28 Şubat 2011 Pazartesi

Arsenal Usulü Mağlubiyet

Yedeklerden verim alınamayışı, kaçan pozisyonlar, savunma hatası, kaleci hatası, duran top golü, büyük maçlarda yaşanan panik havası... Seç beğen al. Birmingham'a Lig Kupası'nı hediye eden takım, Arsenal'in yıllardır tedavi edemediği bütün kronik hastalıklardan bir potpori sundu bize...

Arsenal'in hatalarından bahsederken, "istemek" kavramının futboldaki önemini dün akşam bizlere bir kez daha hatırlatan Alex McLeish ve öğrencilerini tebrik etmek gerekir. Dün akşam çok heyecanlı bir maç izledik ve bu seyir zevkine Birmingham'ın gösterdiği mücadele ayrı bir renk kattı.

İşin Arsenal tarafına bakmak gerekirse, dünkü maç, keşke şu kupadan erken elenilseydi de sezonun en kritik döneminde böyle bir tramva yaşanmasaydı dedirten bir olay oldu. Takım, tam güven kazanacak derken, eldeki bir avuç güveni de Wembley'in çimlerine gömmüş oldu. Bundan birkaç sene önce Man Utd'a karşı kaybedilen kupa finalinden sonra takımın nasıl da dağıldığını hatırlayanlar için, dün akşamki maç adeta bir korku filmi gibi bitti.

Bu sezon Arsenal'in kötü oynadığı her maçtan sonra, üstüne basa basa tekrar ettiğimiz bir şey var: "Arsenal'in yedekleri tam bir rezalet". Takım ne zaman yedekten gelen oyuncuların performansına ihtiyaç duysa, zorlanıyor. Arshavin, Denilson, Diaby, Rosicky, Squillaci, Eboue... Bu adamlardan 2'den fazlasının sahada olduğu maçlardaki Arsenal istatistiğini zamanım olduğu bir ara çıkartırım size.

Aslında maçın başında Rosicky ismini kadroda gördüğümde içimden bir 'aman!' çekmedim değil. Dünkü yazıda da belirttiğim gibi Diaby'nin sahaya çıkmasını, o hazır değilse Nasri'nin ortaya çekildiği ve Bendtner'in hücum hattında olduğu bir senaryo düşünüyordum. Ancak, Denilson ile beraber Wenger'in manevi evlatları olduğuna inandığım Rosicky, bir kez daha el freni olarak sahadaydı. Wenger, gerçekten Çek oyuncunun bu haliyle Cesc'in görevlerini üstlenebileceğini nasıl düşünüyor, gerçekten aklım hayalim almıyor.

Benim Bendtner ile başlamak isteme sebebim, Arsenal'in yedek oyuncu kontenjanını hücum hattında kullanmasını istememdi. Nitekim, hücumu işlemeyen bir Arsenal, Birmingham'ı yine yenerdi. Ancak, takımın orta sahadaki ritminin bozulduğu her maçta döküldüğünü bile bile oraya Rosicky'i monte ederek sahaya çıkan Wenger, yine kendi kendini bacağından vurmuş oldu. Nasri'nin göbeğe geldiği son yarım saatte neler ürettiğine bakarak, Arsenal'in ilk yarım saati nasıl harcadığının hesabını yapmanız mümkün.

Hep söylüyorum, ulusal kupalar pek umrumda değil diye. Dünkü maç belki kağıt üzerinde çok büyük bir kayıp değil ancak kaybediliş şekliyle tam anlamıyla bir felaket. Bana göre, 2. golde hatanın büyük çoğunluğu Sczcesny'de. Koscielny, topa yarada sığınıp vuracakken, onu arkadan rahatsız eden genç kaleci. Yaptığı bu hata, umarım, yaşına göre oldukça yüksek olan kendine güvenini baltalamaz. Yine, maç sonunda ağlayarak sahayı terkeden Wilshere'ın da mükemmele yakın giden sezonunun düşüşe geçmesi Arsenal açısından çok yıkıcı olur.

Dünkü felakete Arsenal'in göstereceği reaksiyon, senelerdir "çoluk çocuk" olarak nitelendirilen takımın, erkekliğe adım atıp atmadığının iyi bir göstergesi olacak. Umuyorum, tarih bu sefer tekerrür etmez de, takım geri kalan 3 kulvarı sonuna kadar kovalamaya devam eder.

27 Şubat 2011 Pazar

Kupa Orucu İçin İftar Vakti

Lig Kupası'nda final akşamı... 6 senelik kupa hasretine son vermek isteyen Arsenal, 47 senedir müzesine gümüş girmeyen Birmingham karşısında. Her ne kadar, iki takım lig sıralamasının iki ucunda olsa da, söz konusu kupa olunca lig pozisyonunun yanıltıcı olduğu ortada.

Açıkçası Lig Kupası, ne benim, ne Wenger'in, ne de Arsenal taraftarının pek de umrunda değil. Hatta ben, ulusal kupaların işlevini bile anlayamayan birisi olarak, Wenger'in bu turnuvalardaki 'çoluk çocuk' politikasını da savunan biriyim. Ama biliyorum ki, Wenger ve oyuncuları bu akşam kazanmak için her şeyi yapacaklar.

Arsenal'in bu akşam kazanmak istemesinin 2 temel sebebi var. Bunlardan ilki, yıllardır devam eden "Arsenal kupa kazanamıyor" geyiğine bir son vermek. Takımın yaşadığı kupa kuraklığı, son 5 yılda, Wenger'i eleştirmek isteyen her boşboğazın başvurduğu ucuz bir klişeye dönüştü. Sanki Arsenal, her sene Lig Kupası'nı alsa, bu Wenger'i başarılı ilan etmek için yeterli bir sebep olacak. Bugün Arsenal kupayı alırsa, en azından bu kabak tadı veren eleştiriden kurtulacağız.

Wenger'in, bu sene Lig Kupası'nda 'çoluk çocuk' politikasından vazgeçmesinin ve finali istemesinin ikinci ve bence asıl sebebi, takıma kupa kazanma güveni ve alışkanlığını aşılamak. Şu anki kadroda Arsenal ile kupa kazanmış sadece 4 isim var ve takımın kazanma alışkanlığını kazanamadığı eleştirileri bir yere kadar doğru. Birçok Arsenal yazarı, bugün kazanılacak bir Lig Kupası'nın, maddi olarak pek değer taşımasa da, takıma aşılayacağı güven açısından paha biçilmez olduğu görüşünde. Senelerdir her kupanın ucundan dönmeye alışan takımın, artık başladığı işi bitirmeyi öğrenmesi açısından bu akşamki maçın önemi büyük.

Maçın taktiksel yönünü uzun uzadıya konuşmak istemiyorum çünkü her iki takımın ligdeki kapışmalarından az çok nasıl bir maç ortaya çıkacağını biliyoruz. Arsenal'de Cesc ve Walcott yok, ancak RVP, Diaby ve Koscielny'nin sakatlıkları düzelmiş durumda. Cesc'in görevinin Wilshere'a verildiği ve Diaby'nin orta üçlüyü tamamladığı bir Arsenal onbiri görmemiz olası. Birmingham, her zaman olduğu gibi Arsenal'i sertlikle durdurup, ceza sahasına şişirilen toplarla gol arayacak. Bu noktada, Zigiç tehlikesinin durdurulması için Djourou ve Sczcesny'e önemli iş düşeceği kesin. Ayrıca Wenger'in, rakibin orta yapacak pozisyonlara girmemesi için savunmayı orta saha çizgisinin hemen arkasına kuracağını da tahmin etmek mümkün.

Finalin, Arsenal açısından buruk tarafı alınması takdirde kupanın Fabregas'ın ellerinde yükselemeyeceği gerçeği. Kaptanı olduğu günden beri, Arsenal ile kupa kaldıramayan Cesc'in, finalden 3 gün öne sakatlanması büyük şanssızlık. Neyse ki Arsenal, 3 kulvarda daha yarışı sürdürüyor. Belki yıl sonunda Fabregas'ın kaldıracağı daha önemli bir kupa da görmek mümkün olur. Bugün, RVP sahaya kaptan çıkacak ve umuyoruz Kuzey Londra için iftar vakti gelip, top patlamış olacak.

Galatasaray'ın Kurtuluşu

Artık istatistiksel olarak da kanıtlandığına göre rahat rahat sözleyebiliriz: Şu anda 106 yıllık tarihinin en kötü Galatasaray'ını izlemekteyiz.

Son 3-4 aydır izlemeye çalıştığım Galatasaray maçlarından, kazanılan maçlar dahil, 45 dakikanın üzerinde tahammül edebildiğim olmadı. O yüzden, oturup size sağlıklı bir taktik analiz yapamayacağım. Zaten, blogdaki Galatasaray yazılarının yokolmasından da, artık bu takım hakkında kafa yormayı bıraktığımızı anlamışsınızdır.

Yönetim, teknik adamlar veya futbolcular, takımın geldiği durumdan kimi sorumlu tutarsanız tutun, bugün, Galatasaray forması giyen oyuncular topluluğunun, camianın tarihinde gördüğü en yeteneksiz grup olduğu gerçeğini değiştiremiyorsunuz. Daha düne kadar, Galatasaray takımındaki yerini tartıştığımız Sabri, bugün takımın orta sahadaki beyni haline geldiyse, oturup kara kara düşünmenin vakti gelmiştir. Çünkü biz biliyoruz ki, Sabri, bu role, kendisini geliştirdiği için gelmedi. Galatasaray, takım olarak o kadar geri gitti ki, yıllardır yerinde sayan sabri bir anda kendini, diğer takım arkadaşlarından 1 adım ileride buldu.

Bana kalırsa, bugün Galatasaray'ın geldiği durum yüzünden son suçlanması gereken adam Hagi. Her ne kadar, Zapata gibi bir transfere yeşik ışık yakmasıyla futbolcudan ne kadar anladığı konusunda bir takıp şüphelere neden olsa da, eldeki kalitesiz malzemeden köfte yapamıyor olması çok da şaşırtıcı değil. Zaten, Galatasaray'ın, son 9 senedeki çöküşünün sonucunda ortaya çıkan tablodan tek bir adamı sorumlu tutmak da mümkün değil.

Dedim ya kimi sorumlu tuttuğunuzun pek bir önemi yok. Galatasaray, bugün, yeteneksiz takımı, basiretsiz yönetimi ve tecrübesiz hocasıyla, Fenerbahçelilerin "Kümede kal Galatasaray" tezahüratını duyduğunda "Evet, lütfen" diye iç geçirtecek hallere kadar düştü. Peki, ne olacak bu Galatasaray'ın hali?

İzin verirseniz, herkesin kafasındaki "Galatasaray nasıl kurtulur" sorusuna kendi çapımda iki teoriyle cevap vereyim.

Galatasaray'ı bugünlere getiren olaylar zincirini tetikleyen adam, maalesef, Özhan Canaydın. Kendisinin, şampiyon hoca Lucescu'yu kapı dışarı ettiği günden beri, Galatasaray sürekli bedel ödeyen bir camiaya dönüştü. Bu noktada yapılması gereken, 2 şey var. Ya eldeki takımı adam edecek birisi bulunacak; ya da takımın tamamı satılıp, son 3 senedeki 25. operasyonun düğmesine basılacak.

Eldeki kadroyu adam etmek dendiğinde aklıma gelen tek isim "Lucescu". Bana göre Galatasaray camiası, önce, bünyesindeki 150 milyon taraftar içerisinde bir yarışma düzenleyip, suratında en acıklı "annesi tecavüze uğramış küçük Emrah" ifadesi bulunan 100 kişiyi seçmeli. Sonra da bu arkadaşları, Lucescu'nun penceresi altında bir yandan nakarat yapıp bir yandan özür dilemeye yollamalı.

Son 3-4 yılda, Romen hoca, Galatasaray defterini kapattığını bir kaç sefer açıkladı. Açıkçası, kendisinin kıymetini bilen bir kulüp ile Avrupa'nın zirvesinde mücadele eden Lucescu'nun, rahatını bozup Galatasaray'a dönmesi için kafayı yemiş olması lazım. Kendisi geri gelmediğine göre, Galatasaray, kafasını kaldırıp, etrafında onun yaptığı işi yapacak birilerini aramalı. "Eldeki kadrodan verim alma" konusunda, bir çırpıda aklıma gelen diğer isim ise Ersun Yanal. Bana göre, Türkiye'deki büyük takımların henüz ona şans vermemiş olması oldukça şaşırtıcı. Basiretsiz Galatasaray yönetiminden böyle mantıklı bir adım beklemek biraz hayalcilik tabi ki.

Hayalcilik demişken, Galatasaray'ın kurtuluşu için elimizdeki diğer seçeneğe de göz atalım. 2. seçenek son derece basit: "Hepsini satacaksın bunların abi!".

Bir an için düşünün; Galatasaray takımındaki tüm oyuncuları satacak olsak, kimin takımda kalmasını isterdiniz? Şahsen, benim "Şu mutlaka kalmalı" diyebileceğim hiç bir adam yok bu takımda. Sanırım, bu ruh hali, geldiğimiz noktayı çok güzel açıklıyor. Takımın başına gelecek herhangi bir teknik direktörden verim alabilmek için, Galatasaray'ın takımın tamamını elden çıkarması gerekiyor.

Elden çıkarmak kolay da, yeni takım kurmak için hatırı sayılı bir bütçe gerekiyor. Sanırım, son 3 yılda, 145 tane başarısız transfer yapan yada yaptığı iyi transferlerden de verim alacak bir takım oluşturamayan, basiretsiz Galatasaray yönetiminin, cebinden tek kuruş kalmadığını varsaymak çok saçma olmayacak. Bana göre yönetim, TT Arena'nın gelirlerine bile şimdiden ipotek koydurmuş durumda. Peki, takımın kurtuluşu için gerekli operasyon hangi parayla yapılacak?

Eğer 2. seçeneği uygulamaya koyduysak, Lucescu'yu ikna etmeye yolladığımız Kuçük Emrah suratlı elemanlar başarısız oldu demektir. Öncelikle, yapmamız gereken, bu arkadaşları, başarısızlıklarından dolayı bir güzel tokatlamak. Pembeleşinceye kadar tokatladığımız 100 Emrahı, iyice acıklı bir kıvama getirdikten sonra, Dubai, Abu Dabi, Katar gibi ülkelerdeki 100 arap şeyhine, teker teker postalamak.

Şaka filan yapmıyorum; gayet ciddiyim. Galatasaray'a gerekli operasyona kaynak bulmak için başka fikri olan varsa lütfen burada paylaşsın. Hayır, aklıma gelen diğer bir seçenek de, taraftarın içerisindeki en parlak 1000 delikanlıyı bulup, peruk takarak E-5'e çıkartmak.

Gönüllü olan?

United Tarifesi


Man Utd ile şampiyonluk yarışında olmanın en zor yanı bu görüntüleri izlemek sanırım. Manu'nun gördüğü çifte standart, artık Premier Lig'in temel özelliklerinden biri haline geldiği için pek şikayet edecek bir şey yok. İngiliz futbolunu seviyorsanız, buna da katlanacaksınız.

Rooney'in, rakibin suratına kondurduğu dirseğin cezasız kalması alışık olmadığımız bir durum değil de, genelde bu olaylar hakemlerin gözünden kaçtığı gerekçesiyle süpürülür halı altına. Dün akşam, hakem Clattenburg, pozisyonu gördü; faul verdi ama kural kitabında yazan "kırmızı kart göster" kısmını uygulamaya yüreği yetmedi. Hayır, Rooney'i yanına çağırıp ne söyledi onu merak ediyorum.

- Rooney, lütfen topsuz alanda rakiplerine yumruk atıp durma, hayır üzerinde United forması olmasa seni oyundan atmak zorunda kalırdım.

Çok ciddiyim arkadaşlar. Topsuz alanda rakibe dirsek atan bir oyuncuyla ne konuşulur?

24 Şubat 2011 Perşembe

Yok Artık


Şilili Bryan Carrasco, "Hakemi aldatmaya yönelik hareket" kavramına yeni bir boyut getiriyor.

Of ki Ne Of


Stoke City, bu sefer hiç bir Arsenal'li oyuncuya intihar saldırısı yapmamış olabilir ama adamların adı bile Arsenal'in 2 sakat vermesine yetti. Henüz resmi açıklamalar gelmedi ancak Wenger, Walcott'un Pazar günkü finali kesin kaçıracağını, Fabregas'ın da durumunun yarın netleşeceğini söyledi. Fabregas'ın, sakatlığı iyiden iyi kronikleşmeye başladı ve resmi olmayan kaynaklar "3 hafta" diyor. Bu da demek oluyor ki, Cesc, aynı geçen sene olduğu gibi, bu sene de Nou Camp'a çıkamıyor.

Yazasım vardı size bir maç yazısı ama tadım kalmadı yahu. Fabregas iyiden iyiye RVP oldu başımıza. Her sene, sezonun en kritik dönemini aynı sakatlıkla kaçıracaksa, ne anladım ben bu işten arkadaş. "Arsenal'in kaptanı olarak kupa almak istiyorum" diyordu senelerdir, Pazar günü belki Arsenal kupa alacak ama Cesc sahada olmayacak.

Hem Walcott hem de Cesc'in yokluğunda, Wenger, Denilson'u sahaya sürmek gibi bir çılgınlık yaparsa, Arsenal'in sezonu 3 hafta içerisinde 4 kulvarda birden biter. Zannedersem, Nasri'yi ortaya çekip sağ açığa Bendtner'i koyacak. RVP kısa zamanda geri dönerse bu diziliş belki felaket doğurmaz ama takım bol bol gol kaçırır.

Arsenal'in, Türklerin Anadolu'ya göçünden beri sakatlıklardan yana en şanslı giden sezonu da burada sona ermiş oluyor zannedersem.

20 Şubat 2011 Pazar

Tozlu Sayfalar

Bu haftasonunda, çok sevdiğim bir dostumdan çok güzel bir hediye aldım: 31 Ağustos 1982 tarihli Arsenal - Norwich City maçının maç günü kitapçığı!

2088 yılında belki milyonlarca dolar etmez ama manevi değeri her zaman yüksek olacaktır. Kendisine tekrar teşekkürlerimi iletiyorum...


Premier Lig'in esamesinin okunmadığı yıllar...



Bir Alex yok, bir dünya karması değil ama iyi kadro...



UEFA'da zorlu bir rakip: Spartak Moscow!

Merak edenler için ise maçın sonucu: 1 -1


Peri Masalı


Ulusal kupaların değerini kaybettiğini gelin de Crawley Town taraftarlarına anlatın bakalım. Yukarıdaki video, FA Cup kura çekimi sırasında Crawley cemaatinin buluştuğu bir barda çekilmiş. Taraftarın kafayı yemişçesine sevinmesinin sebebi, 5. ligde mücadele eden takımlarının Old Trafford'a gidecek olması. Öyle böyle değil tabi ki, kulübün tarihinde bir mihenk taşı bu. İngiliz futbolunu güzel yapan da, mahalle takımı seviyesindeki takımların böylesine tutkuyla takip ediliyor olması zaten.

Crawley Town için bu kura çekimi bir peri masalının başlangıcıydı ve dün Old Trafford'tan çıkan sonuç bozgun da olsa, taraftarın keyfini kaçırmaya yetmeyecekti.

Kupa maçlarında, Championship ve League 1/2 takımlarının yaptığı sürprizlere alışığız da, "Non-league" olarak adlandırılan "Conference National" takımlarının 5. tura çıkması nadir rastlanan bir durum. FA Cup'ın 140 yıllık tarihinde bunu başaran sadece 5 takım var desem yeterince açıklayıcı olur sanırım. Buna özellikle vurgu yapıyorum çünkü amacım, her iki takımın arasındaki seviye farkını ortaya koymak.

Seviye farkı tabi ki astronomikti ancak dün Old Trafford'taki maçı izleyenler, aradaki bu uçurumu sahada görmekte zorlandılar. İlk yarıda, oyunu kontrolü altında tutan United, ikinci yarıda ecel terleri döktü. Crawley'nin bir çok pozisyon bulup, bir topunun da direkten döndüğü ikinci 45 dakikada, United'ın oynadığı futbol, başta Ferguson olmak üzere, bütün Manu ahalisini hayal kırıklığına uğrattı.

Maç sonrası Ferguson'un röportajından çarpıcı bir diyalog şöyleydi:

- Younger players in your team; what will they take from today? (Takımınızdaki genç oyuncular bugünden ne öğrenecekler?)
- Me losing my temper. (Tepemin atışını)

Maç sonrası, Manchester basınında, özellikle Obertan ve Bebe'yi yerden yere vuran yazılar yazıldı. Öyle ki, Ferguson da, bu eleştirilere katıldığının sinyalin, "Bazı oyuncular kendilerine iyilik yapmadılar" diyerek verdi.

Kupadaki bu tip maçların, taraftarların kulübün geleceğine göz attıkları bir arenaya dönüştüğünü, özellikle Arsenal'i takip edenler iyi biliyor. Bu yüzden, toplam Maliyetleri 10 milyon poundun üzerinde olan iki genç oyuncunun, son derece zayıf rakip karşısında varlık gösterememeleri United taraftarlarında, ufak çapta bir şok sebep oldu. Özellikle Bebe'ye harcanan £7m, bugün bir çok yazarın eleştirilerinin hedefiydi.

Benim için ilginç olan, Fergie ve Wenger gibi iki büyük hocanın, genç oyuncuları yetiştirirken uyguladıkları yöntemlerin ne kadar da farkı olduğunu görmek oldu. Yıllardır, Wenger'in ağzından, özellikle genç oyuncuları hakkında en ufak bir olumsuz cümle duymuşluğum yoktur. Hatta, kendisini biraz fazla "yumuşak" olmakla, Arsenal'li bir grup oyuncunun tembelliklerini görmezden gelmekle de eleştirdim. Suyun diğer yakasındaki Ferguson'un ise, soyunma odasında estirdiği terörler pek meşhur. Dün de, Fergie'nin soyunma odasına gidip Bebe'nin saçını okşadığını zannetmiyorum açıkçası. Genç oyuncu, stadı kafası yarılmadan terkettiyse, kendisini şanslı saymalı. Ferguson'un geçmişinde, o kadar şanslı olmayan oyuncular da var.

Hangi hocanın yöntemlerinin doğru olduğu olduğunu bulma gibi bir kaygım yok. İki felsefe arasında, bariz farklar bulunduğu çok açık. Her iki hocanın da son derece başarılı oluşuna bakarak çıkarabileceğimiz yegane sonuç, futbolda sadece tek bir doğrunun olmadığı olabilir.

Jack The Ripper


Yukarıdaki, Jack Wilshere'in, Barcelona karşısında topla buluştuğu tüm anların videosu.

7 dakikalık videoda kaptırdığı top sayısı: 1.

Bu adamın 19 yaşında olduğunu ve rakibin orta sahada presle top kapmanın kitabını yazmış Barcelona olduğunu da unutmayın.

Ha tabi bu işin bir de "topsuz oyun" tarafı var. Birisi onun da videosunu yapsa da yesek.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Yılın Kapağı


Blogun seviyesi biraz düşecek ama söylemeden edemeyeceğim.. Arkadaş insan bu kadar mı güzel g*t edilir?

Youtube'daki ilk yorumu okumanızı özellikle tavsiye ediyorum..

18 Şubat 2011 Cuma

Safları Sıklaştıralım

Soldan sağa, ayaktakiler: Pirlo, Forlan, Robben... Kimi ararsanız yukarıdaki fotoğrafta.. Messi'sinden, Ronaldo'suna..

İşin acı tarafı, City'nin transferleriyle dalga geçmek için yapılan bu fotoşort olayının, Aris tarafından, Avrupa Ligi maçının programına koyulmuş olması. Neyseki, programlar dağıtılmadan, City'nin patronu Gary Cook'a bir örnek göstermeyi akıl etmişler de, o farketmiş rezaleti.

Hayır arkadaş, Google'da aratıp ilk karşınıza çıkan resmi arakladınız, kadronun 60 kişi olmasından ve ipini koparanın resimde olmasından da kıllanmadınız da, ortada kek gibi duran Wally karakteri de mi garip gelmedi yahu? Sormadınız mı kendinize, "Hocam bu foto iyi de, ortadaki gözlüklü laz uşağu kimdir?"

17 Şubat 2011 Perşembe

Şam'da Kayısı

Her sene bu iki takımın eşleşmesi Şampiyonlar Ligi'nin kurallarından birisi olsun arkadaş. Tamam, Arsenal için pek hayırlı bir şey olmaz ama seyir zevki açısından gözümüz gönlümüz açılır.

Geçen seneki eşleşmeden önce de, bu sene de, Barcelona'ya karşı nasıl oynanması gerektiği konusunda beyin jimnastiği yaptık. Pres, alan daraltma, oyun disiplini ve topun kıymetini bilme gibi kritik faktörlerin hepimiz farkındaydık. Ancak bunları bilmek ile Barça'ya karşı kusursuz bir şekilde sahaya dökmek apayrı şeyler tabi.

Maçın başlamasıyla beraber, yukarıda saydığımız şeyleri iyi yapan bir Arsenal takımı bulduk sahada. Wenger, beklendiği üzere, yüksek hatta oynayan bir savunma ve orta sahaya normalden daha yakın bir forvet hattıyla, oldukça kompakt bir dizilişle sahaya çıktı. Barcelona'ya karşı alan daraltmak amacıyla, yüksek savunma hattıyla sahaya çıkan son hoca Mourinho'ydu ki, kendisi bunun faturasını 5 yiyerek ödedi.

Böyle bir taktikle oynuyorsanız, bütün savunma yükünü orta sahaya iktiriyorsunuz demektir. Messi, Villa ve Pedro'nun savunmanın arkasına yapacağı koşular tarafından vurulmak istemiyorsanız, orta sahanızın onlara atılacak pasları başarıyla kesmesi gerekir. Barça gibi, tamamı pasör olan bir takıma karşı da bunu yapmak inanılmaz zor bir iştir. Dün Arsenal, invincibles günlerinden beri en iyi topsuz oyununu oynayıp, bu işi büyük bir başarıyla yaptı. Ancak ona rağmen 2 kere Messi'nin, 1 kere de Villa'nın defansın arkasına sızmasına engel olamadı. Eğer Messi'nin "İngiltere laneti" üzerinde olmasaydı, Arsenal için tur kapısı ilk yarıda kapanabilirdi. Nedir bu "İngiltere laneti" diyenler için de, Messi'nin adada oynadığı 7 maçta henüz gol atamadığını hatırlatalım.

Arsenal orta sahası pres ve pas kanallarını tıkama işini dün neredeyse kusursuz yapsa da, Barcelona'nın yetenekli orta sahası, özellikle ilk yarıda, pas ritmini korumayı başardı. Rakibin, paslaşarak orta sahayı geçtiği anlarda Arsenal savunmasının 2 şeyi disiplinli bir şekilde yapması gerekiyordu. Bunlardan ilki tabi ki, savunma çizgisinin birlikte hareket etmesiydi ki, Barça'nın golü de Clichy'nin bu çizgiyi bozduğu bir pozisyonda geldi. Savunmanın dikkat etmesi gereken ikinci faktör de, Messi'nin "Yalancı 9" adıyla bilinen göreviydi. Barça'nın sahaya dizilişinde en öndeki forvet oyuncusu gibi gözüken Messi'nin, orta sahaya doğru yaptığı koşuların, rakip stoperleri de peşinden sürükleyerek diğer oyunculara koşu kanalları açtığı bilinen bir gerçekti. Ancak dün, Arsenal savunması bu yalana inanmadı. Djourou, görev bölgesini neredeyse hiç terketmedi ve Koscielny de takiplerini belli bir yere kadar yaparak Messi'yi, sürekli olarak yardıma gelen Song ve Wilshere'ın kollarına bıraktı.

İyi oynamasına rağmen, Arsenal'in ilk yarıda oyun olarak geride kalmasının sebebi 3. bölgedeki verimsizlikti. Gerek pres sonucu kapılan toplarla, gerekse Wilshere'ın dipten çıkardığı paslarla iyi hücuma kalkan takım, RVP ve Fabregas'ın maça iyi başlamayışı yüzünden gol üretemedi. Sakatlıktan yeni dönen Nasri'nin, Dani Alves tehlikesini de göz önünde bulundurarak fazla ileri çıkmadığı ilk yarıda, topu 3. bölgeye tek taşıyan adam Walcott idi. Ancak, onun da arkasında dinamik bir Sagna yerine, ayağına aldığı her topla saçmalayan bir Eboue vardı. Arsenal hücumu, Wenger'in değişiklikleri gelene kadar hep zor olanı yapıp geriden iyi çıktı ama kolay olan son bölümü bir türlü oynayamadı.

Hiç kuşkusuz, maçın en kritik anı Guardiola'nın David Villa-Keita, Wenger'in de Song-Arshavin değişikliğini yaptığı dakikaydı. Wenger'in, risk alıp oyunu karşı yarı sahaya taşıyacağının sinyalini veren bu değişikliğe, Keita'yı oyuna sokarak cevap vermek aslında kağıt üzerinde mantıklı duruyor. Ancak konu, oyunu karşı alanda oynamayı seven 2 takım olduğunda, bu mantık pek de işlemiyor. Öyle ki, Wenger'in oyunu Barça yarı sahasına taşımayı çalıştığı dakikalarda, Guardiola'nın bitirici adamını çıkarması, Arsenal açısından cesaretlendirici bir gelişme oldu. Arkasına baktığında Villa tehlikesini görmeyen Arsenal orta sahası, önünde de topu kaptırmaya meyilli bir Keita buldu.

Arshavin'in oyuna girişi, Wenger açısından tam bir kumardı aslında. Küçük Rus, Barça savunmasının yumuşak karnı olan derinlemesine deparları sahaya getirse de, aynı zamanda yapmadığı savunmayla da meşhurdu. Arsenal'in ilk golü, Arshavin'in varlığının Barça savunmasında açtığı boşluğu iyi değerlendiren Clichy sayesinde geldi. İronik olarak, aynı Arshavin savunma yapmaya çalışırken az daha Dani Alves'e bir gol hediye ediyordu.

Arsenal'in ikinci golünden bahsetmeden önce sanırım Wilshere'e özel bir paragraf açmak gerekiyor. Bana göre, dün gece sahanın en iyi oyuncusu 19'luk Wilshere idi. Varsın Messi 71 pas isabeti ve 0 pas hatasıyla oynamış olsun, Arsenal'in genç yeteneğinin dünkü maçta kaldırdığı yük, kendi yaşındaki bir oyuncunun yaklaşık 3 siklet üzerinde. Dün Wilshere, hem savunma görevini kusursuz yaptı hem de çok kritik olan, "savunmadan çıkarken top kaybı" konusunu tek başına çözdü.

Arsenal'in ikinci golünde Fabregas'ın attığı pas belki gözümüzü boyuyor, ancak atağı asıl başlatan Wilshere'in Cesc'e oynadığı tek pas idi. Bu pozisyonda ilginç olan, maç boyu Walcott'un beklediği sağdan kontra atak pozisyonunu, onun yerini dolduran Nasri'nin yakalamasıydı. Fransızın, maç boyu sessiz olduğu hücum bölgesine adım atmasıyla, Arsenal'in golünü hazırlaması bir oldu.

Sonuç olarak, Arsenal'in doğru kafa yapısıyla çıkıp, oyun disiplinine sadık kalarak kazandığı bir maç izledik. Barcelona'nın tamamen durdurulması gibi bir şeyin söz konusu olmadığını göz önüne alırsak, Arsenal'in dün geceki performansı bence İnter'in 3-1'lik galibiyetinden beri Barça'ya karşı oynanan en iyi oyundu.

Bu noktada, ikinci maçı düşünerek keyfimi kaçırmak istemiyorum. Bardağın boş tarafını görmek isteyenler, Arsenal'in bu kadar iyi oynamasına rağmen Barça'ya verdiği pozisyonlara bakabilirler. Yok bana dolu tarafından bahset diyorsanız, Nou Camp'taki maçın dünkünden çok farklı olmayacağını söyleyebilirim. Barcelona topa dün de hükmetti, yarın da hükmedecek. Arsenal'in yapması gereken aslında çok da değişmeyecek. Geçen sene 2. maçta, Barça'nın aldığı farklı galibiyeti hatırlatayıp umutsuzlanıyorsanız, geçen sene o maça ilk 11 çıkan Almunia, Silvestre, Rosicky, Diaby, Denilson ve Bendtner gibi adamların yerine bu sene daha iyilerinin sahada olacağını düşünerek içinizi rahatlatabilirsiniz. Silvestre diyorum bak. O derece..

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ne Dediler?

"Maçın anahtarı, defans oyuncularının üzerine doğru yığdığımız pres ile topu defanstan çıkarmalarına engel olmamızdı"
Manolo Jimenez, Barcelona'yı 5 Ocak 2010'da yenen Sevilla'nın hocası

"Xavi ve İniesta takımın en önemli oyuncuları ancak kendi ceza sahalarının önüne kadar gelerek savunmaya yardımcı olmuyorlar. Buradaki eksiklik, orta mesefeli şutlar için bir çok boşluk yaratıyor."
Kurban Berdyev, Barcelona'yı 20 Ekim 2009'da yenen Rubin Kazan hocası

"Barça bekleri Alves ve Abidal, iyice kanada açılarak oynamayı seviyorlar ve bu göbekte bir takım boşlukların kalmasına neden oluyor."
Kurban Berdyev

"Sahaya dizilişimizi kısa ve dar tutarak, Barcelona'lı oyuncuların, hatlar arasında birbirlerini bulmalarını zorlaştırdık"
Quique Flores, Barcelona'yı 14 Şubat 2010'da yenen Atletico Madrid hocası

"Sahada oldukça kompakttık ve her metre için savaştık. Maça çıkmadan önce birbirimize bu sözü vermiştik"
Wesley Schneider, Barcelona'yı Nisan 2010'da eleyen Inter'in yıldızı.

"Kusana kadar pres yaptık. Kustuktan sonra kalkıp biraz daha pres yaptık"
Bigboned, Barcelona'yı FIFA 11'de 4 golle geçen Arsenal'in herşeyi.

Bilmediğimiz bir şey var mı bu söylenenler arasında? Barcelona, UEFA kupası ön elemesinde çektiğimiz Arnavutluk temsilcisi değil. Hepimiz biliyoruz ne mal olduklarını. Zaten, onları bir süper güç yapan, her maçta aynı oyunu oynamalarına rağmen, kimselerin onlara karşı önlem alamayışı.

Yukarıda söylenenlerden, bana göre en önemlisi Scneider'ınki: "Her metre için savaşmak". Arsenal bu akşam her santimetre için savaşmak zorunda. Eğer Arsenal'in 11 oyuncusu, maç bittiğinde arkasına bakıp "Bu akşam sahada verebileceğim her şeyi verdim. Bundan 1 adım daha fazlasını atmam mümkün değildi" diyebiliyorsa, inanın ki bu akşam ne sonuç alındığı umrumda değil. Bu kadar mücadeleyle bükemediğimiz bileği, öper başımızın üstüne koyarız icabında.

15 Şubat 2011 Salı

Acıyacak Mı?

Arsenal camiası, dişçinin bekleme odasında sırasını bekleyen hasta psikolojisine bürünmüş Barça maçını bekliyor. Kafadaki tek soru tabi ki: "Acıyacak mı?"

Kuralara çekildiğinde "Arsenal elenmiştir; hayırlı olsun" diye yazan birisi olarak, bu eşleşmeden pek bir beklentim olmadığını tahmin ediyorsunuzdur. Geçtiğimiz hafta sonu Arsenal, Wolves karşısında kusursuza yakın bir oyun oynadı ve Nasri de maça yetişirse, ideal 11'iyle sahada olacak. Öte yandan, Barça ise uzun süre sonra ilk defa "Acaba bunlar insan mı?" dedirtecek bir Gijon deplasmanından sonra Emirates'e çıkıyor. İnsan şöyle bir düşününce "Acaba olur mu lan?" demeden de edemiyor.

Aslına bakarsanız, benim Barça maçından ümitsiz oluşumun nedeni, Barcelona'nın Arsenal'den çok çok iyi bir takım oluşu değil. Hatta bana göre, Barça ile Arsenal arasında öyle abartılacak kadar bir fark yok. Bu eşleşmeyi benim gözümde imkansız hale getiren, Barça'nın zehirinin panzehirinin Arsenal'in cephanesinde olmayışı.

Şu sıralarda başı dertten kurtulmayan, İngilizlerin Erman Toroğlu'su Andy Gray, Barça'dan bahsederken, "Stoke City'e karşı oynasalar zorlanırlar" dediydi de bütün İngiltere kendisiyle dalga geçtiydi. Aslında Gray, bu sözlerle yarınki maçı özetliyordu bize.

Hani harbiden de Stoke City, Barça ile oynuyor olsa ve ben de Stoke taraftarı olsam. "E biz önce bunları döverek durduruz, sonra ceza sahasına doldurduğumuz duran toplardan gol da buluruz" diyerek ümitlenirdim. Gel gelelim, Arsenal - Barcelona eşleşmesinin sorunu, Arsenal'in en iyi yaptığı şeyi Barcelona'nın daha iyi yapıyor oluşu. Yarınki maçta da eğer bir takım topa hakim olacaksa, bu Arsenal değil Barça olacak.

Arsenal'in "topsuz oyun" oynayamadığı hepimizin malumatı. Bu sebepten dolayıdır ki, geçen seneki maçlardan önce yazdığım yazıda, maçın sonucunu topa hakim olan tarafın belirleyeceğini yazmıştım. O günden bu güne, bana göre her iki takım da ileri gitmiş olsa da, oyun felsefeleri değişmediği için, geçen sene yazdığım yazı bugün de aynen geçerli.

Yarın Arsenal'in, Barça'nın ayağından topu tamamen alıp oyuna 90 dakika hükmettiği bir maç izlemeyeceğimiz kesin. O zaman Arsenal'in yapması gereken, topu doğru yerde alıp, çabuk ve etkili kullanmak olmalıdır.

Bundan 1,5 ay önceki Chelsea maçını hatırlayalım. Arsenal'in attığı 3 gol de, ileride yapılan presin rakibi hataya zorlamasıyla gelmişti. Arsenal orta saha ve hücumu, takımın son 5 senede yaptığı en etkili presi Chelsea karşısında yaptı ve rakip defansta alınan topları hızla gole çevirdi. Böylece, topa sahip olmaya gerek kalmadan skoru kendi lehine çevirmiş oldu.

Takımın, bunu yarın da yapmaması için hiçbir sebep yok. Özellikle Puyol'un eksikliğinde, Barça savunmadan top çıkarırken daha tedirgin olacak. Pek ihtimal vermiyorum ama Guardiola, Gijon karşısında yaptığı gibi Macherano'yu, Busquets'in önünde tercih ederse, Arsenal'in ekmeğine yağ sürebilir. Nitekim, sahada olduğu zaman Barça'nın geri vitesi işlevini gören Mascherano'ya yapılacak pres, Arsenal'e istediği topları hediye edebilir. Kapılan topların efektif değerlendirilmesinde ise Nasri'nin oynayıp oynayamayacağı belirleyici olacak. Nitekim Arshavin, en iyi gününde bile 35 pas hatası yapıp, 57 topu dışarı vuran bir arkadaşımız. Bir de kendisinin, oynadığı her maçta Clichy'yi maymun götü gibi açıkta bırakması gibi bir sorun var ki, yarın o açılan göre şaplak atacak adam da Messi olacak.

Bu eşleşme hakkında hep ümitsiz konuştuysam da, Arsenal çıkar yarın maçı kazanırsa, buna pek şaşırmam. Zaten beni asıl ümitsizliğe sürükleyen, yarınki maçtan değil, Nou Camp'taki maçtan nasıl sonuç alınacağı problemi. İlk yarısını 4-0 önde kapattığı maçı elinden kaçırma yeteneğine sahip Arsenal takımının, Nou Camp'a gidip nasıl sonuç alacağı konusunda pek bir fikrim yok açıkçası. Yani, Arsenal yarın 5-0 kazansa, ikinci maçta 6 yemeceğinden emin olabilir miyim bilmiyorum. Öyle ya da böyle, eğer Arsenal turu geçecekse, yarın sahadan bizim "net", gavurun "convincing" dediği bir galibiyet çıkarması lazım.

13 Şubat 2011 Pazar

1 Milyar Dolar Daha Lazım

Manchester'in mavi yakasında, bugün, elini sallasan, "değişimden", "güç dengesinin kaydığından" bahseden adama denk geliyor. Gel gelelim, 2 senede 1 milyar dolar paranın aktığı mavilerin şöhretleri sahaya çıktığında, 36'lık Scholes ve 37'lik Giggs'i tarafından örselenmekten bir türlü kurtulamıyorlar. Dünkü maç da, Manchester'daki güç dengesinin bir süre daha değişmeyeceğinin kanıtı gibiydi.

Maça çıkarken, her iki hocanın da uzun forvetlerini yanlarına oturttuğunu görünce, ilk yarıdaki rezil maçın bir kopyasını izleyeceğime emin olmuştum. Mancini, zaten 2 senedir bütün büyük maçlara otobüsü parketmek için çıkıyordu, böylesine kritik bir maçta 'pozitif' bir oyun oynaması sürpriz olurdu. United'ın, geçmişte stoperlerini kaybettiğinde yaşadığı bunalımları en iyi bilen adam olan Ferguson'un ise, Ferdinand ve Evans'ın yokluğunda temkinli başlamak istediği ortadaydı.

Temkimli iki takımdan maça iyi başlayan City oldu. Ferdinand'ın yokluğunda United, otomatiğe bağlanmış çıkışlarından yoksundu; Smalling ve Vidic defansif olarak çok iyi bir maç çıkarsalar da, ilk yarım saat içerisinde top kullanma ritmlerini bulmakta oldukça zorlandılar. Bu dönemde, yarı sahasında iyi paslaşan City, Silva ile girdiği net pozisyondan yararlansa maçın gidişatını değiştirebilirdi.

20. dakikadan sonra United'ın kendine gelmeye başlamasıyla beraber, aslında maçın da kaderini belirleyen bir gerçek ortaya çıktı. City açısından oldukça üzücü, ancak Milner, Barry ve Toure'yi üstüste koysak, yarım Paul Scholes etmiyor be arkadaş. Barry ve Milner'ın oyununda hiçbir penetrasyon, pas çeşitliliği yok. Kısa paslar, garanti paslar, az top kaybı iyi güzel de, bu paslardan 150 tane yapsanız, Scholes'ın sol dipten sağ açığa savurduğu topun etkisini bulamıyorsunuz. Toure, City'e geldiğinden beri orta sahada serbest oynuyor ancak bana göre, böyle bir rol kendisine 2 gömlek fazla geliyor. Ortadaki üçlünün kısırlığı City'i, Tevez ve Silva'nın şahsi becerilerine mahkum ediyor, ki United gibi sağlam savunma yapan bir takım karşısında bu kadarı yetmiyor.

United'ın ilk yarının sonunda bulduğu gol, maçın seyir zevki açısından gayet olumlu oldu. Gol bulmak zorunda olan Mancini, ikinci yarının başında önce Wright-Philips'i oyuna alıp 4-3-3'e, sonra da Dzeko ile beraber 4-4-2'ye döndü. Mancini'nin yaptığı bu zoraki "pozitif" değişikliklerin sonuç vermesi çok da uzun sürmedi. Dzeko'nun oyuna girişinden 5 dakika sonra City golü bulan taraf oldu. Bu gole Ferguson da, aynı Mancini gibi 4-4-2'ye dönerek cevap verdi ve oyun iyice açıldı.

Son 20 dakikada eline geçen fırsatı değerlendiren takım maçı kazanacaktı ve United kendi klasiğini konuşturarak 3 puanı alan takım oldu. Sezonun problemli adamı Rooney, taraftara kendini affettirmek için bir plan yapsa, sanırım bu kadar görkemli bir senaryo yazamazdı. City derbisi, maç berabere, son 10 dakikaya girilerken rövoşatayla doksana... Yok artık Lebron James diye bir atasözü vardır, bilir misiniz?

Arsenal-City maçından sonra da benzer şeylerden bahsetmiştim. Mancini, içindeki İtalyanı törpülemezse, Premier Lig'de aradığını bulamayacak. Elinde sınırsız kaynak olan bir hocanın, hala maçları 0-0'a bağlamak için oynuyor olması düşündürücü. Dün, Arsenal maçına oranla daha olumlu bir City izledik, ancak bu pozitiflik, United'ın eksik ve tedirgin savunmasının açıklarından yararlanmak için yeterli değildi. City'nin, golü, gol atmak zorunda kaldıktan sonra bulması da tesedüf değildi.

11 Şubat 2011 Cuma

Bir Sezonda İki Risk

Medyadaki genel kanı, West Brom'un, Di Matteo'dan boşalan koltuğa, Chris Hughton'ı getireceğiydi. Hodgson, görüşülen isimler arasındaydı ama kimse onun felaket bir Liverpool macerasından sonra, son sürat düşme hattına çakılmakta olan bir kulübün sorumluluğunu kabul etmesini beklemiyordu. Roy, cesur adammış, taşın altına elini sokmaktan kaçmadı ve gün itibariyle West Brom'un yeni hocası oldu.

Liverpool bloglarına bakmadım ama "Bizi düşüremedi; şansını West Brom ile deneyecek" yazılarını okur gibiyim. Hodgson, olur da West Brom'un canlandırmayı başarırsa da "Biz, küçük takım hocası olduğunu daha önce söylemiştik" denilecek.

İlginç bir beraberlik kısacası. Umarım, Hodgson'ın şansı bu sefer yaver gider.

Rezaletin Son Perdesi

Son dönemde, bir yönetim, bir stadyum projesini daha ne kadar eline yüzüne bulaştırabilir diye kendi kendinize sorduysanız, buyrun size cevabı. Stadyumun adını önce 10 milyon dolara satın, sonra sponsorun adını anmaya korkun.

Yıllar önce, Reebok, benzer bir teklifi Beşiktaş'a yapmış, İnönü Stadı'nın isim hakları için sağlam para önermişti. Yönetim önce sıcak baksa da, sonradan İnönü Vakfı'nın itirazlarıyla anlaşma rafa kalkmıştı. O dönemde alınan bu karar doğruydu veya yanlıştı tartışmayacağım. Endüstriyel futbolun en büyük aktörlerinin bile, piyasanın mali yükünü kaldırmak için geleneklerinden ödün verdiği bir dönemde (Barça ve forma reklamı), parayı geri çevirip, stadın ismine sahip çıkmak erdemli bir duruştur. Ha bana göre gereksizdir ama bu görüş sadece beni bağlar. Beşiktaş'ı neden isim hakkını para çevirmediniz diye eleştirmem abes olur.

Türk Telekom Arena'nın isim hakları, 2009'da, Türk Telekom'a, 10 milyon dolar karşılığı satıldı ve o dönemde, Ali Sami Yen isminden vazgeçilmesine itiraz eden hiç bir Galatasaray yöneticisi yoktu. Yönetim, sıcak parayı bulmuş, üstüne yatmıştı. Anlaşmanın üzerinden 1 sene geçti, stad açıldı; stada sponsor olan kurum, haklı olarak kendi isminin basında yer almasını umuyordu ki, Galatasaray yönetimi "Ali Sami Yen Spor Kompleksi" adıyla çıktı geldi. TT Arena'da oynanan ilk 2 maçta, skorbordda Türk Telekom'un adı bile yazılmadı. Telekom da, buna, bana göre yerden göğe kadar haklı olarak, itiraz etti.

Adam parasını vermiş, isim hakkını almış, tabi ki bunun bir karşılığı olacak. Ben, Telekom'un genel müdürü olsam, ihtarname ile de kalmaz, Galatasaray'ı anlaşma hükümlerini yerine getirmemesinden dolayı mahkemeye de veririm. Adnan Polat efendi çıkıp ağlıyor şimdi, "Ne olurdu orda Ali Sami Yen'in adı yazsaydı" diye. Ah yavrum, nasıl acıdım şimdi. 2 sene önce stadın adını satarken nerdeydi aklın acaba Adnancığım? O sponsorluk anlaşmasının altında kimin adı yazıyor peki? Babam mı gelip imzaladı senin yerine?

Ben böyle saçmalık görmedim arkadaş, böyle kaypaklık, böyle ilkesizlik. Eğer Ali Sami Yen'in adına o kadar saygılıysan, Beşiktaş'ın yaptığını yapacaktın, anlaşmayı baştan reddedecektin. Yok, kulübün finansal çıkarları için bir takım ödünleri vermekten yanaysan, "Biz artık endüstriyel futbolun bir parçasıyız, kusura bakmayın ama satıyorum isim hakkını" diyorsan, ona da eyvallah. Ama hem parayı alayım, hem de ne şiş yansın, ne kebap diyorsan, orada bir dakika duracaksın.

Polat efendi, zannediyor ki, dünya üzerindeki tek akıllı kendisi. Anlaşmayı imzalarken, "Ulan ben ne çakalım be, hem bu kerizlerin parasını alacam, hem de Ali Sami Yeni adını kullanacam" diye düşünüyordu sanırım. Telekom'un çektiği ihtarnameyi görünce pek bir bozuldu. Şimdi de "küstüm, oynamıyorum" ayağı yapıyor; "Onların adını ağzıma almayacağım" diyor.

Böyle rezillik olur mu yahu? Galatasaray ile gelecekte sponsorluk anlaşması yapacak olan bilimum firma şimdi ne düşünüyor sizce? "GS TV'ye reklam verdik ama, Polat, bizim reklam yerine Ali Sami Yen'in resimlerinden oluşan bir kolaj göstermeye yahu?", "Takımın otobüsüne sponsor olduk ama Polat maçlara metroyla gelme kararı aldırmasın?"

Söylediklerim şaka filan değil. Adnan Polat, bu stad meselesi yüzünden, Galatasaray'ın onurunu bir defa daha yaralıyor. 10 milyon dolarlık anlaşmanın altına imza atıp, sonra çıkıp "Adlarını anmam" diyerek, kulübün piyasadaki saygınlığını ayaklar altına alıyor. Potansiyel yatırımcıları kulüpten soğutuyor.

Nasıl, Atatürk'ü hatırlmamız için, memleketin dört bir yanına yayılmış binlerce beton yığınına ihtiyacımız yoksa, bir Galatasaraylının da, Ali Sami Yen'i hatırlaması için, onun ismini stadın üzerinde görmesine gerek yok. Eğer, günün şartları sponsorluk anlaşmasını gerektiriyorsa ve buradan gelecek para kulübü daha ileriye götürecekse, sanırım buna Sami Yen'in kendisi de itiraz etmezdi. Bence, onun asıl itiraz edeceği şey, Galatasaray başkanının imza attığı bir anlaşmayı onurlandırmaması olurdu. Yani, Adnan Polat, ne kadar ağlarsa ağlasın, o stadın adı Türk Telekom Arena'dır ve en az 10 sene daha böyle kalacaktır. Bu anlaşmaya saygı göstermek de, Galatasaray yönetimi ve taraftarının önemli vazifelerinden biridir.

8 Şubat 2011 Salı

Bir Wenger Klasiği

Sene... Geçen sene. Kasım'da RVP ciddi bir sakatlık geçirmiş, en az 6 ay oynayamayacağı Ocak transfer döneminden önce kesinlik kazanmış. Transfer başlarken, Arsenal, Man Utd'ın 4 puan gerisinde 3. sırada. Takımın 3 kulvarda yoluna devamı için forvet transferinin şart olduğu konusunda genel bir görüş birliği var. Herkes, Bendtner ile köy, kasaba inşa edilmeyeceğinin farkında. Tabi ki, Wenger hariç herkes. Fransız, "Piyasa çok pahalı" diyor, "Bizi geliştirecek birisini göremiyorum" diyor; transfer yapmıyor.

Sonuç: RVP takıma dönene kadar, Arsenal 3 kulvara da veda ediyor, sezonu 3. ve kupasız tamamlıyor.

-o-

Yaz transferi açılıyor. Arsenal camiasındaki genel kanı, kaleci transferi olmadan sezonu açmanın intihar olacağı yönünde. Wenger de böyle düşünüyor olacak ki, Temmuz ayında Fulham'ın tecrübeli kalecisi Scwarzer'a £2m teklif ediyor. Fulham £3m diyor. Wenger, teklifi £2.5'e yükseltiyor. Fulham 3'te diretiyor. Arsenal görüşmeleri bir süreliğine donduruyor. Bu sırada, Fulham'ın başına, Wenger'e gıcık olduğu bilinen Hughes geliyor ve Scwarzer'ı satmayacağını açıklıyor. Transferin bitmesine kısa bir süre kala eli boş kalan Arsenal, sezona kaleci trasnferi yapmadan giriyor.

Sonuç: Almunia, üstüste yaptığı hatalardan sonra 3. kaleci pozisyonuna iniyor. Fabianski, 5-6 maçtan sonra sakatlanıp sezonu kapatıyor. Kale, 18'lik Szczesny'nin ellerine emanet.

-o-

Geldik bu seneye. Vermaelen, Ağustos ayında sakatlanıyor ve durumunun ciddi olduğu ortaya çıkıyor. Ocak ayına gelindiğinde, hala kesin bir dönüş tarihi yok. Yeni transferlerden Squillaci, kötü bir ilk yarı geçirmekte ve her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Takımın defansı, bu sezon patlama yapan Djourou ve fiziksel olarak zaman zaman zorlanan Koscielny'e emanet. Bu şartlar altında, Arsenal'in defans krizi yaşaması için bu ikiliden birisinin sakatlanması yetecek. Wenger'e transfer soruluyor: "3 stoperim var, en kötü ihtimal Song da stoper oynar" diyor. Daha sonra "Bence ara transfer gereksiz." diyerek olaya son noktayı koyuyor.

-o-

Bugün, Arsenal'in geldiği duruma bir göz atalım o zaman.

Takım, hafta sonu Wolves ile oynayıp, Çarşamba da Barcelona karşısına çıkacak.

Djourou, Newcastle maçında sakatlandı ve henüz kendisiyle ilgili resmi bir açıklama gelmedi. İsviçre basını 1 ay yazdı. Arsenal cephesi sessiz ki, bu pek hayra alamet değil.

Vermaelen, Mart başından önce sahalara dönemeyecek. Wenger, bunu kendisi açıkladı.

Song'un sakatlığı ciddi değil ve önümüzdeki haftaya yetişmesi bekleniyor, ancak, Barça karşısında onun stopere kayması demek, Denilson/Diaby ikilisinden birinin orta saha yerleşmesi anlamına geliyor ki, bunun ne sonuç verdiğini Newcastle maçında gördük. Diaby'nin geçen sene Barcelona'ya karşı oynadığı rezalet oyun da dün gibi aklımızda.

Squillaci, böyle giderse, "Wenger döneminin en kötü transferi" ünvanını Francis Jeffers'ın elinden alacak gibi. Newcastle maçında, Djourou'nun yerine oyuna girmesinden sonra, Arsenal savunmasında paniğin patlak vermesi de tesadüf değil zaten. Kendisinin, Barcelona karşısında oynama ihtimali, şimdiden Arsenal taraftarının uykularını kaçırıyor.

Sezonlar değişiyor; senaryo hep aynı. Arsenal iyi takım; Arsenal iyi futbol oynuyor; Arsenal zirveye yakın. Takımın, sezonu zirvede tamamlaması için bir kaç önlem alınması gerekiyor. Pahalı önlemler de değil bunlar, 3 milyonluk Schwarzer kaleye tecrübe getirmeye yeterdi ve 4 milyonluk Wheather, savunmaya derinlik getirebilirdi. Ama Wenger, tehlike çanlarına yine kulak asmamayı tercih etti. Şimdi önünde iki ucu boklu değnek var: Barcelona karşısına, ya Squillaci ile çık defansın açık versin; ya da Diaby ile çık orta sahan çöksün.

Sonuç: Squillaci vs Diaby: Kazanan kim olursa olsun; kaybeden Arsenal olacak.


Şakaysa Komik Değil; Ciddiyse Komik

Daha bizim, "Bendtner'den neden adam olmaz?" yazısının mürekkebi kurumadan, (evet, direkt monitöre divit ve mürekkeple yazıyorum ben), bir başka Daily Mirror haberi geldi. Bu sefer açıklama ilk ağızdan: "Benim maaşımın film yıldızlarıyla kıyaslanması lazım; çünkü futbol artık bir 'show business'".

Bence yerden göğe haklı Bendtner. Bu kadar güzel "futbolcu" rolü yaptığı için, bugün George Clooney ne kazanıyorsa, aynısı ödenmeli kendisine.

Hollywood'a bu kadar meraklıysa LA Galaxy'e satalım gitsin bence. Beckham abisiyle karşılıklı saçlarını jölelerler.

O olmadı; Lakers alsın. Oğlumuz 24 farklı spor dalında olimpik derecede yetenekli nasıl olsa. Gerekirse pivot da oynar.

7 Şubat 2011 Pazartesi

En İyi Yol, Bildiğin Yoldur

Transfer ettiğiniz futbolcunun adı Torres olunca insan böyle ikilemde kalıyor işte. Oynatsanız, gol atıp maçı koparabilir, ama aynı şekilde uyum sorunu yaşayıp etkisiz de kalabilir. Oynatmayıp yenilirseniz herkes "Neden?" diye soracak; kazansanız "Gerek var mıydı?". Bu yüzden, Ancelotti'nin Torres tercihini pek tartışmaya gerek yok. İtalyan, dün ne karar verirse versin, maçı kazanamadığı takdirde eleştirilecekti. Oynadığı kumar tutmadı; Chelsea maçı yarım pozisyonla tamamladı.

Chelsea'nin dün hücumda aşırı etkisiz oluşunun sebebi, iki forvetinin de formsuz oluşundan çok, Ancelotti'nin, Torres'i takıma monte etmek için bildiği yoldan şaşması bence. İtalyan teknik adam, Nando'nun takıma katılışından sonra, Drogba ile ikisini bir arada oynatmak için, Sunderland karşısında, 4-3-1-2'nin provasını yapmıştı. Mourinho döneminde, benzer bir dizilişle, yani "elmas" orta sahayla ve kanat oyuncusu olmadan oynamışlığı olan Chelsea, uzun süredir, Malouda'nın sol açık, Anelka'nın sağ açık oynadığı klasik bir 4-3-3 düzeniyle oynuyordu. Ancelotti için, yeni bir sistemi, yeni bir forvet oyuncusuyla deneyip sonuç almayı beklemek büyük bir kumardı. Özellikle de, bu yeni anlayış, 2. sınavını Liverpool'a karşı veriyorsa.

4-3-1-2 oyun anlayışının, Dalglish'in Liverpool'una karşı zorlanacağı aslında çok açık. Glen Johnson'ın, 4-4-2'nin sol beki olarak oynadığı her maçta Liverpool'u katleden adam olduğunu bilen Dalglish, bu sorunun çözümünü iki bekin ileri poziyonlara yerleştirildiği bir 5-4-1/3-6-1 ile buldu. Bu sistemde, Johnson ve Kelly'nin ofansif özelliklerinden çok etkili bir şekilde yararlanan Liverpool, ileri çıkan beklerin arkasını 3 stoper ile kapatıp, buradan doğacak tehlikeleri engelleme yoluna gitti. Beklerin, aynı zamanda 'açık' görevini de üstleniyor oluşu, Dalglish'e ayrıca orta saha oyuncularıyla göbeği de sağlam tutma olanağı verdi. 3 stoper, önlerinde Lucas ve onun önünde Gerrard, Maxi ve Meireles ile Liverpool'u ortadan yarmak neredeyse imkansız hale geldi ki, son 4 maçlarında gol yemememiş olmaları bunun bir göstergesi.

Göbeğini tamamen kapatmış bir Liverpool'a karşı, Ancelotti'nin açıksız elmas dizilişi pek de mantıklı bir seçim değil. Aksine, sol açığı Malouda ve sağ açığı Anelka olan bir Chelsea takımı, Liverpool'un orta sahaya sıkıştırdığı maçı açmayı başarabilirdi ve Kelly/Johnson ikilisine rahat rahat hücuma çıkma şansı vermezdi. Tabi ki, Ancelotti, 4-3-3 ile sahaya çıksaydı, Drogba-Torres ikisilisinden birini kenarda tutmak zorunda kalacaktı.

Aslında problem sadece dizilişlerde değil. Ancelotti'nin sahaya çıkarken unuttuğu bazı gerçekler var. Takımın 2 yıldız golcüsü formda değil, orta saha yavaştan yaşlanıyor ve gollük pasları atacak adam, aslında bir forvet oyuncusu. Bundan 5 sene önce Chelsea, elmas orta saha ile oynarken, Drogba-Lampard-Essien gibi adamlar deli danalar gibi koşuyorlardı. Takımda, kağıt üzerinde bir açık oyuncusu olmadığı günlerde, Essien'in sağa, Lampard'ın sola ve Drogba'nın her iki tarafa yaptığı deparlar bu açığı kapatmaya yetiyordu. Ancelotti, aynı adamlara dün de benzer görevleri verdi ama Chelsea kanatlardan maç boyu neredeyse hiç bir şey üretemedi. İtalyan teknik adamın, Torres'i kenara alıp eski dizilişe dönme teşebbüsünden 2 dakika sonra golü yemesi de ayrıca şanssızlıktı. Maç boyu zaten iyi savunma yapan Liverpool, golü attıktan sonra maçı rahatlıkla 1-0'a bağladı.

Chelsea açısında Torres transferi, dünkü maçta açıkça görülen bir sorunu ortaya çıkardı. Takım, ya çift forvetli sistemlerde ısrar edecek ya da yıllar yılı ekmeğini yediği Drogba'yı kulübeye yollayacak. Açıkçası, bana Torres bundan 2 sene önceki formuna hiç ulaşamayacakmış gibi geliyor. Sanki, Nando, kariyerinin sonbaharına erken girdi gibi. Bu açıdan kendisinden gelen parayla 2 genç golcü alan Dalglish akıllı bir iş yapmışa benziyor. Liverpool cephesinde ise Dalglish'in yaptığı küçük ayarlamalar sonuç vermiş gibi durmakta. 3 stoperli sistem ilk 4 maçında çok iyi bir sınav verdi. Hodgson'ın, sürekli kanatta denediği Meireles ise forvet arkasını çok sevdi ve son 5 maçta 4 gol attı. Şimdilik Liverpool, savunmasıyla maç kazanacak bir takım görüntüsü vermekte ve hücum etkinliklerini, az ve öz geliştirdikleri ataklardaki bitiricilikleri belirleyecek. Böyle bir sistemde, Torres sonrası forvete geçen Dirk Kuyt çok küfür yer yalnız.. Meireles'in golleri kurumadan, Suarez'in o bölgeye monte edilmesi gerekiyor. Takımın asıl 'target man'i olacak Carroll ise, basında yazılanlar doğruysa, sezonu kapatmış. O takıma katılır da, bekleneni vermeye başlarsa, Liverpool'un çehresinin tamamen değiştiğine tanık olabiliriz.

6 Şubat 2011 Pazar

Dikkat Fergie Time

"İlk yarı bitip soyunma odasına döndüğümüzde, takıma, "Arkadaşlar, biliyorsunuz, en az 50 dakikalık bir 2. yarı oynayacağız; çünkü United'a karşı öndeyseniz, en az 5 dakika uzatma olması kaçınılmaz." dedim.
- Wolves beki Elokobi

Dün akşam, yardımcı hakem 5 gösterdi; orta hakem 5.5 oynattı. Elokobi'nin bahsettiği şeye "Fergie time" deniyor İngiltere'de. İstatistiksel olarak kanıtını isteyenleri şuraya davet edelim:



5 Şubat 2011 Cumartesi

Sahadaki 3 Beyinsiz

Rakibin defansı maça içmiş de çıkmış, Arsenal ilk yarıda 4 gol atmış, istese tarihi farka gidecek.. Bu şartlarda çıkılan 2. yarının düşük tansiyonlu bir formalite maçı şeklinde geçmesi lazım. Öyle de olacaktı da, 3 beyinsiz izin vermedi.

Sahadaki ilk beyinsiz tabi ki Premier Lig'de nasıl hakemlik yaptığına kimsenin akıl sır erdiremediği Phil Dowd. Daha Çarşamba günü, hakemlik mesleğinin en dibini gördüğümüzü sanıyorduk ki, Dowd ve yardımcıları sağolsun, Everton maçının hakem üçlüsünü bile arattılar bize. İlk yarıda Van Persie'nin, iki Newcastle oyuncusu tarafından makasa alındığı bir pozisyonda Arsenal aleyhine faul vererek fizik kurallarına aykırı bir iş yapan Dowd'ın, maç sırasında verdiği neredeyse bütün kararlar yanlış veya eksikti. Newcastle'a verdiği ilk penaltıyı tartışmayalım hadi; Szczesny'nin elindeki topu almak için onu kafakola alan Kevin Nolan'ı görmezden gelmesi akıl alacak gibi değildi. Dowd, burdan aldığı gazla Newcastle'a öyle bir 2. penaltı verdi ki, ben ömrümde bir benzerini görmedim.

İkinci bahsedeceğim beyinsiz aslında bir beyinsiz değil. Onu İngiltere kamuoyu genelde "pislik" olarak tanıyor. Sahaya adımını attığı her maçta, rakibi sakatlamaktan tut, hakemi aldatmaya kadar her türlü pisliği yapan Joey Barton bu akşam yine iş başındaydı. Ama adam haklı, rakibin bacağına iki dizinizle yaptığınız Dhalsim dalışı, hakem tarafından sarı karta bile layık görülmez ise, siz de her türlü sapıklığı yapmaya yüz bulursunuz. Sen rakibe dal, kankan gitsiz kaleciyi kafakola alsın. Nasıl olsa sahada adalet yok.

Gelelim üçüncü ve bana göre uzak ara sahanın en beyinsizine. Ben, Arsenal takımından bazı adamların bir an önce uzaklaştırılmasını istiyorsam, bunun bir sebebi var. Bak, Bendtner'in sorunu bilimsel açıklamasıyla aşağıda. Diaby'nin yaptığı beyinsizliğin açıklamasını bilimsel olarak yapmaya da gerek yok. Kendisinde çüke sürülecek beyin yok, hiçbir zaman da olmadı. Böyle kritik maçta, takım rahat rahat giderken yaptıklarının açıklaması yok; affı da olmamalı. Hakem kötü olabilir, rakip sert olabilir ama kendine yapılan hareketin cezasını kesmeye çalışmak, Barton'un boynunu sıkıp onu yere serdikten sonra oraya gelen gelen Nolan'ı da itip kakmak... Arkadaş sen kimsin yahu? Ağası mısın ortamın? Başlamışken, komple falakadan geçir bari sahada ne kadar adam varsa. Eğer Arsenal yönetimi, bu saatten sonra bu kulübün içinde disiplin olduğuna kimseyi inandırmak istiyorsa, Diaby'e astronomik bir ceza kesmeli.

Disiplin demişken, bugün ortaya çıkan skorun altında yatan nedenin de bu kelime olduğunu belirtmem gerekiyor. Bir takım, 4-0 önde olduğu maçta, 1 adam eksildi diye bu kadar oyundan düşüp 4 gol yiyorsa bunun adı rezalettir. Wenger'in 6 senedir ısrarla görmezden geldiği, savunma disiplini kavramının yokluğunun kabak gibi ortaya çıkışıdır bu. Ve hepinizin de bildiği gibi, bu kadar disiplinsiz savunmanız varsa da, müzeniz yıllar yılı gümüş göremez.

Bugün, belki Phil Dowd'ın skandal yönetiminin arkasına sığınabilir Wenger. Hakemin Newcastle'a maçı hediye ettiğini söyleyebilir ve kimse de buna itiraz edemez. Ancak asıl sorun burada değil. Sorun ilk yarıda rakibini sahadan silen bir takımın, ikinci yarıda bu kadar kötü olabilmesinde. Sorun, Wenger'in beş para etmez futbolculara, yıllar yılı şans verip, bu adamlar tarafından sürekli s*kilmeye doyamamış olmasında. Ama ben doydum be arkadaş... Wenger mazoşist olabilir ama Arsenal taraftarı doydu. Daha ne diyeyim bilemiyorum...

Bendtner'den Neden Adam Olmaz?

Bizim blogu az biraz takip ettiyseniz, Arsenal'li bir grup oyuncuya, bu satılardan sabah akşam salladığımı da bilirsiniz. Öyle ki, bugünlerde, ayak serçe parmağımı sehpaya çarpsam, kusuru bu adamlarda arıyorum. İsimlerini tek tek saymayacağım ama Bendtner'in de bu grubun içerisinde olduğu mağlumunuz.

Daily Mirror, bugün, Fransız psikolog Jacques Crevoisier'in, Arsenalli futbolcular ile yaptığı bir araştırmanın sonuçlarından bahseden bir yazı yayınladı. Crevoisier, gerek Arsenal'li futbolcular ile, gerekse Fransa ligi takımlarıyla yakın çalışan, sporcu psikolojisi üzerinde uzman bir adam. Arsenal üzerinde yaptığı son araştırmada en ilginç sonuçları Bendtner'den aldığını söyleyen ünlü psikolog, Danimarkalı'dan şöyle bahsediyor:

"Yaptığımız çalışmanın bir kategorisi oyuncuların kendilerini ne kadar yeterli gördükleriyle ilgiliydi. (Self perceived competence). Oyunculara bir dizi sorular sorduk ve verdikleri cevapları değerlendirerek, kendilerinin ne kadar iyi olduğu hakkındaki görüşlerini 1 ile 9 arasında derecelendirdik. 1, kendisini hiç yeterli görmeyenlerin aldığı not iken, 9 ise kendisini mükemmel görenlerin aldığı nottu.

Bu değerlendirmede, Bendtner'in cevaplarından çıkan sonuç ise "10" oldu.

Böyle bir sonuca daha önce hayatımda hiç raslamadığım için oldukça şaşkındım. Yanımda Pat Rice oturuyordu ve gülmekten kendini tutamıyordu.

Bendtner, bir gol kaçırdığında, bunun kendi hatası olmadığına gayet samimi bir şekilde inanıyor. Eğer sahada işler iyi gitmiyorsa, Bendtner'e göre bu hep başkalarının suçu. Böyle bir kafa yapısının anormal olduğunu düşünebilirsiniz ve bir noktaya kadar da haklısınızdır. Bu, belli bir seviyeden sonra bir problem halini alabilir. "

Bendtner'i burada çok eleştirdim ama buyrun size bilimsel kanıt. Kendisinin "mükemmel" olduğunu düşünen genç bir futbolcu, nasıl gelişim gösterebilir ki? Crevoisier'in ulaştığı sonuçlar bize pek yabancı değil. Nitekim aynı semptomları, burada yazdığım yazılarda "ben oldum hastalığı" olarak tanımlamışlığım var. Bizim Ardaların, Aydınların, Batuhanların kariyerlerinin önünde duran en büyük engel de bu hastalık zaten. Benim 3-4 senedir izlediğim Bendtner de, kendisinden beklenen gelişimin 10'da 1'ini göstermiş değil. Wenger'in peygamber sabrı olmasa çoktan kapı dışarıydı. Belki bu araştırma Wenger'in bile gözünü açar. Hoş Bendtner, çıkan ekstrem sonuçlara bakıp kendine çeki düzen verse daha iyi ama şöyle de bir söz var:

"Bir insanın, bildiğini zannettiği bir şeyi öğrenmesi imkansızdır."
- Epiktetos

4 Şubat 2011 Cuma

Karate Kivu


Son yıllarda futbol sahalarında gördüğüm en isabetli kroşe.. Yumruğu vuranın, beyninin iki lobu dikişle birbirine tutturulmuş bir arkadaş olması ayrı bir ironi. Belli ki, Chivu'nun cerrahları birkaç tahtayı geri takmayı unutmuşlar.. Özür diledi kendisi bugün. Rossi hala yaşıyor bu arada...

3 Şubat 2011 Perşembe

Pahalı Ama..

Newcastle United, bundan 1,5 sene önce küme düşmeseydi, acaba bugün Andy Carroll ismini duyacak mıydık? Championship macerasının ilk haftalarında takımın kadrosunda bile olmayan, ancak sezon içerisinde gösterdiği inanılmaz gelişimini, Premier Lig'e taşıyan Carroll, Newcastle'ın en karanlık günlerinde doğan bir süper kahraman gibiydi. Newcastle, küme düşmeseydi, büyük ihtimal çareyi saçma sapan transferlerde arayacak, altyapıdan gelen gençlere dönüp bakmak kimsenin aklına gelmeyecekti.

Neyse ki, Newcastle küme düştü de, Owen, Martins, Viduka gibi gençlerin önünü tıkayan adamlar ortamı terketti. Andy Carroll gibi bir yetenek de, Newcastle gibi şuursuz bir kulüpte, çok az gence nasip olan bir şansı eline geçirmiş oldu. Carroll, bu fırsatı çok iyi kullandı ve geçen sezonu Newcastle'ın en golcü ismi olarak kapattı. Attığı goller bir yana, onun domine ettiği rakip ceza sahalarda, Ameobi ve Lovenkrands gibi son derece sıradan oyuncular bile tonla gol buldular. İyi bir forvette olması gereken bütün özellikleri üzerinde topluyormuş gibi gözüken Carroll'a, Shearer'ın 9 numaralı formasını, sonunda layıkıyla dolduracak adam olarak bakılıyordu. Nitekim, takım Premier Lig'e çıkmış, Carroll gollerine devam etmişti. Ligin ilk yarısında penaltısız 11 gol atıp, milli takıma da girmeyi başaran Carroll'un, ligin büyüklerinin dikkatini çekmesi de pek uzun sürmedi.

Daha transfer dönemi açılmadan önce, Carroll'ın adı bir çok takımla yazıldı. Ancak, kimse, bu takımlardan birinin £30m barajını aşıp, Newcastle'a reddemeyecekleri bir teklif sunmasını beklemiyordu. Dalglish, Liverpool'un hücumundaki operasyonun düğmesine basana kadar da, ortada ciddi bir teklif yoktu. Torres gitti; Dalglish kumar oynadı; Carroll, futbol tarihinde değeri en süratli artan futbolculardan birisi oldu.

Eldeki somut verilere bakarsanız, Carroll'a ödenen para akıl almaz düzeyde. Daha geçenlerde, Premier Lig'in son 5 senede en çok gol atmış adamına ödenen 18 milyona astronomik dedik, 1 sezon CC, yarım sezon da Premier Lig tecrübesi olan Carroll'un bonservisi, Bent'i kelepir gibi gösterdi. Hadi Bent'i geçtim, Barcelona, Avrupa futbolunun en iyi golcülerinden biri olan Villa'yı, geçen yaz £35m'a kapattı. Liverpool'un diğer transferi Suarez'in bile, Carroll'dan çok daha gösterişli bir CV'si var.

Tabi ki, bu "somut" veriler, futbol dünyasında yaşananları anlatmayı her zaman başaramıyorlar. Carroll'a ödenen para, onun attığı gol sayısına ya da tecrübesine baktığınızda astronomik duruyor ancak kendisinin son 1,5 senede gösterdiği gelişim eğrisini ne David Villa gösterdi, ne de Messi.

Liverpool ve Dalglish, bu etkileyici gelişim eğrisine bakarak bir kumar oynamış durumda. Verilen milyonlar, Carroll'ın geçmişte ne yaptığına değil, bugünkü potansiyeline ve gelecekte yapacaklarına verildi. Potansiyeline para verilen her oyuncu gibi, Carroll'un da bu bonservisin altında ezilme ihtimali var. Bir çok genç yıldızda görülen, "ben oldum" psikolojisi, şöhreti bulunca çalışmayı bırakma hatası, büyük takımda oynamanın getirdiği baskıyı taşıyamama gibi kronik rahatsızlardan kendisi de nasibini alabilir. Hele ki, giydiğiniz 9 numaranın bir önceki sahibi Fernando Torres ise, sadece bu kıyaslama bile adamı bitirmeye yetebilir.

Liverpool'un oynadığı kumarın nasıl bir geri dönüşü olacağını belirleyecek tek kişi, Carroll'ın kendisi. Hava hakimiyeti çok iyi olan, topa her iki ayağıyla da vurabilen ve sadece varlığıyla bile rakip stoperlerin dizlerini titretecek bir fiziğe sahip olan genç oyuncu, kendisine yapılan yatırımın karşılığını verecek yeteneklere fazlasıyla sahip. Bu noktada, tek soru işareti, Carroll'ın karakteri.. Sadece 6 aydır, kamuoyunun gözü önünde olan adamımızın, nasıl bir kişiliğe sahip olduğu hakkında kimsenin pek bir fikri yok. Şımarır mı, tembelleşir mi, uyuşturucu bağımlısı mıdır, yorganın altına osurmayı sever mi; kimse bilmiyor. Tek bilinen, genç oyuncunun, Kenny Dalglish gibi bir şansı olduğu.

Kendisine verilen paranın çok olup olmadığını da, isterseniz bir 3-4 sene sonra değerlendirelim.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Size Hakem Diyenin


İşte bu kadar kolay.. Yüz milyonlarca dolar parayla, yılların emeğiyle kurulmuş bir takımı, şampiyonluktan etmek tek bir basiretsizin eline bakıyor. Bu sene hakemler hakkında pek konuşmamaya çalışıyordum. Huddersfield maçında Squillaci'ye kalesine 35 mesafede kırmızı basıp, Bendtner'in penaltı noktasında düşürülüşüne sarı gösteren hakemi bile itinayla görmezden geldim. Ama dün akşamki bambaşka bir şeydi. Nitekim, Everton'un ilk golünde yan hakemin yaptığı ofsayt kaçırmak filan değil, düpedüz oyunu bilmediğini ortaya dökmekti.

Orta sahadan gelen Coleman, topu Saha'ya oynadığında, Fransız, yaklaşık 2 metre farkla ofsayt durumda. Olayda bir "pasif" durumu olması da mümkün değil, çünkü Saha'ya en yakın orta saha oyuncusu yaklaşık 20 metre gerideki Rodwell. Durum böyleyken, Coleman pası attığı anda, Saha ofsaytta. Zaten yan hakem de bunu görüyor. Coleman'ın attığı top Saha'ya doğru giderken, Koscielny, her ihtimale karşı bir müdahalede bulunmak istiyor ve sektirdiği top yine Saha'nın önüne düşüyor.

Bu pozisyonda, yan hakemin yaptığı ve orta hakemin de kendisiyle bir süre tartıştıktan sonra katıldığı yorum şu: "Top Arsenal'li oyuncudan geliyor, o zaman Saha ofsayt değil".

Eğer bu hakemler, bu kararı kasten Arsenal'i baltalamak için verdilerse, durum vahim. Yok eğer, bu gerçekten samimi yorumlarıysa, işte o zaman durum daha da vahim. Coleman topa dokunduğu anda ofsayt var; oyun durur; Arsenal, endirek vuruş kazanır. Oyuna devam edip, Arsenal'li oyuncudan geldi diye yorum yapmak nasıl bir mantıktır, anlayan bana da anlatsın.

Dün akşam, Arsenal'in maçı kazanmış olması bu hakemler için şans, bizim gibi futbolseverler için şanssızlık. Gerçi, Arsenal maçı kaybetseydi, yapılan katliamın katillerin yanına kalacağından da eminim. Nitekim, suçun işlendiği yer Old Trafford değil, Emirates.

Hakemleri bırakıp biraz da maçtan bahsetmek gerekirse, Arsenal açısından umut verici bir karşılaşma olduğunu söyleyebiliriz. Takımın, hakeme ve ısrarla sert oynayan rakibe karşı, maç boyunca verdiği mücadele takdire şayandı. Maça yavaş başlasalar da, ritmlerini yavaş yavaş buldular ve maçın son 60 dakikası Everton'a top bile göstermediler. İkinci yarının 78. dakikasında, sol üst köşede beliren istatistiğin de fotoğrafını çektim sizler için.

Bu istatistiğin 78'de göründüğünü ve Arsenal'in gollerinin 70 ve 76'da geldiğini de hatırlatmakta fayda var sanırım.

Geçen gün yazdığım ilk 11 yazısı ve diğerleri yazısında bahsettiğim "uçurum"u burada görmek mümkün aslında. Arsenal'in yedek takımı 1. lig ekiplerine karşı zorlanırken, a takımı Premier Lig ekiplerine top göstermeyecek kapasitede. Dün akşam, Nasri'nin yerine oynayan Rosicky'nin, kendinden köy/kasaba/yol/otoban/baraj olmayacağını bir kez daha kanıtlaması ve Song'un sakatlığına rağmen, Arsenal'in a takımı çok fazla aksamadı. Arshavin girdikten sonra takımı canlandırıp, gol pozisyonundaki soğuk kanlılığıyla benden uzun süre sonra alkış aldı ancak, oyunda kaldığı kısa sürede %50 pas isabetiyle oynayıp 8 pas hatası yaptı. Küçük Rus, Nasri'nin yokluğunda eline geçen fırsatı değerlendiremezse, üzgünüm ki, sezon sonu satış listesinin tepesini süslemesi kaçınılmaz olacak.

Şimdi Arsenal'in önünde çok önemli 3 maç var. İlk yarıda, Emirates'te kaybedilen Newcastle ve West Brom maçlarının rövanşları ve ardından Barça. Man Utd'ın tam gaz devam ettiği bir dönemde oynanacak lig maçlarından tam puanla çıkmak çok önemli. Yine başka bir "tam gaz" takım olan Barça karşısında ise, Arsenal, içlerinde benim de bulunduğum bir çok "pes etmiş" taraftarını utandırmak için oynayacak.