31 Temmuz 2010 Cumartesi

Şimdi Reklamlar





Buyrun, ikisini alt alta koydum. Söyleyin bana şimdi, hangisi sizi forma almaya daha çok teşvik ediyor?

İyi ya da kötü demek istemiyorum ama bana göre birisi gayet sade, eğlenceli; diğer, son derece arabesk ve dramatik. Formayı satmak için 9 dakikalık dramaya ne gerek var hocam? Bu taraftar zaten kulübüne aşık, Galatasaray'ı bize mi tanıtıyorsun? Formayı sempatik yapsan daha iyi olmaz mı? Bir de o rezalet rol yapan teyzeyi nereden buldunuz yahu? Koca ülkede oyuncu mu kalmadı?

28 Temmuz 2010 Çarşamba

İstanbulshit

Liverpool taraftarının Gerrard'ın satılık olduğu dedikodularına tepkisi ilginç. Yönetime hem "istanbul" hatırlatılıyor, hem de satış kararının "bullshit" olduğuna parmak basılıyor sanırım.

27 Temmuz 2010 Salı

Ateşini Yolla Bana

Starcraft 2'nin çıkışı ve ortada transfer spekülasyonundan başka hiçbir haberin olmayışından dolayı blogda sakin bir hafta geçiriyoruz. Sanırım bu haftanın, Türkiye'de ve Avrupa'da en dikkate çeken olaylarından birisi Guti'nin Beşiktaş'a transferi.

Read Madrid formasıyla kazanmadık kupa bırakmamış ve kariyeri başarılarla dolu olan Guti'nin, türk futboluna kazandırılması gayet olumlu bir gelişme ve kendisinin teknik olarak Avrupa'nın elit orta sahalarından birisi olduğu tartışma götürmez. Fizik olarak ise, 34'üne gelmiş olsa da, Türkiye Ligi standartlarının üzerinde olduğunu da söyleyebiliriz. Yani, tahmin edeceğiniz üzere, burada Guti'nin kalitesini tartışan bir yazı yazmayacağım. Kendisini izlemeyi, en az Beşiktaş taraftarı kadar sabırsızlıkla bekliyorum.

Bu transferle ilgili asıl kafama takılan soru ise Galatasaray taraftarının geçen sene acı bir şekilde tecrübe ettiği uyum meselesiyle ilgili. Galatasaray'lılar olarak öğrendik ki, bütçeniz varsa, bir transferin aslında en kolay kısmı oyuncuyu Türkiye'ye getirmek. Getirdiğiniz bu oyuncunun eğer biraz 'yıldız' statüsü varsa, asıl iş buradan sonra başlıyor. Takım içi dengeler, taraftarla ilişkiler, teknik heyetle uyum, medyanın şuğursuzluğu derken, bizim memlekette yabancı oyuncudan verim almak 9 bilinmeyenli denkleme dönüşüyor.

Benim Guti transferinde gördüğüm ilk bilinmeyen ise motivasyon konusuyla ilgili. Kariyeri boyunca almadığı kupa kalmamış, Avrupa'nın en büyük kulüplerinden birinde hayatının 24 senesini geçirmiş ve Zidane gibi adamlarla yanyana oynamış Guti, 34'te geldiği Türkiye Ligi'ne ne kadar motive olabilir? Bu transferi gerçekleştiren bir Katar kulübü olsaydı, biz Guti'nin oraya sadece para için gittiğini söyleyecekken, kendisinin Beşiktaş'a futbol oynamaya geldiğini nasıl iddia edebiliriz? Türkiye'nin Avrupa futbolunun bir parçası olduğu gerçeği bu iddiayı desteklemek için yeterli midir? Peki Guti, ilk defa açıldığı bu yurdışı serüveninde uyum sorunu yaşarsa, onu kim, nasıl, neyle motive edebilir?

Bu soruya cevabım maalesef hiçkimsenin kendisini motive edemeyeceği yönünde. Guti, aradığı motivasyonu damarlarındaki asil kanda bulmak zorunda.

Alex Ferguson, Jordan, Schumacher, Federer, Hagi gibi adamların kişiliklerine bir bakarsanız hepsinin kendiliğinden motive karakterlere sahip olduklarını görürsünüz. Yaptıkları işi domine etmiş, bu alanda kazanılacak her şeyi kazanmış bu isimlerin, tüm kariyerleri boyunca motivasyon sorunu yaşamamasının tek nedeni, içlerinde yanan tutkulu ateş olmuştur. Ferguson, dünya tarihinin en başarılı hocalarından birisi ama hala ligde Stoke City ile oynanan maçın hakemi onu çıldırtmayı başarabiliyor, Schumacher ve Jordan, kırılmadık rekorunu bırakmadıkları mesleklerine yıllar sonra geri dönüyorlar, Federer ise 16. grand slamini kazandıktan sonra hala gözyaşı döküyor. Konumuz Guti'ye en yakın örnek Hagi ise, 31 yaşında geldiği Galatasaray'da 18'lik bir çocuğun isteğiyle oynayabiliyor.

Tüm bu adamları, "şampiyon" statüsünden "efsane" düzeyine çıkaran ne para, ne kupa, ne şan, ne de şöhret. Onları büyük yapan içlerinde yanan ateş, kalplerinde yaptıkları işe karşı besledikleri tutku. Guti, belki yukarıda saydığım isimler kadar efsanevi bir sporcu değil ancak bir 'şampiyon' olduğu kesin. Eğer Beşiktaş taraftarının gözünde bir 'efsane'ye dönüşecekse, ihtiyacı olan tek şey yukarıdaki isimlere benzer bir içsel motivasyon kaynağı. Yani Guti'nin içindeki ateş hala yanıyorsa, Beşiktaş taraftarı için güzel günler yakındır. Yok, Guti, kalbini Madrid'te bırakıp geliyorsa, o zaman bu aşk daha başlamadan yarım kalmış demektir.

Bu konuyu düşündükçe, Rudy Tomjanovic'in o meşhur lafını hatırlamadan edemiyorum:

"Don't ever underestimate the heart of a champion!"

25 Temmuz 2010 Pazar

Küfür Ruhun Gıdasıdır

Bizim futbolcuların, yaptıkları psikopatlıkların bahanesi olarak kullandığı "Küfür etti!" lafından ve küfürün futbolumuzun bir parçası olduğundan 'Ampütasyon'da bahsetmiştim. O yazıyı yazdıktan kısa bir süre sonra gözüm, Football League'in yaptığı taraftar anketine ilişti. 35000'in üzerinde futbolsever ile stadlarda yapılan bu anket oldukça kapsamlı, ancak bugünlük küfürün taraftarlar tarafından algılanışını inceleyen bölümüne göz atmak istedim. Diğer ilginç bölümleri de, gerekirse yine burada konu ederiz.

Yukarıdaki resme tıklayıp tam boyutuna ulaşabileceğiniz grafiğin incelediği soru futbol maçları sırasındaki kötü tezahürat hakkında ne düşünüldüğü. 5 farklı cevabın incelendiği grafikteki renkli sütünlar stadyumun farklı bölümlerini temsil ediyor. Kavuniçi sütunlar normal koltuklardan; gri, aile bölümünden ve yeşil ise localardan elde edilen sonuçlara ait.

Kötü tezahürata karşı tutumun ölçüldüğü bu soruya verilen cevaplardan "Benim için önemi yok, kötü tezahürat futbol maçlarının bir parçası", en popüleri. Toplam katılımcıların %49'u bu cevabı seçmiş. Sadece aile bölümünde, normal olarak, bu cevabın yüzdesinde bir düşme yaşandığını görüyoruz.

Aile bölümünün çoğunluğu, küfürü maçların bir parçası olarak görmese de, bu tür tezahüratın kendilerinin maça gitmesini engellemediği görüşündeler. Nitekim, ailelerin en popüler cevabı, ikinci seçenek olan "Kötü tezahüratın ortadan kalkmasını isterim, ancak varlığı maçla gitmemi engellemiyor", olmuş. Toplamda da bu cevap, %31 oranla en popüler 2. şık olmuş.

3. şık biraz ilginç. Ankete katılanların %9'u, kötü tezahüratın maç deneyiminin üzerine bir şeyler koyduğunu söylemiş. Bu oran, aynı zamanda ankete katılan Türklerin de oranı olabilir. Bu küfürseverlerin oranı localarda %15'e kadar da çıkmış utanmadan.

Anketteki en düşük oranlar ise %6 ortalamayla "Benim değil ama çocuklarımın maça gelmesini engelliyor" ve %1 ile "Daha fazla maça gitmemi engelliyor", olmuş.

Sonuç: Futbola başlayan gençlere de buradan tavsiyem, küfürle yaşamayı öğrenmeleri. Çünkü, futbolseverler olarak iflah olmaz terbiyesizleriz ve bununla da gururluyuz. Küfür duymaktan rahatsız olmuyoruz ve hatta küfür etmeyi seviyoruz. Neden böyle olduk biz onu bilmiyorum. Bildiğim tek şey bu hastalığımızın kısa vadede tedavi edilemeyeceği. O yüzden küfüre takılmayı bırakın, oyununuza bakın *mına koyim...

Guti Kaçar



Real Madrid'den Guti'nin resmi veda videosu. Başlığımız berbat oldu ama video güzel, merak etmeyin...

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Adam Olmuş Çocuklar

...ve bıyığı terlemiş teknik direktörleri.

Biraz Kondisyon Olsa Ben de Oynarım

Ronaldo'nun yeni sezon hazırlıklarından bir fotoğraf. Ronaldo uzun zamandır bu durumda (şişman!) ve ben ne zaman onu görsem "azıcık kassam ben de oynar mıyım be" diye birkaç saniye düşünmeden edemiyorum.

İstila

Avrupalı iki futbol takımının, beyzbolun efsanevi stadlarından birisine böylesine girmesi, futbolun Amerikan topraklarını işgal etmeye başladığının resmi değildir de nedir? Celtic ve Sporting'in geçen günkü karşılaşması, Boston Red Sox'un tarihi arenası Femway Park'ta, Pele'li Santos, 1968'de oynadığından beri sahne alan ilk futbol maçı. İrlanda kökenli Boston ahalisinin desteklediği takım tabi ki Celtic. Skor, penaltılarla 6-5 Celtic lehine. Bu sezon MLB'de, Yankees'in gerisinde kalan Red Sox taraftarı için güzel bir teselli.

23 Temmuz 2010 Cuma

Ampütasyon

Arkadaş ne küfürmüş bu yahu? Milletçe ".mına koyim" diye bir noktalama işaretine sahibiz, dilimizin argoya yatkınlığıyla övünür, gavurlara "sadece fuck biliyonuz" diye hava atarız, ufaklıkları "piç" diye sever, sevdiğimiz arkadaşa "yarram" diye hitap eder, birisini öveceğimiz zaman "arkadaş ne o. çocuğu bu adam ya, hahaha!" deriz... Gel gelelim, hayatımızın her yerine sokup bayıla bayıla kullandığımız bu argoyu, aynı zamanda psikopatlığımızın ucuz özürü olarak kullanmaya da bayılırız. Kavga mı çıktı; sebep: "Anama küfretti". Cinayet mi var: "Hakaret etti, tahrik var". Ortada küfür varsa, her türlü psikopatlık serbest.

Küfür, Türk toplumunun hayatında gayet sıradan bir kavram iken, Türk futbol izleyicisinin dünyasında olmazsa olmazdır. Sıradan bir türk futbolseverinin, tuttuğu takımı izlerken 90 dakikada ettiği küfrü, bir Japon hayatı boyunca etmiyordur mesela. Bir türk gencinin küfür dağarcığı, evde maç izleyen babasından duyduklarıyla filizlenir, okulda boy atar, stadyumda çiçek açar. 60.000 adam hep bir ağızdan tek bir kişiye son derece ahenkle küfreder ki, bu gayet görkemli bir doğa olayıdır. Bu kitlenin her hafta ağzının içine baktığı yorumcu, ayağını s.kme arzusunda bir arkadaştır.

Tüm bu küfür olayından şikayet eden bir yazı yazmayacağım. Tersine, bayılırım ben küfüre. Hele az ve öz üretilen yaratıcı küfürler yok mu... Ah, olsa da yesek. Anlayacağınız, tribündeki küfür durur mu, durmaz mı benim umrumda değil. Benim asıl anlamadığım, küfürün içine doğup, küfürle çevrili bir ortamda büyüyen, küfürün en çok kullandıldığı mesleği seçip her hafta düzenli olarak küfür duyan futbolcuların bu konudaki "hassasım" ayakları. Her hafta birbirinden güzide özlü sözleri rakibe, hakeme ve taraftara saydırdığı, 60 milyon tarafından televizyonda izlenen Arda Turan gibi adamların, küfürün yönü tersine döndüğünde ortaya koyduğu ajitasyon, hararet ve delalet.

Bana kimse "Ama adama küfür edilmiş" demesin. 'Arkadaş ben sana ayda 300bin lira maaş vereyim ama sabah akşam sülalene söveyim' desem hepiniz atlarsınız. "İşin gereği" der, beni duymazdan gelirsiniz, ki küfürler de bir süre sonra duyulmaz olur zaten. Aynı şiddetteki uyarıya beyniniz tepki vermeyi bırakır. Konu bizim futbolcular olunca bu biyolojik kural tersine işliyor tabi. Onlar, tepki vermemeyi korkaklık; büyüklük göstermeyi yüreksizlik olarak algılıyorlar. Galatasaray'ın başının yeni belası Arda Turan da bu markanın en yeni modeli olarak karşımızda. Kaptanı olduğu takımın otobüsünden inip kendisine küfreden adama haddini bildirmezse erkekliğinden bir şeyler azalacak ya, diğer kabadayı Sabri'yle beraber atıyorlar olayın göbeğine kendilerini.

Bu kaçıncı arkadaş? Arda Turan'a kaptanlık verenler bu olayları daha kaç kere görmezden gelecek. Geçen seneki rezil sezonun tekrarlanacağının işareti daha 2. hazırlık maçından verildi. Geçen sene hakemle dalaşan, Fenerlilerin boğazını sıkan, taraftarla birbirine giren ve nihayet kendi takım arkadaşının suratı patlatan Arda Turan, daha hazırlık kampında adam boğazlamaya başladı. Sebep: "Küfür ettiler, 6 işareti yaptılar"

Bir kere bir Fenerbahçe taraftarının sana "6" yapmaktan daha doğal bir hakkı olamaz. Küfür değil, hakaret değil; maç skoru yahu. Eğer bunu görmek istemiyorsan, bir sonraki Fenerbahçe maçında, 'Semih'in boğazını nasıl sıkarım' diye uğraşmayacaksın, futbol oynayacaksın. Sana düşen, 6 yapan fenerlilere haddini bildirmek değil, bir sonraki maçta çıkıp Fenerbahçe'ye 7 atmak. Sen bunu yap; bakalım bir daha sana 6 yapan olacak mı?

"Küfür etti" bahanesi, yukarıda saydığım nedenlerden dolayı daha da komik bence. Küfür eder, edecek, sen de ediyorsun, herkes ediyor. Türk futbolundaki küfürü tedavi etmeden önce, sen o kolundaki pazubandın anlamını doğru anla bakalım. O pazuband, "Sen bu çiftliğin ağasısın" anlamına gelmiyor arkadaş. Sana otobüsten fırlayıp, taraftarla dalaşma hakkını da vermiyor. Sen bu takımın kaptanı olarak, o otobüsün kapısına dikilip inmeye çalışanları durdurması gereken adamsın. Elebaşı olarak, en önde koşup bayrak sallayan değil.

Küfürden yakınıyorsan bir de kendine soracaksın, neden sürekli bana geliyor bu küfürler. Ama biliyorum, egon öyle büyüdü ki, bu soruya vereceğin cevap "Beni kıskanıyorlar" olacak. Galatasaray taraftarı, sezonun yarısını sakat geçiren, elin gavuru Harry Kewell'a tapıyor da, kendi çocukları Arda Turan'a neden sövüyor? Dün pırıl pırıl bir gençtin, yanlış adamın izinden gittin, şimdi nefret ordusunun bir neferi oldun. Yakında soyunma odasında İsviçreli de kovalarsın. Galatasaray taraftarı "Daddy Cool" söyler, ardından da aynı şevkle senin kız arkadaşına küfreder. Sebep: "Sizi kıskanıyorlar ekselansları!"

Ben bıktım, tiksindim arkadaş. Ben, Galatasaray forması giyen kabadayılardan, magandalardan usandım, onların elinden gelecek hiçbir başarıyı da istemiyorum. Daha önce burada bahsettim, bu nefret kültürü Galatasaray'ın başaracağı her şeyin önündeki en büyük engel. Yönetimin yemeden içmeden Arda'dan, Sabri'den, Barış'tan kurtulması gerekiyor. Çünkü bu adamlar hasta ve bulundukları organizmayı da hasta ediyorlar. Bu hastalığın tedavisi de mümkün değil, kanayan yaraya para bastık, şöhret bastık, 10 numaralı formayı bastık, kaptanlık pazubandı bastık sonuç alamadık. Elimizde verecek başka bir şey kalmadı. Artık, ampütasyon zamanı geldi. Çok geç olmadan, lütfen...

Gerçek Gooner



Thierry Henry'nin NY Red Bulls formasıyla ilk maçı.. Rakip Sp*rs.. Kader ağlarını örüyor ve Henry, Tottenham ağlarını bir kez daha havalandırıyor. Maçı kaybetmiş olsalar da, Henry, Tottenham'a gol atma fırsatını hiçbir forma altında kaçırmayacağını bir kez daha gösteriyor.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Emirates Cup 2010

Arsenal'in ev sahipliğini yaptığı ve oldukça başarılı bir organizasyona dönüşen Emirates Kupası'nın 4.'sü önümüzdeki hafta oynanacak. Bu seneki turnuvaya davetli takımlar AC Milan, Olimpik Lyon ve Celtic.

31 Temmuz Cumartesi
Celtic - Olimpik Lyon
Arsenal - AC Milan

1 Ağustos Pazar
AC Milan - Olimpik Lyon
Arsenal - Celtic

Turnuvanın statüsü gereği, galibiyet 3, beraberlik ise 1 puanla ödüllendirilirken, takımlar attıkları her gol için de 1'er puan alıyorlar. 2. günün sonunda puan eşitliği olması durumunda ise, kaleyi bulan şut sayısı daha yüksek olan takım kupanın sahibi olacak. Futbolsuz ortamda vaha gibi bir turnuva bence.

20 Temmuz 2010 Salı

Kırılan Bir Kariyer

Geçen sene Ryan Shawcross, Aaron Ramsey'in bacağını kırıp da, Arsenal taraftarı kendisi için astronomik ceza istediğinde, İngiliz basınının bazı dallama kalemleri hemen Shawcross'un savunmasına geçmişti. Onlara göre Shawcross "Öyle bir futbolcu değildi", "İyi çocuktu", "Futbolda böyle şeyler olurdu". Bu arkadaşların anlayamadığı nokta, bu tip sakatlıkların genç bir oyuncunun kariyerini nasıl yaralayabileceğiydi.

Eduardo, bu konunun iyi örneği sanırım. Martin Taylor hayvanı onun bacağını kırdığında Eduardo'nun da Arsenal kariyeri aslında bitmişti. Eduardo, o sakatlığın yarattığı fiziksel ve psikolojik tramvayı bir türlü atlatamadı ve geçen 1,5 yıl içerisinde sakatlık öncesi performanslarının yanına bile yaklaşamadı. Geçen sezonun ortasında Wenger'in kendine şans verdiği maçlarda tek kelimeyle felaket oynayan Eduardo, sezonun son bölümünde yedek kulübesinden kafasını bile çıkartamadı.

Wenger, Eduardo'nun eski formunu bulacağını söylese de, yaptığı Chamakh transferiyle bir nevi Hırvat oyuncunun ipini çekmiş oldu. Takımın ileri ucunun 4. seçeneği haline gelen oyuncunun Arsenal'de kalmayacağı barizdi ve nitekim beklenen de gerçekleşti. Eduardo, £6m karşılığı Shaktar Donetsk'in oyuncusu oldu. Umarım, vatandaşı Darijo Srna'nın takımına çabuk uyum sağlar ve tekrar eski günlerine döner. Kendisiyle aynı kaderi paylaşan Ramsey de, onun yapamadığını gerçekleştirir ve Arsenal kariyerini ayağa kaldırır.

Bozuk Paralar ve Vuvuzelalar Kutuya

Birçok takım gibi Arsenal de, yeni sezonda Emirates'e Vuvuzela girişini yasakladı. Aynı uygulamayı yarım sezonda Ali Sami Yen'de, yarım sezon da Türk Telekom Arena'da görmek istiyorum. Sanırım hayatım boyunca desteklediğim tek ve olumlu yasak bu olacak...



19 Temmuz 2010 Pazartesi

Haydi Laurent Badiye

Arsenal, Barnet ile yaptığı hazırlık maçıyla sezonu açarken herkes gibi benim de gözüm iki yeni transfer Chamakh ve Koscielny'deydi. Ancak Laurent Koscielny'e bakan bendeniz, şöyle bir gözlerini ovuşturduktan sonra kendisine tekrar bakma ihtiyacı hissetti. Bu sırada kafamdan geçen soru ise "Hepsi bu mu?", oldu.

Yanlış anlaşılmasın, yeni transferlerin her ikisi de olumlu performanslar gösterdiler. Özellikle Chamakh; hem süratli, hem teknik, hem de fiziği çok sağlam bir arkadaş. Koscielny de gayet süratli ve topla oynayabilen bir defans oyuncusu görüntüsü çizdi. Ancak ne yalan söyleyeyim, kendisi, şu anki haliyle resmen "çelimsiz". Bir an önce kasları yüklemezse, Premier Lig'in azmanları Drogba, Rooney ve Bayor karşısında epey bir zorlanır.

Bol proteinli günler diliyorum kendisine..

Bosman Sağolsun

İngiltere transfer piyasasında olduğunuzdan daha değerli görünmek için yapabileceğiniz 3 şey var:

1- 'Genç İngiliz' olun: İngilizler kendi evlatlarını iyi pohpohlayan bir millet. Hangi spor dalında olursanız olun, pasaportunuzda İngiltere yazıyorsa ve yaşınız genç ise bulunmaz hint kumaşı muamelesi görürsünüz. Lewis Hamilton, 1 kere şampiyon olur "Schumi'den iyi" diye yazarlar; Andy Murray, (evet iskoç ama İngiliz medyası pek bir sahipleniyor kendisini) daha grand slam kazanmadan Federer'le karşılaştırılır. Hafiften kendini gösteren her genç bir anda kendini manşetlerde bulur. Futbolda da bu böyledir. Emile Heskey'ler, Wright Phillips'ler, James Milner'lar yıllarca basın tarafından büyütülür, sonra aynı basın Dünya Kupası'nda neden çakıldıklarının sebebini arar.

2- Chelsea ya da Manchester City'de oynayın: Eric Dampier'e devasa kontrat veren Mark Cuban misali, Premier Lig'de de Chelsea ve City, kadrolarındaki herkese abuk kontratlar veren takımlar. Bu sebeptendir ki, Premier Lig'in en çok kazanan oyuncusu ne Rooney, ne Lampard, ne Gerrard... City ve Chelsea'den bir kere devasa kontratı kaptınız mı, artık kariyeriniz boyunca herkesten abuk paralar istemek için bir dayanak noktanız olur. Kimse sizi artık normal değerinize indiremez.

3- Bonservisinizi elinize alın: Sadece İngiltere için geçerli bir madde değil tabi ki bu. Avrupa'nın hangi ligine giderseniz gidin bonservisiniz elinizdeyse daha iyi kontrat alırsınız. Kulüp "nasıl olsa bonservissiz geliyor" diyerek, ordan ettiği karın bir kısmını sizin maaşa aktarır. Bu konuda Bosman biladerimize ne kadar teşekkür etsek de azdır.

Bugün, Liverpool ile anlaştığı açıklanan Joe Cole ise tüm bu maddeleri üzerinde toplamayı başarmış bir arkadaşımız. Kendisinin Mourinho'lu Chelsea günlerinden beri futbol olarak neyi başardığı tartışılır ama Chelsea'den ayrıldığından beri transfer piyasasının en çok konuşulan ismi olmayı başardığı kesin. Cole, son 2 ayda İngiltere'nin 4 büyük kulübüyle de anıldı. Önce Man Utd, sonra Arsenal ve Tottenham derken, Cole, imzayı Liverpool'a attı. Üzerinde taşıdığı kritik 3 özelliğin farkında olan Joe Cole, son 2 ayda kartlarını çok güzel oynadı ve 4 kulüp arasında kapalı zarf usülü yapılan ihalenin gerçek kazananı oldu. Nitekim, Liverpool'a giderken yanında senede 5 milyon poundluk bir kontratı da beraberinde götürüyor.

Kendisinin adı Arsenal ile anıldığında bahsetmiştim. Wenger'in, takımın yıldız oyuncusu Fabregas'ın £5.7m aldığı bir ortamda kendisine astronomik bir kontrat vermesi zor diye. Anlaşılan o ki, Cole'un istediği rakama Ferguson ve Redknapp da yanaşmadı. Hodgson ve Liverpool'un, kendisi için 4 senede £20m borcun altına girmiş olması ilginç. Bu transferle beraber Chelsea ve Liverpool, Benayoun (+£5m) - Cole takası yapmış oldu. Bu takastan kimin daha karlı çıkacağı yeni sezonda cevabını bulacak ilginç sorulardan birisi.

Bu arada Cole, Jovanoviç'ten sonra, bu transfer sezonunda Liverpool'un bonservissiz aldığı ikinci oyuncu oldu. Hodgson'un oyuncu satmadığı takdirde transfer bütçesinin olmadığı dedikoduları doğru sanırım. Benayoun'dan 5 geldi, Insua'dan 7 derken, Roy amcam yavaştan transfer bütçesi biriktirmeye çalışıyor. Sıradaki yolcu Mascherano. Gerrard'ın boynunda da £60m tabelası asılı tabi. Perez yanaşmadı, belki Şeyh-ül Manchester bir sürpriz yapar.

Seyirciye Saygı

Eleştirmek kadar eleştirilmek, eleştiriyi kabullenmek de zordur. Kabullenmek aslında, size birisi kabaca kötüsün dediğinde, “evet, çok doğru söyledin, çok kötüyüm; süper eleştirdin beni demek değil, usturuplu bir cevapla eleştiriye yanıt verebilmek, kendini mantık çerçevesinde savunabilecek argümanları ortaya koyabilmektir. Bu süreç, bizde genel olarak karşılıklı restleşme ve atışmayla oluyor. Karşılıklı “yorumların” atıştığı er meydanı kimliğine ise gazetelerimiz bürünüyor.

Son dönemde magazin basınında, ekonomi sayfalarında derken spor sayfalarında da konular, asıl saygı duyulması gereken okuyucuyu aşıp yine karşılıklı atışmaya dönerek bencil bir şekilde devam ediyor. Halbuki asıl görevleri köşelerinde okuyucuya yorumlarıyla yön göstermek, bilgi vermek olan bu ağabeylerimiz, amcalarımız, dinozorlarımız mail’le ya da telefonla atışsalar ne kadar rahatlayacağız! Neyse, konu asıl hedefinden sapmadan bizim alanımıza giren Ömer Üründül – Hıncal Uluç atışmasına gelelim.

Ömer Üründül, eski bir yorumcudur, dün ortaya çıkmamıştır, yıllardır bir adım ileri gidememiş ve bir dinozor olarak Dünya Kupası boyunca bize “saygı” göstermemiştir.

Evet, saygı göstermemiştir diyorum, çünkü onun anlamsızca eleştirildiğini; kendilerinin de yer yer eleştirmesine rağmen saygı duyulması gereken biri olduğunu söyleyen başka yorumcularımız bana bunu söyletiyor. Söyletiyor, çünkü kendileri “biz de yer yer eleştiriyoruz, ama saygılıyız diyerek” samimiyetsiz bir söylem içine giriyorlar.

Ömer Üründül, süper ve çok babacan bir insan olabilir; hakkındaki “para almıyor, kendi parasıyla buralara geldi, Trt ekibinin parasını her yerde o çeker” söylemleri yalan da olabilir (ki zaten bunu kanıtlayabilecek kurum ya da kişi de biz değiliz), ama Dünya Kupası’nda yorumcu olan bir kişi, Asya’nın en iyi hakemi hakkında sıfır bilgiliyse ve ortalama seyirciye bu yönde bilgi veremiyorsa, bütün sene haberdar olmadığı bir oyuncuyu yanlış yerde oynuyor diye eleştiriyorsa ve bütün bir maç boyunca söylediği şeyler sadece sahadaki gelişmelerin tekrarı oluyorsa(örnekler çok uzayacağı için burada kesiyorum); bu kişi bize, yani izleyiciye saygı duymuyordur. Ve kusura bakılmasın ki, bana saygı duymayan bir kişiye ben de, herhangi bir seyirci de bir yerden sonra saygı duyamaz.

Tamam, buraya kadar her şey güzel. Ömer ağabeyimizi eleştirdik, o da herkese toplu bir yanıt vereceğini söyledi. Açıkçası içimden şöyle dedim: Sanırım bu sefer, ilk kez bir kişi çıkıp eleştirileri kabul edecek ve mantık çerçevesinde açıklamalar yapacak… Ömer Üründül ne yaptı peki, o saygı duymadığı seyirciyi, okuyucuyu yine hiçe sayarak kendi seviyesindeki ve üstündeki insanlara anlamsız cevaplar verip, büyük medya trolümüz Hıncal Uluç’a giydirdi. Kanımca Hıncal Uluç’la, kılla tüyle uğraşacağına seyirciyi yanına alabilecek cevaplar verseydi, çok büyük bir adım atarak kaybettiği ve hali hazırda sahip olmadığı şeyleri kazanabilirdi. Yapmadı ya da yapamadı…

Hıncal Uluç, medya trolümüzdür. Evet, belirli bir tarihi birikimi vardır ve onu kötü ve devamlı yerici üslubuyla her alanda kullanmaya çalışır (üslubu nedeniyle kim manipülasyon istiyorsa biraz da ona hizmet eder aslında). Kısacası can sıkar; sevmem, sevdirtmem… Ömer Üründül’ün de şu dakikadan sonra belirli bir kitlenin saygısını kazanması da ayrı bir imkansız. Ve bu iki şahısı “haklı” biçimde eleştirenlere “Yaptıkları iş çok zor, lütfen saygılı olalım, rererörö yapmayalım”, diyen; futbolculuk kariyerinde kazanamadığı 10 milyon doları yorumculuktan kazanan ve futbolcuları “değerlerinin üstüne paralar kazanıyorlar” şeklinde yorumlar yaparak ironinin dibine vuran yorumcularımız da zamanla Ömer Üründül’ün ve Hıncal Uluç’un girdiği sürece girecektir…

Türkiye'nin en pahalı yorumcusu...

Tamam standart seyirci medyatik insanları, gündem yaratacak adamları istiyor olabilir (ki bu kesim kaliteli programlar ve yazarlar sayesinde giderek bilinçleniyor ve azalıyor), ama seyircinin saygısını yitirdikçe bir yerden sonra onlar da işe yaramayacak. O zaman da, umarım, sevgili dinozorlarımızdan, fırsatçı yorumculardan ve onlara fırsat verenlerden kurtulacağız. Sanırım burada da öncü, spor yayıncılığının “Total Futbol” yansıması olan Eurosport olabilir. Hiç olmadı, Allah rızası için bu kişilerin yanlarına iyi birer asistan verin de, biz de, en azından illüzyonumuza başımız ağrımadan alet olalım…

Ronaldinho'yu Aldı da Bir Korku



Ronaldinho, futboldan sonrası için bileğine altın bir bilezik takma peşinde belli ki...

Kaynak

18 Temmuz 2010 Pazar

Seninle 525600 Dakika..

..bulutlandırıyor beni..

*Galatasaray, Kewell ile 1 yıl daha anlaştı.

Ateşten Pazuband

Hem Galatasaray'ı, hem de Arsenal'i yakından takip etmemin bir sonucu olarak, iki takımı da ilgilendiren ortak bir sorun olduğu zaman, bu konu daha bir dikkatimi çekiyor. Geçen sene, Arsenal ve Galatasaray'ın göze en çok çarpan ortak sorunları yaşadıkları sakatlıklardı. Bu sezona girilirken de en az sakatlıklar kadar çözümü zor bir konuyla karşı karşıyayız: Takım kaptanları.

'Takım kaptanı' lafından tam olarak ne anlıyorsunuz bilmiyorum. Yani, sizin için kaptan sadece yazı tura atılırken "kale" diyen bir adam da olabilir veya takımın saha içinde ve dışındaki lideri ve hatta fazlasını da ifade edebilir. Bana göre kaptan, takımının ta kendisidir. Yani, bir kulübün, genç futbolcularına gösterdiği yol haritası; camianın dışarıya gösterdiği vitrinidir. Kaptan, formasına gönül bağıyla bağlıdır ve o formayı giyen her oyuncuya destek olandır. Kaptan, taraftar, medya ve diğer futbolcular ne düşünürse düşünsün, teknik kadrosuna ve yönetimine saygıda kusur etmeyen, takım arkadaşlarını da aynı yönde motive eden ve bu yönüyle camiadaki birlik beraberliğin sağlanmasında kilit rolü oynayan adamdır. Kaptan takımın yıldız oyuncusu, en çok para alanı, en uzun boylusu veya sakalı en gür çıkanı değildir. Kaptan, doğal bir liderdir ve çevresindekiler üzerinde uyandırdığı en yoğun duygu "saygı" olandır. Kaptan, sahada hata yapan genç oyuncunun göz göze gelmekten korktuğu adamdır ancak maçtan sonra o oyuncunun omzuna elini ilk atandır. Kaptanın, takım üzerindeki etkisi yönetimden ve teknik heyetten fazladır ki, yönetimler gelir geçer ancak bir kere kaptan olan ömürboyu o pazubandın sorumluluğunu beraberinde taşır.

Bu kadar uzun tanımdan sonra, benim, kaptan konusunda biraz fazla uçtuğumu düşünüyor olabilirsiniz. Ancak, bu özelliklerin "ideal" bir kaptandan beklenenler olduğunu kabul edebiliriz sanırım. Daha önce dediğim gibi, herkesin, kaptanın hangi özellikleri taşıması gerektiği konusundaki fikirleri farklı olabiliyor. Ancak başarılı kulüplere baktığımızda kaptanlık konusunun daha gelenekçi ve muhafazakar bir şekilde ele alındığını görüyoruz. Man Utd'ın kaptanı Neville, Barca'nın ki ise Puyol. Her iki kulüpte de bu görevi devralabilecek onlarca isim varken, camialar "tecrübe" üzerinde uzlaşmış durumda. Kaptan ve tecrübe bağlantısı, belki de futboldaki en bilinen geleneklerden birisi ve bu bağlantının altında sağlam nedenler yatıyor. Kaptanlık, yetenekten daha çok kişilikle ilgili ve tecrübenin kişilik gelişimindeki etkisini burada açıklamama gerek yok sanırım. Eğer illa ki bu konuda bir örnek istiyorsanız, 17-18 yaşlarınızda yaptığınız denyolukları hatırlamanızı önerebilirim. Tecrübeli ve tecrübesiz kaptanın bir takımın başına ne işler açabileceğine örnek vermek gerekirse de, Fransa Milli Takımı'nın 2006 ve 2010 dünya kupalarına bakmanızı öneririm.

Kaptanlık meselesini, Arsenal özelinde incelediğimiz zaman, bana göre ufak çapta bir krizle karşılaşıyoruz. Fabregas, bitmek bilmeyen Barca dedikoduları sırasında almadığı tavırla taraftarların kendisine olan saygısının çoğunu eritmiş durumda. Maalesef, Arsenal'in kaptanı, 1,5 senedir ne çıkıp "Ben Arsenal'de kalacağım" diyebildi, ne de "Ben Barça'ya gidiyorum". Gayet kişiliksiz bir tutum sergileyip, Barcelona camiasının sergilediği skandal davranışa seyirci kaldı. Bu haliyle ideal kaptan olmaktan çok süratli bir şekilde uzaklaştı çünkü cümle alem gördü ki, Fabregas'ın, formasını taşıdığı takıma gönül bağı yok. Aklı fikri Barça'ya geri dönmekte ancak Arsenal'in kendisine verdiklerinin hatrına çıkıp bunu açıklayamıyor. Bu saatten sonra kendisinin kaptan kalmasının, kulübün genç oyuncularına vereceği mesaj ne olabilir ki? "Arsenal'de kendinizi geliştirin, ilk fırsatta kapağı Barça'ya atın" mı?

Aslına bakarsanız, Fabregas'ı takım kaptanlığındaki asıl yanlış, bu kararın temelinde yatan neden. Cesc'in kaptanlığı, Gallas macerasıyla kaptan seçme konusunda pek de güven vermeyen Wenger'in yaptığı bir başka hata. Son derece geçimsiz olduğu herkesçe bilinen Gallas'ı kaptan yapan, kendisinin skandal açıklamalarından sonra pazubandı Cesc'e veren Wenger'in amacı belki Fabregas'ı takıma bağlamaktı ancak görüyoruz ki bu pek başarılı olmadı. Tabi ki bu seçimin altında biraz da takımdaki tecrübe yokluğu yatıyordu. Maalesef Arsenal'in kadrosunda "doğal bir lider" bulunmuyordu ve takımın 30 yaş üzerin oyuncuları Silvestre, Toure ve Almunia'dan ibaretti. Cesc, bu 3 isimle kıyaslandığında daha bir liderdi ve belki o günkü şartlar altında doğru karardı. Ancak geldiğimiz noktada bence kendisinin kaptan kalması bence iyi sonuçlar doğurmayacak. Yarın en ufak bir gerilimde, Cesc'in laf anlatmaya çalıştığı bir genç oyuncu, "Sen kimsin ki Barçalı" dese, bu lafa Cesc ne cevap verebilir ki?

Kaptanlık meselesinin çözümünü zor yapan nedenlerden en önemlisi, bu sıfatı bir oyuncuya verdiğiniz zaman geri alışınızın çok zor olması. Sadece bu nedenden dolayı Cesc, Arsenal'den ayrılana kadar kaptan olarak kalacak. Çünkü, şu an pazubandı kendisinden almak demek, bir nevi kendisini Barça'ya uğurlamak anlamına geliyor. O yüzden yakın gelecekte böyle bir değişimi beklemiyorum. Ancak olur da, Arsenal'in yeni bir kaptana ihtiyacı olursa adayım Thomas Vermaelen. Bana göre kendisi, sahada doğal bir lider ve gerçek bir savaşçı. Arsenal'e geldiğinden beri okuduğum her demecinde, kendisini geliştirmekten bahsediyor ki, bu, onun ne kadar iyi bir profesyonel olduğuna dair ipucu da veriyor. Her şeyi geçtim, bir Arsenal maçı izlediğinizde, sahada onun etkisini açıkça hissediyorsunuz. Tüm bunlara ek olarak, ben, kendisinin uzun ve başarılı bir Arsenal kariyerinin daha başında olduğuna inanıyorum. Belki, 'tecrübe' kategorisinde o kadar güçlü değil ancak Arsenal takımında bu konuda güçlü adamlar Van Persie ve Arshavin ki birisi her sezonun yarısı sakatlık yüzünden kaçırdığından, diğeri de 'deli' olduğundan pazuband için uygun değiller.

Galatasaray cephesine baktığımızda benzer bir sorun ve bu benzer sorunu ortaya çıkartan farklı nedenleri görüyoruz. Arda'nın takım kaptanı oluşunun altında yatan neden bir "şımartma operasyonu". Galatasaray'ın 2 sezon boyunca en iyi oyuncusu ve yıldızı olan Arda'nın, bu dönemin sonunda nasıl bir şımartma operasyonuna maruz kaldığından daha önce bahsettim. Operasyon kapsamında kendisinin maaşına zam yapıldı, 10 numaralı forma ve hazır olmadığı oyun kurucu görevi verildi, bunlar yetmedi, Arda bir de takımın kaptanı oldu. Peki sonuç: "Felaket". Tüm bunlar gerçekleştikten sonra Arda'nın bir oyuncu olarak gelişimi durdu, taraftarla arası açıldı, Arda masum bir genç iken bir anda maganda görünümlü bir adama dönüştü. Bunlar yetmedi, Arda, haklı veya haksız olarak, takım içi gruplaşmanın elebaşı damgasını yedi ve yönetimle arasında bariz çatlaklar oluştu. Bugün geldiğimiz noktada, Arda'nın kaptan olma checklistinde tik atabildiği tek nokta kaldı o da: "Gönül bağı".

Arda'nın, Galatasaray'ı sevdiğinden en ufak bir şüphem yok. Bir sürü transferin arasında, benim için, hala takımın en potansiyelli adamı da kendisi. Ancak, bunlar Arda'yı iyi bir kaptan yapmak için yeterli değil. Galatasaray, son 2 senede bir anda bir çok yıldızın bir arada bulunduğu bir kulübe dönüştü ve bu egolara liderlik etmek her babayiğidin harcı değil. Kendisinden uzun ve daha başarılı kariyerleri bulunan bir sürü tecrübeli oyuncu neden Arda'nın liderliğini kabullensin ki? Üstelik, Arda daha Türk takım arkadaşlarıyla sağlıklı bir ilişki yüretemiyorken veya takımın yabancılarıyla arasında dil sorunu varken.

Aynı Fabregas gibi, Arda'dan da pazubandı geri almak çok zor. Böyle bir ihtimal, zaten gergin olan Galatasaray-Arda ilişkisini tamamen bitirir. Ancak, aynı Arsenal gibi Galatasaray da yakın gelecekte kaptan seçmek zorunda kalırsa bu sıfatın en doğal adayı Lorik Cana olacak. Kendisinin kariyerinin son 4 yılını Marsilya'da, Sunderland'te ve milli takımında sürekli kaptanlık yaparak geçirmesi tesadüf değil. Steve Bruce, daha kulübün kapısından girdiği anda kendisine pazubandı yakışıklı olduğu için de vermedi. Cana, çok bariz bir "doğal lider" ve oyun anlayışı da liderliğini pekiştirecek şekilde ilham verici. Sezon ilerledikçe göreceğiz ki, Galatasaray'ın sahadaki lideri Cana olacak. Kendisinin sahada olduğu bir maçta, Arda isterse 2 koluna ve 2 bacağına pazuband takarak sahaya çıksın, hata yapan oyuncuların göz kontağından kaçacağı adam yine bizim Arnavut olacak.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Barış Özbek Ne Zaman Satılacak?



Transfer dedikodusundan başka haberin olmadığı bu günlerde, kafama takılan bir soruyu dillendirmek istedim.

"Barış Özbek ne zaman satılacak?"

Bu sorunun cevabının "satılmayacak" olma ihtimali son günlerde gözüme uyku sokmaz oldu. Gece kan ter içinde uyanıyorum; kabuslarımda Barış kovalıyor beni. Yakalamıyor ama hiç, hep yere atıyor kendini nedense. Kuzenim Barış'ı eskisi kadar sevmez oldum bu adam yüzünden. Kendisi bu satırları okuyorsa, ona buradan üzgün olduğumu söylemek isterim aslında. Göbek adın da yok ki güzelim, onunla idare edelim.

Galatasaray camiasından bir vatandaşı kolundan yakalayıp kulübün hedeflerini sorduğunuzda, 'total futbol', 'dünya kulübü', 'yeni stat', 'Kadıköy'de galibiyet' gibi laflar duyuyorsunuz. Bunların hepsi güzel ama bu hedeflere Barış'la mı yürüyecek bu kulüp? Cidden mi? Kahvehane tabirlerini kullanmayı sevmiyorum, ancak orta sahada Barış'tan hayır bekleyen bir kulüp, gerçekten bu hedefleri kendine koyabilir mi?

Barış'tan beklenti nedir gerçekten hiçbir fikrim yok. Galatasaray, neden kendisine hala maaş ödüyör, kamplara götürüp masraf yapıyor anlamış değilim. Eğer Barış'a para harcamaya devam edeceksek, bari genç takımları, alt yapıyı filan kapatalım. Barış gibi bir adam, kulübün alt kademelerinden A takıma gelen gençlerin önünü tıkayabiliyorsa, o altyapı boşa yanıyor demektir. Söndürün onu.

Eğer Barış'ı takımda tutmak isteyen Rijkaard ise, o zaman kendisine de yol yakınken veda etmenin vakti gelmiştir bence. Abarttın diyebilirsiniz ama gayet ciddiyim ben. Hani, her gün birbirinden komik aforizmalar bombalayan dinazor köşe yazarlarımız "Rijkaard adam değil" diyor ya, belki bu sefer haklılar.

Amacım burda oturup Barış'ı kötülemek değil. Onun kötü olduğunu hepimiz biliyoruz. Ben ne kadar yazsam daha aşağı çekemem zaten kendisini. Tek umudum, bu yazının bir şekilde Galatasaray yönetiminden birilerine ulaşması. Belki unuttular Barış'ı satmayı, belki "Barış'ı sat!" yazdıkları post-it masanın altına düştü, bilemiyorum ama bir an önce hatırlasınlar. Yok, biz onu takasta kullanacağız diyolarsa önerim kendisini 3 teneke tulum peynirle takas etmeleri. Deri tulum tercihim.


13 Temmuz 2010 Salı

Dallamalıkta Yeni Bir Boyut



Daha dün Barcelona'nın, Arsenal camiasını delirtmek suretiyle Fabregas transferini imkansız hale getirdiğinden bahsettim. Eğer hala bardak taşmadıysa, bu dallamalıktan sonra kesin taşacak.

"İspanya"'nın şampiyonluk kutlaması yukarıdaki. Kulüplerin hırs ve egolarının bir kenara konulması gereken bir zaman. Ancak kendilerini komik zanneden Puyol ve Pique, Fabregas'ın kafasına Barça formasını geçiriyorlar ve yaptıkları bu hareketle Arsenal'in kaptanını zor duruma sokmakta bir sakınca da görmüyorlar. Kulüp takımlarında ve milli takımda son yıllarda yakaladıkları başarılarla egoları büyüyen bu adamların belli ki beyinleri aynı hızla gelişmiyor. Transfer dönemlerinde bir çok ilginç olaya tanık olduk ama rezaletin bu noktalara kadar geldiğini hatırlamıyorum. Barça'lı oyunculara tek diyeceğim var :"Devam edin".

Artık iş öyle bir inada bindi ki, Rossell, Nou Camp'ın tapusunu verse Arsenal Cesc'i satmayacak. Teşekkürler dallamalar. Sayenizde kaptanımız hiç bir yere gitmiyor.

Fırtınadan Sonra

Final sonrası İspanya soyunma odası...

Ve Hollanda'nınki... Yamuk teneke kesin Van Bommel'in.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Fiyatı Patlayan 11

Dünya Kupası garip bir yer. Turnuva öncesi adınız, performansınız, fiyatınız ne olursa olsun tüm kariyerinizin gidişhatını 3 maçta değiştirmeniz mümkün. Bütün medya, birbirinin aynı olan 'turnuvanın en iyi onbiri' listeleri yapmakla meşgulken, benim canım turnuvada değerini arttıranlara bakmak istedi.

1- Manuel Neuer: Shalke taraftarları için şimdiden bir kahraman olan genç kaleci turnuvadaki performansıyla gelecek 15 yıl için Almanya kalesinin tapusunu almış oldu.

2- Fabio Coentrao: Portekiz'in genç sol beki defansif ve ofansif yetenekleriyle Chelsea'nin transfer listesinin tepesine yerleşmiş durumda.

3- Gregory Van Der Wiel: 21 yaşındaki sağ bek, turnuva öncesi Hollanda takımının zayıf noktası olarak gösteriliyordu. Hollanda finale kadar gelirken onun da fiyatı 10'a katlandı.

4- Juan: 30 yaşına kadar kendi halinde bir defans oyuncusuyken, bu turnuvadaki performansıyla bir anda 'elit'ler arasına girdi. Mali krizdeki Roma için olası bir gelir kapısı.

5- John Mensah: Tamamı değerlerini arttıran Gana takımının kaptanı. Sakat sakat oynamasına rağmen son derece sağlam bir görüntü çizdi.

6- Sami Khedira: Değerini komple arttıran diğer bir takım olan Almanya'nın belki de en büyük sürpriziydi. Çok kritik bir bölgede hatasız bir turnuva çıkarttı.

7- Kevin Prince Boateng: Gana orta sahasının hiç kuşkusuz en etkili ismiydi. İhtiyaçtan üstüne aldığı ofansif görevleri de son derece etkili yapabildiğini kanıtladı. Küme düşen Portsmouth'tan ayrılması kesin gibi.

8- Nelson Valdez: Dirk Kuyt'a iyi futbolcu diyenlerin izlemesi gereken bir adam. Savunmadaki mücadelesiyle Şili'li Alexis Sanchez'in hemen önünde bu onbire girdi.

9- Thomas Müller: Bayern, Şampiyonlar Ligi finaline giderken Müller ilk onbirin değişmez adamıydı. Gel gelelim dünya kupası gol krallığı zaten yükselişte olan değerini bir anda 3'e katlayıverdi.

10- Mesut Özil: Biz Mesut'u tabi ki tanıyorduk ama kendisinin dünya sahnesine çıkışı bu turnuvayla oldu. An itibariyle transfer listesini süslemediği büyük kulüp yok gibi.

11- Luis Suarez: Herkes onu Gana maçındaki olayla hatırlayacak ancak bu Suarez'in Avrupa'nın en yetenekli genç golcüleri arasında olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Büyük bir kulübe taşınması an meselesi.

Yedekler:

Maarten Stekelenburg, Asamoah Gyan, Alexis Sanchez,
Anthony Annah, Keisuke Honda, Ahtapot Paul

Bekledim de Gelmedin

Memleketim transfer piyasasının klişesidir: "Başkan transferi bitirmek için bizzat x ülkeye gitti" haberleri. Her işin başkandan sorulduğu bizim güzide kulüplerimiz için bu normal bir durum tabi. Fabregas transferindeki çıkmazı çözmek isteyen Sandro Rossell de bizim başkanlara özenmiş olacak ki, geçen hafta İspanyol medyasında yazıldığı üzere, Arsene Wenger ve Ivan Gazidis ile birebir görüşme kararı almıştı. Plana göre, Rossell, bu görüşmede tüm ikna gücünü kullanacak ve Fabregas transferine de son noktayı koyacaktı. Gel gelelim, şu an Güney Afrika'da olan Wenger ve Gazidis ile görüşmek üzere Johannesburg'a uçan Rossell'in randevu isteğine Arsenal'in patronlarından kısa ve net bir yanıt geldi: "Hiç zahmet etme".

Evet; Arsenal yönetimi, Rossell ile muhattap bile olmak istemiyor ve bunun nedeni de Barcelona'nın, yönetimi, basını ve futbolcularıyla 2 senedir sürdürdüğü, Dünya Kupası sırasında bile durmak bilmeyen 'saygısızlık kampanyası'. Bu sayfalarda, bu konuyla ilgili çok yazdığım için artık aynı şeylerden bahsedip kabak tadı vermek istemiyorum. Tek söyleyeceğim, bu yukarıdaki olayın Fabregas transferi muhabbetinin bu seneki sonu olma ihtimali. Arsenal gibi son derece medeni yönetilen bir kulübün, Rossell'e randevu bile vermeyişini tek bir açıklaması var o da işin inada bindiği. Bana göre, bu olay Arsenal için bir prensip meselesi halini almış durumda ve Rossell, gidip konuyu bu raddeye getiren 'saygısızlık kampanyası'nın fikir babası Laporta'ya teşekkür edebilir. Kendilerini dünyanın hakimi olarak gören Barcelonalılar, belki buradan bir ders de çıkarabilirler: Kontratı devam eden bir oyuncuyu satın almak istiyorsanız, resmi teklifinizi yapmadan önce, söz konusu oyuncunun kulübünü ve taraftarlarını çileden çıkarmak iyi bir fikir değildir.

The End

Evet, Dünya Kupası bitti ve 30 günlük rüyadan uyanmış bulunuyoruz. "Abi Honduras-Şili maçını izledin mi?", "Yeni Zelanda ne dirençli takımmış ya", "Forlan gene yapıştırdı" muhabbetleriyle geçen akşamlara 4 yıllığına veda ediyoruz. Herkes oynanan futboldan şikayet etse de, bana göre dünya kupasının tadı başka hiçbir organizasyonda yok.

İspanya, dünya kupası yolculuğuna 3 yıllık insanüstü formunun ve Avrupa Şampiyonu ünvanının yardımıyla favori olarak başladı. Ancak, grup maçlarındaki görüntüsü, ben dahil herkesin aklına "acaba?" sorularını getirdi. İsviçre maçındaki etkisiz görüntüsünden sonra takım, yavaş yavaş toparlanıp klasik oyununu sahaya yansıtmaya başladıysa da, turnuva boyunca form tutamayan Torres'in eksikliğinde, hücum hattında bir türlü verimli olamadı. Del Bosque, Torres'e Paraguay maçına kadar sabretti ancak o maçta İspanya haddinden fazla terleyince, yarı finaldeki Almanya maçına Pedro'yla çıktı. O maçta İspanya hücumu daha dinamik bir görüntü çizse de, yine de golü bulmak için Puyol'un ekstra işler yapmasına ihtiyaç duydu.

Hollanda'dan daha önce bahsettik. Turnuvanın oyun ve taktik olarak belki de en istikrarlı takımı portakallardı. Bert Van Marwijk'in takımı devralışından sonra her geçen gün daha da pragmatik bir futbol oynayan Hollanda, dünya kupasında da bu gidişatını korudu. Grup maçları bitip rakipleri zorlaştıkça, Hollanda Milli Takımı'nın tarihinde hiç olmadığı kadar fiziksel ve savaşçı bir görüntüye büründüğünü gördük.

Hollanda ve İspanya'nın finale gelirken oynadıkları futbol, bizim medyamızın, sahaya dizilişlere bakarak yorum yapan %99'luk bölümünün ne kadar büyük yanlışlarda olduğunun kanıtı gibi. Nitekim, kağıt üzerinde 4-2-3-1 formasyona sahip iki takımın sahaya koydukları futbol gece ve gündüz gibi birbirinden farklı.

Dün akşam Del Bosque, Pedro'lu takımına; Van Marwijk de, Van Der Wiel ve Den Jong'un geri döndüğü ideal onbirine sadık kalarak sahaya çıktı. Hollanda'nın geriye yaslanıp başladığı maçtaki ilk amacı, Xavi-Villa ve Iniesta-Villa kanallarını kapatmaktı. İlk yarı ilerledikçe yavaş yavaş defans hattını öne doğru çıkaran portakallar, maçı orta sahaya sıkıştırıp burada oynadıkları sert futbolla İspanya'nın yıldızlarını tamamen yıldırmayı denedi. Buna karşılık İspanya Alonso, Busquets ve Xavi üçlüsünden birini, Robben tehlikesine karşı sürekli olarak Capdevilla'nın yardımında tutarak, öne doğru çıkmaya başlayan Hollanda savunmasını derinlemesine yaran paslarla Villa'yı bulmaya çalışıyordu.

İlk yarı, "bozmak" için sahada olan Hollanda'nın planlarına daha uygun bir şekilde gelişince belki de dünya kupaları tarihinin en sıkıcı 45 dakikasını izledik. Her turnuvada, oynadıkları pozitif futbol ile tarafsızların sevgilisi haline gelen portakallar, bu dünya kupası boyunca Almanya ve İspanya'ya kaptırdıkları sempatiyi, finalde resmen harcayıp bitirdiler. Maçın hakemi Webb, belki erken bir kırmızı kartla final heyecanın üzerine limon sıkmak istemedi, ancak özellikle Van Bommel ve De Jong sahada kalmamak için ellerinden geleni yaptı. Hollanda ilk on birinin Sneijder ve Kuyt hariç tamamen sarardığı maç, kupa finalleri tarihinin en bol kartlı maçı oldu.

İlk yarıdaki korku filminden sonra, ikinci yarıda iki takımın hücum planlarının az da olsa sahaya yansımaya başladığına tanık olduk. Yorulan Hollanda'nın, orta sahadaki fiziksel gardının düştüğünün farkında olan Del Bosque, oyuna Navas'ı sokarak oyunu daha da geniş alana yaymaya çalıştı. Buna karşılık Van Marwijk, Kuyt'u yanına alıp Elia'yı sahaya sürerek, hem Navas'ın savunmasında hem de hücumda daha dinamik bir sol kanat elde etmeye çalıştı. Bu iki oyuncu değişikliğinin kanatlara doğru yaydığı oyundan yararlanan ise Hollanda oldu. Van Persie ve Elia'nın kanatlara yaptıkları koşuların zorladığı İspanya savunmasının göbeğini 2 kere yarmayı başaran Robben, bu pozisyonlardan birini değerlendirse maçı orada bitirebilirdi. Karşı tarafta ise Navas, yaptığı dripling ve ortalardan birinde Villa'yı golle burun buruna getirdi.

Maçın bitmesine 3 dakika kala Del Bosque, maçın penaltılara gitmesini istemediğini göstererek, Alonso-Fabregas değişikliğini yaptı ve Xavi'yi dipten oyun kurması için Alonso'nun bölgesine gönderdi. İkinci yarı boyunca yorulduğunun sinyallerini veren Hollanda orta sahası, uzatma dakikalarına girilip, istekli bir Fabregas'ın üzerlerine gelmesiyle beraber tamamen oyundan düştü. Fabregas, toplu ve topsuz koşularıyla pozisyon da buldu, ancak oyuna asıl katkısını Iniesta'ya yarattığı boşluklarla yaptı. Uzatma dakikalarına adeta ayağındaki zincirlerden kurtulmuşcasına hareketli başlayan Iniesta, önce 2 pozisyona girdi, atamadı; sonra Heitinga'yı oyundan attırdı. Hollanda, bütün maç sert oynamasının faturasını geç de olsa ödedi ve değişiklik haklarının kalmadığı bir noktada 10 kişi kalarak 3'lü defans yapmaya mahkum oldu. Bu pozisyondan 10 dakika önce yaptığı, De Jong - Van Der Vaart değişikliyle bir ön liberosunu yanına alan Van Merwijk, 10 kişi kalıp diğer ön liberosunu da defansa yardıma gönderince, orta sahada bir anda çaresiz kalıverdi. Zaten uzatmaya çok hızlı giren Fabregas-Iniesta ikilisinin, bu çaresizlikten yararlanıp Hollanda'nın ipini çekmesi sadece 7 dakika sürdü. Fabregas asisti yaptı, Iniesta uzatmadaki 3. net pozisyonunu gole çevirdi ve İspanya kupaya uzandı.

Bu sene, hem Şampiyonlar Ligi'nde hem de Dünya Kupası'nda pragmatizm ve totalizmin çatışmalarına tanık olduk. Dün akşamki final maçı, belki izlediğimiz en 'güzel' maç olmasa da, futbol felsefesinin bu iki ucunun karşı karşıya gelmesi açısından, en azından benim için, oldukça ilginçti. Total futbolun kendilerine özgü versiyonu ve son derece yetenekli jenerasyonuyla İspanya, umuyorum Avrupa futbolunda bir 'neo-totalizm' akımı başlatır ve bu futbolu oynamaya çalışan takımlar sadece Barça ve Arsenal ile sınırlı kalmaz. Nitekim, önümüzdeki 10 yıl bu futbolu anlayışının, Mourinho'nun tetiklediği 'pragmatizm' ile amansız bir sınır savaşına sahne olacak ve kazanan, bu iki tarafın birbirine girmesinden zevk alan benim gibi sadistler olacak. To the war!!

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Babadan Oğula Totalizm

Hollanda, 30 yıl sonra gelip başına iş açacağını bilse total futbolu icat eder miydi acaba? Muhtemelen icat ederdi ama ithal etmezdi. Portakal usulü total futbolun 1 numaraları ihracat limanı olan Barcelona'nın temelini oluşturduğu İspanya Milli Takımı, yarınki finalde tereciye tere satmaya çalışıyor olacak.

Barcelona için total futbolun ihracat limanı dedim çünkü külübün tarihinde, 150'nin üzerinde maç yönetmiş 4 hocanın tamamı Hollandalı. Takımın şampiyonluklarının yarısı da Rinus Michels, Johan Cryuff, Louis Van Gaal ve Frank Rijkaard yönetimindeki yıllarda gelmiş. Bu 4 adamdan en önemlisi, tabi ki, total futbolun fikir babası Rinus Michels.

Michels, total futbolun temellerini 1965'de, kümede kalma savaşı verirken devraldığı Ajax'ta attı. O projenin altın çocuğu da genç yetenek Johan Cruyff idi. Ajax'ı, Avrupa'nın tepesine kadar taşıyan bu ikilinin yolları, Michels'in Barça'ya gidişiyle 2 seneliğine ayrılsa da, daha sonra Katalan kulübünde tekrar birleşti. 74 Dünya Kupası için Michels, Hollanda Milli Takımı'nın başına geçtiğinde, icat ettiği total futbolu ve Johan Cruyff adını tüm dünya bir daha unutmamak üzere öğreniyordu.

Michels'in kariyerinin son dönemi yaklaşırken öğrencisi Johan Cruyff, onunla aynı kariyer yolunu izleyerek önce Ajax'ın sonra da Barcelona'nın başına geçiyordu. Total futbol anlayışı, temelleri çok fazla değişmese de Cruyff'la beraber biraz daha modernleşiyordu. Cruyff, Barcelona'nın gelmiş geçmiş en başarılı hocası olurken, sisteminin göbeğindeki adam da Josep Guardiola'ydı.

Cruyff, Barça'da yönetici pozisyonuna geçtikten sonra, önce Van Gaal ve sonra da Rijkaard ile çalışarak, onlarında yardımıyla total futbol felsefesini hem güncel tutmuş oldu hem de bu anlayışın modernizasyonuna devam etti. Tüm bu Hollanda akımının üzerine gelen Josep Guardiola'nın, başarılı olması tabi ki tesadüf değil. Guardiola, iyi bir hoca olabilir ancak Barcelona'nın bügün geldiği noktanın temelleri, Rinus Michels tarafından, 1969'da atıldı. Öyle ki, David Winner'in 2000 yılında yayınladığı "Brilliant Orange: The Neurotic Genius of Dutch Football" adlı kitabında total futbolun tanımı şöyle yapılıyor:
"Sahaya yayılma Hollanda futbolunu karakteristiğiydi. Michels ve Cruyff, ellerindeki yetenekli oyuncuları kullanarak oyun planlarını, sahanın her yerine yaymaya ve oyun alanını mümkün olduğunca genişletmeye dayandırmışlardı. Topu kaptırdıkları anda rakip yarı alanda prese başlıyorlar, defanslarını da orta sahanın 10 metre gerisine kuruyorlardı. Bu defans hattı, rakibi orta sahaya sıkıştırmak için agresif bir şekilde ileri çıkıyor, sık sık ofsayt taktiğine başvuruyordu."
Şimdi bana, bu tanımın, Barcelona'nın bugün oynadığı futbol için aynen geçerli olmadığını kim söyleyebilir. Acı bir gerçek ki, Hollandalıların temellerini attığı ve yıllarca kullandığı bu futbol anlayışı, en mükemmel halini bir İspanyol kulübü olan Barcelona'da aldı ve bu gelinen noktanın kaymağını yiyen de ilk onbirinde yedi Barçalı oyuncu bulunan İspanya Milli Takımı.

Durumu daha da ilginç yapan, Bert Van Marwijk'in Hollanda'sının, totalizmi terkedip pragmatizmin peşinden giden bir ekip olması. Pragmatizmin kitabını yazmış Almanya, İtalya gibi ülkeler sağolsun, bu anlayışla oynayan ülkeler futbol camiasında "turnuva takımı" olarak bilinmekte. Ancak, pragmatik Hollanda totalizmi bıraktığı ilk büyük turnuvada, gider total futbola kaybederse, bana göre, bu dünya futbol tarihinin gördüğü en ironik sonuçlardan birisi olacak. İspanya'nın nihayet ulaştığı dünya kupasının da mimarları, total futbolu 40 yıldır ayakta tutan 2 Hollandalı olacak.

"Felsefelerin" Finali


Hollanda'nın, çok kolay olmasa da, turu geçeceğini sanırım birçok kişi öngörmüştür. Almanya - İspanya maçında ise Almanya, sadece duygusal olarak değil mantıksal olarak da birçok kişinin favorisiydi. Bu belki de insanların, artık İspanyolların dominantlığından sıkılmasından ya da İspanya'nın kötü başladığı bir turnuvaya bir türlü tempo tutarak devam edememesinden ve Almanya'nın takımsal formundan kaynaklanıyordu. Burada ise herkesi asıl şaşırtan, yarı finaller öncesinde üzerinde durduğumuz şekilde, Del Bosque'nin Torres'den vazgeçip Villa'yla tek forveti dönmesi ve Iniesta'yla Xavi'nin etkinliğini arttırması oldu. Sonucunda da, katı Almanya defansı karşısında zorlansalar da, neredeyse tek bir pozisyon bile vermeden turu geçtiler.

Bu maçtan sonra, Inter - Barça serisinden sonraki gibi yanlış bir kanı oluştuğunu gördüm; "Almanya katı savunma yaptı, maçı baydı". Bu kanının yanlışlığının kaynağı ise, Almanya'nın keyfinden değil; topa sahip olma ve oyunu kontrol ederek oynama felsefesinin en iyi temsilcileri karşısında aynı felsefeyle sahada olamayacağı ve bunun karşılığı olarak, kendi yarı sahasında organizasyonlarını bozup, kaptıkları topları hızlı ve tek paslarla kullanarak sonuca gitmekti. Burada da Muller'in eksikliğinin de etkisiyle bir türlü başarılı olamadılar ve İspanya da Almanya savunmasının ilk ve tek ciddi hatasını değerlendirerek golü buldu ve maçı bitirdi...

Peki finalde ne olacak? İspanya, meşhur ahtapotumuzun dediği gibi şampiyon olacak mı? Yüzde 60'lık oranla favori olduklarını düşündüğüm İspanya'nın şampiyon olması muhtemel (Tabi burada Bosque'nin Torres tercihi yapıp yapmayacağı çok önemli olacak) ama yine kolayca sonuca gidemeyeceklerdir. Çünkü bu sefer karşılarında, Sneijder ve Robben ile kontra atağı çok daha iyi uygulayabilen ve turnuva başından beri "temkinli ve sabırlı" futbol felsefesini benimseyen Hollanda olacak. Eğer, kendi yarı alanlarında İspanya'yı bozmayı başarabilir, ki burada Van Bommel'in performansı büyük önem kazanıyor, ve İspanya'dan önce bir gol bulurlarsa gerçekten olması gerekenden çok daha renkli bir "Mantıksal Favori - Duygusal Favori" finali izleriz.

9 Temmuz 2010 Cuma

Finaldeki Aynasız

Finalin hakemi Howard Webb. Rotherdam'lı polis memuru, Pazar günü bir hakemin ulaşabileceği en yüksek noktaya ulaşacak. İspanyol medyası, kaybettikleri İsviçre maçının hakemi olan Webb'in tekrar karşılarına çıkmasından pek memnun değil. 'Uğursuz' buluyorlar kendisini.

Turnuvanın maç başına en çok kart gösteren hakemi olan Howard Webb, henüz kırmızı kartını göt cebinden çıkarmadı. 3 maçta 17 sarı kart kullanan Webb'in, bu maçların ikisinde kartların perdesini 30. dakikada açmış olması ilginç. Hani buradan, ilk yarım saat uyarıyor, sonra başlıyor sarartmaya sonucunu çıkarabilirim. O zaman, finalde Van Bommel'in, 30. dakikada sarı kart göreceğine dair bir bahis varsa, gidin evi barkı üstüne basın derim. Yok tabi, şaka.

Webb ayrıca, Manchester United'ın Dünya Kupası'ndaki son temsilcisi olma gururunu da yaşıyor. Fergie, dönüşte kendisine şöyle 1 ay tatil verse yeridir. Tabi bu da şaka demek isterdim ama İngiliz basınındaki genel intiba, Webb'in Old Trafford dışında gayet iyi hakem olduğu yönünde. Old Trafford'ta sapıtmak İngiliz hakemliğinin geleneği olduğundan kendisini bu konuda suçlamak yersiz. (Stamford Bridge'deki bir vukuatı burdan görülebilir)

Suçlamak demişken, 2008 Avrupa Şampiyona'sında, Polonya karşısındaki ev sahibi Avusturya'ya son dakika penaltısı verdikten sonra, Polonya başbakanı kendisini öldürmek istediğini açıklamış; o maçtan sonra Avustruya'ya uçan Webb, Salzburg havaalanında kendisini karşılayan polislerin "Merak etmeyin, burda kimse sizi öldüremez" sözleriyle karşılanmıştı. Polise bak sen ya. Şaka mı lan bu?

Bu olaydan ders almayan Webb, 2009 Konferasyon Kupası'nda yönettiği Brezilya-Mısır maçında da bir son dakika penaltısı verdi. Üstelik önce korneri gösterip, sonra kararını esrarengiz bir şekilde değiştirerek... Maçtan sonra Webb, "Yan hakeme danıştım" dedi, ancak Mısırlı otoriteler, kendisinin, stadın dev ekranında pozisyonu gördükten sonra kararırını değiştirdiğine emindi. Görüldüğü gibi Mr. Webb futboldaki video teknolojisinin öncülerinden birisi.

Her şeye rağmen Webb, bana göre, çok iyi bir hakem. Eh final maçı Old Trafford'ta da olmadığına göre ortada bir sorun göremiyorum.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Kült Kahraman

İngilizlerin "cult hero" diye bir tabiri vardır. Türkçe'ye çevrilmiş hali ne kadar anlamlı olur bilmiyorum ama kaba tabiriyle kulübün kültürüne işlemiş oyuncuları tarif etmek için kullanılır. Bir kulübün kült kahramanı olmak için süper yetenekli bir yıldız oyuncu olmanız yetmez, kişiliğiniz ve mücadelenizle bu noktaya tırnaklarınızla gelirsiniz. Kahraman olarak anılmak için, sahaya çıktığınız her maçta taraftara kendinizi kabul ettirmeniz, yenilgiyi asla kabul etmemeniz ve mücadeleyi asla bırakmamanız gerekir. Bir oyuncu bunları yaptığı zaman, taraftarla arasında özel bir bağ oluşur ve geçen yıllar nice yıldızları unuttururken, kült kahramanlar kolay kolay unutulmaz. Zaten her kulübün tarihinde de onlarca kült kahraman bulunmaz. Misal United için bu adam Cantona'dır, Arsenal için Bergkamp, Beşiktaş taraftarı Nouma'yı unutamaz, Galatasaray da Hagi'yi. Bu adamları özel yapan kaç gol atıp kaç asist yaptıklarından daha çok, sahadaki varlıklarının yarattığı etkidir.

Kült kahraman tanımından giriş yaptım çünkü Lorik Cana dediğiniz zaman aklıma ilk gelen şey bu. Sunderland ile çıktığı daha 2. karşılaşma olan Chelsea maçını, çatlak kolla tamamlayıp üstüne bir de maçın adamı seçildiğinde, Cana, Ağustos ayı bitmeden taraftarın gönlünü kazanmıştı bile. Takımın kaptanlığı, Steve Bruce taraftından kendine verildiğinde ise takvimlerde henüz Eylül yazıyordu. O noktadan sonra, Sunderland taraftarının, her maç, sahada ilk görmek istediği adam halini alan Arnavut oyuncu, daha sezonun yarısı gelmeden kulübün 'kült kahraman'ları arasına gireceğinin sinyallerini veriyordu.

Benim, Cana'yı 90 dakika dikkatli bir şekilde izlediğim ilk maç Kasım ayında, Arsenal'in 1-0 kaybettiği maçtı. O gün, Sunderland takımından aklımda kalan tek adam oydu, çünkü maçın büyük bölümü, üretmeye çalışan Arsenal orta sahası ile sürekli olarak ısıran kendisi arasında geçmişti. Kendi kendime "Ah ulan Wenger, Diaby'le Denilson'la uğraşacağına şöyle bir adam bulsanya" dediğimi hatırlıyorum. Tabi nereden bileyim ki Wenger, Cana'yı çoktan bulmuş bile.

Lorik Cana, ilk olarak, 2003 yılında, PSG kadrosunda genç bir oyuncuyken çekmiş Wenger'in dikkatini. O günden sonra Arsenal scoutları tarafından takip edilen oyuncunun transferi, Arsenal'in içine girdiği gençleşme projesi ve finansal kısıtlamalar yüzünden rafa kalkmış. 2005'te Marsilya'ya transfer olan ve 2 sene orda kaptanlık yapan Cana'nın ise, Premier Lig'e gelip Wenger'in takımına kök söktürmesi 6 yılını almış.

Cana'nın transferini ilk duyduğumda, gerçekten hiç bir şey anlamadım. Steve Bruce nasıl olurda en değerli oyuncusunu bırakırdı? Sunderland taraftarı buna nasıl izin verecekti? Premier Lig'in tepesindeki 4 külüp de defansif orta saha arayışındayken Cana nasıl olup da Galatasaray'a geliyordu? Ve nihayet geçen sene 5 milyon pounda aldığı adamı Sunderland nasıl oluyor da yine 5 milyon pounda bırakıyordu?

Tüm bu sorularıma, sağolsun, Steve Bruce cevap verdi:
Lorik'in oyun stili ve davranışları onu kaptanlık için doğal bir seçim yapmıştı ancak kendisi sezon öncesi kampına katıldığında, Avrupa'ya geri dönmek istediği çok açıktı. Sanırım, Türkiye'nin, Arnavutluğa yakın oluşu ve ailesini daha düzenli görebilecek olması ayrılışındaki en önemli faktör oldu.
Cana'nın ilk açıklaması da bunu destekler nitelikte:
Bu kulübe her şeyimle hizmet ettim ve Sunderland'i her zaman hatırlayacağım. Aldığım teklifle Avrupa kupalarında oynama şansı elime geçiyor ve aileme daha yakın olacağım. Bu kolay bir karar değildi. Umarım herkes anlayış gösterir.
Anlaşılan o ki, Cana, ailevi sebepler yüzünden İngiltere kulüplerine kapıyı kapamış. Onu bu noktada yakalayıp, "Lorikciğim gel bak İstanbul'da oyna, hem ailene de yakın" diyen Galatasaray yönetimine burdan teşekkür ediyorum. Galatasaray, Keita'dan kurtulup, Cana'yı kadrosuna katarak, 2 günde, karakter bakımından 2 gömlek yukarı çıkmış oldu. Bundan sonra tek isteğim, kendisinin kıymetinin bilinmesi.

İkisi Bir Arada


Arsenal, Laurent Koscielny'nin transferini resmi olarak açıkladı. Yeni transfer hakkında biraz araştırma yapayım derken gözüme bu video çarptı. Görüntüler geçen sene Fransa Kupası yarı finalindeki Lorient-Bordeaux maçından. Arsenal'in iki transferi Chamakh ve Koscielny karşı karşıya.. Koscielny ilk golü atıyor, sonra gidip Chamakh'ı düşürüp kırmızı kart görüyor. Chamakh ise şık bir golle Bordeaux'ya turun kapısını açıyor. İkisi de Arsenal'e hayırlı olsun. Wenger iki oyuncu daha alacağını açıkladı. Zaten kaleci ve bir stoper daha alması mecburi. Umarım bir de defansif orta saha alır. Joe Cole gelmese de olur.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Önce Karnınızı Doyurun

Yabancı basında çıkan, 'Barcelona ve Cesc' merkezli haberleri bayağıdır görmezden geliyordum. Mesela, geçen hafta Pique, Fabregas'ın milli takım kampında Barca'lı oyuncularla vakit geçirmesinin bu transferi kaçınılmaz hale getirdiğini filan açıkladı. Adamlar Dünya Kupası yarı finali oynayacaklar; bir oyuncuları, diğerinin transferi hakkında atıp tutmaktan çekinmiyor. Başlarındaki hocada da "Arkadaş işinize bakın" diyecek yürek yok. İlginç.

Dün de Barcelona'nın yeni başkanı Sandro Rossell'in, Arsenal'in Cesc için istediği paranın fazlalığından yakındığı hakkında birkaç haber okudum. Bizim Rossell, "Fabregas'a 50-60 milyon euro vermeyiz!" diyordu. "Paşa keyfin bilir Sandrom" dedim geçtim.

Gel gelelim, bugün ortaya çıktı ki Sandro Rossell'in Cesc hakkındaki açıklamasında bir harf eksikmiş. Doğrusu "Fabregas'a 50-60 milyon euro veremeyiz!" olacakmış. Gün itibariyle Barcelona, futbolcu alacaklarını ödeyecek nakte sahip olmadığı için 150 milyon euroluk bir kredi başvursunda bulunmuş durumda. Kulübün, geçen sene 25 milyon euroya aldığı Chygrynskiy'i, €10m zararla Shaktar'a geri yollamasının sebebi de içerisinde bulunulan likidite sıkışıklığından başka birşey değil.

Chygrynskiy'e €25m, İbrahimoviç'e €45m derken, Barcelona'nın giderleri son 1 sene içerisinde %18 artarak €429m seviyesine çıkarken, kulübün gelirleri de %10 artarak €445 milyona yükselmiş durumda. Bu rakamlara, şu ana kadar Villa'ya ödenen €35m ve Shaktar'dan gelen €15m'yu eklerseniz kulübün bugünkü finansal tablolarının zarar gösterdiğini hesaplamanız zor değil.

Diyeceğim odur ki, futbolcuların maaşlarını ve şampiyonluk primlerini vermek için kredi çekmek zorunda kalan bir kulübün, Avrupa'nın en yetenekli genç orta saha oyuncularından birini, paraya ihtiyacı olmayan bir kulüpten söküp alması bana pek mümkün gözükmüyor. Bu yüzdendir ki Sandro kardeşimiz ağlıyor: "Arsenal fiyat arttırdı". Yazık, içim acıdı bak.

Momentum, İvme ve Bir Fizik Problemi

Aralarındaki mesafe 50km olan X ve Y noktaları arasında ilerlemekte olan A ve B araçlarından A, maksimum hızı olan 100km/h sabit hızla ilerlerken, B 50km/h hızla başladığı yolculuğuna, hızını her dakika 3km/h arttırarak devam etmektedir. Y noktasına önce hangi araç ulaşır?

İlk satırları okuduktan sonra neden bahsedeceğimi anladıysanız, sizi tebrik ediyorum, orta okul fiziğini futbola karıştırma becerisini gösteren şanslı azınlıktan birisiniz. Umarım tedaviniz, benimkinin aksine, iyi gidiyordur.

Hala ne saçmaladığımı anlamayanlar için kısaca açıklayayım. Yukarıdaki problemde A aracı Almanya, B aracı da İspanya'yı temsil ediyor. Kağıt üzerinde İspanya'ya göre kütlesi, yani kadrosunda barındırdığı yetenek, daha az olan Almanya, Dünya Kupası'nda özellikle son 2 turda oynadığı maçlarda çok yüksek bir hıza ulaşmış durumda. Yüksek hızları sayesinde turnuvanın en yüksek momentumuna ulaşan Almanya'yı durdurmak isteyen İspanya, bu akşam sahaya en azından eşit bir momentum koyması gerekiyor. Bu hedefe ulaşmada yolundaki şansları, takımın turnuvanın en yüksek kütlesine sahip olması. Ancak, bugüne kadar oynadıkları futbolla İspanya'nın Almanya'nın momentumunu durduracak hıza ulaştığını söylemek zor.

İspanya, hızlanmak istiyorsa ihtiyacı olan şey ivme. Ekstra ivme için gereken şey ise ekstra kuvvet. Del Bosque'nin bu ekstra kuvveti uzaklarda aramasına gerek de yok. Turnuvanın en büyük hayal kırıklıklarından biri olan Torres'i yanına alıp, David Villa'yı en tehlikeli olduğu yere, rakip kalenin önüne yollaması ve onun doldurmaya çalıştığı sol kanadı da Silva ile takviye etmesi, İspanya'ya istediği ivmeyi kazanması için ihtiyacı olan itişi sağlayacaktır. Torres'li 4-4-2, İspanya'ya son 3 yıldır büyük vefayla hizmet etti, ancak El Nino, belli ki sakatlıktan dönebilmiş değil ve içinde bulunduğu form durumuyla kendisini sahaya sürmek David Villa'yı kaleden uzaklaştırmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Üstüne üstlük çift forvet, orta sahada kalabalık ve organize bir görüntü çizen Almanlara da sayısal üstünlük veriyor. Bu şartlar altında, Del Bosque'nin maça Silva ile başlayacağını tahmin ediyorum.

İspanya'nın hücum problemleri belki 4-2-3-1 tarafından çözülebilir, ancak Almanya karşısında asıl kritik bölge defansları olacak. İngiltere ve Arjantin'i dörtleyerek rakip savunmalara korku salan Almanya'nın neredeyse bütün atakları Schweinsteiger ve Mesut Özil'li göbekten başlıyor. Buradan kaynaklanan ataklar özellikle Lahm ve Müller'in çok iyi yardımlaştığı sağ kanatta en tehlikeli halini alıyor. Tabi ki Müller'in bu akşam oynayamacak olması Almanya açısından büyük bir kayıp, ancak Almanlar isimler kim olursa olsun sistemlerinin işlemesiyle meşhurlar. Bu noktada, rakip alana her zaman çok adamla geçen İspanya'nın dikkatli olması gereken şey, ucuz top kayıplarından uzak durmak olmalı. Nitekim, olası Alman kontralarını ilk göğüsleyecek oyuncular olan Alonso-Busquets ikilisi şimdiye kadar pek de iyi bir sınav vermedi. Bana göre, kariyerlerini 'kesici'den daha çok 'geriden oyun kuran' adam olarak geçirmiş bu iki oyuncudan, Almanya gibi son derece organize hucüm eden bir takıma karşı 'kesici' görevini üstlenmelerini beklemek biraz haksızlık.

'Kesici' demişken, Almanya açısından bence turnuvanın kahramanı ne Mesut Özil, ne de Muller. Yıllarca Jeremies, Hargreaves ve Ballack gibi engeller yüzünden sol kanada hapsolan ancak bu turnuvada göbekte oynayarak adeta patlama yapan Schweinsteiger, Almanya'nın başarısının en önemli nedenlerinden birisi. Oynadığı bölgenin gerektirdiği defansif ve ofansif görevleri şu ana kadar mükemmele yakın yerine getiren Schweiny, Arjantin maçında savunmada Messi'nin izolasyonundan sorumluyken hala Alman hücumunun en kilit adamı görevini başarıyla yerine getirmeyi başarıyordu. Löw'ün, onu bu akşam da benzer bir görevle sahaya sürmesi kimse için sürpriz olmayacak. Tabi ki Schweiny'nin savunmadaki hedefi bu sefer Xavi olacak.

İspanya'nın ne kadar ivme kazanacağı ve Almanya'nın Muller'in yokluğundan ne kadar etkileneceği bu akşamki fizik probleminin iki önemli bilinmeyeni. Ancak şu kadarını söyleyebilirim, İspanya vites büyültmeyi başaramazsa, bu akşamki maç Almanya için İngiltere ve Arjantin maçlarının bir tekrarı olabilir.

Oranje Is De Kleur Van Gekte



Turnuva başından beri her Hollanda maçında, "Aha şimdi tıkandılar işte" dediğim bir nokta oluyor. Gelin görün ki, her seferinde, benim bu lafı etmemi takip eden 10 dakika içerisinde Hollanda rakibini çökertiyor. Portakalların çok iyi oynamıyor gibi gözükürken goller bulup maç kazanmasını "şans" ile açıklamak mümkün ancak sadece şansın yardımıyla dünya kupası tarihinde 6'da 6 yapan ilk takım olunmuyor. Van Persie ve Robben hariç, 8 oyuncusuyla sürekli olarak savaşan takım aslında biraz da kendi şansını kendisi yaratıyor.

Daha önce, Statik Portakal'da bahsettiğim için Hollanda'nın oyun planı hakkında tekrar yazma gereği görmüyorum. Hollanda turnuvaya erken veda etseydi, Aynı Brezilya örneğinde olduğu gibi, bütün medya göze hoş gelen futboldan ödün veren Bert Van Marwijk'i topa tutacaktı. Neyse ki, statik portakal formülü istenen sonuçları aldı da Van Marwijk gereksiz yere giyotine gitmedi. Benzer bir formülle başarısız olan Dunga da bana göre haksız yere eleştiriliyor. Hala, "Ronaldinho kadroya nasıl giremez?" diye sayıklayanlar varsa kendilerine bu linki takip etmelerini öneriyorum.

Konuyu fazla dağıtmadan kısa keseyim. Hollanda, 6 maç üstüste kazanarak finale adını yazdırdı ve senelerdir beklediğin noktaya çok yaklaştı. Ancak takımın hala sol açığı ve forvetinden hiç yararlanamıyor oluşu kaygı verici. Şu an oynadıkları futbol fazlasıyla Sneijder ve Robben'in performanslarına endeksli. Onlar için iyi haber, normal sezonun son maçını beraber oynayan bu ikilinin Temmuz ayına girdiğimiz bu günlerde hala formlarını koruyor olmaları. Eğer Hollanda şampiyon olursa, Sneijder bu turnuvanın MVP'si olacak ve bu onuru sonuna kadar hak edecek.

Hollanda için kaygı verici bir başka nokta da defans disiplininden oyunun bazı bölümlerinde kopuyor olmaları. Brezilya maçında yedikleri golde uyuyan takım savunması, aynı hatayı dün akşam Uruguay'ın golünde yaptı. Forlan sol kanattan içeriye doğru bindirdiğinde, Hollanda defansı ve orta sahası arasında 20 metre boşluk vardı. Diğer yarı finalden kim gelirse gelsin, son maçta Hollanda bu tip hataları pahalıya ödüyor olacak.

An itibariyle, takım oyunu olarak baktığımızda Hollanda, Almanya'nın ardından turnuvanın en iyi 2. takımı. Bu iki ekip arasındaki fark ise Almanların daha az hata yapıyor ve sahadaki 11 adamdan da maksimum verimi alıyor oluşu. Hollanda, şu ana kadar yaptığı hatalardan ve verimsiz oyunculardan doğan boşlukları, ekstra mücadele ederek doldurmayı başardı. Bunu finalde de yapmamaları için hiçbir neden yok. Hatta daha da iyisini yapıp hatasız ve %100 verimli bir oyun da oynayabilirler, ki bunu yaptıkları takdirde dünyadaki bütün portakallara kafayı yedirtirler. Portakal, harbiden de deliliğin rengi olur o zaman.

6 Temmuz 2010 Salı

Lazım Değil

Galatasaray taraftarı, bugün Keita'nın satış haberine uyandı. Çeşitli platformlarda okuduğum tepkiler çoğunlukla 2'ye bölünmüş durumda. Bir grup Keita'nın satılmasının hata olduğunu düşünürken, diğer grup ise satışı onaylamasa da ekonomik olarak doğru olduğu görüşünde. Ben ise, bu konuda 3. şıkkı işaretleyen birkaç kişiden biriyim sanırım.

Evet, ciddi anlamda Keita'nın Galatasaray'a lazım olan bir oyuncu olmadığını düşünüyorum ve kendisinin 8,5 milyon euro peşin paraya satılması bence çok yerinde bir transfer hamlesi. Peki geçen sene Galatasaray takımında vasatın üzerine çıkmayı başaran ender adamlardan biri olan ve kritik gollerin altına imza atan Keita, neden Galatasaray'a lazım değil?

Geçen seneki Galatasaray'ı aklımıza getirdiğimizde, rakip yarı sahaya geçtiğinde ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri olmayan, hücum organizasyonu denilen yararlı aygıtı henüz icat edememiş, büyük ölçüde ileri üçlüsünün bireysel yeteneklerine bel bağlamış bir takım hatırlıyoruz. Bu kişiliksiz oyunun sebebini, ister orta sahadaki personel yetersizliğine bağlayın, ister beklerin hücum görevlerini yerine getirmemesine, sonuç olarak Galatasaray'ın yetenekli hücum adamlarından yeterince yararlanamadığı gerçeğini değiştiremiyorsunuz. Böylesine kopuk bir oyun oynayan bir takımda Keita yıldız gibi görünebiliyor çünkü kendisi ortalamanın üzerinde bir hıza ve iyi adam eksiltme yeteneklerine sahip bir oyuncu. Yani "Al abi topu, bize pozisyon yarat" diyen bir takımınız varsa, Keita tam aradığınız adam. Ortada hiçbir pozisyon yokken, Keita, 3 adamın arasından sıyrılıp bir anda rakip kalede tehlike yaratabilir ve kötü oynadığınız bir maçta size çok kritik bir gol hediye edebilir.

Ancak, Keita'nın oyunu, yukarıda anlattığım kadarıyla sınırlı. Nitekim, kendisi takım oyunu denilen olaya hiç bulaşmayan, adam eksiltme uğruna onlarca top kaybı yapmaktan çekinmeyen ve oyun disiplinine 5 dakikanın üzerinde bağlı kalamayan bir arkadaş. Sürekli olarak denediği çalımlar kendisinin hücumdaki verimini sıfıra yakın bir değere kadar çekerken, disiplinsizliği de savunmadaki görevlerini aksatmasına neden oluyor. Tüm bunların üzerine kafası da rahat olmayan Keita'yı, kendini yere atıp hakemi aldatmaya çalışırken veya rakibe sol kroşeyi kondururken gördüğümüzde pek de şaşırmıyoruz. Geçen sene, Keita'nın bu olumsuz yönlerinin hepimiz farkındaydık ancak bir üstteki paragrafta bahsettiğim 'pozisyon yaratma' yeteneklerine deli gibi ihtiyacımız olduğundan sesimizi çıkaramıyorduk. Yani, gülü sevdiğimizden dikenlerin sezon boyu kıçımıza batmasına göz yumduk.

Kader Keita, artık Galatasaray'a lazım değil çünkü Galatasaray önümüzdeki sezon takım oyunu oynamayı öğrenmek zorunda. Şu sıralar Ronaldo, Messi, Rooney, Ribery gibi yıldız oyunculara bel bağlayan takımların birer birer dökülüp; Almanya, Hollanda ve İspanya gibi takım oyunu oynayabilen ülkelerin parladığı bir Dünya Kupası izliyoruz, ki Avrupa futbolunun kısa vadede gideceği yol da bu istikamette. Oyun disiplini manyağı Inter ve Bayern'in, geçen sene Şampiyonlar Ligi finali oynaması da bu yola girildiğinin bir başka kanıtı. Frank Rijkaard'ın, Galatasaray'dan 'takım' yaratmak için önünde yaklaşık 6 ayı var ki, bunu nasıl başaracağını konuşmak için biraz erken. Ancak, bu hedefe ulaşıldığı takdirde, ortaya çıkacak 'takım'ın Keita'ya ihtiyacı olmayacağı kesin. Bir an için Keita'yı bugünkü Almanya Milli Takımı'na koyduğumuzu düşünün. Topu aldımı vermeyen, sürekli çalım deneyen, defansa kafasına eserse yardım eden bir adam, Alman takımında mühendislik fakültesindeki güzel kız gibi sırıtacaktır. Yani, Galatasaray da başarılı olmak istiyorsa, Kader Keita'nın bünyesinde sırıtacağı bir takım hüviyetine bürünmek zorunda.

"Peki yeni sezonda Galatasaray, 'takım' olmayı başaramaz da geçen seneki futbolunun bir benzerini ortaya koyarsa, o zaman Keita'ya ihtiyaç olmayacak mı?" derseniz, onun da cevabı basit. Geçen seneki futbol + Keita formülünün, Galatasaray'a ne getirdiği ortada: Fenerbahçe'nin 10 puan arkasında lig üçüncülüğü. Geçen seneki kişiliksiz futbol devam edecekse Galatasaray'dan köy, kasaba veya eyalet olmayacağı için, Keita'nın varlığı ve yokluğunun sonuca çok büyük bir etkisi olmayacak.

Bu şartlar altında Keita'nın işe yarayabileceği tek bir pozisyon aklıma geliyor ki, o da kulübe. Evet, Kader Keita'dan çok yararlı bir 'impact sub' olabilir ve kendisi, rakibi açmakta zorlanılan maçlarda kenardan gelerek sonuca etki edebilir. Ancak Keita, hem bir yedek oyuncu için çok çok pahalı, hem de kenarda oturmayı profesyonelce karşılayacak kişiliğe sahip değil.

Sonuç olarak söyleyebilirim ki, yeni sezondaki Galatasaray'dan beklentim, takımın oynadığı futbolun Keita'nın kalibresini aşması. Aslında, bu benim beklentimden çok Galatasaray'ın başarılı olması için bir mecburiyet. Aralık ayı gelir de, taraftar kendini "keşke Keita olsaydı" diye sayıklar bulursa, "elveda ay elveda feza" zaten.