30 Kasım 2010 Salı

Özlemişiz

Shawcrosszede Aaron Ramsey, dün akşamö 9 ay sonra ilk defa sahadaydı. Form tutması için, 3 Ocağa kadar kiralandığı Nottingham Forest formasıyla, Leicester karşısında 30 dakika forma giydi. Wenger, çabuk form tutsun diye kiraladığına göre, ondan ikinci yarıda yararlanmayı planlıyor olabilir. Bu sezon ilk onbire yerleşen Wilshere ile birlilkte, Ramsey'in de takıma girişi Diaby-Denilson ikilisinin iyice geri plana itilmesi demek. Neresinden baksan hayırlı bir haber.

Olmaz İşte Öyle

Aslında bu maçın gelişi sezon başından belliydi. Eğer Mourinho, Real Madrid'in başına geçtikten sonra Chelsea'deki, Inter'deki azmanlarını buraya toplamaya başlasaydı; büyük ihtimal Real taraftarı bundan pek memnun olmazdı. Mourinho, savunma disiplinine dayalı, pragmatik bir takım yaratıp, ligde 1-0, 2-1'lere bağlasaydı, büyük ihtimal, 5. haftadan sonra yuhalanırdı. Zannetmiyorum ki Barnebeu ahalisi, ezeli rakipleri takır takır futbol oynarken, sahada yeni bir Inter görmek istesin.

Mourinho, bunu tabi ki biliyordu. Bu yüzdendir ki, sınırsız transfer bütçesine rağmen, göbeğe yapılan takviye Khedira ile sınırlı kaldı. Portekizlinin planı, yeni bir Inter yaratmak değil, oyunu rakip alana taşıyan bir takım kurarak futbol oynamaktı.

Mourinho'nun futbol oynama isteğinin, sezonun ilk bölümünde, dişsiz La Lig takımlarına ve formsuz Şampiyonlar Ligi grubuna sökmüş olması, Real Madrid'lileri ve Portekizlinin kendisini de biraz kandırmış olmalı. Nitekim, Nou Camp'a çıkıp, Barça'yı kendi oyunuyla yenmeye çalışmasının başka açıklaması olamaz.

Dediğim gibi, sezon başında temelleri atılan Real, bir hücum takımı ve dün akşam Mourinho'nun elinde çok da fazla seçenek yoktu. Ya Diarra ile başlayıp, Barça'yı durdurmaya deneyecekti ya da Benzema ile çıkıp kumar oynayacaktı. O, kumarı tercih etti ve bu sezonki kadrosunu büyük ölçüde koruyarak, Nou Camp'a kazanmak için çıktı. Sağ tarafa yolladığı Ronaldo'nun, Barça'nın yumuşak karnı Abidal'dan yararlanmasını ve takımının savunmada direnmesini umdu ancak ne ileride, ne de geride istedikleri olmadı.

İkinci yarıya 2-0 geride olmasına rağmen Diarra ile çıkan Mourinho, bir nevi bu kumarı kaybettiğini de kabul etmiş oldu. Bana göre, ikinci yarı sahaya çıkan Real'in hedefi maçı kurtarmak filan değil, hasar limitasyonuydu. Diarra'nın girmesiyle, Real orta sahasıyla hücumunun arası iyice açıldı ve Barça orta sahası bu boşlukta rahat rahat top koşturmaya başladı ve Real'in fişini çekmeleri sadece 10 dakikalarını aldı.

Maçın özeti basit aslında. "Barça'yı hücum ederek yenemezsiniz." Geçen sene Wenger'in, Nou Camp'ta uğradığı bozgunun benzerini dün yaşayan Mourinho'da bu dersi bugün iyice öğrenmiştir. Devre arasında orta sahaya fiziksel takviye yaparsa, bilin ki bu tamamen ikinci Barça maçına yönelik bir transferdir. Mourinho, bütün sene rakip sahada oynayan takımını, bir sonraki Barça maçında pragmatik bir hale getirebilir mi bilmiyorum. Tek bildiğim, Barça'nın senelerin altyapı organizasyonu ile ulaştığı takım kimyasına ulaşması için önünde uzun bir yol olduğu. Real camiasının uzun yoldaki sabırsızlığını düşünürsek, Portekizlinin tek seçeneğinin, ikinci yarıdaki maça çıkacak bir Inter bulması gerektiği söyleyebiliriz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

4-4-2'lerin Savaşı

Liverpool taraftarı açısından 2 şekilde bakılabilecek bir maç izledik dün. Bardağın dolu tarafını görmek isteyenler, "Goller kaçmasa rahat galibiyet olacaktı" diyebilir; boş tarafa meyledenler de "İyi oyuna rağmen, mağlubiyet". Bana göre, durum ikisinin ortasında bir yerde.

Liverpool, golü bulmuş 1-0 önde giderken, 40 ile 50. dakikalar arası, 2 kere Torres ile 1 kere de Maxi ile kaleciyle karşı karşıya kaldı. Eğer Torres, bildiğimiz Torres olsa; maç 3-0'a bağlanacak; biz de burada Liverpool'un dirilişinden bahsediyor olacaktık. Ama Liverpool'un 2 forveti bu 3 pozisyonu da ayaklarına dolaştırmayı başarınca; Tottenham tarafından acı bir şekilde cezalandırıldılar. Bu sezonki en iyi deplasman performanslarını göstermelerine rağmen, maçtan hiç bir şey koparamadılar.

Hodgson'un Liverpool'u, yavaş yavaş gelişiyor. Uzun süredir ilk defa, takımın topun kıymetini bilip organize hücum ettiğine tanık olduk dün akşam. Üstelik bunu, Gerrard'ın yokluğunda rağmen, Meireles/Lucas ikilisiyle yapmaları oldukça ümit vericiydi. Heüz yapamadıkları ve bu kadro yapısıyla yapıp yapamayacakları belli olmayan şey ise ihtiyaçları olduğuna tempoyu arttırmak.

Hodgson'ı eleştirenlerin ağzına sakız ettiği kelime, kendisinin "küçük kulüp hocası" olduğu. Bu kitleye göre Hodgson, rakibe oyununu kabul ettirmeyi hiç düşünmüyor. Geriye yaslanıp, rakibin oyununu bozmaya yönelik oyun, Liverpool'u, Chelsea, Napoli, Tottenham gibi takımlar karşısında "iyi" gösterirken, rakip Wigan, Blackpool olduğunda geri tepiyor.

Liverpool'un "temkinli/defansif" bir takım olduğu bir gerçek ama, bu anlayışı kulübe Hodgson mı getirmiştir, burası tartışılır. Benitez'in 6 senelik hükmü altında Liverpool, hiç bir zaman bir "hucüm takımı" olmadı ve elindeki kadroyu bu yönde kurmadı. Kırmızılar yaklaşık 6-7 senedir, sağlam savunmanın önündeki yetenekli hücum oyuncularına dayalı bir oyun oynuyor ve en formda oldukları dönemde bile, hücumda, bu yıldız oyuncuların kişisel becerilerine bel bağlıyordu. Hodgson'ın gelip bunu bir çırpıda değiştirmesini beklemek biraz haksızlık olur.

Dünkü maçta, her iki takım da benzer dizilişlerle sahaya çıksalar da, aslında felsefeler tamamen farklıydı. Tottenham'ın, hücüma ve rakip sahada prese dayalı oyununa karşı, Liverpool'un temkinli oyunu ortaya pek de sürpriz olmayan bir maç çıkardı. Tottenham, maç boyu, yüklenen tarafmış gibi gözükse de, Liverpool'un bulduğu pozisyonlar daha netti. Hodgson'ın, Ngog tercihi, Liverpool hücumunu maç boyunca ayakta tutsa da, bana göre Torres ve Ngog'un pozisyonları hatalıydı. Hodgson, golcüsü Torres'i mümkün olduğu kadar kaleye yakın tutmak amacındaydı ancak takımın hücumunun en ilerisinde "top tutan" Ngog'un bulunması gerekiyordu. Nitekim, karşı tarafta Redknapp, aynı işi Crouch ile yapıp, onun geriden gelen Defoe, Bale ve Lennon'a yapacağı servislerden yararlanmaya çalışıyordu. Liverpool cephesinde ise bu serviş işi neredeyse hiç yapılamadı. 2 forvet de, genelde derinden gelen toplarla pozisyon buldu.

Maç öncesi, Tottenham'ın Lennon ise Konchesky'i, Bale ile de Johnson'ı zorlaması bekleniyordu ancak 90 dakika boyunca Tottenham kanatları bir türlü devreye giremedi. Sol tarafta, Bale önündeki enerjik Kuyt'u buldu; sağda da Lennon neredeyse hiç yerinden kımıldamayan Konchesky ve onun kademesine iyi giren stoperleri. Redknapp'ın 60'dan sonra, en güvendiği taktik olan "Crouch'a doldur"a dönmesi de Tottenham hücumunu baltalayan faktörlerden biriydi aslında. İronik olan, Tottenham'ın gollerinin, takımın "doldur-boşalt" oyununa döndükten sonra gelmesiydi.

Yazının başında dediğim gibi, maçın kaybediliş şekli, Liverpool taraftarları açısından biraz hayal kırıklığı olabilir. İyi oynayan takımın, öne geçmesine rağmen, rakibin "momentum"una boyun eğmesi biraz can sıkıcı. Ancak, unutulmaması gereken, Liverpool'un maçın kapısına kilit vuracak pozisyonlara girmiş olduğu. Daha bundan 1 ay öncesine kadar, Liverpool'un deplasmanda 2 pozisyon bulduğu maçı bulmak zordu. Takımın, yava yavaş gelişiminin gelmesi gereken bir sonraki nokta, bulunan pozisyonları değerlendirip, skor almak olmalı. Üzgünüm ama her Liverpool yazısının sonunda aynı sonuca ulaşıyoruz: "Sabır."

27 Kasım 2010 Cumartesi

Nihayet Arshavin


Dünya üzerindeki bir çok taraftar, takımları ilk yarıyı 2-0 önde kapattığında mutlu olur. Hatta, söz konusu takım, ilk 45 dakikayı rakibe pozisyon bile vermeden domine ettiyse keyifler daha bir yerindedir nitekim futbolda bir takımın 2-0'dan geri gelmesi nadir yaşanan bir olaydır. Herkes için nadir olan bu doğa olayı, şu sıralar Arsenal taraftarı için haftalık bir kabus durumunda. Arsenal ne kadar iyi oynarsa oynasın, biraz savaşmaya başlayan her takım, Arsenal'in işleyen düzenini bir anda bozuveriyor.

Aslında bugünkü maç, geçen haftaki Tottenham karşılaşmasının karbon kopyası olmaya adaydı. İlk yarıyı domine eden, goller bulan Arsenal; ikinci yarıya 4-4-2 ile çıkıp savaşmaya başlayan rakip; Arsenal savunmasının uyuyarak verdiği ilk gol ve duran toptan gelen 2. gol. Neredeyse hepsi geçen haftaki maçla aynı. Skorun da Tottenham maçıyla aynı olmasını engelleyen ve Arsenal'in gününü kurtaran ise, bu sezonki en iyi performansını veren hücum bölgesiydi.

Maçtan önce, kafamdaki soru "Acaba Fabregas'ın yokluğunda Arsenal'in temposu artar mı?" idi. Nitekim, bana göre, sezonun geride kalan bölümünde, Cesc'in bir türlü forma girmeyişi Arsenal'in hücumunu frenleyen faktörlerden biriydi. Fabregas, belki Dünya Kupası yorgunu, belki sakatlıklardan dertli veya belki de aklı Barça da kaldı. Sebebi ne olursa olsun, son dönemdeki haliyle takıma faydalı olması zor. Çünkü, kendisi sahadayken, Arsenal'li oyuncular ister istemez her hücumu onun üzerinden oynamaya kalkıyorlar. Geçmişte iyi sonuç veren bu formül, Cesc'in formsuz olduğu bu sezon hep geri tepti. Bugünkü beklentim, kaptanın yokluğunda, hücumda birilerinin sorumluluğu alması ve takımın temposunu arttırmasıydı. Bu beklentimi karşılayan adamın, bu sezon nefes almadan eleştirdiğim Arshavin olması ise günün güzel sürprizlerinden biri oldu.

Bana göre, Villa karşısında izlediğimiz Arshavin, son 1,5 yılın en iyi performasını gösterdi. Uzun süredir, her maçta, sol tarafta sıkışıp kalan, ayağına gelen topların yarısını rakibe veren ve defansif görevlerini istikrarlı olarak aksatan Arshavin, bugünkü maçta daha verimli oynamakla kalmadı, takımın hücumdaki sorumluluğunu da tamamen üzerine aldı. Hatta, Arsenal'e geldiğinden beri ilk defa, sürekli olarak etrafındakileri uyaran ve liderlik vasıflarını sergileyen bir Arshavin izledik. Nasri'ye kornerden attığı pas ise, bu sezon Arsenal tarafından kullanılan ilk bilinçli duran toptu. Braga maçında, Fabregas'ın öldürdüğü 20 frikikten sonra ilaç gibi geldi nitekim. Arsenal'in son dönemde temposu iyice düşen hücumunun, bugün canlandığına şahit olduk. Nasri, Rosicky, Chamakh ve Arshavin'in etkili tek pas oyunuyla Arsenal, 10'a yakın pozisyona girdi ki, bu pozisyonların değerlendirilip maçın daha erken bitirilmesi gerekirdi. Ama tabi, Arsenal bunu yapsa, Arsenal olmaz; şampiyon olur.

Arsenal'in iyi oyununundan bahsederken, sahadaki eksik Aston Villa'yı da unutmamak gerek. İlk onbirinin 5-6 oyuncusundan yoksun sahaya çıkan Villa'nın ilk yarıdaki etkisizliğinin ardında, Houllier'nin Pires kumarınında etkisi vardı. Geçen hafta Stephen Ireland'ı, yeterince çalışkan olmamakla eleştiren Fransız'ın, koşacak hali olmayan 37'lik Pires'i, Ireland'ın önünde tercih etmesi bana göre saçmalıktı. Zaten yavaş olan Carew'in arkasına, ondan daha da yavaş Pires'i koyan Houllier, takımı tamamen kendi yarı sahasına kitlemiş oldu. İkinci yarıda sahaya sürdüğü Delfouneso'nun, enerjisinin bile Arsenal savunmasını zorladığını göz önüne alırsanız, Pires tercihinin ne kadar yanlış olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Özetle söylemek gerekirse, Arsenal açısından, kazanılan 3 puan son derece önemli. Galibiyetin yanında futbol olarak da gelişme kaydedilmiş olması sevindirici. Bana göre, Villa karşısındaki 11, Arsenal'in şu anki en formda onbiri ve Cesc sakatlıktan dönse bile, bu takıma yavaş yavaş kazandırılmalı. Takımın kronik topsuz oyun oynayamama ve galibiyeti korumakta zorlanma sorunlarının tedavisi ise Song'un yerine (veya yanına) çok sağlam bir DM alınmasından geçiyor bana göre. Wenger'in, Ocak'ta kaleciden sonra yapması gereken en acil transfer bu bölgeye olmak zorunda. Bu sezon ekstra işler yapan Wilshere olmasa, Arsenal, buradaki eksikliği daha pahalıya öderdi.

25 Kasım 2010 Perşembe

Baraj Gölü

- Hocam burdan çıkınca ne yapalım biliyon mu? Hepimiz teknik direktör olalım..
(Ancelotti, Rijkaard, Van Baster, Gullit)

24 Kasım 2010 Çarşamba

İkişer Maç Verin Rahatlasınlar


Real Madrid'li Sergio Ramos ve Xabi Alonso, dünkü Ajax maçı sırasında birer sarı kart görerek, turnuvanın ilerleyen turlarında sarı kart cezalısı duruma düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış oldu. Ne tesadüftür ki, her iki oyuncu da, Real'in 4-0 önde girdiği son dakikalarda, aynı sebepten dolayı birer sarı kart daha gördü ve böylece kırmızı kart cezalısı konuma düşmüş oldu.

Önce Alonso, adeta dalga geçerçesine bir sarı gördü, sonra da Ramos aynı hareketi yaparak olayın üzerine mum dikti. UEFA'nın hakemleri az biraz oyunu bilse, olayı çözebilirlerdi ancak sahada 26 hakemden hiçbirisi, iki oyuncunun da bunu bilerek yaptığını anlayamadı. Alonso ve Ramos da, gördükleri sarı kartı iptal eden kırmızıyla güle oynaya sahayı terkettiler ve hatta Ramos hakemin elini bile sıktı.

Bu durumda, hakemlerininin sahada yapamadığı işi tamamlamak UEFA'ya düşüyor bence. Her iki oyuncuya da, centilmenlik dışı hareketten 2'şer maç ceza verilmesi gerekiyor ki, amaçlarına ulaşamayıp, ikinci turun ilk maçını kaçırsınlar. Aynı zamanda, gelecekte aynı rezilliği tekrar ettirmek isteyecek oyunculara da gözdağı verilmesi açısından gerekli bir karar bu. UEFA, bunu yaparak, belki bilerek kart görmek isteyen her oyuncunun önüne geçemez ancak bunu böylesine bariz yaparak oyunun saygınlığını azaltan kardeşlere güzel bir mesaj vermiş olur.

UEFA demişken buraya sıkıştırmak istiyorum. Arsenal-Braga maçında, 85'de Vela'ya yapılan hareketi "kendini yere atma" olarak değerlendiren hakemi ve kenardaki 34 yardımcısını buradan kutluyorum. Bence, UEFA maçlara 56 hakemle çıkmaya başlamalı.

Pilav Verelim?

"Insanity: Doing the same thing over and over expecting different results."
- Albert Einstein
Bu günden itibaren, Arsenal yazılarında köklü bir ton değişimine şahit olacaksınız. Nasıl, Rijkaard'lı Galatasaray'ı kurtarmak için onlarca yazı yazdıktan sonra, "Olmayacak" deyip, Rijkaard'ın bırakması gerektiğini söylemeye başladıysam. Aynı şekilde, hakkında onlarca yazı yazdığım Arsenal için de işin kolayına kaçmaya başlayacağım. Nitekim artık bıktım aynı pilavı yemekten. Görünen o ki, Wenger, pilavdan başka yemek bilmiyor ve hem iftarda, hem sahurda aynı tencereyi görmekten artık yavaş yavaş gına geliyor.

Dün akşamki Arsenal açısından endişe verici olan, takımın Tottenham maçındaki kadrodan 7 farklı oyuncuyla çıktığı maçta, yine aynı uyuz oyununu sürdürüyor olmasıydı. Kendi sahalarında kaybettikleri derbiden sonra, taraftara kendilerini affettirmek istemeleri gereken oyuncular, yine isteksiz, yine yavaş, yine kafada ve fiziksel olarak zayıflar. Top çevirerek maç kazanıldığını zannetmeye devam ediyorlar ve hocaları da bu berbat futbolu izleyerek onları onaylıyor zaten.

Wenger'in Arsenal'deki kredisi bitti mi bilmiyorum. 2-3 sene önce bittiğini savunan Arsenal yazarları da var, hiç bitmeyeceğini söyleyenler de. Sanırım ben arada bir yerlerdeyim. Wenger'in kredisi bitmedi belki ancak artık kendisini tartışmanın bir "tabu" olduğu dönemi çoktan geride bıraktık. Artık bence, Wenger'i ve oyuncularını yüksek sesle tartışmanın vakti geldi. Çünkü tartışılmayan bir takımın içine düştüğü ruh hali ortada: "rehavet".

Eminim ki, Arsenal kampındaki hava bu. "Nasıl olsa yaptığımız yanımıza kalıyor.", "2 pas yapar taraftarı mutlu ederiz.", "Nasıl olsa hoca tekrar tekrar şans veriyor." Sezon başındaki bir röportajında Diaby'nin de ağzından duyduk zaten bunun doğrulaşını, "Arsenal taraftarını mutlu etmek çok kolay" diye buyurdu beyimiz.

Adam haklı. Kendi sahanda Tottenham'a, sadece laubaliliğin yüzünden maç vermene; sonra gidip ilk maçta 6 attığın Braga'ya, mücadele etmeye tenezzül etmeden yenilmene rağmen; ne hocanı, ne seni tartışan var; Londra'ya döndüğünde yine 60.000 kişi arkanda. Oh ne ala memleket. Ağzımda fazla gevelemeyeceğim ve direk söyleyeceğim o zaman. Wenger'in yarattığı takımın sorunu şu:

"ARSENAL, HİÇBİRİNİN S*KİNDE DEĞİL".

1,5 senedir burda bir sürü taktik analiz yapmaya çalıştım; geldiğim noktaya bak. Durum başka açıklamasını da bulamıyorum. 2-1 önde olduğu maçta, Arsenal'in kaptanı frikiğe elini uzatıyorsa, o adamın dünya z*kinde değildir arkadaş. Fabregas biliyor ki, ne maçtan sonra kafasına krampon atacak hoca var, ne idman basıp oyuncu azarlayacak taraftar, ne de soyunma odası basıp ana avrat sövecek yönetici. Arsenal'de hayat hergün bayram. Yenilsen de, yensen de taraftarın senle.

Yanlış anlaşılmasın. Tabi ki, ben taraftarlar idmanı bassın istemiyorum. Ancak bana öyle geliyor ki, Arsenal'de bir otokontrol sistemi eksikliği var. Wenger, senelerdir aynı hataları tekrar tekrar yapıyor; takım aynı sebeplerden dolayı başarısız oluyor; koca kulübün içerisinde bir tane "Ne oluyor?" diye soracak adam yok. Yöneticiler "Aman ne güzel bilanço yaptık" diye sevinirken, Wenger de 5 tane adam gelişecek diye sezonları harcıyor. "Destur" diyen yok; önlem alan yok. Wenger'in kulağına "Hocam bırak pintiliği, bir kaleci al" diyecek bir insan evladı bile yok koskoca kulüpte. Durum bu kadar acı.

Bana göre Arsenal'in acil bir operasyona ihtiyacı var ve ilk yapılması gereken de, kulübe "disiplin" sözcüğünün bir şekilde enjekte edilmesi. Arsenal'in, disipline, saha içinde ve dışında çok ihtiyacı var ve son 6 sene gösterdi ki, ya Wenger bu disiplini takıma kazandıramıyor ya da bir araya getirdiği takımın bunu anlayacak kapasitesi yok. Sebep ne olursa olsun, disiplinsizlik, Arsenal'in tüm başarısızlıklarının altında yatan mental zayıflığa yol açan en büyük etken.

Arsenal'in disiplin ihtiyacını, Wenger'in 15 senelik rakibi Ferguson'a bakarak daha da iyi gözlemlemek mümkün. Şu sıralar, yıldız futbolcusu Rooney'i, hiçbir sakatlığı olmamasına rağmen kenarda tutan Ferguson, elindeki kadro zayıflamasına rağmen, disiplinden taviz vermeyeceğini tüm futbolcularının kafasına işlemekle meşgul. Adınız Rooney, Beckham, Ince, Stam, Tevez de olsa, Ferguson'un tepesi atarsa, sizi kapı dışarı koyacağından ve sizsiz de kupaları almaya devam edeceğinden emin olabilirsiniz.

Arsenal'e baktığınız zaman, bunun tam tersi bir durum görüyorsunuz. Misal Arshavin, takımın bu sezonki en kötü oyuncusu ama lig maçlarının tamamına ilk onbir çıktı. Ben, kötü performanstan dolayı, erken oyundan alınıp Wenger'den fırça yiyen bir oyuncu yakın geçmişte hatırlamıyorum. Hatta, durum öyle gösteriyor ki, ilk yarıda kendi kalenize 3 gol atsanız bile Wenger'in sizi 65. dakikaya kadar sahaya tutacağından emin olabilirsiniz. Maç sırasında taktiksel diziliş değişimi? Olacak şey değil.

Taktiksel istikrar tabi ki önemli, ancak işlemeyen bir takımı 90 dakika izlemek biraz garip değil mi? Dünya üzerinde bu kadar aciz bir takım daha var mı? Ferguson, bugün, ihtiyacı olduğunda taş devrinden kalma adam adama savunmayı bile kullanıyor. Geçen sezon, 4-2-4 uzun top futboluna döndüğü en az 5 maç sayarım size. Taktiksel istikrarın kalesi Barcelona'da bile, geçen sene Pique'nin son 20 dakika forvet oynadığı maçlar var. Ancelotti, sahaya 6 bek ile çıktı geçen hafta. Arsenal'de neden böyle şeyler olmuyor peki?

Tottenham maçı yazısının son cümlesinde Wenger'in sportif direktörlüğünden bahsettim. Sanırım, bu lafı bu sezon daha fazla duyacaksınız benden. Nitekim, şu an, Arsene Wenger'in iyi bir taktisyenden çok, iyi bir yönetici olduğunu düşünüyorum. Bu yaştan sonra onun tepesine birilerini getiremeyeceğimize göre, onu yukarıya doğru çekmemiz gerekiyor. Koyalım altyapı ve scouting ekibinin başına, 150 sene hizmet etsin kulübe. Ama, artık yavaştan, saha kenarında bir değişikliğin vakti geliyor. Bana inanmıyorsanız, hemen alttaki yazının resmine bakın. 3-2 geriye düştüğünde, kenara bakan Arsenal'li oyuncunun gördüğü tablo bu.

Tüm bu laf kalabalığını özetleyelim. Arsenal'in önündeki en büyük engel, takımın yaşadığı bir takım sorunlar değil. Sorun, her takımda olur, olacaktır. Arsenal'in önünü asıl tıkayan, içinde bulunduğu "çözümsüzlük" hali. Suya sabuna dokunmayan Arsenal yönetiminin, futbolun yönetiminin tamamen ellerine bıraktığı Wenger ise, bu durumun "tek" sorumlusu. Arsenal'de, radikal bir değişiklik yapılacaksa, işe Wenger'in konumundan başlamaktan başka çare yok. Bu olana kadar, Arsene Wenger, aynı şeyleri tekrar tekrar deneyecek ve farklı sonuçlar elde etmeyi umacak. Eğer bir gün, umduğu farkı sonuçlara ulaşırsa biz kendisine "dahi; ulaşamazsa da, "Ama bilançomuz çok iyi"diyeceğiz.

20 Kasım 2010 Cumartesi

3 Büyük Günah

Hangisi daha acı bilmiyorum. Tottenham'ın, Emirates'e çıkıp Arsenal'i futboluyla ezerek 3-5 gol atmasını izlemek mi, yoksa Arsenal'in mükemmel oynadığı bir ilk yarının ardından, ikinci yarıda intihar edişine şahit olmak mı. Karşı takım iyi oynadığı zaman hiç olmazsa "Adamlar haketti" diyebiliyorsunuz. Ancak, takımınızın yıldız oyuncusu ve kaptanı, hakemin gözü önünde, beyinsizce bir işe imza atıp, kafayla alabileceği yükseklikteki topa elini uzatıyorsa, bu noktada kelimeler kifayetsiz kalıyor (Bir kaç tane çok sağlam küfür hariç).

Geçen hafta, Arsenal, Everton'u yendiğinde, buraya yazdığım yazıda ısrarla bir takım olumsuzluklardan bahsettim. Bunlardan birisi, takımın bu sene hortlayan bir hastalığı olan, "sabırlı olma" adı altında yaptığı, maçı rölantiye alma, yavaş oynama denemeleriydi. Bugün gördük ki, ilk yarıda ezdikleri rakiplerine karşı Arsenal'li oyuncular ikinci yarıya "rölanti" talimatıyla çıktılar ve çıkmalarıyla golü yemeleri de bir oldu. Bütün Arsenal savunmasının uyuduğu pozisyonda, Bale, maçtaki ilk olumlu hareketini yaptı ve golü attı. Tottenham'ın golü, Arsenal'i hafiften uyandırsa da, işlerin o andan itibaren yokuş aşağı gideceği belli gibiydi. Nitekim, 60-65 civarı, Chamakh'ın, Denilson'la beraber, Spurs defansını 2'ye 2 yakaladığı ve saçmalayıp topu ayağına dolaştırdığı pozisyonda, Chamakh'ın Fas'taki yedi sülalesine söven bendenize "Ya ne kızıyon öndesiniz işte" diyen kız arkadaşıma "Bak atamadık ya, şimdi adamlar cezayı kesecek" demişliğim var. Müneccim gibi adamım belki ama, Fabregas'ın Tottenham'a hediye ettiği penaltıyı, kıçımın açıkta kaldığı bir gece kabusumda bile göremezdim herhalde. Geçen sene, Diaby'nin, United adına Arsenal ağlarına astığı kafa golü geldi birden aklıma. Dedim, "Arsenal'in 3 büyük günahından birisi hortladı yine": "Baskı altında bireysel hata yapan oyuncular!"

Hortlayan 2. günah hangisi peki? "Arsenal'in B planı yok." Kahvehane terimi diyeceksiniz ancak varsa bana anlatın yahu. İşler kötü gittiğinde Arsenal takımı üzerinde yapılan taktiksel, diziliş veya anlayış değişikliğinden bahsedebilecek birisi varsa buyursun. Oyuncu değişiklikleri illa ki 60'dan sonra başlıyor ve bu değişikler, 'aksayanı al, tazesini sok'tan öteye gidemiyor. Bugün, Redknapp, ikinci yarıya 4-4-2 ile çıkarken, Wenger ne yapıyordu mesela? Clichy'nin ileri giderken bıraktığı boşluklardan iyi yararlanamayan Lennon'un yerine, aynı görevle Defoe girerken, acaba Arsenal sol kanat savunmasına herhangi bir önlem alıyor muydu? Almadığının kanıtını Tottenham'ın ilk golüne ve ya Koscielny'nin sarı kart gördüğü pozisyona bakarak görmeniz mümkün.

Arsenal'in oynadığı kabus gibi 2. yarıda, 3. büyük günah da hortlamasaydı, olmazdı zaten. Takım, klasik, duran top golünü de yedi; rahatladı. Tottenham frikik atarken, sahadaki en iri adam olan Kaboul'u, Fabregas ile savunmak kimin fikriydi bilmiyorum ama Spurs açısından bulunmaz nimet olduğu kesin. Kaboul, maç boyu hem kendi, hem de Arsenal ceza sahası içerisindeki bütün kafa toplarını aldı. Buna rağmen, Spurs frikiğinde bu adamı savunmak Arsenalli oyuncuların aklına gelmedi.

Bana göre bu maç Arsenal'in, defolu jenerasyonunun zırt dediği yer oldu. Senelerdir, "çoluk çocuk", "baskı altında dağılıyorlar" diye yerden yere vurulan takım, kendilerini eleştirenleri haklı çıkarırcasına, mükemmel bir 45 dakikanın ardından adeta darmadağın oldu. Aklıma gelen soru "İyi başlayıp 2-0 öne geçtiği maçta böylesine dağılan bir takım gerçekçi olarak Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi'ni hedefleyebilir mi?". Henüz, tamamen umudu kesmiş değilim ancak tekrar tekrar aynı filmi izlemek gerçekten kabak tadı verdi artık. Kuşkusuz ki, bu durumun tek sorumlusu, maalesef, Arsene Wenger. Eğer, Arsenal için bu sene de hüsranla biterse, kendisinin sportif direktörümsü bir konumda olduğu ve takımın gerçek bir taktisyen hoca ile sahaya çıktığı bir düzen hayal etmeye başlayacağım. (Hatta başladım bile).

18 Kasım 2010 Perşembe

O Ne Be (HD)?

Elleme Laaaan!


Ronaldo'nun atmak üzere olduğu gol öyle böyle değil. Adam dünya şampiyonu savunmayı tek başına deliyor, topu da ağlara yönlediriyor. Gel gelelim, Nani, "aptal dost mu, akıllı düşman mı" tartışmasına güzel bir örnek verme isteğinde ve kaleye girmesine 2cm kalmış topa kafayı vurup, pozisyonun ofsayt olmasına yol açıyor. Poz yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan Ronaldo'ya yapılacak hareket deği tabi bu. Hazırlık maç filan dinlemeden cinnet geçiriyor eleman. Gerçi hak veriyorum kendisine, Nani'nin yaptığı da az beyinsizlik değil. Yine de bu kadar tantruma değer mi karar sizin. Hiç bir şey değilse komik bir video bence.

16 Kasım 2010 Salı

İkindi Okundu Mu?

- Ulan sahaya 3 sağ, 2 sağ bekle çıkılır mı? Allam sen bizi koru.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bu Olumsuz Bir Yazı Değil

Arsenal taraftarı olmak için güzel bir hafta sonunu geride bıraktık. Ligin tepesinin Tottenham hariç tamamı puan kaybetti ve Gunners bu sezon ilk defa zirve yarışında eline geçen bir fırsatı değerlendirmiş oldu. Arsenal, daha önce Chelsea, City'e takıldığında West Brom'a; Liverpool'a yenildiğinde ise Newcastle'a teslim olmuştu. Dün, zor olanı başardılar ve Goodison Park'tan 3 puanla çıktılar. Hem de nispeten rahat bir oyunla.

Her ne kadar, skor sevindirici olsa da, beni asıl heyecanlandıran, Arsenal'in şampiyonluk yolundaki rakiplerinin hali oldu. Hem Chelsea hem de United rahat rahat 5-6 fark yiyebilecekleri maçlardan, resmen ucuz kurtuldular. Ligin orta sıralarındaki takımların, Chelsea ve United'ı sahadan silebilmeleri, ligde hiçbir rakibe böylesine boyun eğmeyen Arsenal açısından ümit verici.

Arsenal'in dün oynadığı oyuna bakarsak, Wenger'in, son 3-4 haftadır başgösteren, hücumda üretememe ve temposuzluk sorunlarına el attığını görebiliyoruz. Everton gibi dişli bir orta saha karşısında, Arsenal'in oyunun kontrolünü 60 dakika kadar elinde tutması iyiye işaret. Kronik olarak, fiziksel orta sahalara karşı zorlanan Arsenal'in, Everton'un sert orta sahasına karşı bile iyi top yapması ve son dönemdekinin aksine ayağında tuttuğu topları pozisyona dönüştürmesi gayet olumlu. Burada, Fabregas'ın her geçen gün yükselen formu, Nasri'nin istekli oyunu ve bu iki oyuncunun Chamakh ve Sagna ile girdiği organizasyonların katkısı büyük.

Fabregas, Chamakh, Nasri demişken hemen parantezi açmak istiyorum. Biraz kabak tadı vermiş olabilirim ancak bir daha buraya yazacağım. Arshavin'in bırakın ilk onbiri, Arsenal'in kulübesinde bile oturmaması gerekiyor. Rus oyuncu, dün yine rezaletti, ancak bu sefer Arsenal hücumunun üretkenliğine balta vuramadı. Çok çarpıcı bir şekilde, Fabregas ve Wilshere, inatla sağ kanattaki Nasri-Sagna ikilisiyle oynadılar ve Arshavin de, stadyumdaki en güzel yerden ayırttığı koltuğundan bütün bu olan biteni izledi. Nitekim kendisinin, oyunda kaldığı 70 dakika boyunca yaptığı pas sayısı 9. Hele ki, oyundan alınacağını anladıktan sonra oyna(ma)dığı bir 5 dakika varki, ben Arsenal'in yöneticisi olsam, bu dakikaların hesabını kendisinden (ve Wenger'den) çatır çatır sorarım. Premier Lig şampiyonu olma amacındaki bir takım nasıl böyle bir oyuncuya 70 dakika sabredebilir; kenarda Walcott, Rosicky, Vela ve hatta Eboue varken, nasıl tekrar tekrar ilk 11'e alınır, hiç bir şekilde aklım almıyor. Wenger'in her sene yenilerini icat ettiği 'ısrar'larının, bu seneki versiyonu bu anlaşılan. Katlanmaktan ve sezon sonunda Arsenal hüsrana uğradığında, ah vah çekmekten başka çaremiz yok gibi..

Yanlış anlaşılmasın; olumsuz konuşmak gibi bir niyetim yok. Hatta gün itibariyle, Arsenal'e olan inancım bu sezon hiç olmadığı kadar fazla. Bence takım yavaş yavaş toparlanıyor, sakatlıklar yıllardır ilk defa normal seviyelerde gidiyor ve rakipler hiç iyi durumda değil. Yani, umutlu olmak için ortada bir sürü neden var. Ancak, son 6 sezon gözümün önünde ve bu sezonların tek kelimeyle özeti "Keşke". Her sene, Arsenal'in sezonunu baltalayan, kronik birkaç faktör var ve Wenger'in "ısrar"ları bu listenin ta en tepesinde. Kaleci ısrarı, Bendtner ısrarı, Diaby-Denilson orta sahası ısrarı... Bu sezon da aynı nakaratın okunmaması için, bir an önce önlem alınması gerekiyor.

Takım çok önemli bir galibiyet almış olmasına ve sahada bir çok olumlu gelişme olmasına rağmen ben bir iki olumsuz noktaya takılmış durumdayım ve istesem de, yazıya pozitif bir hava vermekte zorlanıyorum. Mesela, dün takım 60 dakika boyunca oyunun kontrolünü elinde tuttu ancak, maçın 60. dakikasına geldiğimizde, Arsenal'in birden pozisyon üretmekten vazgeçtiğini ve topu orta sahada dolaştırmakla yetindiğini gördük. Sanki, takım son 5 dakikaya gelinmişçesine oynuyordu ve Cahill'in maçın başında vurduğu kafadan beri 50 dakikadır hiçbir pozisyon bulamamış Everton'a resmen "Gel baba maça ortak ol" deniyordu. Önce Fabregas oyundan düştü; sonra ikinci yarıya süpriz bir şekilde "iyi" başlayan Denilson top kayıplarına başladı ve Everton bir anda pozisyon bulmaya başladı. Bu Wenger'in talimatı mıdır; yoksa oyuncular mı rehavete kapıldı bilemiyorum, ancak Everton, 2. golü atsa bu ruh halinin maliyeti çok çok ağır olacaktı.

Yukarıya "bu olumsuz bir yazı değil" diye başlık atma gereği duydum çünkü kazanılan çok önemli bir 3 puandan sonra Arsenal'in eleştiren 6 paragraf yazmak gibi bir niyetim yoktu. Ancak, neden endişeli olduğumun sanırım farkındasınızdır. Takım, Kasım ayında, sezonun en kritik virajlarından birini dönüyor ve eğer şampiyonluk "amaç" ise bu dönemdeki hasar minumumda tutulmak zorunda. Bu günlerde Arsenal'in ihtiyacı olan son şey, Arshavin'de yoğun bir şekilde görülen ve takımın tamamına da zaman zaman yayılan "zihinsel disiplinsizlik". Eğer şampiyon olunacaksa, Arsenal'in 25 oyuncusu da geri kalan 2250 dakika boyunca bu hedefe konsantre olmak zorunda. Ayağına gelen topların yarısını rakibe vererek veya kafasına esince maçı saha içerisinden izleyerek ulaşılmıyor çünkü o hedefe.

11 Kasım 2010 Perşembe

O Ne Be?

Son 10 yılın en berbat Manchester derbisinden geriye kalan kayda değer tek şey şu yukarıdaki fotograf sanırım. Machester'ın mavisiyle, kırmızısı "biz daha büyüğüz" diye sidik yarıştıradsun, dün akşam sahaya koydukları futbol içler acısıydı. Hadi, United'ın özürü sakatları. 6-7 eksikle ağırladığı ezeli rakibine karşı hiçbir varlık gösteremeyen trilyonluk City'e ne diyelim? Mancini, İtalyanlıktan vazgeçip sahaya futbol oynayan takım çıkarmaya başlamazsa onun için de yol yakındır.

"Jet" Gibi



Jay Emmanuel-Thomas, yavaş yavaş değil, oldukça hızlı geliyor gibi...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Evreka!

Roy Hodgson, Chelsea maçından önce hamama gidip bir "Evreka!" anı mı yaşadı, yoksa kendi klasiği olan aşırı temkinli futbol dünkü maça mı uydu bilmiyorum. Bilmem için de Liverpool'un, buradan sonra ne yapacağını görmem lazım zaten. Ama, bundan 2 sene önce, Benitez'in şampiyonluk yarışı veren Liverpool'unun maç kazanma formülü basitti. Disiplinli savunma yap, hücumda da Gerrard ve Torres ikilisinden faydalan. Dün, Liverpool'un da aynen bunu yaptığını görünce acaba Hodgson, hamamda Liverpool'un kazanma formülünü mü buldu dedim.

Ne Benitez, ne Capello, ne de Hodgson, Gerrard'ın nerede daha iyi performans verdiğine karar verebilmiş değil. Her üç hocanın da, canı değiklik istediğinde, ilk yaptıkları şey Gerrard'ın yeriyle oynamak oluyor/oldu. Benitez'in, Gerrard'ın forvet arkasına koyma lüksü vardı çünkü elinde Xabi Alonso gibi bir adam bulunuyordu. Zaten, Alonso gittikten sonraki dönemde Gerrard da bir ileride bir geride denenmekten maymuna döndü. Hodgson ise, şimdilik dipten oyun kuran Gerrard'ta ısrar ediyor gibi gözüküyor. Nitekim, dün akşam da Benitez'in formülündeki değişiklik bu oyuncunun yerindeydi. Gerrard, Alonso rolünde, Kuyt ise Torres'i destekleyen adam pozisyonundaydı. Zaten, Liverpool'un ilk gölünden de bu görev paylaşımı açıkça görülebilir.

Ancak, bu formülün bir kaç sorunu var. Misal, Kuyt, ofansif açıdan, dünya üzerindeki en verimsiz forvetlerden birisi. Zaten, o, 'Torres'i besleme' görevini istikrarlı bir şekilde yapamadığı için Liverpool sürekli Gerrard'ın yeriyle oynamak zorunda kalıyor. Hatta, kontratına bir kamyonet para dökülen Joe Cole'un da kulübe geliş amacı buydu: Torres'i beslemek.

Kuyt'un bundan sonra görevini daha iyi yapacağını varsaysam bile Liverpool'un eski formülünün zayıf noktalarını hatırlamadan edemiyorum. Defansif disipline dayalı oynayan tüm takımların ortak problemi, üstlerine gelmeyen rakiplere karşı zorlanmak oluyor. Zaten, en baştaki acaba Hodgson'un taktiği bu maça mı uydu sorusunun sebebi de buydu. Benitez'in, şampiyonluğa oynayan takımını düşünürseniz, büyük maçlarda başarılı ancak mütevazi rakiplere karşı istikrarsız bir takım görüntüsü hatırlarsanız.

Bu sezon da Liverpool için asıl zorlu sınav, kendilerine karşı kapanacak diri savunmalar karşısında olacak. Torres formda olduğu sürece, belki Liverpool her maçta bir gol bulup, maçları defansının yardımıyla düşük skorlara bağlayabilir. Ancak, takımın hücum hattı gününde olmadığında, pozisyon üretmesi oldukça zor olacak. Geleneksel olarak beklerden yana şanssız olan takımın kanatlarındaki Kuyt ve Meireles gibi oyuncular bile fazlasıyla defansif. Şu anki kadroda, Gerrard'ın göbekteki yerini koruduğunu varsayarsak; Torres'i istikrarlı olarak beslemeye 2 aday var: Kuyt ve Joe Cole. Kuyt bu istikrarı sağlayamayacağını yıllardır gösteriyor; Joe Cole ise ben kendisini tanıdığımdan beri bir şeyler başaracak. Olumsuz konuşmak istemiyorum ancak Hodgson'ın Gerrard'ı tekrar forvet arkasına çekeceği günler yakındır.

Sabreden Derviş, Puan Kaybedermiş

Buraya yazarken, futboldaki klişe tabirlerden mümkün mertebe uzak durmaya çalışıyorum. Ancak dünkü maça bakınca da "Sahaya çıkmadan maç kazanılmaz" demekten kendimi alıkoyamıyorum. Arsenal, kendi sahasında ve Vermaelen hariç ideal onbirine yakın bir takımla çıktığı maçta, mücadele etmiyor ve bunun bedelini ağır ödüyorsa, ortada bir anlayış sorunu var demektir.

Arsene Wenger, Emirates'teki neredeyse bütün maçlara aynı "sabır" felsefesiyle çıkıyor. Topa sahip olunacak, sayısız pas yapılıp rakip yorulacak ve yorulan rakip hata yapacak. Artık beni bırak, karşı komşunun iskoç teriyeri bile ezberledi bu anlayışı. Geleneksel olarak başarılı sayılabilecek bu sabır felsefesinin önemli bir zayıf noktası var yalnız. 'Tempo' ile birlikte kullanılmadığında ortaya gazı kaçmış bir futbol çıkarıyor.

Arsenal, senelerdir kötü defans yaptı, duran toplardan gol yedi, fiziksel olarak yetersiz kaldı, bireysel hataların kurbanı oldu ve tüm bu zayıflıklar, ben dahil bir çok kişi tarafından eleştirildi. Ancak, Arsenal takımını bu sene ilk defa tempo yakalayamadığı için eleştireceğiz galiba. Wenger, kendi sahasında rakibi yormaya dayalı futbol oynatmakta ısrarlı, ancak 'al gülüm ver gülüm' şeklindeki paslaşmayla ancak bizim bira göbeklerinin sponsorluğundaki halı saha takımını yorarsınız. Newcastle, West Brom gelir, 90 dakika diri kalmayı başarır; kontradan da canınızı yakar böyle.

Arsenal'in sahasında oynadığı son 4 maç olan Newcastle, West Ham, Birmingham ve West Brom maçlarına bakarsanız, birbirine çok benzer maçlar görürsünüz. Birmingham da, Newcastle gibi, girdiği ilk pozisyonla avladı Arsenal'i, West Ham belki gol bulamadı ama Arsenal hücumunu 88 dakika kitlemeyi başardı. West Brom, Arsenal'i durdurmakla kalmadı, öldürücü kontra ataklara imza attı. Bu maçlarda, Arsenal'in ilk yarıda attığı tek gol, Birmingham maçındaki penaltı. Arsenal'in bu sezon yaptığı tüm maçlarda, ilk yarı gol atamayıp kazandığı maç sayısı ise 1. Buradan çıkan sonuç ise, takım ilk yarıda gol bulduysa ne ala, bulamadıysa ise geçmiş olsun.

Nasıl ilk defa Arsenal'i 'yavaş' olmakla eleştiriyorsak, sanırım bu sezon yine ilk defa Arsene Wenger'in taktiksel yeterliliğine de göz atmak zorunda kalacağız. Hani yazıyı klişeyle açtık, utanmasam, şimdi "Wenger'in B planı yok" da yazacağım buraya. Ama sürekli aynı maçı izlemekten gına geldi arkadaş. Takım topla %70 oynayıp hiç bir şey üretememeyi başarıyor, maça müdahele eden yok. Varsa yoksa "sabır". Oyuncu değişikliği 60'tan önce gelmiyor, gelse de taktiksel bir değişiklik getirmiyor. Hani bir maçta da, Wenger'in ektrem bir hamle yaptığını göreyim gözlerim açık gitmeyecem. 30'da oyuncu değiştirsin, sağ beki çıkarıp forvet soksun, 4. oyuncu değişikliğini yapsın, yeterki izlemesin yahu.

Wenger'in taktiksel yeterliliğini bir kaç maça bakarak değerlendirmek belki yanlış ancak takımda bir motivasyon sorunu olduğu açık. Dün sahaya ideal onbirine yakın bir takımla çıkan Arsenal'in, Newcastle'ı ilk 15 dakika içerisinde çözmesi gerekirdi. Ancak, zaten kendi sahalarında oynamanın rehaveti içerisindeki Arsenal'li oyunculara, hocaları da 'sabır' deyip, Emirates'in, "Highbury, The Library"den miras atmosferi de onları ateşlemeyince, ortaya resmen 'uyuz' bir takım çıkıyor. Bu 'uyuz' takımı izlerken, zaman zaman pas yapmanın bir amaç değil araç olduğunu unuttuklarını düşünüyorum açıkçası. Arsenal, takımı sahaya paslaşmak için çıkıyor ve paslaşarak futboldaki bütün problemleri çözebileceklerine inanıyor. Arada şut çekip, iki de orta yapın be arkadaş. Dün ilk yarı bittiğinde, Arsenal'in topla oynama bölgeleri, %8 sol kanat, %14 sağ kanat, %78 göbekti. Aynı oranlar Newcastle için 34,31,35 olarak gerçekleşti. Yani bu ne demek oluyor, bütün bir 45 dakika, Arsenal, Cesc-Chamakh bağlantısının kurulmasını bekledi. Kenardan bir cengaver de çıkıp "Bugün hem Cesc, hem Chamakh kötü, bu taktiği değiştirelim" demedi. Patron "sabır" dedi, bütün takım sabırla 90 dakikanın bitmesini bekledi.

Son olarak bahsetmeden geçemeyeceğim konu da kaleci tabi ki. Dün, Tim Krul, Nasri'nin şutunu inanılmaz bir şekilde çıkarmasaydı, büyük ihtimal 3-4 gollü bir Arsenal galibiyetinden bahsedecektik. Bir kaleci kendi takımı için kritik bir kurtarışa imza atarken, Fabianski de en iyi yaptığı işi yapıp, maçı kurtarış yapmadan bitiriyordu. Kabak tadı verdiği için, Wenger'in transfer politikasından ve Fabianski'nin ne kadar berbat bir kaleci olduğundan bahsetmeyeceğim. Tek diyeceğim artık sıranın Szcznesny'e geldiği. Genç Polonyalı, Arsenal'in sözleşme uzatma teklifine "evet" demedi ve bu sezon şans bulamadığı takdirde gidebileceğinin sinyalini verdi. Bence, artık 1 numaralı forma onun. 5 senedir Almunia/Fabianski ikilisine verilen şansları bir kaba doldursak, o kadar şansla sayısalı bile tutturuz bence. Bırakalım bir kaç hata da Şinesli yapsın.

7 Kasım 2010 Pazar

777 Gün Sonra

Hergreaves'inki, dünya futbolunun en uzun süreli sakatlık hikayelerinden birisi sanırım. Daha 1 hafta öncesine kadar, İngiliz oyuncunun sağlık durumu hakkında çelişkili haberler gelmeye devam ediyordu. "Dönüşü yakın", "Sakatlığı nüksetti", "Futbol hayatı bitti" filan derken, dün, bir de baktık Hargreaves, Wolves maçının ilk onbirinde.

777 gün sahalardan uzak kalmış oyuncusunu direk ilk onbirde sahaya sürmesi, Ferguson'un cesur olduğunu da gösterebilir; kadro kurma konusunda çok sıkıntı çektiğini de. Nitekim, Hargrevaes'in en son formasını giydiği, Şampiyonlar Ligi şampiyonu United'tan bugüne köprünün altından çok sular aktı. Hatta dün akşam Old Trafford'taki bir avuç Wolves taraftarı da yaptıkları "You're not real United" tezahüratıyla, kırmızılı taraftarların korkularını yüzlerine vurur gibiydi.

Man Utd'ın çok önemli oyuncularının sakat olduğu bir gerçek. Ancak, ligin dibindeki Wolves'a karşı kendi sahalarında oynadıkları oyun oldukça düşündürücü. Geçen sene, Old Trafford deplasmanına, takım getirmeye tenezzül etmeyen McCarthy'e ne olduysa, bu sene United deplasmanına, kazanmak için çıkacak kadar cesurdu.

United'ın bu sene, ligde oynadığı hiç bir maçtan "rahat" bir galibiyetle ayrılamayışını ve her maçta bir oyuncusunun çıkıp ekstra bir şeyler yapmasıyla puan kazanmasını belki eleştirebiliriz ancak, Ferguson'un takımının bu sene yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen, namağlup lig ikincisi oluşunu takdir etmemek mümkün değil. İngiliz medyasında, bu durumu 'şans' ile açıklayanların sayısı hiç de az değil. Ancak dün, United'ın başındaki 24. yıldönümünü kutlayan Ferguson'un da belirttiği gibi, United 'sonuç alma alışkanlığı' olan bir takım ve bunu son 20 yıldır kanıtlamadıkları sezon yok gibi. Bu sezon, 4-5 kere, rakibin geriden gelip maçı eşitlemesine izin vermelerinin ardından, bu alışkanlığı kaybedip kaybetmedikleri tartışılıyordu, ancak dün gördük ki, United, hala kabus gibi bir günden istediğini alma yetisine sahip.

Daha önce, bu sayfalarda, United'ı duraklama dönemine girmiş bir takım olarak tanımladım ve bu görüşümün hala değişmedi. Ancak, eldeki malzemenin kalitesi düşse de, belli ki, Ferguson, kolay kolay teslim olmayacak. Önemli eksikleri olan United, önümüzdeki hafta, 4 gün içerisinde önce City'e, sonra da Villa'ya konuk olacak ve bu maçların, takımın gidişhatında belirleyici rol oynaması mümkün.

4 Kasım 2010 Perşembe

Rehavet

Grup maçlarına, rakiplerini farklı yenerek başlayıp, 3 maçta 9 puan almanın Arsenal'e maliyeti, 4. maçtaki rehavet oldu. Hele ki, takım Walcott'un golüyle maça önde başlayınca, rehavetin boyutları bir anda katlanıverdi. Maçtan sonra Wenger de bundan yakındı ve takımın performansını, uzun süredir ilk defa, basın karşısında eleştirdi.

Arsenal'in dün akşam her iki beki de berbat oynadı da, hala 2 gol öncesi ayağıdaki topla bekleyen Clichy'nin ne yapmaya çalıştığını anlamış değilim. Lig Kupası'nda, 3. lig ekibi Chesterfield'e karşı oynamıyorsun ki. Şampiyonlar Ligi'ndesin, daha dün UEFA Kupası'nı kaldırmış bir takımla oynuyorsun ve karşındaki adam da Dario Srna. Hani tanımıyorduysan, artık dün akşamdan sonra bir daha unutmazsın. Clichy'nin bu kontağı kapattığı anlar pek meşhur zaten. Fransızın, iyi oynadığı maçların bazı bölümlerinde bile zaman zaman konsantrasyonunu kaybedişi bilinen bir problem. Dün akşam, kendisine Eboue de eşlik edince olan göbekteki Eastmond, Squilacci ve Djourou üçlüsüne oldu.

Her ne kadar sahaya yedek ağırlıklı bir takımla çıkıldıysa da, bence Wenger dünkü takıma 3-4 genç oyuncu daha ilave etmeliydi. Eastmond'a ek olarak JET, Lansbury, Szczhesny ve hatta Norveit'in de dahil olduğu genç bir takım, daha iştahlı bir performans ortaya koyabilirdi. Belki Wenger, turu Ukrayna'da garantileyip, son 2 maça gençlerle çıkmayı planladı ancak önüne geçemediği rehavet yüzünden, şimdi son maça kadar bastırmak zorunda kalacak.

Dünkü performansa bakıldığında, endişe verici olan, Arsenal'in son 5 senedir bir türlü kurtulamadığı kötü alışkanlıklarının tamamının tek bir maçta gözlemlebilir olmasıydı. Maç seçen oyuncular, savaşmayan takım, bireysel hatalar.. Hepsinin bir maçta tekrar ortaya çıkması biraz korkutucuydu. Ancak takdir edersiniz ki, dün sahaya çıkan takımda da bir kaç eksik de yok değildi:

Almunia
Sagna Vermaelen Koscielny Gibbs
Song
Diaby Fabregas
Arshavin Chamakh Van Persie

Bu yüzden oturup dünkü maçtan bir takım olumsuz sonuçlar çıkarmaya kalkmak anlamsız olacak. Kasım ayının geri kalan 7 maçında umarım daha iyi performanslar izleriz.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Islık Çalma; Tekme At!

Dün gece, Kopenhag-Barça maçı sonrasında iki hoca; Guardiola ve Solbakken arasında hareretli bir tartışma yaşandı. Hatta araya kendinden beklenecek bir dallamalıkla girmeye çalışan Busquets az daha Solbakken'den bir kroşe yiyordu.

Olayı ilk görünce, tartışmanın, hakemin Barça'ya göstermediği 2 kırmızı karttan dolayı olduğunu zannettim. Nitekim, maçın hakemi, önce Valdez'in uçan tekmesini, sonra da Alves'in Dhalsim tekmesini büyük bir beceriyle görmezden gelmişti. Ama meğersem konu o değilmiş.

Hatırlayacağınız üzere, Nou Camp'taki ilk maçta Kopenhag'lı Santin, gole giderken hakemin düdüğünü duyduğunu zannedip durmuş, sonradan yapılan incelemede Santin'in duyduğunun düdük değil Barça kalecisi Jose Pinto'nun ıslığı olduğu anlaşılmıştı. Maç görüntülerini inceleyip, Pinto'nun yedek kulübesine yaptığı "görev tamam" işaretini de gören UEFA ise Barçalı oyuncuya, centilmenliğe aykırı hareketinden dolayı 2 maç ceza vermişti.

Dün maç sonrasında yaşanan ateşli muhabet de işte bu konuyla ilgiliymiş. Meğersem Solbakken Guardiola'ya, "2 değil 4-5 maç olmalıydı" diye fısıldamış, bu laf da Guardiola efendiye ağır gelmiş.

Bana göre Solbakken iyi koymuş lafı ama kendisinin unuttuğu bir şey var. Konu Barça ve UEFA olunca, Pinto'nun aldığı 2 maç ceza 'yumurtasında Allah yazan tavuk' gibi bir mucize olmakta. Gerçi, Santin golü kaçırdıktan, Kopenhag da maçı kaybettikten sonra, yedek kaleciye ceza versen ne olur, vermesen ne olur. Dün de gördük ki, Barça'nın as kalecisi, sahada rakibe uçan tekme atma özgürlüğüne sahip. UEFA'nın standartları da böyle yüksek işte, ıslığa 2 maç, rakibin suratına uçan tekmeye sarı kart bile yok.

Yine Mi Lan?

Önlem almamak mı, yoksa alamamak mı anlamadım aslında. İlk maçtan sonraki yazıda Benitez'e, bu maça çift sağ bekle çıkma tavsiyesinde bulunmuştum ama belli ki Rafa artık beni sallamaz olmuş. İlk maçtaki fragmandan sonra, dün akşam, White Hart Lane'de, Bale çıktı filmi de çekti; Maicon'a 2 hafta önce tattırdığı zehirden bir kova içirdi.

Belki, Maicon, dünyanın en iyi 'defansif' beki değil, ama dün gece Bale'in ona yaptığını herhalde kariyerinde görmemiştir. Yine aynı şekilde 2 Inter maçında süper oynayan Bale de, çok formda olmasına rağmen bir 'uzaylı' değil. Maicon'u asıl yakan, Inter'in geçen sene en iyi yaptığı şeyin, Benitez yönetiminde daha ortaya çıkmamış olması.

Bahsettiği şey, tabi ki 'yardımlaşma'. 2 Inter maçı arasında, Gareth Bale, son derece sıradan 2 sağ beke karşı oynadı ve dün gece göründüğü kadar 'durdurulamaz' görünmedi. Bale'i durdurmayı başaran sağ beklerden ne Phil Neville, ne de Rafael, Maicon'un yarı kalitesinde değiller ama Everton ve Man Utd, şu an için yardımlaşmayı Inter'den daha iyi yapıyorlar.

Benitez gibi oyun disiplini manyağı bir adamın, dün gece Bale'e hiç bir önlem alamayışı aslında şaşırtıcı. Dün Maicon, adımını orta sahadan ileri her attığında, geri dönen top Tottenham kontrasına dönüştü ki, ne Zanetti, ne Muntari ne de Biabiany, Brezilyalının boşalttığı yeri kapatmayı başaramadı. Bunun sebebi Interli oyuncuların formsuz oluşu da olabilir; Benitez'in o bildiğimiz kendini beğenmişliğiyle önlem almaya tenezzül etmeyişi de.

Bana göre dünkü maç Benitez'in Inter'deki tabutuna çakılan ilk çivi oldu. İlk maçtan 'ben geliyorum' diyen felakete hiç bir önlem alamayan İspanyol, dün gece biraz utanç verici bir malubiyetin mimarı olmuş oldu. Benitez'in her attığı adımın ismi lazım olmayan bir Portekizliyle kıyaslanmakta olduğunu biliyoruz ve dünküne benzer taktiksel zaaflar kendisine pek de yardımcı olmayacaklar.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Gelmeyen Düdük


Premier Lig'de, 1 ay içerisinde ikinci hakem düdüğü vakası Man Utd - Tottenham maçında yaşandı. Yukarıdan da izlenebilecek pozisyonda Nani, penaltı itirazıyla yere düştükten sonra topu eliyle yanına doğru çekti ama hakem penaltıya hükmetmeyince bariz elle oynamış oldu. Tottenham kalecisi Gomez, hakemin elle oynama kararı verdiğini varsayarak, topu serbest vuruş için ceza sahası içerisine dikti ve bir güzel de gerildi. Bu sırada, Man Utd'lı oyuncular topun hala oyunda olduğunun farkına varıp, yerden kalkan Nani'yi uyardılar ve o da hakemle gözgöze gelip 'oyna' işaretini aldıktan sonra topu ağlara yuvarlayıverdi. Tottenhamlılar maç sırasında ve maçtan sonra hakeme çok veryansın ettiler ancak sonuç değişmedi. United'ın golü geçerli sayıldı.


Hatırlarsanız, bundan 1 ay önce, Sunderland-Liverpool maçında benzer bir olay daha yaşanmıştı. Sunderland'li Michael Turner, kendi ceza sahasındaki serbest vuruşu kullanması için top kalecisine doğru yollamak istedi, ancak oyunun başladığını varsayan Torres ve Kuyt topu alarak pozisyonu gole çevirdiler. İtirazlardan sonra hakemin kararı değişmedi, yardımcısının da onayıyla hakem, oyunu başlamış olarak kabul etti.

İki pozisyonun ortak noktası, çalınmayan hakem düdüğü. Ancak, tartışmalı da olsa, her iki pozisyonda da hakemlerin uygulaması, kağıt üzerinde doğru. Her ne kadar pek sportmence davranmasalar da, hem Torres hem de Nani, illegal bir şey yapmıyorlar. Nitekim, kurallar oyunun durması için hakem düdüğüne ihtiyaç var derken, başlaması için böyle bir zorunluluğa gerek olmadığını söylüyor. Bundan 5 sene önce Henry, o meşhur erken frikiğini Chelsea ağlarına yollayıp, Graham Poll golü geçerli saydığında da kural aynıydı; bugün de aynı.

Sonuç olarak hakemin, 'elle oynama' için çaldığı düdüğü duymadan, frikik kullanmaya kalkan Gomez ne kadar hatalıysa, yanındaki Torres'i göre göre riskli bir işe imza atan Turner da o kadar hatalı. Her iki futbolcu da en basitiyle 'akıllı' hareket etmiyorlar ve rakibin eline istifade etmesi için ucuz fırsatlar veriyorlar.

United'ın pozisyonunda belki de tek tartışabilecek konu, Nani'nin bariz elle oynayışına neden düdük çalınmadığı. Aklıma gelen en mantıklı açıklama, topun Gomez'e geldiğini gören hakemin, oyunu durdurmaya gerek duymayıp avantaj oynatması. Ancak, durum böyleyse, genç hakem Clattenburg'un elleriyle oyununun avantaja bırakıldığı işaretini yapması gerekir ki, ortada hiçbir soru işareti kalmasın.

Hakemler açısından şanssız bu iki pozisyonun özeti şu ki, futbolcular, oynadıkları oyunun kurallarını arada bir okumalı ve sahaya çıktıklarında akıllı olup tedbiri elden bırakmamalı. Nitekim, Henry, Torres, Nani gibi 'cin'ler bu tip hatalarla beslenen etobur arkadaşlar. Yukarıdaki pozisyonlarda, hakemlerin kararları kağıt üzerinde doğru olsa da, bir Dünya Kupası ya da Şampiyonlar Ligi finalinin bu gollerden biriyle sonuçlandığını düşünmek bile istemem.