van Marwijk’in, turnuva boyunca sol bekini De Jong ile korumak zorunda kalacağını söylebiliriz. Özellikle, Almanya ve Portekiz karşısında burada verilecek sınav, Hollanda’nın Euro 12 başarısı açısından kritik olabilir. 

Özet olarak hücumda sayısız alternatifi olan ancak savunmadaki problemler yüzünden hep temkinli oynamak zorunda kalacak bir Hollanda izleyeceğiz. RvP’den, geçen Dünya Kupası’nda hiç yararlanamadılar ve bunun bu turnuvada değişmesi gerekiyor. Eğer Hollanda, hücumdaki potansiyelini skora dönüştüremezse, daha güçlü orta sahaya sahip Almanya ve İspanya gibi takımlar tarafından turnuva dışına itilebilir.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Anime Tarih: İtalya

Euro 12'ye Doğru: Almanya

Almanları “turnuva takımı” olarak tanımlamadan yazılacak bir turnuva öncesi yazısı çok tatsız olurdu sanırım. Almanya’nın geçen dünya kupası öncesi Löw ile başlattığı değişim projesi, bu aralar meyve verme kıvamına gelmiş durumda ve Euro 2012’yi kazanmaları kimse için süpriz olmaz. 2010’daki turnuvada oynayan Almanya, daha çok kontra atağa dayalı futbol oynamayı seven bir ekipti. Bugünkü Almanya ise, hem kontrayı hem de oyunu domine etme işini başarıyla yapabilen bir takım haline geldi. Bana göre turnuvanın en iyi orta sahasına sahip olan Almanya’nın zayıf noktası, oturmuş bir defansa sahip olmayışı.

Almanya geri dörtlüsünde yeri garanti olan tek isim Lahm gibi duruyor ve kendisi büyük ihtimal sol tarafta oynayacak. Lahm sola giderse, sağ bek  büyük ihtimal Boateng olacak. Löw’ün Lahm’ı sağda başlatıp, Schmelzer’i sola yollama gibi bir opsiyonu da var. Stoper mevkiinde seçim Badstuber, Hummels ve Mertesacker arasından yapılacak ki, Löw’ün şu ana kadar milli forma ile parlak performanslara imza atamayan Hummels’ı yedek başlatması olası. Alman hoca büyük ihtimal, Bayern ile çok iyi bir sezon geçiren Badstuber ile başlayıp onun tecrübesizliğini de Mertesacker ile kapatmayı tercih edecek. 

Orta saha Almanların en sorunsuz ve patlamaya hazır olduğu bölge. 4-2-3-1’in 2’sini oluşturan Schweinsteiger ve Khedira ve önlerindeki Mesut’un yeri garanti gibi. Bana göre bu üçlü, turnuvanın en sağlam orta saha işbirliğini oluşturmakta. Sağlarındaki ve sollarındanki Podolski ve Mueller de onlara eşlik ederse Almanya’yı kupaya kadar taşıyabilirler. Almanya son 2 senedir geri yaslanmayı bıraktığından dolayı Schweiny ve Khedira’nın da görev alanları bayağı bir genişledi. Her iki oyuncu da, DM’den daha çok “box to box” tabir edilen ileride hem pres yapan hem de geri dörtlünün önüne kadar gelip savunmanın bir parçası olan görev tanımları ile sahaya çıkıyorlar. Onların dinamizminden en çok yararlanan isim de orta sahada serbeste yakın bir rolde oynayan Mesut oluyor. Podolski ve Muller, kulüp takımlarında inişli çıkışlı performanslar sergileseler de, milli forma ile her zaman bir başka oynuyorlar. O yüzden Löw, turnuvaya büyük ihtimal bu ikiliyle başlayacak. Ancak işler yolunda gitmezse, B planı için Almanya’nın kenarda Gotze, Reus ve Kroos gibi çok yetenekli yedekleri de var. 

Almanya’nın başını ağrıtabilecek bir konu da aday kadroda sadece 2 golcünün olması. Löw tercihini Gomez ve Klose arasında yapmak zorunda ve son 2 sezonda bir araba dolusu gol atmasına rağmen hala bir çok kişiye güven vermeyen Gomez, büyük ihtimal sakatlıktan yeni çıkan Klose’nin önünde formayı kapacak. Ancak milli takımı ve bu tip turnuvaları çok seven Klose’nin yarı yolda formayı kaptığını görürsem de şaşırmam. Gomez’in ilk 11’deki yerini koruması için istikrarlı olarak gol bulması gerekebilir. 

Özetle söylemek gerekirse, Almanya bu turnuvanın favorilerinden birisi ve geçen Dünya Kupası’nın finalistleri İspanya ve Hollanda’dan çok da geri kalır bir yanları olduğu söylenemez. Takım oyunu, disiplin ve kazanma isteği konularındaki avantajları onları bu turnuvada diğerlerinin önüne bile itebilir. İsviçre ile oynanan hazırlık maçındakine benzer bir  defansif faciaya yaşamadıkları takdirde yarı finalden önce elenmeleri çok büyük süpriz olur.  

Euro 12'ye Doğru: İngiltere


İngiliz Milli Takımı, yine hayal kırıklığı olarak geçecek bir turnuvaya doğru gidiyor. Her zaman olduğu gibi, saha içerisinde “fena olmayan” takım, saha dışı problemler tarafından baltalanmış durumda. Capello’nun kovulmasının ardından 2 ay Redknapp ile flört eden İngiliz federasyonu, görevi Roy Hodgson’a vermeyi tercih ederek bir süprizin altına imza attı. Hodgson, tecrübeli ve kalburüstü bir teknik adam olabilir ancak devraldığı pozisyonun ağırlığı kaldıracak özgüvene ve taraftar desteğine sahip olup olmadığı tartışılır. Benzer koşullar altında gittiği Liverpool’un başında yaşadığı bunalım hepimizin hafızasında taze. Üstelik, bu sefer, sadece Liverpool taraftarının değil bütün ülke kamuoyunun hedef tahtasında olacak. 

Hodgson, İngiltere Milli Takımı ile birlikte 3 büyük problemi de devraldı. Bunlardan ilki ve en önemlisi takımdaki sakatlıkların sayısı. Öyle ki, şu an sakat olan potansiyel milli takım oyuncularından iddialı bir 11 oluşturmak bile mümkün. (Ruddy, Cahill, Walker, Dawson, Smalling, Huddlestone, Lampard, Barry, Rodwell, Wilshere, Bent). Avrupa’nın fiziksel olarak en ağır ligi olan Premier Lig’de oynayan futbolculara, sezon içerisinde oynadıkları 50+ maçtan sonra bir de yaz turnuvası oynatmaya kalkınca sonucun pek de farklı olması beklenemez zaten. İngiltere’nin fiziksel olarak sakat olmayan futbolcularının büyük bölümü de kafada yorgun zaten. 

İnglizlerin kafasını yoran ve Hodgson’un devraldığı problemlerin bir başkası da, aylardır devam eden Terry-Ferdinand draması. John Terry, Anton Ferdinand’a ırkçı hakerette bulunduğu iddiasıyla mahkemelik olup milli takım kaptanlığını kaybetti ancak bu olay nedeniyle Euro 2012 kadrosundaki yerini kaybeden Anton’un biladeri Rio oldu. Federasyon ve Hodgson’ın, Ferdinand’ı kadroya almamaktaki amacı, kadro ahenginin korunmasıydı ancak Gary Cahill çenesini kırıp kadro dışı kaldığında zurnanın zırt dediği yere gelindi. Hodgson, Cahill’in doğal yedeği Ferdinand yerine, Martin Kelly’i kadroya davet etti ve bu tercihi “futbol nedenleri ile” yaptığını açıkladı. Bu iddia doğru bile olsa, bütün İngiltere, Ferdinand’ın 2. kere reddedilişini tartışmaya başladı ve Rio’nun menajeri de kararı “rezalet” olarak tanımlayarak yangını körükleyiverdi. Gerçi Hodgson, Ferdinand’ı davet etseydi, büyük ihtimal takımın ahengini bozmakla suçlanacaktı. İki ucu çoklu değnek anlayacağınız. 

İngiltere’nin üçüncü problemi de Rooney’in 2 maç cezalı oluşu. Bent’in de yokluğunda Hodgson, Carroll-Welbeck ikilisinden birini tercih etmek zorunda kalacak ki, hazırlık maçları performansı Wellbeck’in bir adım öne çıkarmış durumda. 4-4-1-1 düzeniyle sahaya çıkması beklenen İngilizlerde, Ashley Young, Wellbeck’in hemen arkasında pozisyon alacak. Defansta Johnson, Terry, Lescott ve Cole’un oynayacağı kesin gibi iken, orta saha dörtlüsünde Gerrard, Parker, Milner ve Walcott oynayacak gibi duruyor. Hodgson’un,  Jones’u Parker’ın yanına koyup, Milner’in yerine Young’ı sola yollayıp daha defansif bir 4-5-1 ile sahaya çıkma ihtimali de var. Walcott ve Young, kontra atak futbolunu daha çok sevdiğinden, bu tip bir diziliş fena olmayabilir. 4-5-1’in diğer bir avantajı da, arkasına 2 DM’i alan Gerrard’ın etkili olduğu hücum bölgelerine daha rahat çıkabilecek olması olur. 

İngiltere, isim isim bakıldığında kötü bir kadroya sahip değil. Ancak biliyoruz ki, takım olabilme konusunda Almanlar ve İspanyollar'ın iki gömlek aşağısındalar. Bana göre, bu turnuva da farklı olmayacak. Saha dışındaki problemler şimdiden takımı vurmuş durumda ve yıldız oyuncuları Rooney’in Fransa ve İsveç karşısında oynamayacak olması da ellerini zayıflatıyor. İlk maçta Fransa karşısında yaşanacak bir hüsran, İngiltere’yi eve erken yollayabilir.  Bu noktada tek avantajları, kamuoyu beklentisinin hiç olmadığı kadar düşük olması gibi duruyor. 

4 Haziran 2012 Pazartesi

Anime Tarih: İngiltere


Futbol gündemininin tamamen kuruduğu bu günlerde, Euro 2012'ye katılan takımların tarihçelerine kısaca göz atalım. İlk videonun konuğu İngiltere.

Not: Videoyu blog üzerinden izleyemeyenler için youtube linki de burada.

Kaynak: guardian.co.uk

1 Haziran 2012 Cuma

Mesaj Kaygısı


Görüntüde oyundan çıkan oyuncu, 19 yılı devirmiş olan Rus futbolcu Vadim Evseev. Giren ufaklık, kimsesiz çocuklarla ilgilenen bir sivil toplum kurumunun genel müdürünün oğlu Hrisan Dzheus. Bu videodan Wenger'in yeni hedefi gibi geyik bir mesajın yanında, Türkiye'nin gündemine bağlı mesajlar da çıkarabilirsiniz. Tercih sizin...