27 Şubat 2012 Pazartesi

Şakası Bile Kötüydü; Gerçek Oldu

Konu Türk futbolu olduğu zaman, fazla büyük konuşmamak gerekiyor. Bundan 6 ay önce Süper Lig'in öldüğünü yazmıştım, biraz erken davranmışım. Futbolumuzun üzerindeki akbabalar maktülün cesedini de rahat bırakmadılar. Türk futbolunu gömdükleri mezardan çıkarıp, nekrofili ilişkiye girip bugün tekrar defnettiler. 

Türkiye'de olan bitene kafası basmadığı için ülkeyi terketmiş, memlekete tam 14400 km uzakta yaşayan birisi olarak hala neden bu tip işlere şaşırıyorum, bilmiyorum. Aklımı başıma almamla, Türkiye'den ümidini kesmem arasında 3 dakika geçmiş olduğunu tahmin etmeme rağmen, sanırım hala içimde bir yerlerde, memleketin adam olacağına dair bir "umut" taşıyorum. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyorum, Türk futbolunu izlemeyi çoktan bıraktım artık Arsenal ismi bana Galatasaray isminden daha çok heyecan verir hale geldi. Memleketten tek beklentim, sınırları içerisinde bıraktığım 3-5 bireyi, insan gibi yaşatması. Ama onu da bize çok görüyorlar anasını satayım. Biz futbol bloğu olduğumuz için memleketin diğer meselelerini şimdilik bir yana bırakalım ve futbola bakalım. 

Biz, türk futbolunun hasta olduğunu, bir takım karanlık adamların, bir takım dolaplar döndürdüğünü, üç büyüklerin saha içerisinde olduğu kadar saha dışarısında da ter döktüğünü ve boyutlarını bilmesek de şikenin, teşviğin, hilenin gırla gittiğinin farkındaydık. Hani zayıf ve yaşlı bir bünyenin, hasta olduğunu bilmesi gibi, biz de hasta olduğumuzun farkındaydık çünkü bütün semptomlar ortadaydı. Bu son 6 ayda yaşananlar, yaşlı ve zayıf bir hastaya kanser olduğunun yüzüne vurulması gibi bir etki yarattı bizde. Her şey ortaya döküldü, semptomlarla yaşamayı öğrenmiş biz, teşhis açıklandığında resmen depresyona girdik. Belki semptomlar bizi öldürmeyecekti ama teşhisi öğrendikten sonra kahrımızdan öleceğiz. Bize, semptomlara katlanarak kabus gibi bir yaşamayı bile çok gördüler. 

Sanırım bugün geldiğimiz noktada, Mehmet Ali Aydınlar'a bir özür borçluyum. Kendisini, Türk futbolunun başına gelmiş en kötü yönetici olarak tanımlamakta biraz erken davranmışım. Kendisi meğersem veremmiş, asıl kanser şimdi başlıyormuş.

Yıldırım Demirören'i kanser olarak tanımlayışımın, kendisinin Beşiktaşlı olmasıyla hiçbir alakası yok. Hatta ben kendisinin Beşiktaşlı olduğundan bile emin değilim. Demirören'in, Beşiktaş'a verdiği maddi ve manevi zararı düşünürseniz, kendisinin Bursasporlu olduğu sonucuna ulaşmanız daha mantıklı olur. Eğer ismi Süleyman Seba olsaydı, bir Beşiktaş başkanının federasyonun başına geçmesinden mutluluk duyardım. Ama camiasının bile kendisinden tiksindiği bir adam, Türk futbolunu tarihinin en kaotik döneminde yönetmek için göreve layık görülüyorsa, o zaman diyecek fazla bir şey bulamıyorum. 

Beşiktaşlılar, genelde, durumdan memnun gibi. Zannedersem çoğunda bir "Şimdi onlar düşünsün" ruh hali var. Ama başlarına yıllardır bela olmuş bir adamın, daha da güçlenmesinin iyi bir şey olduğunu zannediyorlarsa yanılıyorlar. Bir kere, Demiören mükemmel bir federasyon başkanı bile olsa, Beşiktaş lehine çalınan her penaltıdan sonra memleketin hep bir ağızdan "Demirören yaptırdı" türküsü söylemesini dinlemek zorunda kalacaklar. Üstüne üstlük Demirören, gölge başkan olarak kulübün iç işlerine karışmak için bütün gücünü kullanacak ve gerekirse yeni yönetimi tehdit edecek. Beşiktaş aleyhine çalınan penaltılarda da, bu sefer Beşiktaşlılar "Acaba Demirören mi yaptırıyor?" diye paranoyaya bağlayacaklar. Eğer siyah beyazlı camia, yıllardır kulüpleriyle oyuncak gibi oynayan adamın, bir anda Beşiktaş'tan elini ayağını çekeceğini sanıyorsa, kendileri için üzgünüm. Hele ki ortada dönen bir 100 milyon varsa, bu adam o kulübün yakasını bırakmaz. 

Bu 100 milyon meselesini de anlamış değilim. Demirören, Beşiktaş'a 100 milyon getirmiş deniyor iyi güzel de, kendisi Beşiktaş için bir ağaç dikmiş mi sorulmuyor. Demirören, o getirdiği 100 milyonun tamamını sokağa kendisi attı. Abuk subuk transferlere, kovduğu bir dolu hocaya harcadığı para kaç 100 milyondur kim bilir. Eğer kulübe bir tesis, bir stat kazandırmış olsa anlayacağım da, haydan getirdiği parayı huya saçtığı için neden Beşiktaş kendisine borçlu oluyor onu anlamıyorum. Neyse, Beşiktaş'ı bir kenara koyalım, federasyon başkanı Demirören'e bakalım.  

Bildiğiniz gibi Demirören, "UEFA'ya kafa tutalım, Avrupa'ya gitmesek de olur" türünden açıklamalar yapacak kadar kendini şaşırmış bir arkadaşımız. Ülkenin içerisinde bulunduğu kriz ortamını, Beşiktaş'ı yönettiği gibi yönetecekse, o zaman ayvayı tam yedik bence. Açık söylemek gerekirse, federasyon başkanı olarak kendisinden tek bir beklentim var: "Bu ülkeye men cezası getirme!"

Konu bu kadar basit benim için. Türk futboluna, UEFA'dan ceza gelmesini engelleyecek her türlü çözüme eyvallah demeye hazırım. Hani Demirören gidip UEFA'yı, "ellerine cetvelle vurma" cezasına ikna ederse, ona da razıyım. Fenerbahçe küme düşmüş, puanı silinmiş, ağzına biber sürülmüş, meme uçları sıkıştırılmış ya da makatına kompresörle hava basılmış, inanın hiç umurumda değil. UEFA, çıkacak cezaya "he" diyorsa, ben de "he" diyorum. Zannedersem, bu beklenti üzerinde hepimiz anlaşıyoruz. Kimsenin içinde bulunduğumuz durumdan gerçek bir adaletin çıkması gibi bir beklentisi yok. Bu saatten sonra amacımız hasar limitasyonu (ne demekse). 

Bu noktada tek korkum "Avrupa'ya gitmesek de olur" cümlesi. Birileri, bu ihtimalin ne büyük bir yıkım olduğunu Demirören'e anlatmalı. Zannedersem, "3-5 sene kendi ligimizde oynarız, ne olacak?" diye düşünenler var. Böyle bir cezanın birkaç sonucunu yazayım bak bu arkadaşlara. 

- Prestij kaybı diyeceğim ki kimsenin pek umrunda olduğunu sanmıyorum. 
- Milli Takım'ın en az 2 büyük turnuvayı kaçırması. 
- Türk takımlarının Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'ne gidemeyişi. 
- Türk takımlarının UEFA bünyesindeki hiçbir kulüple maç yapamayacak olması. 
- Avrupa kupalarından gelen gelirlerin kaybı. 
- Türk olmayan bütün sponsorların prestij kaybı kaygısıyla ülkeden kaçması.
- Yerli sponsor gelirlerinin azalması. Ligin marka değerinin resetlenmesi. 
- Yayıncı kuruluştan elde edilen gelirlerin Avrupa kısmının tamamen yokolması. 
- Süper Lig yayınlarının değerinin yarıya inmesi. Bu gelirlere muhtaç olan onlarca mütevazi kulübü iflasın eşiğine sürüklenmesi. 
- Kombine, perakende ve maç günü gelirlerinin kaybı. 
- Kaliteli yabancıların tamamının ülkeyi terk etmesi. 
- Türk futbolcularına Avrupa kapısının kapanması.
- Türk hakemlerine Avrupa kapısının kapanması.
- Türkiye'nin coefficient puanının resetlenmesi, takımlarımızın Avrupa Kupalarına tekrar katılırken son torbaya mahkum olmaları. Ceza sonrası Şampiyonlar Ligi temsilcimizin 1'e, Avrupa Ligi temsilcimizin 2'ye inmesi ve bu takımların, adı geçen turnuvalara ilk ön eleme turundan ve unseeded olarak başlayacak olmaları. 
- Türk Milli Takımı'nın ülke puanının resetlenmesi ve milli takımın San Marino, Andorra gibi takımlarla aynı seviyeye inişi. Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerinde hep kazık gruplarda yer alınacak olması. 
- Kaybedilen coefficient ve ülke puanlarının etkisiyle, ceza bittikten sonra bile takımlarımızın Avrupa'da başarılı olmakta zorlanması. Türkiye'nin tekrar bulunduğu seviyeye gelebilmesi için belki 15-20 sene ter dökmek zorunda kalacak olması. 

Bunlar hiçbir araştırma yapmadan, şu an için aklıma getirebildiğim sonuçlar. Biraz araştırsam, bu liste büyük ihtimal daha da büyür. Sanırım, "Avrupa'ya gitmesek de olur" lafının ne kadar tehlikeli olduğunun ve UEFA'dan gelecek bir men cezasının sonuçlarının çok ağır olacağının hepimiz farkındayız. Umuyorum, yukarıda yazdıklarım, bunun farkına varmayanların biraz olsun gözünü açmıştır. Demirören'in, ne kadar beceriksiz bir yönetici olduğunu bildiğim için kendisinden futbolumuzu ileri götürmesi gibi bir bekletim yok. Yukarıda dediğim gibi, tek beklentim var: "Bu ülkeye men cezası aldırmayın!".

Sorunun Cevabı

Tam 10 ay önce 'Hangi Fatih Terim' diye sormuştum. Şu anda da bu soruya verebileceğim en yakın cevap 'Doğru Olan Fatih Terim' olabilir...

Rijkaard döneminde de gördüğümüz gibi, uzun vadeli projeler yaratmak Türk futbolu için henüz uzak. Keşke dünyanın önde gelen kulüplerini değil de Basel'i örnek alarak adımlar atabilseydik. Bilemiyorum, belki ileride o da olur.

Peki Fatih Terim, klasik olarak bildiğimiz motivasyon ve yönetim gücünün yanında neleri doğru yaptı da Galatasaray, en azından eskiye göre çok daha iyi hale geldi?

1) Fatih Terim, öncelikle eski saplantılarından arındı ve klasik 4-4-2 oynayabilmek için ütopik oyuncular seçmek yerine doğru oyuncuları seçti ve takıma Melo'yu, Selçuk'u, Eboue'yi, Emre'yi ve Elmander'i monte etti ve yine takıntılarını aşarak Kazım'dan doğru zamanda kurtuldu.

2) Rijkaard'ın en büyük hatasına, belki de ipini çeken en büyük hatasına düşmedi. Servet, Gökhan, Sabri, Arda gibi kurumuş oyuncuların yerine (Bir tek Hakan Balta kaldı, onun da yerine iyi bir sol bek bulduğunda fazla düşünmeyecektir diye düşünüyorum) Semih, Emre, Engin gibi başarıyı isteyen ve onun için mücadele edecek oyuncuları takıma yerleştirdi. Hem takımın üzerindeki havayı yeniledi hem de taraftara kontrolün elinde olduğunu gösterdi. Bunun meyvesininin en iyi örneğini de bu sezonki Fenerbahçe maçında gördük. Fenerbahçe maçında saha çıkan oyuncuların yüzde 90'ınının Galatasaray formasıyla ilk Fenerbahçe maçıydı ve yıllanmış Fenerbahçe psikolojisine sahip değillerdi...

3) İkinci dönemindeki gibi dar bir taktik görüşlülüğe bağlı anlamsız yabancı oyuncu transfelerine kalkışmadı. Melo, Elmander, Muslera, Riera gibi takımın eksiklerini en iyi şekilde kapatacak oyuncuları tercih etti.

4) Saha kenarındaki duruşunu eskisine göre sakinleştirdi ve daha ağır, taraftarları ve rakipleri irrite etmeyen bir duruşa sahip oldu.


Peki tüm bunlar, Fatih Terim'in Galatasaray'ın sorunlarına doğru bir çözüm olması için yeterli mi? Şu an için yeterli görünüyor ama bence değil. Çünkü bu yeterliliği kanıtlayacak iki önemli aşama var: Uzun vadede altyapısı işleyen ve Avrupa'da istikrarlı bir çizgi yakalayan bir Galatasaray aşamaları... Eğer Fatih Terim, bu iki aşamada da şu andaki temposunu yakalarsa, soruma en yakın cevabı değil en net cevabı bulmuş olacağım.

Legen..


Premier Lig bir kez daha takımı için 900 maça çıkan bir oyuncu görür mü bilmiyorum. 

Emin olduğum şu ki, çıktığı 900. maçta hala takımı ipten alan adam olacak kadar futbolunu üst düzeyde tutmayı başaran birisi daha çıkmaz.

Giggs, United formasıyla, dün 500. lig maçına ve toplamda 900. maçına çıktı. 

Bu 900 maçın %85'ine ilk 11'de başladı. 

Kendisinin oynadığı dönemde Man Utd toplam 1348 gol attı ve bunların 306'sında Giggs'in golü veya asisti vardı (162 gol 144 asist). Yani Man Utd'ın attığı gollerin %22.7'sine direk katkı yaptı. 

91'den günümüze kadar süren United kariyerinde tam 150 farklı oyuncu gördü.

Kariyeri boyunca 1 hocayla çalıştı. 

...dary!

Şaşırdık.. ve Şaşırdılar

Bu sezon Arsenal için diplerin en derinlerinin ve yükselişlerin en şaşırtıcılarının bir arada olduğu; garip, saçma sapan bir sezon oluyor. United'tan 8 ye, Chelsea'ye 5 at; Milano'da bozguna uğra sonra Tottenham'ı 5'le. Arsene Wenger ve takımı, dünya üzerindeki her takıma 5 gol atacak potansiyele sahip ancak aynı zamanda dünya üzerindeki her takımdan 5 yiyecek defansif problemlere de. Gavurun "roller coaster" diye tabir ettiği bir sezon yaşıyoruz; bir aşağı, bir yukarı, bir aşağı, bir yukarı... Bu iniş çıkışlar aynı maç içerisinde bile oldukça dramatik bir şekilde yön değiştirebiliyor. Misal dünkü maç, Tottenham açısından Redknapp'ın hayal bile edemeyeceği kadar iyi başladı ancak 90 dakikanın sonunda sezon en ağır yenilgisini alarak sahadan ayrıldılar. 

Maç klasik bir 4-4-2 vs 4-4-3 karşılaşması olarak başladı. Wenger, klasik dizilişi ile sahaya çıkmış olsa da, sağ ve sol kanatta sürpriz tercihlere imza atmıştı. Aslında ilk bakışta Benayoun ve Walcott tercihleri birbiriyle çelişir gibi gözüktü. Benayoun, pas yeteneği ile geriye yaslanmış bir Tottenham'a karşı etkili olacak bir isim iken; Walcott, Arsenal'in üzerine gelen bir Tottenham karşısında etkili olabilirdi. Nitekim Walcott'un ilk yarı etkili olamayışının ardında, Sp*rs'ün maça daha direkt bir oyunla başlamasının etkisi büyüktü. Redknapp, ilk yarıda Arsenal'e orta sahada üstünlük kurmak yerine, orta sahayı uzun toplarla geçip 2 forvetini Arsenal stoperleriyle birebir bırakma planıyla sahaya çıktı. Redknapp, bu planın Arsenal'i çökertişini Milan karşısında izlemiş olmalı. O gün Ibrahimoviç nasıl Arsenal stoperlerini üzerine çekip, diğer hücumcuların önünü açtıysa, dün de Adebayor aynı görevle sahadaydı. Zaten Tottenham'ın ilk golünü izlerseniz, Koscielny'nin Adebayor'un peşinden gidip Vermaelen'i tek başına bıraktığını ve Vermaelen'in de Walker'ın yaptığı yalancı koşuyu takip ederken Saha'yı bomboş bıraktığını görürsünüz. Defansif adam paylaşımındaki bu problemler, bana göre, Song'un defansif görevlerinin yeterince net belirlenmemiş olmasından kaynaklanıyor. Arsene, hücuma çok adamla çıkmayı seviyor, buna diyecek hiçbir şeyim yok ancak her iki bekin birden hücuma çıktığı bölümlerde, Song'un geride kalıp stoperlere destek vermesi takım savunması açısından hayati önem taşıyor. 

Tottenham, maça istediğini alarak başlamış olsa da, sahada istediğini yapan taraf, orta sahadaki sayısal üstünlüğünü iyi kullanan Arsenal oluyordu. Arsenal'in orta sahadaki oyuncu sayısı, Benayoun ve RvP'nin de yaklaşmasıyla zaman zaman 5'e kadar yükselirken, Tottenham aynı bölgeyi sadece Modric ve Parker ile tutmaya çalışıyordu. Arsenal, Tottenham'ın iki golü arasında 3-4 kere gole yaklaştı ve her geçen dakika daha iyi oynamaya başladı. Ancak bu heves ve istek, bir Tottenham kontra atağıyla resmen kursağımıza diziliyordu. Modric, Gibbs ve Vermaelen'in arasına mükemmel bir pas attı, Bale iki Arsenal savunmacısının arasından kolaylıkla geçip, kendini yere bıraktı. Maçın hakemi Mike Dean olunca, buradan çıkacak kararı tahmin etmek zor değildi. Dean, Arsenal maçlarını düzenli olarak katleden ve Arsenal'in yönetiminde çıktığı son 11 maçı kazanamadığı bir hakemdi. Üstelik Dean'in, Arsenal maçlarında verdiği son 46 penaltı kararının tamamını rakiplerin lehine çalınmıştı. Dünkü penaltı da 47.'si oluyordu. Arsenal'e tek bir tane bile vermeden çalınan 47 penaltı... Kendisini tebrik etmek gerek. Dünkü verdiği ucuzlar ucuzu penaltıdan sonra, Dein'in Szczesny'i atması gerekiyordu, çünkü ortada bariz bir gol pozisyonu vardı. Ancak Dean, yediği haltın farkında olduğu için kırmızıyı çıkaracak cesareti gösteremedi. Bir nevi yaptığı hatayı, bir başka hatayla sıvamış oldu. Kendisine ve şaibeyle dolu kariyerine yakışır bir hareket yapmış oldu. 

Penaltı pozisyonu, Tottenham'ın maç boyunca yaptığı son olumlu hareket oldu. Normal şartlarda 2-0 geriye düşen Arsenal, panik düğmesine basarak kendi kendini yok eder. Ancak dün akşam Arsenal yediği iki golü haketmediğinin ve Tottenham'a 2'den daha fazla gol atabileceğinin farkındaydı. O yüzden, takım sanki hiçbir şey olmamışçasına, o ana kadar defans hariç iyi işleyen oyun planına geri döndü. Bu sezonun en yüksek temposuna ve paslaşma ritmine ulaşarak, belki de bu sezonun en iyi futbolunu oynadı. Ortaya böyle bir oyun çıkmasında Febregasvari bir futbol sergileyen Rosicky'nin katkısı büyüktü. Takımın her hücumunda katkısı bulunan Çek oyuncu, 2 sene ve 49 maçtır beklediği lig golüne de dün akşam ulaşmış oldu. Arsenal hücumunun işlemesinin bir diğer sebebi, Arsenal hücumunun nihayet birbirine yakın oynamayı hatırlaması oldu. Bu sezonun büyük bölümünde Wenger, beklerden katkı almayan açık oyuncularına top götürerek, onların kişisel becerileriyle gol arıyordu ve Walcott ile Arshavin'in berbat formlarının sebebi de bu kısır anlayıştı. Arsenal pas ve pres yapmadığında, sıradan bir takıma dönüşüyor; geriye yaslanıp kontra atakla gol arayan her takımın dişine göre bir rakip halini alıyordu. Neyse ki Wenger, dün akşam en iyi bildiği şey olan hücumu hatırladı. Arsenal'in stoperleri hariç sahadaki 8 oyuncusu birden neredeyse her hücuma katkıda bulundu ve çok iyi yardımlaşarak pas trafiğini hiç aksatmadı. 2. golden sonra yavaş yavaş orta sahadaki pres yoğunluğunu da arttıran takım, Modric, Bale ve Kranjcar'ın, ileri ikili ile olan bağlantısını tamamen kesti. Açıkta oynayan Walcott ve Benayoun, taç çizgisine yakın pozisyon almak yerine, RvP'ye yaklaşmayı tercih etti ve Arsenal 3 forvetle oynayan bir takım görüntüsü aldı. Eğer Rosicky'nin attığı 3. gole bakarsanız, ceza sahası içerisindeki 4 Tottenham savunmacına karşı 5 Arsenal hücumcusunun olduğunu görürsünüz. Arsenal, bu sezon bu tip bir golü sadece Blackburn maçında atmıştı. Dün akşamın en önemli olayı, Arsenal'in pres, tempo gibi kavramları ve hücum etmeyi hatırlaması oldu. 

İlk yarıda attığı 2 gole rağmen, Arsenal'in orta saha kontrolünü tamamen elinde tuttuğunun ve durumu 2-2'ye getirmenin moraliyle ikinci yarıya hızlı başlayacağının farkında olan Redknapp, ikinci yarıya 4-5-1 ile çıktı. Bu noktada benim beklentim, orta sahadaki mücadelenin kızışması idi. Ancak Sandro'nun DM'e geçmesi ve Van Der Vaart'ın pek sevmediği sağ tarafa kaymasıyla Tottenham oyun düzeninden tamamen kopmuş bir görütü sergilemeye başladı. Bu tedirginlik, zaten iyi oynayan Arsenal'in ekmeğine yağ sürdü ve Wenger'in takımı bir anda kontra üstüne kontra üretmeye başladı. Kontra demişken, ilk yarı boyunca sahada olmayan Walcott'un, önünde boşluğu gördüğü anda çoşması hem sevindirici hem de düşündürücü idi. Herkes Walcott'un yeteneklerinin farkında ve ona yapılan en yoğun eleştiri "tek yönlü" bir oyuncu olduğu yönünde. Dün de gösterdi ki, önünde depar atacak boşluğu bulduğunda kendisi öldürücü bir silaha dönüşebiliyor. Öyle ki, Walcott'un dribling yaparak çıktığı kontra atakların sonunda yaptığı bitirici vuruşlar bile normal şutlarının çok üzerinde bir kalitede oluyor. Kendisi, Premier Lig tarihinin en çok şans bulan genç oyuncularından birisi ve hala kapalı defanslara set hücum yapmayı öğrenememiş olması oldukça endişe verici. Walcott, 16 yaşında bu kulübün kapısından girdiğinde de iyi bir kontra atak oyuncusuydu, hala iyi bir kontra oyuncusu. Wenger'in, kendisinden komple bir futbolcu olup olmayacağına dair bir beklentisinin kalıp kalmadığını, Walcott'a önereceği yeni kontrattan öğreneceğiz. Benim fikrim, maalesef, Arsenal'in ondan daha iyi bir hücumcu bulması gerektiği yönünde. 

Bu güzel günde, olumsuzluklardan fazla bahsetmeden yazıyı bitirmek istiyorum. Dün, Fabregas'ın Arsenal'ini anımsatan bir takım izledik. Hücumda harikalar yaratan ancak savunmadaki kırılganlığı yüzünden rakibinden daha fazla gol atarak maç kazanmak zorunda kalan bir Arsenal... Maçı izlerken, içimden "Ulan bu Çarşamba, bütün bu havayı dağıtacak milli maçlar yerine Milan maçı olsaydı keşke" diye geçirdim. Çünkü Tottenham, Milan'a benzer bir taktikle çıktığı maçta bozguna uğramıştı. Sonra, bir Arsenal taraftarının yapabileceğin en aptalca şeyin hayal kurmak olduğunu hatırlayıp kendime geldim. Şu andan itibaren, bu takımdan tek beklentim, dünküne benzer performansları her maç sahaya koymaya çalışmaları ve bize dünkü performansın bir saman alevi olmadığını kanıtlamaları. Hafta, Anfield'ten alınacak 3 puan, Arsenal'in lig 4.'lüğü yolunda favori konuma geçmesini sağlamakla kalmayacak, önümüzdeki 4 haftada Manu, Chelsea ve Everton ile oynayacak olan Tottenham'ın üzerindeki baskıyı da arttıracak. Arsenal takımı ve hocası, 4.'lük ve 3.'lük için savaşmayı bu sezon çok üzdüğü taraftarına borçlu. Eğer bu kadarını da yapamazlar ve son 2 ayki ruhsuz, etkisiz ve karaktersiz performanslarına geri dönerlerse, sezon sonunda bir zahmet bavullarını toplasınlar. 

26 Şubat 2012 Pazar

Şaşırt Bizi.. ve Onları


Bu akşam Arsenal, bu sezon 354'üncü kere "Sezonu kurtarma" maçına çıkıyor. Takım United'tan 8 yediğinden beri neredeyse her maç öncesi aynı şeyler yazıldı. "Arsenal'in bu sezonu felaketle bitirmemesi için bu maçı kazanması lazım", "Arsenal'in son şansı", "Ya galibiyet ya da 4.'lük gitti". Belki bundan öncekiler biraz fazla prematüre idi ancak bugünkü Tottenham maçının tam bir final havasına büründüğü çok açık.

Yukarıdaki video 2003-2004 sezonundan. Arsenal, lig şampiyonluğunu garantilemesi için 1 puanın yeterli olduğu maçta, White Hart Lane'e konuk oluyor ve 2-2'lik sonuçtan sonra şampiyonluğunu ezeli rakibinin evinde ilan ediyor. Kadroda Henry, Pires, Bergkamp ve Viera var. Bugün sahaya çıkacak takımlardan hangisi, o günlerin Arsenal'ine daha çok benziyor bunu sizin takdirinize bırakıyorum. RvP, Gervinho, Ox, Arteta, Ramsey, Song mu; yoksa Adebayor, Modric, Bale, Lennon, Van Der Vaart ve Parker mı?

Bugün sahaya çıkacak Arsenal takımından ne beklesem pek emin değilim aslında. Tek isteğim, Wenger'in temcit pilavı gibi tekrar tekrar ısıtıp önümüze koyduğu oyun anlayılışı, taktik, diziliş ve oyuncu değişikliklerini sahaya sürüp, bu sefer her şeyin farklı olacağını umma yoluna gitmemesi.

Wenger, hiçbir zaman Mourinho, Fergie, Van Gaal gibi pragmatik bir taktisyen olmadı. Onu başarıya götüren yol, mikro taktiklerden daha çok makro düzeydeki oyun felsefesiydi. Invincibles döneminin Arsenal'i, bugünkü Barcelona gibi, rakip kim olursa olsun kendi oyununu oynayan bir takımdı. Wenger, o dönemde rakibin ne yapacağına pek kafa yormadı çünkü elindeki takım sahaya çıkıp kendi oyununu oynadığı her maçı kazanacak kaliteye sahipti.

Gel gelelim, o günden bu güne köprünün altından çok sular aktı. Arsenal'in elinde artık Invincibles kadrosu yok. Ama Wenger, hala o günlerin nostaljisiyle yaşıyor. Arsenal maç öncesi rakibi analiz etmiyor, her maça göre dizilişinde ufak oynamalara gitmiyor, karşı takımdaki tehlikeli adamlara özel önlem alınmıyor. Wenger, hala kendi oyununu oynamanın, ona galibiyet getirmeye yeteceğini sanıyor.

Bu düşünce yapısının yanlışlığı, Arsenal'i özellikle büyük maçlarda vuruyor. Eğer Milan karşısındaki Arsenal'i tekrar izlerseniz, takımın ne kadar çaresizce sahaya çıkarıldığını anlarsınız. Belli ki Wenger, ne Ibrahimoviç tehlikesine önlem almış, ne de Milan'ın beklerinin zayıflığının farkında. Hücumda ve savunmada direktifsiz, lidersiz ve ne yapacağından emin olmayan bir Arsenal takımı var.

Geçen hafta Bergkamp'ın bir röportajını okuyordum. O da Arsenal'in en büyük iki probleminin, öngörülebilirliği ve pas yapmayı bir amaç zannetmesinin olduğunu söylüyordu. Ona göre, Wenger'in takımı sonuca gitmek için değil, topu ayağında tutmak için sahaya çıkıyordu. Arsenal'in neredeyse bütün maçları daha yüksek topla oynama oranıyla oynamasının sebebi de buydu. Eğer Milan ve Sunderland maçlarına bakarsanız, her iki maçta da Arsenal'in %60'a yakın topla oynadığını görürsünüz. Bu 180 dakikanın skoru ise 6-0'lık Arsenal mağlubiyeti.

Bu akşam sahada başka bir Arsenal görmek istiyorum artık. Son iki maçında 6 gol yemiş dizilişin, Premier Lig'in en tehlikeli hücumuna karşı intihar etmek için sahaya sürülmesini istemiyorum. Wenger, iyi ya da kötü, bu maça bir takım değişiklikleri yaparak çıkmak zorunda. Mesela Chamakh diye bir adam var kenarda, son 1,5 sene resmen çürüdü. Koyalım onu RvP'nin yanına, dönelim klasik 4-4-2'ye. Ezber bozalım; rakibi biraz şaşırtalım.

Man Utd maçında Fergie, Carrick-Giggs-Rooney üçlüsüyle, Milan ise Allegri, Prince-Ibra-Van Bommel üçlüsüyle Arsenal'in DM bölgesini resmen çökertti. Wenger'in, Song'u maceradan maceraya koşturma ısrarı sağolsun, bu maçlarda Arsenal'in göbek savunmasının yerinde yeller esiyordu. Bugünkü maçta da aynı savunma, Modric-VdV ve Parker üçlüsüne karşı oynayacak. Peki Wenger, aynı şeyin tekrar yaşanmaması için bir önlem alacak mı? Coquelin ve Song'un beraber sahaya çıktığı bir 4-2-3-1 mesela?

Aslında sahaya çıkan taktiğin ne olduğu pek umrumda değil. Yeter ki Wenger, farklı bir pilav koysun önümüze. Redknapp'ın öngöremeyeceği bir takım çıksın sahaya ve onu da düzenini bozup hamle yapmaya zorlasın Arsenal. Eğer bu değişiklikler başarılı olursa, yarın "Wenger'in hamlesi kazandı" diye yazalım. Yok sonuç hüsran olursa "Denedi ama olmadı" diyebilelim. Artık takımdan galibiyet, başarı, kupa gibi beklentilerim kalmadı; tek beklentim bir takım çözümlerin denendiğini görmek. Tek isteğim, yarınki yazıya, Einstein'ın o meşhur lafıyla başlamak zorunda kalmamak.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Çürük Temel

Arsenal neden bir türlü ayağa kalkamıyor? 

Bu soruya milyon tane cevap bulmaya çalışabilirsiniz ancak dönüp dolaşıp geleceğiniz yer aynı. 

Arsenal'in ayağa kalkamayışının sebebi Wenger'in Arsenal'e yaptığı kötülüklerin anası olan "Ücret politikası". 

Takımın yıldız oyuncuları elinde tutamayışının, bir sürü beş para etmez adamın asalak gibi Arsenal'e yapışmış olmasının sebebi ücret politikası. Uzun zamandır, Arsenal'in oyuncularına verdiği ücretlerin bir araya getirildiği bir liste arıyordum. Aradığımı sonunda Arsenal Truth adlı sitede buldum. Gelin, bu ibret verici tabloya birlikte bakalım. 


Sadece A takımın yıllık maaşları toplamı 90 milyon pound. Eğer bu rakamın üzerine rezerv, teknik heyet ve yönetimin maaşlarını eklediğinizde £130m gibi bir rakama ulaşıyorsunuz ki, bu Premier Lig'de City, Chelsea ve United'ın ardından 4. en yüksek maaş ödemesi. Ligde Arsenal'in 10 puan üzerinde bulunan Tottenham'ın ödediği yıllık miktar £90m civarı. Yani, ezeli rakibi, Arsenal'den 45 milyon daha düşük bir bütçeyle, Arsenal'in tepesine çıkmış durumda. 

Wenger'in şu anki ücret politikasına göre, hiçbir oyuncuya haftalık 90bin poundun üzerinde maaş önerilmiyor. Ancak, iş gençlere ve Wenger'in manevi oğullarına geldiğinde kulüp resmen para saçıyor. Takımın hiçbir şekilde yararlanamadığı ancak çok pahalı olduğu için kimsenin de yanına yaklaşmadığı oyuncuların toplam maaşı £40m civarında. Tottenham'ın Luka Modric'e haftada £40000 ödediğini de göz önünde bulundurarak buyrun aşağıdaki çöplüğe bir bakın. 

Bu tabloyu bir tahtanın üzerine yapıştırıp, "Wenger para harcamıyo abi, çok tutumlu" diye sayıklayan adamların kafasında kırasım var. Yukarıda gördüğünüz adamların Benayoun hariç hepsi 2+ yıllık kontratlarla kulübe bağlı durumdalar. Yani, Wenger efendi her yıl £40m'ı resmen çöpe atıyor. 36 "senior" oyuncu besliyor Wenger ve bunların neredeyse yarısından hiç bir verim alamıyor. Şu yukarıda gördünüz tablo, dünyanın neresine giderseniz gidin, bir teknik direktörün kovulması için yeterlidir. Dünyanın hiçbir kulübü, senede 40 milyonu çöpe atan hocasını Arsenal gibi el üstünde tutmaz.  Arsenal yönetiminin, Wenger'e bu paraların hesabını sormuyor oluşu, Arsenal'in ne kadar kötü yönetildiğinin en büyük göstergesi bana göre. 

Tutumlu demişken, hani Arsenal kimseye 90 binin üzerinde maaş ödemiyor dedik ya, işte onun bir istisnası var. Arsene Wenger paşam, her sene 7 milyon poundu cebine indirmekten geri kalmıyor. Hani laf sırası geldiğinde, "Bizim City ve Chelsea'nin bütçesiyle yarış etmemiz mümkün değil" diyor ya. Peki o zaman neden biz Premier Lig'in en pahalı hocasıyla çalışıyoruz onu bir sormak istiyorum kendisine. Madem kulübün bütçesini o kadar düşünüyor, Wenger kendi maaşında da indirime gitse ya? 

Daha bu rakamların üzerinde çok konuşuruz. Durumun vahametinin çoktandır farkındaydık da, bu tabloları alt alta koyunca resmen bir fiyasko çıkıyor ortaya. Arsenal yönetimi, şu ana kadar bu fiyaskoya önlem almak yerine, bunun mimarı olan adamı zengin etmekle vakit kaybetti. Artık ne vakit kaldı, ne de saçacak nakit. Zaman bu tablolardan ve onların yaratıcısından kurtulma zamanı. 

Wenger'in Son Kurbanı

2 hafta önce,

"Andrey hiçbir yere gitmiyor." -Wenger

Wenger'in gözümüzün içine baka baka yalan söylemesine alıştık artık. Kendi becerisizliklerini, hatalarını, saplantılarını örtmek için yalana düzenli olarak başvuruyordu son 3-4 yılda. Bundan 2-3 ay önce Arshavin'in formsuzluğunun nedenini soranlara, Rus oyuncunun istatistiklerinin ne kadar iyi olduğundan da bahsediyordu Wenger. Halbuki o zaman görmezden gelmek yerine önlem almış olsa, bugün Arshavin'i kapı dışarı etmek zorunda kalmayacaktı belki. 

Ben 2 yıldır Arshavin'i eleştirdiğim kadar hiçbir oyuncuyu eleştirmedim. Arsenal'in uzak ara en formsuz oyuncusu kendisiydi ve anlam veremediğim bir şekilde Arsene kendisinin üzerinde ısrar ediyordu. Wenger, Arshavin ile ilgili hiçbir eleştiriye ya da öneriye kulak asmadan, onu aynı bölgede, aynı görevle 100'e yakın maça çıkardı. Bir çokları, Andrey'in forvet arkasında daha etkili olacağını, Wenger'in onu Van Persie'nin arkasında denemesi gerektiğini söyledi, benim de dahil olduğum bir grup "Para ediyorken sat!" dedi. Peki Wenger ne yaptı? Israr etti. Aynı bölge, aynı adam, aynı taktik, aynı görev...

Wenger'in saplantılı ısrarı, bir Ocak akşamı, Arshavin'i 60000 kişiye yuhlatana kadar devam etti. United maçında, muhteşem oynayan Ox'un yerine, Arshavin'i sahaya sürdüğünde, Rus oyuncunun Arsenal kariyerini sona erdiriyordu. Wenger aynı kötülüğü daha önce Almunia ve Eboue'ye de yaptı. Şu an Walcott'a da yapmakta. Kendisinin formsuz oyuncuları ayağa kaldırma felsefesi "Taraftar tiksinene kadar ısrar et!" lafından ibaret. 

Bir sürü sakatlıkla boğuşan ve kalite yoksunu Arsenal takımında, Arshavin'e son 3-4 ayda yer var mıydı, yok muydu tartışılır. Bana göre, Wenger bu takımın başında olduğu sürece, Rus oyuncunun Arsenal'e vereceği pek bir şey kalmamıştı. Bu transfer, Arsenal için olumlu bir haber değil belki ama Arshavin için olabilir.  Umuyorum, Zenit'e geri dönmesiyle kendini bulur ve Wenger'in yaptığı işkencenin futbol hayatını baltalamasına izin vermez. 

24 Şubat 2012 Cuma

Formda Formalar

Anlaşılan o ki, Nike'ın tasarım ekibi, bu sene bütün zamanını EURO 2012 formalarını tasarlamaya ayırmış. Yoksa, yukarıdaki muhteşem formaları yapanla, aşağıdaki baştan savma tasarımlara imza atanın aynı departman olması mümkün değil. Nasıl olsa bizim milli takım turnuvada yok, bir Hollanda forması çekip onları mı desteklesek ne yapsak? 

Bu arada, Barça ve Man Utd'ın berbat formalarını gördükten sonra Arsenal'inkine şükür etmedim değil. 

23 Şubat 2012 Perşembe

Borussia Barcelona


Bu sene, istatistiksel olarak Avrupa'nın en çok gelişen takımı Borussia Monchengladbach. Geçen sene 34 maçta aldığı 36 puanın, 10'unu son 4 haftaya sıkıştırmayı başararak ligde kalan takım, bu sene 22 maçta 46 puan toplamış durumda. Maç başına alınan puana bakarsanız, %97'lik bir gelişim sözkonusu. Monchengladbach  (ha ismine kurban), sadece istatiksel olarak değil, nitelik olarak da futbolunu bambaşka bir seviyeye çekmiş durumda. 

Bu arada, geçen sene Şubat ayında 23 maçta 19 puanla ligin dibine yerleşmiş şekilde aldığı takımı, önce son 11 maçta 17 puan ve play-off maçlarıyla Bundesliga'da tutan, sonra transfer döneminde harcadığı toplam 2 milyon Euro ile bu sene şampiyonluğa ortak bir takım ortaya çıkaran Lucien Favre'ı da ne kadar övsek azdır. Arsenal, Wenger'e veliaht arıyorsa, buyursun burdan yaksın bence. Wenger'in bize 7 senedir vaat ettiklerini, üstün Alman teknolojisi üretmiş işte. 

Monchengladbach (hey yavrum hey), yarın Hamburg ile oynuyor. Cuma akşamının futbol kısırlığına ilaç gibi. Kesin izleyin derim. 

Ne Alakası Var

Bu videonun gündemle bir alakası var mı? Yok!

21 Şubat 2012 Salı

SSS

Dünkü yazıdan sonra kafalarda bir takım soru işaretleri kaldı sanırım. Hazır konu tazeyken, onları da cevaplayıvereyim..

-Arsenal'in kaç hissesi var ve değerleri ne?
Arsenal'in piyasadaki hisse sayısı 62217. Stan Kroenke, kulübün büyük ortağı olurken, hisse başına £11750 ödedi. Bu da Arsenal'in piyasa değerini 731 milyon pound civarına çekti.

- Arsenal hisselerinin paylaşımı nasıl?
Hisselerin %67'si Stan Kroenke'ye ait. Usmanov %30 civarı hisse ile ikinci büyük ortak. Geri kalan %3 ise yönetim kurulu üyeleri, ufak yatırımcılar ve taraftar arasında bölüşülmüş durumda. Bütün Arsenal taraftarları, Arsenal fanshare aracılığıyla ufak hisseler satın alabiliyorlar.

- Usmanov'un Arsenal hisselerindeki payı tam olarak nedir?
Yatırımcıların, hisse satın aldıklarını açıklamak gibi zorunlulukları olmadığı için, bu rakamı tam anlamıyla bilmek biraz zor. Usmanov, geçtiğimiz ekim ayında %29.9 seviyesinde olduğunu açıklamıştı. Sağlam kaynaklardan alınan bilgilere göre, geçen hafta el değiştiren 50 ila 150 arasındaki hisseden sonra, %30 barajını aşmış durumda.

- %30 olunca ne oluyor?
Premier Lig kurallarına göre, %30 hisseye ulaşan yatırımcı, kulübün bütün hesap detaylarına ulaşma hakkı kazanıyor. Bu detaylar, halka arz edilen yıllık mali tablolardaki hesapların dökümünden oluşmakta. Yani mali tablo "Oyuncu primleri - 100 pound" diyorsa, hesap detayında kim ne zaman, ne kadar prim alıyor hepsi açıklanıyor.

-%30 yönetim kurulunda sandalye mi demek?
Hayır. Yönetim kuruluna atanmak için genel kurulda %50'nin üzerinde oy almak gerekiyor. Oyların %67'si Kroenke'nin olduğuna göre, kendisi istemeden kimsenin yönetime girmesi mümkün değil. Amerikalı, kulübün yönetiminin tüm katmanlarını istediği gibi belirleyebileceği çoğunluğa sahip.

-Başka önemli oranlar neler?
Arsenal tüzüğünde değişiklik yapmak için %75 çoğunluk gerekiyor. Kroenke'nin bütün tüzüğü kafasına göre baştan yazmasını önlemek için Usmanov'un varlığı önemli bir güvenlik kalkanı oluşturuyor.

%90'a ulaşan hissedar, diğer tüm yatırımcıları kapı dışarı etme hakkına sahip oluyor. Ayrıca, bu orana ulaşan kişi, kulübü, halka açık bir şirketten özel bir şirkete dönüştürme hakkına da sahip oluyor. Bir nevi, Arsenal, bu hissedarın tapulu malı oluyor ve kulübe sahip olan arkadaşın genel kurula ve kamuya hesap verme sorumluluğu ortadan kalkıyor. (Bkz Chelsea). Mesela, Usmanov, yarın Kroenke'nin hisselerini alırsa, direk %97'ye ulaşacak. Biz kendisinin nasıl bir Arsenal ortaya çıkarmak istediğini de ancak o zaman öğreneceğiz.

-Wenger, Usmanov ile çalışır mı?
Zannetmiyorum. Usmanov'u geçtim; Arsenal'in sahibi kim olursa olsun, ben Wenger'in yeni kontrata imza atma ihtimalini düşük buluyorum. Kendisini ikna edebilecek tek kişi, kulübün CEO'luğuna geri dönen bir David Dein olabilir. Arsenal, sahip değiştirirse, büyük ihtimal yıpranmış Wenger'in yerine, yüksek profil yeni bir hocayla çalışmayı tercih edecektir.

-Dein neden ayrıldı?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Dein'in Wenger'le arasında hiç bir sorun yoktu. Tam tersi, Dein'in istifa ettiği gün, Wenger kendisinin evine gidip "Benim de istifa etmemi istiyor musun?" diye soracak kadar ona bağlıydı. Dein de, "Arsenal'in sana ihtiyacı var!" diyecek kadar onurlu bir adam.

Dein'in ayrılışı hakkında daha detaylı bir yazı vaktim olduğunda yazarım. Ancak, kendisinin diğer Arsenal yöneticileriyle derin görüş ayrılıkları olduğunu söyleyebilirim. Bu ayrılıkların en önemlisi de "Kendi kendine yeten Arsenal modeli" ile ilgiliydi. David Dein, bu modelin işlemeyeceğini ve kulübün Premier Lig'in tepesinde kalması için daha fazla kaynağa ihtiyacı olduğunu savunuyordu. (Ki haklı olduğunu da şimdi görüyoruz). Kendisinin, hisselerinin tamamını Usmanov'a satmasının sebebi de buydu zaten. Dein, Abramoviç'in başlattığı yeni dönemin, Arsenal'i eninde sonunda zengin bir sahibe muhtaç edeceğinin ilk farkına varan adamlardan birisiydi.

-Dein geri döner mi?
Arsenal aşığı bir adamdan bahsettiğimize göre, şartlar oluşursa kendisinin kulübün başına dönmesini bekleyebiliriz. Dein'in, Kroenke-Gazidis-Hill-Wood üçlüsünün varlığında kulübe dönmek istemeyeceğini düşünürseniz, onun geri dönüşü ancak Usmanov'un kulübü satın almasıyla olacaktır. Düşük bir ihtimal de olsa, Kroenke'nin, Usmanov'a yönetim kurulunda bir sandalye vermesi ve oraya da Dein'in oturması gibi bir senaryo var. Ama ben, Dein'in tam yetkiyle CEO olarak dönmekten aşağısına evet diyeceğini zannnetmiyorum.

-Usmanov kulübü ne zaman satın alır?
Kroenke satmak istediği zaman.  Usmanov şu an için Kroenke'nin sahip olmadığı bütün hisselere talip ve küçük hissedarlara, hisse başına £15000 civarına varan cazip teklifler yapıyor. Eğer Kroenke, satmaya karar verirse, ona yapacağı teklif tabi ki bu kadar yüksek olmayacak. Ancak, £14000 civarındaki bir teklif bile, Kroenke'nin 1 senede 100 milyon pound kar ederek ülkesine dönmesi anlamına geliyor. Zaten, bu teklifin cazipliği, Arsenal her kötü gittiğinde, "Acaba Kroenke satacak mı?" sorularının alevlenmesine yol açıyor.

Şimdilik sorulanlar ve benim aklıma gelenler bunlar. Merak ettiğiniz başka birşey varsa sormaktan çekinmeyin. 


20 Şubat 2012 Pazartesi

Sahip Değil, Lider Lazım

Bu sayfalarda sabah akşam Arsene Wenger'e vuruyorum. Belli bir yerden sonra belki hepinize gına getirdim.  Şu an gelinen noktadan Wenger'i sorumlu tutmak pek de yanlış değil. Çünkü, Dein, Arsenal'i terkettiğinden beri takım ile ilgili kararların tamamından sorumlu olan kişi kendisi. Eğer bugün Wenger'in kovulmasını istiyorsam, bunun sebebi kulübün içerisinde bulunduğu genel durumdan sadece onun sorumlu oluşu da değil. Wenger, takımın kurulması ve oynatılmasıyla ilgili o kadar çok yanlış yaptı ki, saha dışındaki olayları tamamen göz ardı etsek bile kendisini kurtarmamız zor. Ama Arsenal'in problemleri sadece Wenger'in yanlışlarından ibaret değil. Camia, bu zor günlerinde bir liderin yokluğunu fazlasıyla hissediyor.

Peki, Arsenal'in lideri kim?

Arsenal'in bir lideri yok ama bir sahibi var. Kendisi, 10,000km uzaktaki sarayında, kırmızı şarabını yudumlayıp amerikan futbolu izleyen bir arkadaş.

Stan Kroenke, daha önemli bir işi yoksa, ayda 1 kere Londra'ya gelip kulübün hesaplarına bakıp geri dönüyor. Kulübün ticari kanadını kuklası Gazidis'e, futbolla ilgili bütün herşeyi de Wenger'in sırtına yüklemiş durumda. Arsenal ile ilgili harcadığı mesai, hisse senedi başına düşen kar oranlarını hesaplayıp, cüzdanını sıvazlamaktan ibaret. "Ulan burada bir Emirates diye bir yer varmış" diye merak edip stada uğradığı günlerin sayısı bu sezon 2 maçtan ibaret.

Stan Kroenke, bir Arsenal taraftarı değil. Onun için Arsenal, zengin portfolyosundaki bir başka şirket. Kulüp, utanç verici sonuçlara imza attığında, senin benim gibi üzülmüyor. Onun için lig şampiyonluğunun anlamı "40 milyon pound", Şampiyonlar Ligi'nin ki "50 milyon".

Kroenke, Arsenal'in hisselerini ilk almaya başladığında, aslında kulübün büyük ortağı olmak gibi bir planı yoktu. Hatta 2007'deki bir röportajında, United ve Liverpool'un Amerikalılardan çektiklerini gören Peter Hill-Wood, "Kroenke gibilere burada yer yok." diyecek kadar ileri gitmişti. Kroenke'yi 3 sene içerisinde kulübün büyük ortağı haline getiren, Arsenal'in "seyirci çeken" bir kulüp olmasıydı. İlginç bir şekilde, Arsenal kupa kazanamamasına rağmen, Premier Lig'in en pahalı biletlerini satıyordu ve kombineler daha halka arz edilmeden kulübün üyeleri tarafından tüketiliyordu. Emirates açıldığından beri, Arsenal yoldan geçen vatandaşa kombine satmak zorunda kalmamıştı.  Arsenal yönetimi, bilet konusunda o kadar rahattı ki, tamamen hayal kırıklığı içerisinde geçen 2010-11 sezonunun sonunda, bilet fiyatlarına %6,5 zam yapacak cüreti bile gösterebiliyordu. Hatta daha da ileri gidip, zamlı biletleri alan taraftarla dalga geçercesine 2 süper yıldızını elinden kaçırıyordu.

Bu sezon, Arsenal'in, taraftarına Premier Lig'in en pahalı biletini satıp Swansea City kadar bile futbol izletemiyor olması Kroenke için şimdilik bir sorun oluşturmuyor. Onun tek derdi bütün biletlerin satılmış olması. Bütün biletler satıldığı halde her maç Emirates'te 10000 boş koltuk olması da problem değil. İnsanlar, parasını ödedikleri halde stadyuma uğramaz hale geldi ama bu durum, Arsenal'in mali tablolarına yansımıyor. Ne zaman, kombinelerin tamamı satılamayacağı noktaya geleceğiz, Stan efendi o zaman durumun farkına varacak. Ne zaman, kulüp, Emirates'teki her maçtan 2,5 milyon pound kaldırmayı bırakacak, Kroenke o zaman bir sorun olduğunu anlayacak.

Kroenke, bir futbol yöneticisi değil. Sahada yapılan yanlışları görebilecek kapasitesi yok. Taktiksel analizi bıraktım, bu takımın geri dörtlüsünü say desek sayamaz. Kroenke'nin, Wenger olmadan bu kulübün nasıl yönetileceğine dair hiç bir fikri yok. Bugün Wenger istifa etse, acaba Kroenke'nin kafasında ne yapılacağına dair bir plan var mı? Hangi tip bir hocayla devam edilecek, operasyon bütçesi ne olacak, kriz halinin aşılması için ne yapılacak ve bu durumun tekrar etmemesi için hangi önlemler alınacak?  Yavaş yavaş depresyona sürüklenen kulüp, yarın gerçekten böylesine bir krizin içerisine yuvarlanırsa, Kroenke Arsenal'i yerden kaldırmak için elini cebine atar mı dersiniz? Hiç zannetmiyorum.

Peki Kroenke'nin, bu kulübün iç işleriyle hiç alakasının olmadığı bir ortamda, Arsenal'i yöneten adam kim? Kulübün CEO'su Ivan Gazidis; yani futboldan zerre anlamayan bir başka adam. Futbol yöneticisinden daha çok, bir politikacıyı andıran, Wenger, Milan ve Sunderland'in elinde can çekişirken, Meksika'ya bir arkadaşının düğününe gidecek kadar Arsenal ile alakasız bir arkadaşımız. Gazidis'in kariyerinde futbolla biraz alakalı tek başarısı, MLS'in patronu iken, ligin ticari kanadının gelişmesine katkıda bulunması. Zaten kendisinin Arsenal'in başına getirilmesinin nedeni, kulübün sahada belli bir başarıyı yakalamış olması ve ticari gelirlerin aynı oranda gelişmiyor olmasıydı. Ancak, bugün, Arsenal'in sahadaki istikrarı mazide kalmış bir masal halini almışken, Gazidis'in bu iş için doğru adam olmaktan çıktığı çok açık. David Dein gibi, nefes aldığı her dakika Arsenal'i düşünen ve Arsene Wenger'e her attığı adımda yardımcı olan bir adamın boşalttığı koltuğa, bir pazarlamacıyı oturtursanız, bu kulüp tabi ki yolunu kaybeder.

Genelde kulüp satın alan iş adamları, taraftarda bir güven oluşturmak için, işe ellerini ceplerine atarak başlarlar. Abramoviç'i, Mansour'u geçtim, benzer bir şirket tarafından satın alınan Liverpool'a bakın. Yeni sahipler, kapıdan girmelerini takip eden 2 yılda tam 136 milyon poundu dış transfere harcadılar. Belki Torres ve Macherano'dan iyi para gelmiş olabilir ancak yine de gelen paranın tamamını ve fazlasını tekrar takıma harcamaları, taraftara "biz başarı istiyoruz" mesajı vermiş durumda. Üstelik, bunu yapabilen Liverpool, 2 sene önce kayyum kontrolüne girmekten kılpayı kurtulmuş bir kulüp. Arsenal gibi, Premier Lig'in en karlı takımı değil. Peki Kroenke Arsenal'i aldıktan sonra ne yaptı? "Kulübün kendi kendine yeten modelini koruyacağız" diye açıklama yapmakla yetindi. Para harcamayı geçtim, Kroenke bu takımın sahibi olduğunu bile bize hissettirmekten aciz. Arsenal, 2 senedir kriz üstüne kriz atlatırken, Kroenke, Wenger'i tamamen yalnız bıraktı. Oturduğu sarayından, bir tarafını kaldırıp gelip bir basın toplantısı yapsa, "Arsenal taraftarı merak etmesin. Bir takım sorunların farkındayız ve bunların çözümü için gerekli adımları atacağız" dese ya mesela. Kroenke, bunu yapamıyor çünkü bunu yapmak demek, yarın elini cebine atması gerekeceği anlamına geliyor. Bunun yerine, kuklası Gazidis'in politik açıklamaları ile bizi oyalıyor. 

Kısacası, Kroenke, Wenger'in bir şekilde yakaladığı istikrarın ve taraftarın bu takıma olan sadakatinin nimetlerinden yararlanmak için bu kulübü satın aldı ve Gazidis de, istikrar ve sadakatın hiç bitmeyeceği öngörülerek bu takımın başına getirildi. Arsenal, bugünlerde son 15 yılın en büyük krizini yaşıyor ve bu iki kafadarın alışkın olduğu istikrar ortamı çoktan sona ermiş durumda. Gazidis ve Kroenke hala panik butonuna basmadı çünkü Arsenal'in finansal tabloları hala sağlıklı. Fabregas ve Nasri'nin satışları sağolsun, bu sene kulüp yine £50m kar açıklayacak. Ancak, sezon bitip de takım ilk 4'ün dışında kalırsa, asıl tehlike o zaman baş gösterecek. Kulüp kar etmemeye başladığı anda Kroenke amcam paniğe kapılacak. Üstelik, bütün sorumlulukları sırtlamış olan Wenger'in de kontartının sonuna gelinecek. 2013 sonrası, Kroenke ve Gazidis için tam anlamıyla keşfedilmemiş sular halini alacak. 

Kroenke, geçen sene, kulübün hisselerinin %65'ini satın alıp "büyük ortak" halini aldığında, o zaman %27'lik hissesi olan Usmanov'a da teklif yaptı. Usmanov'un buna cevabı, "Satmayı düşünmüyorum çünkü Arsenal'in bana ihtiyacı var" oldu. İlginç bir şekilde, o günden bu güne Kroenke'nin hisseleri aynı seviyede kalırken, Usmanov geçen hafta aldığı hisselerle birlikte, kulübün %30'una sahip duruma geldi. Premier Lig kurallarına göre, %30 hisse sahibi olan ortak, kulübün bütün finansal verilerine erişme hakkını elde ediyor. Yani artık Usmanov, kulübün bütçesini, nereye ne kadar para harcandığını biliyor. Bu noktada, tek eksiği, yönetim kurulunda bir sandalye. 

Kulübün 3'te 1'ine sahip adama sandalye vermemek, Peter Hill-Wood ve yönetim kurulunun skandal bir kararı. Hill-Wood, tam 30 yıldır bu kulübün yönetiminde ve tam anlamıyla "dinazor" kafalı bir adam. Kendisinin, Usmanov'a geçit vermeme çabalarının sebebi, Özbek iş adamının Arsenal'i satın aldığı anda kendisini kovacağını bilmesi. Hill-Wood'un tek düşündüğü, kendi ve kendisi gibi dinazor bir grup yöneticinin çıkarları ve Arsenal'deki dinazor statükosunun korunması. Kroenke'ye de ilk zamanlarda "Burada onun gibilerine yer yok!" diye çıkışmış olması da aynı sebeptendi. Kroenke, onu ellemedi; Hill-Wood da şimdi onun baş destekçisi oldu. Kroenke ve onun kuklaları Gazidis ve Hill-Wood ne kadar direnirse dirensin, kaçınılmaz sona doğru ilerliyoruz. 

Bana göre, Kroenke'nin Arsenal'i kurtarmak gibi bir planı yok. Amerikalı, sular akarken küpünü doldurabildiği kadar dolduracak ve deniz bittiği yerde kulübü Usmanov'a satacak. Usmanov'un son teklifi hisse başına £14000 civarındaydı ki, Kroenke'nin kulübü $11750'den aldığını düşünürsek, yarın bu satış gerçekleşse, Amerikalı %20'ye yakın kar etmiş olacak. Kroenke'nin bu kafa yapısının farkında olan camiada, Usmanov'u kurtarıcı olarak görenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Eğer, yarın Usmanov, yönetim kurulunda bir sandalye alırsa, büyük ihtimal oraya David Dein'i oturtacak ve o noktadan sonra, domino taşları devrilmeye başlayacak. Hill-Wood, Gazidis ve Kroenke... Burada Usmanov şakşakçılığı yapmak istemiyorum, ancak kendisinin kaynaklarıyla desteklenmiş ve Dein'in yönetimi altındaki bir Arsenal'in, Premier Lig'i tekrar avucuna alacağına olan inancım tam. 

Tüm bunları yazarken, Wenger'in bugün gelinen noktadaki sorumluluğunu unuttuğumu zannetmeyin. Kroenke, bu kulübün 1 senedir sahibi, Wenger ise bu takımın 15 yıllık hocası. Arsene Wenger, son 3 yılda saha içerisinde ve transferde o kadar büyük hatalar yaptı ki, taraftarın onu tamamen affetmesi bu saatten sonra pek mümkün değil. Öte yandan, onun bu hataları yapmasına göz yuman da, basiretsiz Arsenal yönetimi. Kroenke ve Gazidis ikilisi Wenger'e yardım etmek istemiyor, zaten isteselerde bunu nasıl yapacaklarına dair hiç bir fikirleri yok. Kulüp bir kısır döngünün içerisine girmiş durumda ve futbol sahasındaki sonuçlar kötü gitmeye devam ederse zurna bir yerde zırt diyecek. O güne kadar, ben her gün Wenger'i istifaya davet etmeye devam edeceğim izninizle. 

Usmanov ve kulübün yakın geçmişi hakkında daha detaylı yazılar için aşağıdan buyurun;
Dark Side
Yakın Tarih

Ne Dedin Sen?


- Aferin Cesc, iyi oynadın. Gel bir sarılayım.
- Arsene'in o yumuşak dokunuşunu hiç bir sarılışta bulamıyorum hocam.
- Lan bi s*ktir git münabetsiz herif. 

19 Şubat 2012 Pazar

Mantalite Farkı


"Her sabah aynaya baktığımda, alnıma kazınmış olan 'Kazanan bir takım oluştur' yazısını görüyorum." 
 - David Dein 

 "20 sene boyunca 2. olmaya razıyım." 
-Arsene Wenger

Bitmeyen Kabus

Artık aynı şeyleri yazmaktan gına geldiği için maç hakkında hiç bir şey yazmak istemiyorum. Arsenal yine Mart ayı girmeden 4 kulvarda birden yarış dışı ve her sene Wenger'in, kurtarıcısı olan "ilk 4" de pamuk ipliğine bağlı durumda. İşi daha da sinir bozucu yapan, bu noktaya bir anda gelinmemiş olması. Wenger'in gemisi son 5 senedir su alıyor; son 3 senede resmen dökülmeye başladı. Kimsenin bu adama "Hocam ne oluyor?" diye sorduğu yok. Gemi batıyor; Wenger hala "Hata yaptım" kelimelerini ağzına almıyor. 

Ama suç Wenger'de değil. 

Suç, ona bu kadar körü körüne bağlanan yönetimde. 

Suç, Arsenal'i değil, Wenger'i destekleyen ve başarısızlığıa alışmayı kabullenen angut taraftarda. 

Wenger, kendi kafasındaki hayali evrende yaşayan, sahada olan bitenle çoktan alakasını kesmiş, yardıma ihtiyacı olduğunu reddeden, en yapıcı eleştirilere bile kulağını tıkamış, saplantı haline getirdiği bir grup oyuncunun başarısızlığını kabullenemeyen ve aynı şeyleri tekrar tekrar deneyip aynı sonuçları almaya doyamayan bir adam. Onun bu halini göremeyip, 8 sene öncesinin "Invincibles" nostaljisi ile yaşayan yönetim ve taraftar kitlesi, kulübün bu halini sonuna kadar hakediyor. 

Hala ve hala, Wenger'i savunanlar, yazın yapılacak transferlerle takımın ayağa kalkacağını zannedenler var. Şaka gibi yemin ediyorum. Kaç yaz geçti transfersiz arkadaşlar? Biz transfer beklerken, ne kadar yıldız oyuncu varsa hepsi kaçtı gitti. Elde kaldı bir Van Persie. O da bu rezil sezonun sonunda yeni kontrata imza atarsa benim için büyük sürpriz olur. Eğer Arsenal ilk dörde giremezse, hangi dünya çapında yeteneği transfer edebilir? Son 5 yıldaki trendi paraşütsüz bir düşüş gösteren kulübe, hangi yıldız futbolcu imza atar? 
Eğer Wenger ile yollar bundan 3 sene önce ayrılsaydı; Arsenal'in elinde, üzerine bir şeyler inşa edebileceği bir temel olacaktı. Ama artık o da kalmadı. Bu saatten sonra gelecek yeni teknik adamın, Wenger'in takıma doldurduğu beş para etmez 10 tane oyuncuyu satıp, büyük bir operasyon yapması gerekiyor. Böyle bir operasyona büyük kaynak gerekiyor. Arsenal'in şu anki yönetimi elini ne kadar cebine atar onu da kimse bilmiyor. 

Wenger, bu kulübü sevmiyor. 

Wenger, bu kulübü sevseydi, yanındaki 10 tane şakşakçıyı temizler. Takımın başına adam gibi bir defans hocası getirirdi. 

Wenger, bu kulübü sevseydi, son 5 senede 1 kere olsun "Ben" ve "Hata yaptım" kelimelerini aynı cümlede kullanırdı. 

Wenger, bu kulübü sevseydi, senelerdir yalvaran taraftara 1 tane olsun "World Class" oyuncu hediye ederdi. 

Wenger, bu kulübü sevseydi, "Ben yapamıyorum" der; istifa ederdi. 

Ben size Wenger'in neyi sevdiğini söyleyeyim. Wenger bundan 7 sene önce kendisine "Çoluk çocukla bir şey kazanamazsın" diyenlerden intikam alma ihtimalini seviyor. Wenger, o günlerde kendisiyle dalga geçenlere bir şeyleri kanıtlamak için yanıp tutuşuyor. Wenger, para harcamadan başarılı olabileceğinin hayaliyle yaşayıp, Arsenal'i bu saplantının doğrultusunda felakete sürüklüyor.

Haftaya Emirates'e Tottenham geliyor. Milan ve Sunderland maçlarına benzer bir sonuç ortaya çıkarsa, çirkin görüntüler bizi bekliyor. 8 senedir peygamber sabrıyla bekleyen Arsenal taraftarının artık buna bir "dur!" demesi gerekiyor. Sezon başında, bu kulübün patronu "Wenger'in kredisinin dolduğuna ancak taraftar karar verebilir" diyerek mesajı verdi. Emirates'in basiretsiz kalabalığının artık buna bir son vermesi gerekiyor. Bu kulübün, tek bir adamdan çok daha büyük olduğunun, Wenger'den sonra da büyük olmaya devam edeceğinin farkına varması gerekiyor. 

Wenger'in YARIN değil, BUGÜN kovulması gerekiyor. 

18 Şubat 2012 Cumartesi

Villas Boas ile Yerin Merkezine Seyahat

Arsenal, oynadığı maçların 3'te 1'ini kaybettiği bir sezonda, hala Şampiyonlar Ligi'ne gitmekten bahsedebiliyorsa, bunu Andre Villas Boas - Kenny Dalglish ikilisine borçlu. Belki Chelsea ve Liverpool'un gidişatlarından sadece hocalarını sorumlu tutmam biraz ağır olacak. Her iki takımın da problemlerinin hocanın yaptığı hatalardan ibaret olmadığını biliyoruz. Özellikle AVB'nin omuzlarında, genç bir hocanın kaldırabileceğinden çok daha fazla bir yük olduğu ortada. İngiliz spor medyası, Villas Boas'ın bu yükü daha ne kadar taşıyabileceği sorusunun cevabını merakla beklerken, bir yanda da yüzlerce senaryo yazmaktan geri kalmıyor. Biz de trende uyalım ve fazla spekülasyona girmeden durumu değerlendirelim o zaman.

Son 2 haftada, Abramoviç sürekli olarak Chelsea'nin antremanlarında boy gösterdi. Kimilerine göre bunun sebebi hocaya ultimatomdu, kimilerine göre oyunculara gözdağı vermek istemesiydi. Kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da Abramoviç'in Everton yenilgisinden sonraki Cobham ziyareti ateşli olduğuydu. Chelsea'nin hiçbir varlık gösteremediği maçtan sonra Rus iş adamının hoca ve oyuncularla yaptığı toplantıda karşılıklı suçlamalar patlak vermiş, bir grup oyuncu ile AVB arasındaki gerginlik kabak gibi ortaya çıkmıştı. O gün yaşananların sadece bir dedikodudan ibaret olmadığı, Villas Boas'ın geçen gün yaptığı basın toplantısında verdiği cevaplardan sonra ortaya çıktı. Bu konudaki sorulardan birine, "Oyuncular benim projeme arka çıkmak zorunda değil. Benim projeme takımın patronu inanıyor. Bir grup oyuncunun inanmaması önemli değil", diye cevap verdi. Bana göre bu açıklama, Chelsea'nin hali hazırdaki kadrosunun neden berbat futbol oynadığı sorusunun cevabıydı. Takımın değişime ihtiyacı olduğu aşikardı, ancak acaba AVB, şimdiki oyuncularıyla köprüleri biraz erken mi yakmıştı? 

Chelsea kadrosu bana bir cezaevi koğuşunu andırıyor. Zamanının hapishane müdürü Mourinho, takımdaki disiplini gardiyanlara haddiden fazla güç vererek sağladı ve onun ayrılmasından sonra bu gücü kimse bu adamlardan geri alamadı. Terry, Lampard, Drogba, Cole ve Malouda bu takımın sahadaki patronları ve Mourinho'dan sonra gelen bütün hocaların kaderlerinin belirlenmesinde bu adamların az ya da çok etkisi oldu. Artık bu ağaların en genci 31 yaşına geldi ve Chelsea'nin deri değiştirme vakti geldi de geçiyor bile. 

Tolkien'in, kendisini "kaçış edebiyatı" yapmakla suçlayan çağdaşlarına ettiği meşhur bir lafı vardır: "Kaçış ihtimali en çok gardiyanları endişelendirir", der üstad. Chelsea'deki mesele de bu kadar basit aslında. Yukarda bahsettiğim 5 oyuncu haftada 1 milyon pounda yakın bir ücreti aralarında paylaşıyorlar ve AVB ve onun temsil ettiği değişime tabii ki direnecekler. Villas Boas'tan çok daha tecrübeli teknik adamların bile kontrol etmekte zorlandığı bu grubun, kolay kolay pes etmeyeceği aşikar. Bu iktidar mücadelesini Chelsea açısından daha zor yapan bir faktör ise AVB'nin tecrübesizliği. Chelsea taraftarı değişime hazır, ancak bunu yapacak adamın Villas Boas olup olmadığı konusunda emin olduklarını zannetmiyorum. 

Bana göre Chelsea'nin değişimini yönetecek adam olarak Villas Boas'ın seçilmiş olması, her iki taraf açısından da büyük bir hata. Böyle bir projenin sorumluluğunu alacak adamın, Avrupa futboluna kendini kanıtlamış bir hoca olması gerektiği aşikar. Zaten AVB'nin son açıklamaları da aslında kendisinin ne kadar acemi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. "Bana takımın sahibi güvense yeter" gibi bir yaklaşım, acemice olduğu kadar safça da. Bu lafı ederek AVB, kendisini sevmeyen gruba mesaj yolladığını zannediyor, ancak takımdaki genç oyuncular da bunu bir kenara not ediyordur. Operasyon yapılıp gardiyanlar ayıklandıktan sonra da Chelsea ayağa kalkamazsa, bu sefer Villas Boas'ın medyanın önüne atacağı adamlar bugünün genç oyuncuları olacak. Çok büyük bir titizlikle yönetilmesi gereken bu geçiş döneminde takım, Villas Boas'ın dangalaklıklarını kaldıramayacak kadar kırılgan temeller üzerinde duruyor. Bana göre Chelsea'nin bol yıldızlı generallerinin üzerini çizecek adamın CV'sinde "Porto ile UEFA Kupası aldım" dan çok daha fazlası yazması gerekiyor. 

Villas Boas'ın işi zaten zordu, ancak Mourinho'nun İngiltere'ye dönmek için bavul hazırlama başlamasıyla bu zorluk bir üst seviyeye taşındı. Chelsea taraftarı ve oyuncuları, Mourinho ihtimalini duyar duymaz AVB'nin kim olduğunu bile unuttu. Geçen hafa Porto başkanı Pinto da Costa, "Chelsea'li oyuncular Mourinho ile mesajlaşıyor ve Abramovich de bunu biliyor" diye bir açıklama yaptı ki, bu bana pek süpriz gelmiyor. Mourinho'nun, kendisinden sonra Inter'in başına geçen Benitez'in altını oymak için benzer mesajları Inter'deki fedailerine de yolladığını biliyoruz. Villas Boas, oturduğu tahtta kalabilmek için binbir türlü Bizans entrikasıyla baş etmek zorunda ve ben bunu nasıl yapması gerektiği konusunda en ufak bir fikri olduğunu zannetmiyorum. 

Chelsea, her hocanın kabusu olacak bir yapıya sahip bir kulüp. Tepede kontrol manyağı bir para babası, sahada şımarık gardiyanlar, tribünde sabırsız taraftar, dışarıda vahşi Londra medyası... Hani dünya futbolunda daha zor bir meslek var mıdır bilmiyorum. Villas Boas'ın bu kadar yükün altında ezildiği her söyleminden, her hareketinden ve hatta yüz ifadesinden bile anlaşılıyor. Takımdaki çakallar bu korkunun kokusunu alıyorlar ve bir hocayı daha yemenin planlarını yapıyorlar. AVB de acemice davranıp, kendisini onlara yem ediyor. Bu duruma bir çözüm bulabilecek tek adam olan Abramoviç, Mourinho dahil olmak üzere işe aldığı bütün hocalar ile ters düşmüş bir arkadaşımız. Gerçekten de AVB'nin arkasında durup radikal bir operasyona gider mi, bunu kimse kestiremiyor. Taraftar, AVB'yi kabul etmiş değil, takımın kötü gidişatı da bu süreci baltalıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Mourinho'nun dedikodusu bile AVB'nin otoritesini sarsmaya yetiyor. Böylesine karışık bir ortamda temeli atılmış bir proje sonuca ulaşır mı, bana göre biraz zor. Gardiyanlar kurban istiyor ve AVB bu akşam bile kovulabilir. 

WÖ 1989



1989 sezonunun son maçı Anfield'ta, Dalglish'in Liverpool'u ve Graham'in Arsenal'i arasında. Maç öncesi ligin tepesindeki Liverpool'u, Arsenal'den sadece 1 gol ayırıyor. Şampiyon olmak için 2 golle galibiyete ihtiyacı olan Arsenal, Anfield'taki son galibiyetini 15 sene önce almış.

 Arsenal ilk yarıyı Alan Smith'in golüyle 1-0 önde kapatıyor. İkinci yarı, gelmeyecekmiş gibi duran gol, dakikalar 92'yi gösterirken Michael Thomas'ın ayağından geliyor. Arsenal, Premier Lig tarihinin en dramatik sonuna imza atıyor ve averaj farkıyla, 19 yıl sonra şampiyonluğunu ilan ediyor. Arsenal'in şu anki halinden umudu kestim. Mutluluğu geçmişte arıyorum gördüğünüz gibi. Bu maç harbiden bir futbol klasiğin yalnız. Her Arsenallinin izlemesi gereken bir olay. Wenger'den önce de bir Arsenal olduğunu hatırlamak açısından da güzel. Daha genişini izlemek isteyenler aşağıdaki linkten buyursun. 

17 Şubat 2012 Cuma

Stoke City ile Şark Kurnazlığının Sınırlarında

Stoke City, futbolu, futbol oynamadan kazanmak için elinden geleni yapan bir kulüp. Yemeyip içmeyip duran top çalışmaları, Delap'ın taç atışları hepimizin malumu. Topu kurulayacağız diye saha kenarında beklettikleri havluyla, maçın seyrinin içine etmelerinin bu sene çok şükür önüne geçildi. Federasyon havluydu, mendildi komple yasakladı. Duran toplarda kaleciyi taciz etmelerinin ve her an birinin bacağını kırmanın limitindeki sertliklerinin henüz daha önüne geçilmiş değil ama zamanla o da olacak umarım. 

Yukarıdaki görüntü dünkü Valencia maçından. Britannia Stadyumu'nun çiminde bariz bir şekilde iki çizgi var. Görüp de merak eden olduysa diye açıklamak istedim. 

Premier Lig kurallarına göre maç sahaları 100 ile 110 metre boyunda ve 64 ila 75 metre eninde olabiliyor. UEFA standardı ise, yapısal bir engel olmadığı takdirde 105'e 68m. 

Stoke City, belli ki lig maçlarına daha dar ölçülerle çıkıyor. Federasyona sezon başında verdikleri ölçü 100'e 64, yani izin verilen en dar saha. Yukarıdaki ölçülere bakılırsa, sahalarındaki son oynadıkları maç olan Sunderland karşılaşmasına 102,5 x 66 ölçüleriyle çıkmışlar. Büyük takımlardan birisi Britannia'yı ziyaret ettiğinde, büyük ihtimal 100 x 64'e kadar daraltıyorlardır. 

Yaptığınız şeyin kurallar içerisinde olması, bunun sportmence olduğu anlamına maalesef gelmiyor. Ancak sportmenlik, Stoke City'nin lügatında yazan bir kelime değil. Sahayı daraltmalarının sebebi hem taçların ceza sahasına daha rahat ulaşmasını sağlamak hem de karşılarındaki takımı daha dar alana sıkıştırmak. Stoke, hücumda rakiplerinin içinden ya da üzerinden geçmeyi tercih eden bir takım olduğundan, oyunu geniş alana yaymak gibi bir dertleri yok. Eh sonuç almak için de her şey mübah nasıl olsa; her maç oynayıp duruyorlar sahanın genişliğiyle işte. Şark kurnazı Tony Penis ve dadaşları bilmiyorum daha ne icatlar çıkaracaklar, Topa helyum basmayı denesinler mesela. Ondan sonuç alamazlarsa sahaya karpuz ekmeyi deneyebilirler. Eminim ki, Premier Lig kural kitabında "Sahaya karpuz ekilmez" yazmıyordur. Federasyon önlem alana kadar birkaç maç çıkarırlar belki aradan. Neyse ki, Topal füzeyi yolladı da, Avrupa Ligi izleyen bir avuç insan bu ızdıraptan kısa süre sonra kurtulacak. Darısı Premier Lig'in başına. 

Yokuş Aşağı

Grafikte bize yeni bir bilgi yok. Wenger döneminin güzel bir görsel özeti. Mavi çizgi, lig trendi; sütunlar Avrupa performansı. Seneye kırmızı sütün büyük ihtimal tekrar sarıya dönecek ve lig trendi de 4.'lüğün altına inecek. Wenger döneminin sona erdiğini uzun uzun anlatıyoruz; işe yaramıyor. Belki basitçe gösterirsek anlaşılır. Bu grafikten olumlu bir sonuç çıkarmayı başaran olursa haber versin. 

Ayıp Denen Bir Şey Var

Levyeli arkadaş St. James' Park'ı yağmalayan bir hırsız değil. Kendisini oraya yollayıp, 120 yıllık stadın ismini duvardan sakız kazır gibi kazıtan, Newcastle United'ın sahibi Mike Ashley. Güzelim St James' Park yazısının yerine de, köşedeki boyacıya alelacele yaptırımış SportDirect.com tabeleasını asılması, yenilen haltın üzerine tüy dikilmesi sanırım. 

Mike Ashley, yıllardır saplantı haline getirdi bu isim meselesini. 2 sene önce ilk isim değişikliği denemesinden burada da bahsetmiştik. O dönem, taraftar tepkisinden dolayı geri atan Ashley, bu sene takımın lige iyi başlamasını fırsat bilip, düğmeye tekrar bastı. Geçtiğimiz Kasım ayında kulüp stadyumun isim hakkını güya "satışa" çıkardı. Bundan bir ay sonra da, Mike Ashley'nin şirketi Sport Direct'in adı resmi olarak stada verildi. 

Stat isimlerinin değişmesine çok takılan birisi değilim. Vahşi kapitalizmin futbolu pençesine aldığı bu günlerde, kulüpler hiçbir gelir kapısına "Hayır" diyecek durumda değiller. Newcastle United örneğinin, isim değişikliğinin ötesinde bir çirkinliği var. Kulüp benim babamın malı, stadına istediğim ismi koyar, logosunu da levyeyle kazırım mantalitesi tek kelimeyle iğrenç. Mike Ashley de iğrenç bir adam olduğundan ondan da başka bir şey beklenmezdi gerçi. Ne diyeyim, emeği geçenlerin çükü düşsün umarım. 

sportsdirect.com@St James' Park

16 Şubat 2012 Perşembe

Daha Ne Kadar Aşağılanmamız Gerekiyor?


Şampiyonlar Ligi turnusol kağıdı gibi. Kendi liginizdeki durumunuz ne olursa olsun, futbolunuzun gerçek kalitesini ölçmek istiyorsanız, Şampiyonlar Ligi’ndeki performansınıza bakacaksınız. 2000’lerin ilk on yılında “İngiliz takımı olmak”, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale isim yazdırmak için yeterliydi. Çünkü İngiliz futbolu altın dönemini yaşıyordu ve Ada’nın 4 büyük takımı birden Şampiyonlar Ligi’nin üst turlarının gediklisi haline gelmişti. Arsenal de, bu dönemde ligde zorlanmasına rağmen, Şampiyonlar Ligi’nde finale, yarı finale kadar gitti ve karşısına sürekli Barcelona çıkmasa belki kupayı bile kaldırabilirdi. Aynı gazdan yararlanıp bunu başaran takım, ligde ilk 4’e girmekte zorlanan Liverpool  oldu.  Son 1-2 senedir, Premier Lig’in tepesindeki takımların kaybettikleri kanın sonuçları ise bugün ortaya çıkmaya başladı. Manchester temsilcileri çoktan elendi; Arsenal dünkü sonuçla turnuvaya veda etmiş oldu ve Chelsea’nin de çok uzun süre dayanacağını zannetmiyorum. Biz burada, aylardır Arsenal’in nasıl geriye gittiğini, nasıl sıradan bir takım haline geldiğini ve bu gidişatın bir an önce durdurulması gerektiğini yazıyoruz. Dünkü maç, bu durumun turnusol kağıdı tarafından da onaylanışıydı. Ligdeki içler acısı hal bazılarının durumun vehametini görmesine yetmiyordu. Belki dün akşamdan sonra Arsenal’in ne kadar zayıf bir takım olduğunu anlamışlardır.

İngiliz futbolunun zayıfladığından bahsettim ama zannedilmesin ki dünkü hüsranın sebebi buydu. Biliyorum, “Her şeyden Wenger’i sorumlu tutuyorsun” diyeceksiniz, ancak dün sahaya konan rezaletin mimarı ve baş sorumlusu maalesef Arsene Wenger. Wenger’in dün yaptığı milyonlarca hatanın hangi birinden başlasam bilmiyorum ama bir deneyelim bakalım.

Öncelikle, Wenger’in Ox’un yerine Rosicky’i tercih edişiyle başlayalım. Bir hoca, takımdaki en formda 2 oyuncusundan birisini neden 90 dakika sahada tutmak istemez ben bir türlü anlayamadım. Rakip, Milan gibi ağır oyunculardan oluşan bir takımken ve İtalyanları çözmenin tek yolunun oyunu geniş alana yaymak olduğu tüm dünya tarafından bilinirken, Arsene Wenger, neden sahaya Rosicky ile çıkar anlayan beri gelsin. Kağıt üzerinde Rosicky sol açık gibi gözüküyordu, ancak maç boyunca Çek oyuncuyu sol tarafta sadece 1 ya da 2 kere gördük. Rosicky ısrarla göbeğe doğru yanaştı ve Arsenal’in oyunu açmak için opsiyonlarını yarıya indirmiş oldu. Oynadığı her 4 maçın 3’ünü hiçbir olumlu hareket yapmadan bitirmeyi alışkanlık haline getiren Walcott’un da, Arsenal’in diğer kanattaki adamı olduğunu düşünürseniz, takımın neden kanatlardan hiçbir şey üretemediğini anlarsınız. Walcott ve Ox’u Sagna ve Gibbs ile destekleyip, Milan’ın yumuşak karnı olan beklerin üzerine salmak yerine, Wenger oyunu tamamen göbeğe sıkıştırıp Milan’ı en kuvvetli olduğu yerden delmeye çalıştı. Bu içler acısı hali gören Allegri de, galibiyetin kokusunu daha maçın başında aldı ve takımını her geçen dakika daha da cesur oynattı. İkinci yarıya Walcott-Henry değişikliğiyle 4-4-2 ile başlayan Wenger, takımın tek açık adamını da kenara almış oldu ve Milan’a geride endişe edecek pek bir şey bırakmadı. Ox girene kadar hiçbir şey üretmeyen Arsenal, Ox girdikten sonra da Allegri’nin Ambrosini’yi Van Bommel’in yanına yollamasıyla yine kendini dar alanda sıkışmış buldu. Belli ki Wenger’in aksine, Allegri’nin bir savunma planı vardı. Arsenal, son 20 dakikada RvP ve Henry’nin kişisel çabalarıyla kaleye bir iki şut atmayı başardı, ancak oyunun hiçbir bölümünde rakibine üstünlük sağlayamadı.

Hücumda, aynı Sunderland maçında olduğu gibi hiçbir şey üretemeyen ve yine kaleyi bulan ilk şutunu 70. dakikada atan Arsenal, savunmada daha da içler acısı bir haldeydi. Ibrahimoviç, Arsenal’in iki stoperini maymun etti ve durumun sorumlusu yine Wenger’in tercihleriydi. Mesela dün Song’un savunmadaki görevi neydi, anlayan var mı? Milan’ın bütün hücumunun Boateng-Ibra ikilisi üzerinden olduğu çok bariz ortada. Bu organizasyonu baltalamak için Wenger, Song’u bu ikiliden birisine kilitlemeli, Ramsey ve Arteta’yı da diğerinin savunmasına dönüşümlü olarak yardım etmekle görevlendirmeliydi. Ancak Wenger dün sahaya, savunmada ne yapacaklarına dair hiçbir fikri olmayan bir takım çıkardı. Bana göre, bunun sebebi Wenger’in de nasıl savunma yapılacağına dair hiçbir fikri olmayışıydı. Milan, topu İbrahimoviç’e rahat rahat ulaştırdı ve ona ulaşan topların tamamı Arsenal kalesinde tehlikeye dönüştü. 4 golün 3’ünde Ibrahimovic’in direk katkısı vardı. Arsenal ne Zlatan'a ulaşan pas kanallarını kesmek için bir şey yaptı, ne de top ona geldikten sonra ona önlem aldı. Hani Wenger, Rosicky'i oynatarak takımın hücumunu daralttı ve hata yaptı diyelim. Aynı değişikliğin sonucu olarak, Arsenal'in savunmada da oyunu daraltması beklenebilirdi. Zaten dünkü yazıda, bayık bir oyun ortaya çıkar diye yazmamın sebebi de buydu. Ancak Arsenalli oyuncular savunma yapmaktan o kadar aciz ki, Milan'ın orta üçlüsünün ellerini kollarını sallayarak yanlarından geçmelerini hiçbir şekilde engelleyemediler. Belli ki bu takım, antremanlarda hiç savunma çalışmıyor ya da onlara savunmayı çalıştıracak kimse yok bu kulüpte. Wenger'e yıllardır bir savunma hocası getir diye yalvarılmasının sebebini umarım görmüşsünüzdür dün akşam.

Sabaha kadar anlatırım aslında. Sahada o kadar çok yanlış yapıldı ki. Tek tek ele alsam bütün oyuncular elimde kalır. Bu blogu açtıktan beri o kadar çok oyuncuya bireysel eleştiride bulundum ki, ister istemez "Ulan bunların hepsi mi kötü?" diye soruyorum kendi kendime. Wenger'in şuursuzluğu ve zayıflığı, takımdaki bütün oyuncuları bireysel olarak baltalıyor olmasın sakın. Walcott kötü, Rosicky kötü, Ramsey kötü, Arshavin kötü, Chamakh kötü, Diaby kötü, Denilson kötü, Bendtner kötü, Vela kötü.. Kim kötü değil? Wenger!! Bir maçtan sonra da Wenger'in çıkıp "Ben hata yaptım" dediğini duyayım yahu. Everton'a yenildikleri maçtan sonra Mancini çıktı "Ben rakibi yeterince çalışamamışım" dedi. Bir gün de benzer bir açıklamayı Wenger'den duyayım.

La Gazetta dello Sport'ta yazan Sacchi, "Son 10 yılın en kötü Arsenal'i" diyordu bugün. Arsenal, sürekli olarak geri gidiyor ve biz "Daha da kötüsü olmaz" dediğimiz anda bizi yine yanıltıyor. Alex Fynn'in  "Wenger çok kısa sürede, çok fazla hata yaptı" lafı geldi aklıma dün. Wenger, 90 dakikaya o kadar çok hata sığdırdı ki, kendisinden her türlü basiretsizliği bekleyen bendenizi bile şaşırtmayı başardı. Cumartesi günü Arsenal'in galibiyetine bahis oynayabilecek bir babayiğit var mı aranızda? Ondan sonraki Tottenham maçında peki? Sonra Liverpool deplasmanı? Daha ne olması gerekiyor bilmiyorum. Wenger'in kontratının sonunda değil, sezon sonunda değil, iş işten geçip ilk 4'ün dışında kalındıktan sonra değil, BUGÜN gönderilmesi gerekiyor. Yaklaşık 3 sene geç kalınmış bir kararın, artık bir şekilde alınması gerekiyor. Hala bundan şüphe duyuyorsanız, bu takımın daha da geriye gitmesinin yolunu açıyorsunuz. Wenger'i kovunca Arsenal birden şahlanmayacak, ancak kulübü yavaş yavaş kemiren bir hastalığın tedavisi yolunda kocaman bir adım atılmış olacak. Bu süreç ne kadar uzarsa, o tedavi de o kadar zorlaşacak. Bu konu da bu kadar basit.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Dikkat Bayık Maç Çıkabilir



İtalyan kulüpleri, son 4 senedeki 8 eşleşmenin 7'sinde İngilizler'e boyun eğmiş ve bu yenilgilerin en sonuncusunu geçen sene Tottenham karşısında Milan almış da olsa, İtalyanlar bu sene umutlu. "Yes we can!'', diyor La Gazetta dello Sport'un manşetinde. Şampiyonlar Ligi son 16'sına 3 takımla giren tek ülke olmanın moraliyle başlıyorlar turnuvanın 2. yarısına.

Arsenal, San Siro'ya en son gittiğinde, Fabregas ve Adebayor'un golleriyle Milan'ı turnuvanın dışına itmişti. 2008'den beri köprünün altından çok su aktı tabii ki. Arsenal'de o günden kadroda kalan tek isim Sagna ve 2008'in aksine, Wenger İtalya'ya lig lideri olarak gitmiyor. Milan ise Gattuso-Pirlo-Kaka'nın zirvede olduğu dönemin çok uzağında. Her ne kadar Serie A'nın tepesinde olsalar da, Juventus 2 maç eskiğiyle enselerinde. Milan 3 maçlık tökezleme serisini, Pazar günü 10 eksikle gidilen Udinese deplasmanındaki zorlu bir maçtan sonra kırdı ve bu galibiyet zamanlama açısından oldukça önemliydi. İlginç olan, Arsenal'in de hafta sonu zorlu bir deplasmandan, aynı Milan gibi 1-0'dan geri gelerek kazanmış olması.

İki takımın karşılaşmasından nasıl bir sonuç çıkacağını kestirmek biraz zor. Elimizde eski Arsenal olsa, "Arsenal saldıracak, Milan kontrayla vuracak" derdik. Ancak bugünkü Arsenal'in saldırma isteğinden ve Milan'a saldırıp sonuç alacak kapasitesi olduğundan şüpheliyim açıkçası. Wenger, "Gol arayacağız" dedi, ancak Milan'ın Barca'ya bile kök söktüren performanslarından birini göstermesi halinde Arsenal'i dağıtması olası. Arsenal'in, hafta sonu Sunderland ile oynadığı maç aslında iyi bir provaydı. O'Neill'ın takımı da, Milan seviyesinde olmasa da, sert ve disiplinli savunmaya dayalı bir oyun oynuyor. Ben yarın Sunderland maçının ilk yarısına benzer, pozisyon kısırı bir maçın sonrasında turun kaderinin Emirates'e taşınmasını bekliyorum. Maç büyük ihtimalle orta sahada sıkışıp kalacak ve Arsenal RVP'nin, Milan da İbrahimoviç'in cepten çıkaracağı tavşanlarla gol arayacak. Tabii ki erken gelecek bir Arsenal golünün maçı kabak çiçeği gibi açması olasılığı da var.

Wenger'in bu akşam vermesi gereken en önemli karar sol bek mevkiinde kimin sahaya çıkacağı konusunda olacak. Mert'in yokluğunda ya sakatlıktan dönen Gibbs sola geçerek Vermaelen'i bölgesine itecek ya da Djourou, Mert'in yerine yerleşip Verminator'ü solda bırakacak. Taktiksel açıdan Gibbs tercihi daha yararlı olacak çünkü Vermaelen solda rahat değil ve Gibbs'in hücuma katkısı sıkışıp kalacak oyunu açmaya yardımcı olabilir. Wenger, "Gibbs'i riske etmek konusunda kararsızım" diyor, ancak bence hiç kafasını yormasına gerek yok. Riske etsen de, etmesen de bu eleman 3 maç sonra sakatlanacak zaten. Bari, koy bu kritik maçta oynasın. "Riske etmeme" lüksünü, sol bek transferi yapmayarak kaybettiğinin farkında değil Wenger efendi.

Serie A'dan tiksindiğim için Milan'ı çok yakından takip ettiğimi söyleyemem. Bu sene oynadıkları futbolla, İtalya'da kimseyi tatmin edememiş olsalar da benim izlediğim Barça maçlarında gayet sağlam futbol oynadılar. Arsenal son 2 maçta toparlanma sinyalleri vermiş olsa da, hala Wenger tarafından yönetilen bir takım. Bu yüzden akşam ortaya çıkması muhtemel 3 ihtimalden hiç birisi beni şaşırtmayacak. Ligde başarıyı unutmuş iki takımın, taraftara kendini Avrupa'da affettirme çabasına sahne olacak bu eşleşmenin düğümünün 180. dakikaya ve hatta ötesine kadar sıkı sıkı bağlı kalacağını tahmin etmek mümkün. Aman bir "futbol klasiği" izleyeceğim diye bekliyorsanız, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 

Retro Figo!




Vatkalı turkuaz ceketi, uzun saçları ve mavi pantolonu ile bir Umut Sarıkaya karakteri olarak Figo. Güzel, naif yıllarmış.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Cellat Ramsey


Ramsey her gol attığında artık tedirgin olacağız... Hoş, her gol atamadığında da Wenger'in tedirginliği artacak ya, o da olabilir!

Not: Ramsey'le ilgili tüm geyikleri 9GAG'den takip edebilirsiniz.

12 Şubat 2012 Pazar

Bilinçli Tesadüf

Takımlardan birisi hafta içi 120 dakikalık bir savaşın içerisinden çıkmış, diğeri ise terlemeden bitirdiği bir Premier Lig maçının ardından 7 gün dinlenmiş olunca, Arsenal'in tempoyu arttırıp, Sunderland'i yorarak kazanacağı bir maç bekliyor insan. Bu koşullar altında bile tempo yapmayan bir Arsenal'i görünce de, ister istemez, "acaba bu bilinçli bir tercih mi" diye soruyor kendi kendine. 

Arsenal, bu sezonun büyük bölümünde hep düşük tempoyla oynadı ve ben yavaş yavaş Wenger'in eski "bir o kalede bir bu kalede" günlere dönmeyi istemediğini düşünür oldum. Takım hücuma kalktığında ileri çıkış hızı ve hücuma katılan oyuncu sayısı ciddi şekilde düşmüş durumda. Dün, Martin O'Neill, Arsenal'in üzerlerine gideceğini düşünüyordu ve takımının yorgun olmasını da göz önüne alarak, oyunu kendi sahasında kabul etti. Sunderland'in geriye yaslanmasına rağmen, Arsenal'in ileri gitmekteki çekingenliği ise tamamen ölü bir ilk yarı izlememize neden oldu. Arsenal ilk 75 dakikada kaleyi bulan sadece tek bir şut atabildi. Takımın iyi top yapamayışının sebeplerinden birisi de zeminin bozukluğuydu. Geçen hafta bütün İngiltere kar altındaydı ama dün maç oynanan stadlardan sadece Stadium of Light bu kadar kötü durumdaydı. Hafta sonu Arsenal'in geleceği göz önüne alınarak, saha bilinçli olarak mı bakımsız bırakılmıştı bilmiyorum ama Premier Lig'e yakışmadığı kesindi. 

Hiç bir şey olmayan ilk yarının ardından, O'Neill, "Madem onlar gelmiyor; biz gidelim" demiş olacaktı ki, Sunderland'in yavaş yavaş tempoyu arttırdığını gördük. Colback'in iki şutundan sonra "Kaza geliyor" diye twitlemiştim ki, Arsenal harbiden kaza gibi bir gol yedi. İlk yarıda da yere sağlam basamadığı için az daha bir penaltıya sebep veren Mertesacker, zeminin azizliğine uğradı ve sakatlandığı pozisyonda Mclean'a bir gol hediye etmiş oldu. Zeminin halini gördükten sonra Alman oyuncuyu suçlamak sanırım biraz zor. 

Golden sonra, yeni oyuna giren Ramsey'in de istekli oyunuyla Arsenal hücum etmeyi aklına getirmeyi başardı.   Bu noktada inatla her maç Ox'u kenarı alan Wenger'e de laf söylemeden edemeyeceğim. 8 top kaybı ve 5'te 1 başarılı dribling oranıyla oynayan Walcott'un hangi akla hizmet oyunda kaldığını anlayan varsa bana da anlatsın. Dün Walcott yine berbat bir oyun oynadı ve geçen haftaki oyununun bir tesadüf olduğunu kanıtlamış oldu. 

Wenger'in Ramsey'i yedeğe çekmesinin sebebi, genç oyuncunun dikine oynayamayışı ve hücuma katkı yapamayışıydı. Ramsey, Rosicky'den çok daha fazla mücadele ediyor da olsa, Arsenal'e gerekli hücum katkısını yapamadığı için sürekli eleştiri alıyordu. Dün oyuna girmesiyle beraber, hep pozitif hareket etmeye çalışması benim için umut verici bir gelişmeydi. Ramsey belli ki eleştirilere kulak vermiş. Dün hücum etmemek için elinden geleni yapan Arsenal takımını ileri taşıyan isim kendisiydi ve bunu yaparken hakettiği de bir gol bulması sevindiriciydi. 

Açıkçası, hem Henry, hem de Arshavin değişiklerinden hiç emin değildim. Sunderland, Henry'nin etkili olabilmesi için fazlasıyla sert ve diri bir takımdı ve Arshavin, bu sezon, iyi oynamayı bırak, daha olumlu tek bir hareket bile yapmamıştı. Ancak, genelde bu tip maçlarda yaptığı hatalar ağır cezalandırılan Arsenal'in, bu sefer biraz şansı vardı. Arshavin, oyunda kaldığı süre içerisinde hiç pas yapmadı. Topla 2 kere buluştu ve, 2 orta yaptı. Yaptığı 2. orta Henry'e asist oldu. Henry'nin golü koklama yeteneğinin Arsenal'e kazandırdığı kaçıncı maçtır bilmiyorum ama kendisinin bu yeteneğinden yararlandığımız bu son maçtı. Henry'e attığı 2 gol ve kazandırdığı 2 maç için teşekkür etmekten başka elden bir şey gelmiyor.

Sonuç olarak, Arsene Wenger'in, düşük tempoda, savunma güvenliğini elden bırakmadan oynayıp, ileri üçlüsünün geçen haftaki performanstan örnekler sergileyerek bulacağı bir golle kazanma yoluna gittiği bir maç izledik. Ancak, Sunderland'in oyunu kendi sahasında kabul edişi ve yaptığı dirençli savunma, Ramsey oyuna girene kadar Arsenal'e adım bile attırmadı. Wenger'in aradığı goller, Ox, RVP ve Walcott'tan değil, oyuna sonradan giren 3 oyuncunun katkılarıyla geldi. Plan biliçliydi; ama sonuç tesadüf oldu. 

4.'lük yarışındaki rakiplerin tamamının kaybettiği haftada alınan bu 3 puan, Arsenal açısından hayati bir önem taşıyabilir. Önümüzdeki 6 haftada, takımın, ligi nerede bitireceğinin büyük ölçüde belirlenecek. Arsenal'in ligde oynayacağı maçların tamamı kendisine yakın takımlar ile. Kupa ve Şampiyonlar Ligi'nde de kritik eşleşmeler yine önümüzdeki 3 hafta içerisinde sonuç bulacak. Geçen sene, benzer bir periyotta, Arsenal'in 6 hafta içerisinde 4 kulvardan birden elendiğine şahit olmuştuk. Umuyorum bu sefer daha olumlu bir tablo ortaya çıkar.