27 Nisan 2011 Çarşamba

Bas Parayı Al, 10 Sene Dönüp Arkana Bakma

United ve Ferguson dün gece yine bütün Avrupa'ya, "efektif" futbol nasıl oynanır dersi verdi. Her ne kadar Schalke'nin takım savunması, intihar derecesinde etkisiz bir oyun oynadıysa da, 90 dakika maça hükmeden United'ın da hakkını yememek lazım. Ferguson, nerede, ne zaman, nasıl oynanacağı konusunda hidayete ermiş artık. Bu konuda bir kitap yazsa da, alıp bir koli bizim Wenger'e göndersem. United'tan hafta sonu, Arsenal'e karşı da benzer bir oyun ve skor bekliyorum. Zaten öyle olursa, bir sonraki hafta Chelsea maçında turu da atarlar.

Skorun 2-0 olduğuna bakmayın. Dün Schalke'nin kalesinde Neuer olmasa rahat rahat 5'lik olacaklardı almanlar. Maç sonunda, Ferguson da gitti genç kaleciyi tebrik etti zaten. O arada, önümüzdeki yaz için de söz aldıysa hiç şaşırmam.

Neuer'in Schalke'deki son sezonu olduğu bilinen bir gerçek. Kendisiyle en ciddi ilgilenen iki kulüp Man Utd ve Bayern. Plase olarak da Arsenal'in adı geçiyor. Genç kaleci, acil kaleciye ihtiyacı olan bu 3 kulüpten birine bu yaz kapağı atacak ve bu büyük ihtimal, bonservis savaşına girmeme politikası yüzünden gideceği kulüp Arsenal olmayacak.

Konu kaleci mevkii oldu mu, atalarımızın güzel bir lafı vardır: "Ucuz kaleci alacak kadar puan zengini değilim". Arsenal taraftarı, bu lafın doğruluğunu son 5 senede, sinir sisteminin bütün nöronlarını kaybederek öğrendi. Bundan 6 sene önce 34 yaşındaki Van Der Sar'a, 3 milyon pound bonservis sayan Ferguson'un ise tek bir gün bile başı ağrımadı. Arsenal, her sene kaleciler yüzünden, en mütevazi tahminle, 10 puan kaybederken; Man Utd'ın bir o kadar puanını VDS tek başına kurtardı. Bu arada Wenger de, her sene Manu'dan yediği 15 puan farkın nerden geldiğini hesaplamaya çalıştı durdu.

Bilmiyorum, ben mi çok yüzeyselim, yoksa konu bu kadar basit mi? Konu kaleciyse, parayı basıp alacaksın arkadaş. Bakın, bu sezon Man Utd, Neuer'i bitirsin, önümüzdeki 10 sene boyunca Arsenal camiası olarak "Abi, United'ı kaleci kurtardı" diye sayıklayıp, hayıflanıp duracağız. Neuer'e basmaktan sakındığımız 15-20 milyon pound'u, kaleci hatalarıyla 10 senede 5 kere kaybedeceğiz. Aynı Schwarzer'e verilmeyen 3 milyonu bir senede çarçur ettiğimiz gibi..

25 Nisan 2011 Pazartesi

Ya Operasyon, Ya İstifa

Arsenal'in sezonu beklendiği üzere yine erken sona erdi ve takım, Wenger'in başarı olarak nitelendirdiği 2.'likten de olmakla kalmadı; Manchester City elindeki 2 maçı kazandığı takdirde, 3.'lük için bile savaş vermek zorunda kalacak. Üstelik City'nin önünde, Arsenal'e göre çok daha kolay bir fikstür var. Açıkça söylemek gerekirse, ben Arsenal ligi 5. bitirsin istiyorum. Çünkü Şampiyonlar Ligi vizesi almak, Wenger'in başarı olarak nitelendirdiği bir başka olay. Belki Arsenal ligi 5. bitirirse, bir şeylerin sürekli yanlış gittiği, Wenger'in o kalın kafasına girer.

Liverpool maçından sonra "Önümüzdeki 3 lig maçından 3 puan çıkarılması benim için sürpriz olur" diye yazmıştım. O lafımı değiştirmek istiyorum izninizle. Arsenal, ligin geri kalanında galibiyet alırsa gerçekten şaşıracağım. Wenger'in "zayıf" takımı, ligin en kritik döneminde 7 maçta 5 beraberlik ve 1 yenilgi almayı başararak bana göre kendini de aştı. 6 yıldır "gelişecek" diye beklediğimiz Arsenal'in, her geçen sezon daha da kötüye gittiğini görmek inanılmaz derecede sinir bozucu.

6 yıl geride kaldı ve bu sene kazanacak başka kupa kalmadığına göre 7. seneye de kupasız gireceğiz. Bana istediğiniz kadar Wenger nostaljisi yapın; bana göre bu karne, bir teknik direktörün kovulması için yeter de artar bile. Cesc'in de hafta içi belirttiği üzere "kupasız 3 sene", normal şartlarda, bir büyük takım hocasının kovulması için yeterlidir. Haydi, stat projesi ve finansal geçiş döneminin hatrına bu süreyi ikiye katlayalım. 6 senelik kredinin tükendiği gün, tam da bu sezonun bittiği döneme denk geliyor.

Biliyorum, hala aranızda Wenger'in bu takımın başından gitmesi ihtimalini bir tabu olarak görenler var. Bana 2 sene önce sorsanız, belki aynı şeyi söylerdim. Ancak, geçtiğimiz 2 sene köprünün altından o kadar çok su aktı ki; ben bile, artık Arsene Wenger takımın başında olduğu sürece Arsenal'in hiçbir baltaya sap olamayacağına inanır hale geldim. Dün Bolton karşısındaki takım sakatlıksız, mazeretsiz Arsenal'in ilk 11'iydi ve bütün takım bu maçın şampiyonluk yolunda son şansları olduğunu biliyordu. Buna rağmen 3 puan alınamadı.

Bana göre, bundan sonra tek yol, Wenger'in istifası ve sonrasında yaşanacak köklü bir değişim. Ama hala Wenger'in takımın başında kalması gerektiğine inananlar olduğunu bildiğim için Fransızın takımı başında olacağı bir operasyon ihtimaline de kapıyı açık tutalım. Gerçi böyle bir ihtimal biraz düşük. 3 sezondur, adam gibi bir kaleci ve stoper alsın diye yalvardığımız adamdan, büyük bir obsesyonla bağlı olduğu takıma operasyon yapmasını beklemek biraz hayalcilik olur. Zaten, benim 'Wenger gitsin', dememin sebebi de kendisine karşı olan kişisel gıcığım değil, hepimizin üzerinde hemfikir olduğu 'değişim'in onun eliyle geleceğine inanamamam.

Wenger'in gitmesi gerektiğine inanan Arsenal taraftarları, şu sıralar yeni patron Stan Kroenke'ye bel bağlamış durumdalar. Kendisinin masaya yumruğunu vurup gerekli operasyonu başlatacağına inananların sayısı az değil. Ben, bu sezon sonunda böyle bir ihtimali düşük görüyorum. Sonuç olarak, Kroenke daha kulübün kontrolünü ele alalı 1 ay oldu ve kendisinin bu kısa sürede böyle bir radikal değişikliğin altına imza atmak isteyeceğini zannetmiyorum. Bana göre, Kroenke'nin getireceği değişim önce yönetim kademesinde başlayacak ve yavaş yavaş alt kademelere yayılacak. Yönetim kurulu başkanı Peter Hill-Wood'un kulüple yollarını ayırmaya yakın olduğu bilinen bir gerçek. Şimdilik, CEO Gazidis'in değişeceğine dair bir işaret yok. Öte yandan, David Dein'in yönetime döneceği dedikodusu bu aralar sıkça duyulmaya başlandı ki bence bu çok hayırlı olur. Dein, yıllardır yönetimde eksikliğini çektiğimiz "gerektiğinde sesini yükseltecek adam" pozisyonunu başarıyla doldurabilir.

Dein'i hatırlamayanlar için kendisinin Arsene Wenger'in takımın başına getirip, Ian Wright, Dennis Berkamp, Patrick Vieira, Emmanuel Pettit, Marc Overmars, Thierry Henry, Robert Pires, Sol Campbell, Gilberto Silva, Gael Clichy, Kolo Toure, Cesc Fabregas ve Robin Van Persie gibi transferlerin altına imza atan adam olduğunu hatırlatayım. Dein'in, yönetimden çekildiği 2007'den sonraki transferlere bakarsanız, futbol takımının, o bıraktığından beri neden sürekli yerinde saydığını anlayabilirsiniz.

Dediğim gibi, Kroenke'nin yönetim kademesinde yapacağı değişikliklerin etkisini göstermesi en az 1 sezon daha alacaktır. Bu da demek oluyor ki, önümünüzdeki transfer döneminde de Wenger'in dediği olacak ve Arsenal büyük ihtimal yeni sezona yine "aynı" kadroyla girecek. Tabi ki, şu sıralar soğumuş görünen Barça-Cesc aşkı yeniden alevlenir de Fabregas ayrılırsa, Wenger istemese bile takımda ciddi değişiklikler yapmak zorunda kalabilir. Artık sezon bittiğine göre, önümüzdeki günlerde Arsenal'de yapılması gereken değişiklikleri inceleyen yazılar yazmaya başlayabiliriz. Tabii ki bu yazıların ulaşacağı sonucu şimdiden söyleyebilirim: "Wenger, ya bu operasyonu kendisi yapacak ya da bu kulübün önünü açacak." Sonu hayal kırıklığı olan senaryoyu 7. defa izlemeye kimsenin sabrı kalmadı artık.

Çifte Standart




Dün Old Trafford, Emirates farkı yazısında bahsedecektim aslında ama haydi hakemler hakkında konuşmayayım dedim kendi kendime.

Videolardan ilki Everton'un, United maçında verilmeyen iki penaltısından birisi.

İkinci video da, dün Bolton'ın, Arsenal karşısında kazandığı penaltıyı izleyebilirsiniz.

Ferguson'un 5 maç cezayı boşuna almadığını söylemiştim. Hakemleri etkilemenin, "Old Trafford kararı" diye bir kavramı ortaya çıkarmanın yegane yolu sürekli bağırmak çünkü. Ceza alma pahasına bağırmak.

Neyse ki Arsenal şampiyonluk yarışında uzun süre kalamıyor da, bu çifte standartlar önemini yitiriyor.

24 Nisan 2011 Pazar

Kümelere Giriş

Öğrencilik yıllarımızın belası kümeler ile bazı şeyleri anlatmak gerçekten çok basit ve rahat...






Daha fazlası için Football Ven Diagrams!

Kral Kupası'na Ne Oldu?

Herkesin merak ettiği, otobüsün altında kalan Kral Kupası'nın ağzı yüzü biraz kaymış. Şöyle bir bakınca, kupanın, Halil Özer'in "Galata Sarayı Efendileri" kitabında anlattığı, Galatasaray'ın UEFA Kupası'nın kırılma ve Eminönü'nde yaptırılma hikayesinden daha kötü bir kaderi olmayacaktır bence...


Old Trafford, Emirates Farkı

Old Trafford'ta son 10 dakikaya girilmiş, maç golsüz devam ediyor. United, iyi oynayan taraf ancak gol bir türlü gelmiyor. Stadı dolduran 75000 kişide, Ferguson'da ve sahadaki onbirde en ufak bir panik emaresi yok. Herkes sanki 10. dakikaymış gibi desteğine devam ediyor. Ferguson, elindeki golcüleri, adları ve formları ne olursa olsun birer birer sahaya diziyor. Bugün Owen, olmuş, yarın Macheda.. Herkes biliyor ki, takım golü bulacak. Çünkü geçmişte bu hep böyle olmuş. United, son 10 dakikaya yüzlerce gol, onlarca da kupa sıkıştırmış.

Aynı koşulları Emirates'e taşıyın bir de. Son 10 dakikayı geçtim; takımın gol bulamadığı ilk 45 dakikadan sonra çıkılan ikinci yarıları aklınıza getirin. Wenger'in paniği yüzünden okunuyor. Oyuncular desen, 108'de öne geçtikleri maçı bağlayamacak kadar zayıflar. Rakip takım, Arsenal kalesine her yaklaştığında tribünlerden çığlıklar yükseliyor; defansın eli ayağına dolaşıyor. Wenger, oyuna hep aynı şekilde müdahale ediyor. Hiç bir işe yaramadığını herkesin bildiği, Bendtner'i sağ kanada koyma hamlesini yapıyor. Herkes biliyor ki, takım golü yiyecek. Çünkü geçmişte bu hep böyle olmuş. Arsenal, son 10 dakikada yüzlerce gol yemiş, onlarca da kupayı heba etmiş.

Bu zayıflık artık herkesin canına tak etmiş. Taraftar, Wenger'e yalvarıyor. Ama Fransız en iyi yaptığı şeyi yapıp, 3 maymunu oynuyor. "Yok öyle bir zayıflık" diyor. "İkincilik başarı" diyor.

Geçen hafta, Cesc çıktı; taraftarın hislerine tercüman olan açıklamalar yaptı. Wenger'in buna cevabı "Röportajın yayınlandığı site, Fabregas'ın açıklamalarını tamamen çarpıtarak yayınlamıştır" oldu.

Don Balon, buna karşılık röportaj kaydını internete koyarak "Hodri meydan!" dedi. Cümle alem gördü, Cesc'in laflarının çarpıtılmadığını. Peki, Wenger'in buna tepkisi ne oldu?

"Bu röportajı yayınlamak için bizden izin almadılar. Konuşmanın içeriği önemli değil."

Ah be güzelim. Konuştukça batmak ifadesi adeta senin için icat edilmiş. Arsenal'in, sürekli aynı hataları yapmasının sebebi işte burada saklı. Takımın başındaki adam, kendi gerçeklerinden başka hiç bir şeyi kabul etmiyor. Basının, senin, benim eleştirilerini geçtim; kendi takım kaptanının lafını bile itinayla görmezden geliyor.

Dünkü basın toplantısında söylediği bir cümleyi daha yazayım buraya da, gelecek sezon belki bir şeyler değişir diye boşu boşuna umutlanmayın.

"Bu takımda büyük değişiklikler yapmak, tamamen aptallık olur"

Evet, Wenger, yazın 3. sınıf bir Fransız stoper ve 9 yaşında bir kanat oyuncusu alsan bize yeter.

21 Nisan 2011 Perşembe

Bir Projemizin de Sonuna Geldik

Fazla bir şey söylemek istemiyorum. Nereden tutsam elimde kalacak çünkü. Zaten söylemediğim ne kaldı bilmiyorum. Tek belirtmek istediğim; Wenger'in, çoluk çocuk projesinin nihayet sonuna gelindiği. Bu saatten sonra ya Wenger bu pilavdan dönecek, ya da o kaşığı kıracaklar. 7. defa aynı senaryoyu izlemeye kimsenin sabrı kalmadı artık.

Bu arada Wenger, "İkincilik başarı" diyordu. Dikkat ettiyseniz, Arsenal artık ikinci de değil. Hadi bakalım, kendi koyduğu düşük çıtanın üzerinden bile atlayamıyor Wenger efendi. Bu arada Arsenal'in ligi en son 2. bitirdiği sezonun 2004/05 olduğunu da hatırlatayım.

Şu sezon sonu gelse de kutuyu bir açsak yahu..

20 Nisan 2011 Çarşamba

Devrime Götür Bizi

Bu sezonun sonucu ne olursa olsun, Arsenal açısından hayırlı bitecek sanırım. Yıllardır, sadece alkışlayan, sorgulamayan, sabreden camia, yavaş yavaş kaynamaya, sorgulamaya ve hesap sormaya başladı. İngiliz basınında ve bağımsız Arsenal yazarları arasında artık Wenger politikalarını gözü kapalı onaylayan kimsenin kalmadığından daha önce bahsettik. Emirates'i dolduran taraftar, artık her sonucu alkışlamayı çoktan bıraktı da, gün aşırı yuhalamalar duyar olduk tribünlerden. Camiada kazan yavaştan kaynamaya başlamışken, bundan futbolcuların etkilenmemesi söz konusu olamaz. Bakın, Fabregas'ın dün İspanyol Don Balon sitesine verdiği röportajın önemli yerlerini aynen çevireyim.
"İspanya'da Mourinho, Guardiola, Emery gibi hocalar, 3 seneyi kupa kazanmadan geçirseler işlerinden olurlar. Burada bu farklı. Kulüp, sürekli Şampiyonlar Ligi'nde oynanması, yetenekli genç oyuncuların varlığı ve ekonomik istikrar gibi şeylere de önem veriyor. Bunlar yönetim için önemli, ancak bir noktada karar vermeniz de gerekiyor "Bir şeyler kazanmak istiyor musunuz, yoksa istemiyor mu?"

"Arsenal'de oynamaya ilk başladığımda, 2005'te FA Cup'ı aldık ve 2006'da Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona'ya kıl payı kaybettik. Belki bir zafer değildi ama kulüp tarihinde bir ilki gerçekleştirmiştik. Arsenal tarihinde buraya kadar gelen ilk oyuncu grubu bizdik"

"2007 ve sonrasında kendimi hep "Kazanamıyoruz ama iyi oynuyoruz" diye avuturken buldum. Bir saatten sonra o da işe yaramıyor. Hep bir yerlere kadar getiriyoruz, sezonun bir noktasında tüm kupalara aday bir noktaya geliyoruz. Ancak bir türlü sonunu getiremiyoruz. İşte tam bu noktada bir karar verilmeli: 'Kupa kazanmak mı, yoksa oyuncu yetiştirmek mi?"

"Arsenal'e ilk geldiğimde, burada "kazanan" bir takım vardı ve bu oldukça etkileyiciydi. Eğer bir gün kötü oynadıysam, biliyordum ki takım arkadaşların beni destekleyecek ve takım yine zafere gidecekti. Ancak bugünlerde her şey değişti. O jenerasyondan sadece RVP ve ben kaldık ve her maçta, herkes bizim ayağımıza bakıyor. Neredeyse tüm sorumluluk bizim üzerimizde. Robin ve ben, bu işi en iyilerden öğrendik, ancak bugün bütüm takım genç ve örnek alabileceğimiz ve bize "Vay be!" dedirtecek kimse yok."

"Gençler, takımdaki büyüklerinden çok şey öğrenirler. Artık bu çok zor bir hal aldı. Daha önce referans noktası olan oyuncular vardı. Güçlü oyuncularla oynayıp, çok daha çabuk öğrenme fırsatı buluyorduk."
Hay ağzını öpeyim arkadaş! Korkma, daha yüksek sesle söyle. Hatta, daha ileri git devrim yap! Devir başımızdaki diktatörü.

Tamam, abartmayayım, ancak Fabregas'ın bu sözleri gerçekten çok etkileyici. Söylediklerini okurken, bir yandan üzüldüm bir yandan da gurur duydum. Üzülmemin sebebi, bu sözlerin adeta veda niteliğinde olması. Belli ki Cesc, çoluk çocukla; Denilson gibi kazmayla, Eboue gibi embesille, bir sürü beş para etmez adamla futbol oynamaktan bıkmış artık. Hele ki, elinde dünyanın en iyi futbolcularıyla oynama fırsatı varken, her milli maçta bu zevkin tadına bakıyorken, adam çok bile dayandı diyebiliriz.

İstediğiniz gibi yorumlayın, ancak Cesc'in söylemi basit: Ya bu takımı değişecek ya da hadi bana eyvallah. Wenger daha "2.lik başarıdır" türküsü söyleyedursun, Arsenal'in kaptanı bile inancını yitirmiş artık bu takıma. Bu kaptan ki, genç yaşına rağmen, takımın "tecrübelisi", "abisi", altyapıdaki 4 milyon gence Arsenal'in başarılı olabileceğini anlatması gereken adam. Cesc, kendisi inanmıyorken, hangi genç futbolcuya neyi anlatacak yahu?

Wenger belki medyayı dinlemiyor, taraftarın tepkisini "azınlık" olarak nitelendiriyor, camianın homurdanmalarına karşı itinayla kafasını kuma gömüyor. Ancak Cesc, kendisine bu dünyada en çok saygı duyan adamlardan birisi. Eğer ona bile tak ettiyse belki artık oturup düşünmenin vakti gelmiştir.

Bana göre o vakit 3 sene önce gelmişti, ancak finansal tablo hatrına herkes sabretti. Bugün, fırsat varken, kaynak varken, Arsenal'in bu haliyle hiçbir şey kazanamacağı tam 24 kere (6 sezon x 4 kupa) kanıtlanmışken, camianın yalvarır hale geldiği değişimi yapmayan hocanın nereye kadar yolu olduğunu blogun seviyesini korumak adına buraya yazmıyorum.

Son olarak, "Takımın şampiyonluk şansı varken, Cesc neden çıkıp konuşuyor?" diye düşünenlere de bir notum var. Bu röportaj, büyük ihtimal aylar önce yapıldı ve Cesc yayınlama tarihi için "Beni bekleyin" dedi. Liverpool maçında, Arsenal'in şampiyonluk şansı minimuma inince de Cesc, büyük ihtimal Don Balon'a yayınlayın işaretini verdi. Kaptan, büyük ihtimal Man Utd'ın Newcastle'a takılıp, Arsenal'e az biraz umut vereceğine ihtimal vermiyordu. Bakalım Arsenal'li futbolcular eldeki bir tutam umudu hafta sonuna taşıyabilecekler mi? Yoksa White Hart Lane'in çimlerine bu sezonu da resmi olarak gömecekler mi? Açıkçası pek de önemi yok, şu an için beni asıl heyecanlandıran şey devrim ihtimali!

Viva La Revolucion!
Cesc We Can!!

19 Nisan 2011 Salı

Yakıştı

Profesyonel Futbolcular Birliği'nin (PFA) yılın en iyi oyuncusu ve genç oyuncusu ödülleri sahiplerini buldu. Tahmin edildiği üzere büyük ödül Gareth Bale'in, genç futbolcu ödülü de Jack Wilshere'e gitti.

Bana göre Bale'in aldığı ödül, Tottenham'ın yaptığı her şeyi abartma kampanyasının son ürününden başka bir şey değil. Kendisinin çok yetenekli olduğu tartışılmaz, ancak sezonun bütününe baktığınızda Parker, Tevez, Nasri gibi adamlardan daha yararlı olduğunu söylemek zor. Hatta, iki Milano kulübüne karşı oynadığı 4 maçı bir kenara koyarsanız, aradaki uçurum hepten açılıyor.

PFA ne karar verdi pek de umrumda değil zaten, benim gönlümde yılın futbolcusu yukarıdaki adam. Bu sene kaldırdığı yükü, onun yaşındayken ne Cesc kaldırdı, ne Messi. Sürekli sakatlanıp değişen Arsenal orta sahasının istikrarlı tek adamıydı. Geçen sene Bolton formasıyla sadece 14 maç oynadıktan sonra, bu sene şimdiden 44 maça çıkmış durumda Wilshere. Bu hızla giderse Arsenal formasıyla bir 700 maç kadar oynar diyorum ben.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Haydan Geldi, Huya Gitti

Dünkü maç yazısında, Arsenal'li futbolcuları bir şeyleri kanıtlamaya davet etmiştim. Sağ olsunlar, beni dinlediler. Maçın son dakikasında yakaladıkları liderliği, paniğe kapılmadan 3 dakika götürecek kapasiteye, beyne ve yeteneğe sahip olmadıklarını, dolayısıyla kendilerinden köy, kasaba, mezra ve hatta bostan bile olmayacağını cümle aleme tekrar kanıtladılar.

Arsenal'i senelerdir "iyi hücum eden ancak savunma yapamayan" bir takım olarak tanımlıyoruz. Anlaşılan o ki, Wenger'in öğrencileri yavaştan hücum etmeyi de unutuyorlar. Daha geçtiğimiz haftalarda, hiçbir şeyin üretilmediği Sunderland, Blackburn gibi maçlara benzer olarak, dün de sahada topla oynayan, ancak nasıl gole gideceği hakkında en ufak bir fikri olmayan bir Arsenal vardı. Dünkü maçta Arsenal'in organize atak sonucunda ürettiği pozisyon sayısı 1'de kaldı. Onu da zaten, RVP cömertçe harcadı. Peki sadece 1 organize atak yapan Arsenal 102 dakika boyunca hücumda ne yaptı?

Yukarıdaki grafikten de göreceğiniz üzere, Arsenal'in maç boyu tek yaptığı şey orta yapmak oldu. Özellikle Walcott, neredeyse her ayağına geçen topu ceza sahasına doldurdu. Beklenildiği üzere bu ortaların büyük bir bölümü Liverpool stoperleri tarafından rahatça alındı ki, 27 başarısız ortaya karşılık Arsenal'in isabetli 4 ortası var.

Wenger, madem doldur boşalt oynamak istiyordu, bari sahaya Chamakh/Bendtner forvet ikilisiyle çıksaydı. Premier Lig'in, hava toplarında en zayıf forvetlerinden biri olan RVP'ye doldurulan toplarla nereye ulaşmaya çalıştı anlayan beri gelsin. Wenger, Bendtner'i oyuna sokarken, "Belki bir iki ortayı yakalar" diye umutlanan bendeniz, Danimarka'lının (yine) sağ kanada yerleştirilmesiyle maçın gittiğinden emin hale geldim.

Maç boyu hiçbir şey üretemeyen Arsenal'in, 97'de, Cesc'in kendi çabasından kaynaklanan bir pozisyonda penaltı kazanması yılbaşı piyangosu gibiydi. RVP penaltıyı gole çevirdiğinde maçın 98 dakikalık süresi bitmişti ve Liverpool'un santrasıyla birlikte düdüğün çalması gerekiyordu. Shelvey'nin başlama vuruşundan gelen topu Arsenal kalesine dikme sabebi de buydu. Sahada bir kişi hariç herkes maçın bittiğini biliyordu.

Shelvey'nin diktiği topun ardından Arsenal kalesine doğru koşan Liverpool'lu oyuncuların görüntüsü, Arsenal'i takım olarak paniğe sürüklemeye yetti de arttı bile. Önce topu rakibe veren, sonra da Liverpool'a bir frikik hediye eden Arsenal, her zaman olduğu gibi rakibine "Ben paniğe kapıldım, gel beni düdükle" mesajını yolluyordu.

Suarez'in frikiğinin barajdan sektiği saniyede maç ikinci defa bitti. 98'in üzerine 2,5 dakika daha oynanmış, Liverpool öne geçme şansını yakalamış ve kullanamamıştı. Ama maçın hakemi, bilinmeyen bir sebepten dolayı devam etmek istiyordu.

103. dakikada taça doğru giden topu takip eden rakibinin, ceza sahası içerisinde sırtına çıkmaya çalışacak kadar beyinsiz bir sağ bekiniz varsa, Premier Lig'i kazanmayı bırakın, ligde kalmayı başarmanız bile mucizedir bana göre. Bu açıdan Arsenal'li futbolcuları kutlamak gerek. Eboue ise yaptığı hareketle, "Wenger'in Bir Türlü Vazgeçemediği Oyuncular Yüzünden Arsenal'in Başına Gelenler" adlı kitabın 19. cildinin, 24. fasikülüne güzide bir ek yapmış oldu. Kendisini de buradan kutluyor, "Sezon sonunda bizden uzak, Fildişi Sahiline yakın ol" dileklerimizi de ekliyoruz.

Arsenal açısından bir Premier Lig macerasının daha sonuna gelinmiş oldu. Takım bu saatten sonra büyük ihtimal "dağılma" moduna bağlayacak. Önümüzdeki 3 lig maçından, 3 puan çıkarılması benim için sürpriz olur. Hani Wenger geçen hafta "2. bitirmek başarıdır" diyordu ya, bakalım o lafı Arsenal ligi 3. ya da 4. bitirdiğinde de söyleyebilecek mi? Başta kendisi olmak üzere, ömrümüzden çalınan bir başka 8 ayın daha yaratılmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum burdan.

17 Nisan 2011 Pazar

Buyrun Size Fırsat

"Arsenal'den hiç bir şey olmaz.", "Çoluk çocukla kupa kazanılmaz.", "Arsenal, baskı altında dağılır.", "Arsenal, mental olarak zayıf." vs.. Son 6 senedir bu nakaratları artık ezberledik. Ben de dahil olmak üzere, Arsenal hakkında söyleyecek bir şeyi olan herkesin ağzından en azından bir kere çıkmıştır bu eleştiriler. Biz senelerdir söyledik; Wenger, hep "Yok öyle bir şey" dedi.

Eh madem öyle bir şey yok. Gün, Arsenal'in, neden yapıldığını gösterme günüdür. Daha önce de söyledim, son 5 senedeki Arsenal, ligin zorlu virajlarını dönemeyerek hep hayal kırıklığına uğradı ve ben bu trendin değişmesi için şu an hiç bir neden göremiyorum. Arsenal, Man Utd maçı öncesi oynayacağı 3 maçtan 9 puan çıkarmak zorunda ve bu maçların en zorlusu bana bu akşamki Liverpool mücadelesi.

Andy Carroll, bu sezon, Newcastle formasıyla, Emirates'te maç kazandıran bir gole imza attı. Bu akşam da maçın kaderini belirleyecek adamların başında geliyor. Carroll-Suarez, Djourou-Koscielny eşleşmeleri, bu akşam, Arsenal açısından son derece kritik olacak.

Wenger'in, fizik gücü yüksek forvetlere karşı klasik planı, karşı takımın kanatlarını tamamen kitleyip, Arsenal ceza sahasına yapılacak ortaları kurutmak üzerine kurulu. Bunu yapmak için, defans dörtlüsünü orta sahaya yakın kuran Wenger, rakip kanat oyuncularını, tehlikeli bölgeye girmelerini önlemeye çalışacaktır. Tabi ki, defansı öne kurmak demek, Arsenal'in orta sahadaki savunma disiplininin üst düzeyde olmasını gerektiriyor. Bu açıdan Song'un ilk onbire dönüşü ve vereceği performans çok önemli olacak.

Liverpool'un forvet hattı etkileyici olsa da, Arsenal'in nihayet sakatlıklardan kurtulduğunu ve Vermaelen hariç ideal onbiriyle sahada olacağını hatırlamak gerek (Djourou hala şüpheli gerçi). Eğer ideal onbir, sezon ortasındaki performanslarından yakın bir oyun sergilerse, rakibin ne kadar iyi forvet hattı olduğu biraz anlamsız kalır. Nitekim, Arsenal, savunmada ve orta sahada sakatlıklarla boğuşan Liverpool'u kendi sahasına hapsetmeyi başarırsa maçtan istediği skorla ayrılır. Bu noktada, Chelsea ve Barça maçlarındaki agresif orta saha presinin yine sahada olmasının öneminden bahsetmeye gerek yok.

Kısaca söylemek gerekirse, sakatların dönüşünün Arsenal'in oyununu ne kadar geliştireceğinin sonucu belirleyeceği bir maç olacak. Liverpool toparlanmış olabilir ancak vites büyültmüş bir Arsenal üzerlerine geldiği takdirde zorlanacakları kesin. Liverpool'un, Arsenal'e göre avantajı, üzerilerinde neredeyse hiç bir baskı olmayışı. Bu arada, Arsenal'i yenmeleri halinde Man Utd'a 20. şampiyonluğu hediye etmiş olacaklar ama kimse onların 'yatma' ihtimalinden bahsetmiyor. Herkesin birbirine yattığı komplo teorileri bizim memlekete özgü olsa gerek.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Tıp!


Gün geçmiyor ki Mourinho, şapkasından yeni bir tavşan çıkarmasın. Bu akşamki Barça maçı öncesi neler yumurtlayacağı, tüm İspanyol basını tarafından merakla beklenirken, Mourinho'nun sürprizi hiçbir şey yumurtlamamak oldu. Kendisine yöneltilen soruların Aitor Karanka tarafından cevaplanmaya başlanmasına, toplantıdaki gazetecilerin çoğunun tepkisi ortamı terketmek oldu. Karanka, daha sonra bu durumu "Mouriho, her ağzından çıkanın basında büyük bir olaya dönüşmesinden bıktı. El Classico öncesi tansiyonu yükselten taraf olmamak için bugün konuşmamayı tercih ediyor".

Bana göre, Mourinho, basına nasıl kapak yapsam diye kafa yorduğu kadar işine konsantre olsa, Real bugün La Liga'nın 35 puanla lideriydi. Geldiği günden beri İspanyol gazetecilerle, soğuk (ve hatta sıcak) savaş içerisinde olan Portekizlinin, bu kadar önemli bir maç öncesi yine gazetecilere karşı skor yapma çabasında olması düşündürücü. Dünyanın en rezillerinden olan İspanyol spor medyası, belki daha da beter muameleye layık ancak dünyanın en çok kazanan hocasının, basınla bu kadar yüzgöz olması da saçma. Mourinho şunu unutmamalı ki, bugün senede 11 milyon euro alıyorsa, bunu biraz da her söylediğini "olay" yapan medyaya borçlu. Kazandığı başarılara bakarak bu parayı hakettiğini söyleyebiliriz, ancak "medyatik" olmanın, kontrattaki maaşa olumlu etkisi de bilinen bir gerçek.

Hepsinin ötesinde, bana göre bu görüntü, bu akşamki maçtan pek de umudu olmayan bir adamın görüntüsü. Senelerdir kendisine uzatılan her mikrofona iddialı açıklamalar yapan Mourinho, ne tesadüftür ki, Barça maçı öncesi susmayı tercih ediyor. Biliyor ki, büyük konuşursa, ertesi gün tükürdüklerini tek tek yalamak zorunda kalabilir. Eh, küçük konuşup, Barça'nın daha iyi olduğunu kabul etmeyi de gururuna yediremeyince, konuşmamayı tercih ediyor tabi Portekizli. Sessiz protesto iyi güzel tabi. Olur da Real bu akşam sahadan net bir galibiyet çıkarırsa, bakalım Mourinho yarın da sessiz kalmaya devam edecek mi? Peki Real, Barça'yı Şampiyonlar Ligi'nden elerse? Yine sus pus oturacak mı?

15 Nisan 2011 Cuma

Değişik

Arsenal deplasman formaları bir sarı, bir mavi diye gidiyor bir süredir. Gelecek sene mavi olacağı söylentisi çoktan yayılmıştı ortamlara. Bugün, Arsenalinsider.com, dedikoduya fotoğraf de ekledi. 95-96 deplasman formasından esinlenerek yapmış Nike, ancak o forma o kadar dandik ki, ondan esinlenmiş modern versiyon da bu kadar oluyor işte. Armayı beğendim ama geri kalanından pek emin değilim. Aşağıdaki gibi bir şey yapsalar tadından yenmezdi. Bu sene Liverpool forması alıp, üzerine Arsenal logosu dikme yoluna gideceğim sanırım.

12 Nisan 2011 Salı

Yeni Bir Dönem

Amerikalı iş adamı Stan Kroenke, son 2 yılda, istikrarlı alımlarla Arsenal hisselerinin %29.9'una sahip olmuştu ve bir süredir kulübün büyük ortağı durumundaydı. Kendisinin, alımları 29.9 seviyesinde dondurmasının sebebi ise, %30'luk paya sahip olan hissedarın, şirketin tamamını almak için teklif yapması mecburiyetiydi. Dün itibariyle Kroenke, Danny Fizsman ve Nina Bracewell Smith'in hisselerini satın alarak, hisse payını %62.9'a çıkardı ve kulübün tek sahibi olma yolunda büyük bir adım attı. Aslına bakarsanız bu alışveriş, Arsenal'in kontrolünü tamamen Kroenke'ye vermiş oldu çünkü %27 pay ile kendisinden sonraki 2. büyük hissedar olan Özbek milyarder Alisher Usmanov'un Arsenal yönetiminde bir koltuğu yok. Öte yandan, daha önce belirttiğimiz zorunluluktan dolayı Kroenke'nin, Usmanov'un hisselerini almak için teklif yapma zorunluluğu var ve bu teklif kabul edildiği takdirde Amerikalının kulübün tüm hisselerini elinde toplaması mümkün.

Kroenke %100'ü vursun ya da vurmasın, artık Arsenal'in kontrolünü tamamen eline aldığı ortada. Kendisi Premier Lig'in 5. Amerikalı patronu olmuş durumda ve Arsenal'li taraftarları şu anda tek endişelendiren şey Liverpool'un Gillett ve Hicks, Man Utd'ın da Glazergillerden çektiğiklerinin benzerinin Arsenal'de de yaşanması. Liverpool ve United'ın yanki sahiplerinin ortak noktaları, kulübü satın alırken yaptıkları borçlanmayı, yine kulübün yönetimini elinde bulunduran üst şirketin üzerine yıkmalarıydı. Bir nevi bu arkadaşlar, United ve Liverpool'u satın alacak parayı, yine bu kulüpleri borca sokarak çıkardılar. Bu açıdan baktığımızda, Kroenke daha çok Liverpool'un yeni sahibi Karl Henry ile benzerlik gösteriyor. Arsenal; Denver Nuggets, Colorado Rapids, Colorado Avalanche ve St Louis Rams'ten sonra Silent Stan'in sahibi olduğu 5. spor kulübü oluyor ve kendisi daha önceki alımlarında, bu borç yükleme olayının yakınından bile geçmemiş. Bu konuda New York Times, "Arsenal taraftarı borç yükleme konusunda endişeli olabilir, ancak bu Kroenke stili bir alışveriş değil" diye yazdı. Daha da önemlisi, Kroenke'nin hisselerini satın aldığı Fizsman ve Bracewell-Smith ailesinin, böyle bir ihtimale şiddetle karşı olduğu bilinmekte. Kulübün kendisine devredilişinin ön şartları arasında, büyük ihtimal, bu borç yükleme olayından kaçınılması garantisi var.

Aslında Kroenke'nin geçmişine biraz baktığınızda, Arsenal'i hortumlamak gibi bir amacının olmayacağını rahatlıkla görebiliyorsunuz. Amerika'nın 4 önemli profesyonel liginde takımı olan bu adam, Denver basını tarafından "Milyarder olmuş bir spor aşığı" olarak tanımlanıyor. Nuggets'ı, itilip kakılan bir takımken devralan Stan, onları konferans finallerine kadar taşıdı ve Pepsi Center'ı, Amerika'nın en gözde arenalarından birine dönüştürdü. Kroenke ayrıca, dünyanın en büyük futbol tesisi olan Dick's Sporting Goods Park'ı da, Rapids'e kazandırmak için büyük para ve emek harcadı (bkz: üst resim). Bu şartlar altında, sadece kulübü değil, onu çevreleyen tüm kurumları satın alıp, camiayı topluca kalkındırmak gibi bir yatırım anlayışı olan Kroenke'nin, Arsenal'i seçmesi gayet normal görünüyor. Arsenal gibi potansiyelini somut başarıya dönüştürememiş bir kurumu satın almak, sadece futbol alanında değil, hangi sektöre bakarsanız bakın akıllıca bir iştir. Kroenke, beklenen başarıları kulübe getirmeyi başarırsa, hem kendisi kazanacak, hem de taraftarı mutlu etmiş olacak.

Kazanmak demişken, Kroenke'nin yönetimi altında, Arsenal'in son 10 yılda başarılı ancak muhafazakar olan ticari stratejisinin değişeceği kesin gibi. Takımın Asya ülkelerine yapacağı olası bir yaz turunun dedikoduları şimdiden başlamış durumda. Bu tur noktalarına Amerika'nın da ekleneceği kesin gibi. Bu noktadan sonra forma reklamından tutun, televizyon yayın haklarına kadar Arsenal'in bütün sponsorluk anlaşmalarında, daha fazlasını isteyen bir yönetim olacağı kesin. Arsenal'in bir takım gelenekleri, bu uğurda biraz esneyebilir ancak yurdışından gelmiş bir yatırımcının da kuzu kuzu oturup, önüne gelenle yetinmesini beklemek de komik olur.

Agresif stratejilerden bahsedince akla ilk gelen soru Kroenke'nin, Wenger ile ilişkisinin nasıl olacağı. Wenger cephesinden gelen açıklamaların gayet temkinli ve politik. Usmanov'un kulübü ele geçirme olasılığına karşı "Usmanov varsa ben yokum" diyen Wenger'in, Amerikalının başa geçmesi konusunda "Sahada olan bitene karışılmadığı sürece bir problem olmaz" diyor. Bu temkinli yaklaşım aslında karşılıklı. Kroenke'nin ekibinin, Wenger'in futbol ekolünü beğendiği bilinen bir gerçek. Zaten, Wenger gibi kendisine verilen parayı harcamayan bir hoca, bir takım sahibi açısından bulunmaz bir nimet. Üstüne üstlük, Wenger'i yollayıp yeni hoca getirmek demek, futbol takımında operasyon anlamına gelir ki, bu da en azından bir kaç yüz milyon poundun cepten çıkmasıyla sonuçlanır. Bu yüzden, Kroenke'nin kapıdan girdiği gibi Wenger'i yollamaya kalkması çok düşük bir ihtimal. Ancak, Wenger'in son yıllarda obsesyona dönüşen muhafazakar stratejileri ile yeni yönetimin agresif ticari politikasının orta ve uzun vadede çakışması gibi bir olasılık da var. Bu ilişkinin nası gelişeceği şu anda en merakla beklenen konulardan birisi.

Duruma kendi açımdan baktığımda bir "kızın güzelse talibi çok" olur durumu görüyorum. Arsenal, dünya futbolunun yükselen bir değeri ve bu haliyle yabancı yatırımcıları cezbetmesi çok normal. Kulübün geleneklerine bağlı kalması tabi ki önemli ancak rakiplerinin tamamı "sugar daddy"ler tarafından yönetilirken, Arsenal'in bir statükoya saplanması da arzu edilen bir şey değil. Premier Lig'deki yanki takım sahiplerinin sicili pek de parlak olmasa da Kroenke'nin, şu an için Arsenal taraftarını böyle bir endişeye sürüklediğini zannetmiyorum. Tam tersine, son yıllarda tekrar tekrar aynı hataları yapan bir kulübün taraftarı olarak, gerektiğinde masaya yumruğunu vuracak birinin eksikliğini fena halde hissetmekteyim. Zaten, Stan Kroenke'nin lakabı boşuna "Silent" değil. Kendisinin, geri planda kalıp, kulüplerin kendi kendilerini yönetmesini tercih ettiği herkes tarafından biliniyor. Kroenke'nin felsefesi kısaca "Bozulmadıysa, tamir etmeye kalkışma" olarak da tanımlanıyor. Yani, şu an direksiyona oturan şöför, doğru yolda ilerleyen Arsenal otobüsüne U dönüşü yaptırmaya kalkacak birisi değil. Ancak, otobüs yavaştan karşı şeride geçmeye başladığında, kaza gelene kadar da izleyeceğini zannetmiyorum. Bu yüzden gelecekten umutluyum ve bu güçlü camianın daha da ileri gideceğine olan inancım tam.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Viraj Öncesi Son Düzlük

Dün sahaya çıkan takımda Lehmann'ı görünce karışık duygulara sürüklendim. Gençliğimizin katili Almunia'nın, takıma zarar veremeyeceği bir yerde, yani tribünde olmasının verdiği sevinç ile kalenin 41 yaşındaki bir emekliye emanet edilişinin verdiği endişe iç içeydi. Üstelik, dün akşam Lehmann'ın yedeği, Robin Van Persie idi. Hani 20. dakikada Jens'in kasığı çekse, Arsenal tam bir felaketle karşı karşıya kalacaktı.

Neyse ki korkulan olmadı; ne Lehmann'a fazla iş düştü, ne de Arsenal felaket yaşadı. Takım, dün akşam muhteşem değildi, ancak ligin bu noktasında 3 puanı almaktan daha önemli bir şey de yoktu.

Arsenal açısından, maçın en olumlu olayı Fabregas'ın oynadığı oyun oldu. Kaptan, hala %100'ünden uzaktan ancak dün akşam attığı paslar Blackpool savunmasını tek kelimeyle çökertti. Eğer RVP gününde olsaydı, Arsenal sahadan ilk yarıdakine benzer bir skor ile ayrılacaktı. Fabregas'ın pasları belki yerindeydi, ancak Cesc'in vücüt dili, hala, kendisini tam anlamıyla Arsenal'e adamış bir adamınkine benzemiyor. Bana göre bu moralsizlik takımın aldığı sonuçlardan çok, kendisinin fiziksel durumuyla ilgili. Fabregas'ın kasığındaki problem son 3-4 sezonda sürekli olarak tekrar etti ve şimdilerde onun da ikinci bir RVP vakasına döndüğünü düşünenlerin sayısı az değil. Wenger'in ne yapıp edip kendisini bir an önce motive etmesi gerekiyor çünkü Arsenal, önündeki 4 maçlık virajı dönecekse, kafası ve vücüdu sağlam bir Cesc'a ihtiyacı var.

Maçın olumlu yönü pozisyon zenginliğiydi, ancak karşıdaki takımın da Premier Lig'in en kötü defansına sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor. Blackpool, ligin uzak ara en çok gol yiyen takımı ve ligin dibinde olmayışlarını Liverpool, Tottenham, Everton gibi takımlardan daha fazla gol atmış olmalarına borçlular. Yine de 3 maçlık pozisyon orucundan sonra Arsenal hücumunun çalışmaya başlamış olması önemli. Bunun, Arshavin'e rağmen başarılması ise hepten umut verici. Küçük rus hakkında yazacak yeni bir şeyim yok, kendisini gençlerin önünü açan bir teknik adam olarak tanımlayan Wenger'in, onu, istikrarlı bir şekilde rezalet maçlar çıkarmasına rağmen takımda tutması yaman bir çelişki.

Dünkü maçta gözüme çarpan en önemli olumsuz nokta, takımın zaman zaman içine düştüğü rehavet ve laubalilikti. Özellikle savunmadan çıkarken topu gereksiz ayakta tutma olayı Arsenal'in başına neredeyse iş açacaktı. Clichy, Nasri ve Diaby kaptırdıkları toplarla rakibe 3 önemli pozisyon verdiler. Hatta, Arsenal'in attığı 3. golü başlangıcına bakarsanız, Diaby'nin çok gereksiz bir şekilde topu ayağında tuttuğunu görmeniz mümkün. Diaby topu kaptırsaydı, Blackpool, Arsenal'in hazırlıksız yakalayacaktı, o top ordan çıktı, Blackpool'un kalesine gol oldu. Bu tür laubaliliklerin şampiyonluk yarışında hiç bir yeri yok ve önümüzdeki 4 hafta boyunca karşılaşılacak takımlar, bu hatalara çok daha ağır cezalar kesecekler.

Açık söylemek gerekirse, şu anda Arsenal'in şampiyon olacağına gerçekten inanan çok fazla kişi yok. Bugün bana para verseniz ve "Ya şampiyonluğa ya da üçüncülüğe bahis yap" deseniz, gider bütün parayı üçüncülüğün üzerine basarım. Son 5 senede gördüğümüz takım, ligin zorlu virajlarını hiç dönemedi ve şampiyonluk yarışlarına hep bu kırılma noktalarında veda etti. Bu sezon, bunun farklı olacağına dair hiçbir işaret de göremediğimize göre, Arsenal'in Nisan ayından lider çıkacağına inanmamız biraz zor. Bu noktada Wenger ve takımı, bana ve bilumum inançsıza bir şeyleri kanıtlamak istiyorsa, yapılması gereken oldukça basit. Önümüzdeki hafta Liverpool, Tottenham ve Bolton'u yen, Man Utd maçına yüksek dozda özgüven ile çıkıp şampiyonluk için savaş. Arsenal bunu yapabilir mi? Keşke "Evet!" diyebilsem.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Yılın Adamları

Sezonun bitmesine daha var ancak İngiltere'de, Profosyonel Futbolcular Birliği'nin (PFA), 'Yılın Futbolcusu' ve 'Yılın Genç Futbolcusu' adayları belli oldu.

Yılın Genç Futbolcusu
Gareth Bale - Tottenham
Seamus Coleman - Everton
Joe Hart - Manchester City
Javier Hernandez - Manchester United
Nani - Manchester United
Samir Nasri - Arsenal
Jack Wilshere - Arsenal

Bale ve Wilshere ikilisinden birisi alır gibi duruyor. Nasri ve Nani, 23 yaş altında olsalar da 'genç futbolcu' ödülü almak için biraz fazla tecrübeliler. Zaten Nasri, yılın futbolcusuna da aday. Joe Hart iyi bir sezon geçirdi ancak City'nin beklentileri karşılayamaması onun dezavantajı. Aynı şey, Coleman için de söylenebilir. Kale sahası içerisindeki topları gole çevirmekten öte bir olayını görmekte zorlandığım Hernandez'ten hiç bahsetmeyeyim.

Bana göre Wilshere, Bale'in 1 adım ötesinde çünkü sezonun tamamını son derece istikrarlı bir şekilde oynadı. Bale 2-3 ay muhteşem oynadıktan sonra, sakatlıklarla boğuştu ve eski formuna ulaşana kadar sezon bitmiş olacak. Bir nevi, oy veren futbolcular, 3 ay 10 üzerinden 10 oyun oynayan veya 8 ay 10 üzerinden 9 oynayan arasında seçmek zorunda.

Yılın Futbolcusu
Charlie Adam - Blackpool
Gareth Bale - Tottenham
Samir Nasri - Arsenal
Scott Parker - West Ham
Carlos Tevez - Manchester City
Rafael Van Der Vaart - Tottenham
Nemanja Vidic - Manchester United

Son 4 yıldır United'lı oyuncuların kazandığı ödülün bu sene kesin bir favorisi yok. Tek bir oyuncunnu takımın oyunu üzerinde yaptığı etkiye bakacak olursak, ödülü Charlie Adam'a vermemiz gerekiyor. Maalesef Blackpool'un içinde bulunduğu form durumu onun önündeki en büyük engel. İçimden bir ses, ödülü Bale alacak diyor. Daha önce dediğim gibi, kendisinin bu sezon patlama yaptığı bir gerçek ancak gösterdikleri süreklilikle Nasri, Tevez, Parker gibi adamlar bana göre ödülü daha çok hak ediyorlar. Arsenal'in ve City'nin kupasız kalışları, West Ham'ın da dipten kurtulamayışı Nasri, Tevez ve Parker'ın önünü kesebilir. VDV neden aday onu pek anlamadım. Vidic, sezonun yarısını sakat geçirmesine rağmen Man Utd kontenjanından listede.

Kafa Aynı Kafa

"As long as you're second in the league, I'm ready to sign for the next 20 years and stand up for that." -Arsene Wenger
Wenger, diyor ki, "Ligde 2 olduğumuz sürece, önümüzdeki 20 yıl boyunca burada kalmaya ve bu sonucu savunmaya hazırım".

Bu lafı söyleyen adam, Arsenal'li oyuncuları ligin son düzlüğüne girerken, hala şampiyonluk şansları olduğuna ikna etmesi gereken kişinin ta kendisi.

Arsenal kutusunu açmak için sabırla sezon sonunu bekliyorum. Ancak Wenger'in ağzından çıkanlar o kadar çarpıcı ki, son 2-3 senede kendisini eleştirenleri haklı çıkarmakla kalmıyor; hala kendisine inanıp, sezon sonu takımda bir takım değişimlerin yaşanacağına inanan azınlığı da hayal kırıklığına uğratıyor. Wenger, "göze hoş gelen ama hiçbir şey kazanamayan" bir takıma sahip olmaktan memnun ve önümüzdeki 20 sezon boyunca hep "şerefli ikinci" olma ihtimali bile kendisine koymuyor.

Son 2-3 senedir, Wenger'e sürekli olarak yöneltilen eleştirilerden birisi artık kupa kazanmaya odaklanmadığı yönündeydi. Birçok kişi Wenger'in, kurduğu takımı herkese kanıtlama obsesyonuna saplandığını, bunun ötesinde hiçbir şeyi görüp duymadığını söyleyip durdu. Yapılmayan transferlerin altında yatan sebep buydu ve zaten Wenger de "Barry ve Alonso'yu alsaydım, Denilson ve Diaby'yi bitirirdim" gibi bu ruh halini ortaya koyan açıklamalar da yaptı.

Dünkü basın toplantısında Wenger'in ruh halini ortaya koyan bir başka söz de "Arkamızda son 20 yılda hiçbir şey yapmamış takımlar var ve onlar bizden daha fazla övgü alıyorlar" oldu.

Wenger'in burada haklı olduğu nokta, 30 senede 1 ilk dörde girmeyi başaran Tottenham'ın göklere çıkarılıyor olması olabilir, ancak arkamızda ne olduğu acaba kimin umrunda? Önümüzde, her halükarda kazanan Man Utd ve futbolun kitabını baştan yazan Barcelona gibi takımlar olduğu sürece, Tottenham basından övgü almış, City'i herkes göklere çıkarmış bize ne?

Basın toplantısında Wenger'in kendisini savunduğu noktalardan birisi de, City ve Chelsea gibi takımların yaptıkları harcamalara rağmen Arsenal'in arkasında olduğuydu.

Wenger, 2 sezonda hiçbir şey harcamamasına rağmen 7 puan önünde olan Ferguson'u tamamen unutuyor tabi ki. Sezarın hakkını vermek gerekirse, Wenger'in takımın mali tablosu üzerindeki olumlu etkisini görmezden gelmek olmaz. Bu konuyu burada da defalarca yazdık ve Arsenal'in mali olarak iyi yönetildiğini hep söyledik.

Ancak;

Ortada şöyle de bir gerçek var:

Buyrun burdan yakın bakalım. Arsenal'in, verimsiz yedeklerinin senelik maaşları 20 milyon poundun üzerinde ve tüm bu adamları elden çıkararak yeni transferler için önemli kaynak yaratmak mümkün. Bu adamların satışından gelecek 60 milyon pounda, Wenger'in geçen seneki harcama limiti olan 40 milyonu eklediğinizde, ortaya 100 milyon pound gibi astronomik bir transfer bütçesi ortaya çıkıyor.

Bu noktada, Wenger'den beklentimizin gidip bu parayı saçıp savurması olduğunu zannetmeyin. Senelerdir söylemekten dilimizde tüy bırakmayan birkaç takviyeden başka hiçbir beklentimiz yok. Beş para etmez adamlardan kurtulup, yerlerine tecrübeli 3-4 takviye yapılmasını beklemek çok mu şey istemek, siz söyleyin.

Bakın bir başka ilginç link daha vereyim size,


Arsenal resmi sitesinin haber arşivinde küçük bir aramanın verdiği sonuçlar aslında oldukça çarpıcı. Son 1,5 sene içerisinde tam 20 oyuncu ile "uzun dönem" kontratlara imza atıldı ve bunların içerisinde Denilson, Bendtner, Fabianski ve Diaby gibi adamlar da var. Tüm bu kontratlar, söz konusu oyunculara maaş artışı sağladığından, Arsenal'in geçen seneki karlılık oranı üzerinde oldukça olumsuz bir etkiye neden oldular.

Buna ek olarak, Arsenal'in kontrat yaptığı genç oyuncu sayısı tam anlamıyla kontrolden çıkmış durumda. Kulübün, bu sezon içerisinde kiralık verdiği oyuncusu sayısı 16, yani neredeyse 2 futbol takımı adam, maaşları Arsenal tarafından ödenerek başka kulüplere hizmet ediyorlar.


Yazıktır, günahtır. 16 kiralık oyuncu ne demektir yahu. A takıma girecek potansiyeldeki Wilshere, Ramsey, Lansbury gibi adamlar zaten kısa kiralık dönemlerden sonra kendilerini gösteriyorlar. Geri kalan ordudan belki 2,3 tanesi daha A takıma girer ya da girmez. Traore, Vela, Hoyte, Randall, Watt, Eastmond gibi Arsenal seviyesinde olmadığı belli olan oyuncuları yavaştan temizlesek fena olmaz mı mesela?

Wenger'in dünkü basın toplantısında, kendisini ve takımı savunmak zorunda kalmış olması tesadüf değil. Arsenal taraftarlarının finansal birliği olan Arsenal Supporters Trust, hafta içi yayınladığı bildiride, takımın aldığı sonuçlardan duyduğu endişeyi dile getirdi ve Emirates'te yaptıkları araştırmanın sonuçlarının, taraftarın büyük bir bölümünün, Wenger'in kendi felsefesini kulübün kupa hedeflerinin önüne koyduğunu düşündüğünü gösterdiğini açıkladı.

Blackburn maçından sonraki yuhlamalar, Emirates'teki huzursuzluğun artık saklanamayacak boyutlara geldiğini gösterdi. Takım hala şampiyonluk yarışının içerisinde, ancak Nisan ayı içerisindeki 4 maçlık zorlu virajda hüsrana uğrar da 3 veya 4. lüğe düşerse gerçekten hoş olmayan manzaralar bizleri bekliyor. Wenger'in dünkü sözlerinden sonra bugün, birkaç konuya değinmek istedim. Ancak daha önce de söylediğim gibi, takımın asıl değerlendirmesi için sezon sonunu beklemek gerekiyor.

Bu arada, Arsenal'in yarın Blackpool deplasmanından 3 puan alamadığı takdirde ligi 2. bitiremeyeceğini düşünüyorum. Bunu da buraya bir yere not düşmüş olayım.

Sanırım Bir Şey Anlatmaya Çalışıyorlar

18 günde 4 El Classico izleyeceğimiz hemen hemen kesinleşti. Tarafsız adamın gözünden bakıldığında tam bir ziyafet. Barça'lılar, serinin favorisi olduklarından dolayı rahat gibi gözüküyorlar. Bu 4 maçın, kara kara düşündürdüğü yegane kişi ise tabi ki Mourinho.

Mourinho için bu 4 maç hem büyük bir tehlikeyi hem de bulunmaz bir fırsatı barındırıyor. Tehlike, tabi ki yukarıdaki 5 arkadaşın dileklerinin gerçek olma ihtimali. Barça, Real'i bir sezonda 5 kere 5'ler mi bilmiyorum ancak Mourinho bu 4 maçlık seriden bir şeyler çıkaramazsa, sezon sonu Madrid'ten ayrılması kesinleşir gibi.

Tabi bir de madalyonun diğer tarafı var. Madrid'teki ilk sezonu, şu an kadar Barça fırtınasının gölgesinde kalan Mourinho, bir şekilde, rakibini Şampiyonlar Ligi'nin dışına itmeyi başarırsa, işte o zaman Katalanların keyfine tam anlamıyla limon sıkılmış olur. Nitekim, Barça'yı geçen Real, çok büyük ihtimal Şampiyonlar Ligi'ni de kaldıracaktır. Böyle bir ihtimal gerçekleşmesi halinde ise, Barcelona isterse ligi 62 puan farkla kazansın, sezonun galibi Real ve Mourinho olacaktır.

Neresinden bakarsanız bakın, ilginç bir 18 gün bizleri bekliyor. Barça serinin favorisi olabilir ancak Katalanlar, Mourinho'yu küçümsemenin acısını bence hala arkalarında hissediyorlar. İlk yarıdaki 5'in rehavetini bir kenara koyup, sahaya konsantre olmazlarsa başlarına iş açabilirler.

Not: "Units", Katalanca'da United anlamına geliyor.

8 Nisan 2011 Cuma

Dayaklık


İlk bakışta oldukça etkileyici görünen bu hareketi Türkiye'de yapsanız, o sahayı size terkettirmezler. Hani taraftar sopa atmasa, kaleci gelir döver sizi.

Hareket sarı kartlık bu arada. Hakem de, golü yiyen takımın oyuncuları gibi neye uğradığını şaşırmış durumda tabi ki.

5 Nisan 2011 Salı

Başka Türlü Bir Gol Sevinci

İnsan problemli olmayagörsün; yaptığı hat-trick'e sevinirken bile 2 maç ceza almayı başarabiliyor. Rooney, tek başına döndürdüğü West Ham maçında, attığı 3. golden sonra arkadaşlarıyla zaferi kutlamak yerine, kameranın dibine kadar girip "What? F*cking what?" demeyi tercih etti ve federasyon da kendisine cezayı kesti.

Rooney, Dünya Kupası'nda, Cezayir maçından sonra, kendisini yuhalayan taraftarlara da benzer kelimelerle seslenmişti ama FIFA o görüntüleri pek sallamadıydı. Öte yandan, UEFA, Drogba'nın, meşhur Barça maçından sonraki, "f*cking disgrace" lafına 3 maç basmıştı.

İngiliz basınında bu cezanın adil olup olmadığı tartışılıyor ama bence asıl konuşulması gereken, Rooney'in nasıl bir psikoloji içerisinde olduğu. Verilmeyen 4 penaltıya veryansın eden bir oyuncunun küfür etmesi belki bir yere kadar anlaşılır da, gol sevinci yaşarken ağzını bozmak neden, gerçekten benim algı sınırlarımın ötesinde.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Hocam Ne Yaptın Sen?

Takımınızın zengin patronu olması güzel bir şey de, böyle dezavantajları da var işte. Adamın kafasına esince, kapınızın önüne Michael Jackson heykeli bile dikebiliyor. Ağzını açıp, "Hocam olur mu?" diyebilen de çıkmıyor.

Muhammed El Fayed, Craven Cottage'ın önüne diktiği heykeli beğenmeyen taraftarlara da şöyle sesleniyor: "Cehenneme kadar yolunuz var. Gidin Chelsea'yi filan destekleyin".

Eh ne diyelim. Fulham taraftarına hayırlı olsun. Bence adamın tepesini de fazla attırmasınlar, gidip tesislere de Justin Bieber büstü filan yaptırır yeminlen.

Hadi Geçmiş Olsun

Arsenal'in 8 maçlık fikstürünün ilk yarısı "kolay" maçlardan oluşuyordu. Ard arda Sunderland, West Brom, Blackburn ve Blackpool... Takımın, bu seriden maksimum puanı alarak çıkıp, önündeki Liverpool, Tottenham, Bolton, Man Utd maçlarına momentumla girmesi gerekiyordu. Ancak, son 6 senede benzer versiyonlarını izlediğimiz klasik dağılmalardan birisi daha yaşandı ve Arsenal, düşmeme mücadelesi veren rakiplerine 6 puan birden bırakarak şampiyonluk yarışında iyice geriye düştü.

Oysa Man Utd, ilk yarıyı West Ham karşısında 2-0 geride kapamış, Arsenalliler açısından akşam çok da güzel başlamıştı. Ancak United'ı ve Ferguson'u senelerdir şampiyon yapan zihinsel güç ve kazanan takım olma özellikleri tekrar ortaya çıktı ve Manu ikinci yarıda gayet sakin bir oyunla West Ham'ı sahadan siliverdi.

Son haftalarda eleştirilerin dozunu zaten iyice arttırmıştım. O yüzden burada, tekrar Wenger'i ve bir araya getirdiği takımı yerden yere vurmak istemiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim ki, daha bundan 1 sene önce herhangi bir Arsenal forumuna, bloguna girip Wenger'i eleştirdiğinizde, 50 tane adamın ağzınızın payını verdiği bir ortam buluyordunuz. Bugün, durum tam tersine gelmiş durumda. Bugüne kadar Wenger'e tek bir toz zerresi kondurmamış Arsenal yazarları bile pes etmiş durumda. Eğer Arsenal, önündeki 5 maçta kötü bir seri yakalarsa, bu sezon sonunda son 15 senede hiç görmediğimiz derecede ateşli tartışmalar izleyeceğiz.

Arsenal'in geleceği hakkında bir takım sonuçlara varmak için sezon sonunu beklemek daha uygun olacak. Ancak bugün için kesin olan, bu takıma olan inancın artık hiç kalmadığı. Daha geçen sezona kadar Arsenal'in gözbebeği olan Cesc için bile bugün "Her sezon 10 maç oynayacaksa, satalım gitsin" görüşü hakim ortamda. Taraftar artık köklü değişiklik istiyor ve bunu yapmaya gönüllü olmadığı takdirde Wenger'den de vazgeçmeye hazır.

Daha fazlasını söylemeden önce 8 hafta daha bekleyelim o zaman.