30 Eylül 2010 Perşembe

FM Gerçek Oluyor

Transferin son dakikası futbol sezonunun en uzun 60 saniyesidir sanırım. O son dakika hangi dakikadır, kimin saatine göredir, TRT'nin saatine göre ayarlasak geç kalır mıyız hiç bilmem.

Sanırım FIFA'dakilerin de benim gibi bu konuda kafası karışık olsa gerek ki, yarından itibaren bu konuyu kökünden çözecek bir sistemi yürürlüğe sokuyorlar. 2008'den beri 18 ülkede test edilen ve olumlu sonuçlar alınan "Transfer Matching System (TMS)", artık FIFA'ya bağlı tüm federasyonlar için zorunlu hale geliyor.

Sistem aslında oldukça basit. FM'in gerçek dünyaya uyarlanmış halini anımsatan TMS, transferin taraflarının, alışverişin tüm detaylarını girdiği bir programdan ibaret. Bu girdiler arasında, oyuncunun ve kulüplerin detayları, transfer bedeli ve ödemenin hangi banka hesapları arasında, ne zaman gerçekleşeceğinin bilgileri, oyuncu için diğer kulüplere ödenen bedeller ve yine oyuncunun bonservisinin sahibi olan tüm kurumların isimleri var. Transferin, FIFA tarafından onaylanması için mecburi olan 30'dan fazla detay sisteme aktarıldığı anda alışveriş gerçekleşmiş oluyor. Sistemin merkezi saati tarafından tutulan "transfer penceresi" kapandığı anda ise TMS kendini kapatıyor ve bu dakikadan sonra yapılan hiç bir işlem geçerlilik kazanmıyor.

TMS'i önemli yapan aslında bu transferin son dakikası meselesi değil. FIFA'nın bu sistemden elde etmeyi planladı en büyük fayda, "şeffaflık". Öyle ki, her transferde sisteme girilmesi mecburi olan 30 küsür madde arasında, tek bir tanesinin bile doğruyu yansıtmadığı anlaşılırsa, FIFA'nın, transferi iptal etme yetkisi olacak. Bu şeffaflıkla, ilk etapta, Kakuta ve Tevez transferlerinde yaşanan kaosun önüne geçmeyi planlayan FIFA, uzun vadede, Avrupa futbolunun kronik sorunları olan kara para aklama ve vergi kaçakçılığı gibi meseleleri de çözmeyi planlıyor.

Bizim memleketin trilyonerlerinin neden kulüp başkanı olmaya pek bir meraklı olduğunu anlayamayanlar, büyük ihtimal kara para aklama ve vergi kaçırma kavramlarından bihaberdir. Biz zannediyoruz ki, bu zengin amcalar, takım sevgisinden ve ya babalarının hayrına, milyonlarca euroyu gömüyorlar bizim futbol kulüplerine. Elimde belge olmadığı için kimseyi burda töhmet altında bırakmak istemem, ancak Avrupa'nın neresine giderseniz gidin benzer tezgahların, futbol endüstrisinin yumuşak karnı olan transferler üzerine kurulduğunu görebilirsiniz.

Blatter, TMS'den pek bir umutlu. "Devrim diyor", "Şeffaflık" diyor. Önce TMS, sonra 2014'teki FFP'nin uygulamaya girmesinden sonra, Avrupa futbolunda bir şeylerin değişeceği ve bu değişimden en çok etkilenen ülkelerden birinin de Türkiye olacağı açık. Ha bu değişim, "Para babası başkan" dönemini tamamen kapatır mı? Zannetmiyorum. Ama TMS ve FFP, bugün "kara para aklama" olayının önüne geçmeyi başarsın, yarın, Türk futbolu yepyeni bir sabaha uyanır. Kurumsal bir sabaha, aydınlık bir geleceğe.

28 Eylül 2010 Salı

Offf

- Of kim osurdu lan?
- Kesin Paul abi bak yavaştan kaçıyo eleman..

1 Numarası Yok

Partizan karşısında kalede yine Fabianski var. Şenliğe hazır olun. Bu yukarıdakiler de ya Almunia'nın sülalesi ya da gizli Tottenham taraftarları.

Gerçi pankarta katılmıyor değilim. Almunia gidip evinin 1 numarası olsun, hiç karışmam.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Kim Sevinmiş?

Premier Lig'le fazla haşır neşir olunca bizim ligden biraz uzak kaldım. "Çok bir şey kaçırmıyorsun" diyebilirsiniz ama asıl eğlence bizim ligde be abi.

Fenerbahçe - Beşiktaş maçından sonra Emre, sonra da Volkan, Beşiktaşlı futbolcular hakkında, "Beraberliğe sevindiler" açıklamalarını yaptılar. Bilmiyorum, beraberliğe sevinmek sizi küçültür mü ama açıklamayı yapanların zeka seviyesiyle düşünmeyi başarırsanız (ki zannetmiyorum), belki Beşiktaş'lı futbolcuların kötü bir şey yaptığı sonucuna erişebilirsiniz. Normal şartlarda ne Emre'nin, ne de Volkan'ın yaptığı açıklamayı ciddiye alıp bu sayfaya taşımam. Zaten konuyu açmamın sebebi de dün gördüğüm başka bir haber.

Bu habere göre, Emre ve Volkan'a çok kızan Beşiktaşlı yönetici Serdar Adalı, şöyle konuşmuş:
“Bu futbolcu kardeşime şahsen cevap vermek istemem. Kendisine en iyi cevabı meslektaşları sahada verir. Beşiktaşlı futbolcular galibiyet, mağlubiyet veya beraberlikte üzülüp, sevinmezler. Onlar saha içinde gösterdikleri performanstan dolayı kendilerini kutlarlar. Deplasmana gelen taraftarları da selamlamaları bir bütün olduklarını gösterir, bizim aile olduğumuzu ispatlar. Bu futbolcu kardeşimizin geçmişteki kasetlerini seyrederseniz 1 puana nasıl sevindiğini, beraberlik golü geldiği zaman nasıl taklalar attığını görürsünüz"
Şimdi Beşiktaşlılar kızmasın ama bu satırlar Türkiye'de spor yöneticiliğinin kimlerin eline düştüğünün vahim bir kanıtı gibi.

Aslında, söz konusu açıklama çok umut verici başlıyor. Eğer Adalı, ilk cümle ağzından çıktıktan sonra dursa, gerçek bir yönetici gibi konuşmuş olacak. Hadi, iyi günüme denk geldi, kendisine 2. cümleyi de hediye ediyorum. İlk cümleyi söyle ve dur! Kendisini, tanımam etmem, televizyonda bile görmüşlüğüm yoktur. Ancak, ilk 2 cümleden sonra içindeki şizofrenin ortaya çıktığını düşünüyorum. Öyle ki, daha "Cevap vermek istemem" demesinin hemen ardından cevap vermeye başlıyor.

Hem de ne cevap. Sanırım, "Ulan Volkan'a okkalı bir laf sokmalıyım" diye kendini fazla kasmış olacak ki, 3. cümlede tam anlamıyla saçmalamış. Ne demek abi Beşiktaş'lı oyuncular üzülmez, sevinmez? Bu sözün doğru olduğu 2 paralel evren var. Birisinde Beşiktaş takımı paradan başka hiçbir şeyi düşünmeyen lejyonerlerden, diğerinde ise robotlardan oluşuyor. Ancak, içinde yaşadığımız evrende, Beşiktaş ilk 11'inde duyguları olan normal insanlar var. Yani, kazanınca sevinip, yenilince üzülebiliyorlar çünkü 'normal' olmaları bunu gerektiriyor. Belli ki, Serdar Adalı'ya mikrofon uzatıp, "Beşiktaşlılar sevindi diyorlar" demişler, o da, paniğe kapılıp "Yok öyle bir şey, Beşiktaşlılar sevinmez!" deyivermiş.

Hadi o laf ağızdan kaçtı diyecem, açıklamanın devamında Adalı'nın sıvamasını nasıl açıklayacağız. Kendisine göre, Beşiktaş'lılar üzülüp sevinmiyorlar ancak her maçtan sonra gösterdikleri performanstan dolayı birbirlerini kutluyorlar. Yani, 4. lig takımından 9 tane yiyip, "Bravo, abi iyi mücadele ettik" diyorlar birbirlerine. Üzülme, sevinme yok.

Açıklamanın içerisinde tam anlamıyla saçmalık olmayan tek cümle 5'si sanırım. O yüzden direk sonuncuya geçeceğim.

Şimdi, hatırlarsanız Adalı, sözlerinin başında "Cevap vermem" deyip iyi girmişti. Bakın çıkışı nasıl yapıyor.

"Bu arkadaşın kasetlerine bakın, o da yaptı!"

Oy... Yapma... E senin Volkan'dan ne farkın kaldı hocam? İndin onun seviyesine ki, bilim adamları o seviyeye tüpsüz nasıl indiğini açıklamakta zorlanacak bence. 1 puana sevinmenin kötü bir şey olduğunu kabul ettin, bunu yapan Beşiktaşlı futbolcuları yerin dibine soktun ve 'kasetlerine bakın' diyerek, bir güzel salladın. Sen de biliyorsun ki, kimse oturup Fenerbahçe'nin beraberliği yakaladığı tüm maçları izleyip, Volkan nasıl sevindi bakmayacak. O yüzden, Volkan'ı aynı hareketi yapmakla damgalaman yanına kalacak.

Bravo!!

Gavurun güzel bir tabiri var: "Draw feels like a win" diye. Son dakikalarda beraberliği yakalayan takımın sevincini açıklamakta kullanılıyor. Maçı kaybedeceklerini düşündükleri anda gol bulan futbolcuların sevinmesi kadar normal ne olabilir? Aynı şey tam tersi istikamette gerçekleşseydi ve 86'da golü bulan Fenerbahçe olsaydı, o Kadıköy yıkılacaktı. Olayın açıklaması bu kadar basit. Volkan'a ayar vereceğim diye paralel evrenlerden, sevinmeyen futbolcular getirmek ise Türk futbol yöneticisine özgü bir şey. Trajik bence...

25 Eylül 2010 Cumartesi

Gerçekler Acıdır

Ne yazayım?

Diaby-Denilson-Eboue ile olmaz..

Almunia kaleci değil..

Rosicky ve Wilshere sezon başından beri iyi oynarken, son derece gereksiz bir rotasyonla takımın dengesini bozmaya ne gerek var?

Acaba kaç defa yazdım bunları? Acaba Wenger kaç defa gördü sahada bu gerçekleri? Acaba kaç kere daha görecek?

West Brom'un hakkını yememek lazım. Tek kelimeyle mükemmel oynadılar. Savunma disiplinleri üst düzeydi ve her kontraya çıktıklarında tehlike yarattılar. Chelsea maçı öncesi, Arsenal'a acı bir ders vererek, belki haftaya yaşanacak utanç verici bir skoru önlemiş oldular.

Zenginlerin Günü

Manchester City'nin, bir 'takım' değil de, 'toplama bir grup oyuncu' olduğu büyük maçlarda daha bir ortaya çıkıyor. 2 senedir, City'i ligin mütevazi takımlarına karşı izlediğimizde oldukça sıradan bir takım görüyoruz. Ancak yine aynı sürede, ne zaman büyüklerden birinin karşısına çıksalar, hep daha istekli, daha çok savaşan bir takım görüntüsü veriyorlar. Bu iki farklı tablonun sebebi, City'nin tamamen lejyoner oyunculardan oluşması. Her biri, geldikleri takımda aldıkları maaşın 2 katına imza atmış bir grup 'meşhur' oyuncunun, City forması altında ligin küçük maçlarına motive olması için ortada hiç bir neden yok. Şampiyonlukmuş, Avrupa'ymış, sen daha kapıdan girerken adamları ihya edersen, o adam neden Stoke karşısında ayağını tekmeye uzatsın ki?

City'nin lejyonerleri için senede 7-8 önemli gün var. Onlar için, tüm gözlerin üzerlerinde olduğu büyük maçlar önemli, çünkü bu maçlarda iyi oynadıkları takdirde, hem taraftarı bir süreliğine uyuşturmuş oluyorlar, hem de kamuoyuna aldıkları parayı hakettikleri imajını veriyorlar. Bugün de, ligin lideri Chelsea'yi devirmeyi başaran City'e baktığımızda, yine bu aldatıcı 'potansiyel' gözümüzü alıyor. Bugünkü maça baktığımızda, kaybetmelerine rağmen, daha organize bir futbol oynayan tarafın Chelsea olduğunu görüyoruz. Buna karşılık City, maç boyunca oynatmamaya çalışan ekipti ve hücumda son derece dağınık bir görüntü çizdi.

Man City'nin, Chelsea karşısındaki dizilişine baktığımda ilk dikkatimi çeken isim Yaya Toure oluyor. Bana göre kendisi, dünya futbolunun gördüğü en 'overrated' ve en 'overpaid' oyunculardan birisi. İngilizce terimler mazur görün, türkçeleri istediğim etkiyi yaratmıyor nitekim. Mancini, onu orta 3'lünün ileriye yakın bölgesinde, Barry ve De Jong'un önünde sahaya sürdü ancak maç boyu açıkça görüldü ki, Yaya Toure, bırakın Premier Lig'i, Türkiye Ligi için bile fazlasıyla ağır bir adam. City'nin, eline geçen bir çok kontra atakta 'el freni' rolünü başarıyla oynayan Toure bu takımda 'oyun kurucu' rolü oynadığı sürece City'nin işi zor gibi.

Toure'yi bir kenara bırakırsak, City'nin Chelsea karşısında oldukça iyi savunma yaptığını söyleyebiliriz. Ancelotti'nin, Man City'nin yumuşak karnı sağ bek mevkiini çökermeye dayalı taktiğine, ekstra mücadele ile karşılık verdiler ve bu çabalarının karşılığını kontra ataktan aldılar. City'nin çabasına gölge düşürmek istemem ancak, bu tip bir oyunun Chelsea karşısında sonuç vermesi çok da şaşırtıcı değil. Göbekte 3 tane defansif orta sahayla, set hücumundan hiç bir şey üretmeden oynayan bir takım, belki Chelsea'yi kitlemeyi başarır da, kapanan takımları nasıl açar hiç bir fikrim yok.

Karşı taraftaki Chelsea'ye bakarsak, aynı geçen haftaki Man Utd gibi tek bir planı olan bir takım görüyoruz. Man City'nin sol bekinde oynayan 19'luk Boyata'yı gözüne kestiren Ancelotti, bütün maç hücumu Ashley Cole-Malouda ikilisinie yasladı. Hatta onlar yetmedi, sağ tarafta oynayan Anelka bile geldi burdan hücum etti. Ancak, tüm bu çabaya rağmen ne Boyata kırıldı, ne de Chelsea, duran toplar harici pek birşey üretebildi. Bunda Lampard'ın yokluğu ve Man City'nin göbeği iyi kapatmasının da etkisi vardı tabi ki. Chelsea için bir başka endişe verici durum ise, takım kötü gittiği anlarda kenardan gelip maçı değiştirecek kimsenin olmayışı. İlk 11 itibariyle, ligin en güçlü takımı gibi görünen Chelsea, kadro genişliğine baktığımızda Arsenal, City ve hatta Tottenham'ın gerisinde bana göre.

Bu maçla ilgili daha uzun uzun yazmaya gerek görmüyorum, nitekim hem ortada üzerinde çok konuşmaya değer bir futbol yoktu, hem de şu an Arsenal'i izlemekle meşgulüm. Chelsea hakkında daha detaylı bir yazıyı haftaya Arsenal maçından sonra yazarız.

24 Eylül 2010 Cuma

Yavaş Gel

Arsenal'in kaleci problemlerinden hergün bahsediyoruz ve bu problemlerin uzun vadedeki çözümü olduğunu umduğumuz Szczesny'nin adı da, bu bahislerin içinde sık sık geçiyor. Burada olduğu gibi, İngiliz basınının çeşitli yerlerinde de, genç kaleciyi öven ve onun potansiyelinden bahseden yazılar görmek mümkün. Daha Arsenal formasıyla 3 maç yapmamış olmasına rağmen, bir oyuncuyu bu kadar övmek doğru mu peki?

Szczesny'nin dün yaptığı açıklamalara bir bakalım:
"Sezon başında yaptığımız görüşmelere rağmen, Arsene Wenger, Szczesny adına bir kalecisi olduğunu unutmuşa benziyor ve benden her fırsatta uzak duruyor"

"Bana sezon başında A takım için savaşmamı söyledi ancak lig kupasındaki kadroya bile alınmadım. Herkes bana bunun bir sprint değil bir maraton olduğunu, sabretmemi söylüyor ancak maraton dediğin 3 sene aynı yerde takılmaktan ibaret değildir"

"20 yaşındaki bir oyuncuya güvenebilecek bir kulübe ihtiyacım var. Arsenal bu kadar cesur değil. İlk hedefim burada oynamak ancak gelen teklifleri de değerlendireceğim"
Şimdi ayıp olacak ama, galaksinin herhangi bir yerinde, "Arsenal genç oyunculara güvenmiyor" derseniz, oranın ahalisi size götüyle güler. Belli ki, Szczesny'nin birileri kulağına masallar okumuş ve "Hacı gel sen bize direk A takımsın" gibisinden üflemiş. O da aklı sıra Wenger'e posta koyuyor. "Bak giderim" diyor.

Wenger'i, Fabianski tercihinden dolayı sabah akşam eleştiririm, ancak 20 yaşında bir velet kendisine posta koymaya kalkıyorsa, onu ilk savunan da ben olurum. Szczesny kardeşimiz, önce kafasını kaldırıp bir bakmalı, Avrupa futbolunda kaç tane 20 yaşında A takım kalecisi var. Sonra bir de dönüp kendisine bakmalı, ben daha kaç maç oynadım diye. Üstüne üstlük, kendisi kiralık maceralarından sonra daha ilk defa yedek beklemek zorunda kaldı. "3 senedir aynı yerdeyim" diyor, bilmiyor ki kaleciliğin doğası bu. Hele ki 17-20 yaşları arasındaki beklemeden yakınan bir adamın işi zor. Steve Harper ne yapsın o zaman, değil mi?

Kendisine hak verdiğim tek nokta var. Eğer ben Arsenal'in kadrosundaki bir kaleci olsam ve Wenger, Fabianski denilen çuvalı benim önümde sahaya sürse, soyunma odasında kendisine ıslak havluyla saldırırdım. Zaten Szczesny'nin de bu açıklamaları, lig kupası maçı sonrası yapması tesadüf değil. Sahadaki rezilliğin ve bundan çok daha iyisini yapabileceğinin o da farkında. Ancak, bu özür, basının karşısına çıkıp Wenger'i eleştirmesini açıklamaya yetmiyor.

Szczesny'den hepimiz ümitliyiz. Ancak bu açıklamaları okuyunca biraz hayal kırıklığına uğradım gibi. Tek korkum, Polonyalının, basının gazına gelip "ben oldum" havasına girerek, büyük potansiyelli bir kariyeri harcaması. Az daha sabır evladım, Fabianski kendiliğinden düşecek yakında.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Babasının Oğlu

Zidane'ı, futbol sahalarında izleme zevkimizin sona ermesinin üzerinden yıllar geçti. Ve bundan sonrası için de, sanırım aynı zevki babasının oğlundan, Enzo Zidane'dan alacağız. Ama daha Enzo profesyonel olmadan hangi ülkenin milli takımında oynayacağı tartışmaları başlamış ve Fransızlar ile İspanyollar birbirine girmiş. Bu şekildeki, "Hangi milli takımı seçecek?, "Bizi seçmezse ihanet etmiş olur" vs. vs. gibi söylemler gerçekten beni deli ediyor. Umarım, böyle potansiyel bir genç yetenek, iki ülkenin çekişmesi arasında sıkışıp, patlamaz... Gerçi Enzo "Almancı" değil, o zaman işler daha da karışabilirdi!

Bakın bakalım, Enzo babasına benziyor mu:





Kaynak: DirtyTackle

Gazi

Bir insana yarık kafa bile mi yakışır be?

Buna da Bir DVD Yaparsınız Artık

Dün, burada 'gazozuna' diye tanımladığım maçta alınan galibiyeti bugün burada övmek istemiyorum. Ancak Arsenal'in oynadığı futbola şapka çıkarmamak da mümkün değil.

Oynanan maç lig kupası da olsa, dün her iki teknik adamın da maçı kazanmak istediğini söyleyebiliriz. Hatta, sahaya çıkan takımlara bakarak, bu kazanma isteğinin her iki hoca için de aynı düzeyde olduğunu bile söylemek mümkün. Wenger, geçmişte yaptığı gibi tamamı gençler ve rezervlerden oluşan bir kadro çıkarmadı sahaya. Hatta şaşırtıcı şekilde kenara koyduğu as oyuncuları bile maçın sonunda kullandı. Redknapp da, Wenger ile hemen hemen aynı oranda yedek oyuncuyla çıktığı maçın gidişhatını değiştirmek için aynı yönteme başvurdu.

Redknapp'ın, Wenger'le aynı karışım oranını kullanırken hesap edemediği bir şey vardı: Arsenal, kaç yedek/genç ile sahaya çıkarsa çıksın, sistemini korumayı başaran bir takım. Sahadaki oyuncuların kalitesi ve tecrübesi azalsa da, sistemin işleyişi pek değişmiyor. Buna karşılık, Tottenham gibi bir takıma, bırak 5-6 taneyi, 2 tane yedek oyuncu soktuğunuzda, bütün düzenlerinin bozulduğunu görüyorsunuz.

Dün de tablo aynen bunu gösterdi zaten. Arsenal'in 18'lik Wilshere ve 19'luk Lansbury ile tuttuğu orta saha tıkır tıkır işlerken; Tottenham, bırak pozisyon bulmayı, ilk yarı boyunca topa dokunamadı bile. Zaten, Sp*rs'ün topla oynama gibi bir düşüncesi yoktu ilk yarıda. Takım halinde Wilshere'ı baltalamaya çıkmışlardı sahaya. Yalnız, tüm bu sertlik Wilshere'ı sindirmedi, aksine gaza getirdi ki, genç oyuncu bu sezonki üst düzey performanslarına bir başkasını ekledi. Hele ki Arsenal'in golünün onun asisti ve Lansbury'nin ayağından gelmesi bir başka güzeldi.

İkinci yarı, biraz da olsun toparlanmış bir şekilde sahaya çıkan Sp*rs, hakemin 1 metre ofsaytı kaçırmasıyla maça ortak olur gibi olsa da bu gazları ancak 10 dakika filan sürdü. Dakikalar 60'ı geçtikten sonra gördük ki, Tottenham'ın yedekleri fiziksel ve kafa olarak tükendiler. Son 30 dakika, maç tamamen Arsenal'in kontrolüne geçti ve Arsenal de kendi klasiği olduğu üzere maçı koparacak golü bulamadı.

Tottenham'ın 60'da biten kondüsyonuyla uzatmaya girmesi, onlar için sonun başlangıcı oldu. Birbirinin aynısı 3 koşuyu önce Nasri, sonra Chamakh ve en sonda da Arshavin yaptı ve bunlardan ilk ikisi penaltı, sonuncusuysa golle sonuçlandı. İlk yarıda Wilshere'e yapılan hareketlere seyirci kalan hakemin, Nasri'nin pozisyonuna penaltı vermesi biraz garip kaçmadı desem yalan olur.

Maç gazozuna da olsa derbi kazanmak güzel. Aynı zamanda gençlerin de performansını görmek daha bir güzel. Hepsi güzel ama arkadaş biz bu Fabianski belasına daha ne kadar katlanacağız? Abartmıyorum; bütün maç tek bir top geldi adama ki, o da Keane'in ağır çekim gelen şutuydu. O da yetti zaten Fabianski'ye. Aştı kendini artık gerçekten. Kendisinin Arsenal forması giyiyor olması Arsene Wenger'in büyük bir ayıbıdır, koskoca kulübün boynuna asılı bir utanç tablosudur. Böyle bir rezalet de Arsenal'in tarihinde görülmemiştir. Kendisinin kulüple ilişiğinin kesilmediği her gün, önce taraftara, sonra da kenarda oturan Mannone ve Szczesny gibi 2 yetenekli kaleciye büyük ayıp edilmektedir. Yemin ediyorum Fabianski'ye (ve Wenger'e) kızmaktan derbi galibiyetinin tadını alamadım. Burda kendisine de çok kızdık ama Almunia'ya bir şey olursa görün o zaman şenliği siz.

21 Eylül 2010 Salı

11


FIFA 12 çıkana kadar dünya üzerindeki en iyi futbol oyunu olarak kalacak olan FIFA 11'ın çıkacağı mukaddes tarihe 9 gün kaldı. Bu süre içerinde demodaki 3 dakikalık maçlardan 4320 tane yapacak olan bendeniz. 30 Eylül'den sonra blogtan, işten, evden ve hayattan senelik izin almayı planlıyorum.

EA, güzel reklam yapmış da Arsenal niye sadece hatunlardan oluşuyor? "Kız gibi oynuyorsunuz" mu deniyor ne oluyor?

Gerçi en seksi takım da Arsenal olmuş bu arada ama aşkımız formaya, sizlere değil kızlar.

Eyvah Fabianski!

Akşama Lig Kupası'nda Tottenham-Arsenal oynuyor ve Wenger'in bu kupadaki politikasını bilenler maç için pek de heyecan yapmıyor. Wenger'in, rakibin özelliğini umursayıp, sahaya A takım oyuncularını süreceğini zannetmiyorum. Yine, gençler ve yedeklerin içine 1-2 tecrübeli elemanın serpiştirildiği bir onbir göreceğiz büyük ihtimal. Zaten, Arsenal'in sakatlık konusundaki karnesi göz önüne alındığında mantıklı olan da bu (Cesc 2 hafta yok bu arada). Gazoz kupasını kazanacağız diye bir sakat daha vermeye gerek yok.

Bugünkü maçla ilgili tek merak ettiğim nokta, Wenger'in kalede kimi oynatacağı. Bugün çıkan haberler Fabianski diyor, ancak ben Szczesny'i sahada görmek isterim doğrusu. Fabianski'den kimseye bir hayır gelmeyeceği çok açık olduğuna göre, neden daha genç ve yetenekli vatandaşına görev verilmesin ki? Hem kalecilik meslek yüksek okulundan mezun herhangi bir gencin Fabianski'den daha kötü oynaması da mümkün değil.

Bir yandan da, Fabianski'nin oynamasını istiyorum çünkü biliyorum ki Redknapp, maça kazanmak için çıkacak. O da "Bazı oyuncuları dinlendireceğiz" diye filan açıklama yaptı, ama kendisinin, White Hart Lane'de, Arsenal genç takımına yenilmeyi göze alacak kadar testis ağırlığına sahip olmadığını biliyoruz. 1-2 oyuncuyu, sıkışınca sokma üzere kenara alacaktır muhtemelen. Hal böyle olunca, güçlü bir kadroyla Tottenham'ın Arsenal'i 3'leme, 5'leme şansı doğuyor. Eh, sonuç böyle olacaksa bari kalede Fabianski olsun. Szczesny, gereksiz yere yıpranmasın.

Huy Çıkmıyor



Ferguson bunu neden yapıyor bilmiyorum. Geçen sezon boyunca çok bahsettim; Man Utd taraftarları bana hep kızdı. Premier Lig'in en başarılı, en tecrübeli teknik adamından biraz daha olgunluk bekliyor insan. Liverpool maçından sonraki açıklamalarında önce "Liverpool'un puan almak için hakeme ihtiyacı vardı" dedi, sonra da Torres'i hakemi aldatmakla suçladı.

Oysa, maçı izleyen sağduyulu vatandaş gördü ki Howard Webb, John O'Shea'yi oyundan atmayarak, Man Utd lehine büyük bir eyyama imza attı. Üstüne üstlük, yukarıdaki videodan gözleneceği üzere, Nani bütün maç yaptığı rezilliklerle kendisini resmen komik duruma düşürdü. Onun maçı kartsız tamamlamış olması da ayrı bir Webb skandalıydı bence.

Ferguson, neden yapıyor bilmiyorum diyorum ancak aslında bunun sebebi basit. Bu tip açıklamalar, hakemleri çok güzel etki altında bırakıyor. Yıllar yılı "Old Trafford kararı" diye bir kavram türediyse bu, Fergie'nin düzenli ve sistematik olarak yaptığı açıklamalar sayesinde oldu. Ama artık yaş geldi 152'ye be Fergie, bırak artık bu ucuz numaraları. Yakışmıyor ne yaşına, ne de kariyerine.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Duraklama Devri vs Gerileme Devri

2 sene önce bu fikstürü izlediğinizde dünyanın en üst düzey futbolunun oynadığı bir maça tanık olmanız mümkündü. Ancak, 2 senede her iki takımın köprüsünün altından da çok sular aktı. Finansal problemler nedeniyle, birisi duraklama, diğeri ise gerileme devrine girmiş takımın mücadelesinde goller vardı ama oynanan futbol Premier Lig derbi standartlarına göre oldukça düşüktü. United, bu sezon 3. defa, 2 farklı liderliği elinden kaçırdı ki, son 5 senede bunu toplam 3 kere yaptıklarını zannetmiyorum. Yedikleri goller, Evans ve O'Shea'in kişisel hatalarından da gelse, Alex Ferguson'un bu aralar ağzından solumadığını tahmin edebiliyorum. Liverpool cephesine baktığımızda, her geçen gün daha da sıradanlaşan bir Premier Lig takımı görüyoruz. Hodgson'ın takım üzerindeki etkisinin hissedilmesi tabi ki biraz zaman alacak, ancak bu sezonu geçen sezondan daha iyi bir yerde bitirmeleri benim için sürpriz olacak.

United'lılar 'duraklama dönemi' benzetmesine belki katılmayacaklar ancak, maalesef ortada çok bariz bir takım göstergeler var. Kaybedilen oyuncular, onların yerine yapılmayan transferler, yönetimdeki çatırdama, mali problemler, efsanevi jenerasyonun son 2 temsilcisinin iyice yaşlanması ve yıldız oyuncularının özel hayatında yaşadığı problemlere rağmen takımı ligin tepesinde tutan Ferguson'u ne kadar tebrik etsek az. Fergie, 170 yıllık tecrübesini Man Utd'ı duraklama devrine sokmamak için kullansa da, elindeki seçenekler her geçen gün azalıyor.

Dün akşam, Ferguson, geçen sene Arsenal'i yıktığı asimetrik 4-4-2 ile sahadaydı. Liverpool'un Joe Cole-Konchesky ikilisinden oluşan sol tarafını gözüne kestiren Fergie, bütün hücumunu Nani'nin yapacağı ortaların üzerine kurarak skor üretme yoluna gitti. Son 4 maçında 4 ortası asiste dönüşen Nani, etkili ortalarını Berbatov ile buluşturmayı başarınca Fergie'nin planı da tıkır tıkır işlemiş oldu. United'ın hücum planının işlemesi ve 3 gol üretmesi tabi ki olumlu bir şey, ancak takımın bu ortalar dışarısında pek bir şey üretemeyişi ayrıca düşündürücü. Bu durum, Ferguson'un elindeki seçeneklerin azaldığının bariz bir göstergesi. Geçen sene, belki kadro ve sistem aynıydı ancak Rooney'in yakaladığı muhteşem form United'a her maç başka kapılar açıyordu. Dün akşam gördük ki, kişisel problemler ile boğuşan Rooney'nin aklı başka yerlerde. Hatta, bana mı öyle geldi bilmiyorum ama 4-5 kilo kadar zayıflamış bir Rooney gördüm sahada. Geçmişin 'domuz' lakaplı dominatriksi Rooney gitmiş, yerine kırılgan bir adam gelmiş.

Gerileme devri takımımız Liverpool ise, kanatlara açılan United'ın tersine, tamamen göbeğe odaklanmış bir oyun ile sahaya çıktı. Gol umutlarını, Gerrard-Meireles-Torres hattındaki trenin işlemesine bağlayan Hodgson, kanatlara koyduğu Maxi ve Joe Cole'dan hiç bir şekilde yararlanamadı. Hatta ilk yarı boyunca bu iki oyuncunun adını duydum mu onu bile hatırlamıyorum. Benitez, takımın mojosunu kaybedip hücumda zorlanmaya başladığı dakikadan, Liverpool'u terkettiği güne kadar Gerrard ve Torres arasındaki o sihirli bağlantıyı kurmaya çalıştı. Şimdi de Hodgson'ın, İspanyolun geçen sene bütün sezon kuramadığı bu bağlantıyı kurmaya çalıştığını görüyoruz. Hodgson, dün akşam da, kendi klasiği olduğu üzere, orta sahada sabırlı paslara dayalı bir oyun oynattı ancak bu oyunun 'sabırlı' mı, yok 'yavaş' mı olduğu ayrı bir tartışma konusu. Nitekim Liverpool, United'a nazaran daha fazla pas yapan taraftı ancak bu pasların bir ürün vermesi 60 dakika aldı. İlk yarıda hiçbir şey üretemeyen Liverpool, ikinci yarıya Ngog ve 4-4-2 ile çıktı ve karşısında bu değişikliğe karşı oldukça zorlanan bir Man Utd buldu. Ngog'un yaptığı koşular, Torres'i biraz rahatlattı ki, bu 'birazcık' rahatlama bile El Toro'nun iki golün pozisyonunu da yaratmasına neden oldu. Bu arada, Liverpool'un 2. golünde, O'Shea'i atmayan Howard Webb'in eyyamın kralını yaptığından da bahsetmeden geçemeyeceğim. Liverpool, beraberliği yakaladıktan sonra maçı bağlama moduna girer gibi oldu ki ancak ilk yarıdaki ortaları savunamama hastalıkları da tam da bu sırada nüksediverdi. United, ısrarla denediği sağ kanat ortalarından birini daha Berbatov ile buluşturup maçı kazanmayı başardı.

Yazının başında dediğim gibi, son 5 yılın Man Utd-Liverpool maçlarıyla kıyaslandığında oldukça 'gazı kaçmış' bir maç izledik. Her iki takım da, hücum zenginliği getirecek kaynaklara sahip değildi ve bu kaynakların yokluğunda ellerindeki hücum planlarına sıkı sıkıya sarıldılar. Bu planlardan daha fazla gol üreteni, Berbatov'un da kişisel katkılarıyla, United'ınki oldu. Liverpool, bir deplasmandan daha eli boş döndü. Duraklama devri gerilemeyi yendi, ama duraklamaya devam etti.

19 Eylül 2010 Pazar

Suç Üstü


Kirli oyundan bahsettik, Stoke ve Blackburn dedik. Bu videoyu koymazsam olmayacak.

Arsene Wenger, Stoke City'i kalecileri itip kakmakla suçladığında ona kim cevap verdi?

Sam Allardyce.

Neden?

Çünkü, Tolkien'in dediği gibi, kaçış ihtimali varsa ilk paniğe kapılanlar gardiyanlar oluyor. Eğer hakemler, bu hareketleri cezalandırmaya başlarsa, ilk darbeyi Blackburn ve Stoke yiyecek.

Yukarıdaki videoya bir bakın. Duran top kullanılırken, Diouf dönüp topa bakmıyor bile. Onun görevi belli. Direk kaleciyi bozmak. Arkasında ne olduğu umurunda değil. Topa vuruluyor, Diouf koşusuna başlıyor ve "bam!". Normal şartlarda, top Schwarzer'ın kucağına düşecek ancak Avustralyalı çoktan infaz edildi bile.

Hakemin bu infaz karşısındaki tutumu ne?

Devam.

Wenger, daha genç yetiştirsin, teknik futboldan bahsetsin, göze hoş gelen oyun oynatmaya çalışsın. Millet işin kolayını bulmuş. Kaleciye bir omuz; tamamdır. Ne uğraşacan organizasyondu, pastı.

Ben neden Yılmaz Özdil gibi yazı yazıyorum?

Bilmiyorum. Belki de kızgın olduğumdandır.

Şişmanlar Tablosu

Rakamlar ne kadar güvenilir bilmiyorum. Daily Mail yayınlamış. Premier Lig'deki takımların ideal 11'lerinin ortalamasını aldık diyorlar. Üşenmişler bence. İdeal 11 yerine 25 kişilik kadroyu alsalar daha sağlıklı bir tablo ortaya çıkabilirdi. Ama tabi o zaman Chelsea tepede olmayabilirdi. Tabloyu yapanlar, onları tepeye koymaya çalışmışlar demiyorum ama Chelsea'nin birinci, Arsenal'in de sonuncu olduğu bir sıralama tabi ki daha dramatik görünüyor. Zaten, sıralamayı boya göre değil de ağırlığa göre yapmış olmalarının sebebi de bu.

Bir takımın 'ağır' olması neyin göstergesidir bilmiyorum. Bu ağırlık, ilk onbirinizin bol kaslı olduğunu da gösterebilir; takımda yağ oranı yüksek bir Ronaldo'nun varlığına da işaret edebilir. Madem fiziksel özelliklere göre bir liste yapacaksınız, boy ortalamasına göre bir diziliş daha mantıklı olabilirdi. Ancak dedim ya, o zaman Chelsea tepede olmazdı. Ya da aynı Mail, şişmanlar tablosu yapacağına, 'en çok pas yapanlar', 'en fazla şut atanlar', 'en çok pozisyona girenler', 'en hızlı takımlar' gibi futbol ile daha alakalı tablolarla karşımıza çıkabilirdi. Ama o zaman da Arsenal dipte olmazdı.

Bu maksatlı tabloların birden ortaya çıkışının sebebi, Arsene Wenger'in geçen hafta hakemleri "oyuncuları korumaya" davet etmesi. İngiliz medyasının yarım akıllı kanadından olan Daily Mail de, aklı sıra Wenger'e ayar veriyor. "Evet, yıldız oyuncularımız korunsun" demek yerine "Wenger takıma şişmanları toplasa o kadar sakatlık olmaz" demeye getiriyorlar.

Biz, Arsenal'in, zaman zaman fiziksel olarak zorlandığını biliyoruz. Ancak, Premier Lig'de bir kasap havası modası ve böyle oynayan takımları yüreklendirme kampanyasının varlığından da geçen gün bahsettim. Gerzek İngiliz medyası da, içlerindeki Fransız takımı Arsenal'e karşı olacağız diye Stoke gibi, Blackburn gibi takımların arkasına sıralanmış durumda. Bu yarım akıllıların anlamadıkları şey, savundukları oyun Premier Lig'i ele geçirirse, ligin değerininin son sürat düşeceği. İngiliz futbol uleması zannediyor ki, futbol izleyicisi, kimsenin birbirini itip kakmadığı Arsenal-Barcelona eşleşmesi yerine, havluyla top kurulama festivaline dönüşen bir Blackburn-Stoke maçı izlemek istiyor.

Yanlış anlaşılmasın, futbolun fiziksel yönünün ortadan kaldırılması gerektiğini savunmuyorum. Tam tersi, her iki felsefenin çatışmasından zevk alan biriyim. Ancak, Chelsea'nin, Inter'in oynadığı futbol ile Tony Penis ve Big Sam'in sahaya sürdüğü kabadayılık arasındaki farkı da iyi ayırt etmek lazım. Fiziksel oyun, kaleciyi itip kakmak, her fırsatta rakibin bileğine basmak, bütün gol umudunu ceza sahasına şişirilen toplara bağlamak ve bütün maç top kurulamaktan ibaret değildir. Wenger'in son dönemde tepki gösterdiği şey de bu 'kirli taktikler' zaten. Yoksa, Arsenal'in bazı rakiplere karşı zayıf ve dirençsiz kaldığının herkes farkında. Arsenal zayıf kalıyor diye bütün takımları kibar oynamaya davet etmeye çalışan filan da yok. Ancak, 'kirli' oyun ile 'fiziksel' oyun arasındaki sınırın iyiden iyiye kaybolduğu İngiliz futbolundaki bu yeni 'kasap havası' trendine bir önlem alınmazsa daha çok Ramsey'ler, Zamora'lar, Eduardo'lar göreceğiz orası kesin. Bu önlemlerin en başında da yarım akıllı basının, Shawcross gibi hayvanlara "İyi çocuktur aslında" demeyi bırakarak "Çüş!" demeye başlaması geliyor bence.

Bir Kutup Ayısı Eksikti

Arsenal'in attığı gole bakarak "Ulan amma da ballılar" diyebilirsiniz, ancak dünkü Sunderland maçı son yıllarda izlediğim en şanssız maçtı. Arsenal, maçın başında eline geçen bir anlık şansın faturasını bütün maç ödedi.

Sunderland, fikstürün en zorlu deplasmanı değil belki, ancak Stadium of Light'tan 3 puan çıkarmak buraya gelen takımın adı ne olursa olsun kolay değil. Hele ki, yıldız oyun kurucunuz 12. dakikada sakatlanır, hakem defansif orta sahanızı birbirinden ucuz iki kartla atar, elinize geçen penaltıyı dağlara taşlara diker ve maç bittikten sonra bir de gol yerseniz işiniz hiç kolay değil.

Puan kaybına bahane aramaya çalışmıyorum, nitekim maçı koparma fırsatı ayağına gelen Arsenal, bunu yapamayarak kendi sonunu kendi hazırladı. Ancak tüm bu şanssızlıkların maçın gidişatını etkilemediğini söylemek zor.

Şanssızlıkları bir yana koyarsanız, dün akşamki Arsenal performansına yapacağınız yorum bardağın ne tarafını görmek istediğinize göre değişebilir. Dolu tarafı görmek isteyenler, yaşanan tüm şanssızlıklara, 10 kişi kalınmasına rağmen, Arsenal'in 3 puana Phil Dowd'ın düdüğü kadar yaklaşmasını olumlu yorumlayabilirler. Bu tip maçlarda tel tel dökülen Arsenal savunmasının Vermaelen'in yokluğuna rağmen ayakta kalmasını, Wilshere'ın mükemmel oyununu ve takımın 2. yarı, 10 kişiyle maçı kontrol etmesini göz ardı etmek mümkün değil. Ancak, illa bardağın boş tarafını görmek isteyenler, 3 puanın koparılamayışını Arsenal mental olarak zayıflığına bağlayabilirler ki, kendilerine şimdilik katılmayacağım.

Maç hakkındaki ilginç bir detay da, maç sonrası "Penaltıyı neden Rosicky kullandı?" sorusuyla karşılaşan Wenger'in, bu sorunun cevabı hakkında hiçbir fikri olmamasıydı. Normalde RVP ve Cesc'in ardından takımın penaltıcısı Nasri. Dün akşam topun başına neden Çek oyuncunun geçtiğini sanırım bir tek kendisi biliyor.

Son olarak, Arsenal'in 76 kişilik kadrosundaki tek tiksindiğim adam olan Denilson'un, 90+3'te kalktığı kontrayı, anlamsız bir şutla bitirip topu direk Sunderland'e vermesinin gözümden kaçmadığını da buraya eklemek istiyorum. Zeka yaşı 12'den büyük olan herhangi bir orta saha oyuncusu, 10 kişi oynadığı bir maçın 93'üncü dakikasında o topu köşe gönderinin dibine çeker, öldürmeye çalışırdı. Ancak, bırakın 12 yaşındaki bir orta saha oyuncusunu, şu an üzerinde oturduğum sandalye bile Denilson'dan yüksek IQ'ya sahip. Bu yüzden ona mı kızayım, yoksa onun bu hatalarına senelerdir katlanan Wenger'e mi, bilemiyorum.

17 Eylül 2010 Cuma

Ben Var Ya Ben

Arsenal - Bolton maçından sonra yazdığım yazıda Sam Allardyce'ı, Yılmaz Vural'a benzetmiştim. O yazının üzerinden çok geçmedi ki, bugünkü Guardian, Big Sam'in şu açıklamasını yayınladı:
"Bolton veya Blacburn'e uygun değilim. Inter ya da Real Madrid bana daha uygun olurdu. Bu takımlarda çalışmak benim için hiç bir problem olmazdı, çünkü her sene iki kupayı ya da en azından ligi kazanırdım. Man Utd ve Chelsea'yi verin bana, yine aynısını yaparım; hiç problem değil. Şampiyonlar Ligi'nin üst kademelerine yükselmek de problem olmazdı."
Ben, Allardyce'ın delüzyonal bir kardeşimiz olduğunu biliyordum da, ne yazık ki rahatsızlığı şizofrene çevirmeye başlamış. Üzgünüm Sam amca, ne sana, ne de Yılmaz Vural'a büyük takım vermeyecekler; o 'uygun' olduğunuz takımların başına hiç bir zaman geçemeyeceksiniz. Hatta, daha da acıklısı, bu kariyer uğruna bir ömür tüketmiş olmanıza rağmen hala sizi ciddiye alan tek bir adam yok futbol kamuoyunda.

Hadi, Yılmaz Vural sempatik olduğundan ona katlanıyoruz da, seni ne yapacağız be Big Sam? Real'e hoca mı yapsak seni? Yoksa Manu, Ferguson'dan boşalan koltuğu sana mı verse? Olmadı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olursun ya da Galaktik İmparator.. Sen imparator olsaydın asiler Death Star'ı patlatamazdı bence.

Destroy John Terry, Save The World



Cesc We Can'in yapımcıları Arse ve Gunner blogzadelerden yeni bir çalışma. Giriş yazısına kopmamak mümkün değil. Tükenmeden alın bence.

16 Eylül 2010 Perşembe

İşin Gücün Poz Be Arkadaş

Dünya Kupası rezilliğinden sonra Fransız Futbol Federasyonu, Anelka'ya 18 maç ceza verdi. Anelka'nın cevabı aynen şuydu:

"Çok da s*kimdeydi!"

Dün akşam, golünü attıktan sonra Anelka kelepçeleri taktı ve maçtan sonra da, "Hareketim federasyonu protestoydu" dedi.

Arkadaş madem s*kinde değildi nedir bu artistlik? Kariyer geldi geçti, varsa poz yoksa artistlik. Şu camiada ne bir sevenin var ne de seni ciddiye alıp, "İyi futbolcudur" diyen bir futbol adamı gördüm. Fransız milli takımının aklı başında adamları çıktılar, "yaptığımız salakçaydı" diye açıklama yaptılar, sen hala birilerine mesaj atacam diye uğraşıyorsun. "Terbiyesizlik yaptım, ülkemi Dünya Kupası'nda yalnız bıraktım" diye utan değil mi biraz? Yok... Varsa yoksa artistlik.

Hayır artistlik yapacaksın, bari orijinal ol. Bizim Timmy'den araklamışsın resmen. Sevmiyorum seni Nicolas.

Bra6a

"Aman efendim rakip Braga, ne olacak yani?"...

İngiliz ulemasının maç hakkındaki sonucu bu. Bu yorum sahibinin cehaletini ortaya sermekten başka bir işe yaramıyor, çünkü biz biliyoruz ki Braga, son 1,5 yılın Avrupa'daki en çok gelişme kaydeden takımlarından biri. Geçen sene Portekiz ligini Benfica'yı son 3-4 haftaya kadar kovalayarak 2. bitiren, bu sene de Şampiyonlar Ligi'ne Sevilla'yı eleyerek gelmiş bir takım. Çok abartmak da istemiyorum tabi ki ama yine de sahaya çıkmadan 3 puanı alabileceğiniz bir takım olmadığı aşikar sanırım.

Braga'yı küçümsemek istemiyorum, çünkü bunu yapmak Arsenal'in sahada oynadığı futbola haksızlık olacak. Maç boyunca, her zamanki organize görüntüsüne ek olarak, 3. bölgede de çok efektif görünen takım, Arshavin'in ilk yarıda yaptığı yüzlerce top kaybı olmasa rakibe pozisyon da vermeyecekti.

Takımın performansındaki başrolü oynayan adam tabi ki kaptan Fabregas. 2 gol, 2 asist yapan ve penaltı pozisyonunun da pasını veren Cesc, hem Bolton maçında hem de dün akşam öylesine bir oyun oynadı ki, bu sezon için heyecan yapmayayım diyen bendenizi bile yerinde hop hop hoplattı. 3 vakte kadar kendisinin Xavi'ye dönüşümü tamamlanacak ve bundan birkaç sene sonra belki de dünyanın en iyi orta saha oyuncusu ünvanını tartışmasız bir şekilde ona vereceğiz. Tabi ki Cesc'in Barça'da oynamak istediğini biliyoruz ancak sahada gösterdiği performans kesinlikle bu amaca hizmet etmiyor. Böyle oynamaya devam etmesi halinde, sezon sonunda Fabregas'ın bonservisi 350 milyon euroya kadar tırmanır sanırım. Barça yine 35 teklif eder o ayrı tabi.

Dün akşamki Fabregas'ın oynadığı oyun, takımın performansını gölgede bırakırmış gibi olsa da Wilshere ve Chamakh'tan da kısaca bahsetmek gerek. Wenger'in, Wilshere'a bu sene uzun dakikalar vermek istediğini biliyorduk. Nitekim, genç oyuncuyu Bolton'a kiralık göndermekten bu sebepten dolayı vazgeçmişti Fransız. Ancak, herkes açısından sürpriz olan, Wilshere'ın 4-2-3-1'in, 2'sinden birisi olarak oynaması. Wenger, önemli defansif görevleri olan bu mevkide genç oyuncuyu oynatarak, onu 'komple' bir orta saha adamına dönüştürmek istiyor. Zaten, sezon başında yaptığı bir röportajda da "Wilshere forvet arkasında zaten çok rahat oynuyor. Bu sezon, orta sahadaki diğer sorumlulukları da alıp, buradaki ağır işçiliği de öğrenmesi gerek. Bu yükü kaldırmayı öğrenirse, ileride nasıl olsa oynar" diyerek bunun sinyalini de vermişti. Şu ana kadar Wilshere'ın performansı oldukça cesaret verici. Bu bölgedeki rakipleri Diaby ve Denilson'a nazaran çok daha yaratıcı bir oyuncu olan Wilshere, Diaby-Denilson ikilisinden daha ufak tefek görünmesine rağmen sahaya çıktığında rakibi daha çok ısıran, fiziksel bir oyun oynuyor. Olur da Fabregas giderse, Wilshere, Ramsey'le beraber Arsenal'in gelecekteki orta sahasını oluşturacak. Onun, senelerdir denenen ve sonuç alınamayan bir grup oyuncunun önünde şans bulması, bana göre sevinç verici bir gelişme.

Van Persie'nin bu sezonu da Londra Devlet Hastanesi'nde geçireceği anlaşıldığına göre, Chamakh transferinin ve bu oyuncunun göstereceği performansın önemi iyice artmış oldu. Artan sorumluluğuna rağmen Chamakh'ın şu ana kadar gösterdiği performans son derece olumlu. Takımın hücumuna getirdiği fiziksellik ve yarrattığı boyutun yanında Chamakh, tam bir takım oyunucusu. Hatta, en ileri uçtaki adam için biraz fazla yardımsever bile diyebiliriz. Şu ana kadar tamamını izlediğim Arsenal maçlarında, henüz tek bir bencil hareketine rastlamadım. Gol bulmak için golcüsüne muhtaç olan bir takımda bu bir problem olabilirdi ancak konu Arsenal olunca, forvetin bencil olmaması tersi bir etki yaratıyor. Henry gittiğinden beri gollerin eşit paylaşıldığı Arsenal'in, aynı Henry gibi öldürücü bir forvete ihtiyacı olduğunu savunanlar çok, ancak bana göre takım bu sene sorun yaşamaya başlarsa bu ileri ucunda olmayacak.

Dün akşamki oyun ve skor çok büyük süpriz değildi; nitekim Arsenal'i, Londra'da en son yenen, İngiliz olmayan takım Inter ki, bu doğa olayı yaşandığında sene 2003'tü. Ancak, sonucu bir kenera koyup sahada oynanan futbola baktığınızda bence ortaya daha parlak bir senaryo çıkıyor. Bu senaryonun sonunun son 3-4 sezondakine benzer bir şekilde gelişip gelişmeyeceği ise şimdilik her türlü tahminin ötesinde.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Ayak Yorgan İlişkisi

Bu sene de transfer kapandı, elimize bir takım rakamlar kaldı. Biliyorum çok da heyecan verici bir konu değil ama yine de şöyle bir göz atasım var. Yukarıdaki rakamlar, bu sene Premier Lig takımlarının transfere yaptıkları net harcamayı (=transfer gideri - transfer geliri) gösteriyor. Listenin tepesinde doğal olarak City var ve en yakın takipçisi Chelsea'nin 5 katı olan harcamalarına bakarak olayı abarttıklarına bir kez daha şahit olunabilir. Listenin tepesi pek sürpriz değilken aşağıya indikçe ilginç bir sıralama orta çıkıyor. En dipteki Villa'nın £12.7m'lik transfer geliri elde ettiğine bakarak, Martin O'Neill'in istifasının sebebini anlamamız mümkün. Onların hemen üzerindeki Liverpool'un Benitez ile yollarını ayırmış olması tabi ki tesadüf değil. Liverpool, boğaza kadar gelen borçlar yüzünden hareket edemez hale geldiğinden bu listenin aşağılarındayken, Villa ise oyuncularına gelen cazip teklifleri değerlendirmek suretiyle banka hesabını güçlendirme politikası izlediğinden en dipte. Arsenal'in sıkı bütçe politikası onları her zamanki gibi orta sıralara yerleştirirken, Man Utd aynı geçen sene gibi bu sene de ayağını yorganına göre uzatmakta.

Listenin üst yarısını Birmingham, Stoke, Wolves, West Brom, Wigan gibi takımların oluşturması ilk bakışta sürpriz gibi gözükebilir, ancak bu tablo bence gayet doğal. Tüm bu takımlar, Premier Lig'e nispeten yeniler ve bu sayede ekonomik olarak gelişmekteler. Mesela Stoke City'nin 2007'deki geliri £8m, toplam ödediği maaşların toplamı £7m iken; bugün gelirleri £60m'nin üzerinde ve ücret ödemeleri £29m civarına çıkmasına rağmen, toplam gelire oranları ciddi anlamda düşmüş durumda. Benzer gelir yükselişi rakamlarını Birmingham, Wolves ve Wigan'da da görmek mümkün. Son 10 senedeki ücret artışı furyasının en çok etkilediği kitle Bolton, Everton, Fulham ve Blackburn gibi Premier Lig'in gediklisi olan orta ölçekteki kulüpler. Zaten yukarıdaki tablodan da bu kulüplerin tamamının temkinli harcadığını görmek mümkün.

Bir sonraki tabloda, ilk listenin son 18 yıldaki görünümü var. Bu listenin de liderleri sürpriz değil. Para babası sahipleri olmadan saçan Liverpool'un da neden krizde olduğunu görmek buradan görmek mümkün. Arsenal'in, sıkı bütçesi onları bu listenin de ortasına çekmiş. United'ın son 18 yıldaki transfer gelirlerinin 3'te 1'ini Ronaldo'dan gelen para, o para olmasa listede City'nin hemen altına yerleşecekler zaten.

Bu sene Avrupa genelinde transfer harcamalarına şöyle bir baktığımızda da Doğu Avrupalıların yükselişini görüyoruz. Bizim Süper Lig, İngiliz Championship'inin yarısından düşük transfer geliriyle, 75 milyon euro harcamayı başararak resmen ateşle oynadığının sinyallerini veriyor. Nitekim, gelir/gider oranına baktığınınzda en kötü durumdaki ligin Türkiye olduğunu görüyoruz. İtalyanların gelirinin 5'te 1'i Balotelli ve Kolarov sayesinde City'den gelirken aynı City, İngiltere'nin giderlerinin 4'te 1'ini oluşturuyor.

Aslına bakarsanız, Avrupa transfer piyasında şu sıralar 3-4 tane büyük oyuncu kaldığını söyleyebiliriz. City, Real, Inter ve Barça dışında belli bir seviyedeki harcamaların üzerine çıkabilen yok. Arsenal ve Bayern gibi takımlar temkinli politika izlediklerinden; United, Liverpool ve Milan ise borç eritmekle meşgul olduklarından muslukları kapatmış durumdalar. UEFA'nın yeni standartları uygulamaya girdiğinde bu rakamların daha da mütevazi seviyelere çekilmesi beklenebilir.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Vurun Anasını Satayım

Premier Lig'in uleması sert oyunu "erkeklik" olarak tanımlayıp, federasyonu da ağır cezaları yürürlüğe sokmadıkça, kendini ligin dibine yaklaşırken bulan takımların 'kasap' antrenörleri dozajı arttırmaya başlıyor. Bu haftanın kurbanı Bobby Zamora oldu ve yine hedefteki adamlardan birisi olan Modric ise ucuz kurtuldu.

Premier Lig'de hüküm süren bu kasap havasına, her sene en ağır kayıpları veren takım, takdir edersiniz ki, Arsenal. Her sene en az bir oyuncusunun bacağı kopan Wenger, bu durumdan şikayet edince "Mızmız Fransız" oluyor; Pulis gibi, Big Sam gibi azmedici hocalar da "delikanlı". Wenger, Stoke'a "Ragbi liginden fırlama gibiler" deyince, Shawcross alınganlık yapıp "Wenger'in bize kişisel gıcığı var" diyecek yüzü kendinde bulabiliyor. Konuşan adam Ryan Shawcross; hani şu Aaron Ramsey'i öldürmeye teşebbüs eden hayvan. İnsanda biraz utanma olur.

Geçen sene Man Utd karşısına takım çıkarmayışından ne kadar delikanlı olduğunu gördüğümüz Mick McCarthy de bu hafta iş başındaydı. Daha ilk yarım saat içerisinde Zamora'yı katleden Wolves, Fulham karşısında, maç boyunca 'kasap havası' oynadı; hocam ne yapıyorsunuz diyen de olmadı. Maçın hakemi, maç boyunca 7 farklı Wolves oyuncusuna sarı kart gösterdi, ancak gözünü açıp da McCarthy'nin sahaya koyduğu "sistematik sindirme" planını göremedi. Bir takımın 7 farklı oyuncusu sarı kart görüyorsa, ortada bir plan vardır; kartların böylesine homojen dağılması da tesadüf filan değildir. Belli ki adamlar sırayla 'vuruyor'. Senin hakem olarak görevin, birilerinin bacağı kırılmadan bu plana çomak sokmak. Yoksa, dakika 89'da, gösterdiğin 8. sarı kart ile ilk ihracını yapıyorsan, iş işten biraz geçmiştir. Art niyeti görüp, kırmızı kartı bu kasaplardan birinin ağzına sokamıyorsan, ya o kokartı bırak ya da git kendine 2 adet testis sipariş et.

Arsenal maçından sonra da, mikrofonları gören Owen Coyle'un, direk hakeme kustuğunu gördük. Sebep, maçın 28'lik hakemi Attwell'in, Gary Cahill'in, Chamakh'a arkadan çift dalışına gösterdiği kırmızı karttı tabi ki. Coyle ve Premier Lig uleması 2 gündür kararın ağır olduğunu savundu durdu. Kendilerini anlayabiliyorum, nitekim Cahill'in hareketi 'tam denk gelmedi'. Yani niyet vardı da, tekmeyi istenilen yere oturmadı. Cahill'in, top Chamakh'ın ayağından çıkmışken, direk arkadan, çift ayak yerden kesilmiş şekilde uçarak gelmesinin pek bir önemi yok. Tekme yerine oturmadı; kimsenin bacağı kırılmadı; öyleyse sarı kart.

İşte bu kafa yapısı, medyanın cehaleti ve hakemlerin eyyamı birleşince, Ramsey, Eduardo, Zamora gibi adamların sakatlıklarının sorumlusu ortaya çıkıyor. Genç hakem Attwell, Cahill'in denk getiremediği harekete kırmızıyı basacak cesareti kendinde buluyor çünkü henüz ligin eyyamından nasibini almış değil. Tecrübe kazandıkça, kırılana kadar beklemesini o da öğrenecek..

12 Eylül 2010 Pazar

24 Pas 1 Gol


Tamam, rakip 10 kişi ve 3-1 geride. Maç çoktan bitmiş. Ama yine de 24 pas, 24 "oley!" ve Fabregas'ın topu alıp "e hadi gari" diyerek Vela'yı bakkaldan gol almaya yollaması ayrı bir güzel.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Ferguson da Hata Yapar

David Moyes'in Everton'unu seviyoruz. Ya da seviyorum diyeyim. Bunun nedeni bu akşam Man Utd'tan puan koparmış olmaları filan değil. Everton, Premier Lig'e lazım, çünkü onlar gibi belirgin bir futbol felsefesi olan takımlar bir ligin kalitesini yukarı çeken etmenlerden birisi. Everton'un futbol felsefesi, adeta Moyes'in kişiliği ve Everton geleneğinin birleşip sahaya yansıyan bir izdüşümü. Moyes'in takımı, "güzel" oynamaktan ısrarla kaçıp, bazen kendi kendine kavga ederken yakalansa da, ligde fiziksel olarak baş edemeyecekleri takım yok gibi.

Moyes, dünkü maça formsuz forvetlerinin yokluğunda, fonksiyonel bir 4-6-0 ile çıktı. Her ikisi de 'golcü' olmasa da Fellaini-Cahill ikilisini yanyana koyduğunuzda, Premier Lig'in hava toplarında en etkili forvet hattı ortaya çıkıyor; en azından kağıt üzerinde... Bu iki oyuncunun hava hakimiyeti gerçekten korkutucu ancak ilk 45 dakika boyunca gördük ki, bu tip tek boyutlu hücum planları, özellikle Man Utd gibi tecrübeli takımlara karşı, pozisyon üretmek için yetersiz kalıyor. Moyes'in oyun planı, ileri ikilisini, özellikle sol taraftan Pienaar/Baines ikilisiyle beslemek üzerine kuruluydu. Ancak, United'ın defansif olarak zayıf noktası olan Nani/Neville ikisiline karşı oynamalarına rağmen bu ikili ilk yarı boyunca beklenen katkıyı yapamadı. İronik olan Everton'un tek golünün, ters kanattan gelişen bir kontra ataktan gelmesiydi.

Ferguson, defansif orta saha mevkiinde, Fletcher yerine stoper/bek kökenli O'Shea'yi sahaya çıkararak rakibin set hücumunu tek hamlede nötrlemeyi başardı. O'Shea hem stoperlerin arasına girerek Everton'un ceza sahasına doldurduğu topları çıkarmalarına yardımcı oldu hem de rakibin fiziksel orta sahasının Scholes ve Fletcher'ı yıldırmasını önledi. Fellaini-Cahill ikilisinin iyi yaptığı şey ise, ilk yarı boyunca bütün United takımını tedirgin ederek, oyunun kontrolünün Everton'da kalmasını sağlamak oldu. Ancak, günümüz futbolu oyunun kontrolünü elinde tutana değil, efektif oynayana prim veriyor ki, United ilk yarı boyunca az ama öz çıkarak Cantona, Beckham ve Ronaldo günlerinden beri atmaya doyamadığı klasiği, sağ kanattan kavisli-alçak orta golünü buldu.

İkinci yarıyla beraber tek boyutlu hücumunu çeşitlendirmek isteyen Moyes, Fellaini ve Arteta'nın yerlerini değiştirdi. Buradaki amaç Arteta'nın rakip ceza sahasına daha yakın bölgelerden oyunu kurarak, ilk yarı boyunca bir türlü gelmeyen bitirici pası bulmasını sağlamaktı. Ancak Fellaini tehdidinden kurtularak geride rahat bir nefes alan United, ikinci yarının başlamasıyla beraber bir anda rakibin üzerine gitmeye başladı. Maç sonrası Moyes'in gazabını ateşleyecek cinsten iki basit gole izin veren Everton savunmasında, sezonu çok kötü açan Distin dün de aynen devam etti. 3-1 geriye düştükten sonra Everton'ın karşısında tırmanmaları gereken bir Everest vardı. Nitekim, Man Utd savunma disiplini açısından her zaman üst düzey performans gösteren bir takım. Rakibe 2 fark attıktan sonra puan kaybetmeleri ender görülen bir doğa olayı. Dün de dakikalar 81'i gösterene kadar Everton, United'ın direncini kıracak gibi gözükmüyordu. Ancak bu dakikada Ferguson, oyunun son bölümünü garantiye almak adına, aksayan Evra'yı çıkarıp oyuna Park Ji-Sung'u aldı ve oyunun kritik adamı O'Shea'yi sol beke yolladı. O dakikaya kadar Manu savunmasının gediklerini başarıyla kapatan O'Shea'nin oyundan çıkmasıyla beraber, oyundan ilk düşen adam Nani oldu. Baines/Pienaar/Arteta üçlüsüyle birlike United'ın sol kanadına yüklenen Everton, nihayet Cahill'in kafasını bulduğunda, sanırım Ferguson da dahil olmak üzere sahadaki herkes "çok geç" diye düşündü. Ancak, Moyes'in sol kanattaki ısrarı 1 dakika sonra tekrar sonuç getirdi ki, 2 dakikada 2 Baines ortası United'ı çökertiverdi. Bu iki pozisyonda da Baines'ı kovalamayan adam Nani'ydi ve son golde top Arteta'nın önüne geldiğinde, onu kapatması gereken defansif orta saha artık bir sol bekti. United'ın kaybedilen puanlarını sadece bu değişikliğe bağlamak belki acımasız olacak ama Ferguson'un maçın başındaki O'Shea tercihi ne kadar doğruysa, oyunun sonunda yaptığı Evra değişikliği o kadar yanlıştı.

Tercihlerden bahsetmişken, Ferguson'un maç öncesi yaptığı bir başka tercihten de bahsetmek istiyorum. Hafta için İngiliz basınını çarşaf çarşaf süsleyen Rooney'in, imza attığı skandaldan sonra çıktığı ilk lig maçının Everton deplasmanı olacak olması oldukça ilginçti. Rooney, normal şartlar altında bile bütün maç yuhalandığı Goodison Park'a dün çıksaydı sonuç ne olurdu kestirmek zor. Everton seyircisinin kendisine olan tepkisi onu bayağı bir yıpratırdı ancak aynı tepkinin onu gaza getirme olasılığı da vardı. Ferguson, oyuncusunu korumayı tercih etti ve Rooney riskini almadı. Bana göre bu karar doğruydu ancak sezonun kritik deplasmanlarından birinde, yıldız oyuncusundan yoksun kalmayı hoş karşılamayan United taraftarları olduğunu da biliyorum. Sanırım bu noktada, illa ki bir suçlu aranacaksa, bu Ferguson değil, gereksiz bir skandala imza atan Rooney olması gerekiyor.

Özet olarak, dün sahaya çıkan 22 oyuncunun içerisinde sadece 1 forvet olmasına rağmen, her iki takımın yaptığı hatalar sayesinde orta sahaya sıkışıp kalmayan zevkli bir maç izledik. Ferguson'un Rooney kumarı az daha sonuç veriyordu ki, İskoç aldığı bir başka kararla galibiyeti elinden kaçırıverdi. Onun da insan olduğunu hatırlamış olduk böylece..

Hocam Nereye?


- Kurtardım ben; sevincimi yaşarım.. Bu saatten sonra falsosuymuş, fizik kuralıymış beni ilgilendirmez.

10 Eylül 2010 Cuma

French Kiss

Sanırım herkes için biraz süpriz oldu. Aston Villa, Martin O'neill'dan boşalan koltuğa Gerrard Houllier'yi getirdi; Villa taraftarının ilk tepkisi de olumsuz oldu. 7 yıldır Premier Lig'den uzak kalmış bir hoca, taraftarı hafiften endişelendirdi. Villa yönetimi, son 2 gündür internet üzerinden yayılan taraftar tepkisini bastırmaya çalışıyor.

Tamam, Villa taraftarının tepkisinin haklı bir yönü olabilir ancak diğer alternatifler ile karşılaştırıldığında Houllier'nin ismi bile yetiyor. Everton, Moyes için, Ajax da Jol için, kapıyı Villa'nın suratına kapatınca, elde kalan 3-4 isimden CV'si en donanımlı olan hiç kuşkusuz Fransız teknik adam. Bradley, Erickson ve Curbishley'in toplam başarılarını üstüste koysan Houllier'nin yarısı bile etmiyor.

Gerrard Houllier, vatandaşı Wenger gibi bir 'organizasyon' adamı. Saha içinde oynattığı futbol ve taktiksel becerisi tartışmaya açık olan Fransız'ın, başına geçtiği takımlara etkisi genelde kendisi görevi bıraktıktan sonra anlaşılıyor. Kısa süre çalıştırdığı Fransa Milli Takımı'dan, 94 Dünya Kupası'na katılamayışlarının ardından ayrılan ancak arka plandaki adam olarak 98-02 başarılarında büyük katkısı bulunan Houllier, o takımda bulunan birçok oyuncuyu bulup çıkaran adamdı.

Premier Lig takipçilerinin ve benim kendisini daha iyi hatırladığı dönem tabi ki 6 yıllık Liverpool hanedanı. Houllier'nin Liverpool'un başında başarılı olup olmadığı, Pool taraftlarınca hala tartışılan bir konu. 98'de başına geçtiği Liverpool'un 6 senelik kupa hasretini 2001'de kazandığı 5 kupayla bitiren Houllier'in hala tartışılmasının sebebi bu kupaların içerisine Premier Lig'i ekleyememiş olması.

Liverpool'luların kendisini savunan kısmı, tabi ki kazanılan gümüşlere ve Gerrard, Carragher gibi sembol oyuncuların Houllier döneminde takıma kazandırılmış olmalarına bakıyor. Öte yandan anti-Houllier kanadı ise, Fransız'ın, takımın başındaki ikinci 3 yılında yaptığı başarısız transferleri hatırlamayı tercih ediyor.

Kim ne derse desin, 6 sene boyunca, Liverpool'un altyapısından tesislerine, yönetim şeklinden kadrosuna kadar tamamen değiştiren Houllier'in, Benitez'in yakaladığı başarıda katkısı olduğu yadsınamaz. Aynı onun temellerini attığı Fransız takımını, Jacquet'nin dünya şampiyonu yaptığı gibi, Benitez de Houllier tarafından çatıda bırakılan tellere kat çıkmak suretiyle Şampiyonlar Ligi kazandı.

Bu iki örneğe bakarak, Fransız'ı "iyi organizasyoncu" ya da "kötü taktisyen" olarak tanımlamanız mümkün. Bu bardağın ne tarafını görmek istediğinizle ilgili bir konu. Gerrard Houllier'in, kariyeri boyunca göze hoş gelen bir futbol oynatmadığı ve transfer meselelerinde istikrarsız bir görüntü çizdiği bir gerçek. Ancak, daha önce de dediğim gibi, ortadaki diğer adaylara bakarsanız, Villa açısından mantıklı bir seçim gibi duruyor. Ayrıca bu karar, benim gibi Villa'yı tarafsız gözle seyreden birisi açısından oldukça heyecan verici. Nitekim, Erickson, Bradley gibi kolpa adamların takımlarını izlemektense Wenger, Ferguson ve Houllier gibi filozofların çekişmesini görmeyi yeğlerim ben.

9 Eylül 2010 Perşembe

Sezon Açılışı

Hem Van Persie hem de Walcott sakatlandığına göre, Arsenal, sezonu resmi olarak açmış demektir. Önümüzdeki 6 hafta boyunca her iki oyuncu da yok ve insan kendi kendine sormadan edemiyor: "Acaba bu oyuncular için vakit geldi mi?"

Hem Theo'nun hem de RVP'nin çok yetenekli olduğu tartışma götürmez. Her ikisi de tek başlarına maç kazandıracak kapasitede adamlar. Ancak, bir başka ortak özellikleri de Arsenal kadrosuna girdikleri günden beri 5-6 ay düzenli forma giymeyi başaramamış olmaları. Ne RVP takımı bir sezon götürebildi, ne de Walcott sakatlıklardan sıyrılıp beklenen patlamayı yapabildi.

Arsenal, son 5 senedir şampiyonluğu bir şekilde kaçırıyor ve her sezon sonunda geriye dönüp baktığımızda "Ah ulan sakatlıklar olmasaydı" diye sayıklarken buluyoruz kendimizi. Bu keşkelerin senelerdir baş kahramanı olan RVP ve Walcott'un kredisi acaba bir yerde bitmeli mi? Yoksa bu iki oyuncu da kaybettikten sonra başka yerlerde patlamalarını izlemek için fazlasıyla değerli mi?

Tabi ki bu kararı verecek kişi Arsene Wenger, ancak bana göre RVP'nin kredisi artık tükendi, kalmadı, bitti. Yok, denedik olmadı ve "Thanks for all the fish" Robinciğim. Hayır, kendisinin geliş gidişleri sanırım uzun süreli bir sakatlığa nazaran daha sinir bozucu bir hal aldı. Hani Hargreaves'in 17 yıldır süren sakatlığı bile böyle asap bozmamıştır. Hiç olmazsa Ferguson, sezonunun planını kendisine güvenerek yapmıyor. Önümüzdeki 150 sene içerisinde, tıp yeterine ilerleyip Hargreaves'in tedavisini bulunca, Ferguson'a bonus olacak adam. Wenger, geçen sene eşeği tamamen RVP'ye bağladı ve bunun faturasını pahalıya ödedi. Hadi bu sene Chamakh var diyelim ama ona bir şey olursa, Bendtner'in de sakatlığında yine forvetsiz kalacak takım. Ben Van Persie'nin takımdan ayrıldığını görmek istemem, çünkü bana göre kendisi bu sene üzerine geçirdiği 10 numaralı formaya yakışacak özellikleri üzerinde toplayan bir isim. Ama kendisi gösterip de vermeyen sevgili gibi be arkadaş. Biz büyüdük, dünya kirlendi, RVP hala gol kralı olacak.

Walcott'un da RVP gibi kredisini tükettiğini söylemek biraz yanlış olabilir. Nitekim kendisi hala çok genç. Onu bu aşamada kaybetmek, Wenger için gerçekten büyük bir risk olur. Theo, gidip Tottenham'da filan patlarsa, Arsenal'lilerin canı, küçük parmaklarını sehpanın ayağına çarpmışcasına acır. Bu ihtimalin korkusuyla, Walcott'a ne kadar daha sabredilir orasını pek bilmiyorum. Tahminim, kendisinin Arsenal kapısından RVP'den çok sonra çıkacağı.

Bu sakatlıklar, Arsenal'in canını bir başka yakıyor çünkü kulüp kendi çapında bir 'salary cap' politikası yürütmekte. Yani kapıdan birileri çıkmadan, başkaları giremiyor. Sürekli sakat olup hiçbir fayda alınamayan adamlar RVP ve Theo gibi yüksek ücretli oyuncular olunca, bir nevi Arsenal'in kapısı da yeni ve 'sağlam' yıldızlara kapanmış oluyor. Biz de her sene başında Wenger'in, Walcott ve Van Persie'nin nasıl patlama yapacağı konusunda anlattığı hikayelere inanmak zorunda kalıyoruz. Bilmiyorum, belki acımasız olacak ancak senelerdir Arsenal'in şampiyon olmasını engelleyen sorunlara neşter vurma vakti geldiyse, neşteri ilk yiyen her zamanki gibi RVP olmalı gibi geliyor bana.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Uçkur Meselesi

video
Milli takım arası ve transferin bitişinden dolayı ortalık sakinleşince, İngiliz medyası sansasyonu saha dışında aramaya başladı ve turnayı da gözünden vurdu. Dün, ülkenin en gözde oyuncusu Wayne Rooney'in, hamile karısını, geceliği £1400'lük bir hayat kadınıyla birden fazla defa aldattığı haberleri çarşaf çarşaf ortalığa seriliverdi. Olayın üzerinden 24 saat geçip de Rooney cephesinden de hiçbir yalanlama gelmeyince, haber doğrulanmış oldu.

Ne Terry'nin yaptıkları, ne Woods'un rezillikleri ne de bu son patlayan Rooney skandalı beni zerre kadar şaşırtmıyor. Hatta bu olaylar o kadar normal ki, eğer karısını aldatmayan bir oyuncu varsa onu haber yapsın bence basın. Bu sporcuların, sponsor baskısıyla aile kurup, "bakın nasıl da aile babasıyım" imajı yaymaya çalışırken, aptallıklarının kurbanı olmasını kaç defa daha izleyeceğiz bilmiyorum. Hayır arkadaş, paranız var, şöhretiniz var, elinizi atsanız kukuya çarpıyor, biliyorum. Hayır yapmayın da demiyorum zaten. Ne halt yiyecekseniz yiyin de, bari şu aile olayına girmeyin. Bekar halinizle, isterseniz her tuttuğunuzu düdükleyin.

Yukarıdaki South Park klibi, bu konudaki görüşlerimi o kadar iyi özetliyor ki, burda oturup bu olaya daha fazla yorum yapma gereği bile duymuyorum. Maymunun parayı görünce çoşması, terapistin, "Buradasınız; çünkü yakalandınız" tespiti o kadar doğru ki, Matt ve Trey'in bir kez daha elinden öpüyorum.

3 Eylül 2010 Cuma

76

Premier Lig'in yurtiçinde yetişmiş oyuncu kotasından daha önce bir yerlerde bahsetmiştik. Bilmeyenler için kısaca bir hatırlatma yapmak gerekirse,
Premier lig takımları, federasyona, 25 kişilik bir kadro bildirmek zorundadırlar ve bu kadroda yurtiçinde yetişmemiş, 21 yaş üzeri en fazla 17 oyuncu bulunabilir.

Yaşı ve ulusu ne olursa olsun, 21 yaşını doldurmadan önce, İngiltere Futbol Federasyonu'na bağlı kulüplerden birine 3 sene boyunca sözleşmeyle bağlı kalmış her oyuncu "yurtiçinde yetişmiş" (home-grown) sayılır.

Kulüpler, 25 kişilik kadroya ek olarak, sınırsız sayıda 21 yaş altı oyuncu bildirebilirler.
Federasyonun, Dünya Kupası hezimeti sonrasında aceleyle çıkardığı bu kural, İngiltere futbol kamuoyunda büyük eleştiri aldı ve 'hiçbir amaca hizmet etmemekle' suçlandı. İngiltere Milli Takımı'nın zayıflamasının sorumlusu gösterilen yabancı oyuncuları sınırlandırmak için ortaya atılan bu mevzuatın, gerçekten de hiçbir işe yaramadığı, bu hafta içinde Premier Lig takımları kadrolarını açıklayınca ortaya çıktı. Nitekim, jejyonerler ordusu Man City dahil olmak üzere, hiçbir Premier Lig takımı bu kotayı doldurmakta zorlanmazken, Man Utd, Oven Hargreaves'e bile kadrosunda yer buluyordu.

Kuralı ilk günden beri en sert eleştiren isimlerin başında Arsene Wenger geliyor. Bu tip kuralların hiçbir işe yaramadığını savunan Wenger, İspanya Milli Takımı'nın başarısının, ülkedeki altyapı hocalarının kalitesinde aranması gerektiğini, saçma yabancı kısıtlamalarıyla hiçbir yere varılamayacağına inanıyor.

Wenger'in bu konudaki görüşlerine katılmamak mümkün değil. Ancak Wenger'in görüşlerinden daha da ilginci, bu kuralı protesto ediş şekli oldu. Kendisine kaleci konusundan dolayı hala kızgın olsam da, federasyona bildirdiği kadroyu gördükten sonra "Ah ulan Arsene, ne adamsın" demeden edemedim. Buyrun Arsenal'in bu sezonki kadrosu:

Almunia, Manuel
Arshavin, Andrey
Bendtner, Nicklas*
Chamakh, Maroune
Clichy, Gael*
Denilson, Pereka Neves*
Diaby, Vassiriki Abou
Djourou-Gbadjere, Johan Danon*
Eboue, Emmanuel
Fabianski, Lukasz
Fabregas Soler, Francesc*
Koscielny, Laurent
Mannone, Vito*
Nasri, Samir
Rosicky, Tomas
Sagna, Bacary
Song Bilong, Alexandre Dimitri*
Van Persie, Robin
Vermaelen, Thomas
Squillaci, Sebastien

Afobe, Benik
Aneke, Chukwuemeka Ademola Amachi
Angha, Martin Yves
Ansah, Zak Andy
Barazite, Nacer
Bartley, Kyle
Bihmoutine, Samir
Boateng, Daniel
Botelho, Pedro Roberto Silva
Brislen-Hall, George
Bunjaku, Alban
Campbell, James Andrew
Charles-Cook, Reice Jordan
Coquelin, Francis
Cruise, Thomas Daniel
Deacon, Roarie
Eastmond, Craig Leon
Ebecilio, Kyle Stephen Joel
Edge, James Michael
Emmanuel-Thomas, Jay-Aston
Evina, Cedric David
Freeman, Luke Anthony
Frimpong, Emmanuel Yan
Galindo, Samuel
Gibbs, Kieran James Ricardo
Glasgow, Benjamin Luke
Hajrovic, Sead
Henderson, Conor Alan
Hoyte, Gavin Andrew
Lansbury, Henri George
Martinez, Damain Emiliano
McDermott, Sean
Meade, Jernade Ronnel
Miquel-Pons, Ignasi
Monakana, Jeffrey
Monteiro, Elton Almada
Murphy, Rhys Philip Elliot
Nordtveit, Havard
Oldfield Spence-Neita, Nigel Paul
Ozyakup, Oguzhan
Ramsey, Aaron James
Randall, Mark
Rees, Joshua David
Roberts, Philip James
Shea, James
Smith, Steven Robert
Sunu, Gilles
Szczesny, Wojciech Tomasz
Traore, Armand
Vela Garrido, Carlos Alberto
Walcott, Theo James
Watt, Herschel Oulio Sanchez
Webb, Callum Taylor
Wilshere, Jack Andrew
Wynter, Jordan James Cecil
Yennaris, Nicholas

Yetmiş altı (76) oyuncu!!

Birisi 21 yaş altı oyuncular sınırsız olabilir mi demişti? Buyrun o zaman.

*Yurtiçinde yetişmiş 21 yaş üstü oyuncular.

2 Eylül 2010 Perşembe

Adını 4-2-3-1 Koyalım

Galatasaray'ın yeni transferleri geldi ya, kafayı sahaya dizilişlerle bozmuş memleketim spor yazarı tayfası başlar yakında, "Rijkaard 4-3-3'ü bozsun 4-2-3-1'e dönsün ordan da 4-6-0'a uğrasın" diye. Sorsan bu arkadaşlara bilmezler 4-3-3 ile 4-2-3-1 arasındaki farkı. Harbiden nedir kuzum bu ikisi arasındaki fark? 4-2-3-1 daha mı defansif? 4-3-3 için çok özel kadro mu gerekiyor?

Fark Göremiyorum, Ya Sen?
4-3-3 ile 4-2-3-1 arasında dişe dokunur bir fark olduğunu iddia eden herkesle sabaha kadar tartışmaya hazırım. Tamamen aynı olmasalar da bu iki sistem aynı kakanın farklı tondan kahverengisi gibiler. Yani iki kanat oyuncusunun adını "açık" koyarsan başka, "forvet" koyarsanız başka sistem ortaya çıkıyormuş gibi gözüküyor, ancak iki diziliş arasında asıl farkı yaratan hocanızın oyun anlayışı ve oyuncu profiliniz oluyor.

Yani şöyle diyelim, elimizdeki 4-3-3'ün sağ açığına Dirk Kuyt'u koyduğumuz zaman, takımın görünümü otomatik olarak asimetrik bir hal alıyor. Rakip hücum ederken, kontrol etmekle görevli olduğu bekleri evlerine kadar kovalayan Kuyt tipinde forvetleriniz varsa, sahaya 4-3-3'de çıksanız, oynadığınız 4-2-3-1 oluyor.

Aynı şekilde, sahaya 4-2-3-1 ile çıkan bir takımın sol açığının Robinho gibi bir adam olduğunu düşünürseniz, aynı asimetri yine ortaya çıkmış oluyor. Siz Robinho'ya, orta sahanın parçası olduğunu ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, kendisi forvet oynayacak, karşı takımın hızlı bekleri sizin sol tarafınızın anasını ağlatacaktır. Hani olur da böyle iki oyuncuyu aynı kadroda buluşturursanız, siz sahaya 4-3-3 de, 4-2-3-1 de çıksanız, oynadığınız yine 4-4-2 olacaktır.

Oyuncu profilinin daha da ötesinde, bir takımın oyun anlayışı, sahadaki diziliş ne olursa olsun, ortaya konan futbolu belirleyen faktör oluyor. Her iki takımın da 4-2-3-1 oynadığı bir Dünya Kupası finali izledik ki, oynanan futbollar arasındaki fark gece ile gündüz gibiydi. Aynı şekilde, Şampiyonlar Ligi'nde de Inter'in pragmatik futbol anlayışının, Eto'o'nun defansif sol açık gibi garip bir görevde sahaya çıktığı dizilişlerle bile başarılı olduğunu gördük.

Galatasaray örneğine bakarsanız, hem başındaki hocanın mantalitesi hem de oyuncu profili itibariyle, Galatasaray'dan bir Hollanda ya da bir Inter ortaya çıkması imkansız gibi. Zaten bu tip pragmatik futbol anlayışının gerektirdiği oyun disiplini Türk futbolunun kapısından içeri girmedi, girmeyecek de. Eh, Inter olamayan Galatasaray, Barcelona veya Arsenal olmanın gerektirdiği teknik kapasitenin de yaklaşık bir 30 yıl gerisinde olduğuna göre, kaldık mı ortada...

Arada Bir Yerde
Ortada kalmak aslında o kadar da kötü bir durum değil, nitekim Barcelona ve Inter'i futbol anlayışları itibariyle iki ekstrem uçta bulunmaktalar. Neredeyse bütün Avrupa futbolu bu iki ucun ortasında bir yerlerde oynanıyor. Her takım kendi kadro kimyasına uygun fizik/teknik karmasını bularak skalanın ortasında bir yerlerde kendine yer buluyor. Misal, Man Utd ve Chelsea gibi takımlar bu skalanın tam da ortasını oluşturuyorlar.

Galatasaray'ın bu skaladaki yerini belirlemek için ilk yapmamız gereken kadroya şöyle bir göz atmak. Fazla irdelemeden baktığımızda ilk gözümüze çarpan, kadroda "fiziksel" olarak niteleyebileceğimiz sadece 2 oyuncunun olması (stoperler hariç). Lorik Cana ve Mustafa Sarp dışında, temeli fiziğe dayanan oyun oynayan başka oyuncu yok Galatasaray'ın elinde. Dunga'nın devşirerek, savaşçı orta sahaya dönüştürdüğü Elano'yu saymıyorum tabi ki.

Cana'yı Unutun
Son yıllarda, fantezi futbol oynayan arkadaşlarımın ısrarla uzak durduğu tek bir adam var o da çiçeği burnunda Barça'lı Mascherano. Sahada sadece ve sadece pis işleri yapmak suretiyle, Benitez ve Maradona'nın tetikçiliği görevini uzun süre başarıyla götüren Masch, aslında Avrupa'nın bu bölgedeki en iyi adamlarından birisi. Ama gel gelelim, pis işlerin hepsini bir adama yıkmak demek, sezonda 2-3 kere bu adamın sizi 10 kişi bırakmasına göz yumup, sezon sonu istatistiklerini elinize aldığınızda faul ve sarı karttan başka hiçbir şey görememeyi kabullenmek demek oluyor. Galatasaray kadrosundaki fiziksel oyuncu kıtlığını göz önüne alırsak, bu görevi üstlenecek tek adam var, o da Cana.

4-2-3-1'in 2'sinin hafiften defansa doğru meyleden tarafında sahaya çıkacak olan Cana'nın ofansif görevlerden neredeyse tamamen arındırılması biraz acımasız olacak ancak takımın hayrı için birisinin bu taşın altına eline sokması gerekiyor. Sabri, Insua ve kısmen Misimoviç üçlüsünün ileri rahat çıkabilmeleri için Cana'nın onların arkasını toparlayacağından emin olmaları şart. Misimoviç için kısmen dedim çünkü onun arkasını kapatma görevi 4 oyuncu arasında paylaşılmış durumda. Cana ayrıca ileri giden stoperlerinde bekçiliğini yapmak zorunda ki, bu kadar sigorta görevi kendisini Galatasaray'ın en kritik adamı yapıyor.

Elano'dan Yararlanmak ya da Mustafa Sarp
Sanırım şu anki kadroya dair en büyük soru işareti, Cana'nın partnerinin kim olacağı. Benim Dünya Kupası'nda izlediğim Elano, bu iş için neredeyse mükemmel uyan bir adam görünümündeydi. Nitekim, daha önce söylediğim gibi kendisi devşirme bir oyuncu ve neredeyse aynı görevi Dunga yönetiminde uzun süre başarıyla yaptı. Üstelik Elano'dan yararlandığınızda, onun gayet sağlam olan teknik yönü de yanında bedava geliyor. Cana ve Elano'nun yanyana oynaması, geçen sene çok büyük problemlere yol açan hücum-savunma arası boşluğun çözümüne doğru atılan bir adım gibi duruyor. Her iki oyuncunun da gerektiğinde oyunu dikine oynayabilecek olmaları Misimoviç bağlantısının yapılması açısından oldukça önemli.

Geçen seneki Elano'yu düşündüğümde, takım hücuma kalktığında, Topal ve Sarp tarafından kaderine terkedilen, sürekli olarak 3 orta sahaya oyuncusuyla boğuşmak zorunda kalan bir adam gözümün önüne geliyor. Bunlara kanatlardan gelmeyen yardımı da eklediğimizde Elano, hiçbir Galatasaray'lının bulunmadığı 10 metre yarıçaplı bir dairenin merkezinde oynayan bir adam halini alıyordu ki, bizim basın komple kendisine yükleniyordu "oyun kuramıyor" diye.

Bu sene oyun kurma görevini Elano'dan devralacak olacak Misimoviç'in, kendisiyle aynı kaderi paylaşmaması için Galatasaray'ın Brezilyalıdan yararlanması şart. Elano, takım hücüma kalktığında yakın markaja alınacak Misimoviç'e yakın oynadığında, rakip savunmayı üzerine çekerek Boşnak oyuncuyu rahatlatabilir ya da sorumluluk alarak oyun kurabilir. Yani Galatasaray hücum ederken, rakibe, "Bilin bakalım hangisiyle oyun kuracağız?" diye sorma fırsatını yakalabilir. Türkiye'yi geçtim, Avrupa'da kaç takımın böyle bir lüksü var tartışırız.

Eğer Galatasaray, Elano'dan yararlanmayı başaramaz da kendisini Misimoviç'in çok pahalı yedeği olarak kullanmaya kalkarsa, orta sahada onun görevlerini alacak isim Mustafa Sarp olacak. Tabi ki Sarp ile Cana arasında bir görev değişikliğine de gidilmesi olası. Mustafa Sarp iyi niyetli bir oyuncu da olsa, şu anki performansı potansiyelinin taştığı noktaya denk geliyor. Yani, kendisinin orta sahadaki varlığı, Galatasaray'ın oyununa beklediği kademeyi hiçbir zaman atlatamaz. Eğer Galatasaray oyununu 2-3 gömlek yukarı çekmek istiyorsa, yararlanmak zorunda olduğu ilk adam Elano.

Kanadı Var Uçamaz
Galatasaray'ın başarısının, Rijkaard'ın Türkiye macerasının ve bizim Adnan'ların görev süresinin anahtarını ellerinde tutan adamlar bence Galatasaray'ın iki kanadında görev alacak futbolcular. Ben Rijkaard'ın yerinde olsam Arda ile Insua'yı, Sabri ve Pino ile oda arkadaşı yaparım, üstüne üstlük antreman sonrası bu oyuncuların birer bacağını birbirine bağlarım.

Kanatların önemini ne kadar anlatsam az. Daha geçen gün beklerden bahseden bir yazı yazdım, geçen sene de birkaç kere bu bölgenin öneminden bahsettim. Kendimi tekrar etmeden önce RoM'dan çaldığım şu gif'e bir göz atmanızı istiyorum.

Bizim kanat oyuncularıyla Giggs'i kıyaslarsam sanırım dünya futboluna ayıp etmiş olurum. Ancak, dikkat çekmek istediğim nokta 35'lik bir sol açık olan Giggs'in görev anlayışı. Evet, ekstradan yaptığı bir iş değil bu Giggs'in. Ortamda Scholes olmasına rağmen rakibin oyun kurucusunu, tehlike bölgesine girmeden durdurmak onun görevi.

Misimoviç, Elano çıksın; Arda, Pino saldırsın; Insua, Sabri destek versin; bunların hepsi güzel de Galatasaray sahaya 6-8-2 formasyonuyla çıkmadığı sürece bunların hepsini bir arada yapmak takdir edersiniz ki imkansız. Galatasaray yıllardır bir yardımlaşma rotasyonunu oturtabilmiş değil. Yani ya hucüma az adamla çıkıp tıkanıyor ya da çok adamla çıkıp kontra yiyor. Üzerinde çalışılması gereken en önemli konu, stoperler ve Cana dışında kalan 7 adamın, hucüma hangi sırayla çıkacağı, çıkan beklerin kademesine kimin gireceği ve göbekte açılan boşluğu kimin dolduracağı.

Yukarıda Misimoviç'in arkasını kapatmakla görevli 4 adam olduğundan bahsettim. Özellikle Elano'nun da Boşnak oyuncuya katıldığı hücumlarda, Arda'nın ve Pino'nun savunma görevlerini hatırlaması gerekiyor. Takım hücüma çıkarken ortaya kaymaya pek meraklı Arda'nın, aynı hevesi savunmada gösterdiğine yıllardır tanık olmadık. Arda, belki de yılların alışkanlığıyla, kendisini bütün Galatasaray hücumlarının bir parçası olarak görüyor ki, Misimoviç'in varlığında bu alışkanlığından kurtulması ve eskiden yaptığı gibi pis işleri de yapmaya başlaması şart. Aynı şey tabi ki Pino için de geçerli. Sadece top ayağına geldiği zaman etkili olan açık oyuncularıyla Galatasaray ne hucüm edebilir, ne de rakip kontraları durdurabilir.

Bek Meselesi
Başta bendeniz olmak üzere birçok kişi, Galatasaray beklerinin hücuma olan yardımlarının kısıtlı oluşundan bahsediyor. Bununla ilgili bir yazıyı yeni yazdığım için burada çok uzatmak istemiyorum. Galatasaray'ın Insua'yı kadrosuna katması bu konuda atılan önemli bir adım. Ancak yukarıda bahsettiğim yardımlaşma meselesi bir çözüme kavuşmazsa, beklerden verim almak da hayal olur.

Takım hucüma kalktığında beklerden yardım bekliyorsak, öncelikle onların boşalttığı yerleri kimin dolduracağına karar vermemiz gerekiyor. Bu da demek oluyor ki, beklerin ileri çıktığı bir hücumda, Cana boşalan kanada doğru kaymak, onun bölgesine de Elano yanaşmak zorunda. Tüm bunlar olurken ters kanattaki 2 oyuncudan birisinin orta sahadan ileri adım atmaması gerektiğini de söylememe gerek yok sanırım. Kağıt üzerinde gayet basit görünüyor ancak dediğim gibi, Galatasaray senelerdir bu işleri otomatiğe bağlayamamanın acısını yaşıyor.

Aynı Galatasaray gibi rakip takım da beklerini hücumda kullanmak isteyecek ve bu noktada Arda ve Pino'nun rakibin ileri çıkan beklerini kontrol etmeleri kritik bir hal alacak. Nitekim, bu yardım gelmediğinde, Galatasaray'ın göbeğindeki oyuncular bu görevleri üstlenip, orta sahayı rakibe bırakmış olacaklar. Hatta, rakip enine bir pasla kanat değiştirdiğinde Galatasaray'ın ters kanadının, Red Dead Redemption haritası gibi ıssız olduğunu göreceğiz.

Sonuç
Yazıya diziliş muhabbetiyle girip sonra derinlemesine taktik analiz yapmak yerine sürekli olarak yardımlaşmadan bahsetmemin sebebi açık. Galatasaray, emeklemeden koşmaya başlayamayacak ve bu görev paylaşımı konusu çözüme kavuşmadan takım, bırakın koşmayı, ayağa bile kalkamayacak. Yeni transferler, bir takım fırsatları da beraberlerinde getiriyorlar ve onlardan yararlanmanın da yolu yine aynı sorunun çözümünden geçiyor. Adı ister 4-3-3 olsun, ister 4-2-3-1, hiçbir diziliş bir takım temel özellikler sahada olmadan işe yaramıyor.

Topsuz oyun, görev disiplini, yardımlaşma... Galatasaray takımından ısrarla bu kelimeleri talep edin. Bir sonraki maçı, Misimoviç hangi pası, Arda hangi çalımı atıyor diye değil de, takım bu alanlarda yol kat ediyor mu diye bakarak izleyin. Kurtuluş bu kelimelerde, Misimoviç'in atacağı frikiklerde değil.