31 Ağustos 2010 Salı

Kadro Yetersiz Diyeni Sopayla Dövmek

Buyrun bakalım. Galatasaray taraftarı Adnan Sezgin'in kellesini isterken, adam transferin son gününde hem Misimoviç'i getirdi hem de tam bir nokta transfer yaparak Insua'yı takıma kazandırdı. Burada oturup Sezgin'in yöneticiliğini övmeyeceğim. Nitekim transferle yönetici olunmadığının farkındayım.

Ancak, bu transferleri ister Sezgin'e ister tüm yönetime, isterseniz de Rijkaard'a mal edin, varacağınız tek sonuç var: "Artık kadro yetersiz, Rijkaard ne yapsın?" türküsünü kesmenin vakti geldi. Bana göre, Galatasaray'ın kadrosu ligi kazanmak için zaten dün de yeterliydi; bugün iyice coşmuş oldu. Ben coşmaktan bahsetsem de, biliyorum hiçbiriniz bu transferlere adam gibi sevinemediniz ve hala kafanızda 150 tane soru işareti var. Uyum sağlayacak mı, performans verecek mi, oldu mu, olacak mı? Size tavsiyem, bırakın bu kuruntuları ve artık kadroyla ilgili şüphelerinizi bir yana koyun.

Galatasaray'ın önünde artık bu kadroda ısrar etmekten başka hiçbir seçenek kalmadı. Kulübün, bir kadro operasyonu daha yapacak ne bütçesi kaldı, ne enerjisi, ne sabrı. Gelecek sezonların bütçeleri şimdiden harcandı. TT Arena'dan gelecek gelirler şimdiden ipotek altına girdi. Bana göre, sonuç hiç fena değil. Elde Türkiye standarlarının 3 gömlek üzeri bir kadro var. Kadronun başındaki adam olan Rijkaard'ın ise bu saatten sonra yapması gereken tek şeyin, gavurcada güzel bir karşılığı var:

"DELIVER"

Evet, Rijkaard'ın artık evlere teslimata başlaması gerekiyor. Bundan kastım, takımın yarın çıkıp gelene geçene 5 atması gerektiği değil tabi ki. Benim beklentim, Galatasaray'ın yavaş yavaş performansını yükselterek, ligin ikinci yarısında rakiplere kendi oyununu kabul ettiren bir takıma dönüşmesi ve sonuç olarak kendisini Şampiyonlar Ligi'ne götürecek bir yerde ligi bitirmesi.

Bakın, ne şampiyonluk diyorum, ne maç kazanmaktan bahsediyorum. Kendi oyununu rakibe kabul ettirecek ve 2. bitirecek. Eğer bu gerçekçi bir hedef değilse lütfen değil deyin.

Ligin 2. yarısının başlamasına 5 aydan fazla bir süre var ve ikinci yarı başlarken Rijkaard, Galatasaray'ın başında 18 ayı doldurmuş olacak. Tüm bu sürenin sonunda tek beklentimiz, takımın kendi futbolunu oynamaya başlaması, kişilik bulması. Eğer bu da gerçekçi değilse vurun kafama.

Bu son derece ayağı yere basan beklentiler gerçekleşmese ne olacak peki? Yeni bir kadro operasyonuna gidemeyeceğimize göre; Rijkaard'ın elini sıkıp "So long, thanks for all the fish" diyeceğiz. Biliyorum, içinizde hala "Bu kadroyla Rijkaard ne yapsın" diyenler olacak. Onlara da budaklar hazırladım şimdiden. Budaklı meşe odunları.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Havlu Komedisi

Hepimiz biliyoruz ki, galaksiyi otostop yaparak gezeceksek, yapmamız gereken ilk şey yanımıza bir havlu almaktır. Çünkü uzaydır; lazım olur.

Arsenal ile kendi sahanızda oynarken, sahaya 11 oyuncu ve 4 havluyla çıkmanın ne anlamı var onu anlamadım yanlız. Her taç atışında, 'al havlu, ver havlu' ritüeliyle oyunun anasını ağlatmaya, dünyanın en gözde liginde nasıl göz yumulur onu da bilmiyorum.

Big Sam'i bilmeyeniniz yoktur. Kendisi Premier Lig'in Yılmaz Vural'ıdır. Senelerdir bu işin içinde olmasına rağmen kimsenin saygısını kazanamamıştır. Bunun sebebi, bir Fergie yalakası olması ve saha kenarında Ferguson'dan da beter geviş getirmesi de olabilir; başına geçtiği hiç bir takıma 'futbol' oynatamayışı da. Belki de, "Ben Wenger'i çözdüm abi" tavırlarıdır onu komik yapan.

Bugünkü Arsenal maçına çıkan Blackburn takımının, orta sahada kabadayılığa başvurup, ayağına gelen bütün topları Arsenal ceza sahasına dolduracağını biliyorduk. Nitekim, Big Sam'in tosunları da maça aynen böyle başladı. Blackburn takım halinde, rakip sahaya geçme gereği bile görmeden topları ileri dikti; Pedersen, havlu terapileriyle beslediği taçlarını, Robinson da kendisine gelen bütün topları Arsenal ceza sahasına doldurdu. Tüm bu topların hedefi ise Blackburn'un yarma stoperi Samba idi. Maçın ilk bölümünde, Arsenal savunmasını oldukça rahatsız eden bu anlayış, Arsenal'in yavaştan topla oynamaya başlamasıyla etkisini yitirdi. İronik olan, Arsenal'in golü bulup, oyunun kontrolünü tamamen eline aldığı bir dakikada golü yemesiydi. Blackburn, top şişirmekten başka bir şey denediği ilk atakta golü buluverdi. İlk geldiği günlerde Koscielny'e, badiye gitmesini tavsiye etmiştim ki, Blackburn'un attığı gole bakılarak bunun nedeni anlaşılabilir.

Arsenal cephesinde, ilk yarıda, özellikle RVP ve Cesc'te bir çekingenlik, Blackburn'un yarma orta sahası karşısında bir sinmişlik gözlemlendi. Sanki her iki oyuncu da, "Aman ilk maçta sakatlanmayalım" diye düşünüyordu ki, RVP bu strese daha fazla dayanamayıp sakatlanıverdi. Akşama, kendisinin sezonu kapattığı haberini alırsak da şaşırmayalım. RVP, oyunda kaldığı kısa süre içerisinde, neden çok özel bir oyuncu olduğunu kanıtlarcasına bir asiste imza attı ve sezonu çok iyi açan Walcott'un güzel golünü hazırlayan adam oldu.

Oyunda kaldığı sürede gördük ki, Cesc henüz hazır değil. Özellikle ilk yarıda yaptığı top kayıpları, Arsenal'in pas oyununun oturmamasının en önemli nedeniydi. Fabregas'ın ikinci yarıda biraz kendien gelmesi bile, Arsenal'in istediği gibi topla oynamasına ve sahada adam kovalamaktan başka hiç bir amacı olmayan Blackburn'un zihinsel ve fiziksel olarak yorulmasına yetti. İkinci yarıda ilk 20 dakika oynandığında, topla oynama oranı %74'e 26 Arsenal lehineydi. Ancak, Blackburn'u asıl yıkan havanın ikinci yarı açması oldu ki, en önemli silahları olan 'havlu'yu hiç kullanamamaları oyun planlarını alt üst etti.

Her ne kadar Fabregas hazır değil dediysek de, onun çıkışından sonra görüldü ki, kendisinin ölüsünün bile Arsenal'in oyununa büyük katkısı var. Nitekim, Rosicky'nin oyuna girdiği andan itibaren, takımın, topun kontrolünü yavaş yavaş kaybettiğini gördük. Bu kontrol kaybı, son 10 dakikada Blackburn'ün oyuna ortak olmasının da başlıca sebebi oldu. Fabregas'ın çıkışının bir başka olumsuz etkisi de, Arsenal hücumunun tamamen Walcott'un kişisel becerilerine kalması oldu. Chamakh'ın henüz Arsenal'in ritmine ayak uyduramayışı ve Arshavin'in dağınık oyunu sağolsun, üzerine gelen Blackburn karşısında Arsenal, o etkili kontralarından hiç birini bulamadı.

Sonuç olarak, Arsenal'in, son 5 senede, her sezonunun kaderini çizen Blackburn tipi deplasmanlardan birisinden 3 puanla dönmüş olması ve genelde yumuşak karnı olan, ceza sahasına yollanan duran toplara maç boyu iyi direnmesi sevindirici. Geçen sene, özellikle bu tip pozisyonlarda darmadağın olan Almunia bile ayrı bir konsantreydi bugün. Takımın klasik futbolunu sahaya yansıtamamasını normal karşılıyorum çünkü Big Sam'in kabadayılarının olduğu yerde futbol oynamak pek de mümkün değil. Maç sonu Wenger, o ıslak havlulardan birini kapıp, Allerdayce'ın arkasında şaklatsın diye bekledim ama olmadı.

27 Ağustos 2010 Cuma

Arsenal'in Kura Balı

Dün akşamki Şampiyonlar Ligi kura çekimini büyük bir rahatlıkla izledim. Biliyordum ki Arsenal, kendi geleneğini sürdürüp ballı bir kura çekecektii ki öyle de oldu. Geçen seneki AZ, Standart, Olympiakos balından sonra bu sene de Shaktar, Braga ve Partizan'dan oluşan grup, bence Barca'nınkinden sonra turnuvanın en zayıf grubu. Real'in gittiği grup, ölüm grubu olacaktı; çok istedim Inter'e denk gelsinler de Mourinho-Benitez sevişmesi izleyelim ama bahtsız Milan'a tosladılar. Bursaspor açısından, bu kalibredeki rakiplerden hangisi gelirse gelsin, kolay kura yoktu. United ve Valencia'nın isimleri yetecek ama yine de Rangers'ı dişlerine göre bulup ısırmaları mümkün. İlk senede grubu 3. bitirmeleri başarı olacaktır.

Bekliyoruz

Son 10 senede izlediğimiz modern futbolda, görev tanımı belki de en çok değişen pozisyon 'bek' pozisyonu. Hepimiz biliyoruz ki Cafu, Roberto Carlos gibi adamların başlattığı beklerdeki değişim akımı, bugün bizi Maicon, Alves, Evra, Ramos, Bastos, Sagna, Cole, Clichy gibi yeni nesil beklere kadar getirdi. Bu bahsettiğimiz adamlar, sahadaki görev tanımları itibariyle, defans dörtlüsünün değil orta sahanın bir parçası olmaya başladılar ve 'bek' ile 'açık'ta oynayan futbolcular arasındaki fark hızla kapanmaya başladı. Bugünkü Chelsea takımına baktığımız zaman, Cole ve Malouda'nın yerlerini değiştirdiğinizde sol kanadın hiç aksamayacağını görürsünüz. Hatta, klasik İtalyan ekolünden gelen Ancelotti'nin de, geçen sene Cole'un olmadığı dönemde sol beke Malouda'yı koyduğu maçlar izledik. İnter ve Brezilya milli takımına baktığımızda ise hem sağ bek, hem de sağ açığın Maicon olduğu sistemler gözlemliyoruz.

Tüm bu 'bek' devrimi yeni bir şey değil. Kökleri, Hollanda'nın total futbol zamanlarına kadar dayanıyor. Türk futbolunun bu değişime reaksiyonu ise bana göre hala gelmiş değil. Son 15 senede yetiştirdiğimiz modern bek sayısı maalesef 5'i geçmiyor.

Konuya Galatasaray açısından baktığımızda, aslında umut verici bir başlangıcı bundan tam 15 sene öncesinde görüyoruz. Galatasaray'ın daha sonraları başarıdan başarıya koşacak olan yeni kurulmakta olan kadrosunda, o zamanın standartlarında gayet 'modern' olan genç bekler Fatih Akyel ve Hakan Ünsal var. Bu iki oyuncu, seneler sonra hala, Galatasaray kadrosunun gördüğü en iyi bek ikilisi olmaya devam ediyor. Maalesef aradan geçen 10 yılda, ne Galatasaray altyapısı tek bir 'bek' yetiştirebildi ne de türk futbolu Galatasaray'a bir tane hediye edebildi.

Terim'in ardından gelen Lucescu, bu yetişmeme sorununu, orta sahadan devşirme, yöntemiyle aşmaya çalıştı, ki ilk projesi Ergün Penbe nispeten başarılıydı. Modern bir beke göre fazlasıyla ağır olan bir oyuncu olsa da, Ergün, ayağı top yaptığı için takım oyununa olumlu katkıda bulunmayı başarıyordu. Fatih Terim, ikinci döneminde aynı şeyi Cihan Haspolatlı üzerinde denedi ve fena halde başarısız oldu, ki Cihan, bir sonraki sezon, sol taraftaki partneri Orhan Ak ile birlikte Hagi'nin de sezonunu dinamitleyen adam oldu. Bu dönemde isimleri duyulmaya başlayan Ferhat ve Uğur gibi genç bekler bir türlü olmayadursun, Eric Gerets, Sabri'yi orta sahadan sağ beke devşirme kararı aldı. İlk bakışta intihar gibi gözükten bir karar olsa da sonradan ortaya çıktı ki, Galatasaray'ın bek mevkiindeki rezil karnesine baktığımızda, Sabri aslında 'modern bek'e benzeyen bir adamdı. Tamam, oyun zekası ve teknik kapasitesi son derece sınırlıydı ancak en azından mantalite bakımından 'pozitif'ti. Gerets'in şanssızlığı, soldaki Orhan Ak sorununa bir türlü çare bulunamamasıydı. Onun ardından gelen Feldkamp'ın ilk işi, sol beki Hakan Balta ve Volkan Yaman'la takviye etmek oldu. Bu arada sağ bek de hala Sabri/Uğur ikilisine aitti. Sabri'ye nazaran daha sorunsuz bir adam görüntüsü veren Hakan Balta, bugüne kadar Galatasaray takımının tartışmasız sol beki olarak geldi.

Geçen sene, Rijkaard'ın sisteminin Galatasaray'da uygulanmasının en büyük engelinin, bek mevkiinden orta sahaya gitmeyen yardım olduğundan bahsetmiştim. Solda Hakan Balta tam bir stoper mantalitesi ile oynarken, sağ taraftaki Sabri'nin ileri gidip bıraktığı boşlukları doldurmak için 2 orta saha oyuncusu feda ediliyordu. Hem hücum hem de savunma görevini aynı anda yerine getiremeyen bekler olmadan da Galatasaray'ın, 'total' futbol oynaması mümkün olmayacaktı. Yine aynı yazıda Hakan Balta'nın, defans hatası yapmadan oynadığı her maçtan sonra 'aferin' aldığından ve bu şekilde milli takıma kadar yükseldiğinden de bahsediliyordu.

Hakan Balta, Galatasaray takımına geldiğinden beri sürekli gerileyen, ancak buna rağmen hakkında hiçbir eleştirinin yapılmadığı bir oyuncu. Kendisini savunmak için 'beyefendi' sıfatının bile kullanıldığını gördüm. Sanki takıma bek değil, bizim kıza koca arıyoruz. Hakan, ilk 11'in düzenli oyuncusu olduğu son 3 senedir, kendi bölgesinde bir oyuncudan beklenenin minimumunu yaparak eleştiri radarına hiç yakalanmadı. Biz, onun yerine, kapasitesinin üzerine çıkarak, hücum görevlerini de yerine getirmeye çalışan Sabri'yi eleştirdik. Evin, sakin ama hiç bir baltaya sap olamamış büyük oğlunu övüp, yaramaz olan küçük oğlanı tokatlamak bizim türk aile yapısının da bir parçasıdır zaten. Oysa o küçük oğlandaki enerjide ne potansiyel yatmaktadır.

Zannedilmesin ki burada Hakan'ı hedef alıp, kendisini Galatasaray'ın halinin sorumlusu ilan edeceğim. Tam tersine, bugün geldiğimiz noktada en az suçu olan adamlardan birisi Hakan. Yıllardır oynadığı 'minumum' futbolu yeterli görülüp, milli takıma kadar yükseltilen ve hakkında hiçbir olumsuz cümle kullanılmayan birisi olarak, kendisini geliştirmeyi bırakması, geldiği yeri 'yeterli' görmesi çok normal. Ancak, bir futbolcunun, kendisine yatırım yapmayı bıraktığı anda da gerileme dönemine girdiği de bilinen bir gerçek. 3 yıldır kendisine hiçbir alternatif yaratamayan Galatasaray camiası, Hakan'ı zorla gerileme dönemine soktu ve yeni sezonun başlamasıyla beraber gördük ki, kendisi artık defansif olarak da güven veren bir oyuncu değil. 3 maç üstüste saçma sapan hatalarla rakibe hediye ettiği gollere bakılarak, Hakan'ın artık denemeyi bıraktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geçen hafta, takımın bu halindeki en büyük sorumlunun Rijkaard olduğunu yazdım ve biliyorum ki, Galatasaray taraftarının büyük bölümü, sorunu ısrarla kadroda ve yönetimde aramaya devam ediyor. Galatasaray, sezona tam anlamıyla çökmüş bir kanat savunmasıyla girdi ve 'total futbol' savunucusu olarak bildiğimiz Rijkaard'ın, bek olarak iki stoperi sahaya sürmekteki ısrarı beni en çok şaşırtan konu oldu. Diyebilirsiniz ki, "Yönetim transfer yapmıyor, Rijkaard ne yapsın". Peki o zaman orta sahadan bek devşiren Lucescu veya Orhan/Cihan ikilisiyle oynayan Gerets'in günahı neydi?

Rijkaard'tan ümidi kestim ama bunun nedeni kendisinin kötü bir teknik adam olması filan değil. Umutsuzluğumun temel nedeni, kendisini türk futbolunun kronik sorunlarıyla boğuşacak bir adam olarak görmemem. Rijkaard, bir Lucescu ya da Feldkamp olamayacak, ki biz, kendisinin yeni bir Derwall olmasını ümit ediyorduk. 2 senedir kendisine bir tercüman bulamayan bir yönetimle Derwall olmak ne kadar mümkündür o da ayrı bir muamma. Ancak, Derwall gibi hatta Terim gibi bu yönetimin üzerine çıkamayan, takımın patronu olamayan, iyi veya kötü tüm transferlerin sorumluluğunu üzerine alamayan da Rijkaard. Takımın kronik sorunlarından birisi olan kanat savunmasına 1,5 senede hiçbir radikal müdahalede bulunmayan, bunun yerine, kuzu kuzu transfer bekleyen yine Rijkaard. Bugün yerden yere vurulan Adnan Sezgin'in transfeleriyle de, efsanevi Haldun Üstünel transferleriyle de sahaya kişilikli bir takım çıkartamayan yine kendisi. Galatasaray yönetimi, eğer bir kısım taraftarın iddia ettiği kadar kötüyse, "Ben bu ortamda çalışamam" diyemeyen de kendisi. Biz bekliyoruz, Rijkaard bekliyor; Concorde'un son uçuşu devam ediyor..

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Saatler Olsun

Arsenalisation projesi kapsamında, Emirates'e yapılan son rütuş, dünyanın en şanslı saatinin, stadın dışından içerisine taşınması oldu. Bundan sonra, saatin asılı olduğu tribün, aynı Highbury'de olduğu gibi "Clock end" adını da alacak. Highbury'de yaşanan başarılar da umarım yakında Emirates'e taşınır.

Güdümlü


Topa vuran hayvan: Boulahrouz; şanssız abla: Sky muhabiri Jessica Kastrop.
Ama stüdyoyu da yanlış yere kurmuşsunuz be ablacım.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Olayın Üç Yüzü

Aklımın aldığı yıllardan beri (92-93 yıllarına tekabül ediyor sanırım) Türk futbolunda konuşulan şeyler; "başarı, istikrar, altyapı, yabancı hoca-türk hoca, kıl ekolü-tüy ekolü, Tanju - Hülya Avşar vs... Sonuca baktığımızda görüyoruz ki, tek kurtulduğumuz Tanju - Hülya Avşar muhabbeti olmuş. Gerisi ise hep aynı terane.

En istikrarlıyız dediğimiz, her şeyin ne güzel gidiyor dediğimiz Fatih Terim yıllarını bile, Galata Sarayı Efendi'lerini okuduktan sonra ne kadar naif gördüğümüzü anladım. Anlayacağınız Türk Futbolu'nun bir yere gittiği yok, korkmayın.

Böyle futbol oynayacağımıza ölelim daha iyi dediğimiz Lucescu yıllarını bile yıllar sonra, "Niye kovduk bu adamı" diye andık. Misal o yıllarda Bülent Akın'ın neden Lucescu'nun vazgeçilmezi olduğunu bir türlü anlayamamıştım ama şimdi çok daha iyi anlıyorum. Cevap basit: Bülent Akın Lucescu'nun sözünü dinleyecek, dediklerini yapacak bir adamdı; iyi ya da kötü! Günümüze geldiğimizde, olayın ilk "yüzü" buradan çıkıyor. Yani futbolcular Rijkaard'ı maalesef dinlemiyor ya da dinlemek istemiyor ya da... Ya dası çok anlayacağınız (bugün Ntv Gs muhabiri Özgür Buzbaş da bu yönde bilgiler vererek, tahmin edilenleri zihinlerimizde somutlaştırdı hatta).

"Çok sevilen" Lucescu'yu kendi şahsi çıkarları adına yollayan Özhan Canaydın ve Galatasaray'ın değişmek bilmeyen yönetim ve yönetici profili ise olayın ikinci yüzü. Ne yazık ki, çok iyi bir insandı iki yüzlülüğü yapamayacağım. Hoş, her geçen yönetim, Büyükşehir Belediyesi gibi her yola bir kazma vurup, her sokağa çukur açıp kapatmadan/kapatamadan gitti(En derinini de Faruk Süren açmıştır sanırım). Mevcut olan da bu boş çukurları suyla doldurmaya çalışıyor, haliyle de her adımını atan; T. Direktörü, yöneticisi, futbolcusu, batmaya devam ediyor. Eh, daha iki ay önce kurumsallaşan şirketin başına işin ehli yabancı yöneticiler getirmeyi planlayan Adnan Polat ve tebaası, Galatasaray'ı Dingo'nun Ahırı gibi yönetemeyeceğini anladığında, çıkar isimli göbek bağıyla bağlı olduğu Adnan Sezgin esnafını şirketin başına geçirdi... Esnaf diye boşuna demiyorum, işine gelmediği için yabancı futbolculara parasını tıkır tıkır ödeyen, Türk futbolcularına veresiye veren mahallenin şen bakkalı Adnan Sezgin çünkü o. Mahallenin muhtarıyla arası da her daim iyi olan bakkal...

"Yıldız futbolcuyla ben de şampiyon yaparım yeaa" diyenlere inat savunduğum F. Rijkaard ve Neeskens (Yardımcı antrenörü, sadece idmanlarda oyuncuları koşturan kişiler olarak algıladığımız için ikisini bir tutmaya alışamadık ya neyse) ise olayımızın üçüncü yüzü. Açıkçası ilk "iki yüzün" yanında yine çok kızamıyorum Rijkaard'a. Aslında kızamadığım Rijkaard ya da Neeskens değil, onların mantalitesi. Kızdığım yönleri ise, olayımızın üçüncü yüzü. Hep buraya ayak uydurmamalarını, bizi kendilerine benzetmeye çalışmalarını istedim ama olmadı. Ahengi bozan adamı elinin tersiyle B takıma yollayamadı, satamadı, yönetimin elinden ipleri alamadı. Açıkçası, gücünü biraz da kontrolsüz kullanamadı ve pasif kaldı. Bizi profesyonel sandı. Halbuki biz kötekten anlarız. Hoş bu kökten futbolcu kafalar onu da anlamaz ya... Evet, ben bile Rijkaard-Neeskens mantalitesinin en büyük savunucularından biri olmama rağmen artık masaya yumruklarını vurmalarını istiyorum. Yoksa bu olayın üçüncü yüzü olarak, iki yüzlülere boyun eğip gidecekler ve biz de, 15 sene sonra da aynı şeyleri konuşuyoruz olacağız.

Peki x yıl sonra altyapıdan bir şeyler bilerek çıkacak oyuncular, ağabeyleri Arda gibi, duran toplara vurmayı bir yazda değil tüm altyapı yıllarında öğrenerek, tam donanımlı olarak çıkacak gençler; her sene paramı alabilecek miyim acaba, keşke öğretmen olsaydım, devlet iyidir ya diyen/diyecek futbolcular; Galatasaray'a gelip panik atak olacak T. Direktörler; iyi niyetli, canını dişine takan futbolcular ne olacak? Ne olacak, onlar da oturup, popülistliğin öncüsü olan ve "eşsiz" yorumsal manipülasyonlarıyla kafa ütüleyen eski meslektaşlarını Tv başında izlemeye devam edecekler. Biz de züğürdün çenesi misali takılacağız.

Kısacası bu dönemde alınacak kararlar, artık geleceği belirleyecek, hele de Futbol yapısı bu kadar hızlı bir değişimin içindeyken...


Concorde'un Son Uçuşu

Concorde'un son uçuşunu hatırlıyorsunuzdur. Kalkışta, sol kanattan sızan benzinin alev almasıyla, teknoloji harikası uçağın dakikalar içerisinde çakılışını. İşte Galatasaray da sezonu alev almış bir kanatla açtı ve dakikalar içerisinde çakıldı. Ama ben size düşüş pozisyonu almanızı söylemiştim.

Galatasaray, Bursa'ya da kaybetti; herkes suçu bir yerlere atarken buldu kendini. Taraftarın tepkisinden anlıyoruz ki baş suçlu yönetim ve özellikle Adnan Sezgin, sonra kazma futbolcular, en son da lütfenden Frank Rijkaard.

Öncelikle belirtmem gerekir ki, Galatasaray'ın bu halinde tüm bu aktörlerin rolü var. Hepsinin de tepki alması normal. Ancak bana göre, lütfenden tepki alan Rijkaard'a biraz torpil geçiyoruz sanki.

Rijkaard ile 1,5 seneye yaklaşıyoruz ve bunun 1 senesi kendisine hiç bir şekilde toz kondurmadığımız bir dönemden oluşuyor. Bu dönemde, Rijkaard gelip bir tokat atsa öbür yanağımız uzattık; kötü giden her şeyden, yönetimi ve futbolcuları sorumlu tuttuk; transfer lazım dedik.

Arkadaş transfer lazım da, 1,5 senede takımın 1 adım yol katetmemesi de biraz ekstrem be. Soruyorum mesela size:

Galatasaray takımı sahada neyi iyi yapar?

İyi hucüm eder.
İyi savunma yapar.
İyi pres yapar.
İyi top yapar.
İyi orta yapar.
İyi kanat akını yapar.
Duran toplarda iyidir.
Sert oynar, fizik gücü iyidir.
Çok koşar.
Uzun taç atar.
Kornerleri tehlikelidir.
Kontraya iyi kalkar.
Rakibi iyi bozar.
İyi şut atar.

Tüm bu yazdıklarımın içerisinde var mı "Evet, bunu iyi yapar" diyebildiğiniz?

Benim yok. Yani, bana göre Galatarasaray'ın karakteri yok. Stoke City deyince bile fizik gücü iyidir, iyi taç atar diyebiliyorum. Konu Galatasaray olunca aklıma gelen hiç bir şey yok.

Elindeki kadro ne olursa olsun, bir teknik adam, 1,5 sene geçirdiği bir takıma bu kişilik belirtilerinden bir tanesini bile kazandıramamışsa ortada bir problem vardır. Çünkü, bu saydığım maddelerin her birisi, tek başına size maç kazandırabilir. Kötü oynarsınız ama duran toplarınız sayesinde bir gol atar maçı alırsınız, rakip sizi boğuyordur da kontranız iyidir. Vardır yani sizi kurtaracak bir şey.

Rijkaard geldi geleli kurtarıcıyı transferde arıyoruz. Nonda olmadı, Keita; o olmadı Jo, o olmadı Elano, o olmadı Misimoviç... Gerçekten, Galatasaray'ın erişebileceği oyuncular arasında bu takımı tek başına toparlayacak bir adam olduğuna inanıyor musunuz?

Galatasaray taraftarının yarısı hala "Kadro bu kadar, Rijkaard ne yapsın diyor". Ben de düne kadar bu yarının içerisindeydim hatta. Ama Hollandalı'nın ilk sezonunda, Bursaspor'un şampiyon olması gayet ironik bence.

Galatasaray'ın sorunu kadroyla sınırlı olamaz. Daha önce de söyledim, eğer 3. sene üstüste Avrupa'da yarı final oynayıp kaybeden bir Rijkaard olsaydı, "kadro oraya kadar" derdik. Ama gel gelelim, elimizde, bıraktım şampiyon olmayı, maç kazanamayan bir takım var. Hatta bu takım geçen sene başında kendi sahasında maçları rahat kazanıyordu; şimdi artık onu da yapamıyor. Bana söyleyin şimdi, Galatasaray kadrosu, Ali Sami Yen'de, Karpati Lviv'i yenemeyecek kadar kötü mü?

Galatasaray ve tüm türk takımları, tarihlerinin en büyük başarılarını, kadrolarındaki yetersiz bir takım oyunculara rağmen kazandılar. Hiç bir Türk takımı Barcelona ya da Chelsea'nin kadrosu gibi kusursuz takımlarla başarı kazanmadı. Hep Sabri'ler, Mustafa Sarp'lar, Aykut'lar oldu o kadrolarda. Herkes birbirinin eksiğini kapattı, takım olundu. Takımlar karakter kazandı, başarı ondan sonra geldi.

Dediğim odur ki, artık transfer beklemeyi bırakın. Artık bu takımdan karakter bekleyin. Bir de lütfen "Rijkaard ne yapsın?" saçmalığını bir kenara koyun. 1,5 sene az değil. Şampiyonluğu geçtim, Avrupa'yı geçtim, maç kazanmayı da geçtim, sahaya çıktığında iyi yaptığı tek bir şey olan bir takım ortaya çıkarmak için 1,5 sene ve Galatasaray tarihinin en büyük transfer bütçesi hiç de az değil.

Bu yüzdendir ki, şu an Concorde'un son uçuşunu izliyoruz. Concorde, görkemli günler gördü; büyük başarılar kazandı ancak bu sefer olmayacak. Benim umudum yok. Umarım yanılırım.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Tüy Dikti

William Gallas'ın, şu ölümlü dünyada hiç seveni olmadı, olmayacak da. Kariyeri boyunca gittiği her kulübe (ve milli takıma) huzursuzluğu da beraberinde götüren bu adam, rahatsızlığının doruk noktasındayken, Arsenal'e bir şampiyonluğa mal olmuşluğu da var.

Gallas'ın Arsenal macerasının pek de ideal bir ortamda başladığını söyleyemeyiz. Chelsea'ye giden Ashley Cole'un yerine takıma dahil olan Gallas, daha ilk günden, geldiği kulüp ve bıraktığı ilk izlenim ile, hiçbir zaman Arsenal taraftarının favori oyuncusu olmayacağının sinyallerini vermişti. Arsene Wenger'in Arsenal kariyerinin en büyük hatalarından birisi, ayrılan Henry'nin mirası kaptanlık pazubandını ona vermekti. Takım içerisinde Gilberto Silva gibi bir adam varken, oyuncular ve taraftar tarafından sevilmeyen Gallas'ın aldığı kaptanlık adeta saatli bir bombaydı. Nitekim bu bomba 2008 Şubat'ında, Arsenal ligde en yakın rakibinin 5 puan önünde lider iken bir Birmingham deplasmanında patladı. Martin Taylor'ın Eduardo'nun bacağını ikiye katladığı ve Arsenal'in yediği son dakika penaltısıyla 2 puan kaybettiği maçtan sonra, Gallas çıkıp basına, takım arkadaşlarının ne kadar da zayıf olduğundan dem vurdu ve resmen Arsenal'i şampiyonluktan eden berbat bir dönemin resmi açılışını yaptı. Wenger, o günden sonra hatasından geri dönüp Gallas'ın kaptanlığını aldı ancak takımın sezonunu kurtarmak için iş işten çoktan geçmişti.

Kolo Toure'nin, Arsenal'den ayrılmadan hemen önce verdiği bir röportajında, yaklaşık 2 senedir Gallas ile tek kelime konuşmadığını okumuş ve pek bir şaşırmıştım. Takımın en kritik ikilisi, nasıl olur da birbirinden hiç hazzetmeyen iki adamdan oluşurdu? Zaten bu ortaklık uzun sürmedi ve Wenger, para edeni elden çıkarmak suretiyle Gallas'a güvenme hatasını bir kez daha yapmış oldu. Buna hata diyorum, ancak Gallas, geçen sene süpriz bir şekilde kariyerinin en iyi sezonlarından birini oynadı. Tabi ki, bu gayretin sebebini hepimiz biliyorduk, Gallas'ın içindeki Arsenal sevgisi kabarmamıştı; sadece kontrat sezonu gelmişti.

Gallas'ın, sezon sonunda katıldığı Fransa Milli Takımı kampındaki huzursuzluğun aktörlerinden biri olması kimseyi şaşırtmadı. Orada da kafayı, kendisinin hak ettiğine inandığı kaptanlığın Evra'ya verilmesine takan adamımız, bir yandan da 3-5 kulüple transfer pazarlığı yapıyordu.

Bu transfer pazarlıkları, Gallas ile masaya oturan bütün kulüplerin, kahkahalar atarak masadan kalması ile sonuçlandı. Milan, Panathinaikos ve PSG gibi kulüplerin hiçbirisi Gallas'ın uçuk taleplerini kabul etmeye yanaşmadı. Gallas'ın 3 aylık transfer hikayesinin sonucu ise, 'sevilmeyen adam' imajının üzerine tüy dikecek bir şekilde oldu. Fransız oyuncu, Tottenham ile haftalığı £80.000'e 1 yıllık sözleşme imzaladı.

Harry Redknapp, gayet uyumlu giden takımına, böylesine bir saatli bombayı neden ekler, 33 yaşındaki Gallas'tan ne kadar verim alır hiçbir fikrim yok. Kesin olan, Tottenham'lıların Sol Campbell'a olan bitmez nefretlerinin bir benzerinin, Arsenal taraftarı tarafından Gallas'a besleneceği. Tabi Gallas gidip Tottenham'ı da karıştırsa orasını bilemem. Belki, Arsenalliler hiç sevemedikleri bu adamı o zaman severler. Ne diyeyim, hayırlısı olsun Redknapp'a.

20 Ağustos 2010 Cuma

Taraftarız Biz, Alırız Hisse

Bizim memlekette kulüp yönetimi dedin mi akla transferden başka hiçbir şey gelmez. Mesela, Beşiktaş taraftarının %90'ı, düne kadar başkanlarına tüpçü diye hitap ediyordu; 2 ay içinde ne tüpten bahseden kaldı ne gazdan. Onların yaşadığı günübirlik galeyanları ve depresyonları neredeyse bütün kulüplerimizde görmek mümkün.

Transfere odaklı başarı değerlendirmesinin Türkiye'deki yaygınlığından dolayı, Arsenal'i sürekli olarak iyi yönetilen bir kulüp olarak tanımlamamız garip karşılanıyor olabilir. Yani bakarsanız neredeyse hiç transfer yapmayan bir takımdan bahsediyoruz. Nasıl olur da Arsenal'e iyi yönetiliyor diyebiliriz. Takım kendine bir kaleci bile alamıyor.

Aynen böyle düşünenler olduğunu bildiğim gibi, biraz aklı başında futbol seyircisinin Arsenal'in ne yapmaya çalıştığını anladığından da eminim. Son 10 senede Arsenal yönetiminin kafasında tek bir soru var: "Kulübün geleceğini nasıl güvenceye alırız?"

Biliyorum, artık 'Arsenal' ve 'gelecek' kelimelerini aynı cümlede duymaktan bıktınız. "Ulan ne gelmez bir gelecekmiş" derseniz de belki haklısınız. Ancak, Man Utd ve Liverpool gibi geçmişin dev ekonomilerinin borç batağından dolayı kımıldayamaz hale geldiği bir ortamda, Arsenal, dünyanın en değerli 2. kulübü haline geldiyse, geleceğin aslında yavaştan geldiğini söyleyebiliriz.

İngiltere'nin büyük kulüplerine baktığımızda, Arsenal hariç tamamının gelecek kurtarma planı olarak, zengin koca bulma yöntemine başvurduğunu görüyoruz. United, City, Chelsea ve Liverpool örneklerini incelediğimizde de 2 tip koca ile karşılaşıyoruz.

United ve Liverpool'un kontrolünü tamamen ele geçiren Amerikalılar gerçek yüzlerini ortaya çıkardıklarında iki kulüp açısından da iş işten biraz geçmişti. Her iki örnekte de görüldü ki, Amerikalı yatırıcımlar, kulübün geleceğinden çok kendi cüzdanlarının derdindeler ve takımı da bir nakit ineği olarak görüyorlar. Kulübü satın almak için çekilen kredileri yine kulübün kasasından ödeyen, Liverpool ve Man Utd isimlerinin sağladığı kredilbiliteyle hayallerinde göremeyecekleri miktarda kredilere konup, bu paraları diğer şirketlerine dağıtan ve hatta kulüpten kendilerine direk kredi aktaracak kadar ileri giden bu arkadaşlar, en basitinden hortumcu olarak tanımlanabilirler. Bu durumun da farkında olan iki kulüp taraftarı da kendilerini boşuna kapı dışarı itmeye çalışmıyor.

Chelsea ve Man City açısından olaya baktığımızda belki durum o kadar vahim değil. Yani her iki kulübün sahipleri de fazlasıyla zengin, kulübün parasına pek de ihtiyacı olmayan adamlar. Özellikle Man City'nin kaynakları neredeyse sınırsız denilebilecek düzeyde. Ancak, yatırımcılar ne kadar zengin olursa olsun, insanın aklına "nereye kadar?" sorusu geliyor. Mesela Abramoviç, kulubü "3 sene içinde kendi kendine yetebilen bir takım olacak" hedefiyle aldı. Aradan 8 sene geçti hala kulübün ayakları yorganın içine girmedi. City'nin ise böyle bir hedefi bile yok. Onlar için tek yol 'harcamak' şu an için. Peki bu kulüplerin gelecekleri parlak mı sizce? Yani yarın araplar "biz kaçtık" derse, City'nin denizler altında 20000 fersaha inmesini kim engelleyebilir?

Şu anda Arsenal'in hisselerinin %83'lük bölümü 4 büyük hissedar arasında paylaşılmış durumda ve bu 4 oyuncu, bir süredir hassas bir dengeler oyunu oynamaktaydılar. Arsenal'in gelenekçi kanadının ise, kulüp yönetiminin, bu ortaklardan hiçbirinin (özellikle Usmanov'un) kontrolüne geçmesini istemediği de biliniyordu. Bu şartlar altında Arsenal yönetimi, 4 büyük ortağın da onayıyla, Arsenal Fanshare projesine start verdi.

Fanshare, tanesi £10.000 civarında olan Arsenal hisselerini, parçalara bölüp halka arz ederek, taraftarın kulübün büyük hissedarlarından birisi olmasını sağlamayı amaçlayan bir proje. Şu anki ödeme planlarında ayda £10 gibi bir meblağ ödeyerek, yavaş yavaş hissenizi arttırmanız mümkün. Kulübün yaptığı açıklamaya göre, ilk birkaç gününde, projeye ilgi beklenilenden de fazla oldu. Eğer bu momentum korunursa, yakın gelecekte Arsenal taraftarları, kulübün yönetiminde söz hakkına sahip olabilir, hatta teoride, yönetimi tamamen ellerine alabilir. Taraftarın, kulübün ortaklarından birisi olmasının faydası ise basit: "istikrar".

Yani düşünürseniz, taraftarın yatırımı kulübü, cüzdanına ya da keyfine hizmet etsin diye satın alan adamlardan kurtarmış oluyor. Hiçbir taraftar, hortumcu Amerikalılar gibi kendi çıkarlarını kulübün çıkarlarının önüne koymayacak veya para babaları gibi kafasına estiği anda kapıyı çekip gitmeyecektir. Taraftar, kulübüne ömrü boyunca sadıktır ve finansal riskin binlerce kişiye yayılmış olması, tek bir kişinin "baydı" diyerek kulübün geleceğini riske atmasının önündeki en büyük engel olacaktır. Bu 'istikrar' faydasıdır ve bu durum Fanshare'i, hem İngiliz hükümetinin hem de UEFA'nın desteklediği bir proje yapmaktadır.

Taraftarın hissedarlığı, İngiltere için yeni belki, ancak Avrupa'da bir çok uygulayıcısı var. Arsenal'inkinin diğerlerinden farkı, taraftarların kulübün yönetimindeki etkisini arttırmak için, büyük hissedarlar tarafından uygulamaya konulan ilk proje olması. Eğer Fairshare de, son 10 senedeki diğer icraatlar gibi başarıyla sonuçlanırsa, Arsenal öyle sağlam temellere sahip olacak ki, tepesine Adnan Sezgin'i koysak bana mısın demeyecek. Evet, o kadar da iddialıyım.

I am The Rules

Yine Başladık

Ankaragücü'nün sağlık ekibi kısa bir süre için uğradıkları İstanbul'dan, yakında Londra'ya doğru hareket ederse şaşırmayın. Geçtiğimiz sezon Avrupa'da sakatlıktan en çok çeken 2 kulüp Arsenal ve Galatasaray'dı sanırım. Bu yıl, Galatasaray daha sezon başlamadan Pino'yu kaybetti. Arsenal'de ise hazırlık döneminin 2 yıldızı Nasri ve Frimpong, 1 hafta içinde sakatlandı. Nasri 1, Frimpong 9 ay yok.

Ankaragücü'nün kurşun dökme ekibi var mıdır acaba?

19 Ağustos 2010 Perşembe

Resmi Teklif

Wenger bunu iyi sakladı. Bugün, Sevilla'nın resmi sitesinde teklifi açıklayıncaya kadar hiç okumadım Squillaci'nin adını. Haberde rakam yok ama yine £8-10m deniyor. Aynı Vermaelen ve Koscielny gibi.

Wenger'e gerçekten tak etmiş olacak ki, uzun süredir ilk defa 30+ bir adama bonservis teklif ediyor. Hatta en son bonservisle gelen 30+ kimdi hiç hatırlamıyorum. Zaten pek de umrumda değil. Squillaci yaş, tecrübe ve fizik itibariyle tam da Arsenal'in aradığı stoper. Takıma direk etki yaparak faydalı olacaktır. Umarım Wenger'in son saniyede pintiliği tutmaz da transferi bitirir. Arsenal kadrosunda hiç Fransız yoktu iyi oldu bu hem.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Ne İyi Oldu da Başladı

Ne Yapsa Yeridir

Man City'nin bitirdiği ve bitireceği kariyerlerden biri mi, yoksa kafası bozulup "Ben memlekete kaçıyom" diyen bir adam mı? Bellamy'nin kafası sadece City'e değil, tüm Premier Lig'e bozulmuş olacak ki, Tottenham, Fulham gibi takımların tekliflerine bile bakmadan Championship'in yolunu tuttu. Kendisi, delidir filan ama, ligin de elit hücum oyuncularındandır. 2 yıldır oyuncu çöplüğüne dönen City'nin de kadrosunda beklentileri karşılayan 1-2 oyuncudan biridir. Ailesinin de yaşadığı, memleketi Cardiff'e dönüş kararı, başka bir oyuncu söz konusu olsa şaşırtıcı olabilirdi ancak konu Bellamy ise gayet normal duruyor. Umuyorum, Premier Lig'e hasreti sadece 9 ay sürer de, bir peri masalına imza atarak Cardiff City ile birlikte lige geri döner. Aksi takdirde güzelim kariyeri çöpe atmış olacak. İnsan deli olmayagörsün işte..

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kesmedi

Arsenal'in sezon öncesi analizine "Ne Değişti?" başlığını boşuna atmadım. Bir Liverpool analizi yapsaymışım aslında ona da uyarmış bu başlık. Hatta Man Utd, Chelsea ve Tottenham'a da yakışırmış. Dün akşamki maç geçen sezondan kalma bir karşılaşma oldu. Arsenal, topla oynadı, bir şey üretemedi; Liverpool topla oynamadı, bir şey üretemedi. Sonucu üretmek de iki bireysel hataya kaldı.

Arsenal, Liverpool gibi, beklenen onbiriyle çıktı sahaya. Ben Frimpong'u görmeyi umuyordum ama Wenger, sakatlıktan kurtulan Diaby'i sürdü o bölgeye. Wilshere ise hiç alışık olmadığı kadar defansif görevle sahadaydı. Fabregas'ın bölgesinde ise Nasri vardı. Aslına bakarsanız, sezonun en zorlu deplasmanlarından birine çıkıldığı düşünülürse, bu orta saha üçlüsü Wenger adına oldukça cesur bir karar. Nitekim bu oyuncuların hiçbirisi defansif özellikleri güven veren adamlar değil. Eğer Liverpool, biraz olsun topu ayağına alabilse Arsenal'e zorlu dakikalar yaşatabilirdi. Arsenal'in, özellikle ilk yarıda topun kıymetini bilmesi, bu ihtimali ortadan kaldırdı. Wilshere'in bir anlık konsantrasyon kaybıyla yaptığı hataya kadar da Liverpool'u, Arsenal'in üzerine giderken pek görmedik.

Arsenal'in, maçın büyük bölümünde üstün oynayan taraf olmasına rağmen gole bir türlü ulaşamamasının sebebi ise orta saha ve Chamakh arasındaki bağlantının bir türlü sağlanamayışı. Chamakh'ın hemen arkasında serbest adam olarak oynayan Nasri, maç boyunca oldukça istekliydi ancak gerek Chamakh'ın ilk maç tedirginliği, gerekse Liverpool savunma dörtlüsünün çok iyi oynaması nedeniyle bir türlü beklenen gol pasını atamadı. Nasri, Liverpool savunma göbeğini yaramadıkça, oyunu bir sağa, bir sola açmayı denedi ancak Arshavin geçen seneki tutuk performanslarından birini gösterip, Eboue'de her zamanki şaşkınlığında olunca Arsenal kanatları neredeyse hiç işlemedi. Öyle ki, savunmayı oldukça ileri kurmaya çalışan Arsenal'in iki beki, iki açığından daha tehlikeli gözüktü. Sagna ve Clichy, dün akşam, alışık olduğumuz dip çizgi bindirmelerinden daha çok, erken ortalara baş vurdular, ki sanırım buradaki talimat Chamakh'ın hava hakimiyetini kullanmaktı. Ancak dediğim gibi, 3 stoperle oynayan Liverpool savunması hatasız bir maç oynayınca, Chamakh da onların arasında kaybolup gitti. Gerçi, son dakikada Reina'yı hataya zorlayan, yine bu ortalardan biri ve ona hareketlenen Chamakh'tı.

Dünkü yazıda Liverpool'un, Arsenal'i göbekten yarması gerektiğini ve bunun için Gerrard ve Cole ikilisinin önemli olduğunu söylemiştim. Liverpool, dün sahaya çıkınca görüldü ki, Roy Hodgson, 2 sene önceki Liverpool takımında Alonso'nun görevlerini Gerrard'a, Gerrard'ınkileri de Joe Cole'a vermiş. Tabi ki dün izlediğimiz Gerrard-Cole ikilisinin, Alonso-Gerrard kadar etkili işlediğini söylemek zor olur. Özellikle, senelerdir hakkında 'forvet arkasında oynatılsa patlama yapacak' türküsü söylenen Joe Cole'un, defansif orta saha oyuncusu olmayan Arsenal karşısında hiçbir varlık gösterememesi Hodgson'un planları açısından düşündürücü. Cole'un 3 maçlık cezası sırasında Hodgson büyük ihtimal Lucas, Paulsen ikilisinden birini Gerrard'ın arkasına koyup aynı sistemi uygulamaya devam edecek.

Dün akşamki Liverpool'da dikkat çeken bir başka konu da Jovanovic'in, Kuyt'un sol kanat şubesi olarak oldukça defansif bir oyun oynamasıydı. Arsenal'in orta sahaya yakın kurduğu savunmasından fırlayan beklerine karşı, Kuyt-Jovanovic ikilisinin böylesine defansif oynaması belki yerindeydi, ancak, onların ilerideki yokluğu, Liverpool hücumunu tamamen Cole'un ellerine bıraktı. Liverpool, 10 kişi kaldıktan sonra, açıkları ileri çıkarmak daha da zorlaştı ve Arsenal'in bocaladığı 45-55 arası hariç, oyun tamamen ev sahibi takımın sahasında oynandı.

Sonuç olarak, dün akşam sahada galibiyeti hak eden bir takım olduğunu söylemek zor. Arsenal için iyi haber, takımın omurgasının (Song-Cesc-RVP) yokluğuna rağmen, zorlu deplasmanda oyunu kontrolü altında tutabilmeleri. Bir türlü gelmeyen bitirici paslar, ileride Cesc, RVP varken mutlaka gelecektir. Liverpool için olumlu olan ise, takımın üzerindeki ölü toprağını atmış olması ve 10 kişi kalmalarına rağmen savunma disiplininden hiç kopmayışları. Onların da ofansif sorunları Torres'in form tutmasıyla çözülebilir. Her iki takımın da dün akşamki sonuçtan şikayetçi olduğunu sanmıyorum. Son olarak eklemek istiyorum ki, Reina çok sevdiğim bir kaleci olmasına rağmen, ister karma deyin ister ilahi adalet, dün akşam Fabregas'ın kafasına Barça forması sokulan videoda attığı şen kahkaların bedelini ödüyordu. O kadar Arsenal taraftarının ahı böyle çıkıyor işte.

15 Ağustos 2010 Pazar

Geleceğin Başlangıcı

Arsenal, bu sezonda ligi Liverpool'da açıyor. Tabi ki, geçen sezonun 6 gollü açılışının bir benzerini, bu akşam da beklemek biraz hayalcilik olur. Tam tersine Arsenal kadrosundaki eksikler bu akşamki maçı klasik bir '1-0 olsun' maçına dönüştürüyor. Ama hepimiz biliyoruz ki, Arsenal-Liverpool fikstürü hiçbir zaman 1-0 ile kalmıyor.

Arsenal'in bugünkü performansına sakat ve formsuz oyuncuların durumu damga vuracak. Song, Denilson, Diaby, Bendtner, Djourou ve Ramsey sakatlıklarından dolayı bu akşamki maçta kesin olarak oynayamayacak isimler. Onlara ek olarak, dünya kupası yorgunları Fabregas ve Van Persie'nin de ilk onbirde sahaya çıkması beklenmiyor. Ancak, dün akşam hem David Silva'nın hem de De Jong'un forma giyebildiğini gördükten sonra bizimkiler neden oynayamıyor diye sorasım geliyor kendime. Cesc ve RVP'nin form durumları hakkında bütün hafta temkinli konuşan Wenger, son dakikada bu ikiliyi sinsice sahaya sürerse şaşırmam gerçi.

RVP ve Cesc'in bu akşam oynayamaması durumunda ise, Arsenal orta sahası gençlere emanet olacak. Song'un sakatlığında Frimpong'un sahaya çıkması kesin gibiyken, ona orta sahada Nasri'yle birlikte eşlik edecek 3. oyuncu Rosicky veya Wilshere olacak. İleride ise RVP'nin yokluğunda Chamakh'ın arkasında Arshavin ve Walcott'un oynayacağını öngörmek mümkün. Bu dizilişle Arsenal'in bol pozisyon bulması olası, ancak maçın kaderini asıl belirleyecek olan, bu orta sahanın takım savunması açısından Liverpool gibi bir rakibe karşı nasıl bir sınav vereceği. Söz konusu performans Legia maçındakine benzer bir şekilde gerçekleşirse, Arsenal maçı kazanmak için yine 6 gol atmak zorunda kalabilir.

Tabi savunma demişken, Arsenal'in kalesinden de bahsetmeden geçmek olmaz. Schwarzer'ın, Fulham yönetimine ayrılmak istediğini belirtmesinden sonra, dün akşam Bolton karşısında oynatılmayışı ve Given'ın City'de yedek kalması, Arsenal'in kaleci sorununun çözümü açısından olumlu gelişmeler. Ancak bu transferlerden birisi 3-4 saat içerisinde gerçekleşmeyeceğine göre Liverpool karşısında takımın kalesini Almunia-Fabianski ikilisinden birisi koruya(maya)cak. Bana göre bu isim, her şeye rağmen Almunia olmak zorunda. Hiç değilse onun hata yapmadan maç bitirdiğine tanık olduk. Fabianski'nin varlığında henüz böyle bir doğa olayı gerçekleşmedi.

Liverpool cephesine de değinmek istiyorum, ancak onların hazırlıklarını, Arsenal kadar detaylı bir inceleme yapacak kadar takip etmedim. Buna rağmen, Hodgson'ın, Fulham günlerine yakın bir anlayışla sahaya çıkacağını söylemek yanlış olmayacak. Torres'in sakatlığının neredeyse iyileştiği ve bu akşam forma giyme ihtimali olduğu söylense de, kendisini ilk onbirde beklemiyorum. Onun yokluğunda Hodgson, 4-4-1-1'inin en ucuna Ngog'u ve onun arkasına Joe Cole'u koyacak. Ortada Gerrard/Masch ikilisi ve kanatlarda Maxi ve Kuyt olacak. Ngog'un şu ana kadar bekleneni vermekten uzak olduğunu düşünürsek, bu bölgede yeni transfer Jovanovic'i görmek de beni şaşırtmayacak. İleri uçta kim olursa olsun, Liverpool'un hücumu tamamen Gerrard/Cole ikilisinin uyumuna bağlı olacak. Hodgson'ın, Arsenal'in diri kanat savunmacılarına karşı Kuyt ve Maxi'yi kullanmak yerine, rakibin yumuşak karnı olan, göbeğini Gerrard ve Cole ile delmeye çalışacağını söylemek yanlış olmaz. Savunmada ise geçen seneye göre daha çok savaşan ve çok daha disiplinli bir Liverpool göreceğimizi söyleyebiliriz. Takım savunmasında, Hodgson'ın etkisiyle belli bir gelişme olacağını öngörsem de, Liverpool'un bekleri, bana göre, hala soru işareti. Kısaca özetlemek gerekirse, taktiksel anlamda Arsenal'in açıp kanatlara yaymaya, Liverpool'un ise kapatıp ortaya sıkıştırmaya çalıştığı bir maç izleyeceğiz.

Liverpool için bu maç yeni bir dönemin başlangıcıyken, Arsenal için de Wenger'in, dün 2014'e kadar uzattığı sözleşmesinin ilk maçı. Her iki hoca da, sabırları hızla tükenen taraftarlarına bir an önce gümüş hediye etmek zorunda ve bu yolda ilk adımı bu akşamki maçla atabilirler. Wenger dün, "Artık zamanı geldi" diyerek, önümüzdeki 3 yılda kupa kazanma uğruna, kulübün son 5 yılda uyguladığı bir takım politikaların değişebileceğinin sinyalini verdi. Hodgson ise üzerinde ekstra bir baskı hissetmediğini, her zaman olduğu gibi işini yapacağı açıkladı.

Anlaşılan o ki bu akşam, Premier Lig'in iki güzide kulübünün yakın geleceğine göz atma fırsatı bulacağız. Umarım her iki kulüp açısından da parlak bir geleceğin ilk maçı olur ve zevkli bir 90 dakika izleriz.

Şimdi Gelsin Arsenal

Ben daha önce "Kopacağız" diye yazmıştım ki, Ian Holloway, daha ilk haftadan koparmayı başardı. Tamam, gülmekten kopmadık belki ama Blackpool, ligin ilk maçında, deplasmandan, 4 gollü galibiyetler 3 puan koparmayı başardı.

Son dönemde hangi kaynağı okursam okuyayım, Blackpool'un nasıl da Premier Lig için fazlasıyla zayıf olduğunu ve küme düşmelerinin garanti olduğunu iddia eden yazılarla karşılaşıyorum. Geçen seneyi, Championship 2.'si WBA'nın 21 puan gerisinde, 6. olarak bitiren ve yaz döneminde kadrosundan 5 oyuncu kaybedip sadece 1 takviye yapabilen takım, kağıt üzerinde belki en zayıf kadroya sahip ancak daha sezon açılmadan üzerlerinin çizilmesini pek anlamış değilim. Tamam, oynadıkları rakip geçen seneyi 8 yiyerek bitiren, ligin en istikrarsız takımı Wigan'dı ancak Holloway ve öğrencileri kesinlikle biraz desteği hakediyorlar.

Blackpool'un kaderi 2 sene önce ligin ilk yarısında patlayan Hull gibi olur, yoksa geçen sene Man Utd'ı yenerek lige başlayıp sonunu getiremeyen Burnley gibi mi pek bilmiyorum. Tek bildiğim, gerçek bir futbol kültürü olan bu şehrin, Premier Lig'i en az asansör WBA ve kasap Stoke kadar hakettiği.

Blackpool, dün Chelsea 6 atmasa, liderliğe bile yerleşeceklerdi. Haftaya Arsenal ile oynuyorlar ve maç sonrası taraftarları şöyle bağırıyordu:

"Ligin tepesindeyiz ve şimdi gelsin Arsenal"

Düşüş Pozisyonu Alın!

Galatasaray'ı, Sivas karşısında izlerken aklımda tek soru vardı: "Umut var mı?" Bilmiyorum siz ne gördünüz ama, benim gördüğüm, geçen seneki takımdan oyun olarak farksız, personel olarak ise geride bir takımdı. Bu umutsuz tabloyu izledikten sonra hepinize tavsiyem yukarıdaki resmi iyi incelemeniz ve bir başka düşüş için kendinizi hazırlamanız. Biliyorum, ligin devam ettiği 8 ay boyunca koltuğunuzda böyle oturmak belinizi ağrıtabilir ancak Galatasaray'ı izleyerek yaşayacağınız hayal kırıklığının yanında bel ağrısı nedir ki?

Belki daha ilk maçtan böyle kesin bir yargıya varmak yalnış. Yani takımın daha hazır olmadığı ortada ve sanırım 1 yada 2 transfer daha yapılacak. Yönetim geçen senenin kronik sorunları olan tercüman ve sağlık ekibi konularına da neşter vurdu. Belki yorum yapmadan önce oturup tüm bu müdahalelerin sonuç vermesini beklemek gerek. Ama yine de, dün akşam, ben kendimi umutsuzluğa kapılmış olarak buldum ve bunun nedeni sahada oynanan kişiliksiz futbolun 12 aydır tek bir arpa boyu yol katetmemiş oluşu.

Bana göre, bu arpa boyunu katetmek için Rijkaard'ın elinde bütün bir sezon yok. Yani, yönetim, takımın bu sezon da çakılacağını anladığı anda neşteri vurabilir. Böyle bir karar doğru mu olur, yanlış mı, bunu o zaman tartışırız. Ancak, şimdiden söyleyebileceğim, sadece iyi hoca olduğu için Rijkaard'ın, takımın bu halinde hiç bir sorumluluğu olmadığını söylemenin biraz duygusallık olacağı. Geçen sezonun tamamını futbolcuları suçlayarak geçirmiş birisi olarak konuşuyorum ki, bu sezon, oturup tartışmamız gereken adam Rijkaard'tır. Eğer Galatasaray, Avrupa'da kendisinden daha iyi kadrolara sahip takımlara elenir, ligde de yine kendisine benzer kalitedeki Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın arkasında kalırsa, o zaman elindeki oyuncuları tartışmak mantıklı olur. Ancak takım, son derece mütevazi Anadolu takımlarına karşı zorlanıyorsa ortada bir yönetim sorunu vardır demektir. Kimse bana Galatasaray'ın kadrosu, Sivas'ı, Denizli'yi, Konya'yı yenecek kapasitede değil demesin.

Dediğim gibi, Rijkaard artık tartışılmaya başlanmalıdır. Tartışmadan kastım "adam değil/hoca değil" eksenindeki rezil türk spor basını tartışması değil tabi ki. Hollandalı ile Galatasaray arasında bir DNA uyuşmazlığı olup olmadığıdır tartışılması gereken. Bendeniz, nacizane bir analizi, bundan 4 ay önce yapmaya çalışmıştım misal. Sanırım, bu sene de bunlardan bir kaç tane daha yapmak zorunda kalacağım. Hayırlısı olsun bakalım..

14 Ağustos 2010 Cumartesi

My Hart Will Go On

Şimdi, bu adamı, diğer 2 kalecisi son derece sıradan olmasına rağmen, bütün dünya kupası boyunca kulübede tutan Capello'ya "hoca" diyeceksek, kadrosunda Given gibi bir adam varken Joe Hart'ın potansiyelinin farkına varan Mancini'ye ne diyecez. "Capello adam değil" söylemine girmeyeceğim ama bu köy geçen sene gözükmüştü, Mancini'ye de bu sezon kılavuz gerekmedi. Bu akşam, Hart kurtardıkça, ben de Given'ın Arsenal'e gelme ihtimalini hayal ederek keyiflendim tabi ki. Mirror başta olmak üzere İngiliz basını bu ihtimalin oldukça kuvvetli olduğu konusunda ısrarlı.

Yeni sezonun açılış maçı aslında geçen sezonun devamı bir maç gibiydi. Personel olarak hiç değişmeyen Tottenham'ın 4-4-2'si aynen sahadaydı ve ilk 11'de hiç bir sürpriz yoktu. Redknapp, klasiğini sergileyip, City'i Lennon ve Bale ile yıkmayı denedi ancak forvetlerinin sezonu henüz açmamış olmayışı Spurs'ü olası bir galibiyetten etti.

Rakip City'nin ise, kadrosunda gittiği yenilenmeye rağmen yine orta sahadaki verimsiz görüntüsünü sürdürdüğünü gördük. Toure'nin gelişiyle ofansif görevleri artan Barry, maalesef, bu görevi kaldıracak oyun görüşüne sahip bir adam değil. Son 2-3 senedir, kendisinin Lampard, Gerrard, Fabregas seviyesine çıkması bekleniyor ancak, bana göre, kendisi bu beklentiyi hiç bir zaman karşılayamayacak. Ona ek olarak, yüz milyonlarca pound para harcadıktan sonra City'nin sahaya hala Wright-Philips ile çıkıyor olması ayrıca düşündürücü.

Biliyorum, her iki takım taraftarları da, fazla dillendirmeseler de, içten içe ligi kazanmanın hayallerini kuruyorlar. Daha ilk maça bakıp bir takım kesin sonuçlara ulaşmak istemiyorum ancak Tottenham ve City'nin, bu sene, geçen sezonki performanslarının üzerine çıkmalarını beklemiyorum. Özellikle Spurs, Şampiyonlar Ligi'nin ağırlığını Eylül, Ekim aylarında üzerinde fazlasıyla hissedecek. City ise o kadar transfere rağmen, hala heyecan verici bir takıma dönüşmüş değil. Bugün de gördük ki, bu konuda bırakın 4 büyükleri, Tottenham'ın bile gerisindeler.

O değil de, Given lazım değilse, bir zahmet kendisini salıversinler..

Yeni Sezon, Galatasaray, Adnan Polat

Konuk yazarımız Erdal Pazı'dan eskileri unutmayalım, yenilerine hazır olalım temalı bir sezon öncesi yazısı:

Galatasaray taraftarları arasında çocukluğunu 1980'lerde yaşayan bizim jenerasyon için, gözümüzü futbola yeni açtığımız dönemlerde yaşadığımız, Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finalinin yeri ayrıdır. Avrupa'da, şimdilerdeki San Marino muamelesine maruz kalan bir ülkenin takımının, 1 numaralı kupada son dörde girmesi olağanüstü bir olaydı elbette. Tanju'lu, Prekazi'li, Uğur'lu, Cüneyt'li, Simoviç'li o kadronun, futbolu bu kadar sevmemizde ve bu kadar yürekten Galatasaraylı olmamızda katkısı büyüktür. Derwall ile değişen futbol sistemimiz ve yakalanan başarılı jenerasyon ile Galatasaray bir devrim yaratmıştı Türk Futbolunda. "Avrupalı" etiketini o dönemden başlayarak hakeden Galatasaray ve Galatasaray taraftarı için de Avrupa'da başarılı olmanın anlamı her dönem farklı olmuştur.

90'lı yıllara baktığımızda Şampiyonlar Ligi'nin gediklisi olan, Avrupa'da çıtayı giderek yükselten ve en nihayetinde 2000 yılında adını Avrupa'nın en tepesine yazdıran bir takımın taraftarı olarak, 2000'li yıllarda yaşananlar oldukça can sıkıcı elbette. Merhum Özhan Canaydın, 5 yıllık başkanlık döneminde yaşattıklarıyla, sportif anlamda Galatasaray tarihinin en başarısız başkanlarından biri oldu kuşkusuz. Ama en acısı yukarıda anlatılan Avrupa geleneğini sona erdirmesi olmuştur herhalde. Avrupa kupalarına katılamamak, Tromsö gibi takımlara elenmek gibi utanç verici olayları tecrübe ettik bu dönemde. İşte böyle başarısız bir başkanın ardından göreve gelen Adnan Polat, bu avantajı maalesef kullanamadı. Hem de başkanlık döneminin ilk senesinde şampiyonluğa ulaşarak çok iyi bir başlangıç yapmasına rağmen, ikinci sezonunun başlangıcından itibaren aldığı ya da engel olmadığı hatalı kararlarla uçurumun kenarına doğru yürümeye başladı.

Evet, her şey çok güzel başlamıştı oysa. İlk sezonda bitime 6 hafta kala alınan radikal karar ve Cevat Hoca'yla kazanılan şampiyonluk çok önemliydi Galatasaray için. Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılma biletini alamasa da bir eleme turunu geçmesi halinde Şampiyonlar Ligine katılabilecekti takım. 16 takım arasında çekilebilecek en iyi kuralardan birinin, Steau Bükreş'in, çekilmesi yüzleri güldürmüştü. Adnan Sezgin tarafından keşfedilen ve Leverkusen! dışında hiçbir büyük takım tecrübesi olmayan bir hocaya emanet edilen kadro, Steau Bükreş'e elendiğinde, hasar gerçekten çok büyüktü. Hoca, kredisini daha sezon başında büyük ölçüde yitirirken, takım da kendine olan güvenini kaybetmişti.

Sezon ortasında şampiyonluk hedefinden uzaklaşan takımda, bir anda yaratılan Kadıköy'de Uefa Kupası finali oynama hedefi de Hamburg maçıyla son bulurken bunun bedeli, sezon ortasında göreve getirilen bir Galatasaray evladının kellesinin uçmasıyla ödenecekti. Galatasaray'da eski değerleri harcayarak kendini kurtarma modelinin mimarı merhum Özhan Canaydın, Fatih Terim ve Gheorge Hagi'yi harcamıştı o karanlık 5 yıllık dönemde. Asbaşkanı Adnan Polat da bu halkaya Galatasaraylıların efsane kaptanı Bülent Korkmaz'ı eklemiş oldu.

Hem Galatasaray hem de Adnan Polat için çok kritik bir sezondu 2008-2009 sezonu ve hedeflerin birer birer yitirilmesiyle son buldu. Takım, Uefa Kupası'na yürürken en kritik Hamburg maçı öncesi elde kalan son stoper Meira'nın satılması ve turun ilk maçtaki avantajlı skora rağmen Sami Yen'de hediye edilmesi önemli bir yönetim hatası olarak belleklerde yer etmişti. Ama sezonun en yanlış kararı kuşkusuz Galatasaray gibi bir takımın Skibbe gibi tecrübesiz bir hocaya emanet edilmesiydi. Bu yargıya Adnan Polat da varmış olacak ki, yeni sezonda ilk iş dünyaca ünlü teknik adam Frank Rijkaard'ı takımın başına getirdi. Transfer sihirbazı ünvanlı Haldun Üstünel'in flaş transferleriyle Galatasaray tarihinin en kaliteli olduğu göreceli olsa da tartışmasız en pahalı kadrosu kuruldu. Beklenti gerçekten çok büyüktü ve takım da bu beklentilere cevap verecek nitleikte olağanüstü bir başlangıç yaptı sezona. Tıpkı bir önceki sezonda olduğu gibi sakatlıklar ve takım içi uyumsuzluklar sebebiyle sezonun ikinci yarısından itibaren inişe geçen takım, gene tüm kulvarlarda birer birer havlu atarak sezonu tamamladı. Bu sefer fatura, flaş transferleri yapan Haldun Üstünel'e kesilirken, 2 sezon evvelki başarısızlığın mimarı Adnan Sezgin küllerinden doğarak geri geldi.

Evet, Galatasaray taraftarı olarak şu anda içinde bulunduğumuz süreç ise o Adnan Sezgin'in yeni icraatlarını sabırla beklemek. Bu arada unutmadan, tıpkı Meira olayı gibi geçen yıl da en kritik Atletico Madrid maçı öncesi Nonda'nın takımdan gönderilmesi ve takımın bu maça forvetsiz çıkması sonucunda elenmesi gene bir not olarak düşüldü hafızalara. Geride kalan 3 sezona baktığımızda Adnan Polat'ın sportif anlamda çok başarısız bir başkan olduğunu ve selefinden pek de farklı bir tablo çizemediğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Ve 4.sezonunun da böyle geçmesi halinde muhtemelen son sezonu olabileceğini de. Adnan Polat özlediği ve özlettiği başarılara kavuşmak istiyorsa bu sezon mutlaka, ama mutlaka Aslantepe'de şampiyonluk kupasını kaldırmalıdır. Bu başarıldığı takdirde, 3 yıl gecikmeyle de olsa takım Şampiyonlar Ligi'ne kalabilir ve yeni stadın vereceği hava ve coşkuyla Galatasaray 2000'lerin başındayken sona eren o ivmeyi yeniden kazanabilir. Bu sayede Rijkaard gibi bir teknik adamın yeteneklerinden ve tecrübelerinden daha fazla yararlanma imkanını bulabilir Galatasaray. Rijkaard ise göreve getirilmesindeki amaç olan uzun vadeli planları daha rahat uygulayabilir bu sayede.
2010-2011 sezonu her şeyiyle çok ama çok kritik bir sezon Galatasaray için, ama Adnan Polat için anlamı çok daha büyük. Bol şanslar Galatasaray, bol şanslar Başkan.

Açıyoruz

Premier Lig, tam 1 saat sonra, Tottehham-Man City maçıyla açılıyor. Geçen seneki Şampiyonlar Ligi savaşının iki tarafının karşılaştığı açılış maçı gayet çekişmeli bir maç olmaya aday.

Geçen seneki savaşın galibi sıfatıyla bu akşamki maçın ev sahibi Tottenham maçın favorisi gibi dursa da, Spurs'un sezona Everton yaparak* başlayacağını düşünenlerin sayısı da az değil. Ben, Tottenham'ın sezona kötü başlaması için herhangi bir sebep göremiyorum ancak geçen sezona 6 yiyerek başlayan Everton'ın da, böyle berbat bir başlangıç için görünür bir sebebi yoktu. Aklıma gelen tek senaryo, Spurs oyuncularının, geçen sezon başına göre beşe katlanan beklentinin altında ezilmeleri olabilir.

Bu yazı, Redknapp karakteristiğine oldukça aykırı olarak sessiz geçiren Spurs'un, City gibi takım uyumunu sağlama derdi yok. Transferde şu ana kadar sadece Brezilyalı Sandro ile anlaşan Spurs'un sahaya geçen seneden farklı bir diziliş ve taktikle çıkması benim için sürpriz olur. Özellikle kendi sahalarındaki bu maçta City'nin üzerine gidip oyunu domine etmek isteyeceklerdir.

Spurs'ün aksine City, İngiltere'de transfer döneminin en hareketli takımıydı. Toure, Silva, Boateng ve Kolarov ile el sıkışan takım, Balotelli ve Milner transferlerini de bitirmenin eşiğinde. Tüm bu hareketliliğin sonucu olarak City'nin sezona biraz çalkantılı başlaması olası. An itibariyle lejyonerler kışlasından farksız haldeki kadrodan bir takım ortaya çıkması zaman alacaktır. Bunun başarılacağının da garantisi yok gerçi. Aynı Tottenham gibi City'nin de sezona kötü başlayacağını iddia edenlerin sayısı az değil. Mancini, bu akşam geçen seneki takıma benzer bir dizilişle sahaya çıkar da yeni transferleri takıma yavaş yavaş yedirme yoluna giderse pek şaşırmayacağım.

Ligin ilk maçı olduğu için çok fazla maç öncesi analiz olayına girmek istemiyorum çünkü her iki takımın da hazırlık maçlarını izlemedim. Maç ile ilgili istatistiklerden gözüme çarpanlar da, iki takım arasında ligde oynanan son 12 maçın 11'ini Spurs'ün kazanması ve Premier Lig başladığından beri City'nin en çok mağlup olduğu kulübün Tottenham olması. Yine de siz son dakika bahisi oynamayın. İlk maçtır ne olacağı belli olmaz.

*Everton yapmak: Parlak bir sezonun ardından, bir sonraki sezona kötü başlamak

Bom!!

Aşağıdaki resim medyamızın güzide gazetelerinin birinin internet sitesinden 1 ay gibi bir sürede alınmış görüntülerden oluşmakta. Bu görüntüleri almaktaki amacım ise transfer haberlerinin saçmalığına dikkat çekmek filan değil.

Spor bloglarının ortaya çıkıp, bizi basiretsiz, cahil ve kelime dağarcığı 200 sözcükten oluşan adamların elinden kurtarışına ne kadar şükretsek azdır. Bombalar götürsün sizi emi..

12 Ağustos 2010 Perşembe

5 Ateşten Gömlek

5- Bernd Schuster: Avrupa'da sezonun en ilgiyle beklediğim takımlarından birisi Beşiktaş. Denedikleri şeyin (isimli hoca+şöhretli transflerler) riskli olduğunu biliyoruz (bkz: geçen seneki Galatasaray). Bu tip projeler, geleneğinde pahalı transferler olmayan kulüplerde özellikle tehlikeli bir hal alıyor. Öte yandan Schuster, böyle bir işin altından kalkacak tecrübeye sahip; kariyeri boyunca hem küçük hem de büyük takımlarla bir takım başarılara ulaşmayı başarmış, "winner" bir hoca. Bana göre, kendisinin önündeki en büyük engel, aynı Rijkaard örneğinde olduğu gibi kulüp yönetimi ve bizim küçük kafalı futbolcular olacak.

4- Luigi Delneri: Küçük takımlarda başarılı olmuş hocaların, büyük takım maceraları pek bir çetrefillidir. Hele ki, söz konusu büyük kulüp, geçmişin şaşaalı günlerine dönmeye çalışan Juventus ise, Del Neri'nin giydiği gömlek alev alev değildir de nedir? Benim 10 sene öncesinden hatırladığım Juve, sağlam organizasyonu olan, ne yaptığını bilen bir kulüptü. Serie A'ya geri dönüşlerinden beri ise ne yapmaya çalıştıklarını anlayan olmadı. Ne transferde, ne saha içerisinde dikiş tutturamadılar. Bu noktada, geçen sezonun Serie A'daki flaş teknik adamı olan Delneri onlara nasıl yardımcı olur hiçbir fikrim yok. Delneri, kendi felsefesi olan kanat hücumlarına dayalı futbolu, Juve'nin yetersiz kadrosuna nasıl oynatır orasını da bilmiyorum. Tek bildiğim, geçen seneki Juventus'tan daha kötü bir takım ortaya çıkaramayacağı. Umarım Juve'nin Avrupa arenasına dönüşünün gerçekleştiği bir sezon olur.

3- Jose Mourinho: Geçen sene hiçbir şey kazanamamış Real ve geçen sene her şeyi kazanmış Mourinho'nun buluşması belki çok da ateşten bir yakınlaşma olmayabilir. Nitekim, 200 milyon euro harcayıp, bir şey kazanamayan Real zaten moral olarak dibe vurmuş durumda. Mourinho'nun buradan sonra gideceği yön sadece yukarısı olur gibi duruyor. Tabi işin bir de Jose'nin kariyeriyle ilgili tarafı var. Şu ana kadar eline aldığı bütün görevleri tamamlayıp bırakan (Chelsea-ŞL hariç) Portekizlinin önündeki ilk hedef, Barcelona'nın İspanya Ligi'nde yarattığı dominasyonu kırmak. Bunun oldukça zor bir görev olduğunun sanırım hepimiz farkındayız. Ama Mourinho'nun elinde de bunu başarmak için gerekli kadro ve bütçenin olmadığını da kimse söyleyemez. 1,5 senedir süren Cescgate'ten sonra bilin bakalım Mourinho'nun bu yoldaki bir numaralı destekçisi kim?

2- Roy Hodgson: Geçmişini arayan kulüp? Kuçük takımlarla başarılı olmuş hoca? Ateşten gömlek? Buyrun İngiltere'nin Juventus'una o zaman... Delneri'nin devraldığı sportif enkaza ek olarak Hodgson, bir de psikolojik enkaz devralıyor. Şu ana kadar krizi iyi yönettiğini söyleyebiliriz. Önce Gerrard, sonra da Torres'in Liverpool'da kalması kesinleşti. Mascherano gidici gibi duruyor. Nitekim Hodgson, bugün Poulsen'e imza attırdı. Premier Lig'de ilk 4 yarışının hiç olmadığı kadar çetin olacağı bu sezonda, Hodgson'ın Liverpool'u tekrar ilk 4'e sokması bence iyi bir sonuç olur, ancak bunu siz, 20 yıldır şampiyonluk bekleyen taraftara sorun. Bu açıdan, bana göre Hodgson, Avrupa'daki en sıcak 2. gömleği giymiş durumda.

1- Rafael Benitez: Mourinho çok terleyen bir arkadaş olsa gerek, onun çıkardığı gömlek hep cayır cayır yanıyor. Ancak Benitez'e bıraktığı mirasla o bile kendisini aştı. Geçen sene elini attığı her kupayı kazanan Mourinho'nun koltuğuna oturan Benitez'in, Avrupa'nın en ateşten gömleğini giydiği konusu sanırım tartışma götürmez. Yeni kulübünde Rafa'dan minumum beklenti, Seria A dominasyonunu sürdürmesi olacak. Bu konuda şansı var, ki Milan ve Juventus kendisine rakip olacak kadrolara hala sahip değiller. Ha Ranieri, geçen sene tamamlayamadığı maratonu, bu sene önde bitirirse, Benitez'e hayatının kazığını atmış olur. Avrupa'da ise erken çıkış bekliyorum Benitez'den. Bilmiyorum neden.

10 Ağustos 2010 Salı

Yakışır

Bana göre, Reina ve VDS ile birlikte Premier Lig'in en iyi 3 kalecisinden birisidir Given. Bu sayfalarda da kendisinin, Arsenal'a transferi hayalini kuran yazılara denk gelmişsinizdir mutlaka.

Given'ın, City gibi oyuncu satmak için hiçbir gerekçesi olmayan bir takımda oynuyor olması, onu isteyen kulüpler açısından büyük bir dezavantaj. Ancak, Mancini'nin kaleyi Joe Hart'a emanet edeceğinin sinyallerini vermesi işleri biraz değiştirmiş gibi gözüküyor. Her ne kadar Mancini, bu kararı ligin ilk maçından önce vereceğini ve uzun maratonda her iki kalecisine de ihtiyacı olduğunu açıklasa da işin aslı bu kadar da kolay değil.

Hafta sonu Daily Mirror, "exclusive" etiketi altında, Joe Hart'ın City kalesini alması durumunda Given'ın kulüpten ayrılacağını ve İrlandalı'nın ilk taliplisinin Arsenal olduğunu belirten bir haber yaptı. İlk etapta, Mirror'ın klasik transfer spekülasyonlarından birisi gibi gözüken bu haber, bugün Given'ın The Sun'a yaptığı açıklamalardan sonra bendenize "acaba?" dedirtti. Nitekim Shay Given, bugünkü röportajında, yedek kalması halinde takımdan ayrılacağını doğrular nitelikte açıklamalar yapmakta.

Mirror, City'nin satmaya yanaşmaması halinde Given'ı kiralamayı deneyeceğini de yazmış, ancak Mancini bu hafta sonu İrlandalıyı ilk onbir çıkarırsa tüm bu söylentiler çöpe gidecek. Tabi Arsenal taraftarı kaleci konusunda öylesine çaresiz ki, her türlü dedikodu kulaklara Mozart gibi gelmekte.

Yazık Oldu

Ligin başlamasına 5 gün kala, Martin O'Neill kapıyı çekip çıktı ve hem kendisine, hem de projesine yazık oldu. O'Neill'ın geçen sezon sonu ayrılacağına dair söylentiler vardı ve hatta başarılı teknik adamın adı Liverpool'la uzun süre anıldı ancak sanırım kimse böyle zamansız bir istifa beklemiyordu. Her ne kadar ayrılığın resmi nedeni açıklanmadıysa da, Martin O'Neill gibi aklı başında bir adam, 4 yıldır büyük bir istikrarla Premier Lig'in büyük bütçeli takımlarıyla kapıştırdığı Aston Villa'yı böyle zamansız bırakıyorsa, ortada mutlaka ciddi bir sebep vardır.

İngiliz medyası gibi benim de aklıma ilk gelen, kulüp yönetiminin, kendisine vaat ettiklerini yerine getirmemesinden dolayı O'Neill'in istifayı bastığı. 3 sezondur ligi 6. bitiren takımını bir üst seviyeye çıkarma arzusunda olan O'Neill, bırakın takımı takviye etmeyi, geçen sene Barry'i kaybettikten sonra, bu sene de James Milner ve Ashley Young gibi oyuncularını bile elinde tutmakta zorlanıyordu. Hatta James Milner'ın, City'e satışının kesinleştiğini ve bunun üzerine istifanın geldiğini söyleyenler bile var. Kulübün patronu Randy Larner'in, City'den gelen astronomik teklifleri değerlendirmesi belki normal, ancak transfer gelirlerinin, O'Neill'e bütçe olarak dönmemesi sıkıntıyı yaratan konu olabilir. Belki de O'Neill, yıldız oyuncularını birer birer kaybettikten sonra takımı bir üst seviyeye çıkarmanın imkansızlaştığını ve bu şartlar altında Villa'nın başında kalmasının anlamsız olacağını düşünmüş olabilir. Eğer ayrılığın sebebi gerçekten bu konuysa, bu durumda her iki tarafın da haklı olduğu noktalar olduğunu söyleyebiliriz. City'i bir yana koyarsanız, neredeyse Premier Lig takımlarının tamamı bu sezon ellerini ceplerine atmadılar, ki buna Man Utd, Chelsea gibi devler de dahil. UEFA'nın yeni kriterlerinin ufukta gözüktüğü bu günlerde sanırım herkes finansal tabloları denkleştirmenin peşinde.

Sebep ne olursa olsun, bu istifanın zamanlamasının Aston Villa'yı zor duruma soktuğu kesin. Takımı, lige yardımcı antrenör Kevin MacDonald sokacak ve O'Neill, yerine birisi bulunana kadar ona her türlü yardıma hazır olduğunu açıkladı. Ancak, tüm Avrupa'da liglerin başlamasına kısa bir süre kala, Villa yönetiminin boştaki hocalardan biriyle anlaşmaktan başka çaresi yok gibi gözüküyor. İlk etapta akla gelenler; Boro'yu küme düşüren Southgate, Bolton'u az daha küme düşüren Gary Megson, West Ham'i az daha küme düşüren Zola, City ve Fildişi maceraları hüsranla biten Eriksson. Onlardan başka Alan Curbishley ve Bob Bradley de ilk etapta adı geçenler arasında. Villa, 1 ay önce Fulham'a imza atan Mark Hughes'u da kılpayı kaçmış oldu bu arada.

O'Neill'in Villa'sı ligin heyecan verici takımlarından biriydi. Tarafsız futbolsever açısından talihsiz bir istifa oldu. Villa'nın buradan sonra bir gerileme dönemi yaşayacağı kesin. O'Neill'ı ise, yakın gelecekte Ferguson yada Wenger gibi efsanevi hocaların koltuğunda görmemiz olası.

8 Ağustos 2010 Pazar

Hepsi Bir Arada

Premier Lig 2010/11 formaları.. (Henüz ortaya çıkmayan Wigan deplasman forması hariç)

Resmen Açıyoruz

Bizim de bir TSYD kupamız vardı. Galatasaray'ın üstüste 3. defa kazanmasının ardından, Fenerbahçe'nin hocaları daha sezon başlamadan yıpranmasın diye ortadan kaldırdılar güzelim turnuvayı. Fena mı olurdu şimdi 3 büyükler birer maç yapsalardı da gelirini hayır kurumlarına dağıtsaydık. Toplam sosyal faaliyetleri, arada sırada hasta bir çocuğu kaptanla tanıştırmaktan öteye geçemeyen kulüplerimiz de yaralı bir parmağa işemiş olurlardı.

Bizimkiler işemeyedursunlar, akşama İngiliz futbol sezonunun resmi açılışı var. Son 14 Community Shield maçının 12'sinde Chelsea ve Man Utd ikilisinden en az birisi boy göstermiş, ki bu iki takımın son yıllarda ligi domine edişinin bir başka göstergesi. Özellikle Man Utd toplam 22 CS oynamış; sadece 90'lı yıllarda çıktıkları final sayısı da 7.

Bu akşamki maç öncesi her iki takıma baktığımızda, ikisinin de sakat ve formsuz oyunculardan yana dertli olduğunu görüyoruz. Chelsea'nin hazırlık dönemi pek iyi geçmedi. Önce Hollanda'da, sonra Almanya'da oynadıkları hazırlık maçlarının tamamını kaybettiler. Takımda Cech, Bosingwa ve Alex sakat; Drogba ve Carvalho ise hazır durumda değiller. Ancelotti, bu akşamki onbiri 'Hilario, Paulo Ferreira, Ivanovic, Terry, Ashley Cole, Essien, Mikel, Lampard, Kalou, Anelka, Malouda' şeklinde açıkladı. Yeni transferlerden de Benayoun oynabilecek durumdayken, Ramires henüz hazır değil.

United, Chelsea'ye nazaran skor anlamında daha iyi bir hazırlık dönemi geçirmiş gibi gözükse de oynadıkları ekipler Chelsea'ninkilere nazaran oldukça zayıftı. United'ta Ferdinand, Rafael, Fabio, Evra, Carrick, Obertan ve Anderson bu akşam forma giyemeyecek isimler. Buna ek olarak Ferguson, Owen ve Rooney'in birer yarı oynayacağını da açıkladı. Manu'nun maça 'Van der Sar; Neville, Vidic, Evans, O’Shea; Valencia, Fletcher, Scholes, Nani; Owen, Hernandez' onbiriyle çıkması olası. Yeni transferlerden Hernandez'in ilk onbir çıkması beklenirken, Smalling de Ferguson görev verirse forma giyebilecek.

Kestirmesi zor bir maç olsa da, Chelsea'nin henüz lige hazır olmadığını ve Dünya Kupası'nın etkisini, rakibine nazaran daha ağır hissetiğini göze alırsak, bu akşam sahada daha diri bir United göreceğimizi söyleyebiliriz. Bu enerji, Chelsea'nin tecrübeli onbirini devirmeye yeter mi orası tartışılır. Chelsea, ilk yarıda oyunu domine eder ve goller bulursa maçı koparabilir, aksi halde maçın sonuna doğru zorlanacaklardır. Maç gazozuna olsa da, her iki teknik adam da yeni sezona moralli girmek adına kazanmak isteyecektir. Hayırlısı olsun.

Şaka Gibi


Legia Varşova 5 - 6 Arsenal

Skora bakan maç penaltılarla sonuçlandı zanneder. Maalesef bu skor 90 dakikanın skoru. Arsenal, sezonun başlamasına 1 hafta kala, bir maçta birbirinden saçma 5 gol yemeyi başardı. Dünkü analizde defansif sorunlardan bahsetmiştim ancak bu kadarı biraz fazla oldu. Defans dörtlüsü kabus gibi bir maç oynadı. Fabianski, bir kez daha, neden bir an önce kendisine başka bir meslek dalı seçmesi gerektiğini bize gösterdi. İşin ironik tarafı ise, 5 gol yenilen maçta, Arsenal'in Chamakh hariç yedeklerden oluşan hücum hattının 6 gol bulmayı başarması.

Bu maçın skoru ve zamanı daha yerinde olamazdı. Sezonun başlamasına 1, transferin bitmesine 3 hafta kala, bir takım önlemleri almak için tren kaçmış değil. Umuyorum Wenger, treni sadece izlemekle yetinmez..

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Ne Değişti?

İlk senemize Arsenal analiziyle başladığımız gibi 2. yılın da ilk yazısı bu konuyla ilgili. Nitekim, bu seneki sezon öncesi analizinin zamanı gelmiş bulunmakta. Transferin bitmesine daha 3 hafta var ve hala takımın çehresini tamamen değiştirecek bir transfer yapılması olası. Böyle bir ihtimal gerçekleşirse bütün bu analizi baştan yazmak zorunda kalabiliriz. Ancak, Wenger'in transfer yapma konusundaki tutumunu düşünürsek, böyle bir beklenti içine girmenin biraz fazla iyimser olacağı da bir gerçek. Arsenal'in şu anki kadrosuna baktığımda benim aklıma tek bir soru geliyor, bu analizi de bu soruya dayandıracağım: "Ne Değişti?"

Japon Kale
Arsenal'de geçen seneye göre değişmeyen şeylerden en korkutucusu tabi ki kaleci mevkii. Yazıya bu konuyla başlamak istiyorum çünkü 31 Ağustos itibariyle Wenger hala kaleci almadıysa, bu analizin buradan sonrasını okumanıza gerek yok. Nitekim, kalecisi olmayan bir takımın sahada ne yapıp ne yapmadığını konuşmanın da pek bir anlamı yok. Deloitte'e göre dünyanın en zengin 2. futbol kulübü olan Arsenal'in, 10-15 milyon pound harcayıp kalesini garantiye almamaktaki ısrarını anlayan varsa bana da anlatsın. Wenger, transferde harcadığı paranın karşılığını almak istiyor; iyi güzel de, 37 yaşındaki Schwarzer'a £3m önerip bu seneyi geçiştirmek paranın karşılığını almak mı? Yoksa Neuer'e, Hart'a £15m versek önümüzdeki 10 sene boyunca daha çok mu 'karşılık' alırız. Belki biraz ileriye gideceğim ancak 'kaleci' meselesi, Wenger'in Arsenal'deki konumunu bile etkileyecek potansiyele sahip. Geçen seneki korku filminden sonra, Wenger yeni sezona bu konuda hiçbir şey yapmadan girer de, kaleci hataları yine Arsenal'in sezonunu baltalarsa taraftarın tepkisi hiç olmadığı kadar sert olabilir. Bana göre, Almunia ve Fabianski'nin Arsenal takımında hiçbir geleceği yok. Bu ikilden bir an önce kurtulup, Schwarzer tipinde bir tecrübeli kaleciyle 1-2 sene devam edilip, sonrasında kale Szczesny'e teslim edilebilir. Hatta Wenger, istiyorsa bu sezonu bile Szczesny-Mannone ikilisiyle bile oynayabilir. Yeter ki Almunia-Fabianski rezilliği bir kez daha yaşanmasın.

Rotasyona Doyamayanların Hücum Hattı
Olumsuz kaleci açılışından sonra, geçen seneye nazaran olumlu yönde değişen yegane yer olan hücum hattına zıplamak istiyorum. Geçen yıl RVP'nin sakatlanmasından sonra, devre arasında forvete takviye yapmayan Wenger'i çok eleştirdik. Takımın Bentdner'e muhtaç kalışı, bir sezonun daha kupasız kapanmasının sebeplerinden biri oldu. Wenger, biraz geç de olsa, hücum hattını takviye etti ve 2 sene boyunca kovaladığı Chamakh'ı bedavaya Arsenal'e kazandırmayı başardı. Chamakh'ın bedavaya gelmesi başarılı bir transfer gibi gözükse de, geçen sezon devre arasında, Bordeaux fiyatı £5m'a kadar çekmişken Chamakh takıma katılsaydı, Arsenal'in sezonuna nasıl bir etki yapardı bilmiyoruz. Chamakh sayesinde, sadece ligi 2. bitirmeyi başarsalardı bile 1 basamağın getirdiği yayın geliri farkı bu oyuncunun bonservisinin yarısını öderdi.

Varsayımları bırakıp şu an elimizdeki malzemeye baktığımızda, Arsenal'in elinde zengin bir hücum hattının olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki dizilişte 1-2-3 diye sıralanan oyuncular, her bölgenin muhtemel adayları ve onların, bana göre, seçilme sırasını gösteriyor. Yani bu tabloya göre, Arsenal'in ideal onbirinde Chamakh sağda, RVP ortada ve Arshavin solda görev yapacak. Buraya yapılan takviyede hem ileri uçta hem de sağda oynayabilen Chamakh'ın seçilmesinin sebebi de, RVP kendi klasiğini tekrarlayıp sezon içinde sakatlandığında, forveti rahatça doldurabilecek bir oyuncuya duyulan ihtiyaç. RVP, bitiricilik konusunda Chamakh'a nazaran daha etkili olduğundan büyük ihtimal ileri ucun ilk adayı o olacaktır. Zaten, sağ açık Chamakh'a pek yabancı bir yer değil, zaten kendisi Bordeaux'taki kariyerinin büyük bölümünü benzer bir görevle geçirmiş bir arkadaşımız. Onun katılımıyla oluşan ileri üçlüye baktığımızda, Wenger'in, maç içerisinde hucüm rotasyonlarına bolca baş vuracağını da söyleyebiliriz. RVP ve Arshavin, sıklıkla sağ kanada gelmek suretiyle Chamakh'ı, hava hakimiyetini kullabileceği ceza sahasına yollamaya çalışacaktır.

Arsenal ileri üçlüsü, bence bu sezonun umut vaadeden bölgelerinden birisi. Chamakh hazırlık döneminde iyi bir görüntü çizdi. RVP kariyerinin en olgun döneminde. Arshavin'in geçen sezondan daha kötü olmasına imkan yok. Ancak, bu bölgeyle ilgili soru işareti, RVP'nin sezonun kaç ayını sağlıklı geçireceğiyle ilgili. Klasik RVP sakalığı gelip çattığında, Chamakh'ın varlığına rağmen sıkıntı yaşayabilir. Şöyle ki, eğer Chamakh RVP'nin yerine ileri uca geçerse, sağ kanatta ikinci tercih büyük ihtimal Walcott olacaktır. Senelerdir, ha oldu ha olacak diye baktığımız Theo biladerimiz, sonunda beklentileri karşıladığı bir sezon geçirir mi, yoksa 'saman alevi' performanslarından bir iki tanesini göstermekle mi yetinir bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey bu sezonun onun için kritik olduğu. Kendisi bekleneni veremezse, Chamakh'ı sağ açıkta tutup Bentdner'i ileri sürmek zorunda kalıyoruz ki, hoşgelsin saçlar, başlar, kaşlar yolmalar. Tabi ki, Vela ve Jay Emmanuel Thomas'ın patlama yapıp bu bölgedeki 3. seçenek haline gelmeleri gibi düşük bir ihtimal de yok değil. Özetle söylemek gerekirse, takım sağlıklı kaldığı sürece Wenger'in elinde istemediği kadar hücum alternatifi olacağı açık. Zaten, Arsenal'in senelerdir kupa alamayışının sebebi de bu bölgede yatmıyor.

Okeye 3. Aranıyor
Geçen sene çok bahsettik; bu sezona da aynı konudan bahsederek giriyoruz. Arsenal'in kupasız sezonlarının en önemli sebebi, orta sahasının topsuz oyunu oynayamayışı ve topa biraz fazla sahip olan rakiplere karşı resmen çökmesi (bkz: Barça eşleşmesi, ligdeki Man Utd ve Chelsea hezimetleri). Öncelikle söylemem gerekir ki, bu topsuz oyun meselesi sadece orta sahanın görevi olan bir konu değil. Takımın tamamında, top rakipteyken ne yapılması gerektiğiyle ilgili bir sorun var ve umuyorum yeni sezonda bu konuda bir takım gelişmeler sağlanacak. Yani, Barca'nın topu kaptırdığında aç köpekler gibi rakibe saldırmasının bir izdüşümünü Arsenal takımında da göreceğiz. En azından tok köpekler gibi saldırsınlar. Hatta şişman buldoglar gibi saldırsalar bile olur.

Arsenal orta sahasının, takımın sorunlu bölgesi olduğunu söylemem ile Fabregas ve Song gibi, takımın en formda iki isminin bu bölgede oynuyor olması çelişiyor gibi duruyor. Tabi ki sorun bu iki oyuncuda değil, onlara eşlik eden 3. adamın bir türlü bulunamamasında yatıyor. Hele ki, Cesc veya Song sakatlandığında, orta saha tamamen yol geçen hanına dönüyor. Cesc'siz takım fazla top kaybediyor, Song'suz ise kaybedilen topların doğurdu rakip hücumları zamanında kesmekte zorlanıyor.

3. adamın kim olması gerektiğiyle ilgili tartışmadan daha önce de bahsettik. Şu an için, bu soruya tek cevabım "Diaby ve Denilson hariç herhangi birisi" şeklinde. Cidden, Diaby, dünya üzerindeki en güvenilmez oyunculardan birisi ve Denilson'un Arsenal kadrosundaki varlığı beni, Barış Özbek'in Galatasaray'daki varlığından daha çok şaşırtan bir konu. Abu Diaby, Arsenal takımının barındırdığı sorunların vücüt bulmuş hali gibi. Kendisi, hücumda iyi top yapan, ancak iş savunmaya geldiğinde tembellikte sınır tanımayan, üstüne üstlük inanılmaz bireysel hatalarla bu güvenilmezliğini süsleyen bir arkadaşımız. Kaleci sorununu görmezden gelmeyi başaran Wenger, Diaby'nin bu halini de itinayla görmezden geliyor.

Bu 3. meselesinde aslında bayağı bir karamsardım ancak hazırlık dönemindeki Nasri'yi görünce az da olsa umutlanır oldum. 2 senedir, yavaş yavaş da olsa, kendini geliştiren Nasri, nihayet bir göbek oyuncusuna dönüştü galiba. Wenger'in bu sezon, orta saha 3.'sü görevini önce ona vermesini bekliyorum. Tabi bu görevlendirme, Arsenal orta sahasını defansif açından oldukça riskli bir konuma sokacak. Bu yüzden Nasri'nin, Cesc ve Arshavin'in yedeği olduğu ve orta sahaya sağlam bir transfer yapıldığı bir senaryo bana en ideali gibi gözükmekte ancak transfer ve Arsenal kelimelerini aynı cümlede kullandığım anda bile gülmeye başladığınızı görür gibi oluyorum. Bu bölgenin bu sezonki sahibi belki Ramsey olacaktı ancak kasap Shawcross sağolsun, onun ilk onbire yerleşmesi en az 1 sezon gecikmiş oldu.

Yazının başında bahsettiğim, "Ne değişti?" sorusunu orta saha için sorduğumuzda, MAALESEF, cevabım koca bir 'hiçbir şey' oluyor. Arsenal orta sahasının geçen seneden farklı bir görüntü vermesi için, elindeki oyuncuların gelişimi ve Wilshere ve Frimpong gibi gençlerin patlama yapmasına bel bağlamış durumda; ha tabi bir de, Cesc ve Song'un bacaklarına doğru üflenen dualara.

İki Sol Tek
Diyelim ki bir ayakkabı dükkanına girdiniz ve bir ayakkabının sol tekini deneyip çok memnun kaldınız. Peki sırf bu yüzden ikinci bir sol tek satın alıp, dükkanı sağ ayağınız çıplak terk eder misiniz? Wenger'in, bu transfer döneminde yaptığı da buna benzer bir şey işte. Vermaelen'den çok memnun kalıp, aynısından bir tane daha almak.

Basitçe açıklamak gerekirse, Arsenal savunmasının şu anki sorunu bir "azman"a sahip olmayışı. Teknik yönü kuvvetli iki savunma oyuncusuna sahip olmak tabi ki güzel ancak futbolun basit kurallarından birisi, savunmada fiziksel bir varlığın gereğini buyurmakta. Anlatmaya çalıştığıma gavurlar "presence" diyor da ben Türkçe'sini bulamıyorum. İri yarı, hava toplarına hakim, rakip hücum oyuncularını yıpratan ve onları varlığıyla bile rahatsız eden bir arkadaş. Yani Vidiç gibi, Puyol gibi bir şey. Wenger, büyük ihtimal bir stoper daha alacak ve umuyorum bu oyuncu yukarıdaki 'azman' profiline uygun bir arkadaş olacak. Böylece Koscielny'nin Vermaelen'in yedeği olduğu ve Djourou'nun yedek azman olduğu ideal bir senaryo ortaya çıkacak.

Arsenal analizlerinde genelde beklerden hiç bahsetmiyorum çünkü takımın belki en sorunsuz bölgesi kanat savunması. Tabi ki, hala gelişmeye açık bir takım konular var ancak yine de beklerden pek şikayet edemeyiz. Sağ tarafta Eboue'nin varlığı Sagna'nın sezon içerisinde ekonomik kullanımına olanak veriyori ki aynı şeyi, bu sezon solda Gibbs'ten de beklemek mümkün. Hatta, genç oyuncunun ilk onbir için Clichy'i zorladığı günler bile ufukta gözüküyor bence.

Tek tek baktığımızda, Arsenal'in savunma oyuncularının kaliteli olduğunu ve Wenger'in beklenen stoper transferini gerçekleştirdiği bir ortamda, takımın defansif sorunlarının personelden çok organizasyonla ilgili olacağını görüyoruz. Şöyle ki, an itibariyle Arsenal defans dörtlüsü ne önüne, ne de arkasına güvenebiliyor. Kalede ceza sahasındaki organizasyonu sağlama yetisinde bir kalecinin olmaması, özellikle duran toplarda büyük sorunlara yol açarken, orta sahanın topsuz oyundaki zaafı, Arsenal stoperleri ve Song'un, rakip takımın tüm hücum hattını 3 kişiyle göğüslemesine neden oluyor. Arsenal takım savunmasının şu anki haliyle, yapılan stoper transferi kim olursa olsun, geçen seneden çok farklı bir savunma hattı görmemiz zor gibi gözüküyor.

İki Yol Var Demiştin
Şu ana kadar genel olarak olumsuz bir analiz yapıyormuşum gibi gözüküyor. Ancak, unutmayalım ki, analizin temelinde "Ne Değişti?" sorusu yatıyor. Geçen sene binbir türlü sakatlıkla boğuşmasına rağmen, ligi uzun süre kovalayan ve Avrupa'da da fena bir performans göstermeyen bir takımdan bahsettiğimizi düşünürsek, bir şeyin değişmemiş olması çok da kötü bir senaryo değil. Takımın sağlıklı kalması ve yeni transferlerin katkısıyla Arsenal, başarılı bir sezon geçirip, kendini şampiyon bile bulabilir. Ancak, bu ihtimalin güçlenmesi için takımın önünde iki ihtimal var gibi duruyor. Ya Arsenal oynadığı futbola fiziksel bir yön katacak ve top ayağında olmadığında rakibi ısıran bir ekip haline gelecek ya da Barcelona gibi tekniksel mükemmelliğe ulaşıp rakibe topu göstermeyen bir oyun oynayacak. Takımın hangi yöne gideceğini ve bu sezonki taktiksel analizi yapmak için ligin başlamasını beklememiz gerekecek.