8 Temmuz 2010 Perşembe

Kült Kahraman

İngilizlerin "cult hero" diye bir tabiri vardır. Türkçe'ye çevrilmiş hali ne kadar anlamlı olur bilmiyorum ama kaba tabiriyle kulübün kültürüne işlemiş oyuncuları tarif etmek için kullanılır. Bir kulübün kült kahramanı olmak için süper yetenekli bir yıldız oyuncu olmanız yetmez, kişiliğiniz ve mücadelenizle bu noktaya tırnaklarınızla gelirsiniz. Kahraman olarak anılmak için, sahaya çıktığınız her maçta taraftara kendinizi kabul ettirmeniz, yenilgiyi asla kabul etmemeniz ve mücadeleyi asla bırakmamanız gerekir. Bir oyuncu bunları yaptığı zaman, taraftarla arasında özel bir bağ oluşur ve geçen yıllar nice yıldızları unuttururken, kült kahramanlar kolay kolay unutulmaz. Zaten her kulübün tarihinde de onlarca kült kahraman bulunmaz. Misal United için bu adam Cantona'dır, Arsenal için Bergkamp, Beşiktaş taraftarı Nouma'yı unutamaz, Galatasaray da Hagi'yi. Bu adamları özel yapan kaç gol atıp kaç asist yaptıklarından daha çok, sahadaki varlıklarının yarattığı etkidir.

Kült kahraman tanımından giriş yaptım çünkü Lorik Cana dediğiniz zaman aklıma ilk gelen şey bu. Sunderland ile çıktığı daha 2. karşılaşma olan Chelsea maçını, çatlak kolla tamamlayıp üstüne bir de maçın adamı seçildiğinde, Cana, Ağustos ayı bitmeden taraftarın gönlünü kazanmıştı bile. Takımın kaptanlığı, Steve Bruce taraftından kendine verildiğinde ise takvimlerde henüz Eylül yazıyordu. O noktadan sonra, Sunderland taraftarının, her maç, sahada ilk görmek istediği adam halini alan Arnavut oyuncu, daha sezonun yarısı gelmeden kulübün 'kült kahraman'ları arasına gireceğinin sinyallerini veriyordu.

Benim, Cana'yı 90 dakika dikkatli bir şekilde izlediğim ilk maç Kasım ayında, Arsenal'in 1-0 kaybettiği maçtı. O gün, Sunderland takımından aklımda kalan tek adam oydu, çünkü maçın büyük bölümü, üretmeye çalışan Arsenal orta sahası ile sürekli olarak ısıran kendisi arasında geçmişti. Kendi kendime "Ah ulan Wenger, Diaby'le Denilson'la uğraşacağına şöyle bir adam bulsanya" dediğimi hatırlıyorum. Tabi nereden bileyim ki Wenger, Cana'yı çoktan bulmuş bile.

Lorik Cana, ilk olarak, 2003 yılında, PSG kadrosunda genç bir oyuncuyken çekmiş Wenger'in dikkatini. O günden sonra Arsenal scoutları tarafından takip edilen oyuncunun transferi, Arsenal'in içine girdiği gençleşme projesi ve finansal kısıtlamalar yüzünden rafa kalkmış. 2005'te Marsilya'ya transfer olan ve 2 sene orda kaptanlık yapan Cana'nın ise, Premier Lig'e gelip Wenger'in takımına kök söktürmesi 6 yılını almış.

Cana'nın transferini ilk duyduğumda, gerçekten hiç bir şey anlamadım. Steve Bruce nasıl olurda en değerli oyuncusunu bırakırdı? Sunderland taraftarı buna nasıl izin verecekti? Premier Lig'in tepesindeki 4 külüp de defansif orta saha arayışındayken Cana nasıl olup da Galatasaray'a geliyordu? Ve nihayet geçen sene 5 milyon pounda aldığı adamı Sunderland nasıl oluyor da yine 5 milyon pounda bırakıyordu?

Tüm bu sorularıma, sağolsun, Steve Bruce cevap verdi:
Lorik'in oyun stili ve davranışları onu kaptanlık için doğal bir seçim yapmıştı ancak kendisi sezon öncesi kampına katıldığında, Avrupa'ya geri dönmek istediği çok açıktı. Sanırım, Türkiye'nin, Arnavutluğa yakın oluşu ve ailesini daha düzenli görebilecek olması ayrılışındaki en önemli faktör oldu.
Cana'nın ilk açıklaması da bunu destekler nitelikte:
Bu kulübe her şeyimle hizmet ettim ve Sunderland'i her zaman hatırlayacağım. Aldığım teklifle Avrupa kupalarında oynama şansı elime geçiyor ve aileme daha yakın olacağım. Bu kolay bir karar değildi. Umarım herkes anlayış gösterir.
Anlaşılan o ki, Cana, ailevi sebepler yüzünden İngiltere kulüplerine kapıyı kapamış. Onu bu noktada yakalayıp, "Lorikciğim gel bak İstanbul'da oyna, hem ailene de yakın" diyen Galatasaray yönetimine burdan teşekkür ediyorum. Galatasaray, Keita'dan kurtulup, Cana'yı kadrosuna katarak, 2 günde, karakter bakımından 2 gömlek yukarı çıkmış oldu. Bundan sonra tek isteğim, kendisinin kıymetinin bilinmesi.

1 yorum: