11 Aralık 2010 Cumartesi

Şöhretsizinden de Koy

Galatasaray tarihinin en dip noktasına ulaştı, basında okuduklarımıza inanırsak, yönetim çareyi yine transferde arayacak. Ben Türkiye'deki spor medyasının yazdığı maç skoruna bile inanmayan birisi olarak, şu anda ortaya atılan isimler üzerinden yorum yapmak istemiyorum. Ancak, endişem, yönetimin, taraftarın gözünü boyamak adına, takımın kimyasını tamamen bozan 'isimli' oyuncu transferlerine devam etmek isteyecek olması. Bana göre, Galatasaray artık transfer politikasını tamamen değiştirmeli. Fenerbahçe'nin senelerdir acısını çektiği, Beşiktaş'ın da yeni yeni keşfettiği "Denk getirebildiğimiz en meşhur oyuncuyu alalım" düsturu, belli ki iyi sonuçlar vermiyor.

Peki ne yapmak lazım?

Bize Aç Oyuncu Lazım
Tabir klişe olabilir ama klişe olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Hatta, Türkiye Ligi'nde şu anda yaşananlar bu lafın bilimsel ispatı gibi.

Bu aç oyuncu meselesine girmeden önce, kendi ligimizin Avrupa'daki konumunun ne olduğunu belirlememiz gerekiyor. Yani Türkiye Ligi, büyüyünce ne olmak istediğine karar vermeli. Porkekiz, Fransa mı? Yoksa Katar, BAE mi?

Şu an, her ikisinin ortasında bir yerdeyiz; yani Yunanistan olmuş durumdayız. Komşuda da Olympiakos/Panathinaikos 30+ meşhurları takımlarına doldurdu; kulüpler düzeyince hiç bir başarı gelmez oldu; Avrupa'ya futbolcu ihracatları durdu ve milli takımları zor durumda. Tanıdık değil mi? Aynı semptomlar bizde de var. Biz de Şampiyonlar Ligi'nde sıfır çekilen yıllara geri döndük bu sene.

Her iki ligin de gerilemesinin altında yatan sebep benzer aslında. Hem Türkler, hem de Yunanlar, kısa yoldan Premier Lig, La Liga olmak istiyorlar. Portekiz olmak ya da büyüyünce Fransa olmaya çalışmak her iki ülkeyi de kesmiyor. Premier Lig olmak istemek güzel de, bu noktaya ulaşmak için gerekli hiç bir altyapıyı hazırlamadan, sadece büyük liglerin eskilerini toplayarak olunmuyor işte. İnsan parasıyla rezil oluyor görüldüğü üzere.

Konuyu fazla dağıtmayalım. Bizim 3 büyüklerin, artık doğru düzgün 'scouting' sistemleri oturtup, Dünya Futbolu'nun genç yeteneklerini, içeride ve dışarda aramasının vakti geldi. 30'una gelmiş, kariyerinin sonuna yüksek maaş alarak süzülmek isteyen oyuncu profiliyle hiç bir yere gidilmediği açıkça ortada. En iyisi yol yakınken dönmek; Misimoviç'in senelik maliyetiyle 30 tane kadar scout tutmak gerek.

Scout tutmakla iş bitmiyor tabi de anlatmak istediğim kafanın değişmesi gerektiği. Türkiye Ligi, Avrupa'da tutunamayan ve Arabistan'a gitmek istemeyen oyuncuların, Akdeniz tatili yaptıkları lig olmamalı. Bize, Avrupa arenasına futbol oynayarak çıkmak isteyen oyuncular lazım. Bundan dolayı, büyük takımlarımızın, Real Madrid olmadan önce Lyon, Porto olmayı hedeflemeleri gerekiyor. Yarın transfer dönemi başladığında, beni en çok heyecanlandıran isimler, daha önce duymadıklarım olacak. Premier Lig'den, 30 yaş civarı, ortalama bir kariyeri olan bir adam gelirse, yönetimi de bizzat tebrik edeceğim. (Dün Robbie Keane ismini okudum bir yerde bu profile cuk oturdu bak)

Biri Yer Biri Bakar
Şöhretli, ancak sahadaki performansı ismi kadar büyük olmayan adamları almanın bir başka riski daha var. Özellikle Galatasaray'ın kronikleşen sorunlarından biri olan kamplaşma sorunu. Kendilerinin iki katı maaşı zamanında ödemelerle alan yabancı oyuncular, sahada yeterli performansı göstermediğinde, Türk meslektaşları tarafından kolayca defterden siliniveriyorlar. Bizim oyuncular, yabancılara ödenen paraların, onları Türkiye'ye çekebilme maliyeti yüzünden astronomik olduğunu bir türlü anlamak istemiyor.

Galatasaray'daki takım kimyası sorunları biraz daha derin aslında. Kulübün yakın geçmişinde ağır etkileri bulunan Fatih Terim, Hakan Şükür gibi adamlar, burada daha önce de bahsettiğim üzere hizipçi, adam kayırmacı, ahbap çavuşçu bir kültürden geliyorlar. Terim'in bu kültürden milli takımda bile vazgeçmediğini, sürekli "kendi adamlarını" takıma çağırmakta ısrar ettiği ortada. Hakan'a ise hiç girmeyeyim zaten. Neyse ki, kendisinin Galatasaray'la uğraşacak zamanı yok bu aralar. Daha büyük hedeflerin peşinden gidiyor ki, bu Galatasaray açısından hayırlı da olsa, memleketin geleceği açısından oldukça kötü bir haber.

Galatasaray'ın kronik sorunlarının, Terim ve Şükür gibi atalardan, Arda, Servet, Sabri ve Mustafa Sarp gibi torunlara miras bırakıldığı açık. 2 senedir, Galatasaray içerisindeki gruplaşma hakkında haber çıkmayan gün yok gibi. Eleno'ya karşı, Rijkaard'a karşı, bayıra karşı, ona buna karşı gruplaşıldı. Bir takım amaçlara ulaşıldı. "Bana güvenilmezse, ben takımı sabote ederim" açıklamaları yapılacak kadar olay ayyuka çıktı. Bana göre, bu pislik temizlenmeden, isterseniz Barça'yı komple transfer edip başına da Batman'i getirin, alınacak sonuç değişmeyecek. Futbolcunun hocasını sabote edip etmediğinden emin olamadığınız bir ortamda, hangi taktikten, hangi oyun felsefesinden bahsedebilirsiniz ki?

Sorunun kısa vadedeki çözümü düşük profil oyuncu transferi. Bizim futbolcuları ne yetenek olarka, ne maaş olarak fazla rahatsız etmeyecek, takım oyuncularının bulunması. Yani yeni Prekaziler, Caponeler, Falcolar, Götler!

Zeki, Çevik, Ahlaklı
Eğer Galatasaray yönetimi illa ki, yüksek profil adam alacağım diyorsa, geçmişe iyi bakmak zorunda. 3 büyüklerin, son 15 senedeki trilyonlarca yabancı transferini akla getirince, öne çıkan sadecee 2 isim var: "Hagi ve Alex". Peki bu adamları başarılı yapan ne?

Sorunun tek kelimelik cevabı: "Profesyonellik" sanırım.

Büyük takımlarımız, transfer yaparken oyuncuların kişiliklerine iyi bakmak zorunda. Futbolcu dediğin kavun değil tabi dibini koklayalım ancak milyonlarca doları yatırdığınız adamı iyice araştırmak zorundasınız. Misimoviç'i transfer edip sonra "Bu adam tembel" diyor, Kewell'ı "Hep sakat", Lorik Cana'yı da "Fazla defansif" diye eleştiriyorsanız, dersinize hiç çalışmamışsınız demektir. Türk sporunun en özlü deyimlerinden birisi olan "Gol makinası diye aldık, çamaşır makinası çıktı" lafı da bu kronik rahatsızlığı güzel özetler aslında.

Omuzlarda Getir, Taş Atarak Gönder
Buyrun "isimli" oyuncunun bir başka garip etkisi daha. Türkiye'ye transfer olan oyuncuların meşhur olanları, Atatürk Havaalanına hiç ayak basmış mıdır acaba? Bilumum yabancı oyuncu, ülkeye gelişte, aprona yanaşan taraftar grubu tarafından karşılanıyor, 6 ay sonra giderken taksici bile gece tarifesi açıyor adamlara.

Havaalanındaki kalabalık ne kadar büyükse, bir oyuncudan beklenti de o kadar yüksek oluyor. Ne zaman, ortalamanın üzerinde bir adam sahaya adım atsa, bizim 3 büyüklerde camia olarak bir yavşama görülmekte. Yönetim, taraftar, takım ve teknik direktör "Tamam, bu adam kurtarsın bizi" havasına girerken, Anadolu'nun bağrından kopan rakip futbolcular da "Aha şöhretli yabancı, kırın bacaaanı!!" psikolojisine bağlıyor. Omuzlara alanlarla, bacağını kırmaya gelenler arasında sıkışan adamımız da, hiç bir şekilde verimli olamıyor tabi ki.

Düşük profil oyuncu transferi, bu beklenti sorununun da çözümü aslında. Adı, performansından büyük adamları takıma toplayarak, bir "yıldızlar topluluğu" yaratmış olmuyor; aksine bir beklenti kartopunu dağdan aşağı salıyorsunuz. İlla ki "isimli" topçu alacam diyorsanız, bari adamı deniz yoluyla Mersin'den sokun ülkeye ki, havaalanın tramvasını yaşamasın.

Yani Diyorum Ki
Çok önemli tespitler yapmadığımın farkındayım. Transfer dönemi öncesi kafamdaki bir takım endişeleri buraya yazmak istedim. Galatasaray yönetiminin, eldeki kimyası kaymış takımı düzeltmek için, denenmiş ve sonuç vermemiş yöntemlere başvurmayacak kadar akıllandığını umuyorum. Umarım, araştırarak, düşünerek ve danışarak transfer yaparlar. Umarım Galatasaray, adını hiç duymadığım adamları transfer eder de, her transfer haberinden sonra bana "O kim lan?" dedirtir. Özledim, nitekim yeni transferin ne mal olduğunu sahada keşfettiğimiz günleri.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder