30 Aralık 2012 Pazar

Pazar Notları

Theo perdeyi açıyor.

Arsenal 7 - 3 Newcastle
Bu sene Arsenal'in gidişhatı ilginç.. Sıkıcı futbol oynanan bir kaç maç ve 6-0; bir kaç sıkıcı maç daha ve 7-5; üç beş bayık maç ve 5-2; bir kaç tane daha vasat maç ve 7-3. Tatsız bir kremanın üzerine serpiştirilmiş meyve parçacıkları gibi bu sonuçlar. Sezonun ilk yarısının büyük çoğunluğunda oynanan futbol kimseyi tatmin etmedi ancak Arsenal ara sıra eski benliğini bizlere hatırlatan performanslar da sergiledi.

Dün ilk yarı bittiğinde, bana, ikinci yarıda 8 gol olacak deseydiniz, çok büyük ihtimal küfür yerdiniz. Arsenal yine iyi futbol oynamıyordu ve ilk 45 dakikanın sonuna gelirken yediği golle momentumu da kaybetmişti. Ancak, dünkü kötü oyunun daha öncekilere göre bir farkı vardı ki, o da Arsenal'in bu sefer orta sahasının zorlanıp, hücumunun hareketli olmasıydı. İlk yarıda, Newcastle United, özellikle Cazorla ve Arteta'ya hiç hareket alanı bırakmadı. Arsenal'i ileri taşıyan adamlar bu sefer Podolski ve Ox oldu. Özellikle Podolski, sezonun en iyi performanslarından birisiyle sahadaydı ve ilk golün asisti de kendisinden geldi. Wenger'in 3. maç üstüste forvette saha çıkardığı Walcott, ilk yarı oldukça hareketliydi ve golünü de buldu ancak birisi 3'e 1, diğer 3'e 2 gerçekleşen 2 kontrada yaptığı yanlış tercihler ilk yarıdaki performansına biraz gölge düşürdü. Arsenal'in düşük tempolu oyunu ve rakibi kendi sahasında beklemesi, gol pozisyonu dahil olmak üzere etkili bir kaç kontra bulmasını sağladı ancak takım yine oyunu rakip sahaya yıkıp pozisyon üretme başarısını gösteremiyordu. 

İkinci yarı, her iki takım da tempoyu biraz yükseltmek isteyince, maçın kimliği de bir anda değişiverdi. Her iki kalede de net pozisyonlar görülmeye başladı ve goller üstüste geldi. Arsenal'in yediği 2. ve 3. gollerin ortak özelliği Gibbs'in uyuyakalarak sağdan bindiren adamı boş bırakmasıydı. İkinci yarıdaki yüksek tempolu ve bir o kalede bir bu kalede şeklinde oynanan oyunun Arsenal'in işine geleceği tabi ki aşikardı. Özellikle, Walcott, dün resmen çılgın attı ve Arsenal'in attığı 7 golün 6'sında direk katkısı vardı (3 gol, 3 asist). Bu performanstan sonra da Wenger'den istediği kontratı alamazsaö sanırım Walcott'un Arsenal geleceğinden ümidi kesmemiz gerekecek. Dün, maç boyunca Walcott inanılmaz istekliydi ve topu ayağına her aldığında direk olarak Newcastle United savunmasının üzerine gitti. Podolski, Wilshere ve sonradan oyuna giren Giroud ile yakın oynadığı pozisyonların neredeyse tamamı gole çevrildi. Geçen hafta, Arsenal'in işlemeyen hücumundan bayağı bir dert yanmıştım ve dün ikinci yarıdaki performans, bu konudaki endişelerimin yersiz olduğunu kanıtlamaya çalışırcasına etkiliydi. 

7 gollü galibiyetten sonra olumsuz şeyler yazmak istemiyorum ancak hala Arsenal'in gerçek kimliğinin ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. Geçen hafta Wigan karşısındaki göz ağrısı takım mı gerçek Arsenal, yoksa dün 45 dakikada 6 gol atan takım mı? Dün, Newcastle United'ın 9 eksikle sahada olduğunu ve 85. dakikada Arsenal'i 5. golü bulana kadar da maçın içerisinde olduğunu da unutmamak gerekir. İkinci yarı gidip gelen maç, pekala Newcastle'ın tarafına doğru kayabilirdi ve bugün burada çok farklı bir yazı yazıyor olurdum. Arsenal'in bu sene bol gol attığı maçlar 10 kişi kalmış Tottenham, 9 eksikli Newcastle ve Reading, Southampton gibi savunma yapmayı bilmeyen takımlar karşsında geldi. Arsenal, rakip kendisine alan bıraktığında pozisyon ve gol üretebiliyor; ancak, bu sezon şu ana kadar dirençli rakiplerine kendi oyununu kabul ettirerek oyunu domine ettiğini henüz göremedik. Önümüzdeki 1,5 ay içerisinde Arsenal, City, Chelsea, Liverpool ve Bayern gibi güçlü rakiplerle oynayacak ve bu dönemde gerçek kapasitesinin ne olduğu ortaya çıkacak. Umuyorum, Wenger, yarın gece açılacak transfer dönemini iyi değerlendirir ve takımın kalitesini arttıracak bir oyuncu bulur. Aksi halde, sezonun son 2-3 ayında kanın gövdeyi götürdüğü bir ilk 4 savaşı bizleri bekliyor olacak. 

23 Aralık 2012 Pazar

Pazar Notları



Wigan 0 - 1 Arsenal

Sezon başından beri ne zaman derinlemesine taktik analiz yapmak için heveslensem, Arsenal'in vasat futbolunu izleyip hayal kırıklığına uğruyorum. Her hafta, belki bu sefer iyi oyun izleriz diye hevesle maç izliyorum ancak o gün bir türlü gelmiyor. Son 3 aydaki en parlak 2 skor Tottenham ve Reading maçlarıydı ve bu iki 5-2'lik skor Arsenal için bir çıkışın başlangıcını değil, birisi rakibin 10 kişi kalmasından, diğeri rakibin defans yapamamasından dolayı gelen tesadüfler olarak kayda geçti. Dün, ligin dibindeki Wigan karşısında yine oyunun hakimiyetini alamayan, pozisyon üretemeyen ve rakibe yine önemli fırsatlar veren bir Arsenal izledik. Tartışmalı penaltı olmasa, maç büyük ihtimal başladığı gibi bitecekti. Arsenal, son 3 maçının 2'sinde tartışmalı penaltıyla öne geçti ve ideal kadroya yakın on birlerle çıkılan maçlardaki bu pozisyon kısırlığı bana göre oldukça endişe verici.

Bana sorarsanız, Arsenal'in hücumdaki kısırlığının sebebi ileri üçlüde yeterince kaliteli oyuncu bulundurmamasında yatıyor. Sezon başından Wilshere geri dönene kadar olan dönemde, pozisyon kısırlığının nedenini herkes, Cazorla'nın yanındaki adamın eksikliğine bağladı. Ancak Wilshere sonrası dönem gösterdi ki, Arsenal'in asıl problemi ileri üçlüsünde yatıyor. Wenger, orta sahada çok iyi pas yapan 3 adam bulundurmanın, pozisyon üretmek için yeterli olacağına inanan bir hoca ancak takımın şu anki hali bunun tersine işaret ediyor. Eğer, bugünkü Man Utd örneğine bakarsanız, ileride çok kaliteli 2 oyuncunun varlığının bir takımın hücumunu nasıl da sırtlayabileceğini açıkça görürsünüz. United, ligin uzak ara en çok gol atan takımı ancak orta sahada hala Carrick, Cleverley, Anderson ve Fletcher gibi kısıtlı yeteneklerle oynuyor. Ancak, iyi çalışılmış setler ve çok etkili iki forvet sayesinde Ferguson hiçbir şekilde pozisyon ve gol sıkıntısı çekmiyor. Bugünkü Arsenal'e baktığımızda, pas yapma yeteneği açısından belki de ligin en iyi orta sahasını görüyoruz ancak takım son derece zayıf rakipler karşısında bile pozisyon üretmekte inanılmaz zorlanıyor. Burada öncelikli sorun tabii ki forvet mevkii. Wenger, bu sezon burada 3 oyuncu denedi ve hiçbirinden tam olarak verim alamadı. Gervinho zaten topa vurmaktan aciz bir arkadaşımız ve onun Arsenal formasını neden giydiğini bilen yok. Wenger, aynı geçen sezon olduğu gibi kendisini bir süre denedi ve taraftarın öfkesi su üstüne çıkmaya başladığı anda Gervinho'yu kulübeye yolladı. Afrika Kupası sonrası Fildişili bir daha ilk on bire girebilir mi bilmiyorum. Girroud, aslında iyi sinyaller verdi ancak kendisinin leblebi gibi gol atacak bir ceza sahası içi infazcısı olmadığı belli. Takım, onun varlığına alışırsa ve ona yakın oynayan kaliteli forvet elemanları transfer ederse, Arsenal hala kendisinden yararlanabilir. Ancak geçen sene RvP'nin yaptığı gibi, pozisyon üretmekte zorlanan takıma yoktan gol var etme işinin altından kalkması imkansız gibi. Wenger, son 2 maçta Walcott'u forvette denedi ancak bunun olmayacak duaya amin demekten başka bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Theo'nun, derinlemesine atılan paslara yaptığı koşularla etkili olabildiğini hepimiz biliyoruz ancak Arsenal'e karşı oynayan bütün takımlar geride alan bırakmamaya dayalı savunma yapıyorlar. Walcott, kapalı ve geriye yaslanmış savunmaların varlığında gol bulması için gerekli hiçbir özelliği üzerinde barındırmıyor. Son vuruşu çok iyi değil, pozisyon alma kabiliyeti oldukça zayıf ve hava hakimiyeti hiç yok. Bu şartlar altında, kendisinin Arsenal'in hücum yükünü kaldırmasını beklemek zor. Yani, Arsene Wenger, RvP ayrıldığı gün yapması gereken şeyi, Ocak transfer döneminde yapıp adam gibi bir golcü transfer etmesi gerekiyor. Bu bölge için, son 2-3 hafta Huntelaar'ın adı çok anıldı ancak Hollandalı bugün Schalke ile olan kontratını uzatarak bu dedikoduları sona erdirmiş oldu. Onun dışında, Arsenal için gerçekçi transfer hedefleri, yeni kontrata imza atmaya yanaşmayan iki oyuncu, Fernando Llorente ve Demba Ba. Ben daha görkemli bir transfer istiyorum ancak Wenger bu iki oyuncudan birisini alıp gelirse şikayet etmem. Yeter ki, sene başında yaptığı gibi "Gervinho da forvet oynayabiliyor" deyip sorunu görmezden gelmesin. Görüldüğü üzere, Gervinho'nun forvet değil, çiftetelli oynayacak hali yok.

Problem tabii ki sadece forvette değil; Arsenal, bu sene her iki kanattan da yeterince verim alabilmiş değil. Sol taraftaki ilk tercih Podolski ve onun performansı Arsenal taraftarının kafasını kurcalayan sorulardan birisi. Podolski, takıma uyum mu sağlayamadı, yanlış mı oynatılıyor, yoksa zaten kendisi Arsenal'in aradığı adam değil miydi? Bu sorunun cevabı sorduğunuz kişiye göre değişiyor. Bana göre, Podolski'nin istenilen noktada olmayışının sebebi bütün bu faktörlerin birleşiminden oluşuyor. Podolski, klasik bir kanat oyuncusu ya da sol tarafta oyun kurucu oynayabilen bir adam değil ve bütün kariyeri boyunca sola yakın oynamış olsa da, hep bir ikinci golcü görevlendirilmesiyle sahaya çıkmış. Bu saatten sonra kendisinden çizgiye yakın oynamasını ya da soldan oyun kurmasını beklemek ne kadar akıl karı bilmiyorum. Arsenal'in onun bitirici yeteneklerinden yararlanmak için yeni bir oyun planı geliştirmesi gerekiyor ve Wenger'den "yeni" bir şey beklemek tabii ki imkansız. Fransız, hala o bölgede daha önce oynayan, Nasri, Rosicky gibi oyun kurucu adamlar için tasarlanmış hücum planlarıyla sahaya çıkıyor ve Podolski'den yeterli verim alamıyor. Sağ tarafta da durum pek parlak değil. Wenger, bu sezon sağda Ox, Walcott ve Ramsey'i dönüşümlü kullandı ki, sonuncu seçenek için söyleyecek pek bir şey bulamıyorum. Walcott'un forvete taşındığı son bir iki haftada da, elinde tek seçenek Ox kaldı. Oxlade-Chamberlain, çok yetenekli bir oyuncu ancak bu bölgenin yükünü tek başına omuzlaması için henüz çok erken. Arsene, son 5 yılda, genç oyunculara böyle ağır yükleri bir anda yüklemeyi alışkanlık haline getirdi ve kenarda bu gençlere yol gösterecek tecrübeli adamlar olmadığı için bu denemelerin hepsi hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Bana göre, Arsenal'in hem sağ hem de sol kanada takviye yapması gerek çünkü Walcott da ayrılırsa, takım bu bölgelerde krize bir sakatlık kadar yakınlaşacak. Maalesef, Wilfried Zaha hariç kanat oyuncusu transferi dedikodusu bile yok ve Zaha da gelip ilk on bire yerleşecek bir adam değil. Aynı Ox gibi, onun da daha 19 yaşında Arsenal'e kurtarıcı diye transfer edilmesi pek doğru olmayacak.

Dünkü maç hakkında yazılacak çok bir şey olmadığı için ileride yaşanan problemlere daha genel bakan bir şeyler karaladım. Arsenal'in kötü yolda olduğuna dair bir ipucu istiyorsanız, Wenger'in dün yaptığı oyuncu değişiklerine bir bakın. Arsenal golü attıktan sonra Wenger, Cazorla, Podolski ve Ox'u çıkarıp Ramsey, Coquelin ve Koscielny'i aldı. Yani, skoru korumak için elinde ne kadar defansif adam varsa sahaya sürdü, çünkü Wigan oyunun kontrolünü tamamen eline almış, dalga dalga Arsenal'in üstüne geliyordu. Eğer Arsenal, lig 18.'sine karşı 2. golü arayacak cesareti göstermiyorsa vay halimize diyeceğim ancak geçen hafta 4. lig takımına kaybeden bir takımdan bahsediyoruz. Wigan'a karşı alınan 1-0'lık galibiyeti öpüp başımıza koyacak ruh halindeyiz. Arsenal, önümüzdeki 2 maçtan da 3'er puanla çıkmak zorunda çünkü 14 Ocak ile başlayan 2 aylık süreçte birbirinden zorlu maçlar Wenger'in takımını bekliyor. Bu sürece ocakta takviye yapmadan girilirse, mart ayında Arsenal nerelerde olur düşünmek bile istemiyorum. 

22 Aralık 2012 Cumartesi

Gelecek Bir Gün Gelecek Mi?

Jenkinson, Ramsey, Wilshere, Gibbs ve Ox.. Arsene Wenger'in birincisi hayal kırıklığıyla sonuçlanan gençlik projesinin ikinci versiyonun temel taşları olmaya aday 5 oyuncu, hafta içi Arsenal ile olan kontratlarını uzattılar. Başka bir takımın taraftarı, şu yukarıdaki tabloyu görse gayet mutlu olur. 4 yetenekli genç ve Ramsey nikah tazelemiş, kulübün geleceğine yatırım yapılmış, kağıt üzerinde gayet olumlu bir gelişme. Ancak konu Arsenal ve geleceğe yaptığı yatırım olunca, benim nedense mutlu olasım gelmiyor. Bir önceki projeden öğrendik ki, Wenger'in amacı bu oyuncuları gençken alıp yetiştirip başarıya gitmek değilmiş. Arsenal'in amacı, sivrilen bütün oyuncuları Avrupa'nın güzide kulüplerine satıp kar etmekmiş. Yani, biz bu kadar genç yetenekle Arsenal, Barcelona gibi olacak diye beklerken, kulübün asıl amacı Porto, Ajax olmakmış. Eh, şimdi ben Wilshere'in uzattığı kontrata nasıl sevineyim ki? Önümüzdeki yaz City, kapıyı £40m ile çaldığında Arsenal "Hayır" diyip Wilshere'in maaşını £150k'ye çekecek mi? Yarın Ox patlama yaparsa aynı şeyi onun için de yapacak mı? Arsenal'in çürümüş ücret sistemi değişmedikten sonra gençlere yatırım yapmanın ne anlamı var ki? Neyse...

Yukarıdaki tabloyu Wenger açısından buruk yapan, aynı masada Walcott'un olmayışıydı. Walcott'un yeni projenin bir parçası mı, yoksa eski projenin kalıntısı mı olacağı yakında ortaya çıkacak. Arsenal ile Walcott'un menejeri son 6 aydır "75 mi, 100 mü?" pazarlığı yapıyor. Sanırım bu yılan hikayesinin sonucunu genç oyuncuya £100k verecek kulüp olup olmadığı belirleyecek. Bana göre Walcott, £100k'lik oyuncu değil ancak Arsenal o kadar çok kan kaybetti ki, kendisi yavaştan bir Abdurrahman Çelebi olma noktasına doğru gidiyor. Arsenal'in hücum hattındaki alternatifsizliği yüzünden Wenger, Walcott'u sürekli oynatmak zorunda ve bu dönemde kendisin attığı her gol ve yaptığı her asist Arsenal'in elini zayıflatıyor. Taraftarın büyük çoğunluğunun Walcott'un kalmasından yana olduğu bariz ancak Walcott'u kulübün en çok kazanan 2. oyuncusu yapmak gerçekten akıl karı mı? Buyrun içinden çıkılmaz bir soru daha. Eğer Arsenal, son 3 senede bir araba dolusu yıldız oyuncusunu kaybetmeseydi, Walcott'a kapıyı rahatlıkla gösterebilirdi. Şimdi bunu yapmak demek, ileri üçlünün alternatiflerini tamamen tüketmek anlamına geliyor. 

Yukarıdaki 5'li ve Walcott'un yerine düşünülen Wilfred Zaha örneklerine bakarsanız, Wenger'in bu sefer tamamen yerli üretime yatırım yaptığını görebilirsiniz. Fransız, kendi hemşerileri ve İspanyol gençlerin sadakatinden pek memnun olmamış olsa gerek. Belki de, Premier Lig kazanmak için İngiliz omurganın şart olduğu görüşüne doğru kaymış olabilir. Ben Premier Lig kazanmak için İngiliz ağırlıklı bir kadronun gerektiğine pek inanmıyorum ancak İngiliz stoperlerin son 10 yılda şampiyon olan takımların ortak özelliklerinden birisi olduğu aşikar. Bunu en iyi bilenlerden birisi Wenger ki, kendisi Arsenal'deki en başarılı dönemini İngiliz defans oyuncularıyla yaşamış birisi. Bence, eğer İngiliz iskelet kurulacaksa buna stoper mevkiinden başlanmalı. Ama dediğim gibi, oyuncuların İngiliz olması bana göre çok da bir anlam ifade etmiyor. Belki Wenger, Arsenal'i gerçekten seven (Jenkinson ve Wilshere doğma büyüme Arsenalli) oyuncular bulmaya çalışıyor ki, bu adamlar paraya gördükleri anda kulübü terk etmesinler. Öyle ya da böyle, Arsenal'in genç yetenek avlama stratejisinde bir değişiklik var ve ne yazık ki, Wenger bu projenin sonuçlarını görecek kadar bu kulübün başında kalamayacak. 

Gelecekten bahsetmişken, Arsenal'in yönetim kademelerinde kazanın iyiden iyiye kaynamaya başladığına da dikkati çekmek istiyorum. Usmanov'un sesini bu aralar daha sık duyar olduk. Tabi bunun, takımın kötü gitmesiyle bağlantılı olan fırsatçı bir yanı da var ancak Özbek milyarder, Arsenal'in kontrolünü alma hırsından vazgeçmiş değil. Geçen hafta verdiği röportajda, Arsenal yönetimini Wenger'e yeterli destek vermemekle suçladı ve Robin Van Persie'yi satmanın çok büyük bir hata olduğunu söyledi. Usmanov, açıklamalarında Wenger'i eleştirmemeye özellikle dikkat ediyor çünkü Fransızın hala önemli bir taraftar desteğine sahip olduğunun farkında. Ancak olası bir satın almada Wenger ile kaç gün geçinebilirler orası ayrı bir tartışma konusu. Buna ek olarak, Arsenal'in eski hissedarlarından Nina Bracewell-Smith, Twitter hesabından, Stan Kroenke'yi, Arsenal'i için tutkulu olmamakla suçladı ve "Eğer amacı para kazanmaktıysa futbol kulübünden daha karlı yatırım araçları bulabilirdi." diye twitledi. Gerçi bu eleştiriyi yapan kişinin, Arsenal'den ayrılırken hisselerini Kroenke'ye satmış olması da ayrıca traji-komik. Sanırım önceleri doğru gibi gözüken Kroenke tercihinden birçokları şimdi pişman durumda. Senede 1 ya da 2 Arsenal maçı izlemeye tenezzül eden bir patrondan kulübe pek bir hayır gelmeyeceğini herkes yavaştan anlamaya başladı. Bu arada Kroenke'nin 1-2 maçına karşılık, Usmanov ve ortağı Moshiri'nin ikişer tane loca sahibi olduğunu ve içerideki maçların çoğunda Emirates'de hazır bulunduklarını da hatırlatayım. 

Aslında ben, Usmanov'un kulübü satın alması için yanıp tutuşmuyorum. Tek istediğim, şu anki takım sahibi ve yönetimin statükosunun yıkılması ve maalesef şu anda ortada Usmanov'dan başka bir alternatif gözükmüyor. Eğer, onun takımı satın alması Arsenal'i Chelsea yapacaksa, buna da katlanmaya razıyım. 

12 Aralık 2012 Çarşamba

Komedi Dans On Birlisi

Zahmet etmeyin, ben saydım sizin için. 64 sıra var Arsenal ile Bradford City arasında. İki takımın bütçeleri arasında da £135m. Bradford City'nin bütün takıma yılda harcadığı para £1,2m iken Arsenal'in Chamakh'a harcadığı meblağ £2,4m. Neresinden baksanız elinizde kalıyor anlayacağınız. 

Wenger, eskiden Lig Kupası'na gazoz kupası diye bakar, rakip kim olursa olsun bütün maçlara gençler ve yedeklerle çıkardı. Ancak artık Arsenal için tek gerçekçi hedefin kupa olduğunu bildiğinden, dün 4. lig takımı Bradford City karşısına ideal onbirine yakın bir takım çıkardı. Bradford teknik direktörü bile kadroyu görünce inanamadığını söyledi maçtan sonra. Gerçi Wenger'in ideal 11 çıkarması, Bradford'un zaferini daha da tatlı hale getirmekten başka hiçbir işe yaramadı. Arsenal, yine berbat oynadı. Bradford'un yetenekleri sınırlı ancak yürekleri büyük oyuncuları, Arsenal'in küstah hocası ve ruhsuz oyuncularına unutamayacakları bir ders verdi. 

Eğer Wenger dün gençleri sahaya sürüp kaybetseydi zerre umrumda olmazdı. Her zaman söylediğim gibi, kupa benim umrumda olan bir kurum değil. Arsenal, her sene lig ve federasyon kupasını kazansa, ben yine bunu başarıdan saymam. Ancak elinizdeki en güçlü on biri, Bradford'un karşısına sürdüğünüz zaman artık "Benim kupa umrumda değil" deme lüksünüz kalmıyor. Sahaya çıkardığınız on bir iddianızın bir kanıtı halini alıyor ve 4. lig takımı sizi elediğinde ortaya utanç verici bir tablo çıkıyor. 

Maçtan sonra Wenger'e sonuçtan utanıp utanmadığı soruldu. Verdiği cevap "Eğer takımım her şeyini vermeseydi utanırdım" dedi ve beni yine saç baş yolmalara zerk etti. Her şeyini veren Arsenal, 4. lig takımını yenemiyorsa, artık o kulübü kapatıp çıkmanın vakti gelmiştir. Hoca kovmakla filan da çözülecek problem değildir ortadaki ama Wenger yine saçmalıyor, yine inkar ediyor. Bir kerecik de, "Evet, ben hata yaptım." lafını duyayım ağzından yahu. Bir kere de, neden başarısız olunduğuna dair bir açıklama getirmeye çalış be adam. 

Son 3 senedir, her yenilgiden, her hüsrandan sonra, "Bundan daha kötüsü olmaz" diyerek kendimizi avutuyoruz ancak geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Wenger'in kovulması için daha ne olması gerekiyor? Arsenal'in daha ne kadar aşağılanması gerekiyor ki, bu kulübü yönetenler, artık kendini şaşırmış bu adamın kontratını, kulübe getirdiği bir dolu beş para etmez adam ile birlikte yırtıp atsın?

Daha fazla yazamıyorum çünkü ağzımı bozmadan ve bu blogun seviyesini düşürmeden yazacak başka bir şey gelmiyor aklıma. 

Sizleri, Gervinho denilen futbolcu müsveddesinin güzide bir eseriyle başbaşa bırakarak gidiyorum. RvP'yi sattıktan sonra Wenger'in forvette bizi layık gördüğü adam bu işte. 





6 Aralık 2012 Perşembe

Yine Aynı Sayıklamalar

Ashley Cole para için bizi sattı, Henry’nin kişisel problemleri vardı, Hleb’e gelen teklif çok iyiydi, Flamini yeni kontratı imzalamadı, Adebayor şerefsizin tekiydi, Toure zaten yaşlıydı, Nasri ruhunu City’e sattı, Fabregas eve dönmek istiyordu, Clichy zaten iyi bir bek değildi, Song disiplinsizdi ve Van Persie’nin istediği ücreti vermemiz mümkün değildi...

Arsenal taraftarı, kulübü bir bir terk eden yıldız oyuncuların ardından kendini avutma konusunda tam bir uzman haline geldi. Eh, ufukta Sagna ve Walcott ayrılıkları da göründüğüne göre, şimdiden bahane üretmeye başlayabiliriz. “Walcott istikrarsızdı, £100k’ye değmezdi”; “Sagna.. hmmm..” Bacary Sagna’ya kulp takmak zor ama büyük ihtimal kendisine daha cömert bir kontrat öneren diğer kulüpleri suçlama yoluna gideceğiz. Chelsea, City veya PSG kapacak Sagna’yı ve onların malı bizim çenemizi yoracak. Hayır, oldu olacak Wilshere’i da satsınlar bu yaz da, “Git, kendini çok sevdirmeden” hesabı rahatlamış olalım.

Nasri, RvP, Sagna ve Walcott bu kulübü kendilerine verilmeyen kontratlar yüzünden terk edecek; Arshavin, Chamakh, Squillaci, Denilson, Bendtner, Park, Diaby, Fabianski, Gervinho ve Andre Santos hala bu kulübün kontratlı futbolcuları olarak kalacak. Neymiş? “Wenger, finansal olarak harikalar yaratıyormuş”. Premier Lig’in maaş ödemeleri sıralamasında 4.’ü olan takımını, ligin 4.’lüğüne abone etmek nasıl “harikalar yaratmak” oluyor anlayabilen varsa bana da anlatsın. Oyuncu satışından gelen parayı hesaba katmazsanız, kulüp her yıl zarar ediyor. Bu zararlar, her sene bir yıldız oyuncunun satılmasıyla bir güzel örtülüyor, hatta yıl sonu sonuçlarında kar gözüktü diye CEO’ya prim ödemesi yapılıp maaşına %25 zam yapılıyor. Kimse, “Abi kar ettiniz de son 10 senede kulübün kapısından girmiş en yetenekli 3 oyuncuyu sattınız yahu?” demiyor. Çünkü Arsenal bir spor kulübü değil, bir banka ya; CEO’sunu, hocasını ödüllendirmede finansal sonuçlar ölçü olarak alınıyor.

Bu çarpık düzenin bizi getirdiği nokta ortada. Ligde 15 maç sonunda 10. olan, Şampiyonlar Ligi’nde de gayet kolay denilebilecek bir grupta lider olamayan bir Arsenal. Takımın önündeki 6 maç West Brom, Reading, Wigan, West Ham, Newcastle, Southampton ve bunların 4 tanesi kendi sahasında. Normal şartlarda, Arsenal’den bir galibiyet serisi bekleyebilirsiniz ancak şimdi ben size soruyorum: “Kaçınız, Cumartesi günü Arsenal’in galibiyeti üzerine bahis oynarsınız?” Misal ben, West Brom’a oynamayı ciddi ciddi düşünüyorum. Steve Clark’ın takımının Swansea’nin yaptığının aynısını yapmaması için ortada hiçbir neden yok. Şampiyonlar Ligi’nde ikinci tura çıkıldı, güzel tabii ama olası rakiplere baktığımda heyecanlanasım gelmiyor. Mesela şöyle bir istatistik vereyim size: Arsenal, Şampiyonlar Ligi grup maçlarının kaleye çekilen şut sayısı sıralamasında 32 takım arasında 31. tamamladı (Son sırada Nordsjaelland var). Bu rakam, takımın ne kadar etkisiz bir futbol oynadığını ve ne kadar az pozisyon ürettiğini açıkça ortaya koyuyor. Belki tek istatistikten çok anlam çıkarmak yanlış ancak bizim sahada gözlemlediğimizin istatiksel karşılığı olduğundan anlamlı. Bu haldeki Arsenal’in PSG, Malaga, Dortmund, Juve, Bayern ve Barça içerisinden sadece PSG ve Malaga’ya karşı şansı olur sanırım. Gerçi PSG gelse, Ibrahimoviç tek başına dağıtacak Arsenal savunmasını; Malaga’da büyük yıldızları olmasa da oynadığı futbol açısından ilk turun en iyi takımlarından birisiydi. Bence hiç kasılmasın direk Barcelona çekilsin ki, Arsene Wenger’in en sevdiği şey olan “aynı hataları yapıp, aynı sonuçları alma” olayı tekerrür etsin.

Takımın halinin iyi olmadığının herkes farkında ve Arsenal, Ocak ayında transfer yapacak ancak ben bunu isteyip istemediğimden de emin değilim. Artık yoldan tamamen çıkmış Arsene Wenger’in, kulübün parasını çarçur etmesini gerçekten istemiyorum. Abartmadan söylüyorum; şu an Arsenal kulübünün içerisinde futboldan anlayan tek bir yönetici bile yok ve Wenger yine yanlış transfer yapmaya kalkarsa, ona hayır diyen olmayacak. David Dein’in kapıdan çıktığı 2005’ten beri Arsenal’in paraşütsüz düşüşe geçmiş olması tesadüf değil. Buraya onlarca kere yazdım. Arsene Wenger’in, bir diktatör haline geldiği günden beri hiçbir başarısı yok. 2005 öncesi, yönetim Dein’in işiydi; Wenger sadece sahadaki kararları alırdı. Transfer, hem yönetimin hem de Wenger’in sorumluluğundaydı ve o dönem Wenger, “Ben Fabregas, Nasri ve RvP’yi” satacağım deseydi, Dein, kendisini budaklı meşe odunuyla döverdi. Dein’in ayrılmasından ve Danny Fizsman’ın ölümünden sonra, Arsenal yönetim kurulu dinazor Hill-Wood ve futboldan anlamayan adamların eline kaldı. Kroenke’nin kulübün kontrolünü ele geçirmesinden sonra, yönetim kurulu tamamen sembolik bir kurum haline geldi ve kulübün başına pazarlama uzmanı iki adam olan Gazidis ve Fox geldi. Tüm bu sürecin sonucu da, Wenger’in futbol konusundaki bütün kararları alan tek adam haline gelmesi oldu. Gelenler, gidenler, kontratlar, kiralıklar, gençler, taktik, diziliş, anlayış, motivasyon... Her şey Wenger’in kontrolünde ve kendisi böyle istediği için bir değişiklik yapılamıyor. Eğer Wenger, “Bana iyi bir sportif direktör bulun artık kontrat meseleleriyle uğraşmak istemiyorum” dese, Kroenke ona hayır mı diyecek? Wenger, tek adam olmak istediği için bu noktada ve maalesef bu sorumluluğun altında ezilip kalmış durumda. Bugün Wenger’i savunanlar onun 2004 ve öncesi yaptıklarını dayanak alıyorlar ancak o dönem Arsenal’in yönetiminin bambaşka olduğunu hesaba katmadan yapılan her türlü değerlendirme eksik ve geçersiz kalıyor.

Bana göre Wenger’in şu anki en büyük sorunu, futbolcuların artık ona olan güvenlerini tamamen kaybetmiş olması. Swansea karşısındaki Arsenal’i izlerseniz, hiçbir oyuncunun mental ve fiziksel olarak %100 sahada olduğunu  söyleyemezsiniz. Wenger, buna “yorgunluk” diyor ancak bu yorgunluktan öte bir şey. İsteksizlik, motivasyonsuzluk, vurdumduymazlık. Sanki futbolcular, “Ligi kazanmamız zaten mümkün değil, ilk 4’e girmek için de kendimizi kasmamıza gerek yok” diye düşünüyorlar. Eh sizin imam “4.’lük başarı” derse, cemaat de bu kadar mücadele eder işte. Ligin tepesindeki United, kazandığı maçta Reading’ten 3 gol yedi diye Ferguson resmen götünden soluyordu. Arsenal, Swansea tarafından sahadan silindi; Wenger “İngilizler, yorgunluğun ne demek olduğunu bilmiyorlar” diye açıklama yaptı. Peki Wenger efendi yorgun olanlar kim? Bu sezon lig maçlarının tamamında 90 dakika oynayan Arteta mı? Hani alternatifi olan Song’u sezon başında satıp yerine kimseyi almaya tenezzül etmediğin Arteta.

Belki Cazorla yorgundur çünkü o da 15 dakika hariç bütün lig maçlarının tamamını oynadı. Onun yedeği kim peki? Rosicky mi? Hani şu sezonun yarısını kaçıracağını bildiğin Rosicky?

Wilshere, sakatlıktan döndü henüz form tutamadı belki. Onun yedeği kim? Diaby!!! Wenger’e çok yüklendiğimi düşündüğüm anlarda hep Diaby’i düşünüyorum. Bu adama gösterilen sabır ve verilen para Arsene Wenger’in kovulması için yeterli sebeptir bence.

Giroud yorgun olsa gerek ki, Swansea maçına yedek başladı. Peki onun yerine oynayacak adam kim? Dünya üzerindeki en kötü futbolculardan birisi olan ve daha düne kadar forvet oynamamış olan Gervinho. Chamakh, bırak ilk 11’i artık yedek kulübesine bile oturamıyor. Podolski yorgunsa onun yedeği Arshavin ya da Ox. Walcott yorgunsa onun yedeği de Ramsey!!

Futbolcular neden yorgun? Çünkü Wenger’in elinde lig ve Şampiyonlar Ligi’nde güvenebileceği sadece 17 tane oyuncu var. Mannone, Fabiaski, Djourou, Squillaci, Santos, Coquelin, Arshavin, Chamakh, Gnarby, Miquel, Eisfeld, Yennaris gibi adamların hiçbirisi mecbur kalınmadıkça ilk 11 başlayacak kapasiteye sahip değiller. Yani, senede £150m maaş ödemesi yapan Arsenal’in elinde güvenilecek sadece 17 oyuncu var. Hatta sürekli sakat olan Diaby’i saymazsan 16.  (Gervinho, Ramsey ve Walcott’un ne kadar güvenilir olduğunu da sizin görüşünüze bırakıyorum).

Şu an Arsenal’in en çok maaş alan oyuncusu haftalık £105k ile Podolski. Yani, 25 tane Podolski seviyesinde oyuncunuz olsa, yıllık maaş ödemeniz £136500 (105 x 52 x 25) olur. Wenger, şu an senede £150m harcamakta ve bu paranın yarısı, beş para etmez yedeklere ve kulübe hiçbir faydası olmayacak yüzlerce genç oyuncuya tıkanıyor.  Lütfen, “Wenger finansal olarak harikalar yaratıyor” demeden önce Arsenal’in mali tablolarına bir bakın. 16 oyuncuyla 2 kulvarda mücadele etmeye mahkum olan ancak yıldız futbolcularını sattığı için kar açıklayan bir düzene “harika” demek için gerçekten çok cahil olmak gerekiyor. Wenger’in takımda alternatif bulundurmama alışkanlığı Wilshere’ın 15 ayına mal oldu; Cesc’in baldırı Arsenal’deyken ayda bir çekiyordu, şimdi tık demiyor; bugün aynı muameleyi Arteta ve Cazorla görüyor. Yakındır ikisinden biri motoru yaksın. Sonra Wenger sakatlıklardan dert yansın. 16 oyuncuyla 60 maça çıkmaya kalkarsan, her sene aynı sakatlık türküsünü baştan söylersin.

Kendimi tekrar ettiğimi biliyorum ancak Arsenal’in içinde bulunduğu durumu değerlendirmek için büyük resme bakmamız şart. Arsenal, lig şampiyonluğundan öylesine uzaklaştı ki, son 8 sezonda şampiyon takım ile arasındaki ortalama puan farkı 15 ve son 7 sezonda Arsenal’in ligde 2.’liği bile yok. Avrupa’da çeyrek finalden ötesini göremez oldular. Kulüp, yavaş yavaş Liverpool’un içerisinde bulunduğu sendroma doğru ilerliyor. Arsenal, içerisindeki, 4.’lüğü başarı olarak gören yönetici, teknik adam, futbolcu ve hatta tarafların tamamından kurtulmadığı sürece geri gitmeye devam edecek. Bazıları zannediyor ki, Arsenal lige kötü başladı diye ben Wenger’in kellesini istiyorum. Bu kadar sığ bir adam olmadığımı bilenleriniz biliyordur. Arsenal’in problemleri son derece derin ve kronik. Maalesef, bütün bu problemlerin merkezinde olan isim de dünya üzerinde hiçbir hocanın sahip olmadığı yetkilerle Arsenal’i yöneten Arsene Wenger. Son 2 senede takımın yarısından fazlası değiştii yönetimde birçok değişiklik oldui yardımcı antrenör değişikliği yapıldı ancak Arsenal’in problemleri hala ve hala aynı. Çünkü problemlerin kaynağı, bu kulübün değişmeyen sabiti olan Wenger. Şu anki Arsenal yönetimine, Wenger’in yerine gelecek hocayı seçmesi için, ne kadar güvenilir orası tartışılır ancak kulübün daha da geriye gitmemesi için bir an önce bir şeyler yapılması gerektiği ortada. Bence bu bir an önce yapılmalı ancak Arsenal yönetimi büyük ihtimal işler daha da kötüleyene kadar, Wenger de bütün saygınlığını yitirene kadar inat edecek. 

2 Aralık 2012 Pazar

Yazık

Arsene Wenger'in, Arsenal kariyeri yaklaşık 3 yıl önce bitmişti. Onun yönetimindeki Arsenal takımının bir takım hedeflere ulaşamayacağı, Arsenal'i değil Wenger'i destekleyen bir grup taraftar hariç, herkes için aşikardı. Ancak Arsenal yönetimi, başarı değil kar peşinde olduğundan, o dönemde hoca değişikliğini gündeme bile getirmedi. Son 3 senede Arsenal, hem futbol olarak 2 gömlek aşağı indi hem de oyuncu kalitesi olarak sürekli geriledi. Birçok önemli oyuncu, takımı birer birer terk etti ve Wenger, bunların yerini çoğunlukla vasat oyuncularla doldurmaya çalıştı. Bugün geldiğimiz noktada, ideal kadrosundan 1 eksik oyuncuyla çıktığı maçta, kendi sahasında Swansea tarafından sahadan silinen bir Arsenal var ve bu tablonun sorumlusu Arsene Wenger'den başka hiç kimse değil. 

Bugünkü Arsenal'e baktığımda beni en çok rahatsız eden, yapılmayan transferler, beş para etmez oyunculara verilen astronomik kontratlar, müzmin sakat oyunculara gösterilen sabır filan değil aslında. Benim, Wenger'in gitmesini istemememin temel nedeni, sahada oynanan futbolun geldiği acınacak nokta. Arsenal kadrosu bir çok kaliteli oyuncuyu kaybetmiş olabilir ancak kimse bana Cazorla, Podolski, Giroud, Wilshere, Walcott ve Arteta'yı barındıran bir takımın Swansea City'den daha iyi futbol oynayamayacağını söyleyemez. Wenger, yolunu o kadar kaybetti ki, Premier Lig'in en pahalı 4. kadrosunu, kendi sahasında pozisyon bile bulamayan bir takım haline getirmiş durumda. Wenger'in taktikleri eskidi, fikirleri tükendi ve sahaya çıkardığı takımların yaratıcılıkları yok olma noktasına geldi. İyi ile kötünün hep aynı kefeye konduğunu bilen futbolcular, artık Wenger için savaşmıyorlar. Ortalamanın ödüllendirildiği bir kulübün parçası olan futbolcular, daha fazlasını sahaya koymak için çaba sarfetmiyorlar. Wenger, kenarda çaresiz bir adam görüntüsü veriyor ve Arsenal gibi bir kulübün içerisinde ona yardımcı olacak hiç kimse yok. Geçen sene tepe taklak gitmesi beklenen sezon, Chelsea ve Tottenham'ın hediyeleriyle geri dönmüştü. Arsenal'in bu sezonki performansı tarihinin en kötüsü olarak kayda geçmiş durumda. Buradan sonra takım toparlanır mı bilmiyorum ancak bu tehlikeli gidişatın değiştirilmesi gerektiği ortada. 

Arsenal'in, sezon ortası Wenger'i kovacağını ya da Wenger'in istifa edeceğini zannetmiyorum. Çünkü Arsenal yönetiiminin derdi Şampiyonlar Ligi'ne gidip kar etmek ve bunu yapması için Wenger'e sezon sonuna kadar şans vermekten çekinmeyecekler. Wenger'in istifa etmesi de zor çünkü o delüzyonal ruh hali içerisinde kendisini başarısız bile görmüyor. Hafta içi, kendisine 2 maç üst üste deplasman taraftarlarından gelen yuhları soran gazetecilere yine her zamanki küstahlığıyla 'Ben bu işi 30 yıldır yapıyorum, kimseden ders almama gerek yok' diye cevap verdi. Dün 50 bin kişiden gelen yuhların da Wenger'in için pek önemi olduğunu zannetmiyorum. Kendisinin soyunma odasına girip 'Ben nerede hata yapıyorum?' diye sorduğunu bile sanmıyorum. Wenger, en ufak bir değişiklik yapmadan, son 3 senedir sahaya sürdüğü diziliş ve oyun anlayışında ısrar edecek ve Arsenal, Ocak'a kadar vasat futbol oynayacak. Neyse ki fikstür önümüzdeki 5 maçta nispeten kolaylaşıyor ki takımın 1-2 maç kazanmasını bekleyebiliriz. Ocak transfer döneminde, Arsenal en az 2 transfer yapacak ve gelen oyuncuların kalitesine göre ikinci yarı daha iyi bir Arsenal izleyeceğiz. 'Daha iyi' Arsenal, ligi ilk 4'te bitirmeye yetecek mi, bunu hep beraber göreceğiz. İlk 4 gelirse, kulüpte hiçbir değişiklik olmayacak. Gelmezse, yine hiçbir şeyin değişeceğini zannetmiyorum. 

Not: Bir süredir iş yoğunluğu dolayısıyla bloğa vakit ayıramıyorum. Bu yüzden herkesden özür dilemek istiyorum. Bu tip aralar amatör blogların kaderinde var. Anlayışınız için teşekkür ediyorum ve bir iki hafta içerisinde normal akışa dönmeyi beklediğimizi de ekliyorum. 

23 Kasım 2012 Cuma

5 Yıl Daha Uç Emirates

Arsenal'in bir süredir açıklanması beklenen yeni ticari anlaşmalarından ilki, bugün, Gazidis tarafından açıklandı. Yeni kontrata göre, forma sponsorluğunun 2019'a kadar 5 sene daha uzatılması karşılığında Emirates, Arsenal'e 5 sene £150m ödeyecek. Anlaşmanın detayları daha tam olarak açıklanmadı ancak Emirates'in bu kontratla stat isim haklarını da 7 sene daha uzattığı bazı kaynaklarda yer aldı. 

An itibariyle, Emirates'in Arsenal'e ödediği paranın yılda £5,5m olduğunu düşünürseniz, senelik £30m'ye denk gelen yeni anlaşmanın gayet doyurucu olduğunu söyleyebilirsiniz. Zaten bu miktar, Chevrolet ile yılda £45m'a anlaşan Man Utd'ın ardından bir formaya verilmiş en yüksek miktar. Şu an yürürlükte olan anlaşmalara göre, forma reklamından Barcelona £25m, Bayern Münih £24m, City ve Liverpool £20m, Real Madrid ise sadece £17m kazanmakta. Yani Arsenal, nihayet ticari gelirlerinden birini rakiplerinin seviyesine çekmeyi başardı. Gerçi bu rakama stat isim hakkının uzatılması da dahilse o zaman formanın gerçek değeri biraz düşüyor ancak yine de şu anki cüzi kontrattan kurtulunması sevindirici. 

Arsenal'in yakında forma üreticisini de değiştirmesi ve buradan elde ettiği geliri de ikiye katlaması bekleniyor. Burada daha önce Adidas'a geçileceğini açıklamıştık ancak hala kesin bir anlaşma haberi gelmedi. Bugün, yarın duyarız akibetini. 

Arsenal'in gelirlerini arttırması tabii ki güzel de, yaratılan ekstra nakit akışının futbol takımına harcanmayacak ve yine bankada yatacaksa, yeni sponsorluk anlaşması Arsenal taraftarına değil, Londra'daki banka müdürlerine yaradı. Baksanıza Wenger gidip bir forvet alacağına, yine Henry'i kiralamayı planlıyor. Ne diyim ki ben daha. Hayırlı olsun Arsenal'in çalıştığı bankalara. 

4 Kasım 2012 Pazar

Pazar Notları

Man Utd 2 - 1 Arsenal
Geçen sene Arsenal, Old Trafford'a gidip 8 yediğinde iki takım arasındaki devasa farkı açıklamak için bir sürü bahanemiz vardı. Sakatlar, cezalılar, kaybedilen oyuncular, geç yapılan transferler vs.. O maçta 8 yenmişti belki ancak herkes Arsenal'in sakat, cezalı ve yeni transferlerinin katılımından sonra daha iyiye gideceğinin farkındaydı.

Peki, dünkü Arsenal için hangi özrü kullanacağız? Sadece 2 sakat ile çıkılan Old Trafford'ta hiçbir varlık gösteremeyen, rakibe yine 10 tane pozisyon veren ve ilk şutunu 92'de atabilen Arsenal'i ve bu takımın mimarı Wenger'i nasıl savunacağız?

Eğer Arsenal'i az biraz takip ettiyseniz bilirsiniz. Fergie, bütün Arsenal maçlarında hemen hemen aynı anlayışla sahaya çıkar. United, Arsenal'e karşı hep oyunu kendi sahasında kabul eder ve hücumunu da Arsenal'in beklerinden birini çökertmek üzerine kurar. Arsenal'in yıllardır savunma yapabilen bir sol beki ve ona yardım eden sol açığı ya da DM'i olmadığı için, hemen hemen son 20 maçta, Fergie hep Arsenal'in sol bekini hedef alarak oynadı. United'ın sağ açığının adı Ronaldo, Nani, Valencia oldu ama sonuç hiç değişmedi. Arsenal'in sol kanat savunması çöktü ve United buradan bol bol gol buldu.

Bunu az çok futboldan anlayan herkes gördü de, Wenger bir türlü görmek istemiyor. Schalke maçında Farfan tarafından maymun edilen Santos'un, Valencia tarafından da madara edileceği çok barizdi ancak Wenger bu konuya önlem almak gibi bir şeyi aklından bile geçirmedi. Abartmadan söylüyorum, bence Andre Santos şu an Premier Lig'in en kötü savunma oyuncusu. Dünkü performansı sadece kötü değil, acınacak derecede bir rezillikti. Wenger'in, Sagna'yı ya da Coquelin'i sola beke koyarak, buna en azından bir önlem alması gerekiyordu ancak o her zamanki gibi yanlış yaptı; her zamanki gibi Arsenal'in ipini daha sahaya çıkmadan çekti.

Dünkü United, o kadar rahattı ki, golü erken bulduktan sonra resmen rolantide oyun oynadılar. Arsenal topla oynadı ancak 4. maç üstüste hiçbir şey üretemedi. Buna karşılık United, kaptığı bütün topları Carrick ve Ronney'in diagonal toplarıyla Valencia'ya ulaştırdı ve buradan bir araba dolusu pozisyon üretti. Mannone'nin 2 insanüstü kurtarışı, kaçan penaltı ve Valencia'nın ceza sahası içerisinden kaçırdığı pozisyonlar gol olsa, yine tarihi fark yemiş bir Arsenal konuşuyor olacaktık burada.

Buna karşılık Wenger, dün yine sahaya Ramsey ile çıktı ve Arsenal yine Cazorla, Podolski, Giroud üçgenine kilitlendi kaldı ve hiçbir şey üretemedi. Ramsey'in mücadelesine diyecek bir şeyim yok ancak kendisini sağ açıkta oynatmak Arsenal hücumunu 20 metrekarelik bir alana mahkum etmek anlamına geliyor. Podolski, bu kadar dar alanda etkili olamıyor. Cazorla, genelde 2 kişi ile boğuşuyor ve rakip Giroud ile orta saha arasındaki bağlantıyı çok rahat kesiyor. Wilshere'in buraya eklenmesi problemleri çözmüyor çünkü oynadığı pozisyondaki defansif görevleri, onun istediği gibi hücuma katkı yapmasını engelliyor. Bu dizilişin işe yaramadığı Norwich, QPR ve Schalke karşısında açıkça görüldü ancak Wenger efendi aynı şeyi United'a karşı da denedi. Sonuç: yine hüsran. Wenger o kadar kötü bir taktisyen ki, Cazorla'yı sağa, Wilshere'ı ortaya ve Ramsey/Coquelin'i Arteta'nın yanına gönermek gibi bariz bir değişikliği denemeyi bile hala akıl edebilmiş değil.

Skor sadece 2-1'de kalmış olabilir ancak dünkü maç, Arsenal'in tepedeki üçlüyle arasındaki farkın ne kadar açıldığının çok çarpıcı bir göstergesiydi. Bu açıdan geçen seneki hezimetten daha da üzücüydü. Arsenal'in tepe ile arasındaki fark her geçen gün açılıyor ve geçen sene Chelsea ve Tottenham'ın "self-destruction" düğmesine basarak Arsenal'e hediye ettiği Şampiyonlar Ligi pozisyonu, bu sene daha da zor olabilir. Burada 1 milyon kere söylediğimi tekrar etmek istiyorum. Kroenke-Gazidis-Wenger üçlüsü, Arsenal'i yıldız oyuncularını satan, başarı hedeflemeyen ve ortalamayı kanıksamış bir feeder club'a dönüştürüyorlar ve bu üçgenin kulübün başında olduğu her gün Arsenal daha da geri gidecek. Gerçek Arsenal taraftarı bunun farkında ve Arsenal'i değil Wenger'i destekleyen azınlık da er geç uyanacak. Geçen hafta yapılan genel kurul, son 20 yılın en ateşli genel kuruluydu ve Gazidis, Kroenke ve Hill-Wood salondaki huzursuzluğu ancak Wenger'in camiayı birliğe davet eden konuşmasıyla yatıştırabilirdi. Arsenal, şampiyonluk yarışından yine Kasım ayında koptu, Şampiyonlar Ligi'nde de işler pek iç açıcı değil. Ben burada aynı şeyleri 4 senedir yazmaktan inanın bıktım, bazıları aynı temcit pilavını tekrar tekrar yemekten bıkmadı.

28 Ekim 2012 Pazar

Pazar Notları


Arsenal 1 - 0 QPR
Kötü oyunla alınan iki mağlubiyetin ardından dünkü QPR maçında Arsenal'in için tek önemli şey vardı, o da üç puan. Normal şartlarda, Arsenal'in Emirates'te lig sonuncusu ve son 11 deplasman maçından sadece 1 puan almış rakibini rahat yenmesi beklenebilirdi. Ancak, hem formsuzluk, hem de galip gelmek zorunda olmanın baskısı, dünkü maçın zorluk derecesini arttırmıştı. Neyse ki, korkulan olmadı da, Arsenal zor da olsa 3 puanı almayı başardı.

Maçla ilgili ilk konuşulacak şey, tabi ki Wilshere. 14 aylık ayrılığında ardından, kendisini takımda görmek gerçekten sevindiriciydi. Kendisinin, direk ilk 11'de dönmesi, Wenger'in ne kadar baskı altında olduğunun da göstergesiydi. Eğer, dün ilk yarım saatte Wilshere'a bir şey olsaydı; bugün Wenger'i Taksim Meydanı'nda sallandırmıştık. Her ne kadar kendisinin dönüşüne çok sevinsem de, Wenger'in ilk 11 tercihi riskliydi. Wilshere, beklenildiği üzere maça tedirgin başladı ve dakikalar geçtikçe daha iyi oynamaya başladı. Son haftalarda tamamen Cazorla'nın üzerine yıkılmış olan orta saha organizasyonunun paylaşılması açısından Jack'in form tutması çok önemli. Dün, daha ilk maçı olmasına rağmen Wilshere, %94 pas isabetiyle oynadı ve     bu pasların büyük çoğunluğu rakip sahada yapılan pozitif paslardı. Old Trafford ve Veltins Arena ziyaretleri öncesi, Jack'in dönüş zamanlaması daha iyi olamazdı herhalde. Umuyorum, Wilshere, Arsenal'e önümüzdeki 2 engeli aşmak için gerekli itiş gücünü verir.

Dün gece, uzun sakatlıktan sonra geri dönen diğer bir isim de Sagna'ydı ve aynı Jack gibi o da kaldığı yerden devam etti ve iyi bir maç çıkardı. Elimde somut bir dayanak olmasa da, sezon öncesi yapılan röportajlardan ve Sagna'nın vücut dilinden, Arsenal'in kendisine yeni kontrat imzalatmak için terleyeceği sonucunu çıkarıyorum. Sagna, önümüzdeki yaz kontratının son yılına girecek ve Arsenal'in kendisine imza attırmak için sezon sonuna kadar süresi var. Aksi halde, RvP ve Nasri gibi, Sagna da satılmak zorunda kalacak ve Arsenal dünyanın en iyi sağ beklerinden birini kaybedip, yerine Jenkinson'u koyacak ve yedeğe de muhtemelen, Sochaux'nun altyapısındaki 14 yaşındaki Mali asıllı Fransız genç gibisinden bir şey alacak.

Jack'in dönüşü olumlu bir etki yaratmış olsa da, Arsenal'in son maçlardaki kısır futbolu aslında dün pek değişmedi. Dün ilk 70 dakika, yine ağır tempoda, hiç bir penetrasyon olmadan al gülüm ver gülüm pas yapan ve ilk yarıda zaman zaman oyunun kontrolünü rakibe kaptıran bir Arsenal izledik. Wenger, bu oyuna "sabırlı oyun" diyor ancak futboldan biraz anlayan her vatandaş aslında bunun sabırlı değil, kısır bir futbol olduğunu anlayabilir. Norwich ve QPR ligin en çok gol yiyen üç takımından ikisi ancak Arsenal karşısında her iki takım da, süper savunma yapıyormuş gibi gözüktüler. Bu iki takımın, savunmaları 2 hafta içerisinde sihirli bir şekilde değişmedi, karşılarındaki Arsenal hücumu fazlasıyla yavaş, tek yönlü ve öngörülebilirdi. Bir kere, son 3 maçtır Arsenal sağ kanadı tamamen iptal olmuş durumda. Wenger, saç baş yolduracak bir şekilde, Aaron Ramsey'i o bölgede deneyip duruyor ancak hem Ramsey'e, hem de taraftara yazık ediyor. Dün, Arsenal'in pozisyonlarınının %90'ının Walcott'un oyuna girdiği 70'den sonra gelmesi, tek kanatla oynamanın takımı ne kadar zorladığının göstergesiydi. Wenger, forvette bir Gervinho'yu, bir Giroud'yu deniyor ancak Arsenal'in pozisyon üretememesinin asıl sebebi, oyunun Cazorla, Podolski, forvet üçgeninde sıkışıp kalmasından kaynaklanıyor. Gibbs'in bitmek bilmeyen koşuları sıkışan Podolski'yi zaman zaman rahatlatıyordu ancak Andre Santos'un hücumda aynı etkiyi yaptığını söylemek zor. Gibbs kadar koşsa zaten Santos, 30. dakikada kalp krizi geçirir. Ben hala Wenger'in bu bölgede radikal bir değişikliğe gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Wilshere da geri döndüğüne göre, bana göre Cazorla'yı sağ açıkta denemenin vakti geldi. Hatta, bir önceki yazıda da söylediğim üzere, Arteta'nın bile pozisyonu değiştirilip, onun ofansif yeteneklerinden de yararlanılabilir. Eğer, Wenger, Song'un yerine adam gibi bir DM alsaydı, bugün Arteta ve Wilshere orta sahası ve ileride Cazorla ile 3 oyun kurucuyu aynı anda oynatabilme şansı olacaktı. Ama Wenger bu, bir işi tam yaparsa, yanlışlıkla bir şey kazanır diye korkuyor kendisi. Her sezona bir yerimiz eksik başlayalım ki, heyecan olsun. 

Sağ kanat probleminin yanında, Arsenal'in en ciddi problemlerinden birisi tempo meselesi. Takımın kısır oyununun başlıca sebebi, tempo yapmaması ve ya yapamamasında yatıyor. İlginç olan, bunun Wenger'in tercihi olma ihtimali de var. Çünkü, Arsenal tempoyu arttırdığı zaman, defansif olarak çok kırılgan bir takım haline geliyor. Dün, 70'den sonra gol bulmak için tempo arttırılmak zorunda kaldı ve Walcott ve Arshavin'in takıma dahil oluşuyla ilerideki üretkenlik arttı ancak aynı anda 10 kişilik QPR, son 10 dakikada 2 kere Mannone ile karşı karşıya kaldı. Eğer, Granero ve Mackie biraz dikkatli olsa, bugün kriz içerisindeki bir Arsenal'den bahsediyor olacaktık. Arsenal, şu an ligin en az gol yiyen takımı ve bu defansif performansı hücum temposundan ödün vererek göstermekte. Wenger'in yıllardır bu konuda bir denge bulamadığı ortada ve sanıyorum bu yılki stratejisi daha temkinli olmak yönünde olacak. Ligin dibindeki takımları kendi sahasında zorla yenen bir Arsenal takımı ile nereye kadar gidilir bunu zaman gösterecek. Bu arada, Arsenal'in 'ligin en az gol yiyen takımı' ünvanı haftaya Old Trafford'a gömülür herhalde. Cenaze namazını da RvP kıldırırsa hiç çekilmez yemin ediyorum. 

United ve Schalke maçları, Arsenal'in lig ve Avrupa'daki kaderinin nasıl olacağı açısından oldukça kritik maçlar ve maalesef takım sezon başındaki formunu çabuk kaybetti. Wenger'in son 7 senedeki takımları, bu tip kritik virajlarda hep şarampole yuvarlandı ve bu sezon farklı bir şey olmasını gerektirecek bir sebep göremiyorum. Aslında, bu deplasmanlar, tehlike oluşturdukları kadar, fırsat da olabilirler. Bu iki maçtan 6 puan alan bir Arsenal, 2 Londra derbisi öncesi vites büyültebilir. Manu ve Schalke maçları, Norwich ve QPR'ın aksine, Arsenal'in savunmasının test edileceği 90 dakikalar olacak ve eğer Arsenal iyi savunma yaparsa, kontradaki etkinliğini kullanıp bu maçlardan sonuç alabilir (bkz Liverpool maçı). Ancak, Andre Santos'un Valencia ve Farfan'a karşı oynayacağı iki maçta Arsenal'in iyi savunma yapabilme şansı var mı, onu da sizin yorumunuza bırakıyorum. 

26 Ekim 2012 Cuma

Adidas Gelir Hoşgelir

Beklenen oldu; Arsenal 2014'ten itibaren yola Adidas ile devam edecek.

Emirates'in inşaatına girişilirken Arsenal yönetiminin imza attığı uzun süreli kontratlardan olan Arsenal-Nike forma sponsorluğu, son 6 yılda rakiplerin yaptıkları anlaşmaların yanında komik bir rakam haline gelmişti. Öyle ki, Nike, Arsenal'e forma sponsorluğu için yılda £13m verirken, DHL, Man Utd antreman formasına reklam vermek için yılda £10m veriyordu. Neyse ki, önümüzdeki sezon bu kontratın sonuna geliyoruz da, kulüp rakiplerle arasındaki farkı biraz kapatabilecek. Adidas ile yapılan anlaşmanın yılda £25m civarı olacağı söyleniyor ki, bu da Liverpool'un Warrior ile yaptığı anlaşmaya eşit. Anlayacağınız, Nike, Liverpool'a vermediği £25m kağıdı, Arsenal'e veriyor. Bu arada, Arsenal formasının yılda 800000 satış ile Nike'ın elindeki Barça ve Man Utd'tan sonra en çok 3. satan forma olduğunu da hatırlatayım. 

Forma sponsorluğundan bahsetmişken, Man Utd'ın yukarıda bahsettiğim DHL sponsorluğundan vazgeçtiğini de günün ilginç haberlerindendi. United, dün, DHL ile yapılan anlaşmanın sezon sonuna kadar devam edip, iptal edileceğini açıkladı. Bu da demek oluyor ki, antreman formaları için £10m'dan daha fazla veren bir sponsor buldu adamlar. Yuh demek istiyorum müsade ederseniz. Yılda £45m'luk Chevrolet anlaşmasından sonra bir de bu. United'ın ticari kanadı resmen para basıyor. Darısı Arsenal'in başına diyebiliyorum ancak. 

Not: Resimdeki gerçek değil, fotoşortta yaptım.

25 Ekim 2012 Perşembe

Schalke 0-2

"Tablo o kadar tanıdık ve o kadar sinir bozucu ki, uzun uzun taktiksel analiz yapasım yok. Öngörülebilir, pas yapmayı bir araç değil bir amaç zanneden ve ligin en çok gol yemiş 2. takımına karşı pozisyon bile üretemeyen bir takım; yapılmayan kaleci transferi yüzünden, sezon başı gözden çıkarılmasına rağmen kendini ilk 11'de bulmuş beceriksiz bir kaleci ve rakibe hediye ettiği gol; işler iyi gitmemesine rağmen maçı senin benim gibi izleyen teknik direktör; taktiksel varyasyondan haberi olmayan, ezbere değişiklik yapan, sahanın en kötü oyuncusu Gervinho'ya yine 90 76 dakika katlanan Wenger; daha 8 maçta liderin 10 puan gerisine düşüp şampiyonluğu yine mucizelere bırakan bir Arsenal... Aynı temcit pilavını daha kaç kere yiyeceğiz bilmiyorum. Yemin ediyorum size, "Wenger'i kovacağız, yerine Bülent Uygun gelecek" deseler kabul ederim. Çünkü artık aynı şeyi izlemekten tiksindim yahu. Kadrolar değişiyor, bir dolu oyuncu gidiyor, geliyor; Arsenal hala aynı yerde sayıyor. Çünkü takımın bir arpa yol almamasının sebebi, Adebayor, Hleb, Nasri, Clichy, Toure, Fabregas, Eboue, RvP, Song, Arshavin, Bendtner, Podolski, Cazorla, Girroud, Arteta değil; bu kadar oyuncu sirkülasyonuna rağmen hiçbir sonuç alınamamasının tek sebebi Wenger ve onun sonuç almaya değil, bir filozofiyi tatmin etmeye dayalı oyun anlayışı. Zaten benim Wenger'i istemememdeki en önemli neden, Arsenal'in, sahaya çıkan takım ne olursa olsun son derece lineer ve öngörülebilir olması ve futbolun bazı temel niteliklerinden yoksun olması. "
Arsenal yazısı yazmak o kadar kolay ki. Buyrun, Norwich yazısının ilk paragrafından bir kaç yeri değiştirince Schalke maçına da uyarlanabiliyor. Umuyorum, aynı paragrafı hafta sonu QPR karşısında da kullanmak zorunda kalmayız. Hafta sonu berbat bir oyun ve zayıf rakip karşısında alınan mağlubiyetten sonra, Arsenal'in, aynı şeyin yaşanmaması için dün bir takım önlemler almasını beklediyseniz, Arsene Wenger'i tanımıyorsunuz demektir. 

Wenger'in önlem anlayışı, takımdaki tek gerçek forvet Giroud'yu kenarı alıp oraya Gervinho'yu koymak ve kendi doğal bölgesi orta sahada bile zorlanmakta olan Ramsey'i sağ kanada yollamaktan ibaretti. Daha önce denenmiş ve işe yaramadığı belgelenmiş 2 pozisyon değişikliğini Wenger tekrar denedi ve sonuç yine hüsran oldu. Arsenal, sezon başından beri Cazorla'nın merkezinde olduğu bir hücum anlayışıyla oynuyor ve son 4 maçtır bu sistem tamamen durmuş durumda. (West Ham maçındaki goller kontralardan geldi). Bu duraksamanın sebebi basit; rakipler Cazorla'yı çok adamla savunduklarında Arsenal'in hiç bir şey üretemeyeceğini anladılar. Orta sahadaki oyun kurma yükünü üstlenecek ve Cazorla'yı rahatlatacak 2. bir adam, Wilshere gelene kadar, Arsenal kadrosunda bulunmuyor. Wenger, her sene olduğu gibi yine Diaby kumarını oynadı ve bu bölgeye transfer yapmadı. Bu kumar her sene olduğu gibi yine Arsenal'i yarı yolda bıraktı. Ramsey, o bölgede ve oynadığı her bölgede yine hayal kırıklığı ve şu anda forma Coquelin'e kalmış durumda. The Coq ileride iyi bir futbolcu olacak ancak Arsenal'in 3'lü orta sahasının parçası olmak için biraz fazla ham. 

Wenger'in oynadığı bir başka kumar da Gervinho. Bu sezon neredeyse her maçtan sonra, Gervinho'yu eleştiren birşeyler yazdım ve bugünkü yazının bir istisna olması için maalesef ortada neden yok. Gervinho, yine berbat bir maç oynadı, ayağına gelen hemen hemen her topu yanlış kullandı ve Arsenal kenar yönetimi bu adamı yine tam 76 dakika izledi. Trajkomik olan, Girroud'nun oyuna girmesinden 30 saniye sonra Arsenal'in gol yiyerek geri düşmesiydi. Wenger, Gervinho'yu bir sağda, bir ortada deniyor ve bu denemelerinin ardında tamamen "belki böyle olur" düşüncesi yatıyor. Dene, yanıl, dene, yanıl.. Wenger, nasıl olsa akıllanır diyeceğim ancak daha önce Arshavin'i tam 1,5 sene denediğini hatırlayan birisi olarak gerçekten korkuyorum. 

Schalke, dün savunmasını Cazorla'yı hedefleyerek kurmuştu; hücumda da hedef tahtasında Andre Santos vardı. Maça, geriye yaslanarak başlayan Almanlar, Arsenal'in kendilerini ısıracak dişi olamadığını anladıktan sonra yavaş yavaş yüklenmeye başladılar ve 30. dakikadan sonra maçın kontrolünü ellerine aldılar. Bu noktadan sonra, Schalke orta sahasının hedefi, Jefferson Farfan'ı, Andre Santos ile birebir bırakıp, Arsenal savunmasını zayıf noktasından vurmaktı ve bu plan tıkır tıkır işledi. Santos'un, Premier Lig seviyesinde savunmacı olmadığını biliyorduk da, kendisi bu sezonu evlere şenlik bir şekilde açtı. Cumartesi günü Grant Holt'un golünde ofsaytı bozan adam olan Santos, dün de Huntelaar'ın golünde savunma çizgisinin 1 metre gerisinde yakalandı ve rakibe dolaylı olarak gol hediye etmiş oldu. Maç boyunca, Farfan 4-5 kere Santos'un içinden geçerek arkadaşlarına çok net pozisyonlar yarattı ve Schalke'nin 2. golü de böyle bir pozisyondan geldi. Aynı, Diaby gibi, Gibbs'de müzmin sakat olduğu herkes tarafından biliniyor ve aynı Diaby gibi o da Wenger'in oynadığı kumarlardan birisiydi. Bu kumar da, Wenger'in elinde patladı ve şimdi hep beraber Santos çilesini çekmek zorundayız.

Tüm bu denenmiş reçeteleri tekrar ısıtıp önümüze süreceğine, Wenger aslında takımın düzenini biraz değiştirip ne olacağına bakabilirdi. Girroud ve Podolski'li bir 4-4-2 mesela. Rakibi hazırlıksız yakalabilirdi. İlla ka formasyon aynı kalacak diyorsanız. Ben olsam, Ramsey ve Coquelin'i defansın önüne koyar, onların önüne Arteta'yı yerleştirir ve Cazorla'yı da sağ kanada yollardım. Böylelikle, Arteta'yı oyun kurucu olarak oyun dahil etmiş olur ve rakibin Cazorla'ya odaklanmasını cezalandırırdım. Rakibin, Farfan gibi bir adamı varken sahaya Santos ile çıkmaz; oraya geçen sene de bu bölgede bir süre oynayan Coquelin'i koyardım. Tüm bu yaptıklarım işe yarardı demiyorum tabi ki ancak en azından Schalke'yi bu değişikliklere adapte olmak zorunda bırakırdım. Ancak, bu tip değişiklikleri yanlış adamdan bekliyoruz tabi ki. Çoktandır yapacaktım ama kısmet bugüneymiş. Sitenin sağ frameinde 3 yıldır ikamet eden archery range fotoğrafını kaldırıp, yerine Wengerism'in tanımını monte ettim. Bu hamle, tasarımsal bir seçimden daha çok, bir ihtiyaçtan dolayı geldi. Artık, Wenger'in davranışlarını açıklarken referans olarak kullanabileceğim bir kutucuğum oldu. Vatana millete hayırlı olsun. 

Arsenal bu mağlubiyetten sonra, grupta 2. sıraya indi ve önümüzdeki maçta Schalke deplasmanına gidiyor (Hem de Old Trafford'a gittikten 3 gün sonra). Eğer oradan galibiyetle dönemezse büyük ihtimal grubu 2. sırada bitirecek ve ikinci turda Barça, Bayern, Real gibi takımlardan birisiyle eşleşecek. Görünen o ki, Wenger yeni yıla girmeden yine 3 kulvardan birden elenmiş olacak. (FA Cup Ocak'ta başlıyor). İstikrar budur işte. 

24 Ekim 2012 Çarşamba

Vurursa Göl Olur


Oturup taktiksel analiz yapacaktım aslında dünkü Cluj maçına, ancak, maçın gelişimi taktikti, analizdi hiç bir şey yer bırakmayacak şekilde oldu. Daha geçen hafta ertelenen, Polonya - İngiltere maçından daha beter bir zemin vardı TT Arena'da ve o maç yağmur sonradan durmasına rağmen ertelendi. Dünkü yağmur, 90 dakika boyunca devam etti ve ortaya çamur güreşi, plaj futbolu ve su topu karışımı bir şey çıktı. Benim bildiğim kadarıyla, hakemin maç öncesi sahanın çeşitli bölgelerinde topu hareket edip etmediğini test etmesi gerekir. Dün, ilk yarıda Hamit'in oynadığı sağ kanat adeta havuz gibiydi ve bu koşullar altında maçın oynanması, İtalyan hakemin dünkü bir çok hatasından ilki oldu. UEFA'nın, maç erteleme konusunda oldukça çekingen olduğunu biliyorum ancak dünkü saçmalık her iki takımın da futbol oynayarak puan alma şansını elinden aldı. 

Dün sahada futbol oynanmasını engelleyen bir başka faktör de hakem Tagliavento'ydu. Bu maçtan önceki son 8 maçında 40 sarı ve 2 kırmızı kart gösteren İtalyan, dün de 6 sarı ve 1 kırmızı kart ile ortalamasını yüksek tuttu. Gösterdiği kartların neredeyse tamamı yanlıştı ve verdiği penaltı da bana göre ağır bir karardı. İngiltere'nin kıran kıran maç yöneten hakemlerine alıştık, İtalya ve İspanya'nın uçana kaçana faul çalıp kart çıkaran hakemleri hiç çekilmiyor artık. UEFA nedense çok seviyor bu tip adamları. Baksanıza bizim futboldan zerre anlamayan Cüneyt Çakır bile her şeye kart göstererek kariyer yaptı. Dünkü hakem Tagliavento da aynı ekoldendi. Sahadaki koşulları, oyuncuların ayakta durmakta zorlanışlarını göz önüne almadan herşeye faul çalıp kart çıkardı. Büyük ihtimal gözlemciden tam not almıştır. "Aferin evladım, hem futbol oynamayacak haldeki zemine göz yumdun ama sahada kuş uçurtmadın" 

Ben bu işlerden anlamam ama sanırım TT Arena'nın dünkü hali normal değildi. Premier Lig, İngiliz kışında 4 ay boyunca durmadan yağan yağmurun altında oynanıyor ben daha böyle havuz olan bir zemin görmedim. Premier'i geçtim, Championship'de yok böyle rezalet. Belli ki, aynı Polonyalılar gibi biz de stada adam gibi drenaj koymamışız. Eh TOKİ'nin yaptığı yapıdan ne bekleyebilirsiniz ki zaten? Yaptıkları konutları sel alıp götüren bir kurumun yaptığı stadyum da bu kadar suya dayanıklı olur. Gerçi ben, TOKİ başkanının, Arena'nın açılışında yuhalandıktan sonra drenaj borularını betonla doldurtmuş olmasından şüpheleniyorum. 

Taktik konuşmanın pek anlamı yok ancak dün rakip on kişi kaldıktan sonra Galatasaray'ın yapabileceği bir kaç şey vardı. Fatih Terim, 80 dakika boyunca doldur boşalt oynamayı tercih etti. Rakip, adam eksik olup, 8 kişiyle ceza sahası içinde bekleyince Galatasaray'ın yaptığı ortaların çoğunu çıkıp aldı. Bana göre, Hamit, Selçuk, Burak, Melo gibi uzaktan iyi şut vuran oyuncuların varlığında, Galatasaray'ın biraz daha sabırlı olup ceza sahası önünde şut pozisyonu yaratmaya dayalı bir oyun oynaması gerekiyordu.  Eğer Galatasaray, ceza sahasına şişirme top denediği kadar şut deneseydi, daha farklı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. 

Aslında maçın kaderi Felipe Melo'nun attığı laubali penaltı gol olsaydı da farklı olabilirdi. Ben Melo'yu hiç sevmedim ve hatırlarsanız Şampiyonlar Ligi öncesi yazıda kendisinin Galatasaray'ı bekleyen en büyük tehlike olduğundan bahsettim. Daha ligin yarısına gelmedik ve ben Melo'nun bonservisinin alınmadığına şükür ediyorum. Çünkü, büyük ihtimal sezon sonunda kendisine güle güle diyeceğiz. Bugün Galatasaray savunması bu kadar kötü durumdaysa, bunun baş sorumlusu, savunma görevlerinin hiç birini yapmayan Melo'dur. Fatih Terim, 4-4-2'den vazgeçmeyecek ve Melo da bu kadar disiplinsiz oyanayacaksa, bu sezon Galatasaray için çok uzun olacak. Çünkü, savunma yetenekleri ve kondüsyonu sınırlı bir Selçuk'un yanındaki tembel bir Melo'dan oluşan bir orta saha ile Galatasaray, Türkiye'de veya Avrupa'da hiç bir rakibine oynadığı oyunu kabul ettiremez. Bunun kısa vadedeki çözümü 5'li orta sahaya dönüp 4-2-3-1 gibi bir dizilişle oynamak ve göbeğe ekstra bir adam kazandırmak. Eğer Terim, ben illa 4-4-2 oyanayacağım diyorsa, ya Melo'yu yaz uykusundan uyandırmak, ya da Ocak'ta çok sağlam bir transfere imza atmak zorunda. Çünkü diziliş itibariyle bir çok rakibe karşı 1 adam eksik başlayan Galatasaray orta sahası, Melo uyuduğu zaman tam bir yol geçen hanına dönüyor. Ben "4-4-2 olmaz" deyip kahvehane yorumculuğuna soyunmak istemiyorum ancak şu an göbekteki oyuncuların form durumu itibariyle bu sistemin işlemediği de ortada. 

Dünkü beraberlik sonrası, Galatasaray'ın az da olsa hala umudu var. Galatasaray, Cluj'u deplasmanda yenerse, bir sonraki maçta büyük ihtimal yedeklerden oluşan bir Manu ile Arena'da oynayacak. Şu anki form grafiğine bakıp umutlanmak pek de mümkün olmasa da, umut fakirin ekmeği işte. 

21 Ekim 2012 Pazar

Pazar Notları


Norwich 1 - 0 Arsenal
Tablo o kadar tanıdık ve o kadar sinir bozucu ki, uzun uzun taktiksel analiz yapasım yok. Öngörülebilir, pas yapmayı bir araç değil bir amaç zanneden ve ligin en çok gol yemiş 2. takımına karşı pozisyon bile üretemeyen bir takım; yapılmayan kaleci transferi yüzünden, sezon başı gözden çıkarılmasına rağmen kendini ilk 11'de bulmuş beceriksiz bir kaleci ve rakibe hediye ettiği gol; işler iyi gitmemesine rağmen maçı senin benim gibi izleyen teknik direktör; taktiksel varyasyondan haberi olmayan, ezbere değişiklik yapan, sahanın en kötü oyuncusu Gervinho'ya yine 90 dakika katlanan Wenger; daha 8 maçta liderin 10 puan gerisine düşüp şampiyonluğu yine mucizelere bırakan bir Arsenal... Aynı temcit pilavını daha kaç kere yiyeceğiz bilmiyorum. Yemin ediyorum size, "Wenger'i kovacağız, yerine Bülent Uygun gelecek" deseler kabul ederim. Çünkü artık aynı şeyi izlemekten tiksindim yahu. Kadrolar değişiyor, bir dolu oyuncu gidiyor, geliyor; Arsenal hala aynı yerde sayıyor. Çünkü takımın bir arpa yol almamasının sebebi, Adebayor, Hleb, Nasri, Clichy, Toure, Fabregas, Eboue, RvP, Song, Arshavin, Bendtner, Podolski, Cazorla, Girroud, Arteta değil; bu kadar oyuncu sirkülasyonuna rağmen hiçbir sonuç alınamamasının tek sebebi Wenger ve onun sonuç almaya değil, bir filozofiyi tatmin etmeye dayalı oyun anlayışı. Zaten benim Wenger'i istemememdeki en önemli neden, Arsenal'in, sahaya çıkan takım ne olursa olsun son derece lineer ve öngörülebilir olması ve futbolun bazı temel niteliklerinden yoksun olması. 

Norwich belli ki bu maça iyi hazırlanmış. Daha ilk dakikadan itibaren defansif olarak disiplinli olacaklarının ve kolay kolay kırılmayacaklarının sinyalini verdiler. Peki Arsenal onları delmek için ne yaptı? Topu Cazorla'ya verip mucize yaratmasını bekledi ve aheste aheste pas yaptı. Eğer Wenger, kapanan rakip nasıl açılır bilmiyorsa, gitsin Man Utd - Stoke maçını izlesin. Futbolun temel yapıtaşlarından birisi olan "orta yapma" kavramı, nasıl öldürücü bir şekilde kullanılır bir baksın. Arsenal, bir sağa bir sola pas yapıyor, topu ayağında tutuyor ancak hiçbir yere penetre edebildiği yok. Bir orta yapayım, bir şut çekeyim diyen oyuncu yok. Çünkü Wenger efendi bunları istemiyor. Onun tek istediği pas yapılması. 1.93'lük forvet alınmış, bir allahın kulu şu adama bir kafa topu atayım bakalım ne olacak demiyor. Cazorla, ilk birkaç maçta biraz fazla şut çekti, Wenger çıkıp "O konuda biraz çalışması lazım" dedi. Artık adam şut vurmaya korkuyor. Podolski, Avrupa'nın en iyi şut çeken adamlarından birisi, her maç 60'da kenarı alınıyor. Wenger, topun "kara delik" Gervinho'ya oynanamasından çok memnun olsa gerek, çünkü Gervinho, ne şut çekebiliyor, ne de pas yapabiliyor. Kendisine yaklaşan her şey, singularity'nin içine çekilip yok oluyor. Wenger, maçtan sonra utanmadan "oyunu domine ettik" diye açıklama yapıyor bir de. Tabii ona göre topu ayakta tutmak "domine etmek". Chelsea maçını da domine etmişti zaten Arsenal. 

Arsenal maçı kaybetti diye böyle veryansın ediyorum sanmayın. Beni asıl çileden çıkaran, takımın son 7 senedeki temcit pilavını bir kez daha önümüze sürmesi ve şampiyonluk yarışından bir kez daha Ekim ayında kopmuş olması. Sezon başından beri son derece olumlu ve yapıcı yazılar yazmaya çalıştım ancak görüyoruz ki, Arsenal'de hiçbir şeyin değişeceği yok. Boşuna kendimizi yoruyoruz taktikle, analizle, turşuyla. Orta ve şut kavramlarından haberi olmayan bir takımın nesini analiz edeceksiniz? Bana göre Arsenal'in elinde çok iyi bir kadro var (kale hariç) ve Wenger'in bu kadrodan alabileceği verim bu kadar. Pas oyunu tutarsa Arsenal maç kazanacak, rakip biraz dişli savunma yaparsa Arsenal puan kaybedecek. Eksiler, artılar birbirini götürecek, Arsenal ligi 4. bitirecek ve Şampiyonlar Ligi'nden de çeyrek finalde elenecek. Var mı daha ötesine bahis yapmak isteyen?

Yukarıda ettiğim Bülten Uygun lafının bir şaka olduğunu zannetmeyin. 

Tottenham 2 - 4 Chelsea
Ben her ne kadar Chelsea'nin oynadığı futboldan tatmin olmadığımı söyleyip dursam da, Di Matteo'nun takımının rakiplerini birer birer devirdiğini görmezden gelmem de mümkün değil. Chelsea'yi şimdiden şampiyon ilan etmek zor olur ancak sadece hücum bölgesindeki kaliteleri bile onları ligin tepesinde tutmaya yetecek gibi duruyor. Üstelik Chelsea ligin namağlup lideri ve en iyi averaja sahip takımı ve Hazard, Oscar ve Torres'in tam olarak form tuttuklarını da söyleyemeyiz. Şu ana kadar takımın hücum yükünü, 8 maçtaki 5 asist ve 5 golüyle Mata taşıdı ve diğerleri de ona katıldığı zaman Chelsea'nin daha da iyiye gitmesi mümkün. Aslında dünkü sonucun gelişi Tottenham'ın sahaya Bale ve Dembele'den yoksun olarak çıkmasından belliydi. Modriç sonrası Sp*rs'un en büyük problemi, orta sahadan hücumu besleyen pasları bulmak ve Dembele'yle Bale, Tottenham'ın topu ileri götüren en önemli iki adamıydı. (Lennon genelde daha ilerde pozisyon alıyor).

Her iki takım da sahaya benzer dizilişlerle çıktı ancak AVB'nin 4-2-3-1'inin 3'lüsü forvet oyuncularından oluşurken, Di Matteo'nunki oyun kuruculardan oluşuyordu. İlginç bir şekilde, Sp*rs ilk on birinde "oyun kurucu" sıfatını verebileceğimiz hiçbir adam yoktu ve bu iki üçlünün mücadelesinden çıkan sonuç maçın da kaderini belirledi. Orta sahada istediği gibi top yapamayan Tottenham, kaptırdığı bütün topların Chelsea'nin 3 oyun kurucusu tarafından pozisyona dönüştürülmesini izlemek zorunda kaldı. Buna karşılık Dempsey gibi bitirici forvet ve Sigurdsson ve Lennon gibi forvet arkası adamlarla oynayan Sp*rs'ün nasıl pozisyon üreteceğine dair pek bir fikri yoktu. Zaten bütün bir ilk yarı Tottenham'ın tek hücum opsiyonu Lennon'ın bindirmeleri oldu. Sp*rs, ikinci yarının ilk 10 dakikası etkiliymiş gibi gözükse de, bu Chelsea'nin ikinci 45 dakikaya biraz fazla geriye yaslanarak başlamasından kaynaklanan geçici bir durumdu. Chelsea geriye yaslandı ve bu Sp*rs'un geçmekte zorlandığı orta saha mesafesini bir anda kısalttı. Biraz da şansın yardımıyla (Gallas golü eliyle attı) ceza sahasına yapılan 2 ortadan Tottenham iki gol buldu ancak gelen goller Chelsea'nin tekrar orta sahayı domine etmek için kabuğundan çıkmasına neden oldu. Chelsea orta sahasının tekrar ritmini bulduğu bu noktandan sonra sonra trafik hep tek yöndü.

Maçın kayda değer olaylarından birisi, William Gallas'ın ilk 2 Chelsea golünde yaptığı asistlerdi. Kendisinin beceriksizliğinden yıllarca çekmiş Arsenal taraftarı sanırım dünkü maçı izlerken ayrı bir zevk almıştır. Bu adamın hala Premier Lig'de oynuyor olması gerçekten şaşırtıcı bir durum. Eminim ki, AVB dünkü maçı kazanmayı çok çok çok istemiştir ancak elindeki kadro yapısı ve sahaya sürdüğü 11 buna müsade etmedi. Chelsea, iki Londra derbisinden deplasmanlarda aldığı 6 puanla lig yarışında sağlam bir avantaj elde etti. Dünkü maçta onlar açısından endişe verici olan tek olay, Torres'in arkasında ligin en üretken orta sahası olmasına rağmen, hala başsız tavuk gibi bir oraya bir buraya yaptığı amaçsız koşular ve kendine güveninin tam olduğunu herkese göstermek için denediği abuk subuk paslardı. Ocak'ta bir forvet transferi kimseyi şaşırtmayacak sanırım. 

19 Ekim 2012 Cuma

Yetişin Bizi Destabilize Ediyorlar!

Son bir kaç yılda burada Barça hakkında çok attık tuttuk ve söylediğimiz lafların çoğunluğu oynadıkları futbolla ilgili değildi. Cesc'i Arsenal'in elinden alış şekilleri, oyuncularının yaptığı haddini aşan açıklamaları ve yukarıdakine benzer gibi angutça hareketleri ile başkanları Sandro Rosell'in dallamalıkları yüzünden, bir çok Arsenal taraftarı Barcelona isminden tiksinmiş durumda. Aslında ben de tekrar Barça konusu açmak istemiyordum ancak Rosell'in ağzından yapmadığı açıklamalarından birine denk gelince dayanamadım. Bakın ne diyor Sandro efendi:

"Manchester City oyuncularımızı alıp bizi destabilize etmek istiyor,
Arsenal de, gelip genç oyuncularımıza büyük paralar teklif ediyor. 
Biz bir düşman haline geldik. Bizim başarılı olmamızı istemeyen bir çok insan var"

Hani konuşarak mal beyanı yapmak diye bir şey varsa işte böyle olsa gerek. Rosell'e şu isimleri hatırlatmak gerekir. 

Overmars, Petit, Van Bronckhost, Henry, Hleb, Fabregas, Song... 

Barça'nın, öyle yada böyle Arsenal kadrosunda çaldığı adamlar bunlar. Peki, Rossell'in bahsettiği genç oyuncular kimler? 

Fabregas, Merida, Toral, Bellerin..

Bu 4 adamdan Fabregas'ı, Arsenal daha iyi bir futbolcu yaparak geri yolladı zaten. Merida'dan da bir baltaya sap olmadı. Toral ve Bellerin'den olacak mı? Kim bilir? 

Dallama Rossell, kendi kulübünün çaldığı 7 ilk 11 oyuncusunu ne çabuk da unutmuş değil mi? City, Busquets ile ilgilendi diye birden ağlamaya başladı. 

Eh bunlar alışmış anacım. Bir kamyon parayla Arsenal'in, Sevilla'nın (Alves, Keita, Adriano), Valencia'nın (Alba, Villa) kapısına yanaşıp, bu kulüplerin oyuncularını ayartırken güzel, ama kendi oyuncularından birisiyle City ilgilenince "Bizi destabilize ediyorlar". Kim kimi daha çok destabilize etmiş acaba? 

Sandro Rossell gibi bir kımıl zararlısı için daha fazla kendimi yorasım yok. Anlaşılan o ki, City'nin parası kendisinin gözünü korkutmuş. Eh, Arsenal'e de kızgın olması normal çünkü daha 3 ay önce kendisine dünyanın en pahalı kulübe ısıtıcısını kakaladılar. Eskiden İspanya futbolunu severdim de artık harbiden yanına yaklaşılmaz bir lig haline geldi. İki şımarık büyük kulübün dominasyonu altına girmiş saçma sapan bir organizasyon oldu. Bir tarafta Mourinho'nun Real'i, diğer tarafta Sandro'nun Barça'sı. "Whoever wins, we lose" hesabı, bunlardan hangisi kazanırsa kazansın, kaybeden "centilmenlik, mütevazilik, sportmenlik" gibi kavramlar oluyor. 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Çatıyı Kim Islattı Oğlum?


Daha birkaç ay önce Avrupa Şampiyonası düzenlemiş bir ülkede oynanan bir resmi milli maçın nispeten sorunsuz geçmesini beklersiniz değil mi? Sanırım İngilizler de bu beklenti içerisindeydi. Nitekim, Polonya – İngiltere maçının yağmur yüzünden ertelenmiş olması, bu ülkede pek de hoş karşılanmadı. İngilizlerin kızgınlığı, maçın ertelenmesinden daha çok, Polonyalı otoritelerin basiretsizliğineydi gerçi. 

Dünkü maçın oynanacağı Varşova Ulusal Stadı’nın üstü aslında kapatılabiliyordu. Maçın ertelenmesini komik yapan ise otoritelerin çatıyı ıslandıktan sonra hareket ettirmeye çalışmanın tehlikeli olmasını ve böyle bir girişimin yapının garantisini sıfırlıyor olmasını öne sürerek stadın üstünü kapatmaya yanaşmamasıydı. Eğer yağmur yağarken kapatılamayacaksa, bir kamyon parayı hidrolik çatıya harcamanın ne anlamı var, onu anlayan beri gelsin tabii. Hayır, bir de aynı otoritelere, akşama sağanak yağış olacağının bilgisi de gelmiş ama “Çok yağmaz” deyip çatıyı açık bırakmışlar. Bizim laz hikayelerine benziyor resmen olay. Çatı meselesine ek olarak, stadın mimarının orijinal tasarımda 22cm yüksekliğe koyduğu futbol sahası, maliyetten kısmak için son anda 2cm’ye indirilmiş. Yani yağan yağmurun rezervuarlara akma olanağı tamamen ortadan kaldırılmış. Anlayacağınız, Polonya’nın 500 milyon euro harcadığı tesis, 1 saatlik şiddetli yağmura karşı ne üstünü kapatarak kendini koruyabiliyor, ne de sahaya yağan suyu dışarı akıtabiliyor. Gerçi para boşa gitmiş de sayılmaz, Varşova’ya stat yapalım derken olimpik yüzme havuzu yapmış elemanlar. 

Bu tip ertelemeler, futbolcuların programlarını, onların kulüplerine dönüş tarihlerini etkiliyor ancak asıl çileyi bilet alan seyirci çekiyor. Hele ki ta İngiltere’den deplasmana gittiyseniz ve ertesi güne dönüş bileti aldıysanız, hadi geçmiş olsun. Bugüne ertelenen maça kimin hangi biletle gideceği konusunda büyük bür kaos yaşanmakta şu an Varşova’da. 

İngilizler kızmakta haklı, bu kadar acemiliğin üst düzey milli maçlarda yaşanması gerçekten utanç verici. Polonyalılar, bugün çatıyı kapatmışlar ancak Varşova’da hava günlük güneşlikmiş. Daha geçen hafta stada serilen ve dün patates tarlasına dönen çimin bugün nasıl olacağı da ayrı bir merak konusu. İngilizler maçı kaybederse, kulpu takacakları yer belli. Daily Mail yarın “Kasten yaptılar” diye başlık atmazsa şaşırırım.

16 Ekim 2012 Salı

Wonga or Wronga?


Newcastle United’ın yeni forma sponsoru Wonga.com ile yaptığı anlaşmanın detayları kulüp tarafından ilk yayınlandığında, birçok taraftarı heyecanlandırdı. NUFC, 4 yıllık bu anlaşmadan £24m gelir sağlayacaktı ve Wonga, yılda £1,5m civarı bir ekstra parayı, kulübün altyapısına ve hayır işlerine yatırmayı vaadediyordu. Üstelik, taraftarın gönlünü kazanmak adına, yeni anlaşma ile beraber stadyumun adı tekrar St. James Park olarak anılmaya başlayacaktı ve forma tasarımı yapılırken taraftarın fikrini almak için bir internet forumu oluşturulmuştu. İlk bakışta, Mike Ashley, bu kontratı kulübe kazandırmak ile çok iyi bir iş yapmış gibi görünüyordu. Ancak anlaşmanın açıklanmasının ardından, Ashley ve yönetimi, övgüden çok kendilerine doğru yönelmiş bir çok eleştiri okuyla karşı karşıya kaldı. Eleştirilerin kaynaklandığı nokta, Wonga’nın kimliği ve nasıl para kazandığıyla ilgiliydi. 

Wonga.com, yüksek faizli, kısa vadeli ve küçük ölçekli “mikro” krediler üzerinde uzmanlaşmış bir şirket. İngiltere’de bu kredilere “pay day loan (ödeme günü kredisi)” deniyor; çünkü, bunları tercih eden müşteri profili, genelde günü gelen bir borcu ödemek zorunda olan ve acil nakte ihtiyaçları olduğu için yüksek faize razı olmak zorunda olan insanlardan oluşuyor. Yani Wonga, zor durumda olan insanların çaresizliklerini faize dönüştürerek para kazanıyor. Tabii ki bunu yapan ilk firma Wonga değil. Global bankacılık sektörü bu ihtiyacın üzerine kurulmuş bir sektör ve finansal olarak zor durumda olan insanlar dünya üzerinde varoldukça onlara “yardım” etmek isteyen şirketler hep olacak. Wonga’yı tartışılır yapan, uyguladıkları faiz oranları ve borçlarını toplamakta kullandıkları yöntemler. 

Wonga’nın verdiği kredilerde kullandığı faiz oranı günde %1. Günde %1’lik faizi bileşik faiz hesabıyla yıllığa çevirirseniz %3640 gibi bir rakama ulaşıyorsunuz. Hesaba, Wonga’nın aldığı sabit ücretleri de katarsanız, ödediğiniz yıllık faiz %4214 civarına yükseliyor ki, bu Wonga’nın verdiği kredilerin ortalama değeri £176’nın ortalama kredi süresi olan %16 günde ödenmesinin maliyeti olan £34’ü denkleme yerleştirilerek ulaşılan resmi bir rakam. Zaten kulübün sponsorluk anlaşmasını tartışmalı hale getiren de bu yüksek faiz oranları.

Newcastle’lı birkaç milletvekili ve Newcastle belediye başkanı, Mike Ashley Wonga’yı sponsor olarak kabul etmeden çok önce, uygulanan astronomik faiz oranlarına dayanarak Wonga’ya karşı bir kampanya başlatmış durumdaydı. Wonga karşıtı gruba göre, şirket bir “yasal tefeci” olarak varlığını sürdürüyor ve borçlarını toplamak için müşterilerini tehdit etmekten bile çekinmiyor. (Wonga’nın, borçlularına gönderdiği ihtarnamelerde, onları hapse attırmakla tehdit ettiği bilinen bir gerçek). Wonga’nın, zor durumda olan insanları hedef alan stratejisinin, bütün Avrupa finansal krizin içerisindeyken özellikle iyi çalıştığı ortada. Şirket, geçen sene cirosunu 3 misli oranında arttırıp £184m’a çıkarmış ve bunu yaparken de 2,5 milyon mikro kredi vermiş.

Wonga ve benzeri şirketlerin, ahlaki ve insani bir takım gri bölgelerde dolaştığı kesin. Zaten içlerinde birçok taraftarın da bulunduğu Anti-Wonga grubunun eleştirilerini dayandırdığı nokta, bu tip şirketlerin mali olarak zor durumda olan insanların tepesinde akbaba gibi dolaşıp, onları geri dönüşü olmayan bir borç batağına doğru iterek para kazanıyor olması. Wonga’nın, sponsor olarak Newcastle United’ı seçmesi de tesadüf değil, çünkü İngiltere’nin en yüksek işsizlik oranı, içlerinde Newcastle’ın bulunduğu kuzey doğu şehirlerinde. Yani Wonga, Newcastle’daki en zengin adamların giydiği formaların üzerine koyduğu reklamlarla, Newcastle’daki en fakir vatandaşı soymayı hedefliyor. Tabii ki, şirketin yaptığı işin yasal olduğunu ve onlardan kredi alan insanların ne gibi bir faizle karşı karşıya olduklarını bilmesi gerektiğini de söyleyebilirsiniz. Ancak Wonga gibi firmaların hedef aldığı insan profilinin, kredi notları berbat olduğundan bankalara gidemeyen, finansal olarak tamamen dibe vurmuş ve çoğunluğu cahil kişiler olduğunu da hatırlatmak lazım. Yani bu halleriyle 80’lerde bizim esnafın, çiftçinin parasını yolan bankerlere bayağı bir benziyorlar. 

Sponsoru olan şirketin nasıl para kazandığı, bir kulübün ne kadar umrunda olmalıdır sorusu aslında tartışmaya açık. Premier Lig’de Wigan, West Ham ve Stoke’un sponsorları bahis firmaları ve Aston Villa’nınki bir kumarhane. Bu şirketler belki Wonga gibi “tefeci” değiller ancak para kazanma yöntemlerinin, müşterilerini sıklıkla mali sıkıntıya soktuğu da bir gerçek. Newcastle taraftarının bir kısmı, bu şirketlerin de Wonga’ya benzer bir tepkiyle karşılanması gerektiğini savunuyorlar ve Wonga’nın daha önce Blackpool ve Hearts’a da sponsor olmuş olmasından kimsenin bahsetmemesinden yakınıyorlar. Ancak Blackpool ve Hearts’ın ulaşacağı kitlenin, dünyanın en çok izlenen ligindeki bir takımın ulaşacağı kitleyle kıyaslanamayacağı ortada. Üstelik tepkilerin Newcastle’ın anlaşmasından sonra başlamasının asıl nedeni, bu bölgede hali hazırda Wonga karşıtı bir kampanyanın parlamento düzeyinde yürütülüyor olmasıydı. Kulübün yaptığı kontratı “rezalet” olarak tanımlayanlar bizzat o bölgenin milletvekilleriydi. Birkaç taraftar grubu da bu tepkiye katıldı ve Mike Ashley’i bir kez daha kulübün itibarını lekemekle suçladı. 

Aslında tartışma, futbol kulüplerinin ne ölçüde sosyal sorumluluk sahibi olması gerektiği konusuna gelip dayanıyor. Cahil insanın cebindeki paraya göz dikmiş binlerce bahisçi, tefeci var ve bunların birçoğu da yasal şirketler. Sen bir spor kulübü olarak, bu amaca ortak olup, bu kardan pay almayı içine sindirebiliyorsan, söylenecek pek bir şey yok. Wonga’nın, Newcastle’a ödeyeceği her kuruş, Newcastle’daki en fakir adamın cebinden çıkıp, haftada yüzbinlerce pound kazanan futbolcuların cebine girecek ve bu değirmenin dönmesini engelleyecek hiçbir yasa yok. “Dünyanın şu anki düzeni böyle kurulmuş hocam” diyorsanız, siz de haklısınız da, Wonga örneği sanki diğerlerine göre biraz daha fazla kokuşmuş. Ne diyelim; Mike Ashley, bu kulübün sahibi olduğu sürece Newcastle ve kokuşmuş kelimelerini aynı cümle içerisinde daha çok kullanacağız. 

Not: Bu arada, Wonga sponsor olduktan sonra stadın adını St. James’ Park’a geri çevirecek hikayesinin bir yalan olduğunu söyleyebilirim çünkü zaten St James’ Park’ın adı resmi olarak hiç değişmedi. Kulübün başarılı sezonunu fırsat bilen Mike Ashley, stadın tabelalarını indirip, kendi şirketinin tabelasını astı ve medyaya sanki stadın ismi değişmiş gibi yansıtıldı. Oysa ortada bir kontrat ya da bir anlaşma yoktu. Mike Ashley, St James’ Park’ı bir bilboard olarak kullandı ve şimdi Wonga’ya yönelen tepkiyi azaltmak için bunu bir koz olarak kullanmaya çalışıyor. Yerseniz tabii.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Felix Baumgartner vs Luis Suarez


Kim daha iyi atlıyor? 

39 km'den atlayıp ses hızını aşan Baumgartner mi, yoksa 1 metreden atlayıp tahammül sınırlarını aşan Suarez mi? 

Baumgartner 39 km'den atlamış olabilir ancak ceza sahasına ineceği garanti mi? Onu denk getirse, bu atlayış ona penaltı kazandırır mı? Yoksa daha paraşütü açılmadan sarı kartı yer mi? 

Bana göre Suarez'e bir paraşüt ve oksijen tüpü versek, ses hızını geçtim, ışık hızını bile aşar. 

Baumgartner ve Suarez kusura bakmasın ama benim için dünyanın en iyi atlayışı hala Morten Gamst Pedersen'e ait. 


10 Ekim 2012 Çarşamba

Suç ve Cez.. Şaka Len Ne Cezası?


Yine mi milli ara arkadaş? Bir insanın futbol keyfinin içine bu kadar güzel eden başka bir müessese daha var mıdır bilmiyorum. Vizyonsuz UEFA, şu şampiyona elemelerine "ön eleme" sistemi getirmek için neyi bekliyor anlamıyorum. Sadece 10 takımın olduğu CONMEBOL (Güney Amerika) hariç bütün kıta elemelerinde "ön eleme" var; 53 takımlı UEFA hala bütün takımları birbiriyle oynatacağım diye kendini yırtıyor. Yahu, Almanya San Marino'yla, İspanya Andorra ile oynasa ne olur, oynamasa ne olur. Yapsana ilk 16'nın altındaki tüm takımlara bir ön eleme. Gereksiz takımlardan bir kurtul, sonra kur yine eleme gruplarını. Maçların sayısı düşsün ama kalitesi yükselsin. Biz de, İngiltere, San Marino'ya gidecek diye Premier Lig keyfimizden olmayalım. 

Lige ara verilince, futbol gündemi bir anda "futbol" olmaktan çıktı. Şu sıralar İngiltere kamuoyu bir kendini yere atanları, bir de ırkçı Terry ve onun büzükdaşı dallama Cashley'i konuşuyor. Her iki konunun ortak noktası verişmeyen cezalar yüzünden, tartışmaların sündükçe sünmesi. 

Kendini yere atanları ele alalım mesela. Bu adamlara neden televizyon görüntülerine bakarak ceza verilmez anlayan beri gelsin. Bu hafta, hem Bale hem de Suarez'in dalışları komiklik derecesine varan, acınacak hareketlerdi. Bu dallamalar sadece kendi imajlarını değil, ligin ve hatta genel anlamda futbolun itibarını zedeliyorlar. Biliyorsunuz rugby'de bu tip hareketlere video görüntülerinden ağır cezalar verilebiliyor. Dün rugby hastası bir arkadaşlar konuşuyorken sordum, "Nedir bunun standart cezası diye?", eleman "Cezaya gerek yok, bu hareketi yapan öyle bir aşağılanır ki, bir daha utancından sahaya çıkamaz" dedi. Harbiden de rugby'de böyle bir kültür var. "Mert ve adil olma" kültürü. Birçok rugby oyuncusunun bu tip hareketleri yapmak aklına bile gelmez. Ancak günümüzün profesyonel futbolcuların çoğu kokuşmuş adamlar olduğundan, onların hakemi aldatmak için yemedikleri halt yok. Benim merak ettiğim, futbolu yönetenlerin sopayı ele almak için neyi bekledikleri? Gerçi cevabı biliyor gibiyim. Mars'ta rover gezdirecek teknolojiye ulaşılmışken, neden futbolda hala gol çizgisi teknolojisi olmamasının sebebiyle aynı. Futbolu yönetenler bir grup vizyonsuz dinozor ve onların ceplerini doldurmaktan başka pek de bir şey umurlarında değil. İngiltere Futbol Federasyonu'ndan bu işe bir önlem almasını beklemek de pek gerçekçi değil çünkü onlar daha bariz olayları bile cezalandırmaktan acizler. Bu hafta, Robert Huth'un, Suarez'in midesine yaptığı krampon naklini ve RvP'nin Cabaye'a oturttuğu dirseği görmezden geldiler. Rakibi sakatlamaya yönelik hareketleri doğru düzgün cezalandırmayan bir federasyonun, kendini yere atan oyuncuları cezalandırması biraz tutarsız olur. 

Ceza demişken, bu Terry meselesi de tam bir komedi halini aldı. Geçen sene Suarez'e "Negrito" lafı için 8 maç ceza veren federasyon, bu sene "F*cking black c*nt" için Terry'e sadece 4 maç verebildi. Hani Suarez'in ettiği laf ırkçıysa, Terry'ninki gaz odası inşaatı yapmaya eşittir heralde. Zaten ırkçılığın azı çoğu mu olur yahu? Birisi 8 alırken diğeri niye 4 alıyor? 

John Terry'nin beş para etmez bir adam olduğunu, takım arkadaşının karısıyla yatmasından biliyorduk ve bence ırkçılık sıfatı kendisine çok yakıştı. Chelsea taraftarı, bir Aziz Yıldırım bağıyla, hala Terry'nin peşinden gitmekte ısrar ediyor. Ne yönetimlerinden bir ses var, ne de Abramoviç kulübün imajının içine etmekle meşgul olan dallamaları cezalandırmayı aklından geçiriyor. Ne diyeyim, John Terry, sadece maddi değerler üzerine kurulmuş ve bir dolu kişiliksiz adam barındıran bir kulübe yakışır bir kaptan bence. O ve #bunchoftwats çıkışıyla, beyin özürü seviyesinde Terry'den de aşağılarda olduğunu da kanıtlayan Ashley Cole, cuk oturuylar o formaya. Bence Balotelli, Joey Barton, Adebayor ve Emre Belözoğlu'nu da transfer etsinler ki, ciğeri beş para etmez adamların hepsi orada toplansın. Doyamıyorlar baksana. 

Bazen Arsenal, biraz fazla "temiz" olduğu için eleştiriliyor ancak bu adamlara baktıkça gerçekten midem kalkıyor. Wenger'e kulübe belli bir standartı getirdiği için teşekkür etmemiz lazım. Arsenal'li oyuncuların tamamı sütten çıkmış ak kaşık değil ama rakibin böğrüne basan, kendini yerden yere atan ya da ağzından salyalar akara ırkçı söylemlerde bulunan adamlar da çok şükür şu anki kadroda yok. Olursa da, başkaları gibi "Captain, leader, legend" diye omuzlara almak yerine, onları darağacına yollayan da Arsenal taraftarı olur zaten.