31 Ekim 2010 Pazar

Güle Güle...


RIJKAARD'I YALNIZCA 24 UGURLADI


Demir alma vakti gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...

30 Ekim 2010 Cumartesi

Panik Atak

Arsenal, Emirates'te oynadığı maçlarda genelde sabırlı bir oyun sergiler. Gol ne kadar gecikirse geciksin, Wenger'in felsefesi, karşı takımı, topa sahip olup acele etmeden paslaşarak açmak üzerinedir. Buradaki amaç, bütün maç Arsenal'in paslarını kovalamaya çalışan rakibin benzinini 60-70 dakikada bitirip, son bölümde hata yapmasını sağlamaktır. Ama tabi, Arsenal'in, sabrın dozunu biraz fazla kaçırıp, 'atamayana atarlar' kuralı tarafından cezalandırıldığı maç sayısı da az değildir.

Bugünkü maç da klasik bir cezalandırılma maçı oldu aslında. Arsenal birçok pozisyondan yararlanamadı. Rob Green, 2 tanesi insanüstü olan 5-6 çok önemli kurtarış yaptı. Arsenal, 2 kere direkten döndü derken, West Ham'ın duran toptan bir gol bulup Arsenal'e cezayı keseceğinden emindim aslında. Neyse ki, bu sefer korkulan olmadı ve Arsenal önemli bir 3 puanı zor da olsa almayı başardı. Bunu yaparken, normalde gösterdiği sabırlı performanslar yerine, oldukça panik halinde bir oyun oynaması ise maçın dikkat çeken yönüydü bana göre.

Arsenal'in bugün çok zorlanmasının sebebi aslında geçtiğimiz haftalarda bahsettiğimiz verimsizlik olayıyla yakından alakalı. West Ham karşısında, Arshavin, yine ayağına aldığı topların %40'ını (12/30) rakibe attı, en az 10 tane top kaptırdı; kaleyi bulan şutu yok ve bütün maç boyunca ceza sahası içerisine pas girişimi sayısı 1 (Arshavin'in %40'lık hatalı pas oranına en çok yaklaşan isim %17 ile Nasri). Maçın ilk 5 dakikası istekli görünen Rus'u, geri kalan 75 dakika boyunca yine gezinirken izledik, ki Arsenal golü bulmuş olsaydı, 60'da oyundan çıkan Denilson değil o olacaktı. Tüm bu istikrarlı verimsizliğe rağmen, Wenger'in Arshavin ısrarı ilginç aslında. Bu sezon 10 lig maçının tamamına ilk 11 başlayan tek Arsenal oyuncusu Arshavin.

Sol tarafta Arshavin'in etkisizliğinin ve sürekli kaptırdığı topların en çok etkilediği adam tabi ki Gael Clichy. Normal şartlarda Arsenal hücumunun Sagna ile birlikte önemli bir parçasını oluşturan Fransız'ın, Arshavin'den gelmeyen defansif yardımın etkisiyle daha muhafazakar bir oyun oynamak zorunda kaldığı aşikar. Nitekim bugün, Clichy'nin ceza sahasına yaptığı ilk ortanın dakikası 65. Aynı süre zarfında, diğer kanattaki Sagna'nın yaptığı orta sayısı ise 8. İşin ilginç olan yanı da, West Ham'ın tamamen kendi yarısına çekildiği 65'ten sonra 3 orta yapan Clichy'nin golün de asistini yapan adam olması ve bu asistin Arshavin sahayı terkettikten sonra gelmesi.

Bugün, Arsenal'in sol tarafı gibi orta sahasının göbeği de bayağı bir zorlandı. Bunda Fabregas'ın fizik olarak hazır olmayışının etkisi büyük bence. Parker tarafından maç boyu kovalanan Cesc'in, rakibin fiziksel oyunu karşısında zaman zaman zorlanması, öldürücü pası bir türlü üretememesinin en büyük sebebiydi. Tabi ki, Scott Parker'ın sertliğini bütün maç cezalandırmayan hakemi de tebrik etmek gerekir. Bu arada, UEFA hakem sayısını arttırmaya çalışadursun, bugün West Ham'lı Costa, 4. hakemin 1 metre önünde Chamakh'a kasti bir dirsek koydu ama kimse oralı olmadı. Adamlar işlevsiz olduğu sürece, sahanın kenarına, her 30cm'ye bir hakem koysan ne olur koymasan ne olur.

Yazının başında dediğim gibi, Arsenal bugün verimsizliğinin cezasını ağır ödeyebilirdi. Bu noktada, özellikle ilk yarıda 70 metrede pres yapan ve hücuma da etkili çıkan West Ham'ın mücadelesini kutlamak gerek. Ancak, ilk yarıdaki bu mücadele, 2 yarıda tamamen kendi yarı sahalarına hapsolmalarına neden oldu ki, ikinci 45 dakika Arsenal kalesine neredeyse hiç gelemediler.

Bu noktada, Wenger'i de biraz eleştirmek istiyorum müsadenizle. Bilmiyorum bir yerde istatistiği var mıdır, ancak Wenger, dakika 60'ı bulmadan oyuncu değiştirmiyor arkadaş. Bugün, ikinci yarının başlama düdüğüyle beraber, hem Emirates tribünleri hem de ben; Walcott, Walcott diye bağrındık ama Arsene abim, yine 65'e kadar kasmayı tercih etti. Bir maçta da ilk yarıda berbat oynayan bir oyuncunun, soyunma odasından geri çıkmadığını göreyim yahu. Hani, Arsenal'li oyunculardan birisi kafayı yeyip, bütün maç kendi kalesine şut denese, Wenger yine 65 dakika izler bence. Durum öyle vahim.

Neyse, sonuç olarak, hücumun aksayan yerleri ve gereksiz panik havası hariç klasik bir Arsenal performansı izlediğimizi söyleyebiliriz. Robert Green, gününde olmasa, Arsenal aksamasına rağmen sahadan 5-0 ile ayrılacaktı. Tabi ki bugün, sahadaki oyun ve gol sayısından çok, 3 puanı almak önemliydi. Nitekim, takım, Kasım ayında, 5'i deplasmanda, 8 maçın oynayacak ve bugün kaybedilecek puanlar, sezonun en kritik ayına pek de iyi bir başlangıç olmayacaktı.

28 Ekim 2010 Perşembe

Al da Gel

St James' Park'ta mücadeleden yoksun, bayık bir maç vardı dün. Yine de birşeyler öğrendik dün akşamdan:

1- Newcastle'ın yedeklerinin ilk onbire girme gibi bir endişeleri olmasa gerek, Gutierez ve Carroll oyuna girene kadar Newcastle'lı oyuncular mücadele etme gereği bile duymadılar. İlk 5 dakikada 3 net pozisyon verdiler, defansta maç boyu saçmaladılar.

2- Chamakh sağ olduğu sürece Bendtner'in ilk onbire girme şansı yok. Danimarkalı, dün golünü attı belki ama maç boyu futbol denilen oyundan zerre anlamadığını elaleme gösterdi. Arsenal'in tüm kanat akınlarında ve kornerlerde, ısrarla açığa doğru koşu yapıp topun sekmesini beklemesi ise ayrıca incelenmesi gereken bir konu bence. Öyle ki, maç boyu Bendtner, Walcott'tan daha uzun süre sağ kanatta dolaştı.

3- Gördük ki, Szczesny harbiden yetenekli bir adam. Kendisi yaşındaki bir kaleciye göre kendine güveni gerçekten çok yüksek. Almunia ve Fabianski'de bu güvenin yarısı olsa Arsenal kalede bu kadar problem yaşamaz. Dün akşam, Szczesny, çıkıp çıkmamakta tereddüt ettiği bir pozisyon dışında kusursuz oynadı. Bence Wenger'in, 1 numara için ciddi ciddi düşünmesi gerekiyor kendisini.

4-Arsenal korner atamıyor. Uzun süredir dikkatimi çeken bir durumdu ancak dün Vela, Walcott ve Rosicky kornerleri dağa taşa gömdükçe iyice göze battı. İşin kötüsü Fabregas'ın da zayıf olan bir noktası duran toplar. İdeal onbirde tüm korner ve duran topları atması gereken adam Nasri bence. (Van Persie dediğinizi duyar gibi oluyorum da o kimdi yahu?)

5- Andy Carroll korkutucu bir forvet.

6- Denilson kötü bir futbolcu ve Steven Pienaar'ın peruğuyla maça çıkmış olması da bu gerçeği değiştirmiyor. Dün gece veteran Alan Smith'in karşısında bile çok zorlandı.

7- Koscielny'e zayıf, çelimsiz filan diyoruz ancak adamın pozisyon alma yeteneği gerçekten inanılmaz. Rrakibin beynini okuyor sanki adam.

8- Gibbs de, Walcott olma yolunda ilerliyor galiba. 90 dakikayı sakatlanmadan bitiremez oldu.

9- JET, seneye, Chamakh'ın arkasından, 2. tercih forvet olacak.

10- Hazır çeyreğe kadar gelmişken, Wenger gidip şu kupayı alsın artık. Hem Emirates'e ilk kupa girmiş olsun, hem de "5 senedir gümüşsüz" muhabbeti azalarak bitsin.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Milyara Doğru

Manchester City yönetiminin yayınladığı raporlara bakılırsa, Şeyh Mansur Bin Zayed, 30 Eylül itibariyle kulübün 37bin hissesini daha alarak, City'nin kasasına £80m daha bırakmış. Bu rakam, Arapların City'i satın aldıktan beri kulübe aktardığı para miktarını toplam £573m civarına çekiyor ki, bu para 907 milyon Amerikan dolarına tekabül ediyor. Yani, Araplar, önümüzdeki aylarda, Eylül sonundakine benzer bir hisse alımı daha gerçekleştirirlerse 1 milyar dolar barajını geçecekler.

Peki, harcanan bu astronomik meblağların karşılığında ortaya çıkan ne?

Şu anki rakamlara bakılırsa, 2014 yılında Avrupa kupalarından men edilecek bir takım.

Evet, UEFA'nın Financial Fair Play kurallarının en kritiklerinden birine göre, bir kulüp, 2011'i takip eden 3 sene içerisinde toplam £39m'nin üzerinde zarar edemez.

Peki, Manchester City'nin geçen seneki zararı ne?

£121.000.000

Bu sadece 1 yıldaki zarar hem. Bu zararı 3 yıla yaydığınızda, UEFA'nın tahammül edeceğinin 9 katı bir rakam ortaya çıkıyor.

İçinizde, "City bütün harcamaları 2011 öncesinde yaptı, bundan sonra biraz yavaşlarlar olur biter" diyenler olabilir. Ancak, maalesef, futbolcu bonservislerinin muhasebesi, City'nin aleyhine işliyor.

Bilenler bilir; muhasebede amortisman diye bir kavram vardır. Amortisman, kısaca, bir varlığın değerinin, kullanım süresi boyunca düşürülerek, yıllara yayılması anlamına gelir. Yani, bir şirket 2010 yılında, 5 milyon liraya bir bina aldıysa, bu rakam sadece 2010'un gideri değildir. Söz konusu bina 50 yıl kullanılacaksa, 5 milyon da bu 50 yıl boyunca amorti edilir. Yani kaba bir hesapla, 2010-2060 arası, her sene 100.000 lira gider yazılır.

Futbolcu bonservisleri de, varlık amortismanları kuralına tabidirler ve bir futbolcuya ödenen bonservis, kontrat süresi boyunca amortismana tabidir. Mesela, City'nin bu sene £26m'ye alıp 4 senelik imza attırdığı Silva, kulübün hesaplarında 2014 yılına kadar her sene £6,5m'lik amortisman gideri ekledi.

Geçen sezon bitip, City senelik hesaplarını açıkladığında, toplam bonservis amortismanı £71m, yani kulübün toplam gelirinin %57'si seviyesindeydi. O günden bu güne, City'nin kadrosuna Silva, Toure, Milner ve Balotelli eklendi ve bonservisiyle ayrılan tek isim de Robinho oldu. Bu alışverişler City'nin amortisman faturasını £90m'ye kadar yükseltti; yani toplam gelirin %72'sine.

Bonservis amortismanları, astronomik gibi gözükse de, City'nin asıl başını ağrıtan rakamlar, oyuncu ücretleri. Geçen sezon sonunda yıllık, £133m seviyesinde olan oyuncu maaşları, yaz transferlerinin sonunda, muhafazakar bir tahminle, £150m'nin üzerine kadar çıktı. Üstelik, geçen sene elle tutulur bir başarıya imza atamayan Manchester City'nin maaş faturası, oyuncularına prim ödemediği halde, toplam gelirinden %20 fazla. İngiliz medyasında yazılanlara göre, City, ünlü oyunculara imza attırabilmek için, neredeyse tüm yeni transferlerinin kontratlarına astronomik primler koymuş durumda. Söylenen o ki, City kazayla Premier Lig'i kazansa, buradan ve Şampiyonlar Ligi'nden gelecek tüm geliri prim ödemesine yatırmak zorunda kalacak.

Geçen sene, sadece oyuncu maaşları (£133m), City'nin yıllık geliri olan £125m'nin üzerindeydi ve kulüp, sezonu toplamda £121m'lik bir zararla kapattı. Sadece geçtiğimiz yaz transfer döneminde, City'nin amortisman ve maaş giderleri toplamda %20'lik bir artış gösterdi bile. Buna karşılık, kulübün gelirlerindeki artış senelik %5,7 seviyesinde kaldı. Yani UEFA kriterleri yaklaştıkça kemerleri sıkması gereken City'nin toplam zararı hala roket hızıyla artmakta. Öyle ki, eğer city FFP kriterlerine, şu anki borç ödemeleriyle uymak istiyorsa, toplam gelirini £300m seviyesine çekmek zorunda. Bu da, daha fazla borç yapmadan, %240'lık bir gelir artışı elde etmeleri anlamına geliyor ki, bunu yapmak için City'nin önünde 3 sene var.

Diyebilirsiniz ki, "Ne olacak, Şeyhler basar parayı, arttırır kulübün gelirini". Ancak, bu noktada ilginç olan, FFP kriterlerinin "gelir"in tanımını da detaylı bir şekilde yapıyor oluşu. Maç günü gelirleri, televizyon, lig ve Avrupa kupalarından gelen paraya ek olarak, manipülasyona açık gibi görünün sponsor gelirlerine de bir kısıtlama getirilmiş durumda. FFP'ye göre, kulübün sponsorları, City'e, "piyasa değerinde" rakamlar önerebiliriler. Yani, City yarın çıkıp biz Etihad ile seneliği £50m'e anlaştık deyip şeyhlerin parasını Etihad üzerinden kulübe aktaramaz. Bu meblağ, piyasa değerinin çok üzerinde olacağı için, en basit tabirle, UEFA bunu "yemez".

Şu an City'nin içinde bulunduğu durum öyle gösteriyor ki, kulüp, FFP yürürlüğe girdiğinde parasıyla rezil olma tehlikesiyle karşı karşıya olacak. Eğer UEFA, gelir kalemlerinin tanımındaki sıkı politikasını korursa, City, Şeyhlerin milyarlarına rağmen defterlerini dengelemeyi başaramayabilir. Nitekim, şeyhlerin, hisse alımıyla enjekte ettikleri para, sürekli olarak bilançonun pasif yarısına, yani özkaynaklara gitmekte. 2014 geldiğinde, belki kulübün hiç bir bankaya tek bir kuruş borcu olmayacak ancak, gelir-gider dengesini sağlayacak "gelir" kalemlerini yaratamaması yüzünden, belki Avrupa kupalarından men edilecek.

Arsenal zaten harcamıyordu da, Chelsea, Man Utd, Liverpool gibi kulüpler de son 2 sezondur muslukları boşuna kısmadılar. Herkes harıl harıl evdeki hesabı, UEFA'ya uydurmaya çalışıyor. City ise, tüm bu kulüplerin tersi istikamette son sürat yol almakta ve şu an, bir çok kişi, kulübün köprüden önceki son çıkışı kaçırdığı görüşünde. Yani, Manchester City, bugün tüm transfer harcamalarını kesse bile, şu an içinde bulunduğu durum, 3 sene içerisinde düzelecek boyutu çoktan aşmış durumda. Bana göre, bu noktadan sonra top UEFA'da. Platini ve dadaşları, ya sözlerinin arkasında durur ve FFP'yi çatır çatır uygularlar; ya da Araplara, City'e 'gelir' enjekte etmeleri için bir açık kapı bırakırlar. Önümüzdeki 3 yıl, paranın Avrupa futbolundaki her kapıyı açıp açamayacağının ortaya çıkacağı ilginç bir dönem olacak. İzninizle, burada Polyannacılık oynayıp, paranın her kapıyı açamayacağı ve iyi yönetilen kulüplerin ödüllendirileceği bir gelecek hayal etmek istiyorum.

Nash vs Donovan Part 3



Öncesi..

25 Ekim 2010 Pazartesi

5 Dakika İçin İyi Maçtı

Taraflardan biri, daha 5. dakikada 10 kişi kalınca oturup maçın taktiksel analizini yapmak biraz anlamsız oluyor. Sahada oynanan futbol hakkında ne söylersek söyleyelim, “kırmızı kart maçın kaderini etkiledi” argümanı baskın çıkan taraf oluyor.

Arsenal, City deplasmanına çıkarken, benim en büyük endişem, City’nin sert orta sahasının Arsenal’in göbeğindeki oyuncuları sindirmesiydi. Nitekim, City’yi, 2 hafta önce aynı şeyi orta sahası Arsenal’e göre çok daha dişli olan Chelsea’ye yaparken izledik. Üstelik, Arsenal'de bu bölgede Wilshere ve Diaby’nin yokluğunda Denilson oynacaktı ve kendisinin bu tip maçlardaki karnesinin pek de iyi olmadığını biliyoruz.

Maçın başlamasıyla beraber görüldü ki, Arsenal’in başını ağrıtacak bölge göbek değildi. Micah Richards’ın sağdan yaptığı bindirmeler, Silva ve Tevez’in de yardımıyla daha ilk 5 dakikada 2 kere Clichy’i zor durumda bırakıyordu. Buradan gelişen ilk 2 atağı, uzaktan izlemekle yetinen Arshavin, 3. Richards bindirmesinde Clichy’e yardıma gitmeyi akıl etti. Arshavin’den bahsetmişken buraya bir parantez açayım. Hafta içi yayınlanan bir röportajında Rus oyuncu, son dönemde iyi oynamadığını ve kendisine yönelen eleştirilerde doğruluk payı olduğunu açıkladı. Bu itiraftan sonra, dün akşam farklı bir Arshavin bekliyordum açıkçası ancak yaptığı asist dışında yine son derece etkisizdi. Zaten Wenger’in de ilk oyundan aldığı isim de kendisi oldu.

City’nin sağ kanattan yarrattığı tehlikeye Arsenal’in cevabı Fabregas ile oldu. Richards’ın ilk 5 dakika içerisindeki 2 bindirmesine Cesc, defansın hemen önünden aldığı 2 topu derinlemesine 2 etkili pasa dönüştürerek verdi. Bunlardan ilki Arshavin’i kılpayı ofsaytta yakalarken, 2.’si Chamakh’ı pozisyona soktu. Mancini’nin genç Boyata’yı stoperde oynatarak oynadığı kumar daha maçın başında ters tepti ve City bir anda 10 kişi kaldı. Verdiği karar doğru olmasına rağmen, hakemin, maçın geri kalanında tarafları eşitlemek için elinden geleni yaptığını söylemeden de geçemeyeceğim. Kırmızı kartı takiben, Arsenal’in yaptığı 5 faule 4 sarı kart çıkardı ki, 35. Dakikada Arsenal’in 3 orta saha oyuncusu ve bir stoperi sararmıştı. Bu durum, Arsenal orta sahasının 60 dakika boyunca ikili mücadelelerde çekingen kalmasına neden oldu.

Arsenal’in, ilk yarıda, orta sahada normalden daha fazla faul yapmasının nedeni, takımın pas oyununun kendi standartlarının gerisinde kalmasıydı. Görülen 4 kart da, Arsenal top kaybını takiben City kontra atağını durdurmaya yönelik fauller yüzünden geldi. 10 kişi kalan rakibe karşı golü de bulduktan sonra rahat rahat top çevirmesinin beklediğimiz takımda, garip bir panik havası hakimdi ve ilk yarının sonuna kadar da bu durum devam etti. Bu panik havasının üzerine bir de Fabregas penaltı kaçırınca, bendenizi yavaştan bir endişe sarıverdi. Nitekim, hepimizin de bildiği üzere, Arsenal, kaçırdığı penaltıların bedelini genelde ağır ödeyen bir takım. Neyse ki, bu sefer korkulan olmadı ve 2. yarıda, sahada çok daha kendinden emin bir Arsenal takımı vardı.

2. yarıda Arsenal yapması gerekeni yapıp topa hakim olmaya başlayınca City’nin ilk yarıdaki gibi oyuna ortak olamadığını gördük. Özellikle, Mancini, 70’de Barry-Balotelli değişikliğini yapınca, orta sahayı tamamen Arsenal’e bırakmış oldu. Tabi ki, Song’un bu değişikliğin hemen öncesinde gelen golünün zaten City’i bitirdiğini de söylemek mümkün.

Song demişken, Kamerunlunun bu sezonki maceracı oyunundan daha önce bahsetmiştik. Bu oyun, Song’un kendi tercihinden çok Wenger’in direktifi olsa gerek ki, lig başladığından beri düzenli olarak devam ediyor. Wenger’in bu tercihinin nedeni ise, Song’un hücum yeteneklerinden daha çok, Arsenal’in bu sezon yavaştan yapmaya başladığı, Barcelona tarzı, karşı alanda şok pres oyununu güçlendirmek olabilir. Song’un varlığının, Arsenal hücumuna fizik gücü katkısı yaptığı da bir gerçek. Geçen sezon sonuna kadar Arsenal kariyerinde 4 golü bulunan Alex Song, bu sezon şimdiden 3 gole ulaştı bile. Gerçi ben hala, kendisinin Arsenal’in milimetrik paslara dayalı hücumuna biraz fazla kalın geldiğini düşünüyorum.

En başta da söylediğim gibi, kırmızı kartın maçın gidişhatını belirleyen etken olmadığını söylemek zor. Bu kart, City’i 10 kişi bırakmakla kalmadı; onları, savunmayı güçlü oldukları orta sahada top yapma fırsatından da alıkoydu. Arsenal’in 3 golü ve penaltı pozisyonunda City’nin stoper ve sol bek mevkiindeki zaaflarını görmeniz mümkün. Bu zaaflar, Chelsea maçında fazla ortaya çıkmamıştı çünkü City, onları orta sahada durdurmuştu. Ocak ayında, Mancini’yi yeni bir stoper için transfer pazarında göreceğiz sanırım. Nitekim, Toure ve Lescott varken de City’nin savunmasının ortası pek iyi sinyaller vermiyor.

Dün akşamki maçın Arsenal açısından sonucunu ‘çok değerli bir 3 puan’ şeklinde özetleyebiliriz. Bu sezon oynanan Blackburn, Sunderland, Chelsea ve City deplasmanlarından toplam alınan puan sayısı 7’ye yükselmiş oldu ki, geçen sezon aynı 4 deplasmandan Arsenal’in aldığı puan 0 (sıfır) idi. Vermaelen ve Wilshere’ın dönüşlerinin ardından, ilk onbire Arshavin’in yerine Walcott da monte edilirse bence Arsenal, oldukça heyecan verici bir takıma dönüşecek. Son dönemdeki olumsuz yazıların ardından tekrar pembe tablolar çizmeye başlayabilmem umut verici.

24 Ekim 2010 Pazar

Beyimizin Keyfi Yerinde

Benden herşey olurmuş da, teknik direktör olmazmış herhalde. Antremanını, taktiğini, analizini geçtim de, 30 tane cüzdanı büyüdükçe, algısı küçülen adamın kahrını çekmek ne çileli iştir arkadaş. Adınız, Alex, ünvanınınız Sir de olsa çekeceksiniz bu ağız kokusunu, CV'nizde 30 kupa da yazsa kaçış yok. Benden teknik direktör olmazmış, çünkü, haftada 3 oyuncuyu kadro dışı bıraktıktan sonra, ligin 7. haftasında sahaya çıkaracak adam bulamayan hocayı hiç bir kulüp barındırmaz.

Wayne Rooney biladerimiz, geçen hafta muayyen günlerinde olsa gerek, United'tan ayrılıyordu. Sebep de, yönetimin, kulübün gelecekteki hedefleri ile ilgili bir takım garantileri kendisine veremeyişiydi. Bu hafta, muayyen günler sona erdi; Rooney, resmen dalga geçer gibi, 5 yıl kontrata imza attı.

Diyeceksiniz ki, 1 haftada ne değişti. Hani geçen hafta United'ın geleceğine güveni olmayan Wayne Rooney, bu hafta nasıl ikna edildi. Görülen o ki, Rooney ikna edilmiş filan değil. İngiliz basınının güvenilir kaynaklarına yansıyan haberlere göre, Wayne biladerimizin yeni kontratında çok ilginç maddeler var. Rooney'in haftalık ücretini 160-200bin poundluk bir aralığa yerleştiren yeni kontrat, Man Utd'ın, oyunucuyu elinde tutatbilmesini de bir takım şartlara bağlıyor. Bu şartların en başında ise, kulübün bir takım hedeflere her sene ulaşması var. Yani, Rooney, aynen geçen hafta açıkladığı gibi, hafiften duraklama dönemine giren ve Ferguson'un emekliliğinden sonra zorlanacağı kesin olan United'ı, daha su almaya başlamadan terketmek niyetinde.

Rooney'in gösterdiği karaktersizliğe bakarak, Fabregas'ın aslında ne kadar düzgün bir adam olduğunu anlamamız mümkün. Kendisine gelen teklif daha 'somut' ve 'ısrarcı' olmasına rağmen, Cesc, Rooney'in Man Utd taraftarına attığı kazığı, Arsenallilere atmadı.

United cephesinde, yeni kontratın imzalanmasıyla beraber konu kapanmış gibi gözükse de, bana göre Rooneygate daha yeni başladı. Nitekim, İngiliz basınında yeraldığı üzere, eğer United, oyuncusunun kontratında belirtilen hedeflere ulaşamazsa, Rooney, £30m'a kadar düşen bedellerle serbest kalma hakkı kazanıyor. Yani, kazayla United bu sezonu 4. bitirirse, yazın yıldız oyuncusunu sudan ucuza satmak zorunda kalabilir. Çünkü beyimiz öyle istiyor; çünkü Rooney efendinin, kendisini dünya sahnesine çıkaran ve eline vermedik kupa bırakmayan kulübün zorlanmasına, 5 dakika bile tahammülü yok. Böyle de karakter sahibi işte kendisi.

Bana göre, Alex Ferguson'un bir an önce Rooney'den kurtulması lazım. Kendisini yalancı konumuna düşüren ve sezon ortası yarattığı dramayla takımın başarısını baltalayan bir adama gelecekte nasıl güvenebilir ki? Ferguson'un yapması gereken, önümüzdeki 2 ay boyunca Rooney'i biraz gazlamak, herşey normalmiş gibi davranıp onun tekrar form tutmasını sağlayarak, Ocak ayında maksimum teklifi verene Rooney'i satmak. Hatta, ben olsam gider City ile anlaşırım ki, Rooney efendi Manchester sokaklarına arkasına bakmadan yürüyemez hale gelsin. Zaten, Rooney, City'nin kadrosundaki Tevez, Adebayor gibi diğer karaktersizlerle de çok iyi anlaşır. Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Umarım Mutlusunuzdur


Galatasaray'ın geleneğine yerleşiyor yavaştan; futbolcular, canları isteyince hocalarını satıveriyorlar. Aylardır konuşuluyordu takım içinde Rijkaard'ı sabote edenlerin olduğu ama kimsenin elinde elle tutulur delil yoktu. Arda'nın, Elano'ya pas atmayışı, Mustafa Sarp'ın, Rijkaard'a koşan Ayhan'ı tutmaya çalışması gibi olaylar tabi ki ipucu veriyordu, ama olayın ayyuka çıkması için bugünü beklememiz gerekti.

Fenerbahçe'deki berbat performansları sonrasında, taraftarın resmen dalga geçerek takımdan gönderdiği Servet efendi, kendisine kapısını açan, maaş ödeyen ve Avrupa'da futbol oynama fırsatı veren Galatasaray'a resmen ihanet ettiğini çıkıp açıklayacak kadar yoldan çıkmış durumda. "Bana güvenilmezse iyi oynamam" diyor utanmadan. Hiçbir şeyden korkusu yok Servet'in. Biliyor ki, ettiği laf yanına kalacak. Rijkaard gidecek; her şey unutulacak.

Hoca satma meselesi, Servet'in itirafından sonra, Mustafa Yücedağ'ın bugünkü açıklamarıyla beraber iyice ayyuka çıktı. Herkesin varlığını bildiği şey, 2 ağızdan onaylanmış oldu. Ben, son haftalarda hep "Frank Rijkaard gitsin" temalı yazılar yazıyordum ve bunun sebebi de Hollandalı'nın, bu muameleye layık olmayışıydı. Yazının başına bkz verdiğim linkden de neden bizim futbolcuların Rijkaard'ı istemediğini kendimce anlamaya çalışma çabamı da okuyabilirsiniz.

Rijkaard'ın bir grup oyuncu tarafından istenmeyişinin asıl sebebini kestirmek biraz zor. Bana göre sebep, Servet gibi "kazma" tabir ettiğimiz arkadaşların, Rijkaard'ın sistemiyle oynayan bir takımda yerlerinin olmayacağının bilinciyle, "Aman ha, sistem oturup takımdan şutlanmadan, bu hocayı sabote edelim" diye düşünmeleri. Hocayı baltalamak uğruna, giydikleri formaya, yedikleri ekmeğe, milyonlarca Galatasaraylıya ihanet etmeleri.

Bugüne kadar bu blog'da Galatasaray yönetimini eleştiren çok az yazı okudunuz. Bunun sebebi, Rijkaard'ı ve Türkiye standartlarının üzerinde kalitedeki yabancıları Galatarasaray'a kazandıran, stat işini de nihayet bir sonuca bağlayan yönetimin, samimi olarak bir şeyler yapmaya çalıştığına olan inancımdı. Ancak aynı yönetim, "Ben Galatasaray'a ihanet ettim" diye açıklama yapan Servet'in Galatasaray formasını giymesine izin verecekse, kendileri hakkında da oturup düşünmenin zamanı gelmiş demektir. Geçen sene, Galatasaray taraftarlarının anasına küfreder gibi bir kırmızı kartla sezonu kapatan Barış Özbek'in, yaptığı o hareket yanına kaldı. Bu sene de, Servet'in bu açıklamaları görmezden gelinecek ve Mustafa Yücedağ'ın bahsettiği futbolcular ortaya çıkarılmayacaksa, Galatasaray boşuna kürek çekmesin. Çünkü, bu adamların yarın Hagi'ye, öbür gün Tugay'a ihanet etmeyeceklerinin garantisi yok.

Aslına bakarsanız, yönetimin teknik direktör olarak Hagi'yi getirme kararından, kimsenin hiçbir ceza almayacağına anlamanız mümkün. Polat ve arkadaşları, belli ki, Rijkaard'ın yerine gelecek hocayı seçmeden, takımdaki Türk oyunculara danışmış. Nitekim, ilgilendikleri isimler ahpap çavuşçuluğun imparatoru Fatih Terim, hizipçiliğin kralı Hakan Şükür ve gariban Hagi.

Takım içerisindeki hastalıklı kitlenin ilk tercihinin Fatih Terim olması normal, çünkü imparator, küçük beyinli Türk futbolcusunun ruhanı lideri gibi. Galatasaray için adının geçtiğini duyunca tüylerimin diken diken olduğu Hakan Şükür ise hepimizin bildiği gibi aynı kesimin 'turani' lideri. Yine, Galatasaray taraftarı olarak verilmiş sadakamız varmış ki, bu liderlerin ikisi de şimdilik kapıdan içeri giremedi. Onların yerine, samimi olarak Galatasaray'ın ihtiyacı olduğu için Türkiye'ye döndüğüne inandığım Hagi geldi. Kendisi harbiden büyük adammış; gördük ki bizim imparator bile Galatasaray'ın içinde bulunduğu kaos ortamında elini taşın altına sokmak istemedi. Ama o, ikinci bir hayal kırıklığı ihtimalini göze alarak bugün Galatasaray'ın başına geçti.

Hagi'nin gelişine sevinmiş olmakla beraber, kendisinin Galatasaray'ın başında başarılı olup olmayacağına dair yorum yapmam neredeyse imkansız. Artık açıkça görülüyor ki, Galatasaray'ın başarısı, bir hocanın taktik bilgisi, tecrübesi, karakterinden daha çok, takım içindeki ihanete hazır kitleyi kontrol altında tutabilmesine bağlı. Yarın Hagi, Elano'yu, Misimoviç'i kazanmak için bazı Türk oyuncuları kulübeye yolladığında, aynı olayların patlak vermeyeceğinin garantisi yok. Hatta bana göre, yönetimin bu olaya önlem almak gibi bir niyeti de yok. Çünkü Adnan Polat, kankası Aziz Yıldırım'ın izinden giderek önce isimli hoca Rijkaard'ı kovdu (Aragones gibi), sonra takımı tanıyan birini Hagi'yi (Daum) getirdi ve yarın da takımın başına Tugay'ı getirecek (Aykut). Yani, Yıldırım'ın Daum-Aykut geçiş dönemi ortaklığı projesi, şimdi de Hagi-Tugay ile Galatasaray'da hayata geçmiş oldu.

Bu sene Galatasaray'la ilgili 10 tane yazı yazdım; daha sahada oynanan futboldan bahsetmek nasip olmadı. Sahaya gelene kadar çözülecek o kadar çok şey var ki, futbol konuşmak bu ortamda biraz abesle iştigal oluyor. Çocukluktan gelen alışkanlık olmasa, Galatasaray'ı ve Türk futbolunu takip etmeyi tamamen bırakacağım. Biz, karaktersiz futbolcuların keyfi olsa da Türk takımları futbol oynasa diye beklerken, futbolumuz, Şampiyonlar Ligi temsilcisinin gol atamadan grupları tamamladığı 20 sene öncesinin seviyesine kadar geriledi. Yolumuz yol değil, sonumuz hayırlı olsun.

22 Ekim 2010 Cuma

Olmadı...


Geçen sene, blog'u açtığımız ilk dönemlerdi. Büyük bir hevesle Rijkaard'ın önderliğinde, Türk futbolunda yaşanacak devrimi; yıllar önce Jupp Derwall'in temellerini attığı, ama bir türlü tamamlanamayan devrimi yazıyordum. Değişimin ne kadar güzel olacağını, uzun zaman alacak olsa da artık bir şeylerin değişeceğini düşünüyordum çünkü Rijkaard bunları düşündürtmeye yetecek bir insandı....

Aslında bu yazıda Rijkaard ve Neeskens'ten başka bir isimden bahsetmek istemiyorum çünkü Rijkaard'ın gidişine; aslında gitmesi de değil önemli olan, eninde sonunda gidecekti de, bizi uyutanların, kafa ütüleyenlerin, bir bok yapmaktan acizlerin isimleri artık gerçekten rahatsızlık veriyor... Hele de gidenlerin ardından kalanları gördükçe...

Yaklaşık 1.5 sene boyunca, Rijkaard'a tek bir konuda kızdım; masaya yumruğunu vurup yoluna taş koyanları, daha doğrusu Galatasaray'ın ve futbolun yoluna taş koyanları kesip atsın dedim. Atmadı. Orada bile profesyonelliğini sonuna kadar gösterdi, aklı selimliğini korudu. Belki de kendi sonunu hazırladı, ama benim gözümde saygınlığı çok daha arttı.

Taraftar olarak göremediğimiz, bize gösterilmeyen ve asla öğrenemeyeceğimiz şeyler var. Tek yapabildiğimiz bu "şey"leri hissetmeye çalışmak. Ama nedendir bilmem, hep hislerimiz, duygularımıza yeniliyor. Futbolcusu, başkanı, yöneticisi, taraftarı, yazarı hepsi duygularını dinliyor. Herkes duygularını, kendi zevkleri karşılığında, çıkar için şeytana satıyor... Sonucunda da bir adım ileri, iki adım geri gitmiş bir futbol, bir anlayış evrimi kalıyor.

Devrim diye yola çıktık, ufacık bir evrim bile geçiremeden duygularımızın, profesyonel olamamanın, mutlu olamamanın kurbanı olduk. Olduk diyorum, çünkü Galatasaray bir bütündür. Taraftarıyla, futbolcusuyla, yöneticisiyle, lisesiyle, her şeyiyle... Ama her geçen gün bu bütün, bireylerin çıkarlarına, kepazeliklerine, göt keyiflerine kurban gidiyor ya, işte ona üzülüyorum... Empatiden ne kadar yoksun olduğumuza; kendimize yapıldığında delirdiğimiz ama ağzımızdan salyalar saçarak etrafımıza yaptığımız şeyleri görünce hissettiklerim, artık sinirle üzüntüyle tarif edilemiyor....

Bir de dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına gidiyoruz ya, "biz buyuz lan, ona göre davransınlar, bizde böyle" deyip, sırf kıçımızın rahatı için iki gram değişmeye çalışmıyoruz ya... İmparator bizi kurtar diyoruz ya... Daha da diyecek bir şey bulamıyorum...

Son bir buçuk yılda Galatasaray ve futbol için çabalayan herkesin eline, yüreğine sağlık. Geri kalanların da canı sağolsun, Rijkaard'ın da yolu açık olsun...



Beni de böyle histerik bir yazı yazmaya itenlerin de... Neyse, o da bende kalsın...

Galatasaray'ın geleceği için de bir ara konuşuruz...

Fotoğraf: Tribün Dergi

21 Ekim 2010 Perşembe

İyi Vurur Oralardan

Rakip, Şampiyonlar Ligi şampiyonu;
Maç San Siro'da.
70. saniyede Tottenham savunması uyuyakalıyor;
Inter 1-0 önde.
8. dakikada Tottenham 10 kişi kalıyor;
Üstelik oyundan atılan da kalecisi.
Inter penaltı kazanıyor;
Dakika 10, durum 2-0.
14'te 3-0,
Devrede soyunma odasına 4-0 yenik gidiyor Tottenham.
İkinci yarıda Gareth Bale topu alıp depara kalkıyor;
Önünde önce dünyanın en iyi sağ beki var;
Sonra da en iyi kalecisi.
Bale soldan kopup gidiyor;
Sol ayağıyla sağ köşeye yapıştırıyor.
Sonra Bale soldan bir daha kopup gidiyor;
Sol ayağıyla sağ köşeye yapıştırıyor.
Sonra Bale sol tarafta topu önünde buluyor;
Sol ayağıyla sağ köşeye yapıştırıyor.

Maçtan sonra Redknapp dahil herkesin merak ettiği şu:

"Eğer maç 5 dakika daha oynansaydı; Gale aynı golü 1 defa daha atar mıydı?"

Bu sorunun cevabını bilemeyeceğiz ancak genç oyuncunun Şampiyonlar Ligi'nin gördüğü en efsanevi performanslardan birini gösterdiğini söylemek mümkün. Death Star'ın orta yerinden geçen tüneli bulup bombalayan Luke gibi, Gareth Bale de, dün akşam, Inter'i aynı koridordan tekrar tekrar bombaladı. Benitez, maç sonrası ağzından solumuyordu. White Hart Lane'deki maça da 2 sağ bekle çıkarsa şaşırmayın.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Rooney Meselesi

Fergie'nin yıldız oyuncu kelleleri listesi oldukça ünlü isimlerden oluşuyor. Paul McGrath'ı, alkol ve sakatlıklar; Paul Ince kötü performansları; Jaap Stam'ı, Neville biladerlerle olan kişisel sorunları, David Beckham'ı profesyonel olmayışı; Roy Keane'i kendi takımını eleştirmesi ve son olarak da Carlos Tevez'i de bitmek bilmeyen bonservis sorunları yüzünden gözden çıkaran Fergie'nin listesine bir başka ünlü isim katılmak üzere.

United kariyeri boyunca hiç olmadığı kadar dar bir kadroyla başbaşa kalan İskoç'un, Wayne Rooney'i takımdan şutlamaya sıcak baktığını söylemek zor olur. Ancak görünen o ki, bu sefer çıkış kararını alan Ferguson değil. Bundan birkaç hafta önce, Rooney'in özel hayatı ilk medyaya düştüğünde, Fergie kendisini kadro dışı bırakmış, konu hakkındaki soruları da "Rooney'in dizinde sakatlığı var" diye yanıtlamıştı. Ancak, ne olduysa geçen hafta oldu ve Wayne Rooney, aynı soruya "Dizimde herhangi bir sakatlık yok" diye cevap veriverdi. Dünyanın en melek hocasını, basının önünde "yalancı" konumuna düşürseniz, en iyi ihtimalle güzel bir fırça yersiniz. Ama bunu yaptığınız adamın adı Alex Ferguson ise düpedüz kaşınıyorsunuz demektir.

Rooney'in verdiği bu cevap, basın tarafından, 'United'tan ayrılışın sinyali' olarak yorumlanmıştı ki, dün Bursaspor maçı ile ilgili yaptığı basın toplantısında Ferguson da bunu doğruladı. İskoç teknik adam, Rooney'in geçen Mart ayında kendisine ayrılmak istediğini söylediğini ve o günden beri onunla yaptığı görüşmelerden bir sonuç alamadığını açıkladı. Ferguson'un bu açıklamayı yapması ve Rooney'in onu yalancı konumuna düşürmesini üstüste koyarsanız, Wayne kardeşimizin United kariyerinin yavaştan sona erdiğini söyleyebilirisiniz. Zaten bu saatten sonra kalmak istese de, Ferguson'un, 162 yıllık kariyerini riske atıp, kendisine 'yalancı' diyen bir adamı takımda tutacağını zannetmiyorum.

Peki Rooney, gerçekten ayrılacaksa, kaçışın yönü ne taraf olacak?

Gerçekçi olmak gerekirse, şu anki transfer pazarında Rooney'e parası yetecek 3-4 kulüp var. City, Real, Arsenal, Inter ve belki Barça. Arsenal'in Rooney kadar pahalı oyunculara yönelmediğini, Barcelona'nın da daha yeni Villa'yı, Milan'ın da Ibra ve Robinho'yu aldığını düşünürseniz, geriye sadece City ve Real kalıyor.

Eminim ki, Rooney'e, Manchester City'den gelecek astronomik bir teklifin hayali şimdiden Glazergillerin ağzını sulandırıyordur. Ronaldo transferinde olduğu gibi, paranın 3-5 kuruşunu Ferguson'a verip, geri kalanıyla borçlarını ödemek mutlaka yankilerin hayalini süslüyordur. Ancak, Tevez'in transferi bile olay olmuşken, United'ın sembolü haline gelmekte olan bir oyuncunun City'e transferi ne kadar mümkün, bu tartışılır. Zaten yönetime tepkili olan taraftarın, böyle bir ihtimal gerçekleşirse, Old Trafford'u, bu transfere 'evet' diyenlerin kafasına yıkması mümkün. Üstüne üstlük, bu transfer Rooney'i, Sol Campbell ve Ashley Cole gibi nefret edilen bir adam haline de getirecektir. City taraftarları açısından orgazmik bir hadise olacak olsa da, Rooney'in City'e transferinden kimseye bir hayır geleceğini zannetmiyorum.

Bana göre, Rooney için tek yol var o da Real Madrid. Mourinho ve Perez'in kendisi uzun süredir istediği bilinen bir gerçek ve Real'in bu transferi bitirecek mali gücü de var. Perez ve Mourinho, bu konudaki ilk sorulara benzer cevaplar verdi. Jose "Ferguson onu kalmaya ikna edecektir", Perez de "Rooney'in satılık olduğuna inanmıyorum" dedi. Açıklamalar temkinli olsa da Real cephesinde kimsenin "İlgilenmiyoruz" dediği de yok tabi. Rooney'in boynuna satılık tabelası asıldığı anda United'ın kapısını ilk çalanlardan birisi onlar olacak. Hatta, biraz senaryo yazmak gerekirse Rooney, Real'e gidip, Ferguson'un United'tan ayrılışından sonra Mourinho ile birlikte Manchester'a dönmeyi bile planlıyor olabilir.

Fergie'nin, United'tan şutladığı yıldız oyuncuların hepsinin ortak bir özelliği var ki, o da bu oyuncuların tamamının United sonrası kariyerlerinin yokuş aşağı gitmesi. Rooney de aynı kaderi paylaşmak istemiyorsa, bu transfer konusunu iyi düşünmek zorunda. Oyuncusunun kıymetini bilen bir hoca olması ve gelecekte United'ın başına geçmeyi planlaması açısından Mourinho, belki şu an için doğru tercih gibi görünmekte. Ancak Real Madrid'in de nasıl bir yıldız öğütücüsü olduğunu da unutmamak gerek. Bana öyle geliyor ki, olası bir ayrılık, ne United için, ne de Rooney için hayırlara vesile olacak. Bekleyip görmek lazım tabi.

Verimliliğin Tablosu

Şimdi buna tesadüf deyin. Daha hemen aşağıdaki yazıda, Arsenal'in, Birmingham maçındaki verimsizliğinden 2 oyuncuyu sorumlu tuttuk. Birisi topları kaybederek, diğeri oynadığı yan toplarla hücumu baltaladı dedik. Wenger, dün akşam Shaktar karşısına çıkarken, Birmingham maçındaki kadroda 2 değişiklik yaptı. Diaby'nin yerine Cesc, Arshavin'in yerine de Rosicky oynadı. Sonuç: Arsenal, kaleye 7. şutunu attığında skor 5-0 oldu.

Yanlış anlaşılmasın; burda oturup kendimi haklı çıkarmaya çalışmak gibi bir niyetim yok. Hatta, Arsenal ile ilgili eleştirilerimin tamamında yanılmayı gönülden istiyorum. Yani, yarın Fabianski'den süper bir kaleci doğarsa en çok sevinen ben olacağım. Buradaki yazılarda, bir takım oyunculara kafayı takmış gibi görünsem de, bunun sebebi bu adamlara gıcık olmam filan değil. Sürekli aynı isimlerin eleştiri altında kalmasının sebebi, bu bir grup oyuncunun, senelerdir kendilerini geliştirmeyişi ve yaptıkları bireysel hatalarla takıma zarar verişleri. Arshavin'i eleştiren bir yazı yazmak için neredeyse 1,5 sene bekledim mesela. Bu 1,5 senenin 3 ayını bir kenara koyarsanız, bana göre, Rus oyuncunun oynadığı futbol tam bir hayal kırıklığı. Walcott biraz form tutsa, Arshavin'in kulübeye gideciğinden de adım gibi eminim.

Bireysel performansları bir kenara koyarsak, dün akşam Arsenal'in grup maçlarının bir klasiğine daha şahit olduğumuzu söyleyebiliriz. Shaktar aslında öyle kenara itilecek bir takım değil ancak Emirates'e gelip, bir takım kaleci/defans hatalarına imza attığınız takdirde fark yemeden çıkmanız zor oluyor. Dün akşam, Birmingham maçının aksine, 'verimli' bir Arsenal gördük. Takım, maçı 4. vitese atmaya gerek duymadan bitirdi ve normalin aksine yüzlerce gol de kaçırmadı. Durum 5-0 iken, kaleyi bulan şut sayısı 6'ydı.

Gecenin önemli anı Eduardo'nun, Emirates'e geri dönüşü oldu. Attığı gol ve tribünlerden aldığı alkış sahalarda görmek istediğimiz şeylerdi. Arsenal açısından, oynanan verimli futbol ve Fabregas-Walcott ikilisinin forma giymeleri, hafta sonundaki zorlu City deplasmanı öncesi olumlu gelişmelerdi.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Verimsizliğin Tablosu

Arsenal - Birmingham maçı pas istatistiği (Sol: Arshavin - Sağ: Diaby)

Birmingham maçından sonra bir maç analizi yapasım vardı. Hatta yazının başlığı bile hazırdı: "Arshavin'in kaptırdığı toplar". Maçı izlerken beni en çok rahatsız eden şeyi başlık olarak hazırlamıştım. Sonra, iş güç engel oldu; o analizi sıcağı sıcağına yazamadım. Bugün, şöyle bir istatistiklere baktığımda ise Cumartesi günkü rahatsızlığımın boşuna olmadığını gördüm.

Yukarıda gördüğünüz üzere, Birmingam maçında Arshavin, 22 pas girişiminin 8'inde başarısız olmuş. Yani attığı pasların neredeyse %40'ı rakibe gitmiş. Üstelik, bu sadece hafta sonundaki maça özgü bir şey de değil. Aşağıda Chelsea maçının görüntüsü var ve tablo tıpatıp aynı. Arshavin 31 topun 8'ini rakibe atmış. West Brom maçına dönerseniz, 51 pasın 19'u gibi berbat bir istatistiğe rastlıyorsunuz. Üstelik, bu rakamlar, sadece isabetsiz pas sayılarından ibaret ve Arshavin'in ayağından kaptırdığı topları hesaba katmıyor. Kaptırılan toplar konusunda güvenilir bir istatistik bulamasam da, maçlardan takip ettiğim kadarıyla söyleyebilirim ki kendisinin bu konudaki karnesi de pek parlak değil.

Arsenal - Chelsea maçı pas istatistiği (Sol: Arshavin - Sağ: Diaby)

Her iki tablonun sağ tarafındaki grafiklere bakarsak, aynı 2 maçta Diaby'nin neler yaptığına dair bir fikir edinmemiz mümkün. Wenger tarafından, forvet arkası oynatılan Diaby'nin pas grafiği, Arsenal hücumunun neden verimsiz olduğunun bir kanıtı gibi.

İlk bakışta Diaby'nin 2 maçta sadece 3 pas hatası yapmasını olumlu bulabilirsiniz. Ancak bir bakın bakalım, iki tabloda kaç tane dikine ok sayabileceksiniz. Arsenal'in hem Birmingham hem de Chelsea karşısında topa daha fazla sahip olmasına rağmen, bunu pozisyona ve gole dönüştürememesinin sebebi bu grafikte göremediğiniz dikine oklar işte. Öyle ki, Arshavin ve Diaby'nin, 2 maçta, ceza sahasına yaptığı isabetli pas sayısı 4. Chamakh'ı beslemesi gereken 3 adamdan 2'sinden bahsediyoruz burada. Cumartesi günü, Arsenal'in her iki golünde de, rakip savunmayı yaran adam Wilshere.

Takımın bütün problemlerini 2 adamın üzerine yıkmak gibi bir niyetim yok. Ancak, son 1 senedir, izleyenlerin sinirine dokunacak kadar verimsiz bir oyun oynayan Arshavin'in bir şekilde uyandırılması gerekiyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki, Arshavin'in ayağına gelen toplara rastgele vurduğunu düşünür hale geldim. Bir sonraki maçta kaptırdığı topları oturup kendim sayacağım.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Nash vs Donovan



ve ardından,



Memleketim hala FIFA mı, PES mi tartışmasını sürdüredursun, EA, FIFA markasına her gün yeni bir çığır atlatıyor. Reklam konusunda geldikleri son nokta yukarıdan izlenebilir. Yarıp geçmiş arkadaşlar..

15 Ekim 2010 Cuma

Football Manager 2011 - Bayram Hediyesi

Football Manager 2011! 5 Kasım'da çıkıyor. Çıkmasından bir hafta sonra uzun bir bayram tatilinin olmasından daha güzel ne olabilirdi, bilemedim...

13 Ekim 2010 Çarşamba

İyi Çocuklar Kazandı

Liverpool için hayati önem taşıyan mahkeme sona erdi. Yargıcın son sözü "Gillette ve Hicks'in kulübün satışını veto edecek yetkisi yok." oldu. Kulübün, NESV'e satışını engelleyen bir şey şimdilik kalmadı. Gillette ve Hicks'in tahkim yolu açıkken, Liverpool'a £320m'lik bir teklif de Singapur'dan geldi. Kulübün geleceği dün kapkaranlıktı; bugün tünelin ucundaki ışığı gördüler. Yukarırda "İşte böyle, yankilere böyle" hareketi yapan arkadaş da Hicks ve Gillette tarafından, Nisan'da Liverpool'un başına Managing Director yapılan, Christian Parslow. Hayırlısı artık..

12 Ekim 2010 Salı

Alkollü Azmanlar

"Oyuncularını sahaya futbol oynamak için değil, karşı takımı durdurmak için yollayan hocaların sayısı her geçen gün artıyor. Blackburn, Stoke ve Wolves gibi takımların, puan almak için ellerinden geleni yaptığını savunabilirsiniz ancak gerçek gerçek şu ki, hocaları, oyuncularını sahaya öyle bir psikolojiyle yolluyor ki, sorunlar kaçınılmaz oluyor. "

"Herkes, teknik direktörlerin, bir oyuncunun sahadaki hareketlerinden sorumlu olduğunu unutuyor gibi. Eğer bir hoca, sahadaki sertliğin devamına izin vermek istemiyorsa, bu konuda önlemler alarak daha disiplinli bir takım ortaya çıkarabilir"
Danny Murphy, geçen hafta bir konferansta, kendisine ligde artan sertlikle ilgili bir soruya karşılık bu açıklamayı yaptı. Hepimizin bildiği Big Sam, Pulis ve McCarthy üçlüsünü de takım isimlerini vererek eleştirdi. Burada daha önce de yazdığım "kasap havası" temalı yazıları okuduysanız, kendisine yerden göğe kadar hak verdiğimi de tahmin ediyorsunuzdur.

Bugün, League Managers Association (LMA), kendisin yaptığı açıklamalardan dolayı kınayarak, bahsi geçen hocaların eleştirilmesinin doğru olmadığı belirten bir bildiri yayınladı. Bu bildirinin altına da son dönemde artan sakatlıklar için bir açıklama eklemişler: "Olur öyle."

LMA ve İngiliz basınının büyük bölümü, hala ve hala, De Jong, Shawcross, Karl Henry gibi adamların rakiplerini isteyerek sakatlamadığını savunuyor. Bu argümana karşı güzel bir benzetmeyi bir yerlede okumuştum. Bu olaylar alkollü araba kullanmaya benziyor diyordu yazar. Sarhoş bir şekilde direksiyon başına geçen sürücü, birini öldürmeyi amaçlamıyor olabilir ancak içinde bulunduğu durum bu riski büyük oranda arttırır. Aynı şekilde, Murphy'nin dediği gibi sahaya "gazlanarak" çıkarılan oyuncular da, kimsenin bacağını isteyerek kırmıyorlar ancak içinde bulundukları psikoloji bu olayları kaçınılmaz hale getiriyor. Nasıl sarhoş sürücü, "ben sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum" diyerek kendini savunamıyorsa, Pulis, Big Ben ve McCarthy gibi hoca bozuntuları da "Biz hedef göstermedik" diyerek kendilerini aklayamamalılar.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Cumaya -3 Mü?

Milli takım arası sağolsun, gündem yine ölü. Bizim memlekette, basın habersiz günleri Arda'nın sakatlığı ve Mesut'un sevinciyle geçiştirmeye çalışırken, İngiltere'de haftanın konusu Liverpool.

Burada da uzun uzun bahsettik aslında ama, Liverpool'un içinde bulunduğu durum geçen hafta bahsettiğimizden biraz daha karamsar bir hal aldı. Bank of Scotland'ın, kulübe verdiği süre Cuma günü doluyor ve Gillette ve Hicks, Liverpool'un New England Sports Ventures'a satışını engellemek için ellerinden geleni ardına koymacak gibi.

Yankilerin, satışı durdurmak için önünde iki yol var. Bunlardan birincisi, Çarşamba günü görülmesi beklenen duruşmada, Hicks ve Gillette'in, geçen hafta aldıkları Liverpool yönetim kurulunu fesh etme kararının, mahkeme tarafından onaylanması. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi halinde, John W. Henry ile Liverpool'un fesh edilmiş yönetimi anlaşmış olacak ve NESV'in yeni yönetimle tekrar masaya oturması gerekecek. NESV'in Liverpool için £300m ödemeye hazır olduğunu, Hicks'in ise £600 istediğini göz önüne alırsanız tarafların anlaşmasının biraz zor olduğunu anlarsınız.

Çarşamba günü, mahkeme, yankilerin fesih kararını geçersiz bulsa bile, Hicks ve Gillette için herşey bitmiş anlamına gelmiyor. Amerikalılar, eğer mahkemeyi satışın adil bir bedelden yapılmadığına ikna ederlerse, yine istediklerini elde edebilir ve Liverpool yönetimi ve NESV arasındaki anlaşmayı rafa kaldırabilirler.

Peki, kimsenin düşünmek bile istemediği bu ihtimal gerçekleşirse ne olacak?

Kısaca söylemek gerekirse, Gillette ve Hicks efendiler, Cuma'ya kadar 237 milyon pound bulmak zorunda kalacaklar.

Kendilerine bu kadar parayı kim verir? Köydeki analarına telgraf çekseler, kadıncağız yastık altındakileri çıkarıp yollar mı bilmiyorum. Ancak, bu para bulunamadığı takdirde, Liverpool için zaten kötü giden işler, iyice arap saçına dönecek.

Alacaklı, Bank of Scotland, büyük ihtimalle, kulübü kayyum yönetimi altına sokacak. Kayyum da, kulübün tepesine bir mali müşavirin oturup, kulübün ne kadar geliri varsa alacaklılara paylaştırması, o da yetmezse varlıkların satışına gidip, kulübün tamamen likidite olmasına kadar gidebilecek bir süreci başlatması anlamına geliyor. Kayyum belki iflas demek değil ve bu yönetimin altından kalkmış spor kulüpleri var. Hatta, yıllardır kayyum altında hayatını sürdüren dünyaca ünlü global şirketler bile var.

Liverpool'un durumuna bakarsak, sahadaki başarısız sonuçların, kulübün elini zayıflattığını görüyoruz. An itibariyle, kulüp, elde ettiği gelirlerle, borçlarının ancak faizlerini ödeyebiliyor. Gelir akışının yetersizliği demek ise, kayyumun varlık satışına gitmek zorunda kalacağı anlamına geliyor ki, bu da Torres, Gerrard ve Reina'nın, Ocak'ta elden çıkarılmasına neden olabilir.

Kayyumun Liverpool açısından belki de tek olumlu yanı, kulübün öyle yada böyle Hicks ve Gillette'in elinden çıkmasına neden olacak olması. Anlayacağınız, NESV bundan 1 ay sonra gelip, kayyum yönetimi altındaki kulübü yine satın alabilirler ancak teklifleri, sanırım şu ankinin yarısı kadar filan olur.

Geçen sene Portsmouth örneğinde de gördük ki, İngiltere Futbol Federasyonuna bağlı bir kulüp, kayyum altına girdiği anda 9 puan ceza alıyor. Bu kuralın olası bir uygulaması ise şu anda 6 puanla 18'inci durumdaki Liverpool'u, -3 puanla ligin dibine yolluyor. Bu, kulübün Şampiyonlar Ligi hayallerini daha 7. hafta kaybetmesi anlamına geliyor ki, Liverpool'un küme düşmeme mücadelesi vermek zorunda kalabileceğini iddia eden aklı başında spor yazarları bile var.

£230m borcu olan, ligin dibine negatif puanla demirlemiş ve kayyum yönetimi altındaki bir kulübü kim satın alır peki?

Kim satın alır bilmiyorum da, kulübün talibinin bu satışı yok pahasına kapatmaya çalışacağı kesin gibi. Ben deyim, 150 siz deyin 200..

Çok karamsar bir tablo çizmiş gibi görünsem de, Çarşamba günü mahkemeden çıkacak karara göre tüm bu yazdıklarım Liverpool için yüzleşilmesi gereken gerçekler haline dönüşebilir. Liverpool, harbiden de büyük bir camia olduğunu kanıtlayıp bütün bu yükün altından kalkmayı başarabilir ya da bir başka büyük camia Leeds gibi çok zor günler de yaşayabilir. Kesin olan, tüm bu olaylara neden olan yankilere olan nefretin inanılmaz boyutlara ulaşacak olması. Daha şimdiden, bir takım Liverpool forumlarında "Gillette ve Hicks, Liverpool sokaklarında rahat yürüyememeli" temalı kampanyalar mevcut. İşler daha da kötüye gittiği takdirde, yanki biladerlerin İngiltere topraklarına bir daha ayak basması bile zor olur sanırım.

7 Ekim 2010 Perşembe

Qatar, Dünya Kupasına Ne "Q"atacak?

4 ay önce Türkiye'nin Euro 2016 adaylığı heyecanımız, hatta milletçe olmayan heyecanımız balon gibi sönmüştü. Bu üçüncü hayal kırıklığının ardından geriye sadece "Stadlar yapılır mı, hacı?", "Bize zaten vermezlerdi.", "Fransızlar acayip para yedirmişlerdir" vs. geyikleri kaldı.

Euro 2016'yı bize vermediler mi yoksa Fransızlar bu yarışı masa başında ya da banka kasasında mı kazandı, hiçbir zaman net olarak bilemeyeceğiz. Ama bu süreçte şunu gördük ki, olay kesinlikle güç ile ilgili ve bu iddianın onayı için de Qatar kapı gibi karşımızda duruyor.

2018 ve 2022 Dünya Kupalarını kimin düzenleyeceği 8 hafta sonra belli olacak ve kanımca, donanım olarak, adaylardan en zayıfı Qatar, ama finansal olarak en güçlüsü de onlar. Peki, Qatar gibi küçük ve futbol açısından hiçbir donanımı olmayan bir ülkeye Dünya Kupası organizasyonu vermek ne kadar gerçekçidir? Kanımca, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz "Ada Stat" projesi kadar gerçekçi...

Evet, Qatar, 2022 adaylığı için, 2019 yılında bitmesi planlanan bir yüzer stat projesi hazırlamış ve Fifa'ya sunmuş. Stat gerekirse sağa sola götürülebilecekmiş. En üzücüsü de Fifa, organizasyonu Qatar'a vermezse stat yapılmayacakmış... Gerçekten çok üzücü. Bakalım, nihai kararla birlikte Fifa mı, yoksa Qatar mı daha gerçekçi göreceğiz?

Bu arada, her iki kupa için de favorilerim İngiltere ve Avustralya. Hatta Avustralya alırsa 2022'ye yerim bile hazır, değil mi Bigboned?:)




6 Ekim 2010 Çarşamba

Satıyorum, Sattım!

Liverpool'un problemlerine bağlı olarak, dün içime doğmuş olacak ki, bu sabah kulübün satıldığı haberleriyle uyandık. Sürpriz değil, nitekim dün bahsettiğim 15 Ekim yaklaşıyor. Eh Ekim ayı devrim ayı malumunuz.

Liverpool cephesinde işler biraz arap saçı gibi gözükse de, anlaşılan o ki, kulüp, dün iki cazip teklif almış. Bunlardan biri Boston Red Sox'ın da sahibi olan John W. Henry'den gelirken, diğeri de Asyalı bir konsorsiyumdan gelmiş. Liverpool'un, 5 kişilik yönetim kurulunun 3 İngiliz üyesi, Broughton, Purslow ve Ayre, dün akşam Amerikalılarla prensipte anlaşıp olayı resmileştirmek üzereyken, beklenmedik bir şey olmuş ve Hicks ortama Texas'tan bağlanıp, Purslow ve Ayre'ın yönetim kurulu üyeliklerini askıya aldığını açıklamış.

Anlaşılan o ki, Gillette - Hicks ikilisi masadaki £300m civarındaki tekliflerden hiçbirini beğenmemiş. 5 kişilik yönetimin 3 İngiliz üyesinin, oy çokluğuyla teklifi kabul etmesini önlemek için de Purslow ve Ayre'ı kovarak yerlerine Hicks'in oğlu Tom ve Hicks Holding'in başkan yardımcısı Lori Kay McCutheon'ı getirmeye çalışmışlar. Ancak, ilk gelen bilgiler, İngiliz şirketler hukukuna göre Yankilerin böyle bir hamle yapmaya hakkınının olmadığı yönünde. Bu konuyla ilgili hukuksal mücadele ise şimdiden başlamış durumda.

Gillete ve Hicks bugün yaptıkları ortak açıklamada kulübe £270m yatırım yaptıklarını ve bu yatırımın karşılığını veren bir alıcı bulma çabalarının hala sürdüğünü belirttiler, ancak Bank of Scotland'a olan £273m'lik borcun tazelenme tarihine 9 gün kala, kulübü bankanın kontrolüne geçmekten nasıl kurtarmayı planladıklarını açıklamadılar. Yankilerin tek derdi para anlayacağınız; kulübün batıp batmadığı pek de umurlarında değil.

Gillette ve Hicks ne kadar kasarsa kassın, Liverpool resmi websitesinin, bugün kulübe gelen teklifleri duyurması aslında satışın gerçekleşmesinin an meselesi olduğunun kanıtı gibi. Çok büyük ihtimal, John W. Henry'nin sahibi olduğu New England Sports Ventures adlı şirket, Liverpool'u satın alan taraf olacak. Kulübün başka bir Amerikalının kontrolüne geçiyor olması belki endişe verici olabilir, ancak Henry, spor kulübü yönetmekten anlayan bir arkadaşımız. Boston Red Sox gibi, geleneği olan ancak bir türlü sportif başarıyı yakalayaman bir kulübü devralıp, 81 yıl sonra şampiyonluğa taşımışlığı olan Henry'nin, NASCAR'da da başarılı bir karnesi var. Zaten Amerikalı demek, illa ki hortumcu anlamına gelmiyor. Premier Lig'in en başarılı yönetimlerinden birine sahip olan Arsenal'in de büyük ortağı bir Amerikalı.

Ben daha bu satırları yazdığım sırada, Liverpool resmi sitesi, yönetim kurulu başkanı Broughton'ın bir açıklamasını yayınladı. Liverpool'un başına 'kulübü satmak' amacıyla Nisan'da getirilen Broughton'a göre; Nisan'da Bank of Scotland ile yapılan anlaşmada, yönetim kurulunu sadece kendisinin değiştirebileceğine, Gillette ve Hicks'in satışı zorlaştıracak hiçbir hamlede bulunamayacağına dair maddeler var. Yani, yankilerin dün yaptığı hamle, imza attıkları anlaşmanın 2 maddesine aykırı ve büyük ihtimal mahkeme tarafından geçersiz sayılacak. Broughton, mahkeme kararından oldukça emin olsa gerek ki, kulübün satışının önümüzdeki hafta sonlanacağını ve yeni sahiplerin tüm borçları temizleyerek, yeni bir başlangıç yapacağını da açıklamaktan çekinmiyor. Hatta, yeni bir stat projesinin bile ajanda da olduğunu söylüyor.

Ne diyeyim, Liverpool taraftarına hayırlı olsun. Umuyorum, kulüp, içerisinde bulunduğu kaos ortamından bir an önce kurtulur da Premier Lig yarışına tekrar dahil olur. City ve Chelsea gibi sonradan görmelerle pek tadı çıkmıyor ortamın.

5 Ekim 2010 Salı

Dip

Son 1,5 senedir paraşütsüz bir düşüşün içinde olan Liverpool, Pazar günü nihayet dibe vurdu mu; yoksa, asıl dibi önlerindeki fikstür olan Merseyside derbisini kaybettikleri takdirde mi görecekler tartışılır. Blackpool maçında, Kop'tan, klasikleşen Hicks ve Gillette karşıtı sloganlara ek olarak, Kenny Dalglish'i takımın başına çağıran tezahüratlar duyuldu. Hatta bir ara Benitez lehine bağıran bir grup bile vardı. İngiliz basını, Everton maçında hayal kırıklığı yaşanması halinde Hodgson'ın görevine son verileceğini yazmaya başladı bile. Peki Liverpool'un bu halinden Hodgson'ı sorumlu tutmak mümkün mü?

Liverpool taraftarlarının çoğuna va bana göre kulübün sorunları en tepeden başlıyor. Liverpool'un sahipleri Gillette ve Hicks, geçen Nisan ayında, kulübün büyük alacaklısı Bank of Scotland tarafından, hisselerini satmaları konusunda uyarılmıştı. Banka, Amerikalılara kısaca "Ya 15 Ekim'e kadar kulübü satın, ya da £280m getirin. Yoksa hisselerinize el koyacağız" demişti. Bu uyarının hemen ardından, yankiler Liverpool'un başına "alıcı bulma" misyonuyla Martin Broughton ve Christian Purslow'u getirdiler. Bu ikilinin görevi, kulübün satışını en karlı bir şekilde bitirmekti, ancak koyu bir Chelsea taraftarı olduğu herkesçe bilinen Broughton ve Benitez'i kovup, görevi Dalglish'e vermeyen Purslow o günden bu güne taraftarın bir numaralı hedefi haline gelmekten başka bir icraata imza atamadı. Broughton'ı, aldığı astronomik maaştan olmamak için bilerek satışı geciktirmekle suçlayanlar bile var. Purslow ve Broughton, kulübün bu halinden sorumlu olsunlar ya da olmasınlar, Liverpool için çok kritik bir tarih olan 15 Ekim'e günler kala hala bir alıcı bulamadıkları ortada. Takımın, içinde bulunduğu durum da ellerini güçlendirmiyor tabi ki. Bu haliyle Liverpool tam bir paradoksun içine sürüklenmiş durumda. Alıcı çıkmadıkça takım kötü gidiyor; takım kötü gittikçe potansiyel alıcılar kaçıyor.

Kulübün finansal olarak bu hale gelişinin sorumlusu, en başta Gillette ve Hicks olsa da, bu durumdan dolayı Benitez'in kulaklarını çınlatmamak da haksızlık olur. Kendisinin görevde olduğu 6 senede Man Utd tarzı bir "borçla büyüme" projesine girişen Liverpool, takımın beklenen başarıları kazanamamasından dolayı mali bir darboğaza girdi. Bugün, Hodgson'un elinde 3-5 milyon dolarlık bütçe kaldıysa, bunun başlıca sebebi Benitez'in 6 yılda çarçur ettiği milyonlar. Öyle ki, İspanyolun attığı son kazık olan Alonso-Aquilani takasının, Liverpool'un bütçesindeki acısı hala sıcak. Benitez'i suçluyorum, ancak ortada Man Utd tarafından tecrübe edilen bir gerçek var, "Amerikan tarzı borçla büyüme projeleri krizle bitmeye mahkum." Aynı Liverpool gibi, Amerikalı sahipler tarafından £700m borcun altına sokulan United, Premier Lig tarihinin en başarılı hocasına sahip olmasına ve almadık kupa bırakmamasına rağmen, krizin kapıya gelip dayanmasını engelleyemedi. Tabi ki, United ve Liverpool arasındaki en belirgin fark, Manu yönetiminin "Borçlandık ama başarılı da olduk" diyebilmesi. Bugün, £300m civarında olan borcun Liverpool'a tek kazandırdığı şey bir Şampiyonlar Ligi kupası.

Kulüp yönetiminin en tepesinde yaşanan bu krizin sahayı etkilememesi tabi ki söz konusu olamaz. Liverpool'un geleceğinin nasıl olacağı konusunda takım içerisinde ciddi endişeler var. Özellikle yıldız oyuncular, kulübün içinde bulunduğu belirsizlikten çok rahatsızlar. Yarın, kulüp Bank of Scotland'ın yönetimine geçerse, geçen sene Portsmouth'un aldığı 9 puanlık cezanın bir benzerini alması ihtimali var. Üstüne üstlük bu durum, zengin alıcıları tamamen kaçırıp kulübün değerinden daha düşük bir mebla karşılığı satılmasına da yol açabilir. Tüm bunların Türkçe karşılığı ise "Liverpool önümüzdeki 10 sene boyunca orta sıralara mahkum olabilir". Kariyerlerinin son düzlüğündeki Gerrard, Torres, Reina gibi oyuncular da, ellerinde kalan süreyi Premier Lig'in orta sıralarında harcamak istemiyorlar tabi ki. Mourinho, Gerrard'ın, City de Torres'in aklını şimdiden karıştırmışa benziyor.

Torres ve Gerrard'ın moralsiz görüntüleri aslında yeni bir şey değil. Geçtiğimiz sezondan beri, her iki oyuncunun da yüzünün güldüğünü görmedik. Roy Hodgson döneminin talihsiz başlangıcı, maalesef onlara gereken motivasyonu da getirmedi. Geçen senenin ortasında, "batan gemi" diye tanımlanan Liverpool, hala bu imajı üzerinden atabilmiş değil. Hodgson'un temkinli ve gösterişsiz futbol anlayışı da bu imajın düzelmesine yardımcı olmuyor. Tecrübeli teknik adam, daha Liverpool kapısından girmeden, birçokları tarafından "sıradan" olarak tanımlanmıştı. Takımla çıktığı ilk 14 maçta sadece 1 galibiyet almayı başarınca, Hodgson'a karşı olan tarafın eli de güçlenmiş oldu. İlk geldiği günlerde, Benitez'in 4-2-3-1'ini koruyacağı sinyalini veren Hodgson, son dönemde Fulham'daki 4-4-1-1'ine doğru yanaştı. Blackpool karşısında Kuyt'u, Torres'in arkasına yerleştirip; Cole ve Meireles'i kanatlara koyarak hücumu canlandırmayı denedi, ancak bu değişliğin karşılığını henüz alabilmiş değil. Bana göre, bunun sebebi Liverpool'un gerçek bir kanat oyuncusuna sahip olmayışı. Bu arada daha önce bahsettiğimiz "kuytudaki tehlike" de tekrar hortlamış durumda, nitekim Dirk Kuyt, son 28 maçta sadece 3 gol - 3 asiste imza atabilmiş durumda. Ona ek olarak, Liverpool'un bu sezon yediği gollerin yarısında da Glen Johnson imzası var.

Dizilişlerden, Hodgson'un futbol anlayışından bahsediyoruz ancak Liverpool, kendi sahasında, Championship kalibresindeki bir takıma kaybediyorsa, ortada taktiksel hatalardan daha fazlası var demektir. Kulüp, en tepeden başlayan bir krizin içerisinde ve bu kördüğümün çözülmesi açısından çok kritik bir 10 güne giriyor. 15 Ekim, kulübün finansal açıdan kaderini belirleyecekken, 17 Ekim akşamı Goodison'dan çıkan sonuç, saha içinde bir görev değişikliğine bile yol açabilir. Bana göre, Liverpool için tek çıkış yolu, Arsenal tarzı, çok disiplinli bir mali yönetim ile desteklenmiş bir gençlik projesi. Son 15 senede, İngiliz futboluna hediye ettiği tek "yıldız" Owen olan Liverpool altyapısının tekrar canlanması gerekiyor. Tabi ki bunu yapmak için de 'borçla büyüme' politikasından ve Amerikalılardan da kurtulmak lazım. Liverpool taraftarına 'sabır' diyesim geliyor ama 20 senelik bekleyişin sonunda hala 'sabır'dan bahseden bendenize uçan kafayla karşılık vereceklerinden endişeliyim. Yine de sabır ama..

4 Ekim 2010 Pazartesi

Seri Katil


Premier Lig'de kasap havası devam ediyor. Federasyon bunlardan bir kaçını Trafalgar'da sallandırmadığı sürece de devam edecek.

Ryan Shawcross, Ramsey'in bacağını kırdığında onun hakkında "Aslında öyle çocuk değildir" diyenler buna ne diyecek acaba? Hepimiz biliyoruz ki De Jong "öyle çocuk".

Adam, Dünya Kupası öncesi, Stuart Holden'ın bacağını kırdı. Finalde Alonso'ya uçan tekme attı. Dün de Ben Arfa'yı katletti. 6 ayda 2 bacak, 1 cinayet teşebüssü.

Devam.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

" Ne olacağını hepimiz biliyoruz. Arsenal, oyuna iyi başlayan taraf olacak, topu kontrol edecek, belki 1-2 pozisyona da girecek ancak Chelsea, büyük ihtimal sol kanattan geliştirdiği bir akın ile golü ilk bulan taraf olacak. "
Ben müneccim miyim, futbol uzmanı mıyım, yoksa rıdvan nistelrooy muyum? Tabi ki hiçbirisi. Dünkü yazıyı yazarken, yukarıdaki paragrafa, "Chelsea, Ashley Cole'un asistiyle Drogba'nın ayağından golü bulan taraf olacak" yazacaktım ancak çok fazla rıdvan nistelrooyculuk oynamak istemediğimden 'sol kanat' yazdım. Arsenal'in bu şekilde gol yiyeceğini bilen sadece ben değildim tabi ki. Bunu Ancelotti de biliyordu, Wenger de. Nitekim, geçen sezon Emirates'te oynanan maçta Chelsea'nin 2 golü aynı yoldan gelmişti. Ancelotti, mantıklı olanı yaptı ve Ivanoviç'i hiç çıkarmadı; beklerinden sadece Ashley Cole'u çıkararak oynadı. Wenger, bu tehlikeyi göre göre, buraya önlem almadı ve her iki gole de Nasri'nin savunma görevini aksatması neden oldu.

İki takımın maça başladığı kadrolarda pek bir sürpriz yoktu. İlginç olan Wenger'in kendisinden beklenmeyecek bir taktiksel esneklik gösterip, Diaby'i forvet arkasına koyup, 4-4-1-1'e yakın bir 4-2-3-1 ile oyuna başlaması oldu. Bence burada hedeflediği ilk şey, Diaby'i bireysel hatalarla zarar verdiği defanstan uzak tutmaktı. Bunun yanında, Wenger, Alex-Terry-Essien ve Mikel gibi oldukça sağlam bir göbeği olan Chelsea'ye karşı, Diaby'nin tek olumlu yanı olan top tutma yeteneğinden de burada yararlanmak istedi. Ancak, Chelsea'de o bölgede, Ramires'in de gününde olup, Arsenal de Fabregas'ın yokluğunda hiçbir şekilde rakibe penetre edemeyince, maç tamamen kanatlara yayılmak zorunda kaldı.

Kanatlara yayılan oyun normal şartlarda Arsenal'in işine gelen bir durum. Ancak dün akşam, Arsenal kanatları hiç alışık olmadığımız sayıda topu Chelsea ceza sahasına şişirdi. Bunun sebebi, kontra yemekten korkan Arsenal'in, rakip yarı sahaya çok adamla geçmekten çekinmesiydi. Az adamla edilen hücumda şişirilen toplar, Terry ve Alex'in arasında sandviç olan Chamakh'ı bir türlü bulmadı. Daha ilk dakika içerisinde Chamakh'ı bulan ortadan sonra, Arsenal'in denediği 21 ortadan 18'ini Chelsea'li oyuncular çıkıp aldı. Bu istatistikte, Chelsea stoperleri kadar Clichy'nin berbat ortalarının da katkısı var tabi ki. Garip olan, bu yoldan gol gelmeyeceğini bile bile Wenger bu topların şişirilmesine göz yummasıydı.

Arsenal maç boyunca, 5'li orta sahasıyla Chelsea'ye erken pres uygulamaya çalıştı. Hakkını vermek gerek, Chelsea golü gelene kadar da bu taktik iyi işliyor gibiydi. Nitekim, presten bunalan Chelsea, istediği gibi oyun kuramıyor, Terry ve Essien ile 60-70 metrelik paslar deniyordu. İlk 30 dakika boyunca Arsenal'in temposuna ayak uydurur gibi gözüken Chelsea, eğer ilk yarı golü bulamasaydı, ikinci yarı kondüsyon olarak çok zorlanacaktı. Ancak, Drogba'nın golü gelince, klasik tempolarına geri dönme fırsatını yakaladılar ve geriye yaslanıp Arsenal'in hata yapmasını beklediler.

İkinci yarı, Chelsea'nin geriye yaslanmasının da yardımıyla, Arsenal %60 gibi bir topla oynama oranına ulaştı ancak kendi klasiği olduğu üzere hiçbir şey üretemedi. Burada, yavaş yavaş Van Persieleşen Fabregas'ın bir kritik maçı daha kaçırmasının rolü büyüktü. RVP, Walcott, Fabregas... Sanırım Wenger, bu sezon sonunda, bu adamların yerine daha sağlamlarını almak konusunda ciddi ciddi düşünmek zorunda kalacak. Özellikle RVP ve Walcott'un yerine..

Arsenal'in sahadaki en iyi adamı, bana göre yine Wilshere oldu. Genç oyuncu, hem kendi görevlerini eksiksiz yerine getirdi, hem de bu sezon anlamsız bir şekilde harıl harıl hücuma çıkan Song'un açıklarını kapattı. Birilerinin Song'un frenine basması gerekiyor sanırım. Geçen yıl bütün sezon kendisini geliştirmesini övdüğümüz eleman, bu sene Fabregas'ın rolüne soyundu. Kendisini rakip ceza sahasında izlemek, en az Servet'i aynı bölgede izlemek kadar korkutucu. Wenger'in, Song'a görev bölgesini ve tanımını tekrar hatırlatması gerekiyor sanırım.

Arsenal-Chelsea derbisi yavaştan Galatasaray-Fenerbahçe maçlarına dönüyor sanırım. Kim iyi oynarsa oynasın, lacivert formayla sahada olan takım kazanıyor. Wenger, bir şeyleri değiştirmek adına dizilişle oynadı, pres denedi ancak geçen sene yediği golün aynısını da yedi. Bu maçlar, aynı bir turnusol kağıdı gibi Arsenal'in şampiyon olamayışının altındaki nedenleri çok bariz bir şekilde ortaya çıkarıyor. Chelsea, dün şampiyon olmadı, Arsenal de ligi kapatmadı, ancak ligin geçen senekinden farklı bir sonuçla bitmesi için Wenger'in ciddi önlemler alması gerektiği açık açık ortaya çıktı. Takıma doğru düzgün kaleci bile almayan bir adamdan ne kadar ciddi önlem bekleyebilirsiniz orası da ayrı tartışma konusu.

3 Ekim 2010 Pazar

Zevk Almaya Bakalım

Arsene Wenger, bazen öyle optimistik konuşuyor ki, zannedirsiniz ki kıçına Polyanna kaçmış. Arsenal'in, Chelsea ve Man Utd'a karşı oynadığı son 10 maçta 1 galibiyet, 8 yenilgisi olmasına rağmen, Fransız çıkıp basın toplantısında "Son 10 seneye bakarsanız Chelsea'ye üstünlüğümüz var" diyebiliyor. Evet, son 10 seneye bakarsanız, galibiyet sayılarında Arsenal'in 10'a 9 üstünlüğünü göreceksiniz ancak bir de son 6 seneye bakın bakalım. Abramovich geldiğinden beri Arsenal, Chelsea'yi sadece 2 kere yenmiş.

Gazetecilerin, ısrarla Chelsea'nin fiziksel üstünlüğünden bahsetmesi üzerine ise Barcelona'nın, Şampiyonlar Ligi'nde Chelsea'yi yenişinden ve İspanya'nın dünya şampiyonluğundan bahsediyor Wenger. Tabi ki, ustalıkla görmezden geldiği, aynı Barça'nın, fiziksel bir Inter karşısında dağıldığı ve Arsenal'in kadrosunda, İspanya Milli Takımı'ndaki yeteneğin yarısının bile bulunmadığı.

Arsenal, sahaya çıkanlar kim olursa olsun, kendi klasik pas oyununu oynayabiliyor ancak rakip son derece fiziksel bir Chelsea olduğunda bu oyunun sekteye uğraması kaçınılmaz oluyor. Özellikle, bu akşam Fabregas, Van Persie, Walcott, Vermaelen, Almunia gibi önemli oyunculardan yoksun sahaya çıkacak Arsenal'in, topun kontrolünü elinde tutarak Chelsea'yi domine edeceğine inanmak için Arsene Wenger olmak gerekiyor.

Ne olacağını hepimiz biliyoruz. Arsenal, oyuna iyi başlayan taraf olacak, topu kontrol edecek, belki 1-2 pozisyona da girecek ancak Chelsea, büyük ihtimal sol kanattan geliştirdiği bir akın ile golü ilk bulan taraf olacak. İki takım arasındaki fiziksel uçurum öylesine derin ki, Chelsea sadece Arsenal ceza sahasına top şişirse bile en az 2 gol bulur bence. Olası bir kornerde, ceza sahasındaki mavi formalı azmanlar Drogba, Mikel, Terry, Alex ve Ivanoviç ile kim eşleşecek mesela?

Arsenal, bu akşam tam kadrosuyla sahada olacak olsa, Wenger'in de bahsettiği, topa hakim olarak ezme planı belki işleyebilirdi. Ancak, biz biliyoruz ki, Diaby'nin parçası olduğu herhangi bir orta sahanın böyle bir görevin altından kalkması mümkün değil. Hele ki, Fabregas'ın yokluğunda Arsenal orta sahasının, Chelsea'ye top göstermeyecek etkinlikte işlemesi imkansız gibi. Ben Wenger'in yerinde olsam, Song'un önünde, sezonun iki formda ismi Wilshere ve Rosicky'i oynatırdım ancak kendisinin sahaya Diaby ile çıkacağı kesin gibi.

Bu durumda, Arsenal ileri üçlüsü Arshavin, Chamakh ve Nasri'den oluşacak. Kağıt üzerinde etkili bir hücum hattı, ancak orta sahanın topu onlara ne kadar taşıyabileceği büyük bir soru işareti. Nasri ve Arshavin'in, göbekteki üçlüye oldukça yakın oynayıp, mobil bir 5'li orta saha yaratması, topa sahip olma oyununun sağlığı açısından oldukça önemli.

Wenger, dünkü basın toplantısında, Chelsea'nin kaybettiği City maçına bir kaç kere gönderme yaptı. Sanırım, Chelsea'nin yenilmez olmadığı konusuna dikkat çekmekti amacı ancak hepimiz biliyoruz ki, City, o maçı tamamen fiziksel mücadelesi sayesinde kazandı. Arsenal'in elinde böyle bir kavgadan galip çıkacak sertlikte bir kadro yok. O yüzden, City'nin Chelsea'yi yenmiş olması Arsenal açısından herhangi bir şeyi değiştirmiyor. Fazla umutsuz konuştum belki ama, ortada, son dönemde izlediğim Chelsea-Arsenal maçlarından farklı bir şeyin ortaya çıkmasını sağlayacak bir sebep göremiyorum. Umarım yanılırım tabi ki..

2 Ekim 2010 Cumartesi

Hem Kendine Yazık, Hem Bize

- Hocam Servet'i neden oynatmadınız?
Delikanlı Rijkaard:
- Takımla ilgili kararları burada tartışmam.

- Hocam Servet'i neden oynatmadınız?
Dobra Rijkaard:
- Servet sistemime uyan bir oyuncu değil.

- Hocam Servet'i neden oynatmadınız?
Klişe Rijkaard:
- Kendisinin ufak bir sakatlığı vardı riske etmek istemedik.

- Hocam Servet'i neden oynatmadınız?
Politik Rijkaard:
- 20 kişilik kadromuz var rotayson olması normal.

- Hocam Servet'i neden oynatmadınız?
Bitik Rijkaard:
- Milli takıma sakladım.

Son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Frank Rijkaard'ın Galatasaray macerası bitmiştir. Bunu ister kabul edin, ister "zaman lazım" filan diye kendinizi oyalayayın, bundan 1-2 sene sonra geriye dönüp baktığınızda, bu gerçeği açık açık göreceksiniz.

Rijkaard'ın, Servet konusundaki sorulara vermesini beklediğim karşılık "Size ne?" kıvamında bir şeydi aslında. Politik bir cevaba da razıydım ya da "Adam sahaya çok tükürüyor, kaygan zemin oyun düzenimizi bozuyor" gibi bir şey bile olurdu. Yeter ki "Milli takıma sakladım" olmasaydı.

Şimdi bu cevabı ciddiye aldık diyelim. Yani Rijkaard, gerçekten bu nedenden oynatmadı Servet'i. O zaman aklıma tek gelen soru şu oluyor: "Milli takımdan sana ne be adam, sen Galatasaray'ın çıkarlarını korumak için para alıyorsun."

Biliyorum; Rijkaard, bu lafı ederek birilerine mesaj yolluyordu. Servet'e, Hiddink'e, Servet'i "Milli takımın stoperi" diye savunanlara belki... Pek de umurumda değil aslında. Benim umrumda olan sadece Galatasaray takımının acınacak hali. 1,5 seneye yaklaşırken, hala, hala, hala hiçbir kişiliği olmayan, Anadolu takımlarının son derece vasat yabancı oyuncuları karşısında tel tel dökülen, deplasmana gittiğinde rakibin adı ne olursa olsun oyun olarak domine edilen bir Galatasaray.

Daha önce de yazdım, yine yazıyorum. Bu rezilliğin tek sorumlusu Rijkaard değil belki, ancak eldeki tek çözüm yeni bir hoca getirmekten geçiyor.

Takımda bir başka operasyon yapacak ne kaynak kaldı, ne enerji. Hadi operasyon yapsan, bir "Türk" takımı olarak, Galatasaray'ın kadrosunun %70 kadarı "Türk" oyunculardan oluşmak zorunda. Bizim oyuncuları geliştirsin diye gelen Rijkaard'ın, 1,5 senedir tek bir "Türk" oyuncudan verim alamamış olmasını göz önüne alırsak, durum pek de iç acıcı değil.

Takım içerisinde gerçekten huzursuzluk çıkaran, gruplaşan, yabancıları dışlayan bir grup olabilir. Nitekim bu geçmişte de yaşandı. Torinolu'nun mezhep temelli hizipleşmesi, daha dün gibi aklımızda. Ancak, belli ki, Rijkaard bu kronik yarayı tedavi edecek hoca değil. Dün, Servet sorusuna verdiği cevap bile bunun tek başına kanıtı. Rijkaard çıkıp, "İstemiyorum" diyemiyor, "Sistemime uymuyor" diyemiyor. Oysa bizim kendisinden beklentimiz, eğer takım içerisinde huzursuzluk çıkaranların birer birer kellelerini alması. Herkes, Arda'nın çeteleşmenin başını çektiğini söylüyor; Mustafa Sarp'ın elebaşı olduğundan bahsediyor. Neden Arda hala bu takımın kaptanı? Neden Mustafa Sarp hala ilk 11'in değişmez adamı? Galatasaray tarihinin, en büyük taraftar desteğini arkasına almış bir hoca, bu sorunlara neşten vuramıyor ve bunlara her geçen gün yenilerini ekliyorsa, kusura bakmayın ama o hocaya Hıncal "korkak" der, Rıdvan "ayağını s*keyim".

Rijkaard'ın arkasındaki destek demişken, Galatasaray taraftarı, son 1,5 yıldır, "sabır" olayını yanlış yerinden anlamış bir tutum içerisinde. Hollandalı, Türkiye'ye ilk geldiğinde hepimizin ağzından düşmeyen "sabır" sözcüğü, biraz obsesyona dönüşmüş durumda. Takımın içinde bulunduğu rezil durumdan Rijkaard hariç herkes sorumlu tutuldu son 1,5 senede. Yönetime bağrıldı, Adnan Sezgin istifaya çağrıldı, tercüman kovuldu, sağlık ekibi değişti, Arda'yla küfürleşildi, bir sürü yabancı oyuncu gitti, geldi; Galatasaray, her hamlede biraz daha geriye gitti. Bana göre, Galatasaray taraftarının elinde artık deniz kalmadı. Suçlayacak hiçbir kurum, hiçbir kişi kalmadı artık. Lütfen uykunuzdan uyanın. "Alex Ferguson, ilk 5 senesinde şampiyon olamamıştı" gibi, saçma sapan argümanlarla Rijkaard'ı savunacağınıza, gerçeklerle yüzleşin. (Bu arada Alex Ferguson başa geldiğinde United ligde 21.ciydi, o geldikten sonra sezonu 11. bitirdi. Ertesi sezon da 2. oldular)

Rijkaard, Galatasaray'daki ve Türk futbolundaki kronik sorunların sorumlusu olamaz. Ancak, kendisi, bu kronik sorunları bırakın çözmeyi, onları anlayabilecek kapasiteye bile sahip değil. Hayır, kendisine salak demiyorum. Rijkaard, bir futbol adamı, bir futbol filozofu belki, ancak şu an içinde bulunduğu koşulları anlayabildiğini zannetmiyorum. Kendisinin, Barcelona'da sonunu hazırlayan olayların da, takım içi gruplaşmalar olduğunu göz önüne alırsanız, Hollandalı'nın "insan yönetimi" konusunda bir zaafı olduğunu söyleyebilirsiniz. Onun yerine Barça'nın başına gelen Guardiola'nın, takımın gol kralını, sorun yaratma potansiyeli yüzünden gönderdiğini düşünün bir de.

Yazık Rijkaard'ın gençliğine, Galatasaray'ın parasına, taraftarın sinirlerine... Olmayacak bir duayı hatim edip duruyoruz. Eğer Rijkaard'ı kolay kestirip attığımı düşünüyorsanız lütfen aşağıdaki linklere tekrar bakın. 2 senedir kafa yoruyorum, 'Rijkaard ile olmayacak' sonucuna öyle kahvehaneden aldığım gazla da ulaşmadım.