30 Aralık 2011 Cuma

Return of the King

Henry, Arsenal'den hiç ayrılmaması gereken bir adamdı aslında. Bu kulübün Ryan Giggs'i olmalı, ne kadar rekor varsa hepsini altüst etmeliydi. Eminim ki, bugünkü Henry'e sorsanız, 3 kuruş para ve 2 kupa için Arsenal'i bırakıp Barça'ya gitmez ve heykelini dikecek kadar kendisine değer veren kulüpte kalırdı. 

Gün itibariyle Arsenal ile kiralık olarak anlaştığı kesinlik kazandı ve zannediyorum herkesin içerisinde bir burukluk vardır. Arada kaybedilen yılların ve kendisinin Chamakh ve Gervinho'nun Afrika Kupası macerası yüzünden açılan deliği yamamak için Arsenal forması giyecek olmasının burukluğu...

Şartlar ne olursa olsun, onu, Arsenal formasıyla izlemek için sabırsızlanıyorum. Bir çokları Henry'e çoktan bitmiş gözüyle baksa da, içimden bir ses tatlı bir süprizle karşılaşmamızın olası olduğunu söylüyor. 

Ne Olacak Bu Liverpool'un Hali?

Arsenal ile ilgili düzenli olarak yazı yazmak, insanı, kendi kuyruğunu kovalayan köpeğe döndürebiliyor. Sürekli olarak aynı hataların ve aynı doğruların yapıldığı bir takım hakkında ne kadar değişik şeyler yazmaya çalışırsanız çalışın, dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsunuz. Mesela bugün Arsenal yazısı yazmaya kalksam ve resmi siteye şöyle bir göz atsam, Wenger'in Gourcuff transferini soran gazetecilere "Diaby ve Wilshere varken, Gourcuff'a yer yok" dediğini görüyorum. Bu lafı okuduktan sonra gelip buraya ne yazacağım aşikar. "Arkadaş Diaby yüzünden rafa kaldırılan kaçıncı transfer bu?" diye çileden çıkacağımı, önce, 3 maç üstüste oynayamayan ve buna rağmen kulüpten kamyon yüküyle maaş alan, beş para etmez bir adam olan Diaby'e, sonra onu manevi oğlu gibi koruyan Wenger'e vuracağımı rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. O yüzden, bugün Arsenal yazısı yazmayacağım. Gelin bugün de Liverpool hakkında biraz ahkam keselim. 

Futbolda kazanma yetisi diye bir şeyin varlığından söz eden çoktur. Camianın genel olarak kendine güveniyle bağlantılı bir kavram olsa da, elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir bu kazanma yetisi. United'ın ve Fergie'nin her sezon ligin tepesinde olmasının sebebini tartışırken bu kabiliyetten bahsetmesek olmaz. Aynı şekilde, Liverpool'un "Doluya koysam olmadı, boşa koydum patladı" şeklinde geçen sezonlarından bahsedeceksek, kulübün kazanma yetisini kaybettiğini söylemezsek ayıp ederiz. Zaten bu tespittir ki, Liverpool yönetimine, camiayı kazanmayı hatırlatması için Dalglish'i geri getirme kararı aldırmıştır. Bu hamle, prensip olarak doğru gibi gözükse de, Liverpool'un Premier Lig'in tepesine dönmesi için atılması gereken adımlardan sadece ilkidir. Bana göre asıl ve çözmesi daha zor olan sorun, kadro yapısı ve mantalitesini bu kaliteye yükseltebilmektir. 

Futbol yorumcusu olmak çok kolay bir iş, çünkü hiç düşünmeden aklına geleni söyleyen kahvehane yorumcusu bile günde 2 kez doğruyu gösterebilmekte. Dalglish, Liverpool'un kadro yapısını değiştirmek için yaptığı seri transferler hakkındaki yüzeysel yorumlar "Bu adamların tamamı orta sıraların oyuncuları; bunlarla lig kazanılmaz" şeklindeydi. Suarez hariç yapılan transferlerin tamamının orta ve alt sıralardan geldiği aşikardı ancak aklı başında futbol yorumcuları ligin kazanılıp kazanılamayacağı sonucuna ulaşmak için biraz daha beklemeyi tercih etti. Aradan geçen 1 sene sonunda, bir çok Liverpool yazarının Dalglish balayı sona erdi ve bu transferler hakkındaki çatlak sesler yavaş yavaş duyulmaya başladı. 

Öncelikle, bariz bir şekilde ortada olandan bahsedelim. Liverpool, Torres'i 50 milyon pounda Chelsea'ye satarken futbol tarihinin en büyük kazıklarından birini atıyordu ancak bu paranın 35 milyonunu Andy Carroll'a harcayarak tarihin en büyük kazıklarından birini yemiş oldular. Bugün takımın en iyi oyuncusu konumundaki Luiz Suarez'in, Carroll'dan 10 milyon pound daha aza malolması bile bu alışverişin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu ortaya koymakta. Yok bu kanıt yetmedi diyorsanız, Aguero'nun 35, Dzeko'nun 27, Silva'nın 25, Mata'nın 25 milyon pounda malolduğunu hatırlatayım. Liverpool aynı parayla Silva-Arteta ikilisini alabilirdi mesela. Biraz düz bir mantık olsa da, temelinin su götürmeyecek kadar doğru olduğu ortada. 

Dalglish gibi kurt bir teknik adamı böyle büyük bir hataya sürükleyen ana neden, İngiliz iskelet oluşturma girişimiydi. İskoç'un yaptığı transferlere bakarsanız, Suarez hariç tamamının adadan olduğunu görürsünüz. Premier Lig'i kazanmak için bu ligi tanıyan oyunculara yönelmek belki yanlış değil ancak Dalglish, bunu, Jordan Henderson'a 18 milyon pound sayacak kadar ekstrem noktalara götürdü. Carroll'un form durumuna ve gol sayısına aldanıp ona 35 milyon saymayı belki anlayabiliyorum ancak Sunderland formasıyla hiç bir şey yapmamış bir adam olan Henderson'a verilen devasa bonservisi anlamam mümkün değil. Doğma büyüme Sunderland'li bir patronum olduğu için, fırsat buldukça Black Cats izleyen biri olarak Henderson'u bir süre yakından takip etmişliğim var. Liverpool'un kendisine saydığı parayı duyunca kulaklarıma inanamadım. Nitekim, bizim patron da "İyi kazıkladık" diye ellerini ovuşturuyordu. İngiliz iskelet oluşturmak belki Premier Lig başarısı için kritik bir faktör ancak Dalglish'in hatırlaması gereken Fergie, Mourinho ve Wenger gibi hocaların bunu İngiliz çekirdeğin etrafına yerleştirilen yabancı oyuncularla başardıkları. Bu arada Wenger de İngiliz oyuncuları hatırlarsa iyi olur tabi. 

Dağılan konuyu toparlamak gerekirse, şu an için, Carroll ve Henderson, bariz "hata" olarak görülen oyuncular ve bariz "İyi transfer" olarak görülenler de Suarez ve Henrique olduğunu söyleyebiliriz. Uruguaylı'nın Liverpool hücumunu tek başına sırtladığından bahsetmeye gerek yok sanırım. Henrique ise Liverpool'un yıllardır çözemediği sol bek sorununu çözmüş gibi gözüküyor. Haklarındanki görüşlerin karışık olduğu 2 adam ise Charlie Adam ve Stewart Downing. 

Charlie Adam, geçen sene Blackpool formasıyla insanüstü bir sezon oynadı. "Küçük takımları sırtlayan büyük oyuncular", futbolda sıkça rastladığımız bir kavram ancak bu işi Adam gibi yapanı ben daha önce görmemiştim. O performansının ardından büyük takımlardan birine transferi kimse için sürpriz olmadı ancak İngiliz basınının skeptik kanadı, onun küçük takım oyuncusu olduğunu, onun Blackpool performansının, litaratüre "Yusuf Şimşek etkisi" olarak geçmiş olan durumdan ibaret olduğunu yazdı. Blackpool gibi küme düşmüş bir takımdan, Liverpool gibi 20 senedir şampiyonluk kovalayan bir camiaya gelip, Steven Gerrard gibi efsane bir adamın pozisyonuna yerleşecekseniz, işiniz tabi ki kolay olmayacak. 

Adam ve Downing'in şu an için yaşadığı, "küçük" takımdan "büyük" takıma transfer olan her oyuncunun geçtiği bir dönem aslında. Downing, Martin O'Neill'ın Aston Villa'sının önemli bir parçasıydı ve o takım Premier Lig'in en iyi kontra atak yapan ekibiydi. Geriye iyi yaslanan ve hızlı çıkan Villa'nın oyun planı içerisinde Downing ve Young adeta patlama yaptı çünkü bu plan onların hızından maksimum verimi almak için çizilmişti. Aynı şekilde, Holloway'in Blackpool'u da Charlie Adam'ın merkezinde olduğu bir sistemdi. Adam, kendi sahasında topu alıp kafasını kaldırdığında, genelde rakip defansla birebir kalmış kanat oyuncuları buluyor, o öldürücü diagonal paslarından birini yolluyordu. Bugün aynı pozisyonu Liverpool formasıyla bulduğunda, topun arkasına 8 kişiyle geçmiş savunmalar görüyor. DJ Campbell'a uzun top atarak oynanan bir oyun ile Suarez ile verkaç yaparak hücum etme arasında büyük bir uçurum var ve buna Adam ve Downing'in alışması zaman alacak. 
Şu an için Liverpool'un dertsiz yanı savunması gibi gözüküyor. Benitez döneminden beri iyi savunma yapan takıma Steve Clarke gibi üst düzey bir defans hocasının katılımı ve sol bek sorununun çözülmesinden sonra, takım çok sağlam savunma yapar oldu. Bunun üzerine bir de Lucas hayatının futbolunu Dalglish yönetimi altında oynamaya başladı ve an itibariyle Liverpool ligin en az gol yiyen takımı. Liverpool'un sağlam defansı, özellikle büyük maçlarda ortaya çıkıyor ki, bu sezon United, City, Chelsea veya Arsenal'e maç kaybetmediler. Tabi ki madalyonun bir de öteki yüzü var ki, çok az gol yemesine rağmen, Liverpool averaj sıralamasında 6.sırada ve ilk 4 haftayı -12 averajla açan Arsenal'in bile arkasında kalmış durumda. (Lider City ile aralarında 31 gol fark var!). Liverpool şut isabeti oranında ligin 16.sı ve %9 gol olan şu oranıyla ligin en dibinde yer alıyor. Hücumdaki problemler, Liverpool'un Blackburn, Norwich ve Swansea gibi takımlarla berabere kalarak önemli puanlar bırakmasına neden oldu ve takım yine o nefret ettiği yere -ilk 4'ün dışına- yerleşti. 

Liverpool'un hücumunu tek tek isimler üzerinden değerlendirmek eksik olabilir. Takım, yıllardır her maçta sahaya sürebileceği bir organize hücum alışkanlığı kazanamadı ve en iyi sezonlarında bile Gerrard/Torres'in bireysel formuna bel bağladı. Bu açıdan, Arsenal'in tersi gibiler. Bir taraf hücumu ezbere yaparken, diğeri savunmayı otomatiğe bağlamış durumda. Tabi ki Arsenal son 15 senesini Wenger gibi ofansif bir beyinin komutası altında geçirirken, şu anki Liverpool takımının alışkanlıklarının çoğu Rafa Benitez'den miras. Dalglish'in, bu defansif takıma hücum alışkanlığı kazandırması uzun zaman alabilir ve her na kadar çok iyi bir hoca da olsa Steve Clarke seçimi bu işe pek yardımcı olmayacak. Bu noktada önerim 6 aylık bir Clarke/Wenger takası olabilir. 

Personel olarak baktığımızda, Liverpool hücumunu şekillendiren adamların büyük ölçüde defansif kafa yapısının tercihleri olduğunu görüyoruz. Bu seçimi yaparken, Wenger gibi teknik mükemmelliğe bakmaktansa, hep fiziksel özelliklere bakılmış. Liverpool'un en golcü isimlerinin fiziksel olarak en zayıf, ancak teknik olarak üst düzey oyuncular olan Suarez ve Maxi olması tesadüf değil. Eğer Dirk Kuyt gibi hücum vasıfları son derece yetersiz bir adam, sadece mücadele ediyor diye yıllar yılı ilk 11 oynadıysa, kusura bakmayın ama bu takım gol sıkıntısı tabi ki çeker. Elinizde kariyerinin zirvesindeki Gerrard ve Torres varken, Kuyt'un ofansif eksikliğini hissetmezsiniz ancak bu oyuncular ortada yokken bu kabak gibi ortaya çıkar. 

Bana göre, Liverpool'un en büyük problemi her iki kanatta ve hücuma yönelik orta saha mevkiinde yaşanıyor. Suarez, takımın en iyi oyuncusu olmasına rağmen, etrafında oynayan 3 adamın etkisizliği nedeniyle sürekli olarak ceza sahası dışında pozisyon almak zorunda kalıyor. Suarez'in 50 metreye 40 metre bir alanda, FM tabiriyle "Advanced Playmaker" yada "False Nine" gibi oynaması, maalesef Liverpool'un işine yaramıyor çünkü takımda ondan başka bitirici oyuncu yok. Dalglish'in ne yapıp yapıp, Suarez'i bitirici rolüne geri döndürmesi gerek ama bunu yapması için kanatların ve orta sahanın ona servis yapmaya başlaması lazım. Transfer döneminin son gününde takıma katılan Bellamy aslında bu amaca yönelik bir transferdi ve Bellamy bir kaç maçta rakip takımın kilidini açan isim oldu. Dalglish sezona Downing'i solda oynatarak başladı ancak Downing-Enrique ikilisinin bir türlü uyum sağlayamaması yüzünden, son dönemde Downing'i sağa çekmek zorunda kaldı. Hücum özellikleri Enrique'ye göre daha üst düzey olan Glen Johnson, Downing ile bir kıvılcım yakalarsa, hiç değilse Liverpool'un sağ kanadı iş yapmaya başlar. Bu durumda solda Bellamy yada Kuyt ikilisinden biri oynamak zorunda kalıyor ki buradaki tercih biraz zor. Kuyt'un hücum özellikleri yok denecek kadar az, Bellamy ise o mevkide 90 dakikayı %100 tempoyla oynayacak durumda değil. Hele ki göbekte Maxi oynuyorsa, Bellamy Liverpool için bir lüks halini alıyor. Bu durumda, Liverpool ya Bellamy'i sola koyup onun fiziksel yetersizliğini Henderson'un enerjisiyle göbekten desteklemek zorunda ya da Maxi'yi göbeğe koyup onun fiziksel yetersizliğini Kuyt ile kanattan desteklemek durumunda. Bir 3. ihtimal de Gerrard'ın tekrar form tutarak o çok sevdiği forvet arkasına yerleşmesi ancak şu an için bu eşeği bağlayabilieceğiniz bir ihtimal gibi gözükmüyor. Transfer döneminde, Dalglish'in, bir açık yada hücuma yönelik orta saha için girişimlerde bulunmasını bekleyebiliriz. 

Durumu özetlemek gerekirse, aynı Arsenal'in defansif problemleri gibi, Liverpool'un da kronik ofansif problemleri var ve yıllardır bu sorunlar çözüm bekliyor. Dalglish bunu çözmek için, hücuma yönelik 4 adam Suarez, Downing, Henderson ve Carroll'a tam 98 milyon pound saydı ancak rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu kadar parayla çok çok çok daha iyisi yapılabilirdi. Takımın yıllardır defansif kafa yapısıyla yönetilmiş olması belki bu oyuncuların performansını olumsuz etkiliyor ancak Bellamy ile beraber 100 milyonu geçen harcamadan sonra atılan goller itibariyle lig 11'si olmak biraz ağır kaçıyor. Bunu söyledikten sonra, sabah akşam eleştirdiğim Arsene Wenger'e saygılar göndermezsem olmaz. Sayesinde Arsenal taraftarı hiç bir zaman "100 milyonu sokağa mı attık?" diye sormayacak. Aynı Wenger gibi, Dalglish'in de, parçası olduğu kulüpte bitmek tükenmek bilmeyen bir kredisi var ancak 20 yılın birikmiş hayal kırıklığı bu krediyi bile harcayabilir. Bana göre, yol yakınken bir takım riskleri alması ve bu takımın mantalitesini değiştirmek yönünde bazı adımları atması gerekiyor. Aksi takdirde, Liverpool ilk dördün dışına alışacak ve Şampiyonlar Ligi'ne gidemediği her sezon rakipleriyle arası finansal olarak açılacak. Dalglish'in projesinin başarılı olması, kulübün sadece sportif değil finansal sağlığı açısından da hayati önem taşıyor. Onların ve Arsenal'in de dahil olduğu bir şampiyonluk yarışının özlemini çeken birisi olarak, umuyorum ki King Kenny başarılı olur ve bu takımı yeniden ayağa kaldırır. 

28 Aralık 2011 Çarşamba

Kaos Lazım Bazen



"You know what I've noticed? Nobody panics when things go "according to plan." Even if the plan is horrifying!..


..Introduce a little anarchy. Upset the established order, and everything becomes chaos. I'm an agent of chaos. Oh, and you know the thing about chaos? It's fair!"


Joker'den futbol tavsiyesi almak ne kadar doğru bilmiyorum ama dünkü Arsenal'i izlerken aklıma gelen replikler bunlardı. Takım her zamanki düzeniyle sahaya çıkmış, iyi top oynuyordu. %72'lik topla oynama oranı, %84'lük başarıyla yapılan 700'e yakın pas. Rakip takım kendi sahasına hapsedilmiş, bir de erken gol bulunmuş. Tüm göstergeler Arsenal'in farka gideceğini gösteriyor. Ama farkı geçtim; takım maçın sonunda 3 puanı bile alamıyor.

Machester United'ın sürekli olarak şampiyonluğa oynamasının nedenlerinden biri, ligin mütevazi takımlarına puan kaybetmeyişidir. United her sene, uzun galibiyet serileri yakalar, bu dönemde çok iyi oynamasa da 3 puanları alır. Böyle bir seriye Kasım ayı içerisinde de tanıklık ettik zaten. United, City'den 6 yedikten sonra oynadığı  5 maçta bayağı bir bocaladı (ve hatta Şampiyonlar Ligi'nden elendi) ama bu dönemde ligde 4 tane 1-0 galibiyet aldı. Bugün puan durumuna bakarsanız, sessiz sedasız yine City ile puanları eşitlediklerini görürsünüz. Eskiden olsa bu 3 puan alma yeteneğini yıldızlara bağlardık ama artık Fergie'nin elinde artık o da yok.

Şöyle anlatayım. Tam olarak hangi maç olduğunu hatırlamıyorum ama geçene sene United'ın geride gittiği bir maçta dakika 80 itibarıyla Rooney, Hernandez, Berbatov ve Macheda dörtlüsünün tamamı sahadaydı. Gerideyken sahaya forvet sürmenin "dahice" bir yanı yok tabi; ancak, Man Utd, bu işi yaparken diğer takımlardan biraz farklı yapıyor. United'ın bu "kaotik" halleri, hep daha önceden çalışılmış planlara dayalı. Fergie, rakiplere kendisini "öngörebilme" fırsatını vermemek için takımını her türlü varyasyonu oynayabilecek şekilde çalıştırıyor. Bundan dolayıdır ki, United'ın sahaya dizilişi her hafta, her maç ve hatta maç içerisinde bile sürekli değişebiliyor. Fergie, sahaya Hernandez'i sürüp, 4-3-1-2'ye döndüğünde, sağ bekinden sol açığına kadar bu değişikliğe tepki vererek oynamaya başlıyor. Berbatov varken kafaya yapılan ortalar, Hernandez girdiğinde ön direğe gidiyor; Rooney ileri uçtayken, "false 9" oynayan takım, Welbeck varken dip çizgiye inmeye çalışıyor. Belli ki, Fergie'nin bir B planı, hatta C,D,E,F planları var. Maç sıkıştığı zaman ya da rakibi şaşırtmak istediği zaman Fergie bu silahlarını kullanıyor ve takım bunlardan sonuç alıyor. Man Utd'ın o meşhur son dakikada kurtardığı maçların sebebi de burada yatıyor zaten. Fergie, ortama biraz kaos enjekte etmekten hiç çekinmiyor. Joker'in de dediği gibi, eğer işler plana göre gidiyorsa kimse paniklemiyor. İsterse planın 4-2-4'e dönmek olsun; takımını bu korkunç plana daha önce çalıştırdıysan, sonuç geliyor.

Şimdi burda Manu'yu överek içinizi baymak istemiyorum ama dün ilk yarı berabere bitince bir çok kişinin ve Mick McCarthy'nin kafasından geçen şuydu: "Ya RVP şapkadan bir tavşan çıkarır; ya da bu maç berabere biter".

Arsenal'in bir B planı olmadığını, Wenger'in 60'da Arshavin, 80'de Chamakh'ı sokmaktan başka değişiklik bilmediğini anlamayan kalmadı artık. Wenger yaklaşık 1,5 senedir, skor ne olursa olsun aynı değişiklikleri yapıyor. 1,5 sene her maçta Arshavin, Chamakh, Rosicky sonradan oyuna giriyor; daha bu adamların bir şeyi değiştirdiğini gören olmadı. Bunun sebebini artık bu oyuncularda aramaktan da vazgeçmek lazım sanırım. Arsenal'in oyun planı o kadar tek boyutlu ki, isterseniz 9 tane forvet sokun, takımın oynadığı futbolu hiç bir şekilde değiştiremiyorsunz. Ben Ferguson'un Vidic'i forvete koyup, doldur boşalt denediğini bile hatırlarım ama Wenger son 3 senedir bas bas "forvet oynamak istiyorum" diye bağıran Walcott'u, Chamakh'ın yanında denemeyi akıl edemedi. Belli ki Chamakh, 4-4-3'ün ucunda oynayacak bir forvet tipi değil. O zaman 4-4-1-1'e dön bir gün, koy Chamakh'ın arkasına Walcott'u, biri güreşsin alan boşaltsın, diğeri boşalan alanlara dalsın. Chamak kurudu gitti elinde, Walcott da son 3 senedir yerinde sayıyor. Böyle bir B planını antremanlarda çalıştırsan, bir gün başın sıkışınca denesen ya arkadaşım. Biz de senin o Prof lakabını nereden aldığını merak edip durmasak.

Baktım maçtan sonra Arsenallilerin kimi hakemden şikayetçi; kimi Wolves'un anti futbolundan yada attıkları golün balık olduğundan.  Ligin 16.'sına karşı, içerde oynanan maçta bunlar biraz ayıp kaçıyor. Arsenal'in dünkü maç gibi durumlarda kıracağı bir alarm camı, açacağı bir yedek paraşütü yoksa, Mick McCarthy de gelir bundan yararlanır arkadaşım. Senin hocam 15423.'üncü maç üstüste aynı değişikliği yapıyorsa, sezon başın 10 milyon saydığı Ox'a şans verecek kadar yüreği kalmamışsa, Wolves da puan alır senden South Park Cows da. Bir sezon daha kaydı gitti elimizden, Wenger kronik illetlerinden kurtulup yüzümüze bir gülücük koyamadı. Böyle giderse Joker'den rica edeceğim, açıversin bir tane bana.

26 Aralık 2011 Pazartesi

24 Aralık 2011 Cumartesi

Eyvah! Transfer Dönemi!

Arsene Wenger ve onun para harcama alışkanlıkları hakkındaki düşüncelerimi tekrar yazmama gerek yok sanırım. Wenger, belki dünyanın en iyi teknik direktörü ancak gerektiği yerde, gerektiği transfer hamlelerini yapmamaktaki inadı yüzünden hem kendisi, hem de Arsenal yıllardır kupasız yaşamak zorunda kalıyor. Arsenal, senelerdir, yapılmayan transferlerin, kapatılmayan gediklerin, gönderilmeyen oyuncuların bedelini ödüyor; tüm bunların hesabını kimse Wenger'e soramıyor; soran 1-2 gazeteci de "Benim Torres'e verecek 50 milyonum yok" ya da "Alonso'yu alsaydım Diaby ve Denilson'un kariyerini bitirirdim" gibi akılalmaz cevaplar alıyor. 

Bakmayın Wenger'in transferin son gününe 3 oyuncu sıkıştırdığına, Arsenal Old Trafford'ta 8 köşe olmasa, belki bu transferleri bile göremeyecektik. Fransızın cebinden para çıkması için Arsenal'in illa ki bir felaket yaşaması lazım. Hatırlarsanız, 2009'da Aston Villa, ilk yarı sonunda Arsenal'in beşinci sıraya ittiğinde, normalde Ocak'ta transfere pek yanaşmayan Wenger, Arshavin'e 15 milyon pound saymıştı. Böyle reaktif transfer politikasıyla da ligi ancak 3. bitirebiliyorsunz işte. Temmuz ayında elini cebine atıp transferi bitiren proaktifler müzelerinde yeni gümüşleri koyacak yer ararken, her sezon önlemi alınmamış bir felaket tarafından tokatlanan Arsenal de avcunu yalıyor. 

Mesela, bugün Arsenal'i bekleyen en büyük tehlikeyi, yani RVP'nin sakatlanmasını ele alalım. Eldeki diğer forvetlerden Chamakh tek kelimeyle tükenmiş durumda. Park ise Lig ve Federasyon kupasında çeşit olsun diye sahaya sürülmekten öteye geçecek bir adam değil. Chamakh'ın geçen yaz gönderilmesi gerekiyordu; Park ise gereksiz bir transferdi. Chamakh'ın geçen yaz gönderilmemesinin sebebi, Arsenal'in Squillaci denilen kazmaya hala maaş ödüyor olmasıyla aynı: "Wenger'in hata yaptığını kabul etmeye yanaşmaması". Park'ın alınmasının tek sebebi de "ucuz" olması. 

Arsene Wenger'in, Arsenal'i bekleyen en büyük tehlikeye aldığı önlemler bir bitik ve bir ucuz adamdan ibaret. Üstelik, bitik adam Chamakh, Gervinho ile beraber Afrika Kupası'na gidiyor ve en az 1 ay boyunca ortada yok. Elalem kenarda Dzeko'yu, Berbatov'u, Carroll'u, Torres'i, Pavlyucenko'yu oturturken, Arsenal'in yedek golcüsü Park... Vay bizim halimize. 

Olay sadece RVP'nin sakatlanması olayı da değil. Bu adam her maç iyi oynamak zorunda mı kardeşim? Onun gününde olmadığı bir maçta kenardan gelip skora etki edecek bir oyuncumuz olsa fena mı olur? Maç skoru ne olursa olsun Walcott-Arshavin değişikliğini yapmak zorunda kalmasak? 

Adam gibi bir yedek golcü tabi ki her takımın ihtiyacı ama Wenger'den böyle bir hamle beklemek biraz Polyannacılık olur. Nitekim kendisi son dönemde sakatlık krizlerini cüzdanına dokunmadan aşmanın çaresini de buldu. Defansta problem oldu, Sol Campbell geldi; kaleci lazım oldu Lehmann emekli kahvesinde pişpirik oynamayı bırakıp kaleye geçti. Kapatacak gedik mi var? Huzurevine telefon açıyoruz artık. 

Bu akımın bu seneki temsilcisi, büyük ihtimal Henry olacak. Henry her ne kadar bu kulübün gördüğü en yetenekli oyuncu olup henüz emekli olmamış olsa da, Premier Lig'te top koşturacak forma sahip olup olmadığı soru işareti. Son bir kaç haftadır Arsenal ile idmanlara çıkmasının sebebi de bu düzeyin tespit edilmeye çalışılması zaten. Gerçi Wenger, Henry olayını soran gazetecilerin gözünün içine baka baka "Ben o ihtimali hiç düşünmedim" diyerek yalan söylüyorsa da, cümle alem biliyor ki, Henry, olası bir 2 aylık kiralama opsiyonunun fizibilitesi için Londra'da. 

Henry olur; olmaz bilmiyorum; ama heykeli dikilecek kadar kulübe sembol olmuş bir adamın kariyerinin sonbaharında sahada zorlandığını görmek istemem. Kariyerlerinin zirvesinde izlediğim Jordan, Schumacher gibi elemanların 40'larından sonraki dönüşleri gibi bir şey olmasından korkuyorum. Ha, Henry, Chamakh'tan daha kötü olabilir mi diye sorarsanız, "Chamakh ve Park'ı toplasanız, 35'lik Henry'nin sol testisi olamazlar" diye cevap veririm herhalde. 

Bu arada, hayal kurmak isteyen goonerlar için Podolski isminin bir kaç haftadır sıkça yazıldığını söylemem gerekir. Hatta Wenger'in Goetze için girişim yaptığını yazanlar da var da buna inanmak için kahvaltıda Polyanna'yı, öğle yemeğinde de İclal Aydın'ı yemiş olmak lazım. Golcüyü bir kenara koyarsak, asıl aciliyetin sol bekte olduğunu söyleyebiliriz. Gibbs ameliyat oldu ve uzun bir süre forma giyemeyecek. Andre Santos'un da en az 2 ay daha olmadığını hesaba katarsak, sol bek transferine kesin gözüyle bakabiliriz. Ben olsam kiralık olayına hiç girmem, basar parayı adam gibi bir sol bek alırım. Gibbs'i de tedavi gördüğü üniversite hastanesine bağışlarım. Tamamı beş para etmiyor bari organlarını filan satıp hayat kurtarsınlar. Sola yapılacak transfer şu an için tam bir muamma. Baines olsa da yesek.

22 Aralık 2011 Perşembe

Piyango

Pazar günü Arsenal, City deplasmanından puan almayı ne kadar hakettiyse, dünkü Villa da Arsenal'den puan koparmayı öyle haketti. Olayın aslında futbolun adaletiyle filan alakası yok, her iki maçta da daha fazla hata yapan takım, bunun bedelini ödedi. Villa, dün sezonun en iyi futbolunu oynadı ama kornerleri savunamayışları, aynı Liverpool maçında olduğu gibi bu maçtada pahalıya maloldu. Arsenal de bir değişilik yaparak, bu sefer duran top zaafı yüzünden maçı kaybeden taraf olmamayı başardı.

Alex Mcleish, Aston Villa'nın başına geçtiğinde, Birmingham'ın bordo yakasından bayağı bir homurtu yükselmişti. Dile kolay, ezeli rakibi küme düşüren hocayı, sıcağı sıcağına işe almak pek de görülmüş bir şey değildi. Üstelik Mcleish, Birmingham'a oynattığı negatif futbol yüzünden bolca eleştiri de aldı. Bu sezon başından beri de, Villa taraftarı, kendi takımlarının da geçen seneki Birmingham gibi doldur boşalt oynamaya başlayacağı korkusuyla Mcleish'e hep temkinli yaklaştı. Villa'nın 5-6 maçını izlemiş biri olarak, benim de izlenimim olumlu değildi aslında. Dün, Arsenal karşısında takır takır top oynayan takımı görünce bayağı bir şaşırdım. Geçen sene Arsenal'in sezonunu dinamitleyen adam olan Mcleish'e de "Gücün bir tek Arsenal'e mi yetiyor" diye kızdım.

Aslında Villa mı oynadı; yoksa Arsenal mi onlara izin verdi kararsızım. Arsenal toparlanmış ve iyi futbol oynamaya başlamış olsa da, bugün benim diyen takımın 4 bekini elinden alsanız, zorlanmaması mümkün değil. Üstelik buna bir de stoper ve DM'in eksikliğini de eklerseniz, Arsenal'in dün neden zorlandığını anlarsınız. Coquelin iyi niyetli ve yetenekli bir genç de olsa, hayatında ilk defa oynadığı sağ bek pozisyonunda zorlanması normaldi. Arsenal'in sağdan başlayan krizi, Frimpong'un da gününde olmayışıyla orta sahaya sıçradı ve takımın bütün oyunu bundan etkilendi. Sol bekte rolüne alışık olan Vermaelen bile bu defansif krizden nasiibini aldı. Zaten Arsenal'in yediği gol de koro halinde yapılan bir defansif hatadan geldi. Koscielny kafayı alamadı, Vermaelen gereksiz bir pas denedi, Mertesacker da o topa kafasını sokmadı. 

Arsenal golü yiyip hücumu hatırlamak zorunda kalınca, Wenger Frimpong-Rosicky değişikliğini yaptı ki, takımın maç boyu oynadığı en iyi futbol da bu noktadan sonra geldi. Arsenal biraz top yapmaya başlayınca 70 dakika haldır haldır akın edecek cesareti kendiden bulan Villa frene basmak zorunda kaldı. Wenger'in bu sezon hiç yararlanamadığı Benayoun sahneye çıkıp gitti gibi gözüken 3 puanı Arsenal'e kazandırdı. 

Bu tip 3 puanlar aslında iyi oynanarak alınanlardan daha değerli. Man Utd bunları en iyi değerlendiren kulüptür mesela. Her sene şampiyonluğa oynamaları da bu yüzdendir. 4 maçı hiç bir şey oynamadan 1-0 kazandıkları bir periyodu daha yeni geride bıraktık mesela. Oynamadan maç kazanmak bambaşka bir sanat ve Arsenal'in de gerektiğinde bunu yapmayı öğrenmesi gerekiyor. 

Yazıyı bitirmeden son 1 not eklemek istiyorum:

Sevgili Arsene, 

Arshavin denilen 5 para etmez adamı tam 1 sene boyunca her maça ilk 11 çıkardın; ne cacık oldu, ne lahana turşusu.

Sonra biraz akıllanıp kendisini kulübeye yolladın ama son 1 senedir her maçta ısrarla Arshavin'i sonradan oyuna sokuyorsun ve bu elemanın daha hiç bir maçın kaderini değiştirdiğini görmedik.

Acaba 10 milyon kağıt saydığın Ox'un sırası gelmedi mi? 

Yanında geleceğin yıldızlarından biri otururken, 30 yaşına gelmiş ve son 2 senede bu takıma hiç bir şey katmamış bir elemanda ısrar etmek senin gibi bir hocaya yakışıyor mu? 

Sevgiler,
Bigboned.

Not: İstifa!




21 Aralık 2011 Çarşamba

Kurabiye Adaleti

Memleketteki şike olayı patladığından beri Fenerbahçelilerin ağzından düşmeyen bir savunma var. "Herkes yaptı, sadece biz ceza alacağız". Sanki başkalarının yapıyor olması, işlenen suçu hafifleten bir şey. İngilizlerin "Eli kurabiye kavanozunda yakalanmak" diye bir deyimi vardır. Evet, abin, kız kardeşin bütün gün kurabiyeleri araklamış olabilir ama annen mutfağa girdiğinde, eli kurabiye kavanozunda, uzunları yakmış kamyona bakan geyik gibi kalan sen olduysan, güdümlü anne terliğini de sen yersin. Olay bu kadar basittir. Galatasaray, 50 sezonun 50'sinde de şike yapmış olabilir, ama şike operasyonun düğmesine Fenerbahçe'nin şikeye teşebbüs ettiği 51. sezon basıldı ve eldeki delilleri tamamı bu sezona aitse hadi geçmiş olsun. Abinin bütün gün yediği kurabiyelerin, senin mahkemedeki savunmana pek de bir katkısı olmaz bu saatten sonra.

İngiltere Futbol Federasyonu, bugün, Luis Suarez'e, Man Utd maçında Evra'ya ırkçı hakerette bulunduğu gerekçesiyle 8 maç ve £40.000 para cezası verdi. Kimin ifadesiyle, hangi delille, hangi rapora dayanarak bu karara ulaşıldığını tam bilmiyorum ama federasyonun sezon başından beri tekrar tekrar gündeme gelen bu konuya dur demek istediği ortada. Liverpool'luların John Terry gibi hayatını ırkçılık yaparak kazanan bir adam varken, Suarez'in ceza almış olmasını sindirememeleri belki normal ama burda da dönüp dolaşıp kurabiye savunmasına geliyoruz. Premier Lig'de oynadığı son 10 sene rakiplerine etmediği hakaret kalmayan Terry'nin, beş para etmez bir adam olması Suarez'in savunmasına yardımcı olacak bir şey değil. Hatta, yarın Terry'nin arka bahçesinde gaz odası bulsalar, Suarez yine suçlu olarak kalacak. Yapmayacaksın arkadaş. Yapıyorsan, yakalanınca ağlamayacaksın.

Bu ırkçılık meselesinde kendi kendimle hemfikir olamıyorum aslında. Yanlış anlaşılmasın, federasyonun, bu tip söylemlere tahammülü olmamasını destekliyorum ve kanıtlandığı takdire en ağır cezaların uygulanmasının arkadasındayım. Ancak şöyle de bir durum varki, sahada ben senin anana, babana, sülalelene, gelmişine, geçmişine, doğmuşuna, doğmamışınıa, mezardaki ninene, kahvedeki dedene, askerdeki amcana, berberdeki kayınçona düz gitsem, sarı kart bile görmüyorum. Ama ağzımdan bir "N-word" çıkarsa 8 maç ceza alıyorum. Eh benim siyahi olmayan akrabalarımın günahı ne o zaman? Onlara küfretmek serbest mi? Irkçılıkla mücadele etmek güzel ama şu anki uygulama biraz tutarsız ve eksik gibi. Bu konudaki kurallar adam akıllı yazılana kadar dünyanın her yerindeki futbolcu kardeşlerime tek bir tavsiyem var: "Irkına değil, anasına küfredin.".


Vallahi de Ölmedim

En kıl olduğum şeylerden biridir. Bir blogu düzenli takip etmeye başlarsınız; 2 ay sonra blog sahibi kepenk kapatır. Kimi maymun iştahlı olduğundan; kimi de harbiden iş güçten fırsat bulamadığından elini ayağını çeker bu blog aleminden. Benimki de ikincisinden oldu aslında, her ne kadar eli ayağı çekmek gibi bir niyetim olmadıysa da, hayatımın en yoğun bir kaç ayında bloga yoğunlaşacak zamanı bir türlü bulamadım. Yoğunlaşmadan yazılan baştan savma yazıları da buraya doldurmak da istemedim. Bu arada, blogu takip edenlere bir açıklama yazmadığım için de denizaşırı fırça yedim. Yazdığımızı düzenli okuyan 4 kişi vardı; onlara da ayıp mı ettik ne?


Yes Man'de Zooey Deschanel'in grubunun sahneye çıktığı sahneyi hatırlayın. Allison, kendilerini izlemeye gelen 5 hayranının da isimlerini biliyordu. Bizimkisi de o hesap işte. 4 okuyucu; tekrar hoşgeldiniz.

Nerde kalmıştık? Arsenal diye bir takımdan bahsediyorduk sanırım. Bloga yazmayışımın bilinçaltında yatan sebeplerinden birisi, bu sezon çenemi kapattığımdan beri Arsenal'in galibiyet serisi yakalamış olması. Hani içinizden "Bu adam da sadece eleştirmek için blog açmış; takım toparlayınca sustu" diye düşündüyseniz, sizi pek suçlayamam. Ben işle güçle haşır neşirken, Arsenal de takım olarak 3 level atladı. Abartmış gibi olmayayım ama Eylül'de düşme hattına yakın duran takım, 2 ay içerisinde ligin en iyi futbolunu oynayan takımı halini aldı.

Arsenal için bu yeni bir şey değil gerçi, bu takım son 10 senedir ligin en iyi futbolunu oynuyor. Eğer bugün Man City'nin Arsenal'den iyi futbol oynadığını düşünüyorsanız; Pazar günkü maçı bir daha izleyin derim. 2 senede transfere 1 milyar pound harcamış City, 4 bekinden yoksun ve 18 yaşındaki stoperi sol bek olarak oynatan Arsenal karşısında, kendi sahasında zorla sonuca gidiyorsa, Arsenal son 2 ayda iyi yol katetmiş demektir. 3 ay önce şehrin öteki yakasında bir dolmuş dolusu gol yiyen sanki Arjantinli Arsenal takımıydı.

Geçen Pazar, hayatımda ilk defa tuttuğum takım yenilirken suratımda bir gülümseme vardı. Eksiklere rağmen, Arsenal'in City'nin üzerine cesurca gidişi, sezon başındaki korku filmlerinden sonra ilaç gibi geldi. Hakem, Micah Richards'ın bariz elle oynadığı pozisyonda eyyam yapmaya karar vermese, Arsenal hakettiği puanı da alacaktı da, bakmayın artık. Çok da önemli değil zaten. Wenger'in de kabul ettiği gibi, Arsenal'in ligi kazanma gibi bir durumu kalmadı artık. Çatırdayan Chelsea'ye, orta sahasız oynayan Man Utd'a ve şu anki formunu nereye kadar sürdüreceği belli olmayan Tottenham'a bakarsak, Manchester City'nin ligi çok rahat şampiyon bitireceğini söyleyebiliriz. Hele ki Şampiyonlar Ligi'nden elendikten sonra, artık 150 kişilik dev kadrolarını tamamen lige konsantre etmeleri mümkün. Eğer Ferguson, şu an hiç bir futbol oynamadan 3 puanları toplayan takımını ligin başındaki formuna döndürebilirse, United komşularını yakından takip edebilir. Benim tahminim, Londra kulüplerinin, uzaya çıkan mekikten kopan yakıt tankları gibi birer birer şampiyonluk yarışından kopacakları yönünde. Umarım yanılırım tabi ki.

Pembe bir tabloyla geri dönüş yapmış gibi gözüksem de, Arsenal'in iyi futbol oynamaya başlamış olmasının son 5 senedir yapılan tüm hataları unutturduğunu sanmayın. Bu sene takım daha ilk 8 haftada lige havlu attı ki, benim açımdan bu büyük bir hayal kırıklığı. Barça ve Real gibi hayvanlar varken, Şampiyonlar Ligi için umutlanmak da ne kadar gerçekçi olur bilmiyorum. Takımın iyi oynadığı bir gerçek ancak ama Arsenal hücumu hala büyük ölçüde RVP'nin omuzlarına yüklenmiş durumda. Gervinho, tam bir süpriz paket, boş kaleye kaçırıyor, olmadık pozisyonlarda asist yapıyor. Walcott hala 90 dakikanın 75'inde kaybolarak oynuyor. Arshavin tek kelimeyle bitmiş durumda. Chamakh onu burun farkıyla takip ediyor. Her ikisinin de satılacağı kesin gibi. Wenger'in peygamber sabrı olmasa zaten Şubat'a çıkmazlardı. Bu arada Arsenal, bir sezonu daha Gibbs ve Diaby'den yararlanamadan geçirmekte. Santos'u da kaybeden Wenger, Ocak'ta kiralık sol bek getirecek. Wayne Bridge diyorlar ama götü göbeği salmış adamın yanına Wenger yanaşmaz gibi geliyor. Orta saha üçlüsünden bahsetmek istemiyorum nitekim nazar değecek adamlara. Arteta sen neymişsin be arkadaş? Eğer Arsenal Eylül'den beri 3 level atladıysa bunun yarısı Arteta yüzünden. Senelerce Cesc'in ağlamaklı suratına niye katlanmışız ki biz? Arteta'nın ofansif varlığı Ramsey'e, defansif varlığı da Song'a kademe atlattı resmen. Dönüşü Şubat'a kalmış olsa da, Wilshere'ın da buraya katılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Defansta Vermaelen'in varlığını da özlemişiz. Beklerin tamamı sakat olsa da, Arsenal geçtiğimiz senelere göre çok daha iyi defans yapmaya başladı. Eklemeden geçemeyeceğim bir şey de takımın yıllar sonra adam gibi bir kaleciye kavuşmuş olması. Lig Kupası'ndaki Fabianski/Mannone rezaletini gördükten sonra Szczesny'e kurşun döktürmüştür bence Wenger.

Gördüğünüz gibi, gözü kapalı sürekli eleştiren bir Wenger düşmanı değilim. Sezon başında kellesini isterken, bugün ligin en iyi futbolunu oynattığını söyler hale geldim. Ha, Arsenal'in Wenger'in yönetimi altında ciddi bir kupa kaldıramayacağına olan inancım da herhangi bir değişiklik olmadı. Ancak, şu an sahadaki takımı izlemekten de zevk alıyorum. Yani son 5-6 senenin ikilemine geri dönüş durumdayım. Göze hoş gelen futbol mu? Kupa mı? Göze hoş gelen kupa mı yoksa? Bilemedim."Wenger istifa!"

29 Ekim 2011 Cumartesi

Akıllı İşi Değil

Yok, hayır ölmedim. Ev taşıyıp, medeni hal değişitirip bir de kocaman sınava girdiğim inanılmaz meşgul 3 haftanın sonunda nihayet bloga ayıracak zaman bulabildim. Habersiz yaşanan bu ara için kusuruma bakmazsınız umarım.

United'ın sekizi, City'nin altısından sonra bu sezonki manyak skorlara bir yenisini de Arsenal ekledi. Hayatımda izlediğim en garip maçlardan birisinde Chelsea'yi, 2 kere geriye düşmesine rağmen 5-3 ile geçti.

Ne zamandır bir Arsenal maçında, böyle hop oturup hop kalmıyordum. Nitekim, Arsenal ne zamandır böyle hucüm etmiyordu. Her iki takımın da berbat defans yapmasının katkısı da var tabi ki ama aylardır süren kabustan sonra Chelsea deplasmanında 5 gol bulmak rüya gibi bir şey.

Aslına bakarsanız, maç pek de iç açıcı bir şekilde başlamadı. Arsenal ilk 10 dakikada 3 net pozisyon verince, kendi kendime "Bir 8 daha geliyor" diye sayıklamaya daha başlamıştım. Arsenal, iki bekinin sahaya çıkmayı unutmasının katkısıyla, Chelsea'nin kanat akınları karşısında adeta korku filmi gibi bir başlangıca imza attı. Chelsea, bu pozisyonlardan aldığı güvenle, Arsenal'in üzerine biraz kontrolsüz gelince bu sefer arkada açık vermeye başlayan taraf kendileri oldu. Arsenal, kontra ataklardan 5 dakika içerisinde 2 net pozisyon üretti ve Gervinho biraz dikkatli olsa maçtaki ilk golü bulan taraf da olacaktı.

Arsenal'in beklerinin yaptığı hatalar cezası kalmış olabilir ama 4 metrelik stoperi Mertesacker'in hava toplarındaki basiretsizliği Chelsea tarafından ağır bir şekilde cezalandırıldı. Alman oyuncunun, beklerin boş buraktığı alanlardan gelen hızlı akınlarda ağır kalıyor olması belki normal karşılanabilir ancak ceza sahasına yapılan ortaları çıkıp almadaki yetersizliği gerçekten düşündürücü. Tommy V, önümüzdeki haftadan itibaren kadroya girecek ve bence şu anki form durumlarına bakarak, Wenger'in Koscielny'i tercih etmesi gerekir. Mertesacker'in İngiliz futboluna ayak uydurması için biraz daha zamana ihtiyacı var.

Benim açımdan bu maçta skordan daha sevindirici olan Arsenal'in tekrar organize hücum ettiğini görmek oldu. Stoke maçında "Geliyorum" diyen hücum futbolu, bu maçta patlayarak sahne aldı. Bu gelişimde Gervinho, Walcott, RVP ortaklığının iyi işler yapmaya başlaması kadar Ramsey ve Arteta'nın oyunlarını bir üst seviyeye çıkarmasının da katkısı var. Özellikle Ramsey, daha derinde oynamayı seven partneri Arteta'nın varlığında, takımı hucümu kaldırmadaki sorumluluğunu anlamış gibi gözüküyor. Tam istenilen seviyede olmasa da, sonunda dikine oynamaya başlamış durumda. Arteta, ya Everton'dan gelen alışkanlıkla ya da Wenger'in talimatıyla rakip yarı sahaya çıkmada pek bir ürkek. Bugünkü gibi deli gibi hücum edilen bir oyunda bile bir adım geride kalmayı tercih ediyor. Zannedersem bu, Wenger'in ona Cesc'in görevlerini vermektense, kendisini Xabi Alonsovari bir rolde oynatma isteğinin bir göstergesi. Bunun, Arsenal'in kronik hastalıklarından biri olan hücuma çıkarken top kaybetmeye çare olması mümkün.

Maçla ilgili ikinci en önemli nokta ise Arsenal'in 90 dakika boyuncu maçı bırakmayışı. İkinci yarı Arsenal 3-2 öndeyken Mata skoru eşitlediğinde, sanırım hepimizin aklından "Aha işte gitti maç" diye geçmiştir. Arsenal'in bu tip durumlarda paniğe kapılıp maç verdiği binlerce örnek var. Her ne kadar Malouda/Terry ikilisinin hatasıyla da olsa, Arsenal'in o noktadan geri dönüp 4 ve 5. golleri bulabilmesi gerçekten sevindirici.

Böyle bir skordan sonra olumsuz konuşmak istemiyorum, ancak Chelsea bugün maça 3-0 önde başlayıp, bir başka bozguna imza atabilirdi. Belki as defans dörtlüsünün 3'ü sahada yoktu diyebilirsiniz, ancak takımın ilk yarıda yaptığı savunma gerçekten uyku kaçıracak cinstendi. İkinci yarıya toparlanmış bir Santos çıktı ama Brezilyalı Chelsea'ye 3. golü hediye eden adam olmaktan kurtulamadı. Djourou ise ayaklı korku filmi gibi, topu her ayağına aldığında kalbimizi sıkıştırdığı bir performans sergilerdi. Hani sakatlıktan dönen Jenkinson'un kendisinin yerine oyuna girdiğini görünce, sanki Dani Alves girmiş gibi sevindim yeminle. 6 senedir savunmaya çare bulamayan Wenger, 1-2 ayda ne yapabilir bilmiyorum, ancak Ocak ayında adam gibi bir savunma oyuncusunun transferi şart.

Arsenal hakkında tekrar olumlu yazılar yazabilmek güzel. Takımın önünde nispeten kolay sayılabilecek 6 maçlık bir lig-Şampiyonlar Ligi serisi var. Kasım ayı içerisindeki bu maçlardan maksimum puan alınması sezonun gidişatı açısından son derece önemli olacak. Aralık ayında bizi daha zorlu maçlar bekliyor. Umuyorum, yavaş yavaş yükselen performans eğrisi, bu ivmesini korur ve takım ilk 6 haftada kaybettiği puanların yaralarını önümüzdeki birkaç ay içerisinde sarar.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Invisibles


4 oldu... 7 maçta alınan yenilgi sayısı 4 oldu. Bu maçlarda yenilen gol ortalaması da 4 oldu. Şampiyonluk yolundaki rakip Man Utd 8'ledi, 4.'lük yolundaki rakipler 2'şer tane attı, puan durumu itibariyle Arsenal'in düşmemek için mücadele ettiği takımlardan Blackburn de 4'ledi.

Bilmiyorum içinizde hala bu takımın geleceğinden umutlu olanlar var mı? Eğer hakikaten bu kadar Polyanna ruhlu okuyucularımız varsa bence burdan sonrasını okumasınlar. Çünkü kötü haberler gelmeye devam edecek.

Dünkü mağlubiyetin sebebini tek bir cümleyle açıklamam gerekirse "Arsenal artık büyük bir takım değil", diyebilirim. Arsenal'in, İngiltere'nin tozunu attığı yıllar artık çok çok çok uzakta. Onu geçtim, Arsenal'in ilk 4'ü rahatlıkla garantilediği yılları da geride bırakmış durumdayız. Arsenal, oyuncu kalitesiyle, oyun anlayışıyla artık Aston Villa, Everton, Fulham seviyesine inmiş durumda. Bu saatten sonra da ligi bitireceği nokta da 5.'lik ile 8.'lik arasında bir yer olacak. 

Buna fazla şaşırmamak lazım aslında, bugün Tottenham ve Liverpool gibi takımlardan da 2 yıldızı alıp yerlerine sıradan oyuncular koysak, onlar da bu seviyeye inerler. Gervinho ve Arteta'nın, Nasri ve Cesc'in yerlerini doldurmaktan çok uzakta oldukları bariz ortada. Eğer takım, eski günlerinde olduğu gibi organize futbol oynayabilse, belki bu eksiklik çok göze batmazdı. Ancak artık sahada onu da göremiyoruz. Bundan 3-4 sene önce rakip kim olursa olsun oyunu kontrolü altında tutan, yüzlerce pas yapıp onlarca pozisyon bulan Arsenal'den artık eser yok. Onun yerine, orta sahadaki 2 yaratıcı oyuncusu dikine pas yapmayan, forvetine tek bir top bile gitmeyen, gol ümitlerini doldur boşalta bağlamış garip bir takım var. 

Doldur boşalt demişken, bu sene birkaç kere bahsettiğim bir konuya tekrar parmak basmak istiyorum. Arsenal dün akşam, rakip ceza sahasına tam 17 orta yaptı ve bunların 15 tanesini Tottenham savunması aldı. Eğer bir takım bu kadar çok orta yapıyorsa ortada 2 sebep olabilir. Ya ceza sahası içerisinde bir Peter Crouch, Andy Caroll ya da Drogba'nız vardır ya da başka hiçbir şey üretemediğiniz için ayağınıza geleni dolduruyorsunuzdur. Ben Arsenal'in, Adebayor ve Bendtner gibi adamlar forvet oynuyorken bile bu kadar anlamsız orta yaptığını hatırlamıyorum. Hani dün yapılan ortalar, son 10 dakika içerisindeki panik ortaları da değildi. Maçın başından sonuna sistematik olarak top dolduran bir Arsenal izledik. 

Bu kadar doldur boşaltın sebebi tabii ki Arsenal'in orta saha ve kanatlardan hiçbir şey üretemeyişi. Dün Arteta ve Ramsey ikilisi neredeyse dikine hiçbir top oynamadan maçı tamamladı. Özellikle hücuma daha yakın oynayan Ramsey tam bir felaketti ki, kendisinin rakip saha içerisinde dikine yaptığı pas sayısı 4'te kaldı.   Sezon başından beri Arsenal'in tek 'yaratan' adamı görünümündeki Gervinho, dün akşam, sol kanatta her top aldığında içeri bindirmeyi tercih etti ve maçı da hiçbir kanat organizasyonuna dahil olamadan bitirdi. Walcott,  kendi klasiğini konuşturup maçın 80 dakikasında ortadan kayboldu. Kenarda Ox gibi heyecan verici bir oyuncu varken Wenger'in kendisine 72 dakika nasıl dayandığı ise ayrı bir soru işareti. Tüm bu üretkensizliği sonucu RVP'nin maç boyu hiçbir pas alamayışı oldu. Zaten Arsenal'in golü de, stoper oynayan Song'un ekstra katkısı sayesinde geldi. 

Arsenal'in mağlubiyetini asıl hayal kırıklığı yapan, oynanan kötü futboldan çok, Tottenham'ın maçı kazanmak için iyi oynamaya bile gerek duymayışıydı. Dün sahada gayet sıradan bir Spurs vardı ki, oyunun büyük bölümünde kontrolü tel tel dökülen Arsenal'e verecek kadar şaşırmıştılar. Oyun adına çok fazla bir şey ortaya koymayan Tottenham, yine de 5-6 tane gol pozisyonu üretmeyi başardı ki, bunların 4 tanesinde Szczesny süper kurtarışlar yaptı. Belki 2. golde hatası var ama dün kalede genç Polonyalı olmasaydı, Arsenal  ağır bir mağlubiyet alabilirdi. Onun dışında olumlu olarak nitelendirilebilecek tek bireysel performans Coquelin'den geldi. Bir de sakatlanana kadar Gareth Bale'e adım attırmayan Sagna'yı sayabiliriz. Kendisinin en az 3 ay sahalardan uzak kalacağını da hatırlatayım. Wenger, Koscielny veya Andre Santos'tan sağ bek filan yaratmaya kalkmazsa bu sürede o bölgede Carl Jenkinson'u izleyeceğiz. Süper olay!

Daha ne diyeyim bilemiyorum. 7. haftada, liderin 12 puan ve 25 averaj gerisinde kalan bir takım var ortada. Hafta sonunda Kroenke, Telgraph'a özel bir röportaj verdi ve Wenger'in görev süresini kendisinin belirleyeceğini açıkladı. Arsenal'in basiretsiz yönetimi "İnvincibles" nostaljisi yapadursun, Arsenal'in son kupasını aldığı gün doğan çocuklar yakında ilkokula başlayacak. Benim de bu takımdan ve bu hocadan en ufak bir beklentim kalmadı artık. Wenger bavulu toplayıp kapıdan çıkana kadar da bu değişmeyecek. 

24 Eylül 2011 Cumartesi

Yalancı Bahar

Hakkında yorum yapmanın zor olduğu bir Arsenal maçını daha geride bıraktık. Lige Arsenal'den daha berbat başlama becerisini göstermiş bir takım olan Bolton karşısındaki oyun, takımın özlediğimiz hücum futbolundan örnekler sergilemesi açısından olumluydu. 

Biz Arsenal'in topa hakim olduğunda tehlikeli olan bir takım olduğunu zaten biliyorduk. Oven Coyle sağolsun, ayağı top yapan tek adamı olan Petrov'u sol açığa hapsedip Arsenal'e orta sahayı bırakarak, Arsenal'e topla oynama şansı verdi. Coyle'un amacı, 3 tane fiziksel oyuncuyla göbeği daraltmaktı ve bunda ilk yarıda başarılı da oldu. Ancak pas yapamayan Bolton, sürekli top kaybederek Arsenal'in hücum ritmini bulmasına yardımcı oldu. 

Wenger, beklenen forvet arkası pozisyonu yerine, Arteta'yı defans dörtlüsünün hemen önünde oynatıyor. Bunu yapmaktaki amacı, takımın bu bölgede kaybedeceği top sayısını minimuma indirmek. Ancak Arteta dipte kalınca, orta sahayı geçecek ve defansı yaracak topları atma görevi Ramsey ve Song'un üzerine düşüyor. Song'a bu konuda diyecek hiçbir şeyim yok çünkü adam neredeyse Fabregas seviyesinde paslar atmaya başladı. Bu işi asıl beklediğimiz adam olan Ramsey ise sürekli olarak yana ve geriye oynamaya devam ediyor. Hayır, bugün derinlemesine tek bir top attı Ramsey ve o da Walcott'un rakibi 10 kişi bırakmasıyla sonuçlandı. Bu işleri daha çok yapsa, Arsenal hücumu daha etkili bir hale gelecek. Tabii ki Wenger'in bu bölgede asıl oynatmak istediği adam Wilshere ama o Pazartesi yeniden bıçak altına yatıyor ve Aralık ayına kadar dönmeyecek. 

Takım maçı gol yemeden bitirdi, ancak bunun çok iyi bir defansif performansla yapıldığını söylemek zor. Daha 2. dakikada Gibbs'in uyumasından yararlanan Bolton, neredeyse öne geçiyordu. Neyse ki Arsenal'in artık bir kalecisi var. Arsenal'in lige berbat başlayan savunmasının düzeldiğini söylemek için çok çok erken. Haftaya White Hart Lane'e gidiliyor ve oradaki performans, şu ana kadar 14 gole izin veren defansın gidişatı yönünde daha iyi bir fikir verecek. Bu arada, geçen haftaki defans hatalarından sonra, hafta içi, gazeteciler, Wenger'e Steve Bould, Martin Keown ya da Tony Adams gibi bir ismin, savunma antrenörü olarak işe alınması mümkün mü diye sordular. Wenger'in cevabı ise "Ben 32 yıldır bu işi yapıyorum, böyle sorulara cevap vermem" oldu. Bana göre soru gayet makuldü ama Wenger her zamanki gaflet uykusuna devam etmeyi tercih etti. Haftaya Tottenham kendisini 4'lerse belki bu konuyu biraz daha ciddiye alır. 

Bugünkü maçın bize hatırlattığı iki nokta vardı. Birincisi, RvP'nin ceza sahası içerisinde ne kadar etkili olduğuydu. Sezon başından beri kendisinin çok fazla dışarılarda dolandığından şikayet ediyordum. Sonunda kendisi doğru yolu bulup ait olduğu bölgeye gerektiği önemi gösterdi. İkinci mesele ise Walcott'un forvet oynama isteğinin bir başka bahara kalmasıydı. Geçen hafta Wenger'den kendisini forvet olarak denemesini istediği yazılan Theo, bugünkü maçta ayağına gelen 2-3 pozisyonu öyle acemice harcadı ki, Wenger böyle bir ihtimali aklına getirdiyse bile bugünden sonra rafa kaldırmıştır. 

Takımın 3 puan alması, goller atması ve gol yememesi açısından olumlu bir maçı geride bıraktık. Ancak Bolton'un form durumunu ve 10 kişi kalışını hesaba kattığınızda, bugünkü sonucun çok heyecan verici olduğunu söylemeniz zor. Arsenal, kendini toparlamak istiyorsa, buna haftaya White Hart Lane'de başlamak zorunda. Nitekim derbi kaybedilirse, takımın ilk 4 şansı konusunda çok ciddi soru işaretleri ortaya çıkacak. Bana göre yeterince soru işareti var elimizde ama hala umutlu olanlarınız olduğunu da biliyorum. 

18 Eylül 2011 Pazar

Birinciden 8, Sonuncudan 4

Yok, olmuyor. Ben ne kadar "Transferler yerine otursun", "Biraz zaman verelim", "Anlamaya çalışalım" desem de, Arsenal'in sorunları gözardı edilecek seviyeye hiç inmiyor. Swansea ve Dortmund maçlarında Arsenal toplam 4 şut atmayı başarınca, buna bile olumlu yanından bakmaya çalışıp "Hiç olmazsa defans iyiydi", diyerek avunduk. Daha bu olumlu yorumun üzerinden 3 gün geçmedi, Premier Lig'in en kötü takımlarından birisi, Arsenal'in defansını gelip karpuz gibi yardı. 

Buradaki yazılarda Wenger'in kellesini istediğimde hala bunu çok ağır bulanlar oluyor ancak başka çözümü yok bu işin maalesef. Bu adam ve yanındaki ekip ne Arsenal'e defans yapmayı öğretebildi, ne duran top savunmasını iyileştirebildi, ne de savunmayı doğru transferlerle destekleyebildi. Son 6 senedir takımın berbat defansif performanslarına alıştık artık ama 4 maçta 14 gol yiyerek kepazelik seviyesine gelen bir takıma da alışmak istemiyorum izin verirseniz. Dün Arsenal'in yediği 4 gol de komedi filminden kesitler gibiydi. Kendi kalelerine aynı golü yazan iki adam bu takımın savunma oyuncuları, defansına yardım etmeye çalışırken sakarlık yapan forvetler değil. Yakubu'nun ilk golünde savunma çizgisi ve kademesi yine evlere şenlik. Yakubu'nun ikinci golünde ise sağ taraftan orta yapıldığında, stoperlerin ikisi de olay mahalinde yoklar; Yakubu'ya en yakın adam RvP'yken sol bek sağ tarafta, sağ bek penaltı noktasında ve Koscielny de sol bekin yerinde pozisyon almış durumda. Dalga mı geçiyorsunuz bizimle yahu?

Bana göre dünkü mağlubiyet, Man Utd'tan yenilen 8'den daha da ağır ve endişe vericiydi. United maçında "Çok eksik vardı", "Rakip daha hazırdı" gibi bir takım bahaneler vardı ortada. Dünkü maçta ise Vermaelen ve Wilshere hariç ideal 11'iyle sahaya çıkan bir Arsenal izledik ve rakip de şu an Premier Lig'in en zayıf takımıydı. Hatta Arsenal dün galibiyet alsaydı, Steve Kean büyük ihtimal kovulacaktı. Tüm bunlara rağmen Blackburn, Arsenal'i dörtledi, ki Rovers'ın ligde en son 4 attığı maçı bulmak için 2008 Şubat'ına kadar geri sarmanız gerek. Arsenal'in, ligin ilk 5 maçından 4 puan aldığı sezonu bulmak için de Premier Lig'in "3 puanlı sistem" öncesi günlerine dönmeniz lazım. Arsenal, Lig Kupası'nda Birmingham'a yenildiğinden beri oynadığı 16 lig maçında, 3 galibiyet, 7 beraberlik ve 6 yenilgi aldı ve bu maçlarda -9 averajla oynayarak 16 puan topladı. Maç başına 1 puan ortalamayla oynadığınızda, Premier Lig'de küme düştüğünüzü hatırmatmama sanırım gerek yok. 

Açık söyleyeyim, bu rezil performanslara zerre üzülmüyorum. Arsenal camiasının, Wenger'in miyadının dolduğunu anlaması için götüne daha kaç tane daha tekme yemesi gerekiyor tam emin değilim ama ligin tepesindekinden sekiz, dibindekinden dört yenerek başlanan bu sezon benim açımdan oldukça umut verici. Geçtiğimiz hafta İngiltere hükümetinin resmi araştırma şirketi YouGov, Premier Lig taraftarı arasında yaptığı son anketin sonuçlarını açıkladı. Buna göre, "Hocanızdan memnun musunuz?" sorusuna verilen cevaplara göre yapılan sıralamada Wenger 16. sırada. Gel gelelim "Kovulsun mu?" sorusuna taraftar aynı cesaretle hala cevap veremiyor. Arsenal taraftarının büyük bölümü, 125 yıllık kulübün Wenger'siz zorlanacağını düşünüyor ya da yerine daha iyi bir hoca bulunmasının zor olduğunu. Yani, "Memnun değiliz ama belki değişir" düşüncesi hakim camianın genelinde. 15 yıldır takımın başındaki 61 yaşındaki bir adamın değişeceğini ummak gerçekten Polyannacılık. Hele ki bu adam, hatalarından ders almayı bir yana koydum, onların hata olduğunun bile farkında olmayan ve sürekli olarak aynı yanlışları yapan Wenger ise. 

14 Eylül 2011 Çarşamba

Bardağın Hangi Tarafı?

Maçtan önce 1 puan deseniz belki birçok Arsenal'li kabul ederdi ama maçın bitişi itibariyle 3 puanı kaçıran taraf Arsenal oldu. Dortmund'un puanı hak etmediğini söylemek de haksızlık olur. 

Maçın değerlendirmesini yapmakta zorlanıyorum çünkü ne tarafından baktığınıza göre yapacağınız analiz tamamen değişebilir. Bardağın dolu tarafından bakmak istersek, deplasmanda iyi savunma yapan ve Perisic şapkadan muhteşem bir tavşan çıkarmasa galip gelecek olan Arsenal'i övebiliriz. Bardağın boş tarafından konuşmak istesek de, maçın neredeyse tamamını mahkum oynayan Arsenal'in, alıştığımız hücum futbolunun kıyısından bile geçemediği için eleştirebiliriz. 

Sanırım doğru analiz yapmak için bu iki ekstremin ortasında bir yerlere konumlanmamız gerekiyor. Borussia Dortmund, geçen sene Avrupa'nın en iyi hücum eden takımlarından biriydi. Dün akşam da maça inanılmaz istekli ve hızlı başladılar. Arsenal'in henüz birbirlerine alışma çabasındaki stoper ikilisi ilk 15 dakikada 3 kere Dortmund orta sahasından çıkan toplarla yarıldılar ve Lewandowski bu hücumların birinde gol ile burun buruna geldi. Almanların göbekte boşluk bulmalarının nedeni, Arsenal'in maça hiç alışık olmadığımız kadar geniş bir alana yayılarak başlamasıydı. Normalde sahaya olabildiğince kompakt dizilmeye çalışan Arsenal, 50 metre genişliğinde ve 70 metre çapındaki bir alana hükmetmeye çalışıyor; oyuncular arasındaki mesafeler açıldığından hücumda top kayıpları yapılıyordu. Üstüne üstlük orta sahada topu alan her Dortmund'lu, Arsenal savunmasını yaracak pasları atacak zaman ve boşluk buluyordu. İlk 20 dakikada bayağı bir sallanan Arsenal, bu bölümü gol yemeyerek atlatıp yavaş yavaş oyunu daralttı ve ilk yarım saatin sonunda Dortmund'un hızını kesti ve orta sahada top yapmaya başladı. Arsenal'in topa hükmetmeye başlamasının hemen ardından golü bulmuş olması tabi ki tesadüf değil. 

İlk yarı sonunda golü bulmanın moraliyle soyunma odasına giden Arsenal'in biraz daha canlı bir şekilde geri dönmesini bekliyordum, ancak bunun gerçekleştiğini söylemem zor. Arsenal bütün ikinci yarıyı kendi sahasında oynadı ve bunu rakip kendilerini geri ittiği için değil, bilinçli bir taktikle yaptı. Wenger'in yıllardır bu tip oyunu oynattığını çok az gördük. Arsenal, Barca maçlarını saymazsanız, rakip kim olursa olsun oyunu kendi sahasında kabul eden bir takım değil ve yenildiği maçlarda bile topla daha fazla oynamaya alışıktı. Dün akşam maçın tamamını topun arkasında oynayan ve ilk 20 dakika hariç bunu da fena yapmayan bir Arsenal izledik. Geçmişte böyle oynamaya çalışan Arsenal genelde 2-3 golü birden kalesinde görürdü. Ancak orta sahadaki personel değişimi takımın defansif yönünü gerçekten güçlendirmiş. Dün Song çok iyi bir maç çıkardı ve yanında 90 dakika boyunca defansif görevlerini eksiksiz yerine getiren bir Benayoun buldu. Defans dörtlüsü de ilk 20 dakikadaki şoku atlattıktan sonra gayet iyi bir maç çıkardı. Özellikle Koscielny, bana göre Arsenal'in sahadaki en iyi adamıydı. Arsenal, iyi hücum eden rakibini kendi sahasında kurutmaya, Perisic'in süper golü kadar yakındı. 

Arsenal'in defansif yönünün iyiye gitmesi bardağın dolu yönü olabilir, ancak takımın hücumunun dağınıklığı gerçekten endişe verici. Swansea maçından sonra dün de kaleyi bulan toplam şut sayısı 2'de kaldı ve Arsenal alıştığımız hücum zenginliğini yine sahaya koyamadı. Gervinho dün çok dağınıktı ve kafasını bir türlü yerden kaldırmadı. Walcott gol pozisyonu dışında sahada yoktu. RvP ise gayretli de olsa, ileride yalnızları oynadı. Hücumu hareketlendirmek için oyuna giren Dos Santos'un, takım arkadaşlarından yaklaşık bir 15 kilo fazlası vardı ve ne kadar ağır kaldığına inanamadım desem yeridir. Arsenal hücumundanki vasat bireysel performansların üzerine takımın defansif taktiği eklenince, takımı ileri giderken pek göremedik. Bu noktada Wenger'in köklü bir mentalite değişikliğine gitmeye çalışıp çalışmadığı sorusu geliyor aklıma. Acaba 15 yıllık hücum futbolunun sonuna mı geldik? Bundan sonra Arsenal daha defansif anlayışla mı sahada olacak?

Wenger'in bu yaştan sonra felsefe değişikliğine gideceğini zannetmiyorum ama belki biraz daha dengeli bir takım elde etmek adına bir takım ayarlamaların sonuçlarını izliyor olabiliriz. Benim, daha muhafazakar taktiklerle oynayan bir Arsenal izlemekten yana bir şikayetim yok, ancak takım daha az hücum edecekse hücumdaki verimliliğini iki gömlek yukarı çekmek zorunda. Her maç 10 pozisyona girip 1'ini gole çeviren Arsenal tarih olacaksa, girdiği her 3 pozisyondan 1 gol çıkarabilen bir hücum hattı izlememiz gerekir. Bunu yapacak personel Wenger'in elinde var mı diye sorarsanız, cevabım "hayır" olur. 

Başta dediğim gibi, beraberlik fena sonuç değil ve bardağın dolu tarafını görmek isteyenler için bu maçtan çıkacak olumlu sonuçlar da var. Şu an Wenger'in önündeki en büyük zorluk, yeni biraraya gelen takıma kendi felsefesini bir an önce aşılamak. Arteta, Benayoun ve Gervinho, Arsenal'in hücum ritmine alıştıklarında, daha iyi hücum eden bir takım izlememiz olası. Şu an için "Umut Gooner'ın ekmeği", deyip önümüzdeki maçlara bakmaktan başka yapacak bir şeyimiz de yok. 

11 Eylül 2011 Pazar

Kuğu Gö*ü

Tablo oldukça tanıdık. Arsenal'in, rakip kim olursa olsun, kendi sahasındaki maçları domine ettiği günler çoktan geride kalmış, Premier Lig'e yeni çıkmış ve ilk 3 maçında gol atamamış bir Swansea bile, Emirates'e gelip ev sahibine kafa tutabiliyor. Yapılan transferlerle taraftarın gözü boyanmaya çalışılsa da, Arsenal'in Premier Lig'de iddialı olacak güçte olmadığı çok açık.

Bir istatistik vererek başlayayım yazmaya. Swansea'nin hediye ettiği topu Arshavin'in boş kaleye yuvarlamasını saymazsanız, Arsenal'in kaleyi bulan ilk şutunu görmek için, 83. dakikada Chamakh'ın kafasını beklemeniz gerekiyordu. 93'te Gibbs'in şutunu buna eklerseniz 2'ye, yani Arsenal'in, Premier Lig'e yeni çıkmış Swansea'ye karşı, kendi sahasında kaleyi bulan şut sayısına ulaşıyorsunuz. Bu performansın tek kelimelik bir tanımı var ki o da 'Skandal'.
Arsenal hücumunun gol umudu olan RVP'nin pas ve şut grafikleri yukarıda. Bu tablolara baktığımda, ilk dikkatimi çeken şey, Van Persie'nin ceza sahasında hiç bir şey yapmadığı. Takımın en ucundaki adam, rakip ceza sahasında hiç bir şey üretemezse, Arsenal gol atmak için rakip kalecinin hediye edeceği topa muhtaç kalır tabi ki. Eğer United maçını izlediyseniz, Hernandez'in arkasında ikinci forvet olarak oynayan Rooney'in de ceza sahası dışarısında bir çok pas yaptığını, ancak takım pozisyona girdiğinde hep doğru yerde bitiverdiğini görürsünüz. Arsenal hücum ederken, RVP ya hep yanlış yerde yakalanıyor yada o doğru yerde olduğu zaman iki kanat oyuncusu Walcott ve Arshavin doğru pası atamıyor.

Yanlış anlaşılmasın, Arsenal hücumunun verimsizliğini tamamen RVP'ye bağlamak gibi bir niteyim yok. Aksine, ileri üçlünün bana göre en iyi adamı RVP idi. Yanındaki iki kanat oyuncusu hiç bir şey üretemiyorken, Van Persie'nin tek başına yapabilecekleri tabi ki kısıtlı olacak. Dünkü maçta, Walcott özellikle berbattı. Sezon başından beri, kendisinde anlayamadığım bir sinir, bir çirkeflik hali var. Maç boyunca hakemle dalaşmaktan, sağa sola sataşmaktan futbol oynayacak vakti kalmıyor. Dün 90 dakika boyunca yaptığı 30 pasın 11 tanesini rakibe verdi, 12 tanesi de geriye doğru oynadı. Yani Arsenal'i ileri taşıyacak adamların başında gelen Walcott'un ileri doğru yaptığı başarılı pas sayısı 7 idi. Genelde böyle berbat pas yüzdeleri tutturan adam Arshavin daha derli toplu gözükse de, bal yapmaktan yine uzaktı. Onun da, ceza sahası içerisine yaptığı isabetli pas/orta sayısı sadece 1 idi.

Hücum hattının etkisizliğinin, Arsenal'in skor üretemeyişindeki etkisi büyük de olsa, orta sahanın da üzerine düşeni tam olarak yaptığını söyleyemem. Mikel Arteta, daha ilk maçını oynadı ve performansı genel olarak olumluydu. İspanyol, daha ilk dakikada Ramsey'e güzel bir pozisyon hazırladı ancak Ramsey topu yörüngeye oturtarak bu şansı harcadı. Oradan sonra da Arteta, rakip defansı yaracak adam gibi gözüktüyse de, takım arkadaşları kendisine ayak uyduramayınca çok da etkili olamadı. Bu verimsizliğin asıl sorumlusu, Arteta'nın yanında oynayan Ramsey'di bana göre. Sezon başlayıp ilk 11'e yerleştiğinden beri, Galli oyuncunun Arsenal kalibresinde olup olmadığına dair ciddi soru işaretleri ortaya çıkmış durumda. Her ne kadar Wilshere'ın iyileşmesiyle kendisi kulübeye dönecek olsa da, bana göre şu anki formuyla Ramsey, Arsenal orta sahasının yükünü kaldırmaktan çok uzak. Yukarıdaki grafiklerden Arteta ve kendisinin maç boyunca attığı paslara bakarsanız, Ramsey'in sürekli olarak yana oynadığını ve ceza sahası çevresinde neredeyse hiç bir olumlu pası olmadığı görürsünüz. Genç oyuncunun bu eksikliğinin bir süredir farkındayız, ancak ben, takıma yerleşip kendine güveni arttıkça bunun ortadan kalkacağını da düşünüyordum. Nitekim, Ramsey'i Galler Milli Takımı formasıyla izlerseniz, bu tip pasları çatır çatır attığını görürsünüz. Eğer, benzer bir formu Arsenal formasıyla da yakalayamazsa, kısa sürede kendisini hem Wilshere'in hem de Benayoun'un arkasında yedek beklerken bulabilir. 

2 hafta önce 8 köşe olmuş Arsenal için, dünkü maçı gol yemeden bitirmek önemliydi. Per Mertesacker'in katılımıyla toparlanacak diye beklediğimiz defans, Vermaelen'in sakatlığıyla yine eksik hale düşmüş oldu ancak dünkü performansları fena değildi. Mertesacker'in tek bariz hatası, 7. dakikada sağdan gelen ortaya, Danny Graham'ın ayağını sokmasını engelleyemeyişi oldu ki, Sczcesny mükemmel bir kurtarışa imza atarak kendisini kurtardı. Aynı Szcz, 92'deki Swansea kornerinde boşa çıkarak neredeyse rakibe 1 puan hediye ediyordu. Bana göre, Mert'in katılımıyla biraz ağırlaşmış durumdaki Arsenal savunmasının sahada alacağı pozisyon biraz daha derin olmalı. Wenger'in yıllardır orta sahaya yakın kurduğu defans hattı, şu anki personeli ile, rakip arakasına top attığında geri koşmakta çok zorlanacak. Özellikle, sol bek oynayan Gibbs'in, sürekli olarak pozisyon hatası yapıp, bölgesini maymun g*tü gibi açıkta bıraktığını hesaba katarsanız; stoperler ağır kaldığı zaman kademeye girecek tek adam Sagna kalıyor. Wenger'in, Gibbs'i bir an önce kenarı oturtup Andre Santos'u bu bölgeye monte etmesi gerek. Bu arada her iki Arsenal bekinin de, Man Utd maç kasetleri izleyerek orta yapmayı öğrenmesi gerek ki, dün, Gibbs ve Sagna'nın toplam 11 orta denemesinin 9'u rakibe gitti. Gerçi bu istatistiğin kötü olmasında, Arsenal'in rakip ceza sahasında adamının olmayışının da payı büyük. 

Biliyorum, bir çok Arsenalli, yeni transferlerle beraber yeni bir sayfa açmak istiyor. Takımın, üstüste alacağı galibiyetlerle lige tekrar ortak olmasını bekliyor. Bana göre, kimse boşuna ümitlenmesin. Arsenal, geçen sene Cesc ve Nasri'li kadrosuyla ligi 4. bitirdi; Arteta ve Gervinho, bu ikilinin yerini doldursa bile takımın seviye atladığını söylememiz zor olur. Kadro krizi, Arsenal'in problemlerinden sadece birisiydi ve 5 transfer bunu çözmüş olsa bile (ki bence çözmedi) daha yapılacak çok şey var. Wenger, son 3 senedir aynı diziliş ve taktiklerle oynuyor ve bu sürede takımın hücumdaki etkinliği her geçen gün geri gitti. Rakip ceza sahası önünde verkaçlarla, duvar pasları ve öldürücü arapaslarla şov yapan Arsenal'den artık eser yok. Dün akşam da, Swansea bir gol hediye etmeseydi, büyük ihtimal maç başladığı gibi bitecekti. Wenger'in bir an önce takımda bazı köklü taktiksel değişiklere gitmesi gerekiyor. Aynı takım, aynı diziliş, aynı taktik ve hatta aynı oyuncu değişikleriyle nereye kadar diyeceğim ama biz son 6 senede aynı hataları yapmaktan bıkıp usanmamış bir adamdan bahsediyoruz. Bana göre, Wenger'in elinde Arsenal'i başarıya götürecek bir reçete yok ve kulübün içerisinde ona bu konuda yardımcı olacak hiç kimse kalmadı. Şampiyonlar Ligi'nin başlaması ve İngiliz kışının üzerimize çökmesiyle, çok daha zorlu geçecek bir periyod Arsenal'i bekliyor ve Wenger'in son 6 senedeki tek başarısı olan "Şampiyonlar Ligi'ne kalmak" da o kadar kesin gözükmüyor. Takımın, Aralık ayının ilk haftasına kadar oynayacağı maçlara bakarsanız, iki Londra derbisi haricinde nispeten daha 'kolay' bir fikstürü olduğunu görürsünüz. Umarım Arsenal, bu periyodu minumum kayıpla geçerek, fikstürün daha zorlaşacağı Aralık sonrasına kendini toparlamış bir şekilde girer. Aksi takdirde, 2012, Wenger için berbat bir yıl olabilir. 

*t

8 Eylül 2011 Perşembe

Fergie Sabiti

Alex Ferguson, Manchester United'ın başına geçtiğinde takvimlerde Kasım 1986 yazıyordu. Hani şu Çernobil ve Challenger felaketlerinin olduğu, Master of Puppets ve Reign Blood'ın piyasaya çıktığı, Meksika'daki Dünya Kupası'nda Maradona'nın "Tanrının eliyle" gol attığı ve sonra da kupayı kaldırdığı yıl. Türkiye, darbe sonrası bunalımlı dönemlerini yaşıyor, arabesk müziğin altın yıllarından biri, ilk Mc Donald's Taksim'de açılmış, 0 kilometre Doğan'ın fiyatı 6 milyon lira. Dünya, Türkiye ve futbol o günlerden bu güne o kadar hızla yol aldı ki, şimdi 1986'yı yontma taş devriymiş gibi hatırlıyoruz. Kapitalizm, emperyalizm, globalleşme, teknoloji devrimi çevremizdeki her şeyi değiştirdi ama yaşamımızda tek şey sabit kaldı: Fergie.

"Bizim motivasyonumuz yaptığımız her şeyde, herkesden daha iyi olmak zorunda oluşumuzdur", diyor Fergie. 25 yıldır tek adamı olduğu kulübün felsefesini açıklarken. 1999'da Lig, Şampiyonlar Ligi ve Federasyon Kupası'nı kazandıktan sonra yapılan bir röportajında, kendisine neden kulüp üzerinde 'mutlak kontrol' talep ettiği soruluyor. "Kontrol elinizde değilse, vizyonunuz, hedefleriniz ve rüyalarınız da olmaz. Futbol dünyasında size kontrolü getirecek tek şey zamandır ve size zaman verecek tek şey de başarıdır. Maalesef her teknik adama zaman verilmiyor'', diyor. Haklarını yemek olmaz, Man Utd camiası Fergie'ye zaman verdi, kontrol verdi, para verdi. Ferguson da bunların karşılığını 36 kupayla ödedi. Ama 25 yılın sonunda, Mayıs 2011'de Ferguson, Barcelona'nın biyonik oyuncularının takımını sahadan silmesine tanıklık etmek zorunda kaldı. "Hiç kimse", diyordu Fergie maçtan sonra, "Hiç kimse bizi böyle ezmedi". 
1986'da United'ın başına geçtiğinden beri çok az takım Ferguson'u böylesine zorlamıştır. Çok az takım, Fergie onlardan intikamını almadan United'ın elinden kurtulmayı başarmıştır. Bugün Barcelona'nın elinde bulunan ve birçoklarının "Gelmiş geçmiş en iyisi" diye adlandırdığı takım da bunlardan birisi olacak gibi duruyor. Ama tabii Ferguson'u yıldırmak için bundan çok daha fazlası gerekiyor. Nitekim, kendisi bu yollardan daha önce geçmiş ve zamanla hep zirveye dönmeyi başarmış bir kurt. Kasım 1994'te Fergie, United'ın başında Nou Camp'a çıktığında, Cruyff'un Guardiola'lı, Romario'lu, Stoichkov'lu Barça'sı tarafından dümdüz ediliyordu. 4-0'lık mağlubiyetten sonra Ferguson, "Barcelona'nın kalitesine yaklaşamadık bile", diyor; adeta Mayıs 2011'de yapacağı konuşmayı ilk defa orada dile getiriyordu. 1994'teki galibiyet belki Ferguson'u biraz sallamıştı, ancak kesinlikle yıkamadı. Tersine, başarıya olan açlığını kamçıladı. O günden 4,5 sene sonra Fergie tekrar Nou Camp'a döndüğünde, takımı bu sefer Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıracaktı. 

İlginç olan, 1994 ve 2011 yenilgilerine Fergie'nin verdiği tepkinin tıpatıp aynı olması: Takıma gençlik takviyesi yapmak. 1994 yenilgisinden 1 ay sonra, Galatasaray karşısında David Beckham adlı genç oğlana ilk kez forma veren Fergie, 2011 yenilgisinin sonrasında kurduğu takıma De Gea, Smalling, Cleverley, Jones, Wellbeck gibi gençleri monte ediyordu. 1994 yazında Andy Cole'u, Newcastle United'tan İngiltere rekoru bir ücretle alırken, bu yaz da Ashley Young'ı daha diğer rakipleri transfer pazarının kapısını açmadan kadrosuna katıyordu. Yıllar geçmesine rağmen, Ferguson'un başarıya olan açlığının hiç azalmadığı ortada. Zaten senelerdir, her sezon rakiplerin birbirlerine sordukları soru da onun ne kadar daha devam edeceği. 

Ferguson emekliliğe 2002'de yaklaştığı kadar hiç yaklaşmamıştı. Manchester United, Sven Goran Eriksson ile anlaşmış, duyuruyu yapmak için Fergie'nin emekliliğini açıklamasını bekliyordu. Ama o gün olan oldu ve İskoç "Emekli olmak için çok yaşlıyım", diyerek emeklilikten vazgeçti. Ferguson'un United'ta kaptanlığını da yapmış olan Bryan Robson, konuyla ilgili fikri sorulduğunda "Alex'i, United'ı bırakırken düşünemiyorum. Onu kulüpten ayırmak için yaka paça taşıyıp dışarı koymaları gerek. Yaptığı işe doyamıyor ve yaşlanması tutkusunu zerre azaltmıyor. O tutku, onun içerisinde hep  olacak", diyordu. 

Ferguson'un içindeki bu tutku Glasgow'da geçirdiği gençliğinde orta çıkmaya başlamıştı. Babası Alex Sr., tersanede haftada 68 saat çalışıp eve 7 pound getiren çalışkan bir adamdı ve Alex Jr. onu "Sıkı disiplin adamıydı. Bana hayatta neyin değerli olduğunu öğretti", diyerek anıyordu. Ferguson'a futbol aşkını asıl aşılayanlar ise 12-16 yaşları arasında üyesi olduğu izci kampının futbol tutkunu lideri Johnny Boreland ile Rangers'ın hocaları Bill Struth ve Scot Symon idi. Ferguson futbolcu olarak çalıştığı Symon'u "Takımın üzerinde inanılmaz derece dominantı ve yöntemlerinin tamamı disipline dayanıyordu. Fazla konuşmazdı ve zaten konuşmasına gerek de yoktu. Otoriter aurası bile sizi etki altına almaya yetiyordu", sözleriyle anlatıyor. Bu üçlünün genç Fergie üzerindeki etkisi büyüktü, ancak onun hocalığa adım atmasını sağlayan,onu milli takımda beraber çalışmak için davet eden, eski Celtic ve İskoçya teknik direktörü Jock Stein'dı. Maalesef 1985'de Galler'e karşı oynanan bir Dünya Kupası eleme maçında Fergie, Stein'ın sahada kalp krizi geçirmesine ve stadın revirinde hayatını kaybetmesine şahitlik etmek zorunda kaldı. Ancak bu tramvatik olay bile onun savaşçı kişiliğini yıldırmaya yetmiyordu.
İlkokul öğretmenlerinden birisi, Ferguson'un kişiliğini "Boş bir odada bir kavga çıkarmayı başarabilir", şeklinde tanımlıyordu. Bu kişilik Ferguson'a, aynı örnek aldığı Symon gibi çok kuvvetli bir otorite aurası oluşturmasında yardımcı oluyor, İskoç teknik adam, Aberdeen'in başında geçirdiği 8 yılda Rangers ve Celtic dominasyonunu yerle bir ediyordu. 3 lig, 4 kupa ve 1 Kupa Galipleri Kupası'nın kazanılmasında Fergie'nin meşhur öfkesinin payı büyüktü. O dönemde Ferguson'un altında genç takım hocası olarak çalışan Jim Murphy patronu için "Bazen biraz fazla agresif ve huysuz bir ihtiyar gibi davrandığı olurdu, ancak sizden yüzde yüz elli verim almasını da bilirdi", diyordu. 

İskoçya'daki başarısını takiben United'ın başına geçmeye hazırlanan Fergie'nin ünü, daha İngiltere topraklarına adım atmadan, ondan iki sene önce Man Utd'a transfer olan öğrencisi Gordon Strachan tarafından bütün takıma yayılmıştı bile. Strachan, yeni hocalarının nasıl bir diktatör olduğunu United'lı oyunculara anlatmış, herkes endişeli bir bekleyişin içine girmişti. Ferguson'un ilk günlerini Strachan sonradan şöyle anlatıyor: "İlk bir iki hafta, hatta ilk bir iki ay süt dökmüş kedi gibiydi. Bütün takım bana bakıyordu çünkü Ferguson'u Hannibal Lecter gibi bir adam olarak tarif etmiştim". Strachan'ın takım arkadaşı Norman Whiteside ise "Gördükleri karşısında büyülenmiş gibiydi. Antreman sırasında yanıma gelip "Çok büyük kulüp, değil mi" diye sorardı", diyordu. Ancak her iki oyuncunun da eklediği üzere, Ferguson'un süt dökmüş kediden "Tüküren Kobra" lakabını almasına geçen süre sadece birkaç aydı. 

Mark Hughes, "Bizi, günümüzü geceye çevirecek kadar korkuturdu''; Bryan Robson ise "Bazı oyuncuları korkudan neredeyse öldürecekti", diye anlatıyor o günleri. Ferguson'un 1988'de takımdan yolladığı Graeme Hogg ise "Eğer yaptıklarınızdan mutsuz olduysa, yüzünü, sizinkinin birkaç santim dibine kadar getirip avazı çıktığı kadar bağırırdı", diyerek Ferguson'un sonradan "Saç kurutma makinesi tedavisi" olarak anılacak yöntemini ilk tanımlayan oluyordu. Yöntemin saç kurutma makinesi diye anılmasının sebebi, Ferguson'un bağırışlarının karşısındakini bütün saçlarınızı geriye yapıştıracak kadar kuvvetli olmasıydı. Tabii ki bu yöntem herkesin onayladığı bir tedavi değildi. Ferguson'un eski beklerinden Colin Gibson, bu tantrumları "Bunun, iyi yönetim ya da çok zekice bir şey olduğunu söyleyemem. Bana göre bu yöntemler, yenilgiyi hazmedemeyen bir adamın, sinirini başkalarından çıkarıp rahatlamasından başka bir şey değil", diye tanımlıyordu. Ferguson'un olumsuz eleştiri alan asıl yönü, soyunma odasında kontrolü zaman zaman kaybedip, eline ne geçerse karşısındakilere fırlatmasıydı. Aberdeen'deyken bir çaydanlık kaynar suyu oyuncularına fırlatmış ve neyse ki ıskalamıştı. Yine aynı takımda, dalga geçen bir oyuncusunun kafasından aşağı kirli çamaşır sepetini boşaltıp, zavallı elemanı bir de suratına yapışan iç çamaşırını almadığı için azarlamıştı. Tabii ki bu atış talimlerinin en meşhuru (ve en isabetlisi), 2003'te David Beckham'ın kaşını açan krampondu. O olaydan sonra kendisine yöneltilen "Korku diktası" eleştirilerine, "Takımı, korkuyla yönetmeye çalıştığım filan yok. Oyuncular öfkeme olumlu tepki veriyorlar mı onu söyleyin. Kasıtlı olarak kimsenin kalbine korku yerleştirmek gibi bir amacım yok ama sahada %100'ünü vermeyen oyunculara sinirlenmeden durabilen hocaları da anlayamıyorum", diyerek cevap veriyordu. 
Ferguson'un oyuncularına karşı böylesine sert olması biraz garipti çünkü kendi oyunculuk kariyerine iki acımasız karar yön vermişti. 1969'da İskoçya Kupası finalinde, marke etmekle görevli olduğu adam Billy McNeil'i kaçırıp, aynı oyuncu Rangers'ın Celtic karşısındaki 4-0'lık hezimetinin perdesini açan golü atınca, hocası Davie White öylesine sinirlenmişti ki, Ferguson'a bir daha Rangers forması vermedi. Geçirdiği bir sakatlık sonucu kariyerini bitirmek zorunda kalan Fergie, kendisine teşhis koyan doktorun birkaç yıl sonra,  "Oyuncuyu korumak için teşhisi olduğundan daha kötü gösterdiğini" açıklamasıyla bir başka şok daha yaşıyordu. Tüm bu yaşananların onu nasıl etkilediğini sorulduğunda "Bu olaylardan sonra bir daha asla taviz vermemek için kendime söz verdim", diyor ve ekliyor: "Bazen duygusuz olmak zorunda ve bir takım kararları acımasızca almak zorundasınız."

Onun hocalık döneminin en acımasız kararlarından birisi, Abardeen ve United forması altında 10 seneden uzun bir süre kaleciliğini yapmış Jim Leighton'u, 1990 Federasyon Kupası maçındaki kötü performansından sonra takımdan uzaklaştırmasıydı. Yıllar sonra sorulduğunda Leighton hala "Onu affedebileceğimi sanmıyorum", diyordu. Daha yakın tarihten bir örnek ise, Ferguson'un tepesini attıran Berbatov'u, Premier Lig'in en çok gol atan adamı olmasına rağmen Şampiyonlar Ligi Finali'nin kadrosuna almayışıydı. Maçtan sonra Berbatov "Çok büyük hayal kırıklığı ve utanç içerisindeyim", diyerek Fergie'ye tepkisini dile getiriyordu. Ama kurt İskoç'un bu pek de umrunda olmayacaktı çünkü bu kendisinin kestiği ne ilk cezaydı ne de son olacaktı. Jaap Stam, otobiyografisinde biraz fazla anlattığı için, Paul Ince şımardığı için, David Beckham pop yıldızı gibi davranmaya başladığı için, Dwight Yorke, Jordan ile fazla medyatik bir ilişki yaşadığı için takımdan şutlanmıştı. "Başarı bazı insanları değiştiriyor", diyordu Fergie; "Rehavet ile baş etmek için bir mekanizmam var. Bunun işaretlerini yakalamak için hep tetikteyimdir ve hata yaptıkları anda bunu ilk öğrenen de oyuncular olur."

Yolladığı oyuncuların kariyerlerinin hep baş aşağı gidişine bakarak Fergie'nin maldan anladığı söylenebilir. Kendisinin disiplin sebepleri yüzünden bıraktığı oyuncuların çok azı, başka takımlarda performans vermeyi başardı ve Fergie'nin öğrencileri bu gerçeğin hep farkında oldular. Çalıştırdığı takımlardaki oyuncular, ne kadar yıldızlaşırsa yıldızlaşsın, Ferguson'un gözünde, 'kapı dışarı edilmeye birkaç kötü performans uzakta' olduklarını bildiler. Geçen sene ortasında Rooney'in City tarafından kafası karıştırıldığında, Fergie ve takımı arkalarına bakmadan yollarına devam ettiler ve yıldız oyuncuyu kararını tekrar düşünmek zorunda bıraktılar. Dünyanın en pahalı oyuncusunu satmış bir hoca olan Fergie için değişmeyen tek şeyin "Fergie sabiti" olduğu, son 25 yılda herkesin kafasına yüzlerce kez kazındı. 
31 Aralık 2011'de Fergie 70 yaşına basacak ve her sezon olduğu gibi bu sezon da bütün rakipleri "Artık bıraksa ya!" diye iç geçirecek. "Buna sağlığım karar verecek", diyen Fergie'nin başarıya olan açlığı hiçbir zaman azalacakmış gibi gözükmüyor. Hele ki kendi jubilesini gölgelemeye çalışan Barça, parayı bulunca sesi gür çıkmaya başlayan City ve eski rakipler Dalglish ve Wenger ortamdayken Ferguson'un emekli olmayı isteyeceğini zannetmiyorum. Bundan 3-4 sene önce onun koltuğu için tek aday Mourinho gösteriliyordu ama United'ın, Barcelona'yı yakında bırakacağını açıklayan Guardiola ile de ciddi olarak ilgilendiği biliniyor. "Benim pozisyonumun ne zaman boşalacağını söylemek zor. Sağlığım buna karar verecek ama bir gün 'Alex artık sen yaşlandın, biz yolumuza başkasıyla devam etmek istiyoruz' diyen olursa, o da problem değil", diyor Fergie. Kendisinin domine ettiği bir ligde başka takım taraftarı olmak çok zor olsa da, zaman zaman 5 yaşında çocuk gibi açıklamalar yapıp bizi delirtse de, taze taze bize bir 8 acısı yaşatmış da olsa, onsuz Premier Lig'in bir şeylerinin eksik olacağı kesin gibi. Umarım Barcelona'yı bir kez daha devirip Avrupa'nın tepesine çıktıktan sonra kendisine yakışan bir son ile uğurlanır. 

Not: Yazının büyük bölümünün kaynağı FHM yazarı Simon Burnton'a teşekkürü borç bilirim.