30 Aralık 2011 Cuma

Return of the King

Henry, Arsenal'den hiç ayrılmaması gereken bir adamdı aslında. Bu kulübün Ryan Giggs'i olmalı, ne kadar rekor varsa hepsini altüst etmeliydi. Eminim ki, bugünkü Henry'e sorsanız, 3 kuruş para ve 2 kupa için Arsenal'i bırakıp Barça'ya gitmez ve heykelini dikecek kadar kendisine değer veren kulüpte kalırdı. 

Gün itibariyle Arsenal ile kiralık olarak anlaştığı kesinlik kazandı ve zannediyorum herkesin içerisinde bir burukluk vardır. Arada kaybedilen yılların ve kendisinin Chamakh ve Gervinho'nun Afrika Kupası macerası yüzünden açılan deliği yamamak için Arsenal forması giyecek olmasının burukluğu...

Şartlar ne olursa olsun, onu, Arsenal formasıyla izlemek için sabırsızlanıyorum. Bir çokları Henry'e çoktan bitmiş gözüyle baksa da, içimden bir ses tatlı bir süprizle karşılaşmamızın olası olduğunu söylüyor. 

Ne Olacak Bu Liverpool'un Hali?

Arsenal ile ilgili düzenli olarak yazı yazmak, insanı, kendi kuyruğunu kovalayan köpeğe döndürebiliyor. Sürekli olarak aynı hataların ve aynı doğruların yapıldığı bir takım hakkında ne kadar değişik şeyler yazmaya çalışırsanız çalışın, dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsunuz. Mesela bugün Arsenal yazısı yazmaya kalksam ve resmi siteye şöyle bir göz atsam, Wenger'in Gourcuff transferini soran gazetecilere "Diaby ve Wilshere varken, Gourcuff'a yer yok" dediğini görüyorum. Bu lafı okuduktan sonra gelip buraya ne yazacağım aşikar. "Arkadaş Diaby yüzünden rafa kaldırılan kaçıncı transfer bu?" diye çileden çıkacağımı, önce, 3 maç üstüste oynayamayan ve buna rağmen kulüpten kamyon yüküyle maaş alan, beş para etmez bir adam olan Diaby'e, sonra onu manevi oğlu gibi koruyan Wenger'e vuracağımı rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. O yüzden, bugün Arsenal yazısı yazmayacağım. Gelin bugün de Liverpool hakkında biraz ahkam keselim. 

Futbolda kazanma yetisi diye bir şeyin varlığından söz eden çoktur. Camianın genel olarak kendine güveniyle bağlantılı bir kavram olsa da, elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir bu kazanma yetisi. United'ın ve Fergie'nin her sezon ligin tepesinde olmasının sebebini tartışırken bu kabiliyetten bahsetmesek olmaz. Aynı şekilde, Liverpool'un "Doluya koysam olmadı, boşa koydum patladı" şeklinde geçen sezonlarından bahsedeceksek, kulübün kazanma yetisini kaybettiğini söylemezsek ayıp ederiz. Zaten bu tespittir ki, Liverpool yönetimine, camiayı kazanmayı hatırlatması için Dalglish'i geri getirme kararı aldırmıştır. Bu hamle, prensip olarak doğru gibi gözükse de, Liverpool'un Premier Lig'in tepesine dönmesi için atılması gereken adımlardan sadece ilkidir. Bana göre asıl ve çözmesi daha zor olan sorun, kadro yapısı ve mantalitesini bu kaliteye yükseltebilmektir. 

Futbol yorumcusu olmak çok kolay bir iş, çünkü hiç düşünmeden aklına geleni söyleyen kahvehane yorumcusu bile günde 2 kez doğruyu gösterebilmekte. Dalglish, Liverpool'un kadro yapısını değiştirmek için yaptığı seri transferler hakkındaki yüzeysel yorumlar "Bu adamların tamamı orta sıraların oyuncuları; bunlarla lig kazanılmaz" şeklindeydi. Suarez hariç yapılan transferlerin tamamının orta ve alt sıralardan geldiği aşikardı ancak aklı başında futbol yorumcuları ligin kazanılıp kazanılamayacağı sonucuna ulaşmak için biraz daha beklemeyi tercih etti. Aradan geçen 1 sene sonunda, bir çok Liverpool yazarının Dalglish balayı sona erdi ve bu transferler hakkındaki çatlak sesler yavaş yavaş duyulmaya başladı. 

Öncelikle, bariz bir şekilde ortada olandan bahsedelim. Liverpool, Torres'i 50 milyon pounda Chelsea'ye satarken futbol tarihinin en büyük kazıklarından birini atıyordu ancak bu paranın 35 milyonunu Andy Carroll'a harcayarak tarihin en büyük kazıklarından birini yemiş oldular. Bugün takımın en iyi oyuncusu konumundaki Luiz Suarez'in, Carroll'dan 10 milyon pound daha aza malolması bile bu alışverişin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu ortaya koymakta. Yok bu kanıt yetmedi diyorsanız, Aguero'nun 35, Dzeko'nun 27, Silva'nın 25, Mata'nın 25 milyon pounda malolduğunu hatırlatayım. Liverpool aynı parayla Silva-Arteta ikilisini alabilirdi mesela. Biraz düz bir mantık olsa da, temelinin su götürmeyecek kadar doğru olduğu ortada. 

Dalglish gibi kurt bir teknik adamı böyle büyük bir hataya sürükleyen ana neden, İngiliz iskelet oluşturma girişimiydi. İskoç'un yaptığı transferlere bakarsanız, Suarez hariç tamamının adadan olduğunu görürsünüz. Premier Lig'i kazanmak için bu ligi tanıyan oyunculara yönelmek belki yanlış değil ancak Dalglish, bunu, Jordan Henderson'a 18 milyon pound sayacak kadar ekstrem noktalara götürdü. Carroll'un form durumuna ve gol sayısına aldanıp ona 35 milyon saymayı belki anlayabiliyorum ancak Sunderland formasıyla hiç bir şey yapmamış bir adam olan Henderson'a verilen devasa bonservisi anlamam mümkün değil. Doğma büyüme Sunderland'li bir patronum olduğu için, fırsat buldukça Black Cats izleyen biri olarak Henderson'u bir süre yakından takip etmişliğim var. Liverpool'un kendisine saydığı parayı duyunca kulaklarıma inanamadım. Nitekim, bizim patron da "İyi kazıkladık" diye ellerini ovuşturuyordu. İngiliz iskelet oluşturmak belki Premier Lig başarısı için kritik bir faktör ancak Dalglish'in hatırlaması gereken Fergie, Mourinho ve Wenger gibi hocaların bunu İngiliz çekirdeğin etrafına yerleştirilen yabancı oyuncularla başardıkları. Bu arada Wenger de İngiliz oyuncuları hatırlarsa iyi olur tabi. 

Dağılan konuyu toparlamak gerekirse, şu an için, Carroll ve Henderson, bariz "hata" olarak görülen oyuncular ve bariz "İyi transfer" olarak görülenler de Suarez ve Henrique olduğunu söyleyebiliriz. Uruguaylı'nın Liverpool hücumunu tek başına sırtladığından bahsetmeye gerek yok sanırım. Henrique ise Liverpool'un yıllardır çözemediği sol bek sorununu çözmüş gibi gözüküyor. Haklarındanki görüşlerin karışık olduğu 2 adam ise Charlie Adam ve Stewart Downing. 

Charlie Adam, geçen sene Blackpool formasıyla insanüstü bir sezon oynadı. "Küçük takımları sırtlayan büyük oyuncular", futbolda sıkça rastladığımız bir kavram ancak bu işi Adam gibi yapanı ben daha önce görmemiştim. O performansının ardından büyük takımlardan birine transferi kimse için sürpriz olmadı ancak İngiliz basınının skeptik kanadı, onun küçük takım oyuncusu olduğunu, onun Blackpool performansının, litaratüre "Yusuf Şimşek etkisi" olarak geçmiş olan durumdan ibaret olduğunu yazdı. Blackpool gibi küme düşmüş bir takımdan, Liverpool gibi 20 senedir şampiyonluk kovalayan bir camiaya gelip, Steven Gerrard gibi efsane bir adamın pozisyonuna yerleşecekseniz, işiniz tabi ki kolay olmayacak. 

Adam ve Downing'in şu an için yaşadığı, "küçük" takımdan "büyük" takıma transfer olan her oyuncunun geçtiği bir dönem aslında. Downing, Martin O'Neill'ın Aston Villa'sının önemli bir parçasıydı ve o takım Premier Lig'in en iyi kontra atak yapan ekibiydi. Geriye iyi yaslanan ve hızlı çıkan Villa'nın oyun planı içerisinde Downing ve Young adeta patlama yaptı çünkü bu plan onların hızından maksimum verimi almak için çizilmişti. Aynı şekilde, Holloway'in Blackpool'u da Charlie Adam'ın merkezinde olduğu bir sistemdi. Adam, kendi sahasında topu alıp kafasını kaldırdığında, genelde rakip defansla birebir kalmış kanat oyuncuları buluyor, o öldürücü diagonal paslarından birini yolluyordu. Bugün aynı pozisyonu Liverpool formasıyla bulduğunda, topun arkasına 8 kişiyle geçmiş savunmalar görüyor. DJ Campbell'a uzun top atarak oynanan bir oyun ile Suarez ile verkaç yaparak hücum etme arasında büyük bir uçurum var ve buna Adam ve Downing'in alışması zaman alacak. 
Şu an için Liverpool'un dertsiz yanı savunması gibi gözüküyor. Benitez döneminden beri iyi savunma yapan takıma Steve Clarke gibi üst düzey bir defans hocasının katılımı ve sol bek sorununun çözülmesinden sonra, takım çok sağlam savunma yapar oldu. Bunun üzerine bir de Lucas hayatının futbolunu Dalglish yönetimi altında oynamaya başladı ve an itibariyle Liverpool ligin en az gol yiyen takımı. Liverpool'un sağlam defansı, özellikle büyük maçlarda ortaya çıkıyor ki, bu sezon United, City, Chelsea veya Arsenal'e maç kaybetmediler. Tabi ki madalyonun bir de öteki yüzü var ki, çok az gol yemesine rağmen, Liverpool averaj sıralamasında 6.sırada ve ilk 4 haftayı -12 averajla açan Arsenal'in bile arkasında kalmış durumda. (Lider City ile aralarında 31 gol fark var!). Liverpool şut isabeti oranında ligin 16.sı ve %9 gol olan şu oranıyla ligin en dibinde yer alıyor. Hücumdaki problemler, Liverpool'un Blackburn, Norwich ve Swansea gibi takımlarla berabere kalarak önemli puanlar bırakmasına neden oldu ve takım yine o nefret ettiği yere -ilk 4'ün dışına- yerleşti. 

Liverpool'un hücumunu tek tek isimler üzerinden değerlendirmek eksik olabilir. Takım, yıllardır her maçta sahaya sürebileceği bir organize hücum alışkanlığı kazanamadı ve en iyi sezonlarında bile Gerrard/Torres'in bireysel formuna bel bağladı. Bu açıdan, Arsenal'in tersi gibiler. Bir taraf hücumu ezbere yaparken, diğeri savunmayı otomatiğe bağlamış durumda. Tabi ki Arsenal son 15 senesini Wenger gibi ofansif bir beyinin komutası altında geçirirken, şu anki Liverpool takımının alışkanlıklarının çoğu Rafa Benitez'den miras. Dalglish'in, bu defansif takıma hücum alışkanlığı kazandırması uzun zaman alabilir ve her na kadar çok iyi bir hoca da olsa Steve Clarke seçimi bu işe pek yardımcı olmayacak. Bu noktada önerim 6 aylık bir Clarke/Wenger takası olabilir. 

Personel olarak baktığımızda, Liverpool hücumunu şekillendiren adamların büyük ölçüde defansif kafa yapısının tercihleri olduğunu görüyoruz. Bu seçimi yaparken, Wenger gibi teknik mükemmelliğe bakmaktansa, hep fiziksel özelliklere bakılmış. Liverpool'un en golcü isimlerinin fiziksel olarak en zayıf, ancak teknik olarak üst düzey oyuncular olan Suarez ve Maxi olması tesadüf değil. Eğer Dirk Kuyt gibi hücum vasıfları son derece yetersiz bir adam, sadece mücadele ediyor diye yıllar yılı ilk 11 oynadıysa, kusura bakmayın ama bu takım gol sıkıntısı tabi ki çeker. Elinizde kariyerinin zirvesindeki Gerrard ve Torres varken, Kuyt'un ofansif eksikliğini hissetmezsiniz ancak bu oyuncular ortada yokken bu kabak gibi ortaya çıkar. 

Bana göre, Liverpool'un en büyük problemi her iki kanatta ve hücuma yönelik orta saha mevkiinde yaşanıyor. Suarez, takımın en iyi oyuncusu olmasına rağmen, etrafında oynayan 3 adamın etkisizliği nedeniyle sürekli olarak ceza sahası dışında pozisyon almak zorunda kalıyor. Suarez'in 50 metreye 40 metre bir alanda, FM tabiriyle "Advanced Playmaker" yada "False Nine" gibi oynaması, maalesef Liverpool'un işine yaramıyor çünkü takımda ondan başka bitirici oyuncu yok. Dalglish'in ne yapıp yapıp, Suarez'i bitirici rolüne geri döndürmesi gerek ama bunu yapması için kanatların ve orta sahanın ona servis yapmaya başlaması lazım. Transfer döneminin son gününde takıma katılan Bellamy aslında bu amaca yönelik bir transferdi ve Bellamy bir kaç maçta rakip takımın kilidini açan isim oldu. Dalglish sezona Downing'i solda oynatarak başladı ancak Downing-Enrique ikilisinin bir türlü uyum sağlayamaması yüzünden, son dönemde Downing'i sağa çekmek zorunda kaldı. Hücum özellikleri Enrique'ye göre daha üst düzey olan Glen Johnson, Downing ile bir kıvılcım yakalarsa, hiç değilse Liverpool'un sağ kanadı iş yapmaya başlar. Bu durumda solda Bellamy yada Kuyt ikilisinden biri oynamak zorunda kalıyor ki buradaki tercih biraz zor. Kuyt'un hücum özellikleri yok denecek kadar az, Bellamy ise o mevkide 90 dakikayı %100 tempoyla oynayacak durumda değil. Hele ki göbekte Maxi oynuyorsa, Bellamy Liverpool için bir lüks halini alıyor. Bu durumda, Liverpool ya Bellamy'i sola koyup onun fiziksel yetersizliğini Henderson'un enerjisiyle göbekten desteklemek zorunda ya da Maxi'yi göbeğe koyup onun fiziksel yetersizliğini Kuyt ile kanattan desteklemek durumunda. Bir 3. ihtimal de Gerrard'ın tekrar form tutarak o çok sevdiği forvet arkasına yerleşmesi ancak şu an için bu eşeği bağlayabilieceğiniz bir ihtimal gibi gözükmüyor. Transfer döneminde, Dalglish'in, bir açık yada hücuma yönelik orta saha için girişimlerde bulunmasını bekleyebiliriz. 

Durumu özetlemek gerekirse, aynı Arsenal'in defansif problemleri gibi, Liverpool'un da kronik ofansif problemleri var ve yıllardır bu sorunlar çözüm bekliyor. Dalglish bunu çözmek için, hücuma yönelik 4 adam Suarez, Downing, Henderson ve Carroll'a tam 98 milyon pound saydı ancak rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu kadar parayla çok çok çok daha iyisi yapılabilirdi. Takımın yıllardır defansif kafa yapısıyla yönetilmiş olması belki bu oyuncuların performansını olumsuz etkiliyor ancak Bellamy ile beraber 100 milyonu geçen harcamadan sonra atılan goller itibariyle lig 11'si olmak biraz ağır kaçıyor. Bunu söyledikten sonra, sabah akşam eleştirdiğim Arsene Wenger'e saygılar göndermezsem olmaz. Sayesinde Arsenal taraftarı hiç bir zaman "100 milyonu sokağa mı attık?" diye sormayacak. Aynı Wenger gibi, Dalglish'in de, parçası olduğu kulüpte bitmek tükenmek bilmeyen bir kredisi var ancak 20 yılın birikmiş hayal kırıklığı bu krediyi bile harcayabilir. Bana göre, yol yakınken bir takım riskleri alması ve bu takımın mantalitesini değiştirmek yönünde bazı adımları atması gerekiyor. Aksi takdirde, Liverpool ilk dördün dışına alışacak ve Şampiyonlar Ligi'ne gidemediği her sezon rakipleriyle arası finansal olarak açılacak. Dalglish'in projesinin başarılı olması, kulübün sadece sportif değil finansal sağlığı açısından da hayati önem taşıyor. Onların ve Arsenal'in de dahil olduğu bir şampiyonluk yarışının özlemini çeken birisi olarak, umuyorum ki King Kenny başarılı olur ve bu takımı yeniden ayağa kaldırır. 

28 Aralık 2011 Çarşamba

Kaos Lazım Bazen



"You know what I've noticed? Nobody panics when things go "according to plan." Even if the plan is horrifying!..


..Introduce a little anarchy. Upset the established order, and everything becomes chaos. I'm an agent of chaos. Oh, and you know the thing about chaos? It's fair!"


Joker'den futbol tavsiyesi almak ne kadar doğru bilmiyorum ama dünkü Arsenal'i izlerken aklıma gelen replikler bunlardı. Takım her zamanki düzeniyle sahaya çıkmış, iyi top oynuyordu. %72'lik topla oynama oranı, %84'lük başarıyla yapılan 700'e yakın pas. Rakip takım kendi sahasına hapsedilmiş, bir de erken gol bulunmuş. Tüm göstergeler Arsenal'in farka gideceğini gösteriyor. Ama farkı geçtim; takım maçın sonunda 3 puanı bile alamıyor.

Machester United'ın sürekli olarak şampiyonluğa oynamasının nedenlerinden biri, ligin mütevazi takımlarına puan kaybetmeyişidir. United her sene, uzun galibiyet serileri yakalar, bu dönemde çok iyi oynamasa da 3 puanları alır. Böyle bir seriye Kasım ayı içerisinde de tanıklık ettik zaten. United, City'den 6 yedikten sonra oynadığı  5 maçta bayağı bir bocaladı (ve hatta Şampiyonlar Ligi'nden elendi) ama bu dönemde ligde 4 tane 1-0 galibiyet aldı. Bugün puan durumuna bakarsanız, sessiz sedasız yine City ile puanları eşitlediklerini görürsünüz. Eskiden olsa bu 3 puan alma yeteneğini yıldızlara bağlardık ama artık Fergie'nin elinde artık o da yok.

Şöyle anlatayım. Tam olarak hangi maç olduğunu hatırlamıyorum ama geçene sene United'ın geride gittiği bir maçta dakika 80 itibarıyla Rooney, Hernandez, Berbatov ve Macheda dörtlüsünün tamamı sahadaydı. Gerideyken sahaya forvet sürmenin "dahice" bir yanı yok tabi; ancak, Man Utd, bu işi yaparken diğer takımlardan biraz farklı yapıyor. United'ın bu "kaotik" halleri, hep daha önceden çalışılmış planlara dayalı. Fergie, rakiplere kendisini "öngörebilme" fırsatını vermemek için takımını her türlü varyasyonu oynayabilecek şekilde çalıştırıyor. Bundan dolayıdır ki, United'ın sahaya dizilişi her hafta, her maç ve hatta maç içerisinde bile sürekli değişebiliyor. Fergie, sahaya Hernandez'i sürüp, 4-3-1-2'ye döndüğünde, sağ bekinden sol açığına kadar bu değişikliğe tepki vererek oynamaya başlıyor. Berbatov varken kafaya yapılan ortalar, Hernandez girdiğinde ön direğe gidiyor; Rooney ileri uçtayken, "false 9" oynayan takım, Welbeck varken dip çizgiye inmeye çalışıyor. Belli ki, Fergie'nin bir B planı, hatta C,D,E,F planları var. Maç sıkıştığı zaman ya da rakibi şaşırtmak istediği zaman Fergie bu silahlarını kullanıyor ve takım bunlardan sonuç alıyor. Man Utd'ın o meşhur son dakikada kurtardığı maçların sebebi de burada yatıyor zaten. Fergie, ortama biraz kaos enjekte etmekten hiç çekinmiyor. Joker'in de dediği gibi, eğer işler plana göre gidiyorsa kimse paniklemiyor. İsterse planın 4-2-4'e dönmek olsun; takımını bu korkunç plana daha önce çalıştırdıysan, sonuç geliyor.

Şimdi burda Manu'yu överek içinizi baymak istemiyorum ama dün ilk yarı berabere bitince bir çok kişinin ve Mick McCarthy'nin kafasından geçen şuydu: "Ya RVP şapkadan bir tavşan çıkarır; ya da bu maç berabere biter".

Arsenal'in bir B planı olmadığını, Wenger'in 60'da Arshavin, 80'de Chamakh'ı sokmaktan başka değişiklik bilmediğini anlamayan kalmadı artık. Wenger yaklaşık 1,5 senedir, skor ne olursa olsun aynı değişiklikleri yapıyor. 1,5 sene her maçta Arshavin, Chamakh, Rosicky sonradan oyuna giriyor; daha bu adamların bir şeyi değiştirdiğini gören olmadı. Bunun sebebini artık bu oyuncularda aramaktan da vazgeçmek lazım sanırım. Arsenal'in oyun planı o kadar tek boyutlu ki, isterseniz 9 tane forvet sokun, takımın oynadığı futbolu hiç bir şekilde değiştiremiyorsunz. Ben Ferguson'un Vidic'i forvete koyup, doldur boşalt denediğini bile hatırlarım ama Wenger son 3 senedir bas bas "forvet oynamak istiyorum" diye bağıran Walcott'u, Chamakh'ın yanında denemeyi akıl edemedi. Belli ki Chamakh, 4-4-3'ün ucunda oynayacak bir forvet tipi değil. O zaman 4-4-1-1'e dön bir gün, koy Chamakh'ın arkasına Walcott'u, biri güreşsin alan boşaltsın, diğeri boşalan alanlara dalsın. Chamak kurudu gitti elinde, Walcott da son 3 senedir yerinde sayıyor. Böyle bir B planını antremanlarda çalıştırsan, bir gün başın sıkışınca denesen ya arkadaşım. Biz de senin o Prof lakabını nereden aldığını merak edip durmasak.

Baktım maçtan sonra Arsenallilerin kimi hakemden şikayetçi; kimi Wolves'un anti futbolundan yada attıkları golün balık olduğundan.  Ligin 16.'sına karşı, içerde oynanan maçta bunlar biraz ayıp kaçıyor. Arsenal'in dünkü maç gibi durumlarda kıracağı bir alarm camı, açacağı bir yedek paraşütü yoksa, Mick McCarthy de gelir bundan yararlanır arkadaşım. Senin hocam 15423.'üncü maç üstüste aynı değişikliği yapıyorsa, sezon başın 10 milyon saydığı Ox'a şans verecek kadar yüreği kalmamışsa, Wolves da puan alır senden South Park Cows da. Bir sezon daha kaydı gitti elimizden, Wenger kronik illetlerinden kurtulup yüzümüze bir gülücük koyamadı. Böyle giderse Joker'den rica edeceğim, açıversin bir tane bana.

26 Aralık 2011 Pazartesi

24 Aralık 2011 Cumartesi

Eyvah! Transfer Dönemi!

Arsene Wenger ve onun para harcama alışkanlıkları hakkındaki düşüncelerimi tekrar yazmama gerek yok sanırım. Wenger, belki dünyanın en iyi teknik direktörü ancak gerektiği yerde, gerektiği transfer hamlelerini yapmamaktaki inadı yüzünden hem kendisi, hem de Arsenal yıllardır kupasız yaşamak zorunda kalıyor. Arsenal, senelerdir, yapılmayan transferlerin, kapatılmayan gediklerin, gönderilmeyen oyuncuların bedelini ödüyor; tüm bunların hesabını kimse Wenger'e soramıyor; soran 1-2 gazeteci de "Benim Torres'e verecek 50 milyonum yok" ya da "Alonso'yu alsaydım Diaby ve Denilson'un kariyerini bitirirdim" gibi akılalmaz cevaplar alıyor. 

Bakmayın Wenger'in transferin son gününe 3 oyuncu sıkıştırdığına, Arsenal Old Trafford'ta 8 köşe olmasa, belki bu transferleri bile göremeyecektik. Fransızın cebinden para çıkması için Arsenal'in illa ki bir felaket yaşaması lazım. Hatırlarsanız, 2009'da Aston Villa, ilk yarı sonunda Arsenal'in beşinci sıraya ittiğinde, normalde Ocak'ta transfere pek yanaşmayan Wenger, Arshavin'e 15 milyon pound saymıştı. Böyle reaktif transfer politikasıyla da ligi ancak 3. bitirebiliyorsunz işte. Temmuz ayında elini cebine atıp transferi bitiren proaktifler müzelerinde yeni gümüşleri koyacak yer ararken, her sezon önlemi alınmamış bir felaket tarafından tokatlanan Arsenal de avcunu yalıyor. 

Mesela, bugün Arsenal'i bekleyen en büyük tehlikeyi, yani RVP'nin sakatlanmasını ele alalım. Eldeki diğer forvetlerden Chamakh tek kelimeyle tükenmiş durumda. Park ise Lig ve Federasyon kupasında çeşit olsun diye sahaya sürülmekten öteye geçecek bir adam değil. Chamakh'ın geçen yaz gönderilmesi gerekiyordu; Park ise gereksiz bir transferdi. Chamakh'ın geçen yaz gönderilmemesinin sebebi, Arsenal'in Squillaci denilen kazmaya hala maaş ödüyor olmasıyla aynı: "Wenger'in hata yaptığını kabul etmeye yanaşmaması". Park'ın alınmasının tek sebebi de "ucuz" olması. 

Arsene Wenger'in, Arsenal'i bekleyen en büyük tehlikeye aldığı önlemler bir bitik ve bir ucuz adamdan ibaret. Üstelik, bitik adam Chamakh, Gervinho ile beraber Afrika Kupası'na gidiyor ve en az 1 ay boyunca ortada yok. Elalem kenarda Dzeko'yu, Berbatov'u, Carroll'u, Torres'i, Pavlyucenko'yu oturturken, Arsenal'in yedek golcüsü Park... Vay bizim halimize. 

Olay sadece RVP'nin sakatlanması olayı da değil. Bu adam her maç iyi oynamak zorunda mı kardeşim? Onun gününde olmadığı bir maçta kenardan gelip skora etki edecek bir oyuncumuz olsa fena mı olur? Maç skoru ne olursa olsun Walcott-Arshavin değişikliğini yapmak zorunda kalmasak? 

Adam gibi bir yedek golcü tabi ki her takımın ihtiyacı ama Wenger'den böyle bir hamle beklemek biraz Polyannacılık olur. Nitekim kendisi son dönemde sakatlık krizlerini cüzdanına dokunmadan aşmanın çaresini de buldu. Defansta problem oldu, Sol Campbell geldi; kaleci lazım oldu Lehmann emekli kahvesinde pişpirik oynamayı bırakıp kaleye geçti. Kapatacak gedik mi var? Huzurevine telefon açıyoruz artık. 

Bu akımın bu seneki temsilcisi, büyük ihtimal Henry olacak. Henry her ne kadar bu kulübün gördüğü en yetenekli oyuncu olup henüz emekli olmamış olsa da, Premier Lig'te top koşturacak forma sahip olup olmadığı soru işareti. Son bir kaç haftadır Arsenal ile idmanlara çıkmasının sebebi de bu düzeyin tespit edilmeye çalışılması zaten. Gerçi Wenger, Henry olayını soran gazetecilerin gözünün içine baka baka "Ben o ihtimali hiç düşünmedim" diyerek yalan söylüyorsa da, cümle alem biliyor ki, Henry, olası bir 2 aylık kiralama opsiyonunun fizibilitesi için Londra'da. 

Henry olur; olmaz bilmiyorum; ama heykeli dikilecek kadar kulübe sembol olmuş bir adamın kariyerinin sonbaharında sahada zorlandığını görmek istemem. Kariyerlerinin zirvesinde izlediğim Jordan, Schumacher gibi elemanların 40'larından sonraki dönüşleri gibi bir şey olmasından korkuyorum. Ha, Henry, Chamakh'tan daha kötü olabilir mi diye sorarsanız, "Chamakh ve Park'ı toplasanız, 35'lik Henry'nin sol testisi olamazlar" diye cevap veririm herhalde. 

Bu arada, hayal kurmak isteyen goonerlar için Podolski isminin bir kaç haftadır sıkça yazıldığını söylemem gerekir. Hatta Wenger'in Goetze için girişim yaptığını yazanlar da var da buna inanmak için kahvaltıda Polyanna'yı, öğle yemeğinde de İclal Aydın'ı yemiş olmak lazım. Golcüyü bir kenara koyarsak, asıl aciliyetin sol bekte olduğunu söyleyebiliriz. Gibbs ameliyat oldu ve uzun bir süre forma giyemeyecek. Andre Santos'un da en az 2 ay daha olmadığını hesaba katarsak, sol bek transferine kesin gözüyle bakabiliriz. Ben olsam kiralık olayına hiç girmem, basar parayı adam gibi bir sol bek alırım. Gibbs'i de tedavi gördüğü üniversite hastanesine bağışlarım. Tamamı beş para etmiyor bari organlarını filan satıp hayat kurtarsınlar. Sola yapılacak transfer şu an için tam bir muamma. Baines olsa da yesek.

22 Aralık 2011 Perşembe

Piyango

Pazar günü Arsenal, City deplasmanından puan almayı ne kadar hakettiyse, dünkü Villa da Arsenal'den puan koparmayı öyle haketti. Olayın aslında futbolun adaletiyle filan alakası yok, her iki maçta da daha fazla hata yapan takım, bunun bedelini ödedi. Villa, dün sezonun en iyi futbolunu oynadı ama kornerleri savunamayışları, aynı Liverpool maçında olduğu gibi bu maçtada pahalıya maloldu. Arsenal de bir değişilik yaparak, bu sefer duran top zaafı yüzünden maçı kaybeden taraf olmamayı başardı.

Alex Mcleish, Aston Villa'nın başına geçtiğinde, Birmingham'ın bordo yakasından bayağı bir homurtu yükselmişti. Dile kolay, ezeli rakibi küme düşüren hocayı, sıcağı sıcağına işe almak pek de görülmüş bir şey değildi. Üstelik Mcleish, Birmingham'a oynattığı negatif futbol yüzünden bolca eleştiri de aldı. Bu sezon başından beri de, Villa taraftarı, kendi takımlarının da geçen seneki Birmingham gibi doldur boşalt oynamaya başlayacağı korkusuyla Mcleish'e hep temkinli yaklaştı. Villa'nın 5-6 maçını izlemiş biri olarak, benim de izlenimim olumlu değildi aslında. Dün, Arsenal karşısında takır takır top oynayan takımı görünce bayağı bir şaşırdım. Geçen sene Arsenal'in sezonunu dinamitleyen adam olan Mcleish'e de "Gücün bir tek Arsenal'e mi yetiyor" diye kızdım.

Aslında Villa mı oynadı; yoksa Arsenal mi onlara izin verdi kararsızım. Arsenal toparlanmış ve iyi futbol oynamaya başlamış olsa da, bugün benim diyen takımın 4 bekini elinden alsanız, zorlanmaması mümkün değil. Üstelik buna bir de stoper ve DM'in eksikliğini de eklerseniz, Arsenal'in dün neden zorlandığını anlarsınız. Coquelin iyi niyetli ve yetenekli bir genç de olsa, hayatında ilk defa oynadığı sağ bek pozisyonunda zorlanması normaldi. Arsenal'in sağdan başlayan krizi, Frimpong'un da gününde olmayışıyla orta sahaya sıçradı ve takımın bütün oyunu bundan etkilendi. Sol bekte rolüne alışık olan Vermaelen bile bu defansif krizden nasiibini aldı. Zaten Arsenal'in yediği gol de koro halinde yapılan bir defansif hatadan geldi. Koscielny kafayı alamadı, Vermaelen gereksiz bir pas denedi, Mertesacker da o topa kafasını sokmadı. 

Arsenal golü yiyip hücumu hatırlamak zorunda kalınca, Wenger Frimpong-Rosicky değişikliğini yaptı ki, takımın maç boyu oynadığı en iyi futbol da bu noktadan sonra geldi. Arsenal biraz top yapmaya başlayınca 70 dakika haldır haldır akın edecek cesareti kendiden bulan Villa frene basmak zorunda kaldı. Wenger'in bu sezon hiç yararlanamadığı Benayoun sahneye çıkıp gitti gibi gözüken 3 puanı Arsenal'e kazandırdı. 

Bu tip 3 puanlar aslında iyi oynanarak alınanlardan daha değerli. Man Utd bunları en iyi değerlendiren kulüptür mesela. Her sene şampiyonluğa oynamaları da bu yüzdendir. 4 maçı hiç bir şey oynamadan 1-0 kazandıkları bir periyodu daha yeni geride bıraktık mesela. Oynamadan maç kazanmak bambaşka bir sanat ve Arsenal'in de gerektiğinde bunu yapmayı öğrenmesi gerekiyor. 

Yazıyı bitirmeden son 1 not eklemek istiyorum:

Sevgili Arsene, 

Arshavin denilen 5 para etmez adamı tam 1 sene boyunca her maça ilk 11 çıkardın; ne cacık oldu, ne lahana turşusu.

Sonra biraz akıllanıp kendisini kulübeye yolladın ama son 1 senedir her maçta ısrarla Arshavin'i sonradan oyuna sokuyorsun ve bu elemanın daha hiç bir maçın kaderini değiştirdiğini görmedik.

Acaba 10 milyon kağıt saydığın Ox'un sırası gelmedi mi? 

Yanında geleceğin yıldızlarından biri otururken, 30 yaşına gelmiş ve son 2 senede bu takıma hiç bir şey katmamış bir elemanda ısrar etmek senin gibi bir hocaya yakışıyor mu? 

Sevgiler,
Bigboned.

Not: İstifa!




21 Aralık 2011 Çarşamba

Kurabiye Adaleti

Memleketteki şike olayı patladığından beri Fenerbahçelilerin ağzından düşmeyen bir savunma var. "Herkes yaptı, sadece biz ceza alacağız". Sanki başkalarının yapıyor olması, işlenen suçu hafifleten bir şey. İngilizlerin "Eli kurabiye kavanozunda yakalanmak" diye bir deyimi vardır. Evet, abin, kız kardeşin bütün gün kurabiyeleri araklamış olabilir ama annen mutfağa girdiğinde, eli kurabiye kavanozunda, uzunları yakmış kamyona bakan geyik gibi kalan sen olduysan, güdümlü anne terliğini de sen yersin. Olay bu kadar basittir. Galatasaray, 50 sezonun 50'sinde de şike yapmış olabilir, ama şike operasyonun düğmesine Fenerbahçe'nin şikeye teşebbüs ettiği 51. sezon basıldı ve eldeki delilleri tamamı bu sezona aitse hadi geçmiş olsun. Abinin bütün gün yediği kurabiyelerin, senin mahkemedeki savunmana pek de bir katkısı olmaz bu saatten sonra.

İngiltere Futbol Federasyonu, bugün, Luis Suarez'e, Man Utd maçında Evra'ya ırkçı hakerette bulunduğu gerekçesiyle 8 maç ve £40.000 para cezası verdi. Kimin ifadesiyle, hangi delille, hangi rapora dayanarak bu karara ulaşıldığını tam bilmiyorum ama federasyonun sezon başından beri tekrar tekrar gündeme gelen bu konuya dur demek istediği ortada. Liverpool'luların John Terry gibi hayatını ırkçılık yaparak kazanan bir adam varken, Suarez'in ceza almış olmasını sindirememeleri belki normal ama burda da dönüp dolaşıp kurabiye savunmasına geliyoruz. Premier Lig'de oynadığı son 10 sene rakiplerine etmediği hakaret kalmayan Terry'nin, beş para etmez bir adam olması Suarez'in savunmasına yardımcı olacak bir şey değil. Hatta, yarın Terry'nin arka bahçesinde gaz odası bulsalar, Suarez yine suçlu olarak kalacak. Yapmayacaksın arkadaş. Yapıyorsan, yakalanınca ağlamayacaksın.

Bu ırkçılık meselesinde kendi kendimle hemfikir olamıyorum aslında. Yanlış anlaşılmasın, federasyonun, bu tip söylemlere tahammülü olmamasını destekliyorum ve kanıtlandığı takdire en ağır cezaların uygulanmasının arkadasındayım. Ancak şöyle de bir durum varki, sahada ben senin anana, babana, sülalelene, gelmişine, geçmişine, doğmuşuna, doğmamışınıa, mezardaki ninene, kahvedeki dedene, askerdeki amcana, berberdeki kayınçona düz gitsem, sarı kart bile görmüyorum. Ama ağzımdan bir "N-word" çıkarsa 8 maç ceza alıyorum. Eh benim siyahi olmayan akrabalarımın günahı ne o zaman? Onlara küfretmek serbest mi? Irkçılıkla mücadele etmek güzel ama şu anki uygulama biraz tutarsız ve eksik gibi. Bu konudaki kurallar adam akıllı yazılana kadar dünyanın her yerindeki futbolcu kardeşlerime tek bir tavsiyem var: "Irkına değil, anasına küfredin.".


Vallahi de Ölmedim

En kıl olduğum şeylerden biridir. Bir blogu düzenli takip etmeye başlarsınız; 2 ay sonra blog sahibi kepenk kapatır. Kimi maymun iştahlı olduğundan; kimi de harbiden iş güçten fırsat bulamadığından elini ayağını çeker bu blog aleminden. Benimki de ikincisinden oldu aslında, her ne kadar eli ayağı çekmek gibi bir niyetim olmadıysa da, hayatımın en yoğun bir kaç ayında bloga yoğunlaşacak zamanı bir türlü bulamadım. Yoğunlaşmadan yazılan baştan savma yazıları da buraya doldurmak da istemedim. Bu arada, blogu takip edenlere bir açıklama yazmadığım için de denizaşırı fırça yedim. Yazdığımızı düzenli okuyan 4 kişi vardı; onlara da ayıp mı ettik ne?


Yes Man'de Zooey Deschanel'in grubunun sahneye çıktığı sahneyi hatırlayın. Allison, kendilerini izlemeye gelen 5 hayranının da isimlerini biliyordu. Bizimkisi de o hesap işte. 4 okuyucu; tekrar hoşgeldiniz.

Nerde kalmıştık? Arsenal diye bir takımdan bahsediyorduk sanırım. Bloga yazmayışımın bilinçaltında yatan sebeplerinden birisi, bu sezon çenemi kapattığımdan beri Arsenal'in galibiyet serisi yakalamış olması. Hani içinizden "Bu adam da sadece eleştirmek için blog açmış; takım toparlayınca sustu" diye düşündüyseniz, sizi pek suçlayamam. Ben işle güçle haşır neşirken, Arsenal de takım olarak 3 level atladı. Abartmış gibi olmayayım ama Eylül'de düşme hattına yakın duran takım, 2 ay içerisinde ligin en iyi futbolunu oynayan takımı halini aldı.

Arsenal için bu yeni bir şey değil gerçi, bu takım son 10 senedir ligin en iyi futbolunu oynuyor. Eğer bugün Man City'nin Arsenal'den iyi futbol oynadığını düşünüyorsanız; Pazar günkü maçı bir daha izleyin derim. 2 senede transfere 1 milyar pound harcamış City, 4 bekinden yoksun ve 18 yaşındaki stoperi sol bek olarak oynatan Arsenal karşısında, kendi sahasında zorla sonuca gidiyorsa, Arsenal son 2 ayda iyi yol katetmiş demektir. 3 ay önce şehrin öteki yakasında bir dolmuş dolusu gol yiyen sanki Arjantinli Arsenal takımıydı.

Geçen Pazar, hayatımda ilk defa tuttuğum takım yenilirken suratımda bir gülümseme vardı. Eksiklere rağmen, Arsenal'in City'nin üzerine cesurca gidişi, sezon başındaki korku filmlerinden sonra ilaç gibi geldi. Hakem, Micah Richards'ın bariz elle oynadığı pozisyonda eyyam yapmaya karar vermese, Arsenal hakettiği puanı da alacaktı da, bakmayın artık. Çok da önemli değil zaten. Wenger'in de kabul ettiği gibi, Arsenal'in ligi kazanma gibi bir durumu kalmadı artık. Çatırdayan Chelsea'ye, orta sahasız oynayan Man Utd'a ve şu anki formunu nereye kadar sürdüreceği belli olmayan Tottenham'a bakarsak, Manchester City'nin ligi çok rahat şampiyon bitireceğini söyleyebiliriz. Hele ki Şampiyonlar Ligi'nden elendikten sonra, artık 150 kişilik dev kadrolarını tamamen lige konsantre etmeleri mümkün. Eğer Ferguson, şu an hiç bir futbol oynamadan 3 puanları toplayan takımını ligin başındaki formuna döndürebilirse, United komşularını yakından takip edebilir. Benim tahminim, Londra kulüplerinin, uzaya çıkan mekikten kopan yakıt tankları gibi birer birer şampiyonluk yarışından kopacakları yönünde. Umarım yanılırım tabi ki.

Pembe bir tabloyla geri dönüş yapmış gibi gözüksem de, Arsenal'in iyi futbol oynamaya başlamış olmasının son 5 senedir yapılan tüm hataları unutturduğunu sanmayın. Bu sene takım daha ilk 8 haftada lige havlu attı ki, benim açımdan bu büyük bir hayal kırıklığı. Barça ve Real gibi hayvanlar varken, Şampiyonlar Ligi için umutlanmak da ne kadar gerçekçi olur bilmiyorum. Takımın iyi oynadığı bir gerçek ancak ama Arsenal hücumu hala büyük ölçüde RVP'nin omuzlarına yüklenmiş durumda. Gervinho, tam bir süpriz paket, boş kaleye kaçırıyor, olmadık pozisyonlarda asist yapıyor. Walcott hala 90 dakikanın 75'inde kaybolarak oynuyor. Arshavin tek kelimeyle bitmiş durumda. Chamakh onu burun farkıyla takip ediyor. Her ikisinin de satılacağı kesin gibi. Wenger'in peygamber sabrı olmasa zaten Şubat'a çıkmazlardı. Bu arada Arsenal, bir sezonu daha Gibbs ve Diaby'den yararlanamadan geçirmekte. Santos'u da kaybeden Wenger, Ocak'ta kiralık sol bek getirecek. Wayne Bridge diyorlar ama götü göbeği salmış adamın yanına Wenger yanaşmaz gibi geliyor. Orta saha üçlüsünden bahsetmek istemiyorum nitekim nazar değecek adamlara. Arteta sen neymişsin be arkadaş? Eğer Arsenal Eylül'den beri 3 level atladıysa bunun yarısı Arteta yüzünden. Senelerce Cesc'in ağlamaklı suratına niye katlanmışız ki biz? Arteta'nın ofansif varlığı Ramsey'e, defansif varlığı da Song'a kademe atlattı resmen. Dönüşü Şubat'a kalmış olsa da, Wilshere'ın da buraya katılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Defansta Vermaelen'in varlığını da özlemişiz. Beklerin tamamı sakat olsa da, Arsenal geçtiğimiz senelere göre çok daha iyi defans yapmaya başladı. Eklemeden geçemeyeceğim bir şey de takımın yıllar sonra adam gibi bir kaleciye kavuşmuş olması. Lig Kupası'ndaki Fabianski/Mannone rezaletini gördükten sonra Szczesny'e kurşun döktürmüştür bence Wenger.

Gördüğünüz gibi, gözü kapalı sürekli eleştiren bir Wenger düşmanı değilim. Sezon başında kellesini isterken, bugün ligin en iyi futbolunu oynattığını söyler hale geldim. Ha, Arsenal'in Wenger'in yönetimi altında ciddi bir kupa kaldıramayacağına olan inancım da herhangi bir değişiklik olmadı. Ancak, şu an sahadaki takımı izlemekten de zevk alıyorum. Yani son 5-6 senenin ikilemine geri dönüş durumdayım. Göze hoş gelen futbol mu? Kupa mı? Göze hoş gelen kupa mı yoksa? Bilemedim."Wenger istifa!"