24 Eylül 2011 Cumartesi

Yalancı Bahar

Hakkında yorum yapmanın zor olduğu bir Arsenal maçını daha geride bıraktık. Lige Arsenal'den daha berbat başlama becerisini göstermiş bir takım olan Bolton karşısındaki oyun, takımın özlediğimiz hücum futbolundan örnekler sergilemesi açısından olumluydu. 

Biz Arsenal'in topa hakim olduğunda tehlikeli olan bir takım olduğunu zaten biliyorduk. Oven Coyle sağolsun, ayağı top yapan tek adamı olan Petrov'u sol açığa hapsedip Arsenal'e orta sahayı bırakarak, Arsenal'e topla oynama şansı verdi. Coyle'un amacı, 3 tane fiziksel oyuncuyla göbeği daraltmaktı ve bunda ilk yarıda başarılı da oldu. Ancak pas yapamayan Bolton, sürekli top kaybederek Arsenal'in hücum ritmini bulmasına yardımcı oldu. 

Wenger, beklenen forvet arkası pozisyonu yerine, Arteta'yı defans dörtlüsünün hemen önünde oynatıyor. Bunu yapmaktaki amacı, takımın bu bölgede kaybedeceği top sayısını minimuma indirmek. Ancak Arteta dipte kalınca, orta sahayı geçecek ve defansı yaracak topları atma görevi Ramsey ve Song'un üzerine düşüyor. Song'a bu konuda diyecek hiçbir şeyim yok çünkü adam neredeyse Fabregas seviyesinde paslar atmaya başladı. Bu işi asıl beklediğimiz adam olan Ramsey ise sürekli olarak yana ve geriye oynamaya devam ediyor. Hayır, bugün derinlemesine tek bir top attı Ramsey ve o da Walcott'un rakibi 10 kişi bırakmasıyla sonuçlandı. Bu işleri daha çok yapsa, Arsenal hücumu daha etkili bir hale gelecek. Tabii ki Wenger'in bu bölgede asıl oynatmak istediği adam Wilshere ama o Pazartesi yeniden bıçak altına yatıyor ve Aralık ayına kadar dönmeyecek. 

Takım maçı gol yemeden bitirdi, ancak bunun çok iyi bir defansif performansla yapıldığını söylemek zor. Daha 2. dakikada Gibbs'in uyumasından yararlanan Bolton, neredeyse öne geçiyordu. Neyse ki Arsenal'in artık bir kalecisi var. Arsenal'in lige berbat başlayan savunmasının düzeldiğini söylemek için çok çok erken. Haftaya White Hart Lane'e gidiliyor ve oradaki performans, şu ana kadar 14 gole izin veren defansın gidişatı yönünde daha iyi bir fikir verecek. Bu arada, geçen haftaki defans hatalarından sonra, hafta içi, gazeteciler, Wenger'e Steve Bould, Martin Keown ya da Tony Adams gibi bir ismin, savunma antrenörü olarak işe alınması mümkün mü diye sordular. Wenger'in cevabı ise "Ben 32 yıldır bu işi yapıyorum, böyle sorulara cevap vermem" oldu. Bana göre soru gayet makuldü ama Wenger her zamanki gaflet uykusuna devam etmeyi tercih etti. Haftaya Tottenham kendisini 4'lerse belki bu konuyu biraz daha ciddiye alır. 

Bugünkü maçın bize hatırlattığı iki nokta vardı. Birincisi, RvP'nin ceza sahası içerisinde ne kadar etkili olduğuydu. Sezon başından beri kendisinin çok fazla dışarılarda dolandığından şikayet ediyordum. Sonunda kendisi doğru yolu bulup ait olduğu bölgeye gerektiği önemi gösterdi. İkinci mesele ise Walcott'un forvet oynama isteğinin bir başka bahara kalmasıydı. Geçen hafta Wenger'den kendisini forvet olarak denemesini istediği yazılan Theo, bugünkü maçta ayağına gelen 2-3 pozisyonu öyle acemice harcadı ki, Wenger böyle bir ihtimali aklına getirdiyse bile bugünden sonra rafa kaldırmıştır. 

Takımın 3 puan alması, goller atması ve gol yememesi açısından olumlu bir maçı geride bıraktık. Ancak Bolton'un form durumunu ve 10 kişi kalışını hesaba kattığınızda, bugünkü sonucun çok heyecan verici olduğunu söylemeniz zor. Arsenal, kendini toparlamak istiyorsa, buna haftaya White Hart Lane'de başlamak zorunda. Nitekim derbi kaybedilirse, takımın ilk 4 şansı konusunda çok ciddi soru işaretleri ortaya çıkacak. Bana göre yeterince soru işareti var elimizde ama hala umutlu olanlarınız olduğunu da biliyorum. 

18 Eylül 2011 Pazar

Birinciden 8, Sonuncudan 4

Yok, olmuyor. Ben ne kadar "Transferler yerine otursun", "Biraz zaman verelim", "Anlamaya çalışalım" desem de, Arsenal'in sorunları gözardı edilecek seviyeye hiç inmiyor. Swansea ve Dortmund maçlarında Arsenal toplam 4 şut atmayı başarınca, buna bile olumlu yanından bakmaya çalışıp "Hiç olmazsa defans iyiydi", diyerek avunduk. Daha bu olumlu yorumun üzerinden 3 gün geçmedi, Premier Lig'in en kötü takımlarından birisi, Arsenal'in defansını gelip karpuz gibi yardı. 

Buradaki yazılarda Wenger'in kellesini istediğimde hala bunu çok ağır bulanlar oluyor ancak başka çözümü yok bu işin maalesef. Bu adam ve yanındaki ekip ne Arsenal'e defans yapmayı öğretebildi, ne duran top savunmasını iyileştirebildi, ne de savunmayı doğru transferlerle destekleyebildi. Son 6 senedir takımın berbat defansif performanslarına alıştık artık ama 4 maçta 14 gol yiyerek kepazelik seviyesine gelen bir takıma da alışmak istemiyorum izin verirseniz. Dün Arsenal'in yediği 4 gol de komedi filminden kesitler gibiydi. Kendi kalelerine aynı golü yazan iki adam bu takımın savunma oyuncuları, defansına yardım etmeye çalışırken sakarlık yapan forvetler değil. Yakubu'nun ilk golünde savunma çizgisi ve kademesi yine evlere şenlik. Yakubu'nun ikinci golünde ise sağ taraftan orta yapıldığında, stoperlerin ikisi de olay mahalinde yoklar; Yakubu'ya en yakın adam RvP'yken sol bek sağ tarafta, sağ bek penaltı noktasında ve Koscielny de sol bekin yerinde pozisyon almış durumda. Dalga mı geçiyorsunuz bizimle yahu?

Bana göre dünkü mağlubiyet, Man Utd'tan yenilen 8'den daha da ağır ve endişe vericiydi. United maçında "Çok eksik vardı", "Rakip daha hazırdı" gibi bir takım bahaneler vardı ortada. Dünkü maçta ise Vermaelen ve Wilshere hariç ideal 11'iyle sahaya çıkan bir Arsenal izledik ve rakip de şu an Premier Lig'in en zayıf takımıydı. Hatta Arsenal dün galibiyet alsaydı, Steve Kean büyük ihtimal kovulacaktı. Tüm bunlara rağmen Blackburn, Arsenal'i dörtledi, ki Rovers'ın ligde en son 4 attığı maçı bulmak için 2008 Şubat'ına kadar geri sarmanız gerek. Arsenal'in, ligin ilk 5 maçından 4 puan aldığı sezonu bulmak için de Premier Lig'in "3 puanlı sistem" öncesi günlerine dönmeniz lazım. Arsenal, Lig Kupası'nda Birmingham'a yenildiğinden beri oynadığı 16 lig maçında, 3 galibiyet, 7 beraberlik ve 6 yenilgi aldı ve bu maçlarda -9 averajla oynayarak 16 puan topladı. Maç başına 1 puan ortalamayla oynadığınızda, Premier Lig'de küme düştüğünüzü hatırmatmama sanırım gerek yok. 

Açık söyleyeyim, bu rezil performanslara zerre üzülmüyorum. Arsenal camiasının, Wenger'in miyadının dolduğunu anlaması için götüne daha kaç tane daha tekme yemesi gerekiyor tam emin değilim ama ligin tepesindekinden sekiz, dibindekinden dört yenerek başlanan bu sezon benim açımdan oldukça umut verici. Geçtiğimiz hafta İngiltere hükümetinin resmi araştırma şirketi YouGov, Premier Lig taraftarı arasında yaptığı son anketin sonuçlarını açıkladı. Buna göre, "Hocanızdan memnun musunuz?" sorusuna verilen cevaplara göre yapılan sıralamada Wenger 16. sırada. Gel gelelim "Kovulsun mu?" sorusuna taraftar aynı cesaretle hala cevap veremiyor. Arsenal taraftarının büyük bölümü, 125 yıllık kulübün Wenger'siz zorlanacağını düşünüyor ya da yerine daha iyi bir hoca bulunmasının zor olduğunu. Yani, "Memnun değiliz ama belki değişir" düşüncesi hakim camianın genelinde. 15 yıldır takımın başındaki 61 yaşındaki bir adamın değişeceğini ummak gerçekten Polyannacılık. Hele ki bu adam, hatalarından ders almayı bir yana koydum, onların hata olduğunun bile farkında olmayan ve sürekli olarak aynı yanlışları yapan Wenger ise. 

14 Eylül 2011 Çarşamba

Bardağın Hangi Tarafı?

Maçtan önce 1 puan deseniz belki birçok Arsenal'li kabul ederdi ama maçın bitişi itibariyle 3 puanı kaçıran taraf Arsenal oldu. Dortmund'un puanı hak etmediğini söylemek de haksızlık olur. 

Maçın değerlendirmesini yapmakta zorlanıyorum çünkü ne tarafından baktığınıza göre yapacağınız analiz tamamen değişebilir. Bardağın dolu tarafından bakmak istersek, deplasmanda iyi savunma yapan ve Perisic şapkadan muhteşem bir tavşan çıkarmasa galip gelecek olan Arsenal'i övebiliriz. Bardağın boş tarafından konuşmak istesek de, maçın neredeyse tamamını mahkum oynayan Arsenal'in, alıştığımız hücum futbolunun kıyısından bile geçemediği için eleştirebiliriz. 

Sanırım doğru analiz yapmak için bu iki ekstremin ortasında bir yerlere konumlanmamız gerekiyor. Borussia Dortmund, geçen sene Avrupa'nın en iyi hücum eden takımlarından biriydi. Dün akşam da maça inanılmaz istekli ve hızlı başladılar. Arsenal'in henüz birbirlerine alışma çabasındaki stoper ikilisi ilk 15 dakikada 3 kere Dortmund orta sahasından çıkan toplarla yarıldılar ve Lewandowski bu hücumların birinde gol ile burun buruna geldi. Almanların göbekte boşluk bulmalarının nedeni, Arsenal'in maça hiç alışık olmadığımız kadar geniş bir alana yayılarak başlamasıydı. Normalde sahaya olabildiğince kompakt dizilmeye çalışan Arsenal, 50 metre genişliğinde ve 70 metre çapındaki bir alana hükmetmeye çalışıyor; oyuncular arasındaki mesafeler açıldığından hücumda top kayıpları yapılıyordu. Üstüne üstlük orta sahada topu alan her Dortmund'lu, Arsenal savunmasını yaracak pasları atacak zaman ve boşluk buluyordu. İlk 20 dakikada bayağı bir sallanan Arsenal, bu bölümü gol yemeyerek atlatıp yavaş yavaş oyunu daralttı ve ilk yarım saatin sonunda Dortmund'un hızını kesti ve orta sahada top yapmaya başladı. Arsenal'in topa hükmetmeye başlamasının hemen ardından golü bulmuş olması tabi ki tesadüf değil. 

İlk yarı sonunda golü bulmanın moraliyle soyunma odasına giden Arsenal'in biraz daha canlı bir şekilde geri dönmesini bekliyordum, ancak bunun gerçekleştiğini söylemem zor. Arsenal bütün ikinci yarıyı kendi sahasında oynadı ve bunu rakip kendilerini geri ittiği için değil, bilinçli bir taktikle yaptı. Wenger'in yıllardır bu tip oyunu oynattığını çok az gördük. Arsenal, Barca maçlarını saymazsanız, rakip kim olursa olsun oyunu kendi sahasında kabul eden bir takım değil ve yenildiği maçlarda bile topla daha fazla oynamaya alışıktı. Dün akşam maçın tamamını topun arkasında oynayan ve ilk 20 dakika hariç bunu da fena yapmayan bir Arsenal izledik. Geçmişte böyle oynamaya çalışan Arsenal genelde 2-3 golü birden kalesinde görürdü. Ancak orta sahadaki personel değişimi takımın defansif yönünü gerçekten güçlendirmiş. Dün Song çok iyi bir maç çıkardı ve yanında 90 dakika boyunca defansif görevlerini eksiksiz yerine getiren bir Benayoun buldu. Defans dörtlüsü de ilk 20 dakikadaki şoku atlattıktan sonra gayet iyi bir maç çıkardı. Özellikle Koscielny, bana göre Arsenal'in sahadaki en iyi adamıydı. Arsenal, iyi hücum eden rakibini kendi sahasında kurutmaya, Perisic'in süper golü kadar yakındı. 

Arsenal'in defansif yönünün iyiye gitmesi bardağın dolu yönü olabilir, ancak takımın hücumunun dağınıklığı gerçekten endişe verici. Swansea maçından sonra dün de kaleyi bulan toplam şut sayısı 2'de kaldı ve Arsenal alıştığımız hücum zenginliğini yine sahaya koyamadı. Gervinho dün çok dağınıktı ve kafasını bir türlü yerden kaldırmadı. Walcott gol pozisyonu dışında sahada yoktu. RvP ise gayretli de olsa, ileride yalnızları oynadı. Hücumu hareketlendirmek için oyuna giren Dos Santos'un, takım arkadaşlarından yaklaşık bir 15 kilo fazlası vardı ve ne kadar ağır kaldığına inanamadım desem yeridir. Arsenal hücumundanki vasat bireysel performansların üzerine takımın defansif taktiği eklenince, takımı ileri giderken pek göremedik. Bu noktada Wenger'in köklü bir mentalite değişikliğine gitmeye çalışıp çalışmadığı sorusu geliyor aklıma. Acaba 15 yıllık hücum futbolunun sonuna mı geldik? Bundan sonra Arsenal daha defansif anlayışla mı sahada olacak?

Wenger'in bu yaştan sonra felsefe değişikliğine gideceğini zannetmiyorum ama belki biraz daha dengeli bir takım elde etmek adına bir takım ayarlamaların sonuçlarını izliyor olabiliriz. Benim, daha muhafazakar taktiklerle oynayan bir Arsenal izlemekten yana bir şikayetim yok, ancak takım daha az hücum edecekse hücumdaki verimliliğini iki gömlek yukarı çekmek zorunda. Her maç 10 pozisyona girip 1'ini gole çeviren Arsenal tarih olacaksa, girdiği her 3 pozisyondan 1 gol çıkarabilen bir hücum hattı izlememiz gerekir. Bunu yapacak personel Wenger'in elinde var mı diye sorarsanız, cevabım "hayır" olur. 

Başta dediğim gibi, beraberlik fena sonuç değil ve bardağın dolu tarafını görmek isteyenler için bu maçtan çıkacak olumlu sonuçlar da var. Şu an Wenger'in önündeki en büyük zorluk, yeni biraraya gelen takıma kendi felsefesini bir an önce aşılamak. Arteta, Benayoun ve Gervinho, Arsenal'in hücum ritmine alıştıklarında, daha iyi hücum eden bir takım izlememiz olası. Şu an için "Umut Gooner'ın ekmeği", deyip önümüzdeki maçlara bakmaktan başka yapacak bir şeyimiz de yok. 

11 Eylül 2011 Pazar

Kuğu Gö*ü

Tablo oldukça tanıdık. Arsenal'in, rakip kim olursa olsun, kendi sahasındaki maçları domine ettiği günler çoktan geride kalmış, Premier Lig'e yeni çıkmış ve ilk 3 maçında gol atamamış bir Swansea bile, Emirates'e gelip ev sahibine kafa tutabiliyor. Yapılan transferlerle taraftarın gözü boyanmaya çalışılsa da, Arsenal'in Premier Lig'de iddialı olacak güçte olmadığı çok açık.

Bir istatistik vererek başlayayım yazmaya. Swansea'nin hediye ettiği topu Arshavin'in boş kaleye yuvarlamasını saymazsanız, Arsenal'in kaleyi bulan ilk şutunu görmek için, 83. dakikada Chamakh'ın kafasını beklemeniz gerekiyordu. 93'te Gibbs'in şutunu buna eklerseniz 2'ye, yani Arsenal'in, Premier Lig'e yeni çıkmış Swansea'ye karşı, kendi sahasında kaleyi bulan şut sayısına ulaşıyorsunuz. Bu performansın tek kelimelik bir tanımı var ki o da 'Skandal'.
Arsenal hücumunun gol umudu olan RVP'nin pas ve şut grafikleri yukarıda. Bu tablolara baktığımda, ilk dikkatimi çeken şey, Van Persie'nin ceza sahasında hiç bir şey yapmadığı. Takımın en ucundaki adam, rakip ceza sahasında hiç bir şey üretemezse, Arsenal gol atmak için rakip kalecinin hediye edeceği topa muhtaç kalır tabi ki. Eğer United maçını izlediyseniz, Hernandez'in arkasında ikinci forvet olarak oynayan Rooney'in de ceza sahası dışarısında bir çok pas yaptığını, ancak takım pozisyona girdiğinde hep doğru yerde bitiverdiğini görürsünüz. Arsenal hücum ederken, RVP ya hep yanlış yerde yakalanıyor yada o doğru yerde olduğu zaman iki kanat oyuncusu Walcott ve Arshavin doğru pası atamıyor.

Yanlış anlaşılmasın, Arsenal hücumunun verimsizliğini tamamen RVP'ye bağlamak gibi bir niteyim yok. Aksine, ileri üçlünün bana göre en iyi adamı RVP idi. Yanındaki iki kanat oyuncusu hiç bir şey üretemiyorken, Van Persie'nin tek başına yapabilecekleri tabi ki kısıtlı olacak. Dünkü maçta, Walcott özellikle berbattı. Sezon başından beri, kendisinde anlayamadığım bir sinir, bir çirkeflik hali var. Maç boyunca hakemle dalaşmaktan, sağa sola sataşmaktan futbol oynayacak vakti kalmıyor. Dün 90 dakika boyunca yaptığı 30 pasın 11 tanesini rakibe verdi, 12 tanesi de geriye doğru oynadı. Yani Arsenal'i ileri taşıyacak adamların başında gelen Walcott'un ileri doğru yaptığı başarılı pas sayısı 7 idi. Genelde böyle berbat pas yüzdeleri tutturan adam Arshavin daha derli toplu gözükse de, bal yapmaktan yine uzaktı. Onun da, ceza sahası içerisine yaptığı isabetli pas/orta sayısı sadece 1 idi.

Hücum hattının etkisizliğinin, Arsenal'in skor üretemeyişindeki etkisi büyük de olsa, orta sahanın da üzerine düşeni tam olarak yaptığını söyleyemem. Mikel Arteta, daha ilk maçını oynadı ve performansı genel olarak olumluydu. İspanyol, daha ilk dakikada Ramsey'e güzel bir pozisyon hazırladı ancak Ramsey topu yörüngeye oturtarak bu şansı harcadı. Oradan sonra da Arteta, rakip defansı yaracak adam gibi gözüktüyse de, takım arkadaşları kendisine ayak uyduramayınca çok da etkili olamadı. Bu verimsizliğin asıl sorumlusu, Arteta'nın yanında oynayan Ramsey'di bana göre. Sezon başlayıp ilk 11'e yerleştiğinden beri, Galli oyuncunun Arsenal kalibresinde olup olmadığına dair ciddi soru işaretleri ortaya çıkmış durumda. Her ne kadar Wilshere'ın iyileşmesiyle kendisi kulübeye dönecek olsa da, bana göre şu anki formuyla Ramsey, Arsenal orta sahasının yükünü kaldırmaktan çok uzak. Yukarıdaki grafiklerden Arteta ve kendisinin maç boyunca attığı paslara bakarsanız, Ramsey'in sürekli olarak yana oynadığını ve ceza sahası çevresinde neredeyse hiç bir olumlu pası olmadığı görürsünüz. Genç oyuncunun bu eksikliğinin bir süredir farkındayız, ancak ben, takıma yerleşip kendine güveni arttıkça bunun ortadan kalkacağını da düşünüyordum. Nitekim, Ramsey'i Galler Milli Takımı formasıyla izlerseniz, bu tip pasları çatır çatır attığını görürsünüz. Eğer, benzer bir formu Arsenal formasıyla da yakalayamazsa, kısa sürede kendisini hem Wilshere'in hem de Benayoun'un arkasında yedek beklerken bulabilir. 

2 hafta önce 8 köşe olmuş Arsenal için, dünkü maçı gol yemeden bitirmek önemliydi. Per Mertesacker'in katılımıyla toparlanacak diye beklediğimiz defans, Vermaelen'in sakatlığıyla yine eksik hale düşmüş oldu ancak dünkü performansları fena değildi. Mertesacker'in tek bariz hatası, 7. dakikada sağdan gelen ortaya, Danny Graham'ın ayağını sokmasını engelleyemeyişi oldu ki, Sczcesny mükemmel bir kurtarışa imza atarak kendisini kurtardı. Aynı Szcz, 92'deki Swansea kornerinde boşa çıkarak neredeyse rakibe 1 puan hediye ediyordu. Bana göre, Mert'in katılımıyla biraz ağırlaşmış durumdaki Arsenal savunmasının sahada alacağı pozisyon biraz daha derin olmalı. Wenger'in yıllardır orta sahaya yakın kurduğu defans hattı, şu anki personeli ile, rakip arakasına top attığında geri koşmakta çok zorlanacak. Özellikle, sol bek oynayan Gibbs'in, sürekli olarak pozisyon hatası yapıp, bölgesini maymun g*tü gibi açıkta bıraktığını hesaba katarsanız; stoperler ağır kaldığı zaman kademeye girecek tek adam Sagna kalıyor. Wenger'in, Gibbs'i bir an önce kenarı oturtup Andre Santos'u bu bölgeye monte etmesi gerek. Bu arada her iki Arsenal bekinin de, Man Utd maç kasetleri izleyerek orta yapmayı öğrenmesi gerek ki, dün, Gibbs ve Sagna'nın toplam 11 orta denemesinin 9'u rakibe gitti. Gerçi bu istatistiğin kötü olmasında, Arsenal'in rakip ceza sahasında adamının olmayışının da payı büyük. 

Biliyorum, bir çok Arsenalli, yeni transferlerle beraber yeni bir sayfa açmak istiyor. Takımın, üstüste alacağı galibiyetlerle lige tekrar ortak olmasını bekliyor. Bana göre, kimse boşuna ümitlenmesin. Arsenal, geçen sene Cesc ve Nasri'li kadrosuyla ligi 4. bitirdi; Arteta ve Gervinho, bu ikilinin yerini doldursa bile takımın seviye atladığını söylememiz zor olur. Kadro krizi, Arsenal'in problemlerinden sadece birisiydi ve 5 transfer bunu çözmüş olsa bile (ki bence çözmedi) daha yapılacak çok şey var. Wenger, son 3 senedir aynı diziliş ve taktiklerle oynuyor ve bu sürede takımın hücumdaki etkinliği her geçen gün geri gitti. Rakip ceza sahası önünde verkaçlarla, duvar pasları ve öldürücü arapaslarla şov yapan Arsenal'den artık eser yok. Dün akşam da, Swansea bir gol hediye etmeseydi, büyük ihtimal maç başladığı gibi bitecekti. Wenger'in bir an önce takımda bazı köklü taktiksel değişiklere gitmesi gerekiyor. Aynı takım, aynı diziliş, aynı taktik ve hatta aynı oyuncu değişikleriyle nereye kadar diyeceğim ama biz son 6 senede aynı hataları yapmaktan bıkıp usanmamış bir adamdan bahsediyoruz. Bana göre, Wenger'in elinde Arsenal'i başarıya götürecek bir reçete yok ve kulübün içerisinde ona bu konuda yardımcı olacak hiç kimse kalmadı. Şampiyonlar Ligi'nin başlaması ve İngiliz kışının üzerimize çökmesiyle, çok daha zorlu geçecek bir periyod Arsenal'i bekliyor ve Wenger'in son 6 senedeki tek başarısı olan "Şampiyonlar Ligi'ne kalmak" da o kadar kesin gözükmüyor. Takımın, Aralık ayının ilk haftasına kadar oynayacağı maçlara bakarsanız, iki Londra derbisi haricinde nispeten daha 'kolay' bir fikstürü olduğunu görürsünüz. Umarım Arsenal, bu periyodu minumum kayıpla geçerek, fikstürün daha zorlaşacağı Aralık sonrasına kendini toparlamış bir şekilde girer. Aksi takdirde, 2012, Wenger için berbat bir yıl olabilir. 

*t

8 Eylül 2011 Perşembe

Fergie Sabiti

Alex Ferguson, Manchester United'ın başına geçtiğinde takvimlerde Kasım 1986 yazıyordu. Hani şu Çernobil ve Challenger felaketlerinin olduğu, Master of Puppets ve Reign Blood'ın piyasaya çıktığı, Meksika'daki Dünya Kupası'nda Maradona'nın "Tanrının eliyle" gol attığı ve sonra da kupayı kaldırdığı yıl. Türkiye, darbe sonrası bunalımlı dönemlerini yaşıyor, arabesk müziğin altın yıllarından biri, ilk Mc Donald's Taksim'de açılmış, 0 kilometre Doğan'ın fiyatı 6 milyon lira. Dünya, Türkiye ve futbol o günlerden bu güne o kadar hızla yol aldı ki, şimdi 1986'yı yontma taş devriymiş gibi hatırlıyoruz. Kapitalizm, emperyalizm, globalleşme, teknoloji devrimi çevremizdeki her şeyi değiştirdi ama yaşamımızda tek şey sabit kaldı: Fergie.

"Bizim motivasyonumuz yaptığımız her şeyde, herkesden daha iyi olmak zorunda oluşumuzdur", diyor Fergie. 25 yıldır tek adamı olduğu kulübün felsefesini açıklarken. 1999'da Lig, Şampiyonlar Ligi ve Federasyon Kupası'nı kazandıktan sonra yapılan bir röportajında, kendisine neden kulüp üzerinde 'mutlak kontrol' talep ettiği soruluyor. "Kontrol elinizde değilse, vizyonunuz, hedefleriniz ve rüyalarınız da olmaz. Futbol dünyasında size kontrolü getirecek tek şey zamandır ve size zaman verecek tek şey de başarıdır. Maalesef her teknik adama zaman verilmiyor'', diyor. Haklarını yemek olmaz, Man Utd camiası Fergie'ye zaman verdi, kontrol verdi, para verdi. Ferguson da bunların karşılığını 36 kupayla ödedi. Ama 25 yılın sonunda, Mayıs 2011'de Ferguson, Barcelona'nın biyonik oyuncularının takımını sahadan silmesine tanıklık etmek zorunda kaldı. "Hiç kimse", diyordu Fergie maçtan sonra, "Hiç kimse bizi böyle ezmedi". 
1986'da United'ın başına geçtiğinden beri çok az takım Ferguson'u böylesine zorlamıştır. Çok az takım, Fergie onlardan intikamını almadan United'ın elinden kurtulmayı başarmıştır. Bugün Barcelona'nın elinde bulunan ve birçoklarının "Gelmiş geçmiş en iyisi" diye adlandırdığı takım da bunlardan birisi olacak gibi duruyor. Ama tabii Ferguson'u yıldırmak için bundan çok daha fazlası gerekiyor. Nitekim, kendisi bu yollardan daha önce geçmiş ve zamanla hep zirveye dönmeyi başarmış bir kurt. Kasım 1994'te Fergie, United'ın başında Nou Camp'a çıktığında, Cruyff'un Guardiola'lı, Romario'lu, Stoichkov'lu Barça'sı tarafından dümdüz ediliyordu. 4-0'lık mağlubiyetten sonra Ferguson, "Barcelona'nın kalitesine yaklaşamadık bile", diyor; adeta Mayıs 2011'de yapacağı konuşmayı ilk defa orada dile getiriyordu. 1994'teki galibiyet belki Ferguson'u biraz sallamıştı, ancak kesinlikle yıkamadı. Tersine, başarıya olan açlığını kamçıladı. O günden 4,5 sene sonra Fergie tekrar Nou Camp'a döndüğünde, takımı bu sefer Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıracaktı. 

İlginç olan, 1994 ve 2011 yenilgilerine Fergie'nin verdiği tepkinin tıpatıp aynı olması: Takıma gençlik takviyesi yapmak. 1994 yenilgisinden 1 ay sonra, Galatasaray karşısında David Beckham adlı genç oğlana ilk kez forma veren Fergie, 2011 yenilgisinin sonrasında kurduğu takıma De Gea, Smalling, Cleverley, Jones, Wellbeck gibi gençleri monte ediyordu. 1994 yazında Andy Cole'u, Newcastle United'tan İngiltere rekoru bir ücretle alırken, bu yaz da Ashley Young'ı daha diğer rakipleri transfer pazarının kapısını açmadan kadrosuna katıyordu. Yıllar geçmesine rağmen, Ferguson'un başarıya olan açlığının hiç azalmadığı ortada. Zaten senelerdir, her sezon rakiplerin birbirlerine sordukları soru da onun ne kadar daha devam edeceği. 

Ferguson emekliliğe 2002'de yaklaştığı kadar hiç yaklaşmamıştı. Manchester United, Sven Goran Eriksson ile anlaşmış, duyuruyu yapmak için Fergie'nin emekliliğini açıklamasını bekliyordu. Ama o gün olan oldu ve İskoç "Emekli olmak için çok yaşlıyım", diyerek emeklilikten vazgeçti. Ferguson'un United'ta kaptanlığını da yapmış olan Bryan Robson, konuyla ilgili fikri sorulduğunda "Alex'i, United'ı bırakırken düşünemiyorum. Onu kulüpten ayırmak için yaka paça taşıyıp dışarı koymaları gerek. Yaptığı işe doyamıyor ve yaşlanması tutkusunu zerre azaltmıyor. O tutku, onun içerisinde hep  olacak", diyordu. 

Ferguson'un içindeki bu tutku Glasgow'da geçirdiği gençliğinde orta çıkmaya başlamıştı. Babası Alex Sr., tersanede haftada 68 saat çalışıp eve 7 pound getiren çalışkan bir adamdı ve Alex Jr. onu "Sıkı disiplin adamıydı. Bana hayatta neyin değerli olduğunu öğretti", diyerek anıyordu. Ferguson'a futbol aşkını asıl aşılayanlar ise 12-16 yaşları arasında üyesi olduğu izci kampının futbol tutkunu lideri Johnny Boreland ile Rangers'ın hocaları Bill Struth ve Scot Symon idi. Ferguson futbolcu olarak çalıştığı Symon'u "Takımın üzerinde inanılmaz derece dominantı ve yöntemlerinin tamamı disipline dayanıyordu. Fazla konuşmazdı ve zaten konuşmasına gerek de yoktu. Otoriter aurası bile sizi etki altına almaya yetiyordu", sözleriyle anlatıyor. Bu üçlünün genç Fergie üzerindeki etkisi büyüktü, ancak onun hocalığa adım atmasını sağlayan,onu milli takımda beraber çalışmak için davet eden, eski Celtic ve İskoçya teknik direktörü Jock Stein'dı. Maalesef 1985'de Galler'e karşı oynanan bir Dünya Kupası eleme maçında Fergie, Stein'ın sahada kalp krizi geçirmesine ve stadın revirinde hayatını kaybetmesine şahitlik etmek zorunda kaldı. Ancak bu tramvatik olay bile onun savaşçı kişiliğini yıldırmaya yetmiyordu.
İlkokul öğretmenlerinden birisi, Ferguson'un kişiliğini "Boş bir odada bir kavga çıkarmayı başarabilir", şeklinde tanımlıyordu. Bu kişilik Ferguson'a, aynı örnek aldığı Symon gibi çok kuvvetli bir otorite aurası oluşturmasında yardımcı oluyor, İskoç teknik adam, Aberdeen'in başında geçirdiği 8 yılda Rangers ve Celtic dominasyonunu yerle bir ediyordu. 3 lig, 4 kupa ve 1 Kupa Galipleri Kupası'nın kazanılmasında Fergie'nin meşhur öfkesinin payı büyüktü. O dönemde Ferguson'un altında genç takım hocası olarak çalışan Jim Murphy patronu için "Bazen biraz fazla agresif ve huysuz bir ihtiyar gibi davrandığı olurdu, ancak sizden yüzde yüz elli verim almasını da bilirdi", diyordu. 

İskoçya'daki başarısını takiben United'ın başına geçmeye hazırlanan Fergie'nin ünü, daha İngiltere topraklarına adım atmadan, ondan iki sene önce Man Utd'a transfer olan öğrencisi Gordon Strachan tarafından bütün takıma yayılmıştı bile. Strachan, yeni hocalarının nasıl bir diktatör olduğunu United'lı oyunculara anlatmış, herkes endişeli bir bekleyişin içine girmişti. Ferguson'un ilk günlerini Strachan sonradan şöyle anlatıyor: "İlk bir iki hafta, hatta ilk bir iki ay süt dökmüş kedi gibiydi. Bütün takım bana bakıyordu çünkü Ferguson'u Hannibal Lecter gibi bir adam olarak tarif etmiştim". Strachan'ın takım arkadaşı Norman Whiteside ise "Gördükleri karşısında büyülenmiş gibiydi. Antreman sırasında yanıma gelip "Çok büyük kulüp, değil mi" diye sorardı", diyordu. Ancak her iki oyuncunun da eklediği üzere, Ferguson'un süt dökmüş kediden "Tüküren Kobra" lakabını almasına geçen süre sadece birkaç aydı. 

Mark Hughes, "Bizi, günümüzü geceye çevirecek kadar korkuturdu''; Bryan Robson ise "Bazı oyuncuları korkudan neredeyse öldürecekti", diye anlatıyor o günleri. Ferguson'un 1988'de takımdan yolladığı Graeme Hogg ise "Eğer yaptıklarınızdan mutsuz olduysa, yüzünü, sizinkinin birkaç santim dibine kadar getirip avazı çıktığı kadar bağırırdı", diyerek Ferguson'un sonradan "Saç kurutma makinesi tedavisi" olarak anılacak yöntemini ilk tanımlayan oluyordu. Yöntemin saç kurutma makinesi diye anılmasının sebebi, Ferguson'un bağırışlarının karşısındakini bütün saçlarınızı geriye yapıştıracak kadar kuvvetli olmasıydı. Tabii ki bu yöntem herkesin onayladığı bir tedavi değildi. Ferguson'un eski beklerinden Colin Gibson, bu tantrumları "Bunun, iyi yönetim ya da çok zekice bir şey olduğunu söyleyemem. Bana göre bu yöntemler, yenilgiyi hazmedemeyen bir adamın, sinirini başkalarından çıkarıp rahatlamasından başka bir şey değil", diye tanımlıyordu. Ferguson'un olumsuz eleştiri alan asıl yönü, soyunma odasında kontrolü zaman zaman kaybedip, eline ne geçerse karşısındakilere fırlatmasıydı. Aberdeen'deyken bir çaydanlık kaynar suyu oyuncularına fırlatmış ve neyse ki ıskalamıştı. Yine aynı takımda, dalga geçen bir oyuncusunun kafasından aşağı kirli çamaşır sepetini boşaltıp, zavallı elemanı bir de suratına yapışan iç çamaşırını almadığı için azarlamıştı. Tabii ki bu atış talimlerinin en meşhuru (ve en isabetlisi), 2003'te David Beckham'ın kaşını açan krampondu. O olaydan sonra kendisine yöneltilen "Korku diktası" eleştirilerine, "Takımı, korkuyla yönetmeye çalıştığım filan yok. Oyuncular öfkeme olumlu tepki veriyorlar mı onu söyleyin. Kasıtlı olarak kimsenin kalbine korku yerleştirmek gibi bir amacım yok ama sahada %100'ünü vermeyen oyunculara sinirlenmeden durabilen hocaları da anlayamıyorum", diyerek cevap veriyordu. 
Ferguson'un oyuncularına karşı böylesine sert olması biraz garipti çünkü kendi oyunculuk kariyerine iki acımasız karar yön vermişti. 1969'da İskoçya Kupası finalinde, marke etmekle görevli olduğu adam Billy McNeil'i kaçırıp, aynı oyuncu Rangers'ın Celtic karşısındaki 4-0'lık hezimetinin perdesini açan golü atınca, hocası Davie White öylesine sinirlenmişti ki, Ferguson'a bir daha Rangers forması vermedi. Geçirdiği bir sakatlık sonucu kariyerini bitirmek zorunda kalan Fergie, kendisine teşhis koyan doktorun birkaç yıl sonra,  "Oyuncuyu korumak için teşhisi olduğundan daha kötü gösterdiğini" açıklamasıyla bir başka şok daha yaşıyordu. Tüm bu yaşananların onu nasıl etkilediğini sorulduğunda "Bu olaylardan sonra bir daha asla taviz vermemek için kendime söz verdim", diyor ve ekliyor: "Bazen duygusuz olmak zorunda ve bir takım kararları acımasızca almak zorundasınız."

Onun hocalık döneminin en acımasız kararlarından birisi, Abardeen ve United forması altında 10 seneden uzun bir süre kaleciliğini yapmış Jim Leighton'u, 1990 Federasyon Kupası maçındaki kötü performansından sonra takımdan uzaklaştırmasıydı. Yıllar sonra sorulduğunda Leighton hala "Onu affedebileceğimi sanmıyorum", diyordu. Daha yakın tarihten bir örnek ise, Ferguson'un tepesini attıran Berbatov'u, Premier Lig'in en çok gol atan adamı olmasına rağmen Şampiyonlar Ligi Finali'nin kadrosuna almayışıydı. Maçtan sonra Berbatov "Çok büyük hayal kırıklığı ve utanç içerisindeyim", diyerek Fergie'ye tepkisini dile getiriyordu. Ama kurt İskoç'un bu pek de umrunda olmayacaktı çünkü bu kendisinin kestiği ne ilk cezaydı ne de son olacaktı. Jaap Stam, otobiyografisinde biraz fazla anlattığı için, Paul Ince şımardığı için, David Beckham pop yıldızı gibi davranmaya başladığı için, Dwight Yorke, Jordan ile fazla medyatik bir ilişki yaşadığı için takımdan şutlanmıştı. "Başarı bazı insanları değiştiriyor", diyordu Fergie; "Rehavet ile baş etmek için bir mekanizmam var. Bunun işaretlerini yakalamak için hep tetikteyimdir ve hata yaptıkları anda bunu ilk öğrenen de oyuncular olur."

Yolladığı oyuncuların kariyerlerinin hep baş aşağı gidişine bakarak Fergie'nin maldan anladığı söylenebilir. Kendisinin disiplin sebepleri yüzünden bıraktığı oyuncuların çok azı, başka takımlarda performans vermeyi başardı ve Fergie'nin öğrencileri bu gerçeğin hep farkında oldular. Çalıştırdığı takımlardaki oyuncular, ne kadar yıldızlaşırsa yıldızlaşsın, Ferguson'un gözünde, 'kapı dışarı edilmeye birkaç kötü performans uzakta' olduklarını bildiler. Geçen sene ortasında Rooney'in City tarafından kafası karıştırıldığında, Fergie ve takımı arkalarına bakmadan yollarına devam ettiler ve yıldız oyuncuyu kararını tekrar düşünmek zorunda bıraktılar. Dünyanın en pahalı oyuncusunu satmış bir hoca olan Fergie için değişmeyen tek şeyin "Fergie sabiti" olduğu, son 25 yılda herkesin kafasına yüzlerce kez kazındı. 
31 Aralık 2011'de Fergie 70 yaşına basacak ve her sezon olduğu gibi bu sezon da bütün rakipleri "Artık bıraksa ya!" diye iç geçirecek. "Buna sağlığım karar verecek", diyen Fergie'nin başarıya olan açlığı hiçbir zaman azalacakmış gibi gözükmüyor. Hele ki kendi jubilesini gölgelemeye çalışan Barça, parayı bulunca sesi gür çıkmaya başlayan City ve eski rakipler Dalglish ve Wenger ortamdayken Ferguson'un emekli olmayı isteyeceğini zannetmiyorum. Bundan 3-4 sene önce onun koltuğu için tek aday Mourinho gösteriliyordu ama United'ın, Barcelona'yı yakında bırakacağını açıklayan Guardiola ile de ciddi olarak ilgilendiği biliniyor. "Benim pozisyonumun ne zaman boşalacağını söylemek zor. Sağlığım buna karar verecek ama bir gün 'Alex artık sen yaşlandın, biz yolumuza başkasıyla devam etmek istiyoruz' diyen olursa, o da problem değil", diyor Fergie. Kendisinin domine ettiği bir ligde başka takım taraftarı olmak çok zor olsa da, zaman zaman 5 yaşında çocuk gibi açıklamalar yapıp bizi delirtse de, taze taze bize bir 8 acısı yaşatmış da olsa, onsuz Premier Lig'in bir şeylerinin eksik olacağı kesin gibi. Umarım Barcelona'yı bir kez daha devirip Avrupa'nın tepesine çıktıktan sonra kendisine yakışan bir son ile uğurlanır. 

Not: Yazının büyük bölümünün kaynağı FHM yazarı Simon Burnton'a teşekkürü borç bilirim. 

6 Eylül 2011 Salı

You Don't Know the Power of the Dark Side

Stan Kroenke, 2010 yılında Arsenal'deki hisselerini arttırıp kulübün sahibi olma planları yapmaya başladığında, kendisine çizilen portre gayet pembeydi. Wenger'in takımı, kendi kendine yeten ekonomisiyle şampiyonluğa oynayabilecek kapasiteye sahipti ve Fransız hocanın, elindeki bulmacanın parçalarını birleştirip, takımı başarıya ulaştırması an meselesiydi. Nisan'da, Silent Stan hisselerinin oranını %67'ye çıkarıp, Arsenal'in tek patronu olduğunda bu vizyon hala hayattaydı. 

Gel gelelim, Kroenke'nin kulübü satın aldığı günden bu yana, o köprünün altından barajlar dolusu su geçti. Arsenal, bütün kulvarlardan tek tek elendi; taraftarın homurtuları yükseldi, transfer döneminde Arsenal'in yıldız oyuncularının içinde bulundukları projeye olan inançlarını kaybettikleri kabak gibi ortaya çıktı, Şubat ayında kimsenin tartışmaya bile yaklaşmadığı Wenger, Ağustos'ta bir hazırlık maçında kendini yuhlanırken buldu. Kulüp bir takım hedeflerin uzağında kalırken, rakiplerden Manchester City, Chelsea ve Liverpool para musluklarını açıp Arsenal'i ilk dördün dışına itme planları yapmaya başladı; Manchester United ise, Ferguson görevinin başında olduğu sürece hep Arsenal'in bir adım önünde olacağını 20. kere kanıtladı. Kulübü satın aldığında lakabının "Sessiz" olmasından memnun olan herkes, Ağustos ayı gelip de transferler gelmeyince, "Bu kadar da sessizlik olmaz, Kroenke nerde?" diye sormaya başladı. Yani kısacası, Amerikalının, "Ben şu Arsenal'i alayım, fazla yönetimine karışmayayım, kulüp kendi yağıyla kavrulup şampiyon olsun bana da güzel bir kar bıraksın" planı, 6 ay içinde suya düşmüş; Şubat'ta "Geleceğin ekibi" diye nitelenen Arsenal, Ağustos'ta 8-2'lik buzdağına çarpıp "Batan Gemi" oluvermişti. 

Arsenal hisselerinin %97'sine sahip olan iki güç odağının, bugüne kadar hep "Dark Side" olarak nitelendirilen ve %29.9'luk hissesi olmasına rağmen, kendisine Arsenal yönetiminde bir sandalye verilmeyen tarafı Özbek milyarder Alisher Usmanov idi. Kendisi resmi rakamlar konuşulduğunda İngiltere'nin en zengin ve Forbes listesine göre de, dünyanın 35. en zengin adamı (Abramovic 53.) Doğal kaynak yatırımları ile zengin olup elini medya ve spora da atan Usmanov'un, Rusya'dan çıkan her milyarder gibi sütten çıkmış ak kaşık olmadığı iddia ediliyor, biliniyor, konuşuluyor. Zaten, Arsenal'de köşe başlarına yerleşmiş, haddinden fazla gelenekçi dinazorların onu yönetimde istemeyişlerinin nedeni de bu "karanlık" taraf. 

Usmanov'un ne kadar karanlık olup olmadığını tartışabiliriz ancak ortada ilginç bir gerçek var ki o da kendisinin bir Arsenal taraftarı olduğu. "Benim için ilk önce Dinamo Moskova gelir" dese de, Özbek iş adamının, Arsenal yönetiminin kendisine sürekli olarak burun kıvırmasına aldırmadan, senelerdir sabırla hisselerini arttırıp, kulübe yatırım yaptığı bir gerçek. Kroenke, kontrolü ele geçirdiğinde, Arsenal hisselerini satıp satmayacağı sorulan Usmanov'un cevabı şuydu: "Satmak gibi bir şey aklımdan bile geçmiyor. Arsenal bensiz yapamaz." 

Usmanov'un Arsenal'in tamamını satın almasını engelleyen tek şey, şu anki Arsenal yönetiminin "Yönetim kurulundakilerin hisselerini satacağı kişinin, bütün yönetim kurulunun onayından geçmesi gerekir" gibi saçma bir karar almış olması. Kroenke kulübü satın alırken, Bracewell-Smith ailesinin ve rahmentli Danny Fizsman'ın hisselerini aldı ve bunu da bütün yönetim onayladı. Bu noktada ilginç olan, Lady Bracewell-Smith'in, hisselerini sattıktan sonraki ilk röportajında Arsenal yönetiminin acilen kovulması gerektiğini söylemesiydi. Belli ki, satın alma işlemi dışardan gözüktüğü kadar da "Pürüzsüz" gerçekleşmemişti. Ayrıca bir başka ilginç notu da bilmeyenler için hatırlatayım, Alisher Usmanov'a kulübün elindeki hisselerin yarısını satan, "İnvincibles"ın yaratıcısı olan eski Arsenal yöneticisi David Dein. Dein'in, Wenger'in projesinin başarılı olmayacağını bildiği için 2007'de kulüpten ayrıldığı hep dolaşan bir dedikodudur ama onun ayrıldığı günden beri Arsenal'in sürekli geri gittiği ise buz gibi bir gerçek. Bu günlerde yönetim değişikliği konusu açıldığında "Dein geri gelsin!" diyen Arsenallilerin sayısı da oldukça fazla. 

Tüm bu anlattıklarımın ışığında değerlendirirseniz, Arsenal'in ilginç bir yol ayrımına yaklaştığını görürsünüz. Bu sezon, daha ilk 3 maçı geride kalmasına rağmen, kulübün üzerine bir karamsarlık bulutu çöktü bile. Camianın en Polyanna kişilikli üyeleri dahi Arsenal'den şampiyonluk beklemiyor artık. Aklı başında olanlar zaten Wenger'in bunu başaramayacağının bir süredir farkındaydılar. United bu ligin kitabını yazmışken, City trilyonları saçıyorken, Chelsea ve Liverpool da keselerinin ağzını açmışken, Wenger'in yanlış politikalarının Arsenal'i hiç bir yere götürmeyeceği artık kabak gibi ortaya çıktı. Bu durumun Kroenke de, Arsenal yönetimi de, Usmanov da farkında ki, bahsettiğim yol ayrımı da işte tam burada ortaya çıkıyor zaten.

Bütün Amerikalı iş adamları gibi, Kroenke de, İngiltere'ye kar etmek için geldi. Kendisi, Usmanov, Abramoviç yada Şeyh Mansur gibi bir para babası değil ve Arsenal onun için bir başka bir şirketten öte bir kurum değil. Şu anda kimse Arsenal'in geleceği için, 6 ay önceki kadar toz pembe bir tablo çizemediği için, Kroenke'nin yaptığı yatırımın karşılığını ne kadar alacağı kocaman bir soru işareti haline geldi. Hele ki, kulüp bu sezonu başladığı gibi bitirirse, işler iyice karışacak. Taraftar önce Wenger'in kellesini isteyecek, sonra da Kroenke'den kesenin ağzını açmasını. Gillette, Hicks ve Glazer örneklerinden görüldüğü üzere, Amerikalıların ağzını açacak çuvalları filan yok. Dediğim gibi, bu adamların hiç birisi para babası değil. 

Kroenke'nin çıkmazı, şu anda yanı başında aynı Darth Sidius gibi kulağına fısıldayan bir Alisher Usmanov olması. "Sat bana, kar et ve ülkene dön!" diyor Özbek sith lordu. Kroenke bugün bu teklifi kabul etmez de Arsenal yarın bir krizin içine sürüklenirse, Usmanov kendisine önereceği fiyat bugünkü kadar cömert olmayacak. Amerikalı da zamanında hisselerini elden çıkarıp "Kısa günü karını" cebine indirmediğine pişman olacak. Kroenke bu tekliflere kulak asmaz da, Arsenal yatırımına devam ederse, kulübün sportif başarısı kendisinin bu işten kazanacağı paranın belirleyicisi olacak. Peki ya Amerikalı, "Tamam ulan!" deyiverir de, hisselerini Usmanov'a satarsa ne olacak?

Sorunun cevabı basit: "Arsenal, Chelsea olacak."

Chelsea olmak kötü bir şey midir; bu tartışılır. Ama asıl tartışılması gereken, Arsenal'in Chelsea olmaktan başka bir çaresi olup olmadığı bence. 

Bundan 6 sene önce, Arsenal gençlik projesine başlarken, ortada Manchester City diye bir kulüp yoktu. Ama sadece Abramovich'in piyasaya girmesi bile, Arsenal'i "Premier Lig'in ikinci şampiyonluk adayı" hüviyetinden etmeye yetti ve son 7 senede, United ve Chelsea, şampiyonlukları tekelleri altına aldılar. Belki, tek rakip Abramovich olsaydı, Arsenal'in "kendi kendine yetip şampiyonluğa oynama" projesi gerçekçi olabilirdi. Ama bugün geldiğimiz noktada, ortada ekonomilerini düzeltmeye başlayan Liverpool ve Man Utd ile sınırsızca para harcayan Manchester City diye bir takım var. Arsenal ve Wenger'in obsesif politikaları, bu ekonomik devlerle baş etmek için ne kadar gerçekçi?

Bana göre karanlık tarafa geçiş kaçınılmaz. Arsenal için bu ihtimali ortadan kaldıracak tek adam Arsene Wenger idi, ama maalesef o da bu sıralar, emekliliğinde çıkarmayı planladığı "Epic Fail" adlı kitabı yazmakla meşgul. Temelini attığı gençlik projesi ile, Wenger, futbolun endüstriyelleşmesinin karşısına cesurca dikildi ancak geldiğimiz ekstrem ekonomik koşullar, onu Don Kişot gibi yel değirmenleriyle savaşır halde bıraktı. Wenger'in genç ordusunun neferlerinin kimisi "para" dedi davayı terketti; kimisi "kupa" dedi çekti gitti. Zamanında, bu projenin en çok heyecanlandırdığı insanlardan birisi olarak bunu söylemek beni üzüyor ama bence Arsenal için karanlık tarafa geçmekten başka çıkar yol gözükmüyor. 

Arsenal, olur da yarın karanlık tarafa geçerse, kulübün kapısından çıkacak ilk isim Master Jedi Arsene Wenger olacak. Nitekim kendisi geçen sene Usmanov ile çalışmayacağını açıklamış idi. Onu takiben, Arsenal'de sütçüsünden, çaycısına kadar büyük bir değişim olacak, yönetim kurulu sembolik bir kurum halini alacak ve aynı Chelsea'de olduğu gibi bir tek adam iktidarı başlayacak. Bu noktada, olumlu olan, Usmanov'un en azından Arsenal'i gerçekten seven bir adam olması. Kendisi, Abramoviç gibi Tottenham'ı almak için Londra'ya gelip Chelsea'yi satın alacak kadar şaşırmış bir kardeşimiz değil. Üstelik Abramovich'e kıyasla çok daha başarılı bir iş adamı. Elini attığı tüm şirketlere seviye atlatmış, şu anda Gazprom gibi devasa bir endüstri liderini yönetmekte olan ve Arsenal'in berbat durumdaki ticari kanadını ayağa kaldırabilecek kapasitede bir adam. Hani,  "Ben paramla menejercilik oynayacağım" diyecek kadar sığ birisi değil. 

Daha önce söylediğim gibi, Arsenal'in "Kendi kendine yetip, gençlerle başarıya koşan bir takım" olduğunu görmeyi çok isterdim. Ama bugün geldiğimiz noktada bunun bir hayalden öte geçmeyeceğini anlamış bulunmaktayım. Senelerce emek verip yıldız yaptığınız oyunculara sizin 3 katınız para verecek takımlarla rekabet etmek istiyorsanız, ya bir Alex Ferguson bulacaksınız, ya da siz de karanlık tarafa doğru yola çıkacaksınız. Bugün yazdıklarımın büyük çoğunluğu, bir takım ihtimaller üzerine kurulu olsa da, Alisher Usmanov'un bir gün bu kulübün kontrolünü ele geçireceğinden eminim. Onu durdurabilecek tek şey, kendisinden daha zengin bir Arap şeyhi filan olur herhalde. 

Hipokrat Dayağı

Daha dün Wilshere'ın sakatlığından bahsettik. Şom ağzımızı açmaz olaydık. Bugün de, Vermaelen'in en az 2 ay sahalardan uzak kalacağı haberi geldi. Gerçi haber bir tek bize sürpriz oldu, çünkü adam dün ameliyat olmuş. Belli ki, Wenger ve çetesi, transfer dönemindeki baskıyı arttırmasın diye, hem Wilshere'ın, hem de Verminatör'ün sakatlıklarının boyutlarını gizli tutmuş. 31 Temmuz'u geçer geçmez, sakatlık haberlerinin yağmaya başlamasının başka bir açıklamasını bulamıyorum. Bu arada, milli takım kampında sakatlanan Walcott'un da İngiltere'nin Galler ile oynayacağı maçı kaçırma ihtimali var. Şaka gibi yemin ediyorum..

Ben işin uzmanı değilim, sakatlıkların ne kadarı sağlık ekibine mal edilmelidir, ne kadar antreman sisteminin nedenidir bilmiyorum. Ancak, kesin olan bir şey var ki, Arsenal'in bu konuda kronik zaafları var.  Daha sezon açılmadan sapır sapır dökülen bir takım daha görüyor musunuz yahu? Arsenal sağlık ekibini çalışırken gösteren aşağıdaki fotoğrafa bakıp kıllanmamak mümkün değil. 

5 Eylül 2011 Pazartesi

Alternatifsizliğin Bedeli

Geçen sene, Arsenal teknik ekibi yeni bir uygulama başlatıp, futbolcuların maç içerisindeki hareketlerini bir GPS çipi yardımıyla izlemeye başladı. Bu uygulamanın yararlarından birisi, oyuncuların yorgunluk durumu ve sakatlık riskinin ne düzeyde olduğuna dair teknik heyete bilgi vermesiydi. 

Bu sistemin tepesindeki kırmızı ışık, geçen sene Şubat-Mart aylarında Jack Wilshere için yanmaya başladı. 2010 öncesi, bir sezonda en fazla 19 maça çıkmış olan Jack, 10-11 sezonunda tam 54 resmi maça çıkmıştı ve vücudu iflas etmek üzereydi. GPS'in sağladığı verilere göre, genç oyuncunun Mart ayı itibariyle "kırmızı bölge"ye girdiğini Wenger kendi açıkladı. Genç oyuncunun sakatlığı an meselesiydi.  

Wilshere'ın bölgesinde oynayabilecek adamlardan, Ramsey'in bacağı kırık, Cesc baldırından problemli, Diaby zaten hep sakat ve Denilson da 5 para etmez bir arkadaşımız olunca, ortada bu riski almaktan başka bir çare de yoktu.  Yani anlayacağınız, Wenger, kadroda adam gibi yedek bulundurmamasının bedelini Wilshere'e ödetiyordu. Tehlike çanları sezon sonu devamlı çaldı ama beklenen felaket gerçekleşmedi ve Wilshere hep ufak tefek sakatlıklarla atlattı. 

Atlattı demek pek doğru değil aslında. Wilshere sakatlığını ertledi dememiz lazım. Çünkü, Arsenal orta sahasındaki alternatifsizliğe bütün yaz çözüm bulan olmadı. Geçen seneki hayvani tempodan sonra, yeni sezona yavaştan girmesi gereken Wilshere'a ise Ağustos ayındaki kritik maçlara hazır olabilmek için Temmuz ayında yükleme yapılmaya başlandı. Jack, Temmuz'un son günü Boca Juniors karşısında 45 dakika oynadıktan sonra, ertesi gün Red Bulls karşısında yine sahadaydı ve korkulan, beklenen, bilimsel olarak öngörülen gerçekleşti. Wilshere, 7. dakikada sahayı sekerek terketti. 

İlk kontrolden sonraki teşhis 2-3 hafta idi ama bugün ortaya çıktığı üzere, Wilshere 2 ay daha sahalardan uzak kalacak. O dönene kadar Arsenal lige çoktan havlu atmış olmazsa iyidir. 

Bu arada, Arsenal'in başına her gelenden Wenger'i sorumlu tuttuğumu düşünenler için gelsin: "Link!"

4 Eylül 2011 Pazar

Bir Ceza da EA Sports'dan

Pes'in yıllarca ağzımızda bıraktığı tadı silip aldığı yıllardan beri, en büyük sanal futbol zevkimiz Fifa Soccer... Ve artık Fifa Soccer'da Türkiye Süper Ligi resmi olarak, ''büyük ihtimalle'', yer almayacak. Fifa Soccer Blog'a göre şike skandallarından dolayı Çek ligi ve Türkiye ligi yok ama bence kazın tek ayağı bu değil çünkü aynı kazın bir diğer ayağında da Fifa'nın getirdiği yeni bir kural olarak, EA, artık direkt olarak ülke federasyonları ile değil ilgili ligin kulüpleri ile bire bir anlaşma yapmak zorunda. Tabii Türkiye'de de hal böyle olunca kazın iki ayağı da yine bize girdi sanırım. Ben de EA olsam, gazı kaçmış bir Türkiye ligi peşinde koşmam açıkçası. Neyse ki, 10 sene önce olduğu gibi, futbol oyunlarındaki tek avuntumuz olarak tek takımla (Galatasaray'la) temsil edileceğiz:) 

Gerçeğinde bulamadığımız derbi heyecanını Fenerbahçeli arkadaşlarla online olarak yaşıyorduk, artık o tat da gamepad'lerimizden gitti... 

2 Eylül 2011 Cuma

Böyle Geçti Bir Transfer Dönemi

Arsenal ve transfer kelimelerini bir kez daha aynı cümlede kullanırsam kusacağınızı bildiğim için, bugün biraz başka takımlar hakkında ahkam kesmek istiyorum.


Manchester United
Gelenler: £52.9m
Gidenler: £9m
Net Harcama: £49.9m

Fergie'nin transfer stratejisi basit: "İhtiyacını belirle, erkenden pazara çık, fiyatı neyse ver". United, bu yaza bir çok Premier Lig kulübü gibi pahalı yedeklerden kurtularak başladı, O'shea ve Brown'ı Sunderland'e sattı. Sonrasında Fergie döneminin en kötü 2 transferi olmaya aday Obertan satıldı; Bebe kiralandı. Hargreaves kendi haline bırakılırken, Scholes ve Van Der Sar da emekliliklerini açıkladı. Temizliği çabucak bitiren Fergie'nin alışverişi de kısa va öz oldu. Villa'dan Young (£17m), Atletico'dan De Gea (£18.9m) ve Blackburn'den de Phil Jones (£17m) bir hafta içerisinde bitirildi ve United lige en hazır başlayan takım olma şansını yakaladı.

3 oyuncuya ödenen 53m şimdilik biraz fazla gibi görünebilir. Young'ın kendisine ödenen parayı hakedeceği daha ilk maçlardan ortaya çıktı ancak De Gea lige pek de iyi başlamadı. Çok genç bir kalecinin, United gibi bir takımın ağırlığını kaldırmak için zamana ihtiyacı olacağı aşikar. Zaten Fergie "Scmeichel da böyle başlamıştı" diyerek, genç kalesinin arkasında olduğunu açıkça ortaya koydu. De Gea'nın zamana ihtiyacı olduğu açık, nitekim kendisinin Premier Lig'de tutunamayıp başarısız olması herkes gibi beni de şaşırtır. Phil Jones'un fiyatını, kendisini isteyen 5 kulübün açık arttırması yükseltti. Kendisinin umulduğu gibi "Yeni John Terry" olup olamayacağını ve yüksek fiyatına layık olup olmadığını zaman gösterecek.


Liverpool

Gelenler: £56.3m
Gidenler: £21m
Net Harcama: £35.3m

Ben Wenger'i para harcamıyor diye eleştiriyorum ama Liverpool'un transferlerine bakınca kendisine teşekkür edesim geliyor. Geçen sene Carrol'a £35m, Poulsen'e £5m vererek resmen kazık yiyen Dalglish ve dadaşları, bu yaz da, önce Jordan Henderson gibi son derece sıradan bir adama £16m bayıldı, sonra gidip Downing'e £20m verdi. Stewart Downing iyi bir oyuncu olabilir ancak Ashley Young'tan 3m daha pahalı olmasının hiç bir açıklaması yok. Henderson da benim "Yılın bidonu" adayım. Dalglish, bu iki el yakan transferinin yanında, Charlie Adam ve Coates'e £7m, Jose Enruique'ye de £6.3m bayıldı, yedek kaleci pozisyonu için Doni'yi getirdi ve transferin son dakikasında herkesi şaşırtarak Craig Bellamy'e imza attırdı. İçimden bir ses, yeni transferlerden hiç birinin Premier Lig'de şampiyonluğa oynayacak bir takımın adamı olmadığını söylüyor ama bireylere bakarak yapılacak yorumlar da pek sağlıklı olmuyor. Dalglish'in bu malzemeden köfte yapıp yapamayacağını göreceğiz ancak sonuç hayal kırıklığı olursa Liverpool'un ağır bir fatura ödeyeceği kesin.

Gidenlere baktığımızda Liverpool'un da temizlik yapanlar kervanına katıldığını görüyoruz. Poulsen, Joe Cole, N'Gog, Degen, Krygiakos, Jovanovic ve Konchesky'den oluşan ölü toprağının atılması gerekliydi ancak Liverpool bu adamlardan toplam 2 çuval patates bonservis bedeli elde etti. Benitez'in giderayak £17m saydığı Aquilani, bu sefer Milan'a kiraya gitti ve ondan da kulübün kasasına hiç bir şey girmedi. Transferin bitmesine saatler kala herkesi şaşırtarak transferini isteyen Meireles, Chelsea'ye imza atarak Liverpool'un tadını ve orta sahadaki kadro derinliği kaçırmış oldu. Özetle, hareketli bir transfer dönemi geçirip bir araba dolusu para harcanmasına rağmen, Liverpool'un takım olarak seviye atladığını söyleyemem. Özellikle, Henderson-Downing ikilisine verilen £36m ile çok çok çok çok çok çok daha iyisi yapılabilirdi gibi..


Chelsea
Gelenler: £67.6m
Gidenler: £20.4m
Net Harcama: £47.2m

Geçen seneyi ilk 7'de bitiren takımlardan, yeni sezona hoca değişikliğiyle giren tek takım Chelsea'ydi ve Boas'ın gelmesiyle, benim bu yaz beklentim, Drogba, Anelka, Malouda, Kalou gibi yıllanmış oyuncuların bir kısmının elden çıkarılıp kadronun şöyle bir silkinmesi yönündeydi. Bu operasyon gerçekleşmedi ve Chelsea'nin kaydedeğer tek kaybı, £13m'ye Dağistan'a giden Yuri Zhirkov oldu.

Operasyonun gerçekleşmeyişi, Chelsea'nin gelen isimlerinin profilini de etkiledi. Abramovich ve Boas, Kaka, Falcao, Aguero gibi pahalı bir transfer yapmak yerine, Mata ve Meireles gibi kadro derinliği yaratacak iki oyuncuya £35m saydılar, sonra da gidip 4 genç oyuncuya £32.6m harcadılar. Bunların içinde en dikkat çeken de £20m'a alınan Romelu Lukaku idi. Lukaku'nun "Yeni Drogba" diye anıldığını ve büyük bir potansiyel olduğunu biliyorum ancak 18'lik bir oyuncuya bu kadar para yatırmak ne kadar akıl karıdır pek emin değilim. Eğer, bir kamyon dolusu para vereceksek neden genç alıyoruz ki yahu. Neyse. Boas'ın transferleri gösterdi ki, Portekiz'linin işleyen Chelsea düzenine damgasını vurma gibi bir niyeti şimdilik yok ve yıllanmış takımı, yavaştan gençleştirmeye çalışacak. Bu noktadaki soru işareti, transfer edilen gençlerin Chelsa kadrosunda yer bulup bulamayacakları. Wenger, Fergie ve Dalglish gibi hocalar, istedikleri zaman takıma bir genç oyuncu monte edebiliyorlar, çünkü her üçünün de bu riski alacak kredileri var. Her sezon namlunun ucuna bir hoca koyan Abramoviç'in baskısı altında Boas'ın genç yeteneklere şans verecek kadar testis sahibi olup olmadığını sezon içerisinde göreceğiz.


Machester City

Gelenler: £82m
Gidenler: £25m
Net Harcama: £57m

Manchester City'nin bu yaz elden çıkardığı ve kiraya yolladığı oyuncuların sayısı 24 ve bu alışverişten eline geçen para £25m. Bu 25 milyonun da %95'i Boateng, Given, SWP üçlüsünden gelen para. Geri kalan 21 oyuncudan kazanılan parayla, Yaya Toure'nin 1 aylık maaşı ödenmiyor. "Adamların paraya ihtiyacı yok hocam" derseniz, siz de haklısınız. 

Geçen sene bittiğinde, Premier Lig'in en geniş kadrosu City'deydi; ama araplara bu genişlik yetmemiş olacak ki, bu yaz transferinin harcama rekorunu kıran da yine City oldu. 60 milyon kağıdı Aguero-Nasri ikilisine bayılan City'nin kadrosu, futbol takımından çok lejyonerler ordusunu andırır hale geldi. Eğer UEFA, Financial Fair Play olayında ciddiyse, City'nin bu kadar masrafla başabaş noktasına inebilmesi için 1 milyar poundluk sponsorluk anlaşması açıklaması gerekecek. Gerçi onun da kılıfını çok güzel buldular. Zenginin malının derdini bir yana bırakırsak, kağıt üzerinde Avrupa'nın en iyi kadrosuyla, Man Utd'ı şampiyonluk yolunda zorlayıp zorlayamayacakları bu sezonun cevabı en merakla beklenen sorusu olacak. 

Bu arada Owen Hargreaves'e verdikleri kontratın, United taraftarlarının kendileriyle dalga geçmesinden başka nasıl bir faydası olacağı hakkında da hiç bir fikrim yok. 


Tottenham
Gelenler: £8m
Gidenler: £27m
Net Harcama: -£19m

Harry Redknapp, verdiği abuk subuk kontratlar yüzünden kendisine "işportacı" diyen gazetecilere s*ktiri çekmişti ama, anlaşılan o ki, Portsmouth'tan sonra, Tottenham'ı da finansal krizin eşiğine getirdi. Bu transfer dönemi, kulübün, elindeki tuzlu kontratların eritmeye çalıştığı 3 aya sahne oldu ki, aralarında Jenas ve Bentlery'in de olduğu 12 oyuncu kiralık gönderildi ve pahalı yedeklerden Hutton, Palacios, Keane ve O'Hara'nın satışından £17m gelir elde edildi. Redknapp, Adebayor'u kiralık getirip Arsenal taraftarına kendisinden nefret etmek için bir başka neden daha vermiş oldu. Son derece sakin bir yazdan sonra, Redknapp, transferin son günüde Crouch'u Stoke City'e yollayarak, Scott Parker'ı kadrosuna kattı. Sadece £6m'a malolan Parker'ın Arsenal, Liverpool ve hatta United gibi takımlardan ilgi görmeyişi ise beni bayağı bir şaşırttı.

Bu arada, her iki Kuzey Londra kulübü de yazın büyük bölümünü yılan hikayeleri dinleyerek geçirdi. Arsenal Cescgate'ten nihayet kurtulurken, Tottenham'ın Modric meselesinin çözümü başka bir bahara kaldı.


Diğer Kayda Değer Olaylar
* Arteta, Beckford ve Yakubu'yu kaybeden Everton, transfere toplam 0 pound harcadı.
* Everton gibi, Newcastle da, Carroll, Enrique, Nolan ve Barton'un kaybına rağmen adam akıllı transfere atmayarak taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattı.
* Toplam 10 milyon pounda, Joey Barton, Shaun Wright-Phillips, Luke Young, Anton Ferdinand ve Armand Traore'yi kadrosuna katan QPR, bana göre transferin en başarılı takımıydı.
* Stoke City- Peter Crouch evliliği sonunda gerçekleşti. Varsın gelsin taçlar, ortalar, doldur boşaltlar şimdi..
* Transferde beklenen hareketliliği göstermeyen ve ligin en yeteneksiz hocasına sahip olan Blacburn büyük ihtimal küme düşmeyi şimdiden garantiledi.
* Bendtner "Arsenal'e bir daha dönmem!" diye açıklama yaptı; Yalova kaymakamı basın toplantısı yaparak "Lütfen dön" dedi.

1 Eylül 2011 Perşembe

Yetmez Ama Evet

Ne yalan söyleyeyim, transferin bitimine 3 saat kala Arsenal, Benayoun ile anlaştığını açıklayınca bir ümitsizlik almıştı beni. Sonra, Moyes "Arteta, transferini istedi" diye açıklama yaptı; yarım saat sonra da anlaşma resmilik kazandı. Gerçi, akşam 6 gibi Arteta'yı Arsenal tesislerinde gören görgü tanıklarına göre, bu iş çoktan bitmişti ancak resmi site olayı açıklayana kadar kimse emin olamadı. Son 4 güne 5 transfer sığdıran Arsenal'in transfer döneminin özeti de şöyle oldu.
Gidenler
Bu yaz takımdan ayrılanların değerlendirirken, Cesc ve Nasri'yi bir yana, diğerlerini bir yana koymak gerek. Arsenal'in, bir operasyona ihtiyacı olduğunu uzun süredir söylüyorduk ve takımdan ayrılan 12 oyuncunun 10 tanesine hiç bir itirazım yok. Eboue, Denilson, Vela, JET ve Traore gibi adamlar zaten yıllardır "Biz Arsenal kalitesinde değiliz" diye bağırıyorlardı. Denilson ve Vela'nın satılmış olmasını tercih ederdim ama Arsenal'in ödediği ücretlerin yüksekliği bu transferlere mani oldu. Clichy'nin gidişi bende biraz endişe yaratmıştı ancak Santos transferiyle onun eksiği fazlasıyla kapatılmış oldu. Bartley ve Lansbury'nin kiralık gidişleri bana sürpriz oldu diyebilirim. Bu sene her ikisinin de A takım için mücadele etmelerini bekliyordum. Joel Campbell, çalışma izni çıkamayınca Fransa'ya yollanmak zorunda kaldı. Bendtner ise, son dakikada Sunderland'e kiralık gitmeyi başardı. 6 aydır takım bakan Danimarkalı'nın Newcastle, Stoke ve Sunderland'ten başka hiç bir ciddi teklif almamış olması sanırım kendisine biraz ders olmuştur. Biraz burnu sürtülse hala adam olma potansiyeli var Bendtner'de. Umarım, Birmingham'da da beraber çalıştığı Steve Bruce bunu yapmayı başarır. 
Gidenlerin ikinci kısmı olan Cesc ve Nasri ikilisi ile ilgili daha önce uzun uzun yazdım. Nasri, Arsenal'den ayrılmayı 2 senedir planlıyordu ve bu amacına ulaşmak için kendisine önerilen kontratların tamamını reddetti. Geçen seneki süper formunun sebebi de "kontrat sezonunda" olmasıydı. City, gibi yağı bol bulmuş bir kulübün ona önereceği astronomik rakamlara Arsenal'in yaklaşması mümkün değildi ve Nasri de muradına ererek takımdan ayrıldı. Fransızın ayrılışı tamamen 'duygusal' iken, Fabregas'ın ki harbiden duygusaldı. Kaptanın ayrılışı, Wenger'in 2005'te düğmesine bastığı gençlik projesinin de sonu oldu ki, o dönemde takıma kazandırılan adamlardan geriye sadece Walcott ve Diaby kaldı. 

Özetle, Arsenal'in, Cesc hariç giden oyuncuların hiçbirisi arayacağını sanmıyorum. Nasri'yi belki yetenek olarak arayabilirler ancak kişilik olarak yeri en kolay dolacak adam da o. 

Gelenler
Bundan 1 hafta önce bana, "Wenger transfer kapanmadan, tamamı 26 yaşın üzerinde 5 adam alacak" deseydiniz; büyük ihtimal zılgıtı yerdiniz. Arsenal'in en az 5 transfere olduğunun hepimiz farkındaydık ama Wenger'in de para harcama konusundaki kararsızlığı dünyaca ünlüydü. Fransız ne yaptı etti yine cüzdanına elini fazla atmadan transferi kapattı. 27 milyona malolan son 5 transfer sonrasında, Arsenal'in bu sezonki bonservis rekoru, 12 milyonluk ücretle 17'lik Chamberlain'e geçti ve takım sezonu -£20m gibi bir harcamayla kapattı. 

Yapılan transferlerden mutlu olsam da yazının başlığını "Yetmez" diye atmamın sebebi de burada yatıyor aslında. Son derece sağlıklı bir ekonomisi olan ve 12 oyuncuyu yollayarak bir araba dolusu kontrat yükünden kurtulan Arsenal, neden transferden kar etmeye çalışıyor? Yani, o kalan £20m'in üzerine biraz daha konulsa M'Vila transferi bitecekti. Ya da AOC hiç alınmayıp eldeki £32m ile Hazard transfer edilebilir; hem taraftar coşturulur; hem transfer 0 zararla kapatılırdı. 

Bu kadar transferden sonra hala şikayet ediyormuşum gibi görünüyor ancak eğer olur da bu takım tutarsa, yarın yine bazı başarıların ucundan dönülmesinden korkuyorum. Arsenal ligde ayağa kalkarsa, Hazard gibi bir yıldızı olmadığı için United ve City'nin kılpayı arkasında kalmasını görmek istemiyorum. Çok önemli bir Şampiyonlar Ligi eşleşmesi öncesi sakatlanan Song'un yedeği olmadığı için, takımı Avrupa'ya veda ederken izlemek istemiyorum. Arsenal bu yaptığı transferle belki gediklerini kapattı; ancak rakipleriyle kıyaslandığında hala bir adım geride kaldı. M'Vila, Hazard, Götze gibi bir oyuncu belki bu son adım olabilirdi ancak Wenger ve Arsenal yönetimi, başladıkları işi yine yarım bırakarak, bu son adımı atmadılar.  
Santos ve Mertesacker'in transferlerinden daha önce bahsettiğim için uzun uzadıya yazmayacağım. Her ikisi de dünyadaki en iyi defans oyuncuları değiller ancak Arsenal'in defans dörtlüsünün ihtiyacı olan adamlar oldukları kesin. Uzun yıllar sonra ilk defa çok dengeli bir geri dörtlü izleyeceğiz bu sene. Umuyorum, şu an takımın en ve belkide tek formda oyuncusu olan Vermaelen'in liderliğinde, Mert'in fiziksel dominasyonu, Sagna'nın istikrarı ve Santos'un ofansif katkısıyla, sağlıklı kaldığı sürece sorunsuz olacak bir defans ortaya çıkacak. Bu açıdan defansa yapılan katkılardan memnun olduğumu söyleyebilirim. 

Benayoun ve Arteta transflerinden sonra Arsenal orta sahası biraz kapalı bir kutu halini aldı gibi. Arteta, Cesc'in boşluğunu tam olarak dolduramayabilir ancak dünya üzerinde bunu yapacak kaç oyuncu var o da tartışılır. Arteta'nın, Cesc'e göre en büyük avantajı, yıllarca Everton gibi sert bir takımda forma giyerek oyununun fiziksel yanını da geliştirmiş olması. Fabregas'ın son 2 senenin yarısını sakat geçirerek iyiden iyiye ürkek bir oyuncu hale geldiğini hatırlarsak, orta sahadaki bu fiziksel varlığın takıma yararlı olacağını söyleyebiliriz. Arteta'nın diğer bir avantajı, kıtadan gelecek herhangi bir oyuncuya göre Premier Lig'e daha hazır olması. 

Cesc'in yerinin dolmayacağını söyledim ancak aslında bu çok da imkansız bir şey değil. Şöyle ki, Fabregas, genç yaşta kendini Arsenal'in kaptanı, yıldızı ve lideri olarak buldu ve teknik olarak çok üst düzey bir oyuncuya dönüşmüş olsa da, liderlik vasıfları konusunda hep sınıfta kaldı. Bu zayıflığın sebebi, Cesc'in bu sorumluğu çok erken almasına da bağlanabilir, kendisinin kişiliğinin böyle bir role uygun olmadığına da. Sebep ne olursa olsun, Fabregas'ın lideri olduğu takımı, kriz anlarında hiç bir zaman ayağa kaldıramadığı ve Arsenal'in saha içindeki lidersizlikten çok çektiği bir gerçek. Arteta, Cesc'in yeteneklerini birebir dolduramayabilir ancak eğer takıma ihtiyacı olan liderliği getirebilirse, yaratacağı sinerji ile Fabregas'ın yıllarca yapamadığı etkiyi yapabilir. Everton'da izlediğim Arteta, çok üst düzey liderlik vasıflarına sahip bir adam değildi ancak Arsenal'e transferi, futbolunu en üst düzeye çıkarması için eline geçecek son fırsat. Umuyorum bunu iyi değerlendirir ve yanındaki iki genç Wilshere ve Ramsey ile birlikte büyük başarılara imza atar. 

Eğer Arsenal, Arteta'yı almasaydı; Benayoun'dan "kötü transfer" diye bahsedecektim. Arteta imza attı; Benayoun bir anda "iyi transfer" oldu. Bu dönüşümün sebebi tabi ki basit. Eğer Benayoun, Cesc'in yerini dolduracak adam olarak alınsaydı, bu beklentinin altında ezilip hiç verimli olamayacaktı. Arteta, bu sorumluğu üzerine alınca, Benayoun "takım oyuncusu" hüviyetiyle Arsenal'e katılmış oldu ki, bence bu anlamda gayet iyi bir transfer. Sakatlıklar, Liverpool'daki sorunlar ve Chelsea'nin kadro yapısı, İsrailli'nin son bir kaç yıldır kendini göstermesini engelledi, ancak aynı Arteta gibi, o da futbolunu en üst düzeyde kanıtlamak için iyi bir fırsat yakalamış durumda. Orta üçlünün Arteta, Wilshere ve Song'dan oluşacağı kesin gibi olduğundan, kendisini Walcott ile forma savaşı vermesini bekleyebiliriz. Benayoun, Walcott kadar hızlı olmayabilir ancak oyun vizyonu ve bitirici pas yeteneğiyle, formayı genç rakibinin elinden alacağını tahmin ediyorum. 

Transfer, Arsenal için zorlu bir dönem olmuş gibi gözükse de, asıl çalışma şimdi başlıyor. Kadroya geç katılan oyuncuların 4 tanesi direk ilk 11'e girecek ve bu köklü değişimin sonuçlarının alınması biraz zaman alacak. Üstelik, ortada lige felaket başlayarak güven olarak dibe vurmuş bir takım da var. Son 3-4 aydır; bütün yazıları 'kadro krizi' domine etti ama Swansea maçından başlamak üzere tekrar futbol konuşmaya geri dönebiliriz sanırım. Tabi ki, her kötü sonuçtan sonra "Ah M'Vila'yı, Hazard'ı, Götze'yi alsaydın!" diye Wenger'e sallama hakkımı da saklı tutuyorum.