12 Temmuz 2010 Pazartesi

The End

Evet, Dünya Kupası bitti ve 30 günlük rüyadan uyanmış bulunuyoruz. "Abi Honduras-Şili maçını izledin mi?", "Yeni Zelanda ne dirençli takımmış ya", "Forlan gene yapıştırdı" muhabbetleriyle geçen akşamlara 4 yıllığına veda ediyoruz. Herkes oynanan futboldan şikayet etse de, bana göre dünya kupasının tadı başka hiçbir organizasyonda yok.

İspanya, dünya kupası yolculuğuna 3 yıllık insanüstü formunun ve Avrupa Şampiyonu ünvanının yardımıyla favori olarak başladı. Ancak, grup maçlarındaki görüntüsü, ben dahil herkesin aklına "acaba?" sorularını getirdi. İsviçre maçındaki etkisiz görüntüsünden sonra takım, yavaş yavaş toparlanıp klasik oyununu sahaya yansıtmaya başladıysa da, turnuva boyunca form tutamayan Torres'in eksikliğinde, hücum hattında bir türlü verimli olamadı. Del Bosque, Torres'e Paraguay maçına kadar sabretti ancak o maçta İspanya haddinden fazla terleyince, yarı finaldeki Almanya maçına Pedro'yla çıktı. O maçta İspanya hücumu daha dinamik bir görüntü çizse de, yine de golü bulmak için Puyol'un ekstra işler yapmasına ihtiyaç duydu.

Hollanda'dan daha önce bahsettik. Turnuvanın oyun ve taktik olarak belki de en istikrarlı takımı portakallardı. Bert Van Marwijk'in takımı devralışından sonra her geçen gün daha da pragmatik bir futbol oynayan Hollanda, dünya kupasında da bu gidişatını korudu. Grup maçları bitip rakipleri zorlaştıkça, Hollanda Milli Takımı'nın tarihinde hiç olmadığı kadar fiziksel ve savaşçı bir görüntüye büründüğünü gördük.

Hollanda ve İspanya'nın finale gelirken oynadıkları futbol, bizim medyamızın, sahaya dizilişlere bakarak yorum yapan %99'luk bölümünün ne kadar büyük yanlışlarda olduğunun kanıtı gibi. Nitekim, kağıt üzerinde 4-2-3-1 formasyona sahip iki takımın sahaya koydukları futbol gece ve gündüz gibi birbirinden farklı.

Dün akşam Del Bosque, Pedro'lu takımına; Van Marwijk de, Van Der Wiel ve Den Jong'un geri döndüğü ideal onbirine sadık kalarak sahaya çıktı. Hollanda'nın geriye yaslanıp başladığı maçtaki ilk amacı, Xavi-Villa ve Iniesta-Villa kanallarını kapatmaktı. İlk yarı ilerledikçe yavaş yavaş defans hattını öne doğru çıkaran portakallar, maçı orta sahaya sıkıştırıp burada oynadıkları sert futbolla İspanya'nın yıldızlarını tamamen yıldırmayı denedi. Buna karşılık İspanya Alonso, Busquets ve Xavi üçlüsünden birini, Robben tehlikesine karşı sürekli olarak Capdevilla'nın yardımında tutarak, öne doğru çıkmaya başlayan Hollanda savunmasını derinlemesine yaran paslarla Villa'yı bulmaya çalışıyordu.

İlk yarı, "bozmak" için sahada olan Hollanda'nın planlarına daha uygun bir şekilde gelişince belki de dünya kupaları tarihinin en sıkıcı 45 dakikasını izledik. Her turnuvada, oynadıkları pozitif futbol ile tarafsızların sevgilisi haline gelen portakallar, bu dünya kupası boyunca Almanya ve İspanya'ya kaptırdıkları sempatiyi, finalde resmen harcayıp bitirdiler. Maçın hakemi Webb, belki erken bir kırmızı kartla final heyecanın üzerine limon sıkmak istemedi, ancak özellikle Van Bommel ve De Jong sahada kalmamak için ellerinden geleni yaptı. Hollanda ilk on birinin Sneijder ve Kuyt hariç tamamen sarardığı maç, kupa finalleri tarihinin en bol kartlı maçı oldu.

İlk yarıdaki korku filminden sonra, ikinci yarıda iki takımın hücum planlarının az da olsa sahaya yansımaya başladığına tanık olduk. Yorulan Hollanda'nın, orta sahadaki fiziksel gardının düştüğünün farkında olan Del Bosque, oyuna Navas'ı sokarak oyunu daha da geniş alana yaymaya çalıştı. Buna karşılık Van Marwijk, Kuyt'u yanına alıp Elia'yı sahaya sürerek, hem Navas'ın savunmasında hem de hücumda daha dinamik bir sol kanat elde etmeye çalıştı. Bu iki oyuncu değişikliğinin kanatlara doğru yaydığı oyundan yararlanan ise Hollanda oldu. Van Persie ve Elia'nın kanatlara yaptıkları koşuların zorladığı İspanya savunmasının göbeğini 2 kere yarmayı başaran Robben, bu pozisyonlardan birini değerlendirse maçı orada bitirebilirdi. Karşı tarafta ise Navas, yaptığı dripling ve ortalardan birinde Villa'yı golle burun buruna getirdi.

Maçın bitmesine 3 dakika kala Del Bosque, maçın penaltılara gitmesini istemediğini göstererek, Alonso-Fabregas değişikliğini yaptı ve Xavi'yi dipten oyun kurması için Alonso'nun bölgesine gönderdi. İkinci yarı boyunca yorulduğunun sinyallerini veren Hollanda orta sahası, uzatma dakikalarına girilip, istekli bir Fabregas'ın üzerlerine gelmesiyle beraber tamamen oyundan düştü. Fabregas, toplu ve topsuz koşularıyla pozisyon da buldu, ancak oyuna asıl katkısını Iniesta'ya yarattığı boşluklarla yaptı. Uzatma dakikalarına adeta ayağındaki zincirlerden kurtulmuşcasına hareketli başlayan Iniesta, önce 2 pozisyona girdi, atamadı; sonra Heitinga'yı oyundan attırdı. Hollanda, bütün maç sert oynamasının faturasını geç de olsa ödedi ve değişiklik haklarının kalmadığı bir noktada 10 kişi kalarak 3'lü defans yapmaya mahkum oldu. Bu pozisyondan 10 dakika önce yaptığı, De Jong - Van Der Vaart değişikliyle bir ön liberosunu yanına alan Van Merwijk, 10 kişi kalıp diğer ön liberosunu da defansa yardıma gönderince, orta sahada bir anda çaresiz kalıverdi. Zaten uzatmaya çok hızlı giren Fabregas-Iniesta ikilisinin, bu çaresizlikten yararlanıp Hollanda'nın ipini çekmesi sadece 7 dakika sürdü. Fabregas asisti yaptı, Iniesta uzatmadaki 3. net pozisyonunu gole çevirdi ve İspanya kupaya uzandı.

Bu sene, hem Şampiyonlar Ligi'nde hem de Dünya Kupası'nda pragmatizm ve totalizmin çatışmalarına tanık olduk. Dün akşamki final maçı, belki izlediğimiz en 'güzel' maç olmasa da, futbol felsefesinin bu iki ucunun karşı karşıya gelmesi açısından, en azından benim için, oldukça ilginçti. Total futbolun kendilerine özgü versiyonu ve son derece yetenekli jenerasyonuyla İspanya, umuyorum Avrupa futbolunda bir 'neo-totalizm' akımı başlatır ve bu futbolu oynamaya çalışan takımlar sadece Barça ve Arsenal ile sınırlı kalmaz. Nitekim, önümüzdeki 10 yıl bu futbolu anlayışının, Mourinho'nun tetiklediği 'pragmatizm' ile amansız bir sınır savaşına sahne olacak ve kazanan, bu iki tarafın birbirine girmesinden zevk alan benim gibi sadistler olacak. To the war!!

1 yorum:

  1. Bence bu savaş zaten çoktan beri vardı.. Her ligde, her turnuvada bu yapıda takımlar birbirlerine karşı mücadele ediyorlar şu anda ama maalesef genelde defansif olanlar futbolda başarılı oluyor. Öteki türlüsü sadece istisna olabiliyor.

    Ama bence, bu istisnalardan birisi de bu sene La Liga'da olacak. 2004'te Yunanistan'ın kirlettiği futbolu 2008'de Aragones'in İspanya'sı temizlemişti. Şimdi İnter'in kirlettiğini de önümüzdeki sene La Liga'da Barcelona temizleyecek. Hem de bizzat bu pragmatik futbolun şu andaki en önemli temsilcisini alt ederek.

    Arsenal, Werder Bremen gibi takımlar da bu istisnalardan biri olabilmek için çabalayıp duracaklar yine..

    YanıtlaSil