27 Şubat 2012 Pazartesi

Şakası Bile Kötüydü; Gerçek Oldu

Konu Türk futbolu olduğu zaman, fazla büyük konuşmamak gerekiyor. Bundan 6 ay önce Süper Lig'in öldüğünü yazmıştım, biraz erken davranmışım. Futbolumuzun üzerindeki akbabalar maktülün cesedini de rahat bırakmadılar. Türk futbolunu gömdükleri mezardan çıkarıp, nekrofili ilişkiye girip bugün tekrar defnettiler. 

Türkiye'de olan bitene kafası basmadığı için ülkeyi terketmiş, memlekete tam 14400 km uzakta yaşayan birisi olarak hala neden bu tip işlere şaşırıyorum, bilmiyorum. Aklımı başıma almamla, Türkiye'den ümidini kesmem arasında 3 dakika geçmiş olduğunu tahmin etmeme rağmen, sanırım hala içimde bir yerlerde, memleketin adam olacağına dair bir "umut" taşıyorum. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyorum, Türk futbolunu izlemeyi çoktan bıraktım artık Arsenal ismi bana Galatasaray isminden daha çok heyecan verir hale geldi. Memleketten tek beklentim, sınırları içerisinde bıraktığım 3-5 bireyi, insan gibi yaşatması. Ama onu da bize çok görüyorlar anasını satayım. Biz futbol bloğu olduğumuz için memleketin diğer meselelerini şimdilik bir yana bırakalım ve futbola bakalım. 

Biz, türk futbolunun hasta olduğunu, bir takım karanlık adamların, bir takım dolaplar döndürdüğünü, üç büyüklerin saha içerisinde olduğu kadar saha dışarısında da ter döktüğünü ve boyutlarını bilmesek de şikenin, teşviğin, hilenin gırla gittiğinin farkındaydık. Hani zayıf ve yaşlı bir bünyenin, hasta olduğunu bilmesi gibi, biz de hasta olduğumuzun farkındaydık çünkü bütün semptomlar ortadaydı. Bu son 6 ayda yaşananlar, yaşlı ve zayıf bir hastaya kanser olduğunun yüzüne vurulması gibi bir etki yarattı bizde. Her şey ortaya döküldü, semptomlarla yaşamayı öğrenmiş biz, teşhis açıklandığında resmen depresyona girdik. Belki semptomlar bizi öldürmeyecekti ama teşhisi öğrendikten sonra kahrımızdan öleceğiz. Bize, semptomlara katlanarak kabus gibi bir yaşamayı bile çok gördüler. 

Sanırım bugün geldiğimiz noktada, Mehmet Ali Aydınlar'a bir özür borçluyum. Kendisini, Türk futbolunun başına gelmiş en kötü yönetici olarak tanımlamakta biraz erken davranmışım. Kendisi meğersem veremmiş, asıl kanser şimdi başlıyormuş.

Yıldırım Demirören'i kanser olarak tanımlayışımın, kendisinin Beşiktaşlı olmasıyla hiçbir alakası yok. Hatta ben kendisinin Beşiktaşlı olduğundan bile emin değilim. Demirören'in, Beşiktaş'a verdiği maddi ve manevi zararı düşünürseniz, kendisinin Bursasporlu olduğu sonucuna ulaşmanız daha mantıklı olur. Eğer ismi Süleyman Seba olsaydı, bir Beşiktaş başkanının federasyonun başına geçmesinden mutluluk duyardım. Ama camiasının bile kendisinden tiksindiği bir adam, Türk futbolunu tarihinin en kaotik döneminde yönetmek için göreve layık görülüyorsa, o zaman diyecek fazla bir şey bulamıyorum. 

Beşiktaşlılar, genelde, durumdan memnun gibi. Zannedersem çoğunda bir "Şimdi onlar düşünsün" ruh hali var. Ama başlarına yıllardır bela olmuş bir adamın, daha da güçlenmesinin iyi bir şey olduğunu zannediyorlarsa yanılıyorlar. Bir kere, Demiören mükemmel bir federasyon başkanı bile olsa, Beşiktaş lehine çalınan her penaltıdan sonra memleketin hep bir ağızdan "Demirören yaptırdı" türküsü söylemesini dinlemek zorunda kalacaklar. Üstüne üstlük Demirören, gölge başkan olarak kulübün iç işlerine karışmak için bütün gücünü kullanacak ve gerekirse yeni yönetimi tehdit edecek. Beşiktaş aleyhine çalınan penaltılarda da, bu sefer Beşiktaşlılar "Acaba Demirören mi yaptırıyor?" diye paranoyaya bağlayacaklar. Eğer siyah beyazlı camia, yıllardır kulüpleriyle oyuncak gibi oynayan adamın, bir anda Beşiktaş'tan elini ayağını çekeceğini sanıyorsa, kendileri için üzgünüm. Hele ki ortada dönen bir 100 milyon varsa, bu adam o kulübün yakasını bırakmaz. 

Bu 100 milyon meselesini de anlamış değilim. Demirören, Beşiktaş'a 100 milyon getirmiş deniyor iyi güzel de, kendisi Beşiktaş için bir ağaç dikmiş mi sorulmuyor. Demirören, o getirdiği 100 milyonun tamamını sokağa kendisi attı. Abuk subuk transferlere, kovduğu bir dolu hocaya harcadığı para kaç 100 milyondur kim bilir. Eğer kulübe bir tesis, bir stat kazandırmış olsa anlayacağım da, haydan getirdiği parayı huya saçtığı için neden Beşiktaş kendisine borçlu oluyor onu anlamıyorum. Neyse, Beşiktaş'ı bir kenara koyalım, federasyon başkanı Demirören'e bakalım.  

Bildiğiniz gibi Demirören, "UEFA'ya kafa tutalım, Avrupa'ya gitmesek de olur" türünden açıklamalar yapacak kadar kendini şaşırmış bir arkadaşımız. Ülkenin içerisinde bulunduğu kriz ortamını, Beşiktaş'ı yönettiği gibi yönetecekse, o zaman ayvayı tam yedik bence. Açık söylemek gerekirse, federasyon başkanı olarak kendisinden tek bir beklentim var: "Bu ülkeye men cezası getirme!"

Konu bu kadar basit benim için. Türk futboluna, UEFA'dan ceza gelmesini engelleyecek her türlü çözüme eyvallah demeye hazırım. Hani Demirören gidip UEFA'yı, "ellerine cetvelle vurma" cezasına ikna ederse, ona da razıyım. Fenerbahçe küme düşmüş, puanı silinmiş, ağzına biber sürülmüş, meme uçları sıkıştırılmış ya da makatına kompresörle hava basılmış, inanın hiç umurumda değil. UEFA, çıkacak cezaya "he" diyorsa, ben de "he" diyorum. Zannedersem, bu beklenti üzerinde hepimiz anlaşıyoruz. Kimsenin içinde bulunduğumuz durumdan gerçek bir adaletin çıkması gibi bir beklentisi yok. Bu saatten sonra amacımız hasar limitasyonu (ne demekse). 

Bu noktada tek korkum "Avrupa'ya gitmesek de olur" cümlesi. Birileri, bu ihtimalin ne büyük bir yıkım olduğunu Demirören'e anlatmalı. Zannedersem, "3-5 sene kendi ligimizde oynarız, ne olacak?" diye düşünenler var. Böyle bir cezanın birkaç sonucunu yazayım bak bu arkadaşlara. 

- Prestij kaybı diyeceğim ki kimsenin pek umrunda olduğunu sanmıyorum. 
- Milli Takım'ın en az 2 büyük turnuvayı kaçırması. 
- Türk takımlarının Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'ne gidemeyişi. 
- Türk takımlarının UEFA bünyesindeki hiçbir kulüple maç yapamayacak olması. 
- Avrupa kupalarından gelen gelirlerin kaybı. 
- Türk olmayan bütün sponsorların prestij kaybı kaygısıyla ülkeden kaçması.
- Yerli sponsor gelirlerinin azalması. Ligin marka değerinin resetlenmesi. 
- Yayıncı kuruluştan elde edilen gelirlerin Avrupa kısmının tamamen yokolması. 
- Süper Lig yayınlarının değerinin yarıya inmesi. Bu gelirlere muhtaç olan onlarca mütevazi kulübü iflasın eşiğine sürüklenmesi. 
- Kombine, perakende ve maç günü gelirlerinin kaybı. 
- Kaliteli yabancıların tamamının ülkeyi terk etmesi. 
- Türk futbolcularına Avrupa kapısının kapanması.
- Türk hakemlerine Avrupa kapısının kapanması.
- Türkiye'nin coefficient puanının resetlenmesi, takımlarımızın Avrupa Kupalarına tekrar katılırken son torbaya mahkum olmaları. Ceza sonrası Şampiyonlar Ligi temsilcimizin 1'e, Avrupa Ligi temsilcimizin 2'ye inmesi ve bu takımların, adı geçen turnuvalara ilk ön eleme turundan ve unseeded olarak başlayacak olmaları. 
- Türk Milli Takımı'nın ülke puanının resetlenmesi ve milli takımın San Marino, Andorra gibi takımlarla aynı seviyeye inişi. Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerinde hep kazık gruplarda yer alınacak olması. 
- Kaybedilen coefficient ve ülke puanlarının etkisiyle, ceza bittikten sonra bile takımlarımızın Avrupa'da başarılı olmakta zorlanması. Türkiye'nin tekrar bulunduğu seviyeye gelebilmesi için belki 15-20 sene ter dökmek zorunda kalacak olması. 

Bunlar hiçbir araştırma yapmadan, şu an için aklıma getirebildiğim sonuçlar. Biraz araştırsam, bu liste büyük ihtimal daha da büyür. Sanırım, "Avrupa'ya gitmesek de olur" lafının ne kadar tehlikeli olduğunun ve UEFA'dan gelecek bir men cezasının sonuçlarının çok ağır olacağının hepimiz farkındayız. Umuyorum, yukarıda yazdıklarım, bunun farkına varmayanların biraz olsun gözünü açmıştır. Demirören'in, ne kadar beceriksiz bir yönetici olduğunu bildiğim için kendisinden futbolumuzu ileri götürmesi gibi bir bekletim yok. Yukarıda dediğim gibi, tek beklentim var: "Bu ülkeye men cezası aldırmayın!".

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder