31 Temmuz 2011 Pazar

Kaza Geliyorum Diyor


Arsenal'in klasiğidir; her sene iyi başlar, sonra bozar. Hazırlık maçlarında 5'ler 6'lar atılır, lige de o hızla girilir, bir süre zirve yapılır. Taraftar heyecanlanır, "Acaba bu sefer olacak mı?" soruları sorulur. Sonra Kasım kapıdan baktırır, takım revire döner, ordan sonra her şey yokuş aşağı gider.

Bu sefer öyle değil. Bu sefer kaza "Geliyorum!" diye bas bas bağırıyor. Hem de öyle böyle değil; takımı izlerken benim kulağıma gelen bağırışları dizsem, burdan Kuzey Londra'ya yol olacak.

"Kaleciler güven vermiyor"
"Sol bek yok"
"Stoperler evlere şenlik"
"Yedek sağ bek ve DM hiç yok"
"Orta saha, sol açık ve forvetin yedekleri berbat futbol oynuyor"
"Takımın en önemli 2 adamı ayrılma planları yapıyor"
"Orta saha, tecrübeli ve sorumluluk alacak adam arıyor"
"Hücumda fiziksel etkinlik sıfırın altında"
"Duran toplar hala kabus"
"Takım taktiksel olarak son 5 senede hiçbir aşama kaydetmedi"
"Takım zihinsel olarak son 5 senede hiçbir aşama kaydetmedi" (Hazırlık maçını bile bağlayamıyor)
"Müzmin sakatlar yine dökülmeye başladı" (Walcott 2, Diaby 10 hafta yok)
"Takımın başındaki adam her şeyi itinayla görmezden geliyor"

Tüm bu bağırışlardan itirazınız olan varsa söyleyin. Hani, Carl Jenkinson'un Sagna'nın yokluğunu aratmayacak bir sağ bek, Gibbs'in ilk 11 materyali, Frimpong'un da Premier Lig'e hazır olduğunu düşünüyorsanız, tartışmaya açığım.

Hani düne kadar Arsenal'in problemlerinin hiçbirinden haberiniz yoktuysa ya da farkına varmadıysanız, Boca Juniors maçını izleyerek yukarıda saydığım maddelerin her birini gözlemlemeniz mümkün. Arsenal, topla oynayan ancak fazla bir şey üretemeyen taraf ve iyi oynarmış gibi gözüktüğü ilk yarıda gibi Boca Juniors'ın attığı 2 derin topla defansı karpuz gibi yarılan takım yine Gunners. Şu an için takımda, hakkında olumlu konuşabileceğim 2 oyuncudan birisi olan Gervinho'nun sağ ve soldan yarattığı 2 tehlike, Arsenal'in ilk 45 dakikadaki en olumlu hareketlerini oluşturuyor.

2. yarıya Arsenal gol atarak başlamış olsa da, aslında ikinci 45 dakika, takımın bütün zaaflarının ortaya çıkması açısından oldukça endişe verici. 2-0 öndeyken önce Squilacci, sonra da Djourou'nun bireysel hatalarıyla hediye edilen gol ve elden kaçan galibiyet... Belki sadece bir hazırlık maçından bahsediyoruz ancak beraberliğin alınış şekli, takımın kronik rahatsızlıklarını tedavi etmenin çok uzağında olduğunun açık bir göstergesi.

Bireysel hataları bir yana koyarsak, Wenger'in son 3-4 senedir bir türlü sonuç vermeyen oyun planını da aynen koruduğunu görüyoruz. Premier Lig takımlarını geçtim, dünyanın öbür ucundan gelen Boca Juniors bile, Arsenal'in orta sahaya yakın kurduğu savunmasının nasıl kolayca yarılacağını biliyordu. Wenger, orta saha ve hücumdaki oyuncularına, hala savunma görevlerinin önemini öğretebilmiş değil ve bu oyuncular, oynadıkları kompakt dizilişte, rakibe isabetli pas atacak zamanı verdiklerinde başlarına iş açıldığının farkına varabilmiş değil. Gözünüzün önünde Barcelona'nın topsuz oyununu getirin ve bunu, Barça'ya benzer bir savunma düzeniyle oynayan Arsenal'inkiyle kıyaslayın. Bu iki takımdan birisi bu işi doğru yapmakta ve sanırım bunun hangisi olduğunu söylememe gerek yok.

Geçen sene boyunca, takımdaki bireysel performanslardan o kadar çok bahsettim ve bazı oyuncuları o kadar çok eleştirdim ki, bugün yine bunlardan bahsetmeye utanıyorum. Ben Arshavin'i, Diaby'i, Squillaci'yi, Eboue'yi, Rosicky'i eleştirmekten bıktım, Wenger bu adamları ısıtıp ısıtıp önümüze sürmekten bıkmadı.

Aslına bakarsanız, dünkü maçta canımı en çok sıkan, kötü performans veya defans hataları değildi. Arsene Wenger'in, takımda kalmak istemediğini açıkça ortaya koymuş, kendisine önerilen sözleşmeyi elinin tersiyle itmiş ve kontratını bitirip serbest kalacağı son senesinde Arsenal'e hiçbir katkı yapmayacağı bariz belli olan Nasri'ye önce Fabregas'ın pozisyonunu, sonra da takımın kaptanlığını vermiş olmasıydı. Sadece bu hareket bile, Wenger'in artık işini yapacak kapasiteden ne kadar uzakta olduğunun göstergesiydi. Rooney, geçen sezon transferini istediğinde, Ferguson, onu bir sonraki maça kaptan mı çıkardı yoksa ligi riske atma pahasına kulübeye mi gönderdi? Wenger, Arsenal'i istemeyen bir oyuncuya kaptanlığı verirken ne düşünüyordu peki? Nasri'ye rüşvet verdiğini mi? Yoksa bunun Nasri'nin gerçekten umrunda olacağını mı? Arsenal bu kadar mı küçüldü? Bireylerin istekleri, takımın şerefinin üzerinde tutulur bir hale ne zaman geldi? Kulübün ekonomik durumunu düşündüğünü her dakika sayıklayan Wenger efendi, sezon sonu serbest kalacak bir oyuncu için yapılan 20 milyon poundluk teklifi neden görmezden geliyor?

Arsenal, işlerin akılla, mantıkla yapıldığı bir kurum olmaktan çoktan çıktığı için bu soruların cevabını bilmiyorum. Tek bildiğim şey var: Kaza, bu sefer geliyorum diyor ve Arsenal bile bile ladese doğru yol alıyor.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Adam Başı Para


Kewell'ın, Galatasaray ile olan söyleşmesinin bittiği ve Avustralyalı'nın memleketine dönme arzusunda olduğu malumunuz. Bu transfer aylardır bir türlü netlik kazanmadı çünkü ortada ufak bir sorun var: Avustralya 1. Futbol Ligi olan A-League'de 'salary cap' var ve Kewell'ın, Galatasaray'dan kazandığı para, herhangi bir AL takımının kredisini tek başına doldurmaya yetiyor. Yani kendisiyle ilgilendiği söylenen Sydney FC ve Melbourne Victory gibi takımlar, Kewell'a aynı seviyede ücret vermeye kalkarsa, geri kalan 24 oyuncu için ellerinde 100-150 dolar filan kalacak. Salary cap sorununu ortadan kaldırsak bile, hiçbir A-League kulübünün, Kewell'ın maliyetini karşılayacak bütçesi de yok gibi.

Avustralya Futbol Federasyonu, ülkede rugby, avustralya futbolu, kriket gibi sporların uzak ara gerisinden gelen futbola olan ilgiyi arttırmak için Kewell'ın gelişine sıcak bakıyor. Maliyet ve salary cap sorunlarının önüne geçebilmek için ise ortada ilginç bir teori var. Menejeri Bernie Mandic'in açıkladığı üzere Kewell, AFF ile özel bir statü ve kontrat üzerinde pazarlık yapıyor. Bu anlaşmaya göre Kewell, hangi takıma transfer olursa olsun, maaşına ek olarak seyirci sayısına yaptığı katkıya göre bonus alacak. Mandic, Kewell etkisiyle yaratılacak ek hasılatın %70/30 şeklinde paylaşıldığı bir anlaşmayı federasyona önerdiklerini açıkladı. Bu da şu demek oluyor; diyelim Kewell, Sydney FC'ye transfer oldu ve ligde Melbourne karşısına çıkıyorlar ve bu maça geçen sezon 10.000 kişi gitmiş. Eğer bu sezonki maça 15.000 kişi gelirse, aradaki fark olan 5000 kişinin getirdiği hasılatın %70'i Kewell'a gidecek.

Evet, biraz garip ama her iki tarafın da kazandığı bir durum var ortada. A-League, Avustralya'nın yetiştirdiği en iyi futbolcuyu kazanacak; Kewell da, kariyerinin son yıllarında fazla yıpranmadan formda kalacak ve Avustralya Milli Takımı'na katkıda bulunmaya devam edecek. Bu arada, anlaşmanın biraz açgözlü bulanların seslerini yükseltmesi üzerine Kewell, "İnsanlar ne yapmaya çalıştığımı anlamadan eleştirmeye başladılar" gibisinden bir açıklama yaptı. Zannedersem, kendisinin, hasılatlardan gelen parayı Avustralya'daki futbol akademilerine yönlendirmek gibi bir projesi var.

26 Temmuz 2011 Salı

Zenci Sabri



Yukarıdaki melodiyle hepberaber söylüyoruz:

We like E boue - boue
We like E boue - boue
We like E boue - boue
We like E - BOUE!!

İyi niyetli ancak yetenekleri kısıtlı, süratli ancak oyun zekası düşük, orta saha için biraz "kazma", defans için de güven vermeyen bir oyuncu adı verin desem, Galatasaray'ı takip edenleriniz "Sabri", Arsenal'i takip edenleriniz "Eboue" der. Anlaşılan o ki aynı tanımın karşılığı olacak kadar birbirine benzeyen bu iki adam Galatasaray forması altında buluşmak üzere.

Galatasaray'ı yönetenler, eldeki bir Sabri'yi neden yetersiz gördüler de "Bu oğlanın bir de zencisini alalım" dediler bilmiyorum. İngiliz basını, bu transferi bir süredir yazıyordu, bu hafta bu haberler, ciddi gazetelerde "Bitti" olarak çıktı. Galatasaray'ın 4 milyon pound bonservis bedeliyle Eboue'yi transferi yakın gibi.

Dediğim gibi, Galatasaray'ın sol bekinde bir Balta varken, transfer neden sağ tarafa yapılmak istenir pek anlamış değilim. Eboue'nin, Gibbs'in sakat olduğu dönemlerde (yılın 11 ayı), Clichy'nin yedeği olarak sol bek oynamışlığı var ancak Arsenal'in ondan yeterli verim aldığını söylemek zor. Hatta, kendisinden sağ bekte bile verim alındığını söylemek zor ancak, Arsenal'in o bölgede dünyanın en iyilerinden birisini barındırdığını da hatırlamak lazım. Eboue'yi, Sagna ile kıyaslamak biraz acımasızlık olur.

Her ne kadar, Eboue'yi Arsenal formasıyla görmeye pek tahammülüm kalmamış olsa da, ilginç bir şekilde, kendisinin Galatasaray'a yararlı olabileceğine inanıyorum. Arsenal kariyerini bitiren son Liverpool maçında olduğu gibi saç baş yolduran hatalar oyununun bir parçası mutlaka olacaktır ancak, bu, Eboue'nin hızı ve enerjisiyle Türkiye standartlarından bir gömlek üstün bir oyuncu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Transfer henüz açıklanmış değil ve varsayımlar üzerinden çok fazla analiz yapmak istemiyorum. Galatasaray açısından ilginç bir transfer olacağı kesin gibi. Benim, bu transferden tek beklentim ise TT Arena'yı yukarıdaki tezahüratı yaparken görmek.

BOUE!!

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Efsane

6 senelik çalışmanın ürünü olan Senna belgeselini hala izlemediyseniz gidin, izleyin, izletin..

Hayatımda izlediğim uzak ara en duygusal film. Arabanın içinden atılan o son turda, Tamburello yaklaştıkça kalbiniz sıkışmazsa insan değilsiniz.

Çözümsüzlüğü Çözme Vakti

Normal şartlarda Temmuz ayı sonları, Premier Lig'in başlamasının yaklaşmasıyla yavaştan heyecanlandığımız bir dönemdir. Ama bu sene durum farklı. Arsene Wenger ve onun akıl almaz politikaları sağolsun, Arsenal taraftarı depresyonun eşiğine gelmiş durumda ve yeni sezonu endişeyle bekliyor.

Arsenal Supporters Trust'ın sezon sonuda üyeleri arasında yaptığı ankette, takımın performansından memnun olanların oranı %24'te kaldı. Geçen sene, aynı ankette bu oran %60 idi. Daha da çarpıcı bir sonuç da, Cambridge Üniversitesi'yle birlikte çalışan, İngiliz hükümetinin resmi araştırma kurumu YouGov'ın, 13000 kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği anketten geldi. Ankete katılanlardan, takımlardan ve hocalarından duydukları memnuniyeti 1 ile 10 arasında puanlandırmaları istendi. Bu puanlar toplandığında, performans memnuniyetinde Arsenal 20 takım arasında 16., hoca memnuniyetinde ise 14. sıradaydı. Ligi 4. bitirmiş bir takımın, bu kadar düşük sıralarda yer alması çok çarpıcı ve ne yazık ki sürpriz değil. Bu arada YouGov'un İngiliz hükümetinin politikalarını belirlerken verilerinden yararlandığı bir kurum olduğunu ve yaptığı araştırmaların verdiği isabetli sonuçlarla tanınan bir kurum olduğunu da hatırlatayım.

Peki, memnuniyetsizliği bilimsel olarak kanıtlanmış bir taraftara sahip olan Arsenal'in hocası ve yönetimi, bu soruna bir çare bulmak için, ligin başlamasına 3 hafta kala ne yaptı?

Gervinho'yu transfer etti.

Bu mudur yani?

Yahu nedir bu kaypaklık, nedir bu teslimiyet? Wenger'in akıl sağlığından ciddi anlamda şüphe etmeye başladım artık.

Ortada Samir Nasri diye bir adam var. Takımdan ayrılma istediğini açıkça ortaya koymuş. Kendisini Arsenal'in en çok kazanan 2. adamı yapacak sözleşmeyi elinin tersiyle itmiş. Satılmaması halinde önümüzdeki sezon serbest kalacak. Buna rağmen Manchester City 20 milyon pound öneriyor ve Valencia başkanı, "İyi bir teklif gelirse, Mata'yı satarız" diye açıklama yapıyor.

Yapılması gereken çok açık değil mi sizce?

Arsenal, takımdan ayrılmak isteyen bir adamdan kurtulup, Avrupa'nın en iyi genç orta saha oyuncularından birini alıyor ve bunu yaparken kasasından 1 kuruş çıkmıyor.

Neyi bekliyorsun Wenger efendi?

Üslübumun kusuruna bakmayın ama gerçekten şaşkınlıklar içerisindeyim. Wenger, neden hala basının karşısına çıkıp "Nasri belki takımda kalır" diye acınacak açıklamalar yapıyor? Anlayan varsa beri gelsin.

Gelelim Cesc konusuna.

Futbolda bazı şeyler, demokrasiyle, anlayışla, konuşmakla çözülmüyor. Bazen, futbolcunun, yola gelmek için anladığı şey kötek oluyor ve bunu zamanında yapmasını bilen Fergie ve Mourinho gibi hocalar boşuna kupaları sıralamıyor.

"Aman efendim Cesc, Barça'ya dönmek istiyor; Arsenal zorla onu tutuyor." gibisinden zırvalamaları Katalan medyası yapınca anlıyorum da, aklı başında futbol adamları bile bu kervana katılınca gerçekten şaşırıyorum. Yahu, Cesc'in madem İspanya'ya dönme gibi bir planı vardı, bundan 2 sene önce 6 senelik kontrata imza atarken aklı neredeydi? Hadi geçmiş olsun Fabregas kardeşim.

Cesc'in, şu anda tek ihtiyacı olan şey, masaya yumruğunu vurup, kendisine kontratının süresini hatırlatacak bir hoca. Çıkıp, "Barça £50m teklif yaparsa düşünürüz, aksi takdirde Cesc 2015'e kadar Arsenal'in oyuncusudur, bu konu da böyle kapanmıştır!" diyecek bir delikanlı. Chelsea, Modric için £30m'luk teklif yaptı. Ertesi gün Redknapp çıktı; "35 de teklif etseler satmam" dedi. Sonra da, Modric, Orlando Pirates maçına kaptan çıktı. Barcelona'nın Cesc için yaptığı resmi teklif £26m, Arsenal resmen Cesc'e yalvaran taraf konumuna getirilmiş durumda, her gün başka bir Barça'lı kendini bilmez medyaya bu konuda maymunluk yapıyor; Cesc önce Asya kampına katılmıyor; sonra da Almanya'ya "sakat" diye götürülmüyor.

Arsenal'i yöneten arkadaşlar, takımınızın kaptanını, kontratına saygı göstermesine ikna edecek testise sahip değilseniz, ya gidin testis nakli yaptırın; ya da işgal ettiğiniz koltukları boşaltın, testisli birileri gelsin otursun.

Bu olayın, böylesine yılan hikayesine dönmesinin 2 sebebi var: Bir, Barcelona, parayı basmak yerine çene yapmayı tercih ediyor. İki, Arsenal kulübünde, Barça'ya haddini bildirecek bir tek delikanlı yok. Futbolun başında, akıl sağlığından umudunu kestiğim, artık kendi yarattığı ütopyanın esiri olmuş bir delüzyonal, kulübün başında ise mali tablolara bakıp bakıp kendilerini sıvazlayan bir grup iş adamı oturuyor. Koskoca kulüpte, sürüp giden çözümsüzlüğü dağıtacak tek bir sağduyulu beyin, sesi gür çıkan tek bir adam yok.

3 hafta kaldı. Arsenal'in gaflet uykusundan uyanıp, takımın etrafındaki bulutları dağıtması için 3 haftası var. Wenger hala "İyi bir takımız" türküsünü söyleyip, 6 kere izlediği filmi 7. defa izlemeye kalkmak istiyorsa, denemesi bedava. Nitekim, Arsenal'in şu an elindeki takımın, son 2 sezondur çok yaklaştığı, "İlk 4'ün dışında kalma" başarısını gösterip Wenger'i kovdurma potansiyeli oldukça yüksek. Wenger, zannediyor ki, 6 kere yapıp hesabını vermediği hatayı, 7. sefer yaparsa bu yine yanına kalacak. Yukarıdaki memnuniyetsizlik istatistiklerini boşuna vermedik. Hodri meydan Wenger efendi..

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Anlamsız


Kalecinin yerinde olsam direkt topuklardım... 

19 Temmuz 2011 Salı

Ziyafet

Çok Mesudum Orhan

Bilmiyorum hangisi daha sevindirici; aşağıdaki mi, yukarıdaki mi? Denilson, kiralık gidiyor ama bir daha geri dönmesi zor. Kendisinden bize uzak, Rio'daki Jesus heykeline yakın olmasını diliyoruz. Onun arkasından Almunia ve Bendtner de topun ucunda. İngiliz basını Eboue'yi Galatasaray'a, Diaby'i de Beşiktaş'a yakıştırıyor. Gervinho dışında yeni bir transfer yok, ancak bugün Gazidis resmi siteden, "Transferi bitirmenin çok uzağındayız" dedi. Dün de Peter Hill-Wood çıktı, "Barcelona'nın teklifi komik; gerçekçi bir teklifle gelmeleri gerek." diye posta koydu. Arsenal yavaştan yaz uykusundan uyansa iyi olacak. Şaka maka derken, Premier Lig'in başlamasına 3,5 hafta kaldı.

Bu arkadaş için sanırım fazla yorum yapmaya gerek yok. Şampiyonluk hedefleyen Trabzonspor'un kendisinden ne beklediği, benim algı sınırlarımın ötesinde. Kadro dışı kalan Mustafa Sarp'ı da alarak Bermuda Şeytan Üçgeni'nin iki kenarını tamamlarlarsa, bence Galatasaray'ın, Ayhan'ı da kendilerine hediye etmesi gerekir. Hani "Bunu alan bunu da aldı" hesabı.

Trabzon ve Sao Paolo ahalilerine önümüzdeki sezon sabır diliyoruz buradan.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Top 50

Forbes dergisinin yayınladığı rakamlarla dünyanın en değerli 50 spor kulübü listesine denk geldim; paylaşmak istedim. Farklı sporları, farkı renge boyayınca NFL'in dominasyonunu gösteren yemyeşil bir tablo ortaya çıktı. NFL'de boşuna lokavt olmadı zaten. Bu kadar paranın döndüğü ortamda herkes pastadan ne koparırsam kardır diyor. Listenin tepesindeki United, Cowboys'a bir kaç senedir direniyor. Tahminim bir sonraki rakamlar açıklandığında Cowboys'un tepede olacağı yönünde. Arsenal 7., Ferrari 13. sırada yer bulmuş. İlk 50 sıradaki takımın toplam değeri ise 50 milyar dolar.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Özerk Ne Demektir?


Şike operasyonu başladığından beri açıkça ortaya çıktı ki, Türk spor kamuoyunda hiçkimsenin bu krizin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda hiçbir fikri yok. Buna Türkiye Futbol Federasyonu da dahil tabii ki. Hatta geçenlerde yaptıkları basın açıklaması gösterdi ki, TFF yöneticileri, "özerk" bir kurumu yönettiklerinin bile farkında değiller.

Bildiğiniz gibi TFF, bu hafta ligleri onayladı ve "iddianame açıklanana kadar kafamızı kuma gömeceğiz" diye saçma sapan bir açıklama yaptı. Ortada 1,5 senedir devam eden bir operasyon ve buna bağlı olarak tutuklanmış ve yargılanmaları süresince tutuklu kalmaları için karar alınmış bir yığın adam var. Federasyon ise hala zaman kazanma çabasında, "iddianame" diye sayıklıyor. Acaba TFF'nin içerisinde iddianamenin ne olduğunu bilen bir allahın kulu var mı?

İddianame, savcının elindeki bulguları bir araya topladığı belgedir. Bu belgenin tek başına hiçbir hükmü yoktur. Hükmü veren adama "hakim" denir ve bir şey "iddia" edildi diye hakimin buna aynen katılması gibi bir zorunluluk yoktur. Yani, eğer illa ki bir şey beklenecekse, bu "hüküm" olmalıdır. "Biz iddianameyi bekleyeceğiz" demek abesle iştigaldir, nitekim bu belgenin içeriğinde bulunacak delil ve bulgular şu anda savcının elindedir. Özerk bir kurum olan federasyonun, kendi hükmünü vermek için savcıdan bu delilleri isteme hakkı vardır. Bakın Spor Hukuku Enstitüsünün açıklamasından bir parça size.
"Adli mercilerce, sportif mercilerin delillere ulaşmasını sağlaması, gizlilik kararının ihlali olmayacağı gibi, Anayasa’nın 59. maddesinde yerini almış olan Sportif Yargının işleyebilmesi için de bir yükümlülüğüdür."
Yani diyor ki, federasyonun kendi hükmünü verebilmek için delillere ulaşma hakkı anayasa tarafından koruma altındadır. Yani TFF, savcının elindeki delilleri talep edebilir ve kendi kararını bir an önce verebilir.

Bak bir de UEFA şunu diyor,
"UEFA requests the Turkish state authorities to pass on any relevant information regarding the ongoing investigations to the TFF as soon as possible, in order that sporting justice can be carried out in the most judicious manner."
Yani, UEFA kendi yaptığı açıklamada, savcıdan bu delilleri federasyona iletmesini istiyor. UEFA'nın parçası olduğunun farkında olmayan TFF ise "iddianame isterük" diyecek kadar şaşırabiliyor.

"O zaman federasyon, mahkemenin sonucunu beklesin" diyenler için de, yargı ve federasyonunu farklı amaçları olduğunu da hatıratmam gerekiyor. Şike operasyonu ve bu konuyla ilgili başlayacak mahkemenin amacı, gerçek kişilerin yargılanmasıdır. Yani mahkeme, tutukluların suçlu olup olmadıklarını, suçlularsa hangi suçları işlediklerini, (dolandırıcılık? örgüt kurmak?) ve işlenen bu suçların cezasının ne olduğunu karara bağlamaya çalışacaktır.

Öte yandan TFF'nin derdi ise, şu an elde bulunan belgelerde şike yapıldığının kanıtının olup olmadığıdır. Eğer söylendiği gibi, savcının elinde sağlam deliller varsa, şike yapıldığını kanıtlamak pek de zor değildir. Federasyon kendi kurulları ve komisyonlarıyla bu konuyu inceler ve kararını verir. Kararın sonucunda da eğer ortada bir suç varsa, suçlular TFF ve UEFA talimatnamelerine uygun şekilde cezalandırılır.

Ünal Aysal'ın dün yaptığı açıklama, aslında UEFA'nın yaptığı açıklamadan pek de farklı değildi. UEFA'da "bir an önce karar verin" diyor, Aysal da.

Peki UEFA'nın bir parçası olan TFF'nin Aysal'ın açıklamasına tepkisi ne?,
"Bu kapsamda, Galatasaray Kulübü'nü ve açıklamada imzası olan Sayın Başkan'ı, bu konuda sağduyulu davranmaya davet ediyor, benzeri açıklamaların devam etmesi halinde ise Futbol Disiplin Talimatı'nın ilgili hükümlerinin işletileceğini hatırlatıyoruz."
Buyrun burdan yakın. TFF, UEFA'nın isteğini yineleyen Ünal Aysal'ı düpedüz tehdit ediyor.

Tüm bu olayların bana göre en vahim yanı, TFF'nin bu şaşırmış halini sürdürmesi halinde Türk futbolunun çok ağır zararlar alabileceği gerçeği. UEFA'nın açıklamasından bir alıntı daha yapayım:
"UEFA wishes to underline that even after admission to a UEFA competition a decision to exclude a club from a competition, or from any future European competitions for a number of years, can be made at any time if it transpires that the club in question obtained qualification via manipulated or fixed matches"
Türkçesi: "Biz sizin lafınıza güvenir ve bu takımları turnuvalarımıza alırız. Ancak daha sonra bu takımların şike yaptığı anlaşılırsa, o zaman külahları değişiriz"

Bana göre TFF, son aldığı kararlarla çok büyük bir risk aldı ve bir an önce kendi karar alma mekanizmasını devreye sokmazsa, UEFA'nın, Türkiye'yi tüm turnuvalardan men etme olasılığı çok yüksek. Sen, kafana göre iddianame bekleme kararı alabilirsin ama UEFA senin keyfini beklemez. Yüz milyonlarca dolarlık sponsor geliriyle ayakta duran turnuvalarının lekelenmesi önlemek için seni "tedbir" olarak bile kapının önüne koyabilir; sana "git temizlen de gel" diyebilir. Eğer böyle bir olasılık gerçekleşirse, o zaman bu federasyon başkanı ve onun ekibi, Türk futbolunun göreceği zararın bedelini nasıl öder, en ufak bir fikrim yok.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Balık Baştan Kokacak Mı?

UEFA'nın "Financial Fair Play" kurallarından daha önce birkaç kere bahsettim. Konuyla ilgili biraz ön bilgi isteyenler, önce aşağıdaki linkleri ziyaret edebilirler.

"Yok ben biliyorum" diyenler ise daha önceki yazılardan birinden aldığım şu paragraf ile başlayabilirler:

"Diyebilirsiniz ki, "Ne olacak, Şeyhler basar parayı, arttırır kulübün gelirini". Ancak, bu noktada ilginç olan, FFP kriterlerinin "gelir"in tanımını da detaylı bir şekilde yapıyor oluşu. Maç günü gelirleri, televizyon, lig ve Avrupa kupalarından gelen paraya ek olarak, manipülasyona açık gibi görünün sponsor gelirlerine de bir kısıtlama getirilmiş durumda. FFP'ye göre, kulübün sponsorları, City'e, "piyasa değerinde" rakamlar önerebiliriler. Yani, City yarın çıkıp biz Etihad ile seneliği £50m'e anlaştık deyip şeyhlerin parasını Etihad üzerinden kulübe aktaramaz. Bu meblağ, piyasa değerinin çok üzerinde olacağı için, en basit tabirle, UEFA bunu "yemez"

Ben bunu kaleme alalı 9 ay olmuş ve UEFA'nın FFP kriterleri, daha tam kapasite yürürlüğe girmeden en büyük sınavını vermek üzere. Nitekim, yukarıdaki satırlarda örnek olarak verdiğim olay gerçekleşti ve Manchester City, stadının isim haklarını 10 yıllığına Etihad'a 400 milyon sterline sattığını açıkladı. Hani ben sponsoru doğru tutturmuşum da, rakamı biraz şaşırmışım.

Benim, bu senaryoyu 9 ay öncesinden tahmin etmiş olmam aslında pek sürpriz değil. UEFA, FFP'yi ilk açıkladığında herkesin ilk tepkisi, "Parası olan kılıfına uydurur" şeklindeydi. Konu Manchester City olunca, bu "kılıf" için olağan şüpheliler, tabi ki Abu Dhabi şeyhi Mansur'un diğer şirketleriydi. Avrupa futbolunu az biraz takip edenler, City ve bu şirketleri arasında bol sıfırlı sponsurluk anlaşmalarının açıklanmasını zaten bekliyorlardı. Bu sebepten dolayıdır ki, UEFA, kulüplerin sponsor gelirlerinin piyasa verileriyle uyumlu olması gereğini de kriterlerine ekledi. Ancak kuralı yazmak ve uygulamak tamamen farklı şeyler.

FFP'nin bu konudaki ilk zayıf noktası, yoruma açıklığı. Stadyum isim haklarının piyasa değerleri ve bunların ne kadar sınırlayıcı olacağı hakkında kesin olarak çizilmiş sınırlar yok. Yani, bu sponsorluk geliri için hangi miktar uçuktur, hangisi makuldür bunu kimsenin bildiği yok. Aslında şöyle söylemem gerekiyor. Biz City'nin açıkladığı bu anlaşmanın "hikaye" olduğunu biliyoruz da, UEFA bunu somut bir şekilde nasıl kanıtlayacak onu bilmiyoruz.

Stadyum isim hakları konusunda ilk "piyasa değeri" örneği tabii ki Emirates ve bu anlaşmadan Arsenal'in senelik geliri 3 milyon pound'cuk. Dünya çapındaki taraftar kitlesi City'den çok geniş olan, İngiltere'nin 4 büyüğünden birisi olan ve sürekli Şampiyonlar Ligi oynayıp stadyumu Londra'nın göbeğinde bulunan Arsenal'in, benzer bir havayolu şirketinden koparabildiği para, City'nin 3'te 1'inden az. Hadi Arsenal'i bir kenara koyalım, bu konudaki dünya rekoru olan JPMorgan Chase - Madison Square Garden anlaşması bile City'nin kazancının yarısından daha az bir mebla olan £187m'a imzalanmış durumda. Manchester'ın bile en ünlü stadı olmayan CoM'un, MSG'nin iki katı sponsorluk gelirini nasıl elde edildiğinin açıklandığı toplantıyı şahsen izlemek isterdim. Eğer UEFA, vaad ettiği kriterlerin arkasında duracaksa, City bu anlaşmayı gelip önce benim külahıma anlatmayı denese daha iyi bence.

UEFA'nın kriterlerinin arkasında durması olayı, bence FFP'nin ikinci zayıf noktası. Katar'ın kazandığı Dünya Kupası, bir kez daha gösterdi ki, eğer yeterince paranız varsa dünya futbolunda açamayacağınız kapı yok. UEFA, bu FFP işine pek bir azimle girdi, ancak arapların dolarlarının kokusu umarım bu azmi, cüzdan kaygısına dönüştürmez. Onlardan gelen ilk açıklamalar, bu konunun Finansal Kontrol Paneli tarafından uzman görüşleri alınarak inceleceği yönünde. Kulüp temsilcilerinden ilk tepki veren de Bayern'in ve Avrupa Kulüpler Birliğ'nin patronu olan Karl-Heinz Rummenigge'den geldi. Kendisi "Sanırım Man City, Şampiyonlar Ligi'ne gitmek için bizim bilmediğimiz bir yol biliyor" diyerek, UEFA'nın "FFP'ye uymazsanız turnuvalarımıza almayız" ilkesine göndermede bulundu.

Aslına bakarsanız, bu olayın erken açıklanması iyi oldu. Eğer UEFA, "balon" olduğu her halinden belli olan bu anlaşmayı onaylayıp City'e senede £40m pound hibe edilmesine göz yumacaksa, zaten FFP ile hiç uğraşmasın. Yarın Chelsea, bir Rus şirketiyle; United, Amerikalılarla olan bol sıfırlı anlaşmaları açıkladığında onlara da "Yürü ya kulum" demek zorunda kalacaklar ve FFP, daha yürürlüğe girmeden etkisiz hale getirilmiş bir proje olarak tarihteki yerini alacak. Olur da UEFA, bu anlaşmayı "adil" bulmazsa, işte o zaman City ve Chelsea gibi takımları ilginç birkaç yıl bekliyor olabilir. Bu sene £150m civarı bir zarar açıklaması beklenen Manchester City'nin, bu anlaşma onaylansa bile başabaş noktasına inmek için senelik gelirini £110m kadar arttırması gerektiğini hatırlatayım.


8 Temmuz 2011 Cuma

Yaz Uykusu

Arsene Wenger'in Arsenal kariyerinin en kritik günlerini yaşamaktayız. Wenger'in, Invincibles'ın dağılışı ve Emirates'in dikilişinden sonra başlattığı gençlik projesinin 6 kupasız yılının sonunda dağılma noktasına geldiği, takımın köklü değişime ihtiyacı olduğu, uzun süredir sakin olan taraftar kazanının kaynamaya başladığı, sadece Wenger'in değil, tüm Arsenal yönetiminin çok ağır eleştirilere maruz kaldığı ve futbol takımındaki yıldız oyuncuların neredeyse tamamının huzursuz olduğu bir noktaya geldik. Clichy gemiyi terketti; Fabregas, Nasri kapının eşiğinde, RVP'nin bile ayrılmak istediği yazılıp çizilmeye başladı. Buna karşılık, takımdan ayrılacaklarını açıklayan Bendtner ve Denilson ile takımdan uzaklaştırılması beklenen Almunia, Eboue, Rosicky, Squillaci gibi adamlar tesislere kazık çakmış durumda. Çok önemli değişiklikler yapmak için önünde birkaç ayı olan Arsenal ise tam anlamıyla yaz uykusunda. Ne gelen var, ne giden...

Gavurun "statement" dediği bir olay vardır. Hani öyle bir transfer yaparsın ki, dosta düşmana "ben de varım" dersin. Cesc, Nasri ve RVP gibi oyuncuların, Wenger'den yaklaşık 3-4 yıldır beklediği de bu zaten. Başarı gelmedike huzursuz olan futbolcular, Wenger'in adam gibi transfer yapmak yerine Chamakh, Squillaci, Koscielny gibi ucuz etlerden yahni yapmaya çalışmasından tam anlamıyla bıkmış durumdular. Belki Wenger ligi 4. bitirmenin başarı olduğuna inanıyor olabilir, ancak yıldız oyuncular için kazın ayağı pek de öyle değil. Cesc ve Nasri gibi oyuncular, Barça ve United gibi takımlarda, Arsenal'den daha fazla para ve başarı kazanacaklarını bildikten sonra Arsenal'de neden kalsınlar ki? Hele ki geleceğe dair hiçbir umut yokken. Wenger yaklaşık 4 aydır Gerviho pazarlığı yapadursun, çantasını toplayan arka kapıdan sıvışmaya bakıyor.

Bu arada Lille ve Arsenal'in Gervinho pazarlığının şöyle geliştiğini sanıyorum:
Ars: 10 milyon 854 bin 360 euro
Lille: 10 milyon 342 bin 460 euro
Ars: 10 milyon 854 bin 460 euro
Lille: 10 milyon 342 bin 560 euro
Ars: 10 milyon 854 bin 600 euro
Lille: 10 milyon 342 bin 700 euro
....

Pazarlık demişken, İngiltere dışından bir teklif gelmemesi halinde Nasri büyük ihtimal Arsenal kontratının son yılını oynayıp serbest kalacak. Nitekim Arsenal'in, United'ın £20m'lik teklifini "rakibimize satmak istemiyoruz" diyerek reddettiği sağlam kaynaklarca doğrulandı. Bana göre bu haber, bir başka Wenger fiyaskosudur. Takımda kalmaya gönlü olmayan ve seneye bedavaya ayrılacak olan adam böyle teklif gelmişken reddettmek hangi akla hizmettir ben pek anlamadım. Hayır, ben olsam, United'a "Parayı hiç bize vermeyin, gidin Valencia'nın hesabına yatırın" derim ve Juan Mata'yı kolundan tutar İngiltere'ye getiririm. Mata'nın, Nasri'den fazlası vardır, eksiği yoktur. Hem böyle bir transfer ile Cesc'in de gönlü alınma ihtimali doğar, Arsenal yaz uykusundan uyanır. Aynı şeyi Arshavin'i satıp Alvarez'i alarak da yapabilir mesela Wenger.

Arsenal taraftarı için senelerdir, bütün sezonlar "umutlu" başladı. Hayal kırıklıkları hep sonradan geldi. Ancak yıllar sonra ilk defa daha Temmuz ayından depresyona girmiş bulunuyoruz. Zaten çok büyük çöküş ile biten sezonun ardından, takımın ele gelen oyuncularının tamamının kapağı başka yerlere atmak istemesi her şeyin üzerine çiçek dikmiş durumda. Belki konuşmak için biraz erken, ancak ben Arsenal'i önümüzdeki sezona geçen senekinden daha güçlü bir kadroyla girerken göremiyorum. Tottenham hariç tüm rakiplerin daha güçlendiği bir ortamda Arsenal; Almunia'lı, Fabianski'li, Squillaci'li, Eboue'li, Denilson'lu, Diaby'li, Rosicky'li, Bendtner'li, Arshavin'li, Chamakh'lı kadrosuyla ilk 4'e nasıl girer onu da kestiremiyorum. Şu isimleri saydıkça sinir tepeme çıkıyor yemin ediyorum. Bu arada bir başka yerde pazarlık devam etmekte;

10 milyon 854 bin 750 euro..

5 Temmuz 2011 Salı

Kontrolsüz Güç

Sanırım ehliyeti alan her gencin başına gelen bir şeydir bir süre manyak gibi araba kullanma olayı. Hormonlardan mıdır, kendini kanıtlama çabasından mı; yoksa bildiğin intihara meğilli olmak mıdır, pek emin değilim. Tek bildiğim, 18-22 yaş arası böyle bir dönemi benim de geçirdiğim. Genç ve heyecanlı bir şoförken genel kafa yapım, "E bir şey olmuyor, öyleyse yaparım" şeklindeydi. Yavaş yavaş başladığım sapıklılar, gün geçtikçe daha da kötüye gitmişti. Önceleri otobanda hız yapmakla başlayan dallama dönem, sonra şehir içine (İzmir, Altınyol'a misal) taşındı; sona doğru daha da garip haller aldı. Bostanlı'da oturduğum dönemde, yaklaşık 1 sene boyunca Girne Caddesi'ndeki hiçbir kırmızı ışıkta durmadım mesela. Günün hangi saati olursa olsun, şöyle bir trafiğe bakıp müsaitse yoluma devam ediyordum. Aylar boyunca yaptığım yanıma kalıyor, bunu ilk denediğinde ceza yiyen teyzemle de dalga geçmeyi ihtimal etmiyordum. Angutluk yapıp da yakalanmadıkça, kendime olan güvenim artıyor, olayı bir üst kademeye taşıyordum. Kafamda "Ceza yediğim anda bırakırım" diye bir düşünce vardı ama kendimi öldürmeden beni durduracak polis de ortalıkta yoktu. Kanunsuzluk, benim angutluğumun tehlikeli boyutlara ulaşmasına bir nevi yardımcı oldu. Nitekim, bu dönemi bitiren de yediğim bir "ceza" değil, gecenin 01:00'inde, Altınyol'un en sağ şeridine flaşör veya reflektör kullanmadan parketmiş bir kamyonet sebep oluyordu. Altınyol'u bilenler bu arkadaşın yaptığının cinayete teşebbüse eşdeğer olduğu görüşüne katılırlar sanırım. Gerçi ben o kamyonete çarpmadım ama orta şeritteki otobüs ile sağ şeride parketmiş kamyonet arasına salise farkla girmeyi başarırken yaşadığım korku, bu dallama dönemi sonlandırmama yetip de artıyordu.

Bu kadar saçma bir giriş yaptığım için kusura bakmayın, ancak konuyu bağlamaya çalışacağım. Pazar gününden beri gözaltılarla ilgili o kadar fazla yazıldı çizildi ki, bu kadar bilgi kirliğinin yaşandığı bir ortamda medyaya güvenip yorum yapmak pek de sağlıklı olmayacak. O yüzden oturup ordan buradan okuduklarıma dayanarak, süren dava ile ilgili ahkam kesmeyeceğim. Tek söylemek istediğim, şu anda benim asıl dikkatimi çekenin, olaylar bu noktaya gelene kadar Aziz Yıldırım'a "dur" diyecek tek bir kişi ve kurumun olmaması.

Aziz Yıldırım'ın, Türk Futbolunun son 10 yıldaki çirkinleşmesinde en büyük katkısı olan adam olduğunu zaten biliyorduk. Bunu söylemek için de elimizde şike kanıtı filan olmasına gerek yoktu. Şike yapmayan Aziz Yıldırım bile yeterince çirkin bir adamdı. Rakiplerle, federasyonla, hakemlerle, medyayla olan ilişkileri tam anlamıyla bir fiyaskoydu ve kendisi, bu kötü ilişkileri Fenerbahçe taraftarına açıklamak için hep "Bizi durdurmaya çalışıyorlar" savını kullandı. Ali Şen'in başlattığı "Biz vs onlar" anlayışı, Yıldırım döneminde bambaşka seviyelere yükseldi ve ortaya tarafların birbirinden nefret ettiği bir ortam çıktı. Ben, Galatasaray ve diğer takım taraftarının Ali Şen'den veya başka bir Fenerbahçe başkanından bu denli nefret ettiğini hiç hatırlamam mesela. Aziz Yıldırım, daha şike iddiaları patlamadan bile kendisine ve kulübüne olan nefreti maksimuma çıkarmayı başarmış bir arkadaşımızdır.

Nefret edeni çok olana, "güçlü olmak" gibi bir zorunluluk da doğar. Bugün ABD, silaha kendisini takip eden 20 ülkenin toplamından daha fazla para yatırıyorsa, bunun sebebi, dünyadaki en çok nefret edilen ülke olmasıdır. Paradoksal olarak, silaha yatırılan para ve yürütülen savaş ekonomisi ABD'yi daha da nefret edilir hale getirmektedir.

Aziz Yıldırım'ın yarattığı nefret imparatorluğu da ABD'ninkinden pek farklı değil aslında. Yıldırım, çevresindeki kişi ve kurumları kendinden nefret ettirmeyi başardıkça, kendisine yine aynı kişi ve kurumları kontrol etme zorunluluğu doğdu. Tehdide, baskıya ve despotluğa dayanan Yıldırım yönetimi, basındaki muhaliflerini işten kovdurttu, federasyonlar alaşağı edildi, merkez hakem komiteleri dağıtıldı, Kulüpler Birliği işlevsiz hale getirildi. Aziz Yıldırım, sistemli olarak herkesi tehdit etti, sindirdi ve futbolun içinde ne kadar kurum varsa hepsini kontrolü altına aldı. Öyle bir noktaya gelindi ki, ne Fenerbahçe camiasında ne de diğer kurumlarda Aziz Yıldırım'a "dur" diyebilecek bir adam kalmadı. Her yerde onun borusu öttü, medyada "gık" diyecek adam kalmadı. Bugünkü iddialar eğer doğruysa, Aziz Yıldırım'ın hakem atamaları ve maç skorlarını kendi keyfine göre kontrol ettiği bir ortama kadar gelmişiz demektir.

Ben İzmir yollarında trafik canavarlığı yaparken eğer beni durduran bir polis olsaydı, büyük bir trafik kazasıyla burun buruna gelmeyecektim. Afedersiniz ama kanunsuzluk götümü kaldırmıştı. Aziz Yıldırım konusunda beni en çok şaşırtan da, bu adamın kendine ve Türkiye'deki olan kanunsuzluğa olan güveniydi. Yani Emenike olayına bakınca, bu cesarete hayran olmamak mümkün değil. Adam önce Fenerbahçe maçında oynamadı, bundan 2 ay sonra da göstere göstere Fenerbahçe'ye transfer edildi. Tüm diğer gizli kapaklı şike iddialarını geçtim de, bu Emenike işinin böylesine göz önünde yapılması, Aziz Yıldırım'ın ne derece bir gaflet içerisinde olduğunun en büyük göstergesidir.

Bana göre, yıllardır bir itaat uykusu halinde olan Fenerbahçe camiasının uyanma vakti gelmiştir. Aziz Yıldırım'ın diktiği 2 betonarme binaya bakıp, onsuz Fenerbahçe'nin var olamayacağına inanır hale gemiş taraftarın, artık silkinip kendine gelmesi gerekmektedir. Aziz Yıldırım, kapısından içeri girmeden önceki 90 yıl boyunca Fenerbahçe, bu ülkenin en büyük kulüplerinden biri olarak varolmuştur, bu hasta adam kapıdan çıktıktan sonra da kendi ayakları üzerinde duracaktır. Aziz Yıldırım, davadan çıkacak sonuç ne olursa olsun, Fenerbahçe'ye tarihinin en büyük utancını yaşatmıştır ve Galatasaray taraftarı, kendi kulüplerini 2 tane bürokratın karşısında küçük düşüren Adnan Polat'ı nasıl yargılayıp cezalandırdıysa, Fenerbahçe taraftarı da bunu Aziz Yıldırım için yapmalıdır. Yine afedersiniz ama bu noktadan sonra Aziz Yıldırım'ı savunmaya kalkan kim olursa olsun, kendisinde çüke sürelecek akıl kalmamış demektir.

Bana göre bu dava, Türk futbolundan daha çok Fenerbahçe'ye yarayacak. Yönetimin hala istifa etmemiş olması şaşırtıcı olsa da, Fenerbahçe'nin, bu kokuşmuş adamlardan kurtulup sağ duyulu bir yönetim edineceğini umuyorum. Keşke bu nefret kültürü, olay bu raddeye gelmeden demokratik yollarla kulüpten kapı dışarı edilseydi. Ama maalesef, korkuya dayalı diktatörlüklerde ilk tasfiye edilen kurum demokrasi oluyor. Demokrasi kapıdan çıktığında da dikta rejimi, diktatörüyle beraber bir gün dibe vuruyor. Kısa süre sonra, kendilerini dibe vurduranlardan intikam almak için yeni bir dikta yönetimi kurma ya da uzlaşmacı bir yönetimle eski kavgaların üzerine bir sünger çekme tercihi Fenerbahçe camiasının eline geçecek. Umarım kendilerine oldukça maliyetli olan hatayı bir daha yapmazlar.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Clichy Out; Gervinho In

Henüz resmi açıklama yok, ancak Arsenal bu sezon, transferi Gervinho'nun gelişi ve Clichy'nin ayrılışıyla açıyor. Fildişi Sahilli olan Gervinho, Arsenal ile anlaştığını kendi ağzından açıklarken Clichy'nin de 7 milyon pound karşılığı Manchester City'e satılması kesin gibi.

Şahsen Clichy'nin çok büyük kayıp olduğunu düşünmesem de, Wenger'in transfer politikasını aklıma getirince endişelenmeden yapamıyorum. Arsenal'in, Clichy kadrosundayken bile bir sol bek transferine ihtiyacı vardı, şimdi onun ayrılışıyla o bölgede güvenilecek tek bir adam bile kalmadı. Her sezonun yarısını sakat geçirmekten hiçbir gelişme kaydedemeyen Gibbs ve Premier Lig kalibresinde olmadığı her halinden belli olan Traore'yi adamdan sayıyorsanız orası ayrı tabi. Bana göre Wenger, bu transferden gelen parayı direkt olarak bir başka sol beke yatırmalı. Lyon'lu Cissokho, Newcastle'dan Jose Enrique, Udinese'li Armero gibi isimler 10 milyon euro civarına alınabilecek, ilk aklıma gelen adamlar. Tabii ki Wenger'in bu pozisyonu takım içerisinden kapatma gibi bir çılgınlık yapma ihtimali de var ki, o zaman Vermaelen'i ya da sol açıklardan birini sol beke monte edilmeye çalışırken izleyebiliriz. Wenger, geçmişte benzer bir denemeyi Ashley Cole ile yapıp başarılı olmuş olsa da, şu an Arsenal kadrosunda böyle bir işin altından kalkacak personel olduğunu söylemek zor.

Clichy'e, Emirates'in çıkış kapısına eşlik edip etmeyeceği merakla beklenen iki isimden biri olan Nasri'nin durumunda henüz pek bir gelişme yok. İngiliz basını, United'ın ilgisine, Manchester City ve Chelsea de katılınca, fiyatın £20m civarına kadar çıktığını yazıyor. Tahminim, böyle bir teklif gelmesi halinde Arsenal'in "Hayır" diyemeyeceği yönünde. Nitekim Nasri sözleşme imzalamaya yanaşmazsa, bu transfer dönemi kendisinden para kazanmak için son şans olacak. Ashley Young transferinden sonra, United'ın ilgisinin azalacağını kabul edebiliriz sanırım. Chelsea ve City arasında yaşanacak bir bonservis rekabeti Arsenal için en hayırlısı olur gibi. Bu arada Wenger'i 6 aydır kontrat pazarlığında terleten Nasri'ye tavsiyem bu saatten sonra Arsenal'de kalmayı aklına bile getirmemesi. Bundan 3 sene önce maaşını arttırmak için aynı "Giderim" blöfünü çeken Adebayor'un başına gelenleri sanırım kendisi daha yakından takip etmiştir. Bu saatten sonra Arsenal taraftarının Nasri'yi kabul etmesi bana çok zor gözüküyor.

Bunlara ek olarak, son 1 senedir İngiliz basınında sürekli yer alan Cahill ve Samba isimleri bu günlerde daha bir sıkça anılır oldu. Sanırım Wenger, şu an Bolton ile pazarlıkta ve oradan bir sonuç alamazsa Samba transferini bitirecek. Arsenal'in elinde takasta kullanacak kamyon yüküyle adam varken, tüm bu transfer haberlerinde takas ihtimalinin hiç geçmemesi benim için ayrıca şaşırtıcı.

Öte yandan, düne kadar ayrılacaklarına kesin gözüyle bakılan isimlerin hiçbirisinden henüz ses gelmedi. Bendtner'in babası "Sağlam teklif yok" dedi, Denilson'un menajeri birkaç transfer dedikodusunu yalanladı, Rosicky ve Vela ayrılmayı düşünmediklerini açıkladılar ve Almunia, büyük bir maaş indirimiyle 3. kaleci pozisyonuna yerleşecek gibi duruyor. Tüm bu adamların ortak özellikleri, kimselerin onlara Arsenal'in ödediği enayi parasını ödemeyeceğini anlamaları sanırım. Özellikle Denilson ve Bendtner, piyasa değerlerini öğrenince şok olmuş olsalar gerek. Wenger'in her halükarda bu adamları kapı dışına koyması gerekiyor bence. İngiliz basınınında Bendtner ile Beşiktaş'ın, Arshavin ile de Galatasaray'ın ilgilendiği de yazılıyor bu arada.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama benim açımdan oldukça endişe verici bir transfer dönemi oluyor. Clichy, Nasri ve Fabregas üçlüsünün ayrılmasıyla Arsenal'in bir dağılma sürecine girme ihitmali yok değil. United, City, Chelsea ve Liverpool dörtlüsünün tamamının önümüzdeki sezon daha iyi olacaklarını varsayarsak, Wenger'in gerekli transferleri yapmaması halinde, Arsenal'i zorlu bir sezon bekleyebilir. Bu seneki büyük hayal kırıklığından sonra, ilk dördün de gerisinde kalınırsa olmaz denilen şeyler bile olabilir. Karamsar olmak için belki erken, ancak iyimser olmak için de bir neden henüz göremiyorum.