31 Mayıs 2012 Perşembe

Yeni Bir Sayfa


Premier Lig’e yeni yükselen takımların işi hiç kolay değil. İyi oynasalar bir dert, oynamasalar başka dert. Bu sezon Swansea ve Norwich, hem aldıkları skorlarla hem de oynadıkları oyun ile herkesin beğenisini kazandı. Ancak bu performanslarının karşılığı, büyük takımların hocalarına göz dikmesi oldu. Gün itibariyle Brendan Rodgers, Liverpool ile anlaştı. Paul Lambert de önümüzdeki birkaç gün içerisinde Aston Villa’ya imza atacak gibi görünüyor. 

Bundan 2 hafta önce Liverpool yeni teknik adam için arayışlara başladığında, Rodgers, alışveriş listesinin tepesindeki isimlerden biriydi. Ancak Liverpool’un patronları birkaç hocayla görüşeceklerini açıkladığında Rodgers, “güzellik yarışmasının” bir parçası olmak istemediğini belirterek görüşmelerin parçası olmak istemediğini açıkladı. İlk etap görüşmelerde, Frank De Boer ve Jurgen Klopp’tan red cevabı alan Liverpool yönetimi, en ciddi adımını Wigan’ın hocası Roberto Martinez’i John Henry ile görüşmesi için Amerika’ya davet ederek attı. Bu sırada Liverpool’un boş olan Sportif Direktör pozisyonu için de Louis Van Gaal’in kapısı çalındı. Van Gaal kimin fikriydi bilmiyorum ancak kendisini gibi “kontrol delisi” bir adamın adının geçmesi bile diğer tüm hoca adaylarını korkuttuğu için bu proje kısa sürede rafa kaldırıldı. Rodgers’ın ilk aşamada verdiği olumsuz yanıt, bir süre de olsa Roberto Martinez’i, Kenny’den boşalan koltuk için favori aday yaptı. Ancak bana göre, Liverpool’un ilk tercihi her zaman Rodgers idi. 

Liverpool’un Rodgers’ı tercih etmesinde, Kuzey İrlandalı hocanın CV’sinden daha çok vizyonu büyük rol oynuyor. 2004’te Chelsea genç takımının başına geçmesi için Mourinho tarafından Chelsea’ye transfer edilen Rodgers, Portekizlinin yanında Reserv takım hocalığına kadar yükselmişti. Daha sonra bir sene Watford’u çalıştıran Rodgers’ı hepimizle tanışmayı sağlayan başarısı 2009’da kovulduğu Reading’i playoff'da yenerek, Swansea City’i Premier Lig’e çıkarması oldu. Ancak hepimiz biliyoruz ki, Rodgers'ı Liverpool için cazip yapan, geçmiş başarılarından daha çok, takıma getireceğine inanılan futbol anlayışı ve vizyon. Swansea, geçen sene Premier Lig'in Arsenal'den sonra en iyi top yapan takımıydı ve lige yeni çıkan bir takımın daha zengin ve tecrübeli kulüpler ile "futbol" oynayarak baş etmesi İngiliz futbolunun gidişatı açısından çok hayırlı bir gelişmeydi ve son dönemde Pulis, McCarthy, Big Sam, Mcleish gibi hocalar sayesinde moda haline gelen "kazma futbol" akımı da güzel bir darbe almış oldu. 

Liverpool yönetimi Rodgers'a yeni bir Wenger gözüyle bakıyor. Kulübün futbol anlayışını temelden değiştirmesini ve bunu yaparken de aynı Wenger gibi trilyonlara ihtiyaç duymamasını umuyor. Rodgers Swansea'de, Britanya'nın dört bir yanından topladığı isimsiz futbolcularla bunu yapabileceğini gösterdi. Liverpool'un elindeki kaynaklarla da yapamaması için hiçbir neden yok. Kendisinin tek ihtiyacı olan şey biraz sabır. Benitez döneminin ikinci yarısından beri hücum etmeyi unutmuş bir takıma total futbol aşılamak sabahtan akşama yapılacak bir şey değil. Rodgers'ın başarılı olmasını gerçekten gönülden istiyorum. Umuyorum, Liverpool camiasının 20 yıldır karşılanamayan beklentilerinin kurbanı olmaz.  

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Sevinçten T-Rex Tokatladım

Klasik gol sevinçlerini bir de efekt dopingiyle izleyin.

29 Mayıs 2012 Salı

Duke of Hazard


Eden Hazard 2 senedir İngiliz kulüplerinin takip ettiği bir isim. Geçen yaz adı Arsenal ile çok anıldı ancak maliyeti £15m’in üzerine çıkınca, Wenger kendisinden soğuyuverdi. Hazard’ın fiyatı, son 1 sene içerisinde ikiye katlandı ve bu artışta kendisinin form durumundan çok, City, Chelsea ve United gibi kulüplerin devreye girmiş olmasının katkısı var. Özellikle City ve Chelsea’nin adının anıldığı transflerlerdeki rakamların otomatik olarak ikiye katlandığını biliyoruz. 

Fransa Ligi’ni çok takip etmediğimden, Hazard ile ilgili izlenimlerim, Lille’in Şampiyonlar Ligi maçlarından ve Belçika Milli Takımı’nın izlediğim birkaç maçından ibaret. Benim izlediğim maçlarda çok ahım şahım bir oyun oynamamış da olsa, Fransa Ligi’nde son 2 sezonda iyi işler yaptığı ortada. Daha çok genç olduğunu da düşünürseniz, Chelsea’nin bu transferi bitirerek iyi iş yaptığını söyleyebilirisiniz. Gerçi ben hala, £32m bonservis ve yılda £5.2m’dan 5 yıllık kontratın biraz fazla olduğunu düşünüyorum. Ama dedim ya, bugünlerde oyuncuların bir normal değeri var, bir de Chelsea/City değeri. 

Hazard ile ilgili beni rahatsız eden tek konu, kendisinin son 1-2 ayda bu transfer konusunu medyanın elinde oyuncak etmiş olması. 3 kulübün peşinde olduğunu açıklaması, “Herkes City, United ve Chelsea arasından seçim yapmak nasip olmaz” türünden saçma sapan açıklamaları, Twitter üzerinden söylediği kararımı verdim, vereceğim, veriyorum türküsü derken Hazard efendi daha İngiltere’ye adım atmadan İngiliz futbol kamuoyundan “dallama” damgasını yedi bile. Üstüne üstlük, kendisine seçimini nasıl yapacağına dair sorulan sorulara, dürüst davranıp “En iyi kontratı önerene imza atacağım” demektense, “Oynayacağım pozisyon ve kadroda düzenli yer alıp almayacağıma göre karar vereceğim” demeyi tercih etti ve gidip önümüzdeki sezonun hocasını belirlememiş olan Chelsea’ye imza attı. Şimdi kendisine sormak lazım, Chelsea’nin olmayan hocasından, oynayacağın pozisyonun ve ilk onbirin garantisini nasıl aldın diye. Futbolcular neden mali olarak en iyi kontrata imza attıklarını itiraf etmek istemiyorlar anlamıyorum. Yok, aslında anlıyorum. “Paragöz değilim, yalancıyım” durumu var ortada. Chelsea, Hazard’a, Lille’den aldığının 4 katı maaş öneriyor; Hazard efendi hala bizi paranın önemli olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Hayır, oynayacağın pozisyon o kadar önemliydiyse, aynı bölgede 3 tane daha yıldız oyuncu bulunduran City ile pazarlık masasına neden oturdun o zaman? Fiyat yükselsin diye neden 2 aydır “3 kulüp beni istiyor” diye bas bas bağırıyorsun? Hazard ve menajeri, bu transfer konusunda o kadar çok tantana yaptı ki, umuyorum Hazard, fiyat etiketi ve beklentinin altında ezilip kalmaz. Nitekim, daha Torres’in ezilmişliğine çare bulamayan Chelsea’nin son ihtiyacı olan şey başka bir “balon”. 

25 Mayıs 2012 Cuma

Bitiriyoruz


Arsenal geçtiğimiz günlerde 7 oyuncusunu serbest bıraktığını açıkladı ki, bunların içinde en dikkat çeken isim Manuel Almunia idi. Hiç başlamaması gereken bir birlikteliğin 3-4 sene kadar geç kalmış sonu, Arsenal taraftarı arasında karışık tepkiler ile karşılandı. Kimisi, Arsenal tarihinin en kötü kalecisinin kulübü terkedişini sevinçle karşılarken, diğerleri, kendisi için üzülecek kadar şaşırmayı tercih etti. Almunia’dan çok çekmiş olmamıza rağmen, ben, kendisinden nefret etmiyorum. Eğer ortada bir suçlu varsa, bu, Arsenal seviyesinde bir kaleci olmadığı çok açık olan bu adamda ısrar eden ve ona uzun ve doyurucu bir kontrat veren Wenger’e aittir. Kimse Almunia’yı kontratının sonuna kadar kulüpte kaldığı için suçlayamaz. Eğer, son 2 senede, Arsenal’in ona verdiği paranın yanına bile yaklaşan bir kulüp çıksaydı; Almunia büyük ihtimal takımdan ayrılırdı. Son 1,5 senede hiç forma giyemediği için kendisi için üzülenleri anlamak zor; çünkü tek bir maç oynamamasına rağmen, Almunia, bu süre içerisinde, benim 1 senede kazandığım parayı 1 haftada kazandı ve yedek kulübesine bile uğramadan küpünü doldurmaya devam etti. 35 yaşında cebinde milyonlarca pound ile emekli olan ve hayatının geri kalanını İspanya’nın sahil kasabalarından birinde tatil yaparak geçirecek Almunia için üzülmek biraz mantıksız gibi. 

Arsenal, kontratı biten 7 oyuncusunu kolaylıkla elinden çıkardı ancak asıl problem kontratı devam edenlerden kurtulmakta yaşanacak. Şu anda satış listesinde olan oyuncular Arshavin, Bendtner, Denilson, Vela, Chamakh, Park, Squillaci ve muhtemelen geçen hafta ayrılmak istediğini açıklayan Fabianski. Bu oyuncuların ortak özellikleri, Wenger’in gelecek planları içerisinde bulunmamaları ancak Arsenal’in kendilerine verdiği yüksek maaşların yanına yaklaşabilen olmadığı için resmen elde kalmış olmaları. 

Arsenal kadrosunun en çok kazanan 2. adamı olan Arshavin, Zenit’te vasat bir kiralık dönemini geride bıraktı ve Gerviho, Podolski ve Ox’un varlığında, kulübe tekrar dönmesi çok zor gözüküyor. Rus kulüpleri büyük ihtimal kendisi ile ilgilenecektir ancak şu ana kadar duyduğumuz tek dedikodu Fulham’ın kendisini istediğiyle ilgiliydi. Umuyorum Arsenal kendisinden ve tuzlu kontratından kurtulur. 

Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi golcüsü Bendtner’in, fena geçmeyen Sunderland macerası bir kaç alıcının ilgisini çekmiş sanırım. Kendisi ve menejeri Alman kulüplerinden talep olduğunu çoktandır söylüyordu ancak konu Bendtner olunca somut bir kanıt görmeden inanmak zor. İngiliz medyası, Arsenal’in şu sıralar Dortmund ile masa olduğunu yazıyor. Eğer Euro 12’de bir kaç gol atarsa başka talipleri çıkabilir. 

Sao Paolo, Denilson’un bonservisini almaya yanaşmıyor olsa gerek ki, menejerleri, Brezilyalıya kulüp bulmak için İspanyol kulüpleriyle görüşüyorlar. La Liga’nın orta sıralarında bir kulübe kakalanması olası. Kendisini bonservisiyle alacak enayi bulunamazsa kiralık gider gibi. 

Vela, kiralık gidenler arasında en iyi sezonu geçiren oyuncu oldu. 12 gol 7 asistlik Sociedad sezonundan sonra bir kaç İspanyol kulübünün ilgisini çekmiş durumda. Espanyol’un şu sıralar Arsenal ile görüştüğü yazılmakta. Elde kalmaz gibi duruyor. 

Arsenal, Chamakh’ı Fransa’dan yapacağı transferlerden birine takas olarak eklemeye çalışıyor. Eğer, Olivier Giroud transferi bitirilebilirse, büyük ihtimal Chamakh da Montpellier’e gönderilecek. 

Park için ortada dedikodu bile yok. Elde kalıp kiralık gönderilmesi olası. 

Fabianski’ye West Ham talipmiş. West Ham, boşta olan kalecilerin tamamına talip olduğu için çok ümitlenemiyorum. Ayrılmak istediğini açıkladığına göre belki vardır bir bildiği. 

Squillaci büyük ihtimal ikinci bir Almunia vakası olacak. Kontratının sonuna kadar Arsenal’in yakasından düşmeyecek. 

Adı geçen oyuncuların kontratlarının, Arsenal’e yıllık maliyetinin 22 milyon pound civarı olduğunu hatırlatayım. RVP’ye takımda kalması için önerilen miktarın £6.8m olduğunu düşünürsek, bütün bu adamlar temizlendiği takdirde, RVP ayarında 3 adama yer açılacağını söyleyebiliriz.  Tabi burada, Wenger’in vasat oyunculara para yatırmaktan bıktığı varsayıyorum. Arsenal’in, kadrosundaki kamyon dolusu atıl adamdan kurtulup,  kendini kanıtlamış tecrübeli oyunculara para yatırma vakti geldi de geçiyor bile. Podolski transferinin, bu yeni politikanın bir ürünü olduğuna da gönülden inanmak istiyorum. 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Kımıl Zararlısı

Tevez’e dirsek, 4 maç;
Aguero’ya yumruk, 4 maç;
Kompany’a kafa, 4 maç;
Joey Barton’un nihayet hakettiği cezayı aldığını görmenin zevki, paha biçilemez.

Joey Barton, Emre Belözoğlu gibi öfke kontrolü sorunları olan bir ruh hastası değil. Sahada yediği nanelerin çoğunu bilerek ve planlayarak yapan bir arkadaşımız. Her Arsenal maçında aynı oyunları denediğinden, biz onun taktiklerini çok iyi biliyoruz. Geçen sene Diaby’i, bu sene Song’u oyundan attırdığı pozisyonlar hepimizin hafızasında taptaze. Onun, büyük takımlara karşı oyun planı, karşı takım oyuncularını çileden çıkarıp kart görmelerini sağlamak üzerine kurulu ki, City maçından sonra amacının bir kaç City oyuncusunu da beraberinde götürmek olduğunu Twitter’dan itiraf etti. Tevez’e dirsek attı, Tevez oyuna gelmedi. Sonra sıra Aguero’yu denemeye geldi; o da olmadı. Giderayak Kompany’i denedi; o da yemedi. Belli ki, Mancini, oyuncularını bu konuda uyarmış. Barton ne kadar havlarsa havlasın, City’li oyuncular hiç bir fiziksel tepki vermediler. 

Federasyon, dün, Barton’a, 3 farklı hareketine 4’er maç olmak üzere, toplam 12 maç ceza verdiğini açıkladı.  Normalde “violent conduct” denilen bu hareketler 3 maç ceza alır ve aynı sezon içerisinde, suçun tekrarı durumunda bu ceza 1 maç arttırılarak uygulanır. Barton, bu sezon, Norwich’li Bradley Johnson’a attığı kafadan dolayı zaten 3 maç ceza almıştı. Dolayısıyla, City maçındaki hareketlerine gelen cezalar 4’er maç oldu. Şimdi QPR yönetimi, önümüzdeki sezonun 3’te 1’ini kaçıracak olan Barton ile ne yapsak diye düşünüyor. Büyük ihtimal, Barton’a, cezalı olduğu sürece, haftada £40k olan maaşından kesilecek bir ceza uygulayacaklar. Aslında QPR’ın bu sezon gördükleri 9 kırmızı kartla, bu alanda uzak ara lider olduğunu düşünürsek, takımdaki disiplini sağlamak adına Barton’a ağır bir yaptırım uygulamaları gerektiğini söyleyebiliriz. Ancak, Barton gibi bir adamı kaptan yapacak kadar şaşırmış olan bir yönetimden böyle mantıklı bir icraat beklemek ne kadar gerçekçi bilmiyorum. Eğer, QPR’in yönetenler, Barton’ın ne mal olduğunu bilmiyorlardıysa, en azından Newcastle camiasından birilerine sorabilirlerdi. Kendisinin, Newcastle’ı terk etmesinden sonra kulübün patlama yapmış olması acaba bir tesadüf müydü? Pardew, kendisini kulüpten şutladığında, Barton, Twitter’dan Newcastle yönetimine savaş açmış, yıldız oyuncuları kendisinin ardından birer birer kulübü terk edeceğini iddia etmişti. Ancak, ağzından çıkan her laf gibi, bu iddialar da fos çıktı ve Barton’ın küme düşmeme savaşı verdiği sezonda, Newcastle neredeyse Şampiyonlar Ligi’ne gidiyordu.


Dedim ya, Barton bir ruh hastası değil. Kendisini çok akıllı ve süper bir yetenek zanneden ve vasat futbolunun hatrına, yaptığı her türlü çirkefliğe katlanılmasını bekleyen cahil bir adam. Böyle bir cezayı çoktan alması gerekiyordu ve İngiltere’de federasyon, her zaman olduğu gibi Manchester takımlarının canı yanana kadar bekledi. Barton, Arsenal maçında, Tiote tarafından biçilen Gervinho’yu yerden yaka paça kaldırıp silkelediğinde, ne sahadaki hakem kendisine haddini bildirdi; ne de televizyon görüntülerine bakmayı canı isteyince aklına getiren federasyon. Bir takım televizyon yorumcuları daha da ileri giderek, Arsenalli oyuncuları “yumuşak” olmakla suçladı. Hareketin hedefi City’nin kıymetli oyuncuları olunca, Barton, Premier Lig’in gördüğü en ağır cezalardan birini aldı. Ne diyeyim, geç de olsa adaletin yerini bulması güzel. 

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Londra Kazığı


Guardian, bugün, önümüzdeki sezonun kombine fiyatlarını içeren bir haber yapmış. Bu konuda, Premier Lig’in liderinin, Emirates açıldığından beri Arsenal olduğunu biliyorduk. Durumu daha net görebilmek adına, rakamları bir tabloya aktardım.

Londra’nın devasa bir şehir olmasından dolayı, buradaki stadlara olan talebin daha yüksek olması normal. QPR, West Ham ve Fulham’ın bile 1000 pound seviyesine yaklaştığı bir ortamda, Arsenal ve Tottenham’ın en pahalı biletleri satıyor olması belki çok garip değil. Ancak, içerisinde henüz bir kupa yükselmemiş Emirates’teki bir koltuğun, Old Trafford’takinden 2 kat daha pahalı olması da biraz ekstrem bana göre. Arsenal yönetimi, Emirates açıldığından beri, sadık taraftarının ümüğünü sıkıyor ancak bu paraların futbol takıma yatırım olarak dönmesi konusunda aynı şevki göstermiyor. Geçen sene, hayal kırıklığıyla geçen bir başka sezonun ardından, biletlere 6.5%’lik bir zam yapılmış sonra da takımın 2 yıldız oyuncusu elden kaçırılmıştı. Bu olaylardan dolayı zaten öfkeli olan kombine sahipleri, dünyanın en pahalı biletlerini alarak gittikleri yeni sezon maçlarında, son 50 yılın en kötü başlangıcını yapan Arsenal’i izleyince, Emirates her maç “6%, Bizimle dalga mı geçiyorsunuz?” diye inlemeye başlamıştı. O dönemde gelen tepkileri yatıştırmak için Gazidis, bu sene biletlere zam yapılmayacağını açıklamak zorunda kaldı ki, Arsenal’in artış kolonunda gördüğümüz sıfırın nedeni de bu.

Onun dışında, şampiyon Man City’nin bilet fiyatları, adamların gerçekten de paraya ihtiyaçları olmadığının göstergesi gibi. City, yıllardır stadını tam kapasite doldurmakta zorlanıyordu ve bu yüzde bilet fiyatları oldukça düşüktü. Son 2 sezonda yapılan toplam 15%’lik zamdan sonra bile Arsenal’in 3’te 1’i seviyesine ancak geldiler. Bu seneki şampiyonluktan sonra, başka bir kulüp olsa kapıyı 25%’ten açardı ama dedim ya adamların paraya ihtiyacı yok. FFP denilen şehir efsanesi bir gün devreye girerse, City’nin giderlerini karşılamak için 1500% kadar zam yapması gerekecek.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Çalışılmış Pozisyon

Böyle mallıkları mahalle maçlarında yapardık:


Robin Meselesi


Daha once bu konuda bir şeyler karalamıştım ve aslında o günden beri somut bir gelişme olduğu söylenemez. Robin’in Arsenal geleceği hâlâ belirsiz durumda ve ben bu duruma iyice karamsar bakmaya başladım. Bilmiyorum, belki kendimi kötüye alıştırıyorum ancak Van Persie’nin sözleşme imzalama ihtimali bana göre bir hayli düşük. Bundan 4 ay önceki yazıyı yazarken, Robin’e önerildiği konuşulan kontratlar haftalık £200k civarıydı. Gazetelerde bu hafta yazılanlara bakarsak, £250k’yi de aşmış durumdayız. City, Real, Barca ve Anzhi’nin ciddi ilgilendiği söyleniyor. Şu anda oyuncularına verdiği maksimum kontrat £90k olan Arsenal’in, Robin’e böyle bir teklif yapması imkansız. Ben, Arsenal yönetiminin RVP’yi takımda tutmak adına, kontrat üst limiti kuralının yıkacağını tahmin ediyordum ama bunun olması durumunda bile Arsenal’in önereceği maksimum miktar £150k civarında olacaktı. 150’nin üzerinde bir kontratı Robin’e önerecek kaynak Arsenal’de mevcut ancak açık söylemek gerekirse, bu fiyat son 2 sezonun şişirdiği bir balon ve kulübün böyle bir finansal külfetin altına girdiğini görmek istemem.

RVP’nin son 1,5 sezondaki formunu, Arsenal’e kattıklarını buraya tekrar yazmama gerek yok. Kendisinin cömert bir kontratı hak ettiği konusunda hepimiz hemfikiriz. Arsenal’in Diaby’e £60k verdiği bir ortamda, RVP’ye kapıyı £150k’den açması gerektiğini de daha once yazmıştım. Ancak kabul etmek gerekir ki, haftada 250 bin demek, 3 senede 40 milyon pound anlamına geliyor ki, adınız Ronaldo ya da Messi değilse, böyle astronomik bir ücreti hak ediyor olmanız zor. Cesc gibi daha genç ve daha uzun bir kariyer vaat eden bir oyuncuya verilmeyen rakamların, bu sene taraftar baskısından korkulup RVP’ye verilmesi biraz abesle iştigal olacak. Üstüne üstlük, Robin’in Arsenal’deki ilk 6 senesinde sezon başı 20 maç ortalamayla oynadığını ve geçen sene hariç her sezon en az 3-4 ayı sakat geçirdiğini de unutmamak gerekir. Eğer Robin’in önümüzdeki 3 sezonun her birinde 30 gollük bir performans göstereceğinin garantisi olsaydı £250k helal olsun derdim. Ancak kendisinin Arsenal kariyerindeki form grafiğine ve sakatlık karnesine bakıldığında, bu ücret büyük bir risk halini alıyor. 

Diyebilirsiniz ki, hocam Wenger para harcasın diye bas bas bağırıyorsun, şimdi gelmiş Robin’e verilecek kontrata risk diyorsun. Acaba sen ne istiyorsun? Ben para harcansın istiyorum ama senede £13 milyon pound tek bir adama bağlansın istemiyorum. Eğer ihtiyaç sezon başı 30 gol ise, bunu başarmak için böyle astronomik paralar harcamaya gerek yok. İnanmayan varsa 13 maçta 13 gol atan Pappis Cisse’ye sorabilir. 

Ben bireysel yeteneklerle gözü kolay boyanan birisi değilim. Zidane ve Hagi futbolu bıraktığından beridir de tek bir oyuncuyu ağzım açık izlediğimi hatırlamam. RVP, Arsenal’in kaptanı ve en iyi oyuncusu ancak kariyerimin son düzlüğünde küpümü doldurmak istiyorum diyorsa istediği yere gidebilir. Buna Arsenal’in yapabileceği pek bir şey yok ve kulübün ağlayıp sızlamaktansa, geçen seneki gibi bir trajediyi önlemek için gerekli önlemleri alması gerekir. Öncelikle yapılması gereken, RVP’ye teklif yapılmalı ve bir tarih verilmeli. Eğer Avrupa Şampiyonası beklenecekse, bu tarih Temmuz’un ilk haftası olabilir. Eğer Robin, o tarihe kadar sözleşme imzalamadıysa, kendisi satış listesine konulup bir an önce alternatif arayışına girilmeli ve kendisinden gelecek bütün kaynak bu yeni transfere aktarılmalı. Son dakikalara kadar süren belirsizliğin ve transferin son günüde yapılan alışverişlerin sonuçlarını geçen sezonun başında hep beraber gördük.  Arsenal bu işi mümkün olan en kısa sürede bitirmeli. 

Bu meselede bir üçüncü ihtimal de, RVP’nin yeni kontrata imza atmadan Arsenal’de kalmak istemesi olabilir, ki böyle bir ihtimale Arsenal yönetimi kesinlikle izin vermemeli. Piyasası bu kadar yükselmiş bir adamı bedava kaçırmak tam bir enayilik olur. Zaten Robin’in de bunu riske edeceğini zannetmiyorum. Çünkü önümüzdeki sezon ağır bir sakatlık geçirirse seneye kendisine 250 değil 50 bile teklif eden olmayacağını muhtemelen benden daha iyi biliyordur.  

Not: Arsenal'in şu anki teklifi 5 milyon pound peşin ve haftada £130.000'lik bir kontrat imiş.

20 Mayıs 2012 Pazar

Gurur Meselesi


"The Old Guard", yani Chelsea'nin veteranları, böyle bir kupayı hak ediyordu. Oligark sermayesinin ürünü olabilirler, içlerinde beş para etmez karakterde adamlar bulundurabilirler ve göze en hoş gelen futbolu oynamıyor olabilirler. Ancak tüm bunlar, bu oyuncuların bir araya geldikleri günden beri belli bir standartın altına hiç düşmeden, Avrupa'da ve ligde hep zirveye oynadıkları gerçeğini değiştirmez. Sezon başında hepimiz artık yaşlandıklarını, Chelsea'nin değişime ihtiyacı olduğunu düşündük; hiçbirimiz onların Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıracağını tahmin edemezdi. The Old Guard, bu sene Avrupa futbol kamuoyunun gözü önünde Villas Boas'ı yedi. Sanırım o günden sonra da, kendilerini sakata çıkarmaya çalışan Portekizlinin haksız olduğunu kanıtlamaya and içtiler ve bu motivasyon onları dün akşama kadar getirdi. Ne diyeyim, 30 yaşına gelen oyunculara asgari ücret ödeme politikası güden kulüplerin de kulağına kupa olsun. Tecrübe iyidir, adama kupa kazandırabilir.

Bu arada, 1.8 milyar pound harcadıktan sonra kupaya ulaşmayı başaran Abramoviç dün gece rahat uyumuştur sanırım. Gerçi UEFA bu kupayı İsviçre'de bir kuyumcuya ilk yaptırdığında, saf gümüş kupanın maliyeti 6700 pound civarıymış. Abramoviç harcadığı parayla 268 milyon tane Şampiyonlar Ligi kupası yaptırabilir; yedi sülalesine hediye edebilirdi. Bilmiyorum neden uzun yolu tercih edip o kadar para ve zaman harcamayı tercih etti. 

Gecenin 2 kaybedeninden ilk Bayern idi. Diğeri ise, şampiyon Chelsea tarafından Avrupa Ligi'ne itilen Tottenham oldu. Schweiny'nin direğe çaktığı top 1500km ötedeki Tottenham'a 30 milyon pounda maloldu. Schweiny'e içim parçalandı ama Tottenham'a üzüldüğümü söylesem yalan olur.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Arsenal Sezon Değerlendirmesi: Sıtmaya Razıyız

Aaah...  Bir blogger açısından sezonun en zevkli kısmına geldik. Geride kalan sezona bakalım, oturduğumuz yerden ahkam keselim, kellelerin alınması için fetvalar yayınlayalım, yönetimleri, hocaları yollayalım... Bundan daha kolay ve zevkli bir iş daha var mı bilmiyorum. 

Bunları söylüyorum ancak yazacaklarımın temelsiz ahkamlar olmayacağını umarım biliyorsunuzdur. Arsenal’in bu sezon oynadığı bütün resmi maçları izlemiş ve takımı her gün takip etmiş birisi olarak gözlemlerimi aktaracağım. Katılmadığınız yer varsa lütfen beni haberdar edin. 
Yukarıdaki arkadaşa gavurlar “roller coaster” diyorlar da Türkçesi tam olarak nedir bilmiyorum. İzmir Lunapark’ta olanının adı biz küçükken Radar idi. O yüzden, İzmirliler bu alete radar derler. İzninizle ben roller coaster diyeceğim. Arsenal’in sezonunu tanımlamak için daha iyi bir metafor düşünemiyorum. Bir aşağı, bir yukarı, bir ay çakılıyoruz, öbür ay tırmanıyoruz, bir hafta düşme hattındayız, öbür hafta Şampiyonlar Ligi’ne gidiyoruz, bugün 4 kupadayız, yarın gümüşü ancak kapalı çarşıda görür hale gelmişiz. 

Eğer şu an Arsenal’in sezonu 3. bitirerek iyi bir iş yaptığını düşünüyorsanız, Arsenal taraftarının genel hastalığı olan “balık hafızası” size de bulaşmış demektir. Sizden ricam, ilk 4 pozisyonunun Arsenal için bir hedef değil “minimum beklenti” olduğunu unutmamanız. Arsenal’in hedefleri, her ne kadar Wenger bize unutturmaya çalışsa da, hala Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi kupalarıdır. Arsenal’in mali ve beşeri ölçeği göz önüne alındığında bu hedefler gayet gerçekçidir. Eğer Chelsea krizin, entrikanın gırla gittiği bir sezonun sonunda Şampiyonlar Ligi finali oynayabiliyorsa, Arsenal’in de bunu başarmasını beklemek hayalcilik değildir. Yani Arsenal ligi 3. bitirerek bir hedefe ulaşmamış, bir beklentiyi karşılamıştır. Bazılarınız belki tarihin en kötü sezon açılışından sonra ligi 3. bitirmenin bir başarı olduğunu iddia edebilir.  Bu durumu Tim Stillman güzel açıklıyor: “Arsenal’in kötü başlangıçtan sonra 3. bitirişine sevinmek, kendini ateşe verip 5. kattan atladıktan sonra ölmedim diye sevinmeye benziyor.” Geçen yaz elden kaçırdığı oyuncular ve son dakikaya kadar yapmadığı transferler yüzünden takımı ateşe atan Wenger’i, “Aman bizi kurtardın” diye övmek bu yüzden abesle iştigal. 

Takım başarılı bir sezon geçirmedi ancak Şampiyonlar Ligi beklentisini karşıladığı için tam olarak “başarısız” olarak da tanımlanamaz. Arsenal, sakatlıkların ve Wenger’in taktiksel hatalarının izin verdiği günlerde, etkileyici performanslar ortaya koymayı başardı. Man Utd’dan yenilen 8’i bir kenara koyarsanız, büyük takımlara karşı gösterilen performanslar geçen sezonlara göre daha iyiydi ve yeni transferler takıma yararlı oldular. Ligin sonundaki tablo çok kötü gözükmese de, Chelsea, Liverpool ve Tottenham’ın yaşadığı krizlerin Arsenal’e yardımcı olduğunu da gözardı edemeyiz. Arsenal, rakiplerinin yaşadığı problemleri iyi değerlendirip 3.’lüğe kadar çıktı ancak bu pozisyonu korumak için son maçta Martin Fulop’un hediye ettiği gollere bel bağlamak zorunda kaldı.  Ligdeki pozisyon kabul edilebilir olsa da Şampiyonlar Ligi’nden eleniş şeklini kabullenmem mümkün değil. Barça, Real elese pek de üzülmezdim de, Milan, Arsenal’in dişine göreydi ve ilk maçta yapılan akıl almaz hatalar yüzünden tur çöpe atıldı. Ha bir de iki yerel kupadan da her zaman olduğu gibi elenildi ancak kupa benim pek umrumda olan bir kurum değil. Wenger her sene gençleri sahaya sürse pek de umrumda olmaz. Sonuç olarak sezonun genel görünümünde o kadar çok iniş çıkış var ki, geçtiğimiz sekiz ayı tek bir cümleyle özetlemek neredeyse imkansız. Bu noktada, analizi görev bölgesi ve kişisel katmanlara bölmek anlatım açısından daha yararlı olacak gibi. 

Kaleci


Uzun yıllar sonra ilk defa, Arsenal sezonu kaleci krizi yaşamadan tamamladı ve ben sadece kaleci hatası yüzünden kaybedilen bir maç hatırlamıyorum. Bu olumlu tablo, Szczesny’nin geçireceği bir sakatlıkla felakate dönüşebilirdi ancak çok şükür ufak tefek sakatlıklar haricinde kalede istikrar yıl boyunca korundu. 

Wojciech Szczesny: Szcz, kendisi için çok önemli bir sezonu alnının akıyla geride bırakmayı başardı. Bu sezon, genç kalecinin belki de kariyerinin en zor sezonuydu. “Genç yetenek” sıfatından kurtulup “1 numara” konumuna geçiş her kaleci için sancılı bir dönemdir. Wenger, Szczesny’e bu sezon arkasında yedek kaleci bulundurmayacak kadar güvendi ve Polonyalı da onun güvenini kara çıkartmadı. Sezon ortasındaki hafiften bunalımlı bir dönemde “İşime konstantre olmak istiyorum” diyerek Twitter hesabını kapatması ve sezonun son bölümünde daha bir konsantre gözükmesi gelecek açısından umut verici gelişmelerdi. Szcz’nin yaptığı hataların büyük bölümü, kendine fazla güven kaynaklı pozisyon hatalarıydı ancak kendisinin bir kaleci için “embriyo” olarak tabir edilecek kadar genç  olduğunu da unutmamak gerekir. Bu noktadan sonra Arsenal’in kalesini bir 15 sene daha tekeline almaması için yetenek kaynaklı bir sebep göremiyorum. Onu, yoldan çıkarabilecek tek şey, bu sene de az biraz yaşadığı “Ben oldum” delüzyonuna kapılıp, konsantrasyonunu ve çalışma azmini kaybetmesi olabilir. Kafası doğru yerde olduğu sürece bu takımın kalesini kimseye bırakacağını zannetmiyorum. 

Flappyhandski & Dannone: Arsenal sezonu yedek kalecisiz bitirdi darken şaka yapmıyordum. Wenger, Szczesny’i iğneyle, hapla, kokainle oynattı yine de hacivat ile karagöze şans vermedi. Fabianski, bulduğu 1-2 fırsatta da hepimize ne kadar berbat bir kaleci olduğunu tekrar hatırlattı. Bugün de “Gitmek istiyorum” diye bir açıklama yapmış. Bir zahmet birileri kendisine nereye kadar yolu olduğunu hatırlatsın. 

Almunia: Wenger, bu adama hala maaş ödüyor. Ben ne desem boş. 

Sonuç: 3 yedek şarlatanın tamamından kurtul. Güvenilir bir yedek kaleci al. Damien Martinez’i A takıma terfi ettir. 

Defans


31-37-41-43-49..
Sayısal sonuçları?
Hayır. Arsenal’in son 5 sezonda yediği gol sayıları.
Trend?
“Up, up and away!”

Wenger’in iyi hoca/kötü hoca olduğunu sabaha kadar tartışırız da, kendisinin oyunun defansif yönü hakkında hiçbir fikri olmadığını artık en dik kafalı Wengersever bile kabul etmiştir sanırım. Ben daha önce bunu açıklamak için koskoca bir yakın tarih yazısı bile yazdım. Wenger’in nasıl George Graham’den defansif bir miras devraldığını ve üzerine eklediği kendi ofansif felsefesiyle Invincibles’ı yarattığını ancak bu mirasın tükendiği günden beridir Arsenal’in hep zorlandığını koskocaman bir yazıyla anlatmaya çalıştım. Ancak yukarıdaki sayılar, benim binlerce kelimeyle anlatmaya çalıştığım şeyi çok daha çarpıcı bir şekilde anlatıyor: Arsenal, defans yapmayı bilmiyor. 

İlginç olan, geçtiğimiz yıllarda Arsenal’in başının belası olan duran toplara bu sezon bir dur denmiş olması. Geçen sene Arsenal’in yediği gollerin %54’ü duran toplardan gelirken, bu sezon bu oran %26’ya kadar inmiş durumda. Bu gelişimde Pat Rice’ın özel duran top seanslarının, Koscielny’nin formunun ve Szczesny faktörünün katkısı büyük. Bu gelişmelere rağmen nasıl oldu da yenilen gol sayısı yükseldi derseniz, bunun cevabını tek bir sebebe bağlamak biraz zor derim. Sayının yüksek oluşunda da Song’un artık DM oynamayışının, dört bekin birden aynı anda sakatlanmasının ve Vermaelen’in bir türlü form tutamayışını sorumlu gösterebiliriz. Ancak defansif problemlerin temelinde yatan problem son 5-6 senedir Arsenal’in yapamadığı topsuz takım savunması.

Sorun takım savunması olunca, yenilen gollerden sadece defansı sorumlu tutmak mantıksız oluyor. Arsene Wenger’in hücum felsefesi, savunmanın orta sahaya mümkün olduğu kadar yakın pozisyon almasını ve iki bekin sürekli olarak hücuma destek vermesini gerektiriyor. Hatta destek vermekten öte, iki bekin ana hücum planının bir parçası olduğunu söylememiz de mümkün. Hücum planı açısından hayati olan bu defansı önde kurma olayı, top rakibe geçtiğinde tehlikeli bir dezavantaja dönüşebiliyor. Benzer bir felsefe ile oynayan Barcelona’nın, top rakibe geçtiğinde nasıl delicesine pres yaptığını hepimiz biliyoruz. Önde kurduğunuz defansınızla top kaptırdığınız zaman bu presi yapmazsanız, rakibin pas yapan adamları arkanızda ya da orta saha ile defans arasında kalan boşluklardan sizi cezalandırıveriyor. Zaten Arsenal’in en büyük problemlerinden birisi de bu. Wenger’in takıma kazandıramadığı savunma disiplini yüzünden, Arsenal bu presi maç seçerek yapıyor. Bu sene kazanılan büyük maçların çoğunda takım, Barcelona ayarında pres yaptı ve bunun karşılığını Chelsea ve Tottenham’a beşer gol atarak aldı. Ancak, maalesef bu istek ve azim, bir açılıp bir kapanan musluk gibi. Takım, savunma konusunda son derece disiplinsiz ve istikrarsız. Bu da roller coaster sezonun temel nedenlerinden birisi. Bu ana faktöre daha önce saydığım Song’un DM’liği bırakması, beklerin yokluğu ve sakatlıklar gibi yan nedenleri de ekleyince ortaya son 20 yılın en çok gol yenilen sezonu çıkıyor. Umuyorum Pat Rice’ın yerine atanan Steve Bould, defansif problemlere yeni bir bakış açısıyla bir takım çözümler getirebilir. Aksi takdirde Arsenal seneye aynı senaryoyu 7. kez oynar. 

İsim isim bakmak gerekirse,

Laurent Koscielny: RVP 30 gol atmamış olsa, sezonun MVP’si Koscielny olurdu sanırım. Takımın en çok ikili mücadele kazanan, en çok hava topu alan, en çok blok yapan oyuncusu olan Fransız, bu sezon yanında oynayan 3 farklı partneri de gölgede bırakmayı başardı. Daha önce dediğim gibi, takımın yapmadığı savunma yüzünden yenilen golleri stoperlerin sırtına yüklemek acımazsızlık olur. Kendisinin bu formuna rağmen takımın çok gol yemesi tam bir talihsizlik. Umuyorum seneye de, bu sene gösterdiği gibi bir gelişim gösterir. 

Tomas Vermaelen: Sezonun hayal kırıklıklarından birisi. Bu sene savunmanın bireysel hataları yüzünden yenilen gollerdeki hataların büyük bölümü kendisine ait. Oyunu okuyuşu ve hava hakimiyetinde, ilk geldiği sezona göre gözle görülür bir düşüş var. Attığı 6 gol, bir stoper için çok iyi bir rakam olsa da, ileride aradığı maceralar çoğu zaman yaptığı hataların başlangıcını da oluşturuyor. Takım savunmasındaki aksamalar ve DM'sizlik en çok onu etkilemiş gibi duruyor. Seneye eski formuna mutlaka dönmesi gerek. 

Per Mertesacker: Bu sene Per hakkında en sık söylenen şey, Arsenal savunmasına “sakinlik” getirdiği. Aslında bu, duran toplardan yenilen gollerin azalmasında bir faktör olabilir çünkü Arsenal bu golleri hep savunma paniği yaptığından dolayı yiyor. Ağır olduğunu zaten biliyorduk ancak pozisyon alma bakımından bu sezon Vermaelen’den daha iyi gözüktü. Hatta Arsenal’in ideal stoper ikilisi Per ve Kozzer’dir diyecek kadar ileri gidebilirim. İngliz futbolunun hızına tam ayak uydurmaya başlamışken, Stadium of Light’ın patates tarlasına kurban gitti. Umuyorum seneye sakatlıksız bir sezon izleriz. 

Johan Djourou: Geçen sene Vermaelen’in yokluğunu çok iyi doldurmuştu. Bu sene o formunun çok uzağındaydı. Sağ bek olarak çıktığı maçlarda bir çok Arsenal taraftarının ömründen birkaç yıl götürdü. Wenger’in güvenini tekrar kazanamazsa bir daha forma giymesi zor olacak. 

Bacary Sagna: Arsenal’in uzak ara en sevdiğim oyuncusu ve bana göre dünyanın en iyi sağ beki. An itibariyle alternatifsiz durumda ve o olmadığı zaman hem defans aksıyor hem de onun önünde oynamaya alışmış Walcott, Perşembe pazarında annesini kaybetmiş çocuk gibi çaresiz kalıyor. Ben senelerdir kendisini izliyorum, henüz fahiş bir hatasını hatırlamıyorum. Bu sene ortalarında da gözle görülür bir iyileşme oldu.  Öpüyorum kendisini burdan. 

Kieran Gibbs: Hakkındaki düşüncelerimin karışık olduğu bir adam. Kötü bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum ancak o kadar fazla sakatlanıyor ki, bu kadar çok sekteye uğrayan bir kariyer ileri gider mi bilmiyorum. 2-3 maç üstüste oynadığında, Wenger’in neden kendisinde ısrar ettiğinin işaretlerini veriyor. Beklerin içerisinde hücum konusunda en iştahlı olan o ve hücum yetenekleri yavaş yavaş gelişmekte. Defansif olarak Clichy kadar olmasa da, bol bol pozisyon hatası yapıyor. Sakatlık geçirmeden bir 6 ay kadroda kalırsa, kendisi hakkında daha net konuşma şansımız olabilir. 

Andre Santos: Takımın defansif sol kanat oyun kurucu beki. Ya da öyle bir şey. Bilemedim ben. Andre Santos sahaya Arsenal formasıyla ilk çıktığında o kadar ağırdı ki, beni endişelere sürüklemişti. Sonra birkaç hafta içinde bayağı bir toparlayıp İngiliz futboluna ayak uydurmaya başladı. Defansif olarak hala güven vermenin uzağında ve çok risk alarak oynamayı seven bir anlayışı var. Takımın ofansif yetenekleri en üst düzeyde olan defans oyuncusu ki Wenger’in kendisini sevmesi normal. İyi bir rotasyon oyuncusu ancak takımın as sol beki olmak için yeterli defansif özelliklere sahip olup olmadığından emin değilim. 

Carl Jenkinson: Wenger’in Sagna’nın yedeği için ilginç tercihi. Şanssızlık eseri Sagna ile aynı anda sakatlandı. Bulduğu şanslarda çok da sırıtmadı. Arsenal sağ beki olmak için çok aşama kaydetmesi gerekiyor. 

Sebastian Squillaci: Ah Wenger ah..

Sonuç: Arsenal’in defans personeli hiç de kötü değil ama takım savunmasındaki zayıflıklar, bu oyuncuları hep olduklarından daha kötü gösterecek. Yedek sağ bek alınması gerek ve JD satılıp yerine daha iyi bir stoper alınsa fena olmaz. 

Orta Saha

Modern futbol, orta sahada kazanılıp kaybedilen bir oyun. Hele ki Arsenal gibi topun hakimiyetine ve pasa dayalı bir futbol oynuyorsanız, bu bölgede atacağınız her adım çok kritik bir hal alıyor. Arsenal için sezon orta saha açısından oldukça sancılı başladı. Cesc’in ayrılışı ve Wilshere’ın uzun süreli sakatlığı yüzünden geçen sezonun kadrosundaki en iyi iki orta saha oyuncusu bu sezonki kadroda yer almadı. Kadrodaki sıkıntıları takımın vasat sezonu için bir özür olarak kullanabilir miyiz bilmiyorum. Arsenal’in yıllardır kronik transfer ihtiyaçları var ve Wenger, hepimizin de bildiği üzere, bu konuyu ısrarla görmezden geliyor. Cesc’in gideceği pek sürpriz değildi ve onun yerine transfer yapılabilirdi ancak Wenger, Wilshere ve Ramsey ikilisinin onun yerini doldurabileceğini düşündü. Yapılan Arteta transferi, Cesc’ten daha çok, umudun kesildiği Diaby’nin yerineydi. Zaten, sonradan gördük ki, Cesc’in yerini doldurmaya asıl hazırlanan adam Songmuş. Kamerunlu son 2 sezonda DM kimliğini yavaş yavaş kaybetti ve an itibariyle Arsenal kadrosunda klasik bir DM kalmadı. Her ne kadar eski “çıpa” DM’lerin modası geçmiş olsa da, defansı orta sahaya kurmayı ve beklerini hücuma yollamaya bayılan bir takımda bu gedikleri kapatacak bir adamın varlığı şart. Geçen hafta Arsenal’in M’Vila’yı bitirdiği haberleri çıktı ama sonradan Wenger bunu yalanladı. Eğer Song eski görev tanımına geri dönmeyecekse, bu yaz bir DM transferi şart oluyor.

Orta saha formasyonu açısından yine bütün sezon aynı anlayışta direten bir Wenger izledik. Taktiksel istikrar güzel bir şey ancak takımın kafa üstü çakıldığı dönemlerde bile aynı taktikle sahaya çıkmak, Arsenal’i biraz fazla öngörülebilir yapıyor. Wenger’in kafasındaki ideal diziliş, Song ve Arteta’nın önünde oynayacak bir Wilshere idi ama sezonun ilk yarısı Jack yerine Ramsey ile idare etmek zorunda kaldı. Burada ilginç olan, Ramsey’in AM oynadığı maçlarda bile Song’un hücuma çıkmaktaki iştahının ve bitirici pas yeteneğinin ondan daha ileride olmasıydı. Ramsey’in geriye ve yana oynama konusundaki ısrarı, ilk yarıda Arsenal’in orta saha üretkenliğine darbe vuran en önemli nedendi. Zaten bu formsuzluk, Galli oyuncunun formayı ikinci yarıda Rosicky’e kaptırmasına neden oldu. Wenger, sezon boyunca, Arteta’yı oldukça muhafazakar bir şekilde kullandı ve orta üçlünün hücuma en az çıkan adamı İspanyol oyuncuydu. Burada amaçlanan, takımın defanstan hep Arteta ile çıkmasını sağlamaktı ve İspanyol üzerine düşen bu görevi mükemmele yakın yaptı. Geçtiğimiz yıllarda Arsenal’in problem yaşadığı bölge burasıydı (Diaby ve Denilson gibi adamlar yüzünden). Bu sezon problem, hücum-orta saha bağlantısını kurmakta yaşandı. Song’un ekstra katkıları ve Rosicky’nin ikinci yarıdaki formu olmasaydı işler daha da kötüye gidebilirdi. Buna rağmen bu yaz AM bölgesine transfer gelmesini beklemiyorum. Wenger büyük ihtimal, planlarını yine Wilshere’ın üzerine yapacak.

Miken Arteta: Geçen hafta kazanılan West Brom maçı, Arsenal’in bu sezon Arteta’sız kazandığı ilk maçtı. Bu, onun takım açısından önemini gösteren çarpıcı bir istatistik. Arteta, bütün sezon istikrarlı bir şekilde Arsenal hücumlarının doğru pasla başlattı, orta saha varyasyonlarının sekteye uğramasını önledi, %91 pas yüzdesiyle oynayıp neredeyse hiç top kaptırmadı ve savunma görevlerini de eksiksiz yaptı. , Orta saha makinesinin, dişlileri yağlayan, her şeyin daha kolay işlemesini sağlayan en önemli parçasıydı. Daha ilk sezonunda gösterdiği bu performastan sonra, “Keşke Cesc varken alınsaydı” demekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Alex Song: Nam-ı diğer Songinho. Arsenal kariyerine kazma bir stoper olarak başlayan Song, bugün takımın en çok asist yapan oyuncusu. Hem de öyle böyle değil. Neredeyse her biri Cescvari nokta atışlar olan 11 asistten bahsediyoruz. Benim, Song’un hücuma gitmesiyle ilgili hiçbir sorunum yok ancak onun arkasında bıraktığı boşluk oldukça endişe verici. Wenger, bu boşlukları bir DM rotasyonu yaparak kapatmaya çalışıyor ancak bunun pek başarılı olduğunu söyleyemeyiz ki, yenilen gol sayısı da ortada. Şu anki haliye Song, bir defansif orta saha oyuncusundan daha çok, takımdaki orta saha oyuncularının en defansifi durumunda. Önümüzdeki sezonun potansiyel baş ağrılarından birisi kendisi olacak.

Aaron Ramsey: Sezonun en büyük hayal kırıklığı. Belki Cesc’in bölgesinde oynaması dezavantajıydı ancak kendisinden beklenenin en askarisini bile ortaya koyamadı. Ortaya koyduğu mücadeleye ve iyi niyetine diyecek hiçbir şeyim yok. Ancak bu sezon izlediğimiz Ramsey, Arsenal orta sahasında oynayan bir oyuncudan beklenen bir takım temel özelliklerden yoksun gibi gözüktü. Dikine oyunu neredeyse hiç oynamadı, attığı etkili bir ara pası bile hatırlamakta zorlanıyorum. Tüm bunların üstüne bir de inanılmaz goller kaçırdı ki, oynadığı bölge itibariyle 10’a yakın gol katkısı yapması bekleniyordu. Wenger’in bile sabrını taşırmayı başarıp formayı Rosicky’e kaptırması ilerisi açısından endişe verici.

Tomas Rosicky: Sezonun ilk yarısı biraz tutuktu ancak ilk 11’e yerleştiği noktadan itibaren resmen patlama yaptı. Arsenal’in 17.’likten 3.’lüğe tırmanışının kahramanlarından birisiydi. Düne kadar satılmasına kesin gözüyle bakılıyordu ancak bu formunu korursa uzun süre bu kadronun değerli bir parçası olarak kalabilir. Aynı Ramsey gibi onun da skor katkısı üzerinde çalışması gerekiyor.

Yossi Benayoun: Wenger’in kendisine güvenmesi için 6 ay kadar geçmesi gerekti ancak sonunda formayı bulduğunda önemli katkı yaptı, kritik goller attı. Arsene’e kenarda tecrübeli yedekler bulundurmanın fena bir şey olmadığını da hatırlatmıştır umuyorum. Açıkçası ben kendisini Ramsey ve Diaby’e tercih ederim ancak bonservisinin alınmasını beklemiyorum. Belki bir sezon daha kiralık kalabilir.

Francis Coquelin: Wenger’in joker adamı. Takımdaki genç oyuncular içerisinde benim en çok umitli olduğum adam. Bu sezon Wenger kendisini sağ bekte, sol bekte, orta sahada oynattı ve sürekli pozisyon değiştirmesi, Coquelin’in kendini göstermesine engel oldu. Ancak nerede oynarsa oynasın belli bir standardın üzerinde performans verdiği bir gerçek. Kısa süre içerisinde ilk 11’i zorlamaya başlamasını bekliyorum.

Emmanuel Frimpong: Parkta ördek görmüş yavru köpek gibi heyacanlı bir eleman. İştahına diyeceğim yok ancak Arsenal’de oynaması için bayağı bir yontulması gerekiyor.

Abu Diaby: Wenger’in manevi oğlu yine bütün sezon kulübede oturdu bunun karşılığı olarak 3 milyon pound ile ödüllendirildi.

Sonuç: Orta saha, Arsenal’in turnusolu gibi. Wenger bu yaz gidip kaliteli bir DM ve AM alarak, bu bölgeyi ve Arsenal’in bir gömlek yukarı çekebilir ama büyük ihtimal Song’un gelişimine, Wilshere’in dönüşüne ve Rosicky’nin formunu devam ettirmesine bel bağlayacak. Wilshere ofansif problemlere çare olabilir ancak defansif orta saha sorunu çözülmediği takdirde Arsenal’in başına yine iş açacak.


Hücum


Varsayımlar üzerinden konuşmak istemiyorum ancak, “Van Persie, kendi klasiği olan sakatlıklardan birini geçirip 6 ay sahalardan uzak kalsaydı; ne olurdu?” diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum. RVP’nin hayatının formunu ortaya koyduğu bir sezonda, Arsenal hücumu, takımın en kötü bölgesi haline geldiyse, ortada büyük bir problem var demektir. Bu sezonki tablo, Wenger’in yıllardır, kendini kanıtlamış yıldız hücumcu almayışının bir sonucu. Önümüzdeki sezon için anlaşılan Podolski’nin, Adebayor bu takımdan ayrıldığı gün alınması gerekiyordu. Onun yerine Wenger, Arshavin, Bentdner, Eduardo, Chamakh, Gervinho, Park gibi adamlarla vakit ve nakit kaybetti. Hatta ben daha da ileri gidip Walcott’u bile bu kategoriye koyarım da takımın sol kanadı öyle bir dökülüyor ki, ona da kızamıyorum. 

Bu seneki Arsenal hücumu, RVP’nin kişisel çabaları ve Walcott’un zaman zaman ona eşlik etmesi üzerine kuruluydu. Sagna’nın sakatlığı en çok Walcott’u vurdu çünkü boşluk bulduğunda daha etkili olan Theo, sağ bekten gelmeyen destek yüzünden hep ileride izole edilmiş olarak kaldı. Bek sorununa ek olarak, Ramsey’in berbat formundan dolayı da Arsenal orta saha/hücum bağlantısı, uzun süre aksadı. Rosicky’i bu bölgeyi toparlayana kadar takım çok az pozisyon üretti ancak RVP’nin her ayağına geleni gole çevirmesi sayesinde, yeterli miktarda gol üretimi bir şekilde başarıldı. İlginç olan, Rosicky ve Benayoun’un son dönemdeki katkısıyla pozisyon sayısı arttığında, RVP’nin daha çok gol kaçırmaya başlamış olmasıydı. Robin, pozisyonları gole çevirme oranını ilk yarıdaki seviyelerde tutabilseydi 40+ gol atabilirdi. Yine de Arsenal’in attığı gollerin %53’ünde gol ya da asist olarak katkısı olan kaptana söyleyecek tek olumsuz kelimem yok. 

RVP’nin daha da yararlı olmasını engelleyen bir başka faktör de, Arsenal’in ilk yarıyı yarım, ikinci yarıyı sıfır sol kanat oyuncusuyla tamamlaması oldu. Gerçi Arshavin ile harcanan 2 seneyi düşünürseniz, bunun yeni bir şey olmadığını söyleyebilirsiniz. Sol taraftaki sıkıntıyı gidermesi için alınan Gervinho, ilk 3-4 ayda fena değildi. Ancak Ocak’ta Afrika Kupası’na gittikten sonra kendisini bir daha gören olmadı. Sanırım milli takım kafilesi kendisini orada unuttu. Gervinho’dan umudu kesen Wenger, sol tarafta Ramsey ve Ox’u denedi ve son dönemde Benayoun’da karar kıldı. Benayoun ve Ramsey’in solda oynamaya başlamasının ardından, Arsenal düzenli olarak sağ tarafa yaslanmış bir asimetrik oyun oynamaya başladı. Wenger, son 2-3 aydaki birçok maçta, sol kanadı tamamen görmezden gelip Benayoun’u Rosicky’e yakın oynatıp, RVP’ye göbekten pozisyon yaratma yoluna gitti ve büyük ölçüde başarılı oldu. Arsenal rakibi açmak istediğinde, daha üretken olan sağ kanadı kullanarak rakibin sol bekini çökertmeye çalıştı. Bu dönemde sol kanatta bir şeyler yapma çabasında olan tek isim, Ox oldu. Wenger, bu tek yönlü oyunun önümüzdeki sezon için yeterli olmayacağını bildiği için Podolski transferini erken bitirdi. Kağıt üzerinde Podolski aranılan oyuncu ve umuyorum Arsenal’in yıllardır hastalıklı olan bölgesini, önümüzdeki sezon tedavi edecek. Sol tarafta yaşanan bütün bu problemlere baktığımızda, sağ tarafta istikrarsız da olsa bir şeyler üreten Walcott’u çok fazla eleştiremiyorum. Sağ bek yokluğunda, ekstra defansif katkı yapmasını da onun karnesine olumlu bir not olarak düşüyorum. 

Robin Van Persie: Sanırım fazla söze gerek yok. Kaptan, hayatının sezonunu oynadı ve şimdilerde Arsenal yönetimini terletmekle meşgul. Kendisine giden teklifler o kadar cazip ki, Arsenal onu nasıl elinde tutacak bilmiyorum. Hatta, daha da ileri gidip tutamayacağı öngörüsünü üzülerek yapıyorum. Eğer rakamlar astronomik seviyelere çıkar da, Arsenal evi barkı RVP’nin üstüne yapmak istemezse, bunu anlayışla karşılarım. Tabii ki, aynı geçen sene Atletico’nun Aguero’dan gelen parayı Falcao’ya bastığı gibi, Arsenal de Robin’den gelen parayı gidip Cavani’ye filan basması şartıyla. 

Theo Walcott: Seveninin çok olduğunu biliyorum ancak sanırım Theo benim gözüme hiçbir zaman giremeyecek. Çünkü benim bir futbolcuda aradığım en önemli özellik istikrar. O yüzden ben gösterişsiz ve istikrarlı olan Arteta’yı, gününde olduğunda Messileşen ancak canı istemeyince bütün maç amaçsızca dolan Walcott’a tercih ederim. Kendisi İngiltere futbol tarihini en çok şans bulmuş genç oyuncularından birisi ancak son 5 senede oyununu ne kadar geliştirdiği tartışılır. Bu sene defansif olarak kıpırdandı ancak kale önünde tam bir felaketti. Bu arada o da henüz kontrat imzalamış değil. Ancak Robin kadar taliplisi olduğunu da zannetmiyorum. 

Gervinho: Bir başka Arshavin/Chamakh vakası. Gel, iki üç ay oyna; sonra senden haber alan olmasın. Gervinho aynı Arshavin gibi her şeyi yapmayı deneyen ancan hiçbirini tam yapamayan bir arkadaş. O kadar dağınık ve savruk oynuyor ki, yaptığı hareketler rakip takımı olduğu kadar kendi takım arkadaşlarının da kafasını karıştırıyor. Bezen bu acaip oyun avantaja dönüşebiliyor ancak çoğu zaman sonuç hayal kırıklığı oluyor. Wenger’in Podolski transferi kendisi için kötü haber. Ox gibi bir alternatif varken bence takımda tutmaya bile gerek yok. 

Alex Oxlade Chamberlain: Olacak. Hem Ox’un hem de Arsenal taraftarının biraz sabırlı olması gerekiyor. Wenger, bu sene kendisini yavaş yavaş takıma enjekte etti. Önümüzdeki sezon bu süreler artacak ve Ox, Walcott’tan formayı bir noktada devralacak. Milli takıma seçilmesi güzel ancak ben kendisinden beklentinin çok erkenden yükseğe çıkmasını istemiyorum. Walcott da benzer bir gazla başlamıştı ancak 5 senedir bekliyoruz ondan adam olacak diye. 

Marouane Chamakh: RVP’nin 37 maç oynadığı sezonda unutuldu ve çürüdü. Satış listesinin tepesinde.

Ju Young Park: Niye alındı, ne işe yaradı, hangi derde derman oldu bilen yok. Büyük ihtimal satılacak ve ismini 3 ay sonra kimse hatırlamayacak. 

Andrey Arshavin: 2 senelik kabus sona erdi. Tembelliğin, umursamazlığın ve cıvıklığın bir futbolcunun kariyerini nasıl bitireceğinin ibretlik hikayesi. Zenit taraftarı da kendisinden memnun değilmiş bu arada. 

Sonuç: Wenger, RVP’ye yatıp kalkıp dua etsin. Yedek golcü ve sol kanat oyuncusu olmadan, takım resmen faciaya sürüklenebilirdi. RVP elde tutulacaksa, Chamakh'ı ve Park’ı yollayıp bir yedek golcü ve Gervinho’yu satıp Walcott’a rekabet getirecek bir sağ kanat oyuncusu alınmalı. RVP giderse, bunlara ek olarak, kesenin ağzı açılıp adam gibi bir golcü alınmalı. 

Bitiş 

Uzun ve biraz da dağınık bir yazı oldu ancak Arsenal’in sezonu da uzun ve bir o kadar da dağınıktı. Bana göre, Arsenal kronik hastalıklarının hiçbirinden kurtulmuş değil ve birkaç oyuncunun ekstra gayretiyle sezonu kabul edilebilir bir noktada tamamladı. İstikrar, disiplin, transfer, maaş/prim/ödül/ceza adaleti, motivasyon gibi çok temel konuları ısrarla yanlış yöneten Wenger’in, bu takımı bir takım hedeflere ulaştıramayacağına olan inancım biraz daha sağlamlaştı. Bu sezonun özeti, geçtiğimiz 6 sezonun özetiyle aynı: “Ne öldük, ne güldük.”


18 Mayıs 2012 Cuma

Bir Şarkısın Sen Liverpool

Liverpool'un yeni resmi giyim sponsorunun Ramsey olduğunu duymayan kalmamıştır herhalde. İlk Türkçe aksanlı, sevimli reklamları da artık Samanyolu'nda dolanmaya başlamış, buyrun;


17 Mayıs 2012 Perşembe

Kenny'nin Ardından

Daha geçen günkü sezon sonu yazısından Liverpool’u sezonun en büyük hayal kırıklığı olarak tanımlamış ve bu yaz radikal kararlara imza atmaları gerektiğini söylemiştim. Zannedersem, kulübün sahibi olan Fenway Sports Group ve John Henry’de böyle düşünüyordu ki, yaz operasyonuna Kenny Dalglish’in görevini sona erdirerek başladılar. Eğer Liverpool’un hocasının ismi “Dalglish” olmasaydı, geçirilen kötü sezonun ardından gelen kovulma olayına pek şaşırmazdık. Ancak kovan futbol yönetimi konusunda hiçbir tecrübesi olmadığı kabak gibi ortaya çıkan FSG ve kovulan da taraftarın gönlünde sonsuz kredisi olan “King Kenny” olunca işler biraz daha karmaşıklaşıyor. 

Geçen senenin Ocak ayında, taze İngiltere patronu Hodgson’ın Liverpool’u düşme hattının 4 puan üzerinde ateşle oynamaya başladığında, FSG çareyi Bahreyn’de tatil yapmakta olan Dalglish’i acil olarak geri çağırmakta bulmuştu. Krizde olan kulüplerin, stabiliteyi tekrar sağlamak için camianın içinden gelen saygın isimlere görev vermesi alışık olduğumuz bir durum. Kenny’yi geri getirmek de bu mantalitenin ürünü bir karardı. Nitekim kendisinin varlığı bile, üzerine ölü toprağı atılmış durumdaki Liverpool’u diriltmeyi başardı. Ancak moral olarak düzelen takıma takviye yapma zamanı geldiğinde, Dalglish çok fazla hatayı çok kısa sürede yaptı. 

Liverpool sahiplerinin bu noktada hakkını vermek gerekir. Kayyum kontrolüne girmenin eşiğinden aldıkları kulübün, önce borçlarının büyük bölümünü temizleyerek transfer için Torres’den gelen paranın tamamını ve geçen yaz harcanan 70 milyon poundu Dalglish’in emrine vererek, finansal açından üzerlerine düşeni fazlasıyla yaptılar. Emrindeki £120m ile “adadan” oyunculara yönelen Kenny için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Carroll, Adam, Henderson ve Downing’e toplam 90 milyon harcandı ve bugün bu oyuncuların toplam değeri 30’u geçmez. İlginç olan, Dalglish’in adadan olmayan tek transferi olan Suarez’in belki de yaptığı en iyi transfer olmasıydı. Berbat transfer politikası yüzünden kellesi giden ilk isim FSG’nin 1 sene önce atadığı Futbol Direktörü Comolli oldu. Ancak transfer edilecek isimlere karar verenin Dalglish olduğu, İskoç hocanın kendisi tarafından da açıklanmıştı. Yani FSG transfer bütçesinin çarçur edilmesinden memnun değildi ancak Kenny’i sezon ortası kovacak kadar da ileri gitmek istemiyordu. Liverpool yönetimi, benzer bir uygulamayı, Suarez krizinin kötü yönetilmesi yüzünden İletişim Direktörü Ian Cotton’u kovarak yaptı. Belli ki John Henry ve Tom Werner, kulübün gidişatından memnun değildi ve sezonun bitmesinin ertesi günü Kenny Dalglish, Boston’daki FSG karargahına davet edildi. Geçen sezonun değerlendirildiği ve gelecek sezonun planlarının masaya yatırıldığı 2 günün ardından, patronlar tatmin olmamış olacak ki, dün Dalglish’in görevine son verdiklerini açıkladılar. 

CEO, Futbol Direktörü, İletişim Direktörü ve Teknik Direktör... FSG 19 ayda 4 kelle aldı ve bu pozisyonların henüz hiçbirisi dolmuş değil. Liverpool’da an itibariyle Yönetim Kurulu Başkanı Werner ile futbol takımının yönetimi arasında kocaman bir boşluk var. FSG’nin Beyzbolun patronunun tavsiyesiyle göreve gelen Comolli’den ağzı yandığına göre, yönetim kademelerine futbolu bilen, tecrübeli isimlerin atanmasını bekleyebiliriz. Dalglish’ten boşalan pozisyon ise tam anlamıyla bir ateşten gömlek olacak. Bu sene hoca kovan her takımın listesini süsleyen Brendan Rodgers ve Paul Lambert isimleri, Liverpool için de ortaya atıldı ancak birer sene Premier Lig deneyimi olan iki teknik adamın bu ateşten gömleği giymeye ne kadar hazır oldukları tartışılır. Bu çok parlak iki genç teknik adamın kariyerlerinin, aldıkları enkaz yüzünden yara almasını görmeyi istemem açıkçası. Onların dışında Benitez, Capello, Rijkaard, Klopp, Deschamps ve hatta Villas Boas gibi isimler de yazılıp çizilmeye başlandı. Bana göre asıl mesele, Liverpool’un başına geçecek yeni hocanın, geçen sene Dalglish’e verilen cömert bütçeye sahip olup olmayacağı. Henry, takımdan minimum beklentisinin “ilk 4” olduğunu açıklamıştı ancak hoca kim olursa olsun, Liverpool’un şu an eldeki kadroyla Premier Lig’in tepesindeki 5 takımla mücadele etmesi zor gibi gözüküyor. Takımın orta sahası ve iki açık pozisyonu ligin tepesindeki 6 takımın birkaç gömlek altında. Ligi 8. durumda ve 4. sıranın 17 puan uzağında bitirdiler ve sezon sonu puan tablosu itibariyle düşme hattına daha yakınlar. Takımda bir şeylerin değişmesi gerektiği şart ancak geçen sene astronomik fiyatlara alınan oyuncuların değerleri 3’te 1’ine indi ve bu adamların satılması pek de mümkün gibi gözükmüyor. Yani, ya Henry elini bir kez daha cebine atacak ya da yeni gelen teknik adamdan eldeki malzemeden köfte yapması beklenecek. Eldeki malzemeden köfte yapmak zaman alacak, taraftara “Biraz daha sabredin” diyecek cesareti kim, nereden bulacak?

Dalglish, Liverpool için bir efsane olabilir ve geçmişte bu kulübe büyük hizmetleri olmuş olabilir. Ancak krizin içinden çıkardığı Liverpool’un yeniden yapılanma bütçesini sokağa atarak, kulübü tekrar bir krizin eşiğine sürükledi. Yani kriz içerisinde ve yeniden yapılanmaya ihtiyacı olan bir takım devraldı ve kriz içerisinde ve yeniden yapılanmaya ihtiyacı olan bir başka takımı devrediyor. “6 sene sonra kupa kazandığımız için gururluyum” diyor ancak artık 70’lerde değiliz ve Lig Kupası karın doyurmuyor. Kenny, kurtarıcı olarak geldi; bugün Liverpool bir başka kurtarıcı arıyor. Bana göre Liverpool’un adam gibi bir hoca getirip 5 senelik bir kalkınma planı yapma zamanı geldi de geçiyor. Benitez, 5. senesinde az daha şampiyon oluyordu ve Fergie, Wenger ve Moyes gibi uzun soluklu başarı hikayeleri de ortada. Eğer arkanda Abramoviç, Moratti ya da Şeyh Mansur yoksa, her sene hoca değiştirerek de bir yere varılmıyor. 

Bu Ne Yahu?

Nike, Arsenal'e ne para veriyor ne de adam gibi bir forma piyasaya sürüp satışları gazlayabiliyor. Bu forma fikirleri kimden çıkıyor, tasarım süreci nasıl işliyor tam olarak bilmiyorum ancak bir türlü tatmin edici bir sonuç ortaya çıkmıyor.  

Yukarıdaki formanın lansmanın yapıldığı gün resmi sitede mutlaka bir hikaye çıkacaktır. Yok efenim, "Mor, 63-75 yılları arasında malzemeciliğimizi yapan Hilmi abinin en sevdiği renkti" gibisinden. Hayır renginde de değilim, enine çizgili forma tasarlayıp bunu "yaratıcı" olarak pazarlamak nasıl mümkün onu da anlamıyorum. O kollardaki kırmızı bölümler kelebek gibi durmuş formada. 

Birisi Nike'ın dallama tasarımcılarına Arsenal'in güzelim bir bordosu olduğunu hatırlatabilir mi?

Ah Hodgson Ah

Hodgson, sürpriz bir şekilde İngiltere Milli Takımı'nın başına getirildi, ateşten gömleği giydi. Ligin de bitimiyle bütün spotlar kendisinin üzerine çevrildi; basın, onun ağzının içine bakıyor.

Bu ortamda, dün milli takımın aday kadrosunu açıkladığı basın toplantısında Ox'un kadroya alınmasıyla ilgili soruya verdiği cevaba bakalım:

"Alex çok heyecan verici bir oyuncu"


"Geçen sezon beni çok etkileyen performanslara imza attı. Arsenal'in kendi sahasında Milan ile oynadığı maçta tribündeydim ve orta sahada Pirlo ve Ambrossini ile nasıl başettiğini gördüm"

Evet, o maçta Ox iyi oynadı da, Ambrossini o gün Milan'ın ilk 18'inde bile yoktu ve Pirlo, bir Juventus oyuncusu olduğundan olsa gerek, o maçta sahaya çıkmadı.

Gaf yapılır. Herkes yapar. Ama, dünyanın en zorlu görevlerinden birini devralışının 3. gününde çıktığı kritik basın toplantısında, kamuoyu tarafından zaten tartışılan Hodgson yapınca biraz dramatik oluyor. Umuyorum yeni görevinin gelişimini önceden haber veren bir öncül sarsıntı değildir.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

44 Yıl ve 1 Milyar Dolar Sonra

Yapılan son anketlere göre, 2011-12 sezonu, Premier Lig'in gördüğü en iyi sezon olarak değerlendirilmekte. Bu anketlerin çoğunun dün akşamki inanılmaz olaylar zincirinden önce olduğunu düşünürseniz, bugün yapılacak bir ankette daha da net sonuçlar çıkacağını tahmin etmek güç olmaz. Şampiyonluk yarışının, iki şehrin kaderleri hep farklı gelişmiş takımları arasında olması, bir o yana bir bu yana sallanarak geçen bir sezonun sonucunun Premier Lig tarihinde ilk defa averajla belirlenmesi, bu senenin tadını arttıran belli başlı etkenlerdi. 

Bana göre bu sezon, şampiyonluk hak edene gitti. Ligin en çok gol atan ve en az gol yiyen takımı City, sezonun tamamında en istikrarlı ve en iyi futbolu oynayan taraftı. Bu takımın kuruluşunda harcanan milyar dolardan bahsedip şampiyonluklarına gölge düşürmenin de anlamı yok. Bana göre Tevez ve Balotelli'nin yarattığı saha dışı baş ağrıları olmasa, City sonuca daha da rahat ulaşabilirdi. İşi hiç olmadığı kadar zora soktular ve dün kazdıkları kuyudan nasıl çıktıklarını ancak futbol ilahları açıklayabilir. 

Bir başka açıklaması zor konu da, United'ın eldeki veteranlar ve Carrick'ten oluşan bir orta sahayla 89 puanı nasıl aldığı konusu tabii. Fergie, artık bu ligin kitabını yazmış bir arkadaşımız ve kendisi var olduğu sürece United hep bu ligin tepesinde olacak. 

Arsenal için sezon ne başarılı ne de başarısız denilebilecek şekilde bitti. Liderin 20 puan gerisinde kalınan sezonu "başarılı" olarak adlandırmayacağım izin verirseniz. Sezon başında ve ortasında atlatılan badirelerden sonra toparlanmayı başarıp ligi Sp*rs ve Chelsea'nin önünde bitiren takıma da "başarısız" diyesim gelmiyor. Klasik bir Wenger sezonunu geride bıraktık. Kısa süre sonra daha da detaylı bir analiz yaparız Arsenal için. 

Ligin dibi, hocalarını kovup işi yardımcıya bırakma gafletini içerisine düşen iki takımın ve sezon başından beri bir türlü toparlanamayan Bolton'un vedasına sahne oldu. Dün hakem Bolton'u kıtır kıtır doğramasa, belki QPR düşecekti ancak Royals, son düzlükte Liverpool, Arsenal ve Tottenham'ı yenme başarısını göstererek biraz da şansını kendi hazırladı. Hughes, dün eski hocasına hayatının hediyesini vermenin eşiğine kadar geldi ancak Joey Barton gibi bir insan müsveddesini kaptan yapmanın faturasını az daha ligden düşerek ödeyecekti. Blackburn Rovers, kulübü Hintli tavuk üreticilerine satıp Big Sam ve kulübün üst yönetimini kovduktan sonra hep yokuş aşağı gitti ve bana göre ligden düşmeyi en çok hak eden takımdı. Eğer geçen sene "yetersiz" diye kovdukları Sam Allerdyce', son hafta West Ham'ı Premier Lig'e taşımayı başarırsa, bu düşüş Blackburn açısından daha da trajikomik bir hal alacak. 

Benim için ligin en büyük hayal kırıklığı Liverpool oldu. Berbat bir transfer politikası ve 8. bitirilen sezonun ardından camia, bir takım hedeflerden daha da uzaklaşmış oldu. Eğer kazanılan Lig Kupasi'na bakıp avunacaklarsa ne ala, yok biz ligin tepesine çıkmak istiyoruz diyorlarsa, yazın bir takım radikal kararlara imza atmaları gerekiyor. 

Bu arada blogu takip eden herkesten, verdiğim aralar yüzünden özür dilemek zorundayım sanırım. Son 2 ayda bir yandan işyerinde devasa bir bütçe hazırlığıyla boğuşurken, dışarıda da hayatımda girdiğim en kazık sınavlardan birine hazırlanmaya çalışıyordum. 2 ay boyunca bırakın yazı yazmayı, hiçbir kaynağı okuyacak vaktim bile olmadı. Kafa başka yerdeyken yazılmış ve üzerinde çalışmamış bir takım yazıları da buraya dizmek istemedim. Üstüne üstlük, son dönemde kendimi tekrarladığım hissine de kapılmıştım ve biraz ara vermek yeni bir perspektif kazanmak açısından fena da olmadı. Meşguliyetim hala tam anlamıyla sona ermiş değil ancak yavaş yavaş bir şeyler karalamaya başlarım zannedersem. 

8 Mayıs 2012 Salı

Target Practice



Arsenal 2012-2013 sezonu iç saha formaları beklediğimden daha güzel duruyor. Bakalım deplasman forması ve 3. forma nasıl olacak.

1 Mayıs 2012 Salı

Oldu Gibi

Bu sezon Premier Lig'deki maçların kalitesi, İngilizlerin,  Avrupa'da neden esamesinin okunmadığının en büyük göstergesiydi kanımca (Chelsea hariç tabii. Onlar ayrı bir yazı konusu). Bu akşam oynanan Man City - Man Utd maçı da Premier Lig'in bu sezonki çizgisinin dışına çıkmayan bir maç oldu ve City'nin şampiyonluk için büyük bir adım atmasıyla sonuçlandı.

Son dönemde, Ferguson'un elinde sınırlı bir kadro olmasına ve istediği rotasyonları yapamamasına bağlı olarak berbat bir savunma hattı vardı ve bu berbat savunma hattı son birkaç haftadır Manu'nun bütün kredisini tüketmişti. Özellikle de Everton maçındaki laubalilik derecesindeki hatalar, belki de bugün Manu'nun şampiyonluğu kaybetmesinin en büyük nedeniydi.

City ise, Manu'nun aksine, maça tam tabiriyle FULL+FULL çıktı. City gibi oyun zekasından yoksun bir takımda Mancini en akıllıca işi yaparak, sahaya en düzgün kararları alabilecek bütün oyuncularını sürdü.

Maçın formülü, Manu için savunmada hata yapmamak; City içinse sahada biraz zeka parıltısı göstererek akıllı bir futbol oynamaktı.

Aslında maçın bütün çizgisi beklenildiği gibi oluştu. İlk 10 dakika Manu erken bir gol kovaladı ama City'nin direncini görünce oyunu orta alana yıktı. City de orta alanda pas trafiği oluşturamayınca maç sınırlı bir alanda ve kilitli bir şekilde devam etti. Ta ki Kompany'nin kafa golüne kadar. City, maçın en değerli anında attığı golle avantajı yakalayınca artık Mancini'nin klasik İtalyan kimliğine bürünmesi kaçınılmazdı.




City, 2. yarıda Manu'yu sahanın her noktasında kilitledi. City savunmasını ortadan delemeyen Manu devamlı kanatlara yığılmaya başladı ama bu sefer de yapılan ortalara kafa vurabilecek bir Manu'lunun yerinde yeller esiyordu. City savunmasındaki en stratejik hamle de burada kendini gösterdi zaten: Rooney'e, bırak topu, ceza sahasını göstermemek...

Bu dakikalara belki Chicarito çözüm olabilirdi ama Ferguson, ileri uç yerine orta alana takviye yapmaya devam etti. Mancini ise Ferguson'un hamlelerine orta sahayı Belgrad ormanlarına çevirerek karşılık verdi, son 10 dakikada Manu'ya hiçbir şekilde top göstermedi ve istediğini aldı. Ferguson ise bu dakikalarda alternatifsizliğine ve imkansızlığına deliriyordu...





Geriye kalan ikişer maça baktığımızda, en kritiği City'nin Newcastle deplasmanı. Newcastle, Wigan deplasmanındaki gibi oynarsa üçüncülük umutlarını yitireceği için maça asılacaktır. Ancak bu dakikadan sonra da City'nin, Newcastle'a bu şansı vermesi zor görünüyor. Hele de başında sıkıcı bir İtalyan varken.

Açık konuşmak gerekirse, geçmiş yıllarla kıyaslandığında, bu sezonki Premier Lig tam bir kalite yoksunuydu. Böyle bir ligde de daha az hata yapmaya müsait bir İtalyan'a ve Araplara gün doğdu. Araplar sonrası City taraftarı olmayan tüm City'lileri tebrik ediyorum...

Not: Bu arada, tam 17 yıllık istatistik yine bozulmayacak (son iki maçta da bozulacak gibi görünmüyor) ve Premier Lig'de 6 mağlubiyet eşiğini aşmayan bir takım şampiyon olacak gibi duruyor. Bu istatistiğin aksine, tam 17 yıl önce, yani 1994-95 sezonunda 7 mağlubiyetle şampiyon olan takım ise Blacburn Rovers'dı.