22 Mart 2012 Perşembe

Mind The What?



Geçtiğimiz hafta hem Arsenal bir ara verdi hem de ben işten güçten fırsat bulup blog'a vakit ayıramadım. Bir şeyler karalayacak vakit bulduğum ender anlarda da, yazmaya değecek bir konu bulamadım. Premier Lig gündemi, Patrice Muamba’nın başına gelen üzücü olaya kitlenmişten içimden pek de bir şey yazmak gelmedi. Gencecik bir oyuncu, futbol sahasında yaşam savaşı verip, 78 dakikalığına tıbben ölürken, bizim burada futbol ahkamı kesmemiz de sanırım pek yakışık almazdı. Neyse ki, Muamba’nın durumu iyiye gidiyor da, biz de tekrar futbol konuşmaya dönebiliriz.

Arsenal’in sezonunun en kritik akşamlarından birini geride bıraktık. Şampiyonlar Ligi kontenjanı yarışındaki 4 takımın da  sahaya çıktığı bu hafta içi fikstüründe 3 puan, son 9 hafta öncesinde yakalanan momentumun devamlılığı açısından çok önemliydi. Arsenal, Everton’u tek golle geçip diğer 3 rakibi de puan kaybedince, dün akşam sezonun dönüm noktalarından birine dönüşmüş oldu. Üstüste alınan 6. lig galibiyeti Arsenal’i, Tottenham’ın üzerine iktiriverdi ve uzun süredir “Mind the gap” (Boşluğa dikkat edin) türküsü söyleyen Sp*rs taraftarı da en azından şimdilik susmuş oldu. Tottenhamlıların pek bir övündükleri 12 puanlık boşluğun, 5 haftada -1 seviyesine inmesini izlemek, her Arsenal taraftarı açısından orgazmik bir tecrübe oldu. 

Wenger, dün sahaya çıkarken, beklenen onbirin üzerinde tek bir oynama yapıp, solda Ox/Gervinho'yu kullanmak yerine, Ramsey'le maça başlamayı tercih etti. Son 3-4 maçtır, Wenger'in tek kanada yaslanarak oynamak gibi bir tercih yaptığını gözlemlemiştik. Özellikle Milan ve Liverpool maçlarında, Arsenal'in hemen hemen bütün atakları sağ kanattan gelişti. Zayıf sol beki olan takımlara karşı etkili olması beklenen bu anlayışı Wenger çok sevmiş olacak ki, dünkü maça sol açık oyuncusu çıkarmayacak kadar radikal bir değişiklikle başladı. Ancak Walcott'un, Baines karşısında etkisiz kalışının ve Gibbs'in soldaki istekli oyununun sayesinde, Arsenal tek tarafa sıkışıp kalmaktan kurtuldu. 

Maça iyi başlayan taraf Arsenal oldu. Daha ilk 10 dakikada 2'si Ramsey ile 3 net pozisyona giren takım, bu ataklardan birinin doğurduğu bir kornerden golü de bularak 5 lig maçı sonrasında ilk golü atan taraf olmayı hatırladı. İlk 20 dakika bitmeden 2 pozisyona daha girmeyi başaran Arsenal'de, Ramsey'in gayretli oyunu takdire şayandı ancak genç oyuncunun girdiği pozisyonları bir türlü değerlendiremiyor olması yine gayretli oyununu gölgede bırakan etken oluyordu. Göbekte Rosicky ve Arteta istikrarlı oyunlarını sürdürürken, Walcott sağda bayağı bir zorlandı. İlk 45 dakika ilerledikçe yavaş yavaş maça ortak olmaya başlayan Everton'ın, bu bölümdeki en etkili pozisyonu, yan hakemin ofsayt gerekçesiyle kestiği Drenthe'nin pozisyonuydu. Hollandalı, 2 metre fark ile ofsayt değildi ancak geçen sene Emirates'te Everton'un golünü atan Saha da 2 metre ile ofsayttı. Hakemin 2. yarıda yine Drenthe tarafından düşürülen Rosicky'nin penaltısını es geçmesi de Everton lehine yapılan bir hata olarak kayda geçti. 

Arsenal'in erken bulduğu golden sonra, Everton tarafından çok da zorlandığını söyleyemeyiz. Moyes'in Everton'u, atılan gollere baktığımızda, ligin sondan 2. pozisyonunu Stoke ile paylaşıyor ve dün çok iyi oynayan Arsenal geri dörtlüsüne karşı pek varlık gösterdiklerini söyleyemeyiz. Yarattıkları pozisyonların tamamı Fellaini ve Cahill'in hava hakimiyetlerini kullanarak yarattıkları kargaşaların sonucu olarak geldi. Bu arada Arsenal'in, bu geri dörtlüyle çıktığı maçlarda hala namağlup olduğunu da hatırlatmak gerekir. Wenger'in bu sezon, oyun temposundan feragat etmek adına, kontrollü futbolu daha iyi oynayan bir takım yaratma çabasında olduğu aşikar. RvP'nin üstün formu da Arsenal'e, daha az pozisyon bulan ve veren bir takım olma yolunda yardımcı olan önemli bir faktör oldu. Benim şahsi görüşüm Ramsey, Rosicky, Gervinho, Walcott gibi oyuncuların skor yüküne yaptıkları katkının hala çok düşük olduğu yönünde. Bu sezon, RvP 3200 gol atmasaydı, Arsenal'in durumu içler acısı olabilirdi. Umuyorum, önümüzdeki sezon takımın on birine yerleşecek olan Ox, Wilshere ve Podolski bu soruna çare olacaktır. 

Özet olarak, Arsenal'in 1-0' maç bağlamasına hiç alışık olmayan Goonerların, rahatsız bir zevk aldıkları bir maçı geride bıraktığımızı söyleyebilirim. Everton, ligin en kötü hücum eden takımlarından birisi de olsa, 90 dakika boyunca disiplinli bir savunma yapan bir Arsenal izlemek bünyeye iyi geldi. Eğer dün Ramsey biraz daha dikkatli olsa, maç 3-4'e de gidebilirdi ya da hakem Everton'ın golünü verse, berabere bitebilirdi. Arsenalli oyuncular aldıkları bu kritik galibeyle gurur duyabilirler ancak takım olarak RvP'ye yardımcı olmak zorunda olduklarını da kafalarında bir yere not etsinler. 

Son olarak, yakınınızda Tottenham taraftarı olan birileri varsa, bir zahmet gidip kendisine "Mind the f*cking gap!" deyiverin. Ben yaptım, çok zevk aldım. Tavsiye ederim. 

13 Mart 2012 Salı

Doksan Artı Arsenal

Sunderland, Tottenham, Liverpool ve Newcastle galibiyetleri, 4 maç üstüste 1-0 geri düştükten sonra galip gelen ilk Premier Lig takımı yaptı Arsenal'i. Bu maçların 3 tanesi de 90+'da kazanıldı. Bunlar, daha çok Man Utd'a aitmiş gibi duran istatistikler aslında. Bu performansı olumlu görmek isterseniz, takımın geçmişteki gibi gol yiyince dağılan hüviyetinden sıyrıldığını söyleyebilirsiniz. Yok bardağın boş tarafında bakacağım diyorsanız, Arsenal'i iyi oynadığı maçlarda bile kolay goller yemesini eleştirebilirsiniz. Aslında durumun tam açıklaması her iki söylemin birleşiminden oluşuyor. Evet, Arsenal hala kolay goller yeme alışkanlığından kurtulamadı ancak en azından bu gollerin oyun düzenini dağıtmasına izin vermemeyi beceriyor.

Newcastle maçı, Arsenal'in ilk 4'teki yeri açısından oldukça kritikti. Ligde son 4 maçta alınan 12 puanın ardından, takımda bir rehavetin ortaya çıkması olasıydı ve Arsenal bu tip maçlarda kaybettiği puanlarla ün yapmış bir takımdı. Dünkü maçın başlangıcı da bu korkuları doğrular nitelikteydi. Her ne kadar daha 2. dakikada golle burun buruna gelmiş olsa da, ilk yarıının tamamında ağır oynayan bir Arsenal vardı sahada. Arsenal, orta sahada kaptırdığı bir topun faturasını ağır ödeyerek geri düştü. Neyse ki, RvP, ayağına gelen 2. net pozisyonu affetmeyerek Newcastle'ın skor avantajını elinde tutarak Arsenal'i paniğe sürüklemesine engel oldu.  İlk yarıda üretilen pozisyonların tamamı Walcott'un ayağından geldi ve takım sol tarafı neredeyse hiç kullanmadı. Hani Ox'a kötü oynadı da diyemiyorum çünkü adama hiç top gelmedi. Wenger, aynı Milan maçında olduğu gibi rakibin sol bekini gözüne kestirip tüm hücumları oraya doğru yönlendirmiş gibiydi. Nitekim, Walcott, Santon'u çok zorladı ve Newcastle ikinci yarıya sol bek değişikliği yaparak çıkmak zorunda kaldı.

İkinci yarı, orta sahada çok daha iyi top yapan ve her iki kanadı da kullanan bir Arsenal vardı. Walcott istekli oyununa ve Arsenal'in en tehlikeli adamı olmaya bu yarıda da devam etti. Arsenal RvP ve Ox ile gole yaklaştı ancak zannedersem maçın en net pozisyonu Rosicky'nin, kale sahası içerisinden taça attığı toptu. Kendisinin eski formuna kavuşmanın sinyallerini verdiğini ve iyi performansıyla formayı Ramsey'in elinden hakederek aldığını biliyoruz ancak Rosicky'nin acilen bitiriciliği üzerine çalışması gerekiyor. Hücuma yönelik bir orta saha oyuncusu için senede 1-2 gollük performanslar pek de yeterli değil. Rosicky'nin oynadığı bölge itibariyle skora daha çok katkı yapması şart. Katkı demişken, dün oyunda kaldığı süre içerisinde yine bütün topları rakibe teslim etmeyi başaran Gervinho'nun gidişatını endişeyle takip ettiğimi söylemeliyim. 

Biraz klişe bir deyiş olabilir ancak dünkü maçta Arsenal için tek önemli olan 3 puanın alınmasıydı. Son 5 lig maçından çıkarılan 15 puan, Arsenal ile Tottenham arasındaki farkı 1 puana kadar eritmiş oldu. Hatta bu noktadan sonra, momentumu arkasına alan Arsenal'in ligi 3. bitirmek için avantajlı olduğunu bile söyleyebiliriz. Yeter ki, ligin sonuna kadar başka önemli sakatlık yaşamasın. 

7 Mart 2012 Çarşamba

Olayazdı



Arsenal taraftarlık sözleşmesinin ilk maddesi şöyle der: 

“Bir Arsenal taraftarı, şartlar ne olursa olsun ümitlenmemelidir. Ümitlenmelerden kaynaklanan hayal kırıklıklarından kulübümüz sorumlu değildir.”

Geçtiğimiz 2 hafta boyunca, Arsenal taraftarlarının büyük bölümü, bir Gooner olmanın ilk şartını unutmuş gibiydi. Tottenham’a 5 atan ve gidip Anfield’tan 3 puan alan Arsenal, en kötümser taraftarlarına bile “Acaba?” dedirtmeyi başarmıştı. Dünkü maç, ümitlenen taraftarı haklı çıkarmaya çok yaklaştı ama sonunda kazanan yine karamsar taraftar oldu.

Dün de belirttiğim üzere, dün akşam Arsenal’in maça biraz farklı bir dizilişle çıkmasını bekliyordum. Orta sahadaki personel eksikliğinin, Wenger’i çok sevdiği 4-3-3’ünden vazgeçmeye itmesi olasıydı ancak o, takımın şeklini değiştirmek yerine, Ox’u orta sahaya monte ederek klasik dizilişini koruma yoluna gitti. Ox’un göbekteki rolünü hiç yadırgamaması sayesinde de bu tercih özellikle ilk yarıda doğru bir hamleymiş gibi göründü. Milan cephesinde, Allegri de takımın normal dizilişini koruyup sahaya 2 forvetle çıkıyor ve 4-0’ı koruma yoluna gitmektense gol bulmayı tercih ettiğinin sinyalini veriyordu. Gerçi sahaya gol aramak için bir takım çıkarmış olsa da, futbolcuları maça 4-0’ın rahatlığıyla çıkmış gibiydiler. Nitekim, Milan ilk 45 dakika boyunca ne savunma yapabildi, ne hücum edebildi. “Biz bu skoru rahat rahat savunuruz” diye düşünen oyuncularla, “Gol atalım” diye düşünen hocanın çelişmesinin bedelini az daha pahalıya ödüyorlardı.

Arsenal maça çok iyi pres yaparak başladı. Defans hattının yüksek çizgide ofsayt taktiğiyle oynadığı ilk 45 dakikada, bu presin varlığı Arsenal takım savunması için hayati önem taşıyordu. Kendi sahasında iyi pas yapan Milan’ın, forvetlerine top ulaştırmasını yaptığı pres ile engelleyen Arsenal, topu göbekte Rosicky ve Ox, ileride ise RvP ve Walcott ile iyi kullandı. Orta sahada Prince’in enerjisinden zaten yoksun olan Milan’da, Van Bommel de erken sarı kart görünce, ilk yarıda bu bölgede bariz bir Arsenal üstünlüğü oluştu. Wenger’i, ilk maçta Milan beklerini hiç zorlamayan oyun anlayışı yüzünden eleştirmiştim. Dün akşam takım doğruyu bularak, hücumlarını iki Milan bekinin üzerine doğru yönlendirdi. İlk defa bir Şampiyonlar Ligi maçına çıkan Mesbah, Arsenal hücumcuları tarafından özellikle hedef alındı ve Arsenal’in 3 golünün 2’si onun savunduğu kanattan geldi. Bu noktada, eğer Arsenal’in sol kanadı da işlemiş olsaydı, sonuç çok daha farklı olabilirdi. Maalesef Gervinho, Arsenal açısından maçın en kötü adamıydı ve onun kafasını öne eğip rakibin içinden geçmeye dayalı oyunu, Milan savunması karşısında hiçbir şey üretmedi. Maalesef kenarda başka bir alternatif olmadığı için de bütün maç sahada kalmak zorunda kaldı. Bana göre kendisi 2. bir Arshavin vakası olma yolunda ilerliyor. Umuyorum yanılıyorumdur ancak Ox gibi bir adam varken, kendisinin önümüzdeki seneden itibaren forma bulması bile zor görünüyor.

Her iki hoca da, ikinci yarıya aynı kadrolarla çıkmış olsalar da, sahaya yansıyan tablo ilk yarıdan çok farklıydı. Yoğun presten dolayı çok yorulan Arsenal orta sahası ayağını gazdan çekmek zorunda kaldı. Özellikle 60 metrede bir ileri bir geri oynayan Ox, dakika 60’a gelindiğinde resmen tükendi. Walcott kendisini zorlamaya başladı ki zaten oyunu sakatlanarak terketti. 90 dakika ayakta kalan tek Arsenal oyuncusu Song oldu. Dün sahada her şeyi yapmaya çalışan Song’un çabasını takdir etmemek mümkün değil. Arsenal’in yorularak çıktığı ikinci yarıya, Milanlı oyuncular da kafalarını temizleyerek çıkmışlardı. 3-0’lık skordan ve Allegri’nin soyunma odasında büyük ihtimal attığı fırçadan sonra, hiçbirisinin kafasında “Skoru koruyalım” gibi bir düşünce kalmamıştı. Milan, ikinci yarının başlamasıyla beraber iyi top yapmaya başladı ve orta sahanın kontrolünü kısa sürede eline aldı. Bun rağmen, ikinci yarının ilk net pozisyonu Arsenal’in eline geçti. Eğer RvP denediği anlamsız aşırtma yerine, Abbiati’den seken topa yaradana sığınıp vursaydı, maç 4’e gelecekti ve belki de bu gol, Arsenal’e maçı bitirmek için ihtiyacı olan andrenalin gazını vermiş olacaktı. Ancak RvP bu sezon çok nadir yaptığı bir şeyi yaparak golü kaçırdı ve o noktadan sonra Arsenal bir daha Milan kalesine uğrayamadı. Wenger, Milan’ın orta sahayı domine etmesini ve kendi oyuncularının buna çaresiz kalışını izlemek zorunda kaldı çünkü kenarda oyuna sokabileceği orta saha oyuncusu kalmamıştı. (Diaby eleştirisi yapayım mı? Hadi yapmayayım.) Ox ve Walcott’un yerine oyuna soktuğu Chamakh ve Park, Arsenal’in orta saha ve hücum arasındaki bağlantısını tamamen kesmekten başka hiçbir işe yaramadı. Bu noktada kendisine tek eleştirim, bir ara oyuna girmek için soyunurken gördüğümüz Oğuzhan Özyakup’tan vazgeçtiği için olacak. Hiçbir işe yaramadığını bildiğimiz Park yerine, sürpriz paket Özyakup’u oyuna almak, bu maçta alınan risklere yakışır bir değişiklik olurdu. 4 tane forveti sahaya sokmakla daha iyi hücum takımı olunmadığını dünyada en iyi bilen adamlardan biri olan Wenger’in, bu noktadaki tercihi, dün akşam yaptığı belki de tek yanlıştı. Oyunun son bölümüde Arsenal 4-2-4’e dönüp göbekte sadece Song ve Rosicky ile kalınca, Milan bu alanı tamamen eline geçirdi ve maçı da rahatlıkla bağlamış oldu.

Eğer maç öncesi Arsenal taraftarlık sözleşmesine sadık kalıp umutlanmamış olanlarınız varsa, ilk yarının sonunda kesin yeminlerini bozmuşlardır. Ben, 3-0’a rağmen tamamen umutlanamadım çünkü nedense Milan’ın gol bulacağına inanıyordum. Eğer maç 0-0 filan bitseydi belki bu kadar hayal kırıklığına uğramayacaktık. Şartlar ne olursa olsun, dünkü sonuç için oyuncuları kutlamak gerekir. Arsenal mucizeye çok yaklaşmış olsa da, eşleşmenin 180 dakikasının 135’inde çok daha iyi oynayan taraf olan Milan’ın turu haketmediğini söylemek de haksızlık olur.  Umuyorum, dün maç sonunda resmen bitik gözüken Arsenalli oyuncular Newcastle maçına kadar tekrar kendilerine gelirler. Çünkü, bundan sonraki tüm maçlarda adam gibi oynayıp avantajlı durumda oldukları 4.'lük yarışını kazanmayı taraftarlarına borçlular. 

6 Mart 2012 Salı

Çok Zor Be


Arsenal, bu akşam, 4-0'ın rövanşında Emirates'de Milan'ı ağırlıyor. Şampiyonlar Ligi'nin tarihinde henüz böyle bir skordan geri takım yok ve Arsenal'in ilk maçta oynadığı oyun, takımın bunu başarabileceğine dair hiçbir umut vermedi. Ancak Tottenham ve Liverpool karşısında alınan galibiyetler, herkesi ister istemez "Acaba olur mu?" diye düşünmeye sürükledi. Oldukça karamsar bir Arsenal izleyicisi olan bendenize 2 hafta önce sorsanız, rövanş maçını izlemeye bile tenezzül etmeyeceğimi söylerdim ama bugün farklı düşünüyorum. Bu akşamki maçtan çok ümitli olmasam da, Arsenal'in farklı bir diziliş ve mantalite ile sahaya çıkmasını izlemek için televizyon karşısında olacağım.

Aslında Milan maçına iyimser ya da kötümser bakmak için aradığınız tüm sebepleri Tottenham maçında bulabilirsiniz. Arsenal'in o maçta oynadığı hücum futboluna, attığı 5 gole bakarak bu akşam için ümitlenmeniz de mümkün olabilir. O kadar iyi oynarken bile yediği 2 basit gole bakıp kararsarlığa kapılsanız, yine haklısınız. Zaten Arsene de maçla ilgili yaptığı açıklamada "Kaybedecek bir şeyimiz yok. Gerekirse sahaya 6 forvetle çıkarız. Bizim için asıl test, gol ararken defansı sağlam tutabilmeyi başarmak olacak çünkü Milan'ın çok tehlikeli hücumcuları var" diyerek savunmanın önemine dikkat çekti. Bu noktada Wenger, keşke ilk maçtan önce de benzer bir kafa yapısında olsaydı da sahaya savunmada ne yaptığı konusunda hiçbir fikri olmayan bir takım çıkarmasaydı diye içimden geçirmeden edemiyorum.

Bu akşamki maçı ilginç yapan bir başka faktör de, uzun süre sonra farklı bir dizilişle sahaya çıkacak bir Arsenal izleyecek olmamız. Bu değişiklik, atılması gereken gollerden daha çok takımın orta sahasında yaşanan sakatlıkların sonucu. Ramsey, Arteta, Benayoun, Coquelin, Frimpong, Wilshere ve Diaby'nin tamamının sakat olması, takımın orta saha kaynaklarını resmen kurutmuş durumda. Bu durumda Wenger'in sahaya, göbeğinde Song ve Rosicky'nin oynadığı 4-4-1-1 gibi bir diziliş ile çıkıp Gervinho-Ox ikilisinden birini forvet arkası oynatması beklenebilir. Bana göre, Milan'ın kapalı savunması karşısında zorlanacağı kesin olan Walcott'un RvP'ye yakın oynadığı bir diziliş daha mantıklı olabilir ki, bu da adam eksiltme yetenekleri daha üstün olan Ox ve Gervinho'nun iki kanatta kullanması anlamına gelir. Bir başka diziliş senaryosu da Chamakh ve RvP'li bir 4-4-2 olabilir ancak Chamakh'ın form durumu göz önüne alındığında bu biraz daha düşük bir ihtimal gibi duruyor.

Bana göre maçın Arsenal açısından gelişiminde dizilişten daha önemli olan, takımın ilk maçta olduğu gibi rakibin en güçlü olduğu yere, yani göbeğe sıkışıp kalmayacak bir taktikle sahaya çıkması. Milan'ın yumuşak karnı olan kanat savunmasını darmadağın edecek oyuncular Arsenal'in kadrosunda var ve bu potansiyelden faydalanacak bir oyun anlayışını sahaya sürmek Wenger'in bu akşam üzerine düşen en önemli görev olacak. Arsenal'in, Tottenham maçındaki yardımlaşmalı ve çok adamlı hücumunu bu akşam bir seviye daha yükseltmesi gerekiyor çünkü Milan, Tottenham'a göre çok daha iyi savunma yapan bir takım. Kanatları kullanmak Arsenal için hücumda belirleyici iken, savunmada da, Milan'ın uzun toplarının İbrahimoviç'e ulaşmasını engellemek kritik bir hal alacak alacak. Bunun yapılabilmesi için öncelikle Song'un bir DM olduğunu bir maçlığına hatırlaması gerekiyor, ki ilk maçta olduğu gibi, Arsenal stoperleri sürekli olarak Milan hücumcularıyla birebir kalmasın.  Ibrahimoviç'in istediği gibi hareket etmesine izin veren bir Arsenal, kalesinde gol veya goller görmeye Milan'da kaldığı yerden devam edecektir. Savunması iyi oynasa bile, Arsenal'in bu maçtan gol yemeden ayrılması için Szczesny'nin de 3-4 insanüstü kurtartışlık katkısına ihtiyacı olabilir. 

Wenger ilk maçtan sonra Arsenal'in tur atlama şansını %5 olarak belirlemişti. Bana göre, bu oran bile bayağı bir cömert. Arsenal'in, Milan'a 4 gol atacak hücum potansiyeli belki var ancak maçı gol yemeden nasıl tamamlarlar orasını pek bilmiyorum. Bu akşam sadece formasyon değiştirmiş Arsenal'in neler yaptığını görmek için televizyon karşısında olacağım. Bundan daha fazlasını ummanın acemice olduğunu bilecek kadar da uzun süredir Arsenal takip ediyorum. Tavsiyem, son 2 galibiyetten sonra yeşeren umutlarınızı şimdiden budamaya başlamanız. 

5 Mart 2012 Pazartesi

Hızlı Yaşa, Genç Öl


Abramoviç’in tetik parmağı yine dayanamadı. Chelsea’nin ihtiyacı olan değişim projesinin başına Rus iş adamının kendisi tarafından, Porto’ya 13.3 milyon pound tazminat ödenerek getirilen Andre Villas Boas, sadece 8 ay ve 40 maç dayanabildi. Kendisinin, 4 senelik yıllığı £4.5m olan bir kontratı da olduğunu düşünürseniz, AVB’nin Chelsea’ye toplam maliyeti £31.3m’u buluyor ve bu da haftalık neredeyse 1 milyon pounda denk geliyor. Bu hesaba, AVB’yi göreve getirmek için kovulan Ancelotti’ye ödenen £28m’yi de eklerseniz, ortaya astronomik bir maliyet çıkıyor. Ha bir de, AVB’nin oyunculara harcadığı £82m var, ama ona artık hiç girmeyelim isterseniz.

Kısa bir süre önce Villas Boas’ın Chelsea’deki durumuyla ilgili bir yazı yazdığım için bugün tekrar detaya girmek istemiyorum. Chelsea’deki dönemine bakıp kendisi hakkında bir takım yargılara ulaşmak biraz fazla acımasız olur. Çünkü, AVB, son 8 ayda, saha içerisinden daha çok saha dışındaki entrikalarla uğraşmak zorunda kaldı. Chelsea’nin, şımartılmış, yüz verilmiş ve yaşlanmış  lejyonerleri, “değişim” lafını duydukları anda kazan kaldırdılar ve Abramoviç de onlara uydu. Bana göre, Villas Boas, son ana kadar Abramoviç’in değişim projesinin ve kendisinin arkasında duracağına inanıyordu. Ancak, Rus iş adamı bu tip uzun vadeli planlar için biraz fazla zengin olduğunu tekrar kanıtladı.

Villas Boas’ın hikayesi daha başından ölü doğmuştu aslında. Kendisi gibi genç ve tecrübesiz bir hocanın, Chelsea gibi bir kurtlar sofrasına çok erken oturması, herkes açısından riskli bir durumdu ve oynanan kumar maalesef sonuç vermedi. AVB’nin tecrübesizliği, özellikle ego yönetimi ve politika konularında ortaya çıktı. Kendisi, takımdaki veteranları istemediğini biraz erken ve biraz fazla yüksek sesle ifade etti. En az sezon sonuna kadar ihtiyacı olan bu bir grup oyuncuya, köprüyü geçene kadar “dayı” deseydi; başına bu işler gelmeyebilirdi. AVB’nin politik olamayışı, sadece oyuncularla olan ilişkilerde değil, genel olarak tüm medya ilişkilerinde, kendisinin elini zayıflattı. Mesela, daha geçen hafta yaptığı basın toplantısında “Man City ile aramızda kalite uçurumu var” gibisinden bir laf etti AVB. Bu takımın sahibinin, 1 milyar pound para harcadıktan sonra en son duymak istediği şey bu tip bir karşılaştırmaydı. Eğer, Chelsea, City’nin arkasında ligde 2. sırada olsaydı belki bu açıklama anlaşılır bir hal alabilirdi. Ancak, Chelsea’nin, kadro kalitesizliği yüzünden, ligde 5. olduğunu söylemek biraz abes olur. Ortada belli ki, başka bir sorun vardı ve AVB bu sorunları çözmek yerine, “Ben haklıyım, Abramoviç de benim arkamda.” diyerek kırıp dökmeyi tercih etti. 

Öyle ya da böyle, bu ilişkinin yürümeyeceğinin pek çok kişi farkındaydı ve dün gelen kovulma haberi pek de sürpriz olmadı. Bugün, AVB unutuldu da, Chelsea'nin yeni hocasının kim olacağının spekülasyonunu yapılıyor bile. İsmi ilk geçen isim şu an boşta olan Benitez. Ancak, Chelsea'nin sezon sonu İspanya'dan ayrılma ihtimali olan Mourinho ve Guardiola ikilisi ile de ilgilendiği biliniyor. Bu ihtimalin daha kuvvetli olduğuna inananlar ve takımın sezon sonuna kadar Di Matteo-Zola ikilisi tarafından çalıştırılacağını iddia edenler de var. Süpriz isim ise Capello. Benim tahminim, Mourinho'dan yana. Sezon sonuna kadar bir şekilde gidilip, geçen hafta Londra'da ev bakan Portekizliyi takımın başına getirmek Chelsea için en hayırlısı olacaktır. Guardiola'nın, Abramoviç ile çalışabileceğini sanmıyorum; Benitez'i ise taraftar zor kabul eder gibi. Bu arada, AVB'nin ismi de Inter ile anılıyor. Birisinin, Mourinho'nun yolunun yol olmadığını kendisine hatırlatması gerek. 

4 Mart 2012 Pazar

Sahanın İki Ucu

Kim derdi ki, gün gelecek, Arsenal kalecisi sayesinde maç kazanacak? Dünkü maçın benzerlerini geçmişte çok izledik. United kötü oynadı Van Der Sar devleşti, City kötü oynadı Hart devleşti, Liverpool kötü oynadı Reina devleşti. Bunun Arsenal versiyonunu görmeyeli bir 8 sene kadar oldu. Wenger sağolsun, bizi yıllarca Almunia, Fabianski gibi adamlara mahkum etti. Gerçi bugün Szczesny'e bir şey olsa, kaleye yine bu iki dallamadan biri geçecek. Neyse, şom ağzımı kapatayım şimdilik. 

Her iki takım da maça benzer dizilişlerle çıktı. Wenger, geçen haftaki takımı aynen koruyup, Benayoun'u, Gervinho ve Ox'un önünde tercih etti ve İsrailli oyuncuyu, aynı geçen hafta olduğu gibi, sol açıktan daha ziyade ortaya daha yakın oynattı. Bu da Arsenal'in oyunu açmak için tek şansının yine Walcott olduğu anlamına geliyordu. Aynı Wenger gibi Dalglish de tercihini asimetrik bir dizilişten yana kullandı. Kuyt, sağda değil forvet arkasındaydı ve Liverpool'un tek açık oyuncusu soldaki Downing idi. 

Wenger'in, göbeği kalabalık tutma planı, geçen hafta Tottenham karşısında tıkır tıkır işledi çünkü Sp*rs, bu bölgeyi sadece Parker ile savunuyordu. Oysa dün akşam Liverpool, 3 pres yapan orta saha oyuncusuyla göbeği tuttu ve hatta Kuyt'un yardımlarıyla bu sayı zaman zaman 4'e yükseldi. Spearing, Henderson ve Adam'ın yoğun presi, Benayoun ve Rosicky ikilisini sahadan tamamen sildi. Özellikle Benayoun'un tek bir olumlu hareketini hatırlamıyorum. Wenger'in Tottenham maçında tutan taktiğinin, dün akşam tutmayacağını farkedip, oyuna müdahele etmesi gerekiyordu. Ancak o her zamanki gibi izlemeyi tercih etti. 

Dalglish'in Liverpool'u, bu sezon orta sahayı kalabalık tuttuğu bütün maçlarda hücum kısırlığı çekti. Ancak Arsenal'in bir türlü yerleşmeyen takım savunması sağ olsun, dün akşam Liverpool hücümu, özellikle ilk yarıda Barcelona gibi işledi. Kuyt, Suarez ve Downing'in yaptığı verkaçlar, Arsenal'i geride bayağı terletti ve bunların birinde kaleciyle karşı karşıya kalan Suarez, aynı geçen hafta Bale'in yaptığı gibi, kendisini yere bıraktı ve aynı geçen hafta Dean'in yaptığı gibi, Dowd da penaltı noktasını gösterdi. Bana göre dün de Szczesny'nin kart görmesi gerekiyordu ancak geçen hafta olduğu gibi, verdiği karardan emin olmayan hakem, bu cesareti gösteremedi. Eğer hakemler her hafta böyle rezil penaltılar çalacaksa, bari her maç Arsenal 1-0 geriden başlasın da, takımı ona göre hazırlayalım. Bu arada penaltı pozisyonu hariç, Suarez'in en az 5 kere daha kendini yere attığını ve bunların her birinde hiç üşenmeden sakatlanmış gibi yerlerde süründüğünü de söylemeden edemeyeceğim. Yaptığı hareketlerle, kısa sürede bütün İngiltere'nin nefretini kazanmayı başaran bu adama, Dalglish'in bir dur demesi gerekiyor. Çünkü yakışmıyor. 120 yıllık Liverpool'a bu rezillik hiç yakışmıyor. 

İlk yarı maçın 5-0'e gitmesini Szczesny tek başına engelledi. Özellikle penaltı ve sonrasındaki şutu durduruşu insanüstüydü. Koscielny, Henderson'un ortasını Arsenal ağlarına gönderdiğinde, onun bütün bu emeklerinin boşa gideceğini düşünmedim değil. Koscielny, maçın başında kaçırdığı bir topla Suarez'e hediye edemediği golü, 10 dakika sonra kendisi atma yoluna gitti. Hani, yakın mesafeden sert yapılan ortaların sekerek gol olmasını anlarım da, 20 metreden yapılan kavisli ortayı kornere atamamayı pek anlayamıyorum. Bu tip defans hataları, Arsenal'in zaten zor olan işini, daha da zorlaştırmaktan başka hiçbir şeye yaramıyor. Liverpool'un zaten çok üstün oynadığı ilk yarıda, böyle bir hediyeyi de aldıktan sonra maçı koparması gerekiyordu. Ancak onlar Szczesny'i aşamazken, Arsenal de, daha ilk pozisyonunda golü buluyordu. Hatta ortada pozisyon bile yoktu; Arsenal, Sagna'nın taç çizgisine yakın bir yerden doldurduğu topla golü buluverdi. Her ne kadar orta isabetli olsa da, Van Persie'yi tamamen kaybeden Liverpool stoperlerinin golde katkısı büyüktü. 

İkinci yarı, her iki hoca da radikal taktiksel değişikliklere gitmedi. Arsenal, hala daha kötü oynayan taraf olsa da, biraz daha derli topluydu ve orta sahada daha iyi top yapıyordu. Bu pas trafiği, Arsenal adına çok fazla bir şey üretmedi ancak en azından Liverpool'un hücum momentumunu kesmiş oldu. Bu noktada kayda değer gelişme, Diaby'nin uzun bir süre sonra tekrar sahaya çıkıp, sadece yarım saat oynabilmesiydi. Wenger'in 60'da oyuna aldığı Diaby'i 90'da çıkarmasının sebebinin, yine bir sakatlık olduğunu tahmin ediyorum. Her sezon yarım saat ile 45 dakika arası forma giyen Diaby'e bu sezon yaptığı katkılardan dolayı teşekkürü de borç biliyorum. Kendisine senede 3,5 milyon pound para sayan Wenger'e de tekrar sevgilerimi yolluyorum.

Liverpool, dün akşam Arsenal'e karşı bütün istatistiklerde üstündü. Daha fazla topla oynayan, daha fazla pas yapan taraf hep Liverpool'du ki, kornerlerde 12-0 gibi bir üstünlükleri vardı. Ancak kaleyi bulan şutlara Arsenal'in 7-4 üstünlüğü vardı ve maçı da Arsenal, süper forveti RvP'nin yardımıyla kazanmış oldu. Bana göre, dün akşam, ilk yarıda sezonun en iyi hücum eden Liverpool'unu izledik ama sonuç yine hüsran oldu. Suarez, penatlı yaptırmış ve gole de birkaç kere yaklaşmış olsa da, 8 top kaybıyla oynadı ve ikinci yarıda orta sahayla olan bağlantısı tamamen koptu. Arsenal ise, RvP'ye iki isabetli top yolladı ve iki gol buldu. Bu noktada Song'un attığı paslardan bahsetmezsem olmaz sanırım. Kamerunlu şu anda, derinlemesine atılan top sayısında ligin en tepesinde bulunuyor ve bu sezon istikrarlı olarak öldürücü paslar atmaya devam ediyor. Dünkü 2. gol, RvP'nin Everton'a attığı golün karbon kopyasıydı. Song'un bu paslarının Arsenal için çok önemli olduğunu biliyorum. Ancak kendisinin bu kadar maceracı oyun oynamasının defansif sonuçları zaman zaman ağır olabiliyor. Dün yine Arsenal stoperleri, zaman zaman önlerinde hiçbir koruma olmadan oynayıp zorlandılar. Aynı şekilde Arsenal'in bekleri de ileri çıktıklarında, geride DM tarafından doldurulması gereken boşluklar bırakıyorlar. Song'un ofansif yeteneklerine bir diyeceğim yok ancak bu takımın DM'i hala kendisi. Wenger'in son 1,5 senedir devam eden bu ikileme bir an önce bir çare bulması gerekiyor. Çünkü Song her maç biraz daha fazla Songinho gibi oynuyor. 

Dün Arsenal, Şampiyonlar Ligi yolunda çok büyük bir adım atmış oldu. Takım, her ne kadar toparlanmış gibi gözükse de, dün kazanılan maçta bile defansif problemler apaçık ortadaydı. Eğer, maçın sonucu farklı olsaydı, bugün daha ağır bir yazı yazabilirdim. Ancak 3 puanın bir şekilde alındığı bir maçtan sonra, olumsuzluklara fazla girmek istemiyorum. Biz United'ı yıllar yılı bu tip galibiyetleri alırken izledik ve Arsenal'in iyi oynamadığı maçtan kaleci ve forvetinin performansıyla galip gelmiş olması bana farklı bir mutluluk verdi. Umuyorum Wenger, RvP gibi "world class" oyuncuların tek başlarına fark yaratabildiklerini anlamıştır da bu yaz transferde hedeflerini buna göre belirler.