5 Temmuz 2011 Salı

Kontrolsüz Güç

Sanırım ehliyeti alan her gencin başına gelen bir şeydir bir süre manyak gibi araba kullanma olayı. Hormonlardan mıdır, kendini kanıtlama çabasından mı; yoksa bildiğin intihara meğilli olmak mıdır, pek emin değilim. Tek bildiğim, 18-22 yaş arası böyle bir dönemi benim de geçirdiğim. Genç ve heyecanlı bir şoförken genel kafa yapım, "E bir şey olmuyor, öyleyse yaparım" şeklindeydi. Yavaş yavaş başladığım sapıklılar, gün geçtikçe daha da kötüye gitmişti. Önceleri otobanda hız yapmakla başlayan dallama dönem, sonra şehir içine (İzmir, Altınyol'a misal) taşındı; sona doğru daha da garip haller aldı. Bostanlı'da oturduğum dönemde, yaklaşık 1 sene boyunca Girne Caddesi'ndeki hiçbir kırmızı ışıkta durmadım mesela. Günün hangi saati olursa olsun, şöyle bir trafiğe bakıp müsaitse yoluma devam ediyordum. Aylar boyunca yaptığım yanıma kalıyor, bunu ilk denediğinde ceza yiyen teyzemle de dalga geçmeyi ihtimal etmiyordum. Angutluk yapıp da yakalanmadıkça, kendime olan güvenim artıyor, olayı bir üst kademeye taşıyordum. Kafamda "Ceza yediğim anda bırakırım" diye bir düşünce vardı ama kendimi öldürmeden beni durduracak polis de ortalıkta yoktu. Kanunsuzluk, benim angutluğumun tehlikeli boyutlara ulaşmasına bir nevi yardımcı oldu. Nitekim, bu dönemi bitiren de yediğim bir "ceza" değil, gecenin 01:00'inde, Altınyol'un en sağ şeridine flaşör veya reflektör kullanmadan parketmiş bir kamyonet sebep oluyordu. Altınyol'u bilenler bu arkadaşın yaptığının cinayete teşebbüse eşdeğer olduğu görüşüne katılırlar sanırım. Gerçi ben o kamyonete çarpmadım ama orta şeritteki otobüs ile sağ şeride parketmiş kamyonet arasına salise farkla girmeyi başarırken yaşadığım korku, bu dallama dönemi sonlandırmama yetip de artıyordu.

Bu kadar saçma bir giriş yaptığım için kusura bakmayın, ancak konuyu bağlamaya çalışacağım. Pazar gününden beri gözaltılarla ilgili o kadar fazla yazıldı çizildi ki, bu kadar bilgi kirliğinin yaşandığı bir ortamda medyaya güvenip yorum yapmak pek de sağlıklı olmayacak. O yüzden oturup ordan buradan okuduklarıma dayanarak, süren dava ile ilgili ahkam kesmeyeceğim. Tek söylemek istediğim, şu anda benim asıl dikkatimi çekenin, olaylar bu noktaya gelene kadar Aziz Yıldırım'a "dur" diyecek tek bir kişi ve kurumun olmaması.

Aziz Yıldırım'ın, Türk Futbolunun son 10 yıldaki çirkinleşmesinde en büyük katkısı olan adam olduğunu zaten biliyorduk. Bunu söylemek için de elimizde şike kanıtı filan olmasına gerek yoktu. Şike yapmayan Aziz Yıldırım bile yeterince çirkin bir adamdı. Rakiplerle, federasyonla, hakemlerle, medyayla olan ilişkileri tam anlamıyla bir fiyaskoydu ve kendisi, bu kötü ilişkileri Fenerbahçe taraftarına açıklamak için hep "Bizi durdurmaya çalışıyorlar" savını kullandı. Ali Şen'in başlattığı "Biz vs onlar" anlayışı, Yıldırım döneminde bambaşka seviyelere yükseldi ve ortaya tarafların birbirinden nefret ettiği bir ortam çıktı. Ben, Galatasaray ve diğer takım taraftarının Ali Şen'den veya başka bir Fenerbahçe başkanından bu denli nefret ettiğini hiç hatırlamam mesela. Aziz Yıldırım, daha şike iddiaları patlamadan bile kendisine ve kulübüne olan nefreti maksimuma çıkarmayı başarmış bir arkadaşımızdır.

Nefret edeni çok olana, "güçlü olmak" gibi bir zorunluluk da doğar. Bugün ABD, silaha kendisini takip eden 20 ülkenin toplamından daha fazla para yatırıyorsa, bunun sebebi, dünyadaki en çok nefret edilen ülke olmasıdır. Paradoksal olarak, silaha yatırılan para ve yürütülen savaş ekonomisi ABD'yi daha da nefret edilir hale getirmektedir.

Aziz Yıldırım'ın yarattığı nefret imparatorluğu da ABD'ninkinden pek farklı değil aslında. Yıldırım, çevresindeki kişi ve kurumları kendinden nefret ettirmeyi başardıkça, kendisine yine aynı kişi ve kurumları kontrol etme zorunluluğu doğdu. Tehdide, baskıya ve despotluğa dayanan Yıldırım yönetimi, basındaki muhaliflerini işten kovdurttu, federasyonlar alaşağı edildi, merkez hakem komiteleri dağıtıldı, Kulüpler Birliği işlevsiz hale getirildi. Aziz Yıldırım, sistemli olarak herkesi tehdit etti, sindirdi ve futbolun içinde ne kadar kurum varsa hepsini kontrolü altına aldı. Öyle bir noktaya gelindi ki, ne Fenerbahçe camiasında ne de diğer kurumlarda Aziz Yıldırım'a "dur" diyebilecek bir adam kalmadı. Her yerde onun borusu öttü, medyada "gık" diyecek adam kalmadı. Bugünkü iddialar eğer doğruysa, Aziz Yıldırım'ın hakem atamaları ve maç skorlarını kendi keyfine göre kontrol ettiği bir ortama kadar gelmişiz demektir.

Ben İzmir yollarında trafik canavarlığı yaparken eğer beni durduran bir polis olsaydı, büyük bir trafik kazasıyla burun buruna gelmeyecektim. Afedersiniz ama kanunsuzluk götümü kaldırmıştı. Aziz Yıldırım konusunda beni en çok şaşırtan da, bu adamın kendine ve Türkiye'deki olan kanunsuzluğa olan güveniydi. Yani Emenike olayına bakınca, bu cesarete hayran olmamak mümkün değil. Adam önce Fenerbahçe maçında oynamadı, bundan 2 ay sonra da göstere göstere Fenerbahçe'ye transfer edildi. Tüm diğer gizli kapaklı şike iddialarını geçtim de, bu Emenike işinin böylesine göz önünde yapılması, Aziz Yıldırım'ın ne derece bir gaflet içerisinde olduğunun en büyük göstergesidir.

Bana göre, yıllardır bir itaat uykusu halinde olan Fenerbahçe camiasının uyanma vakti gelmiştir. Aziz Yıldırım'ın diktiği 2 betonarme binaya bakıp, onsuz Fenerbahçe'nin var olamayacağına inanır hale gemiş taraftarın, artık silkinip kendine gelmesi gerekmektedir. Aziz Yıldırım, kapısından içeri girmeden önceki 90 yıl boyunca Fenerbahçe, bu ülkenin en büyük kulüplerinden biri olarak varolmuştur, bu hasta adam kapıdan çıktıktan sonra da kendi ayakları üzerinde duracaktır. Aziz Yıldırım, davadan çıkacak sonuç ne olursa olsun, Fenerbahçe'ye tarihinin en büyük utancını yaşatmıştır ve Galatasaray taraftarı, kendi kulüplerini 2 tane bürokratın karşısında küçük düşüren Adnan Polat'ı nasıl yargılayıp cezalandırdıysa, Fenerbahçe taraftarı da bunu Aziz Yıldırım için yapmalıdır. Yine afedersiniz ama bu noktadan sonra Aziz Yıldırım'ı savunmaya kalkan kim olursa olsun, kendisinde çüke sürelecek akıl kalmamış demektir.

Bana göre bu dava, Türk futbolundan daha çok Fenerbahçe'ye yarayacak. Yönetimin hala istifa etmemiş olması şaşırtıcı olsa da, Fenerbahçe'nin, bu kokuşmuş adamlardan kurtulup sağ duyulu bir yönetim edineceğini umuyorum. Keşke bu nefret kültürü, olay bu raddeye gelmeden demokratik yollarla kulüpten kapı dışarı edilseydi. Ama maalesef, korkuya dayalı diktatörlüklerde ilk tasfiye edilen kurum demokrasi oluyor. Demokrasi kapıdan çıktığında da dikta rejimi, diktatörüyle beraber bir gün dibe vuruyor. Kısa süre sonra, kendilerini dibe vurduranlardan intikam almak için yeni bir dikta yönetimi kurma ya da uzlaşmacı bir yönetimle eski kavgaların üzerine bir sünger çekme tercihi Fenerbahçe camiasının eline geçecek. Umarım kendilerine oldukça maliyetli olan hatayı bir daha yapmazlar.

1 yorum:

  1. Kesinlikle çok iyi bir yazı olmuş elinize dilinize sağlık yıllardır şu ''Aziz Yıldırım'' pisliğinden bir an önce kurtulmalı Türk Futbolu.

    YanıtlaSil