30 Mayıs 2010 Pazar

F.C! Barcelona

Barcelona'nın sonundaki F.C.'nin açılımını yıllardır "Futbol Club" zannediyordum ki, Fabregas olayı sağolsun hatamın farkına vardım.

Laporta'nın İspanyol medyasına verdiği röportajları okuyup da gülme organının yerini şaşırmamak mümkün değil. Kendisi önce "Fabregas için fahiş fiyat ödemeyiz" diyor. Yani 30 milyon pound'luk fiyatta direteceklerini söylüyor. Sonra da Yaya Toure ile ilgilenen Man City'e, 25 milyon pound'tan kapı açıyor. Yani, 22 yaşında, dünyanın en iyi orta saha oyuncularından birisi olan Fabregas ile Barca'da 11'e girmesi bile garanti olmayan 29'luk Toure arasındaki fark 5 milyon pound.

F.C! Barcelona, 1,5 sene boyunca, Fabregas'ın kafasını karıştırmak için her türlü pisliği denedikten sonra nihayet Arsenal'e resmi bir faks çekmişe benziyor. Tabi ki Arsenal'in verdiği "Cesc satılık değil, hiç zahmet edip teklif hazırlamayın" cevabına da bayağı bir bozulmuşlar. Ondandır ki bu cevaptan 2 gün sonra, bu kez Cesc'in babasını sürdüler medyanın önüne, "Arsenal oğlumun isteğine saygı göstermeli" diye. Daha ne kadar düşer bir kulüp bilmiyorum. Barcelona çok saygılı bir kulüptü de, Arsenal forması ile futbol oynamaya çalıştığı bütün bir sezon boyunca, Fabregas'ın kafasını bulandırmaya uğraştı. Ben, Arsenal yönetiminin yerinde olsam hemen Real Madrid ile görüşmelere başlarım. Verelim Fabregas'ı Real'e, görsün Barça saygısızlık nasıl oluyor.

At Boku

ABD'li kaleci, Marcus Hahnemann'a sormuşlar "Yeni top Jabulani'yi nasıl buldun?" diye. Cevabı kısa ve öz olmuş: "At boku gibi".

Adidas'ın her Dünya Kupası öncesi labaratuvara kapanarak ürettiği toplardan sonuncusu olan Jabulani hakkındaki ilk izlenimler pek iyi değil. Özellikle turnuvadaki kalecilerin bir kısmı toptan şikayet etmeye başladı bile. Hahnemann, topu, "Oynadığım en berbat futbol topu" olarak tanımlarken, topun ayaktan çıktığı anda yalpalamaya başladığından şikayet etti. Ondan birkaç gün önce de Brezilya'nın kalecisi Julio Cesar benzer bir açıklama yaparak, Jabulani'yi "Süpermarketten aldığımız toplara benziyor" diye tanımladı. İtalyan golcü Pazzini ise yeni topu rezalet olarak nitelerken "Topun yön değiştirmesi yüzünden hava topu almak inanılmaz zor", diyerek tartışmaya katıldı. Milli takımda Umbro, ligde ise Nike top kullanan İngiliz oyuncuların da, yeni tanıştıkları Jabulani'den memnun olmadıkları daha önce medyada yeralmıştı.

Aynı şikayetleri, 2002'de Fevernova hakkında da duymuştuk. Ben, zaten Adidas denilen kurum neden bu topun ayarıyla habire oynuyor onu da anlamıyorum. Yapın bunun ayarını oynasınlar işte çocuklar. Habire elleşmesinler. Yok bunu şöyle teknolojiyle ürettik, dikişlerini gergedan tüyünden, derisini de ejderha pulundan yaptık. Vurdun muydu böyle isabetli, acaip aerodinamik... Top yahu bu! Tomahawk üretmiyorsunuz ki. Kutu kolanın üstüne basınca gayet isabetli top oluyor, bu adamlar milyon dolarlar harcayıp aynı şeyi başaramıyor. Labaratuvarda sonuç vermiş ama? Nerden bildiniz; farelere 6'ya 6 halı saha mı oynattınız? FIFA'dan ricam bir sonraki Dünya Kupası topunu Kames'e yaptırması. Madem süpermarket topuna kadar düştük, bari süpermarket toplarının kralıyla oynayalım. Bakkala yazdırırız alırız bi 3-4 bin tane. Sorun değil.

Kaldı 12

Dünya Kupası'na Doğru: E Grubu

Turnuvanın ilginç gruplarından biri de E Grubu. İlk bakışta Hollanda için kolay bir kuraymış gibi gözüken grupta asıl çekişme ikincilik için olacak. FIFA Dünya sıralamasında 19 ve 36. sıradaki Kamerun ve Danimarka, 4. olan Hollanda'nın ardından ikinci tura yükselmek için mücadele verecek. Japonya ise sürpriz arayan taraf olacak.

Hollanda Milli Takımı'nı sevmeyen azdır. 70'lerde icat ettikleri "Total Futbol" anlayışının, seyir zevkinden ödün vermeyen pozitif futbolun, bugün Barcelona'nın başarısının altında yatan felsefe olmadığını kim söyleyebilir ki? Hollanda açısından üzücü olan, bu anlayışa genel olarak sadık kaldığı onlarca yıl boyunca hep şerefli ikinciliklerle yetinmek zorunda kalmaları. Bugün, hepimizin bildiği bir gerçek varki, Portakallar kağıt üzerinde gayet sağlam bir kadroya ve kupayı kaldıracak potansiyele sahipler, ancak turnuva başladığında bir yerlerde tıkanıp kalacaklar. Bu, benim izlediğim tüm turnuvalarda değişmeyen bir gerçek, ki Euro 2008'de de İtalya, Fransa ve Romanya'nın olduğu gruptan 9 puanla çıktıktan sonra gidip Rusya'ya elenmeleri bunun en güncel ve belirgin örneği. Güney Afrika öncesi de herşey Hollanda klasiğine uygun gelişiyor. Eleme grubundaki tüm maçları kazanarak, Dünya Kupası'nı garantileyen ilk Avrupa takımı olan Hollanda, Eylül 2008'de Avustralya'ya kaybettikleri özel maçtan beri oynadığı 17 resmi ve özel maçta yenilgi yüzü görmedi. Avustralya maçı, aynı zamanda Van Basten'den görevi devralan Bert van Marwijk'in, Hollanda'nın başında bulunduğu 2 senedeki tek yenilgisi olmakta. Tek tek baktığımızda son derece etkileyici bir kadroya sahipler ve özellikle Robben ve Sneijder, kulüp takımlarıyla çok başarılı sezonlara imza attılar. Kariyerinin en verimli dönemini yaşan Van Persie ise sağlıklı kaldığı sürece dünyanın sayılı forvetlerinden birisi. İlerideki bu yıldız isimlere ek olarak, geçmişte hep Hollanda'nın yumuşak karnı olmuş olan defansı da son dönemde formda gözüküyor. Nitekim, tecrübeli isimlerden oluşan geri dörtlü, eleme grubundaki 8 maçta sadece 2 gole izin verdi. Yani kağıt üzerinde Hollanda, her zamanki gibi, kupanın favorilerinden birisi. Ancak, hepimiz biliyoruz ki, çeyrek finale yükseldiklerinde karşılarında büyük ihtimal Brezilya olacak. İşte bu maç, Portakalların her zamanki 'erken veda'larından birine mi sahne olacak, yoksa Hollanda Milli Takımı'nın makus talihinin değiştiğine mi tanıklık edeceğiz; cevabı 2 Temmuz'da.

Büyük turnuvada sürpriz dedin miydi ilk akla gelen takım tabi ki Danimarka'dır. Bu konuda, onların 92'deki plajdan kupaya uzanan öyküsünün üzerine yoktur sanırım. Şu ana kadar sadece 3 kere Dünya Kupası'na katılma başarısı göstermiş olan Danimarka, ilginç bir şekilde bu 3 turnuvada da gruptan çıkmayı başarmış. Hocaları Morten Olsen, takımın başındaki 10. yılına girdi ve turnuvada, takımını ondan daha iyi tanıyan bir hoca yoktur sanırım. Kendisi milli takım formasıyla oyuncu olarak 102, teknik adam olarak da 108 maça çıkmış bir isim. Olsen'in elindeki kadroda Paulsen, Rommedahl, Tomasson ve Gronkaer gibi tecrübeli isimlere ek olarak turnuvada parlamaya hazır çok yetenekli gençler de var. Bu gençlerin en önemlisi olan Palermo'lu stoper Simon Kjaer, maalesef, Perşembe günkü Senegal maçında sakatlandı ve hala kadroda olmasına rağmen Dünya Kupası'nı kaçırma olasılığı var. Eldeki diğer yıldız adayı olan, 18 yaşındaki, Ajax'lı Eriksen ise turnuvanın en genç oyuncusu olma özelliğini taşıyor. Bu isimlere ek olarak genç ama tecrübeli diyebileceğimiz Agger ve Bendtner gibi oyuncularda Danimarka'nın turnuva performansında önemli rol oynacaklar. Dünya Kupası elemelerinde Portekiz, İsveç ve Macaristan'ın bulunduğu, en çekişmeli gruplardan birini lider bitirerek Güney Afrika bileti alan Danimarka, grup maçları sonrası yaptığı 7 hazırlık maçının da 5'ini kazanmayı başardı. Takımın göze batan tek problemi forvet mevkiindeki çeşitlilik sıkıntısı. Öyle ki Bendtner'in tek alternatifi emektar golcü Jon Dahl Tomasson ve Bendtner'e mahkum kalan takımların başına neler geldiği Arsenal örneğine bakılarak anlaşılabilir. Yukarıda saydığımızı gençlerinden performans alan bir Danimarka'nın, gruptan çıkma ihtimali var. Kamerun'la oynayacakları maç bu konuda belirleyici olacak.

Afrika'nın en iyi takımı ünvanı Nijerya'dan Gana'ya, Güney Afrika'dan Fildişi Sahilleri'ne doğru sürekli dolaşsa da, kıtanın en istikrarlı takımı pek değişmiyor. Dünya Kupaları'nın olmazsa olmaz takımlarından biri olan Kamerun, bu turnuvada esecek Afrika rüzgarından faydalanan takımların başında gelecek. 2006'yı kaçırdıktan sonra 2010 elemelerine de şok puan kayıplarıyla başlayan Kamerun, gruptaki 2. maç sonrası hoca değişikliğine giderek takımın başına Fransız Paul Le Guen'i getirdi. İlk icraatlerinden birisi kaptanlığı Song'tan alıp Eto'o'ya vermek olan Fransız, üstüste galibiyetlerle takımı Dünya Kupası'na taşıdı. Bu arada, Kamerun'un, elemelerde Eto'o'nun gol attığı 7 maçı da kazanması, yıldız oyuncunun bu takım için ne kadar hayati önem taşıdığının bir göstergesi. Kamerun'un da şansına, üstüste 2. Şampiyonlar Ligi kupasını daha yeni kaldıran Eto'o oldukça formda. Kadrosunun tamamı Avrupa'da oynayan Kamerun'da, diğer dikkat çeken isimler Arsenal ile çok parlak bir sezon geçiren Alex Song, Tottenham'lı defans ikilisi Assou-Ekotto ve Bassong ile Lyon'lu Makoun. Tamamı mücadeleci oyunculardan oluşan orta sahanın belki de tek sorunu yaratıcı bir ayak bulundurmaması. Bu da, takımın zaman zaman Eto'o'yu beslemesini engelleyen önemli bir sorunu aslında. Le Guen'in 23 kişilik kadroya aldığı isimler arasından ligimizden Song, Suleymanou ve Geremi de var ki, Song, Güney Kore'li Lee Woon Jae ile birlikte 1994 ve 2010 Dünya Kupaları'nda oynamış iki isimden birisi olacak. Dün, yarısı yedeklerden oluşan ve Eto'o'nun kadroda bile olmadığı bir kadroyla Slovakya ile berabere kalan Kamerun, turnuva öncesi asıl sınavlarını bu hafta Portekiz ve Sırbistan karşısında verecek. Taraftar desteği ve mücadeleci kadrosuyla yenilmesi zor bir takım görüntüsünde olan "Yenilmez Aslanlar", grupta Eto'o'yu çoşturabildikleri her maçın favorisi konumundalar.

Kayınçoları Güney Kore gibi Japonya'da, kıtadan dışarı adımını attığında borusu ötmeyen bir ülke görünümünde. Az önce biten maçta kendi kalelerine attıkları 2 golle İngiltere'ye yenilmeyi başaran Japonya, Honk Kong ve Bahreyn gibi zayıf takımlarla oynadıkları maçları saymazsak en son ciddi galibiyetini Ekim ayında İskoçya'ya karşı aldı. Geçen hafta kendi sahasında G.Kore'ye 2-0 yenilen Japonlar, Nisan'da da yine kendi sahasında Sırbistan'a 3-0 yenilmişti. Japonya'nın kıta dışında zorlanmasının en büyük sebebi tabi ki yurtdışına futbolcu ihracıtının hep sınırlı sayıda kalması. 2002 Dünya Kupası'ndan sonra yükseleceği düşünülen bu rakam, Inamoto ve Nakamura gibi isimlerin de annelerinin ligine dönmesiyle, 2010 kadrosunda sadece 4'te kalmış durumda. Bu 4 oyuncudan dikkat çekenler ise, CSKA'lı Keisuke Honda ve Catania'da iyi bir sezon geçiren Takayuki Morimoto. Defansta tecrübeli Nakazawa, orta sahada Nakamura ve Honda ile ilerde Morimoto'dan oluşan iyi bir omuriliğe sahip takımın teknik kapasitesi oldukça yüksek. Ancak, Asya futbolunun genel sorunundan onlar da muzdarip. Avrupa'daki takımlarla kıyasladığımızda Japonya'nın fizik gücü oldukça sınırlı. Tabi ki, Afrika'nın en diri ekibinin 3. takım olduğu bir gruba düşmüş olmaları da bir şanssızlık. Bu noktadaki ilginç bir istatistik ise Japonya'nın son 3 sene Afrika temsilcileriyle oynadığı 6 maçın 5'ini kazanmış olması. İlk maçları olacak olan Kamerun maçında bu istatistik kendilerine ne kadar yardımcı olur bilemem, ancak ilk maçtan birşeyler çıkaramadıkları takdirde gruptan çıkma şansları pek yok gibi.

E Grubu G B M P
Hollanda
3
0
0
9
Kamerun
2
0
1
6
Danimarka
1
0
2
3
Japonya
0
0
3
0

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Kaldı 13

Hayırlısı

Fabregas'ın menejeri Diaz'ın ön ayak olmasıyla, Arsenal'in, Barcelona altyapısından kopardığı bir başka oyuncuydu Fran Merida. Son 2 senedir önemli bir gelişim içerisindeydi ve Wenger kendisinden hep övgüyle söz etti. Ancak İspanyollar, bugünlerde adı manşetten düşmeyen Cesc gibi onun da aklına girdiler. Geçen Kasım ayında Arsenal, yeni kontrat için kendisiyle masaya oturmaya hazırlandığında, Atletico Madrid başkanı Enrique Cerezo, Merida'yı, Arsenal'e imza atmaması için çoktan ikna etmişti bile. Nitekim, Wenger, prensip anlaşmasına varıldığını açıklasa bile asıl imza bir türlü gelmedi. Daha doğrusu, kendini kanıtlamamış bir oyuncu için Arsenal, Atletico'nun önerdiği ücret seviyesine çıkmak istemedi.

Atletico, büyük ihtimal, Merida'ya forma vaat etti; Arsenal'de bekleyeceğine gel bizim takımda direk "yıldız" ol masalını anlattı. Arsenal'deki gelişimini yarıda kesmekle Merida mı hata yaptı; yoksa ona yüksek ücret ve forma garantisi vermeyen Wenger mi pişman olacak yakında anlarız. Bana göre, futbol tarihi, "Ben oldum." diyen oyuncuların dramlarıyla doludur ve Merida'da bu gruba katılan son adam olacak. Umarım yanılırım.

28 Mayıs 2010 Cuma

Dünya Kupası'na Doğru: D Grubu

Her Dünya Kupası'nın olduğu gibi 2010'un da bir ölüm grubu var. Genel kanının aksine ben bu turnuvadaki en zorlu grubun G değil, bu grup olduğuna inanıyorum. G grubunda en azından Kuzey Kore var. Bugünkü konumuz olan D'de ise zayıf takım yok gibi. Fifa sıralamasında 6. (alm), 15. (sır), 20. (aus), ve 32. takımların karşılaşacağı bu gruptaki maçlara kalp dayanmayacak.

Grubun büyük abisi Almanya. Dünya Kupası dedin mi bir Almanya bir de Brezilya zaten. Almanlar, son 7 turnuvayı en az çeyrek finalle, son 14 turnuvayı da en az 2. turla kapatmışlar. 14 turnuva dile kolay tabi, 56 yıldan bahsediyoruz burda. Jenerasyon değişiminin yaşandığı kadrolarıyla katıldıkları son 3 büyük turnuvada 2 ikincilik ve bir üçüncülük almayı başarmaları da ne kadar sağlam bir turnuva takımı olduklarının en güncel kanıtı. Joachim Low ile gelen Avrupa Şampiyonası'ndaki 2.'lik ve başarılı bir eleme grubu performansından sonra aslında Almanlar bu turnuvadan bayağı bir umutluydular (Gimme Hope Joachim hesabı). Ancak, önce Arjantin mağlubiyeti ve sonra da sakatlanan kaptanları Ballack'ın turnuvayı kaçıracak olması nedeniyle moralleri biraz bozulmuş gibi duruyor. Kaptanın yokluğunda Almanya kadrosunu oluşturan 23 isim de Bundesliga'da forma giyiyor ve bu isimlere tek tek baktığımızda, Bayernli Lahm ve Scweinsteiger ile ex-Bayern Podolski dışında hiçbirinin en üst düzeyde yeterince test edilmediğini görüyoruz. Takım, genel olarak, genç ve uluslararası arenada kendini kanıtlamamış oyunculardan oluşuyor. 30 üzeri sadece 3 oyuncunun bulunduğu ve orta saha oyuncularının yaş ortalaması 22.5 olan Alman Milli Takımı'nın, her zaman güçlü olduğu kalesi bile 24 yaşındaki Neuer'e emanet. Bu tecrübesizlik, başka bir ülkeden bahsetseydik belki daha büyük bir sorun gibi gözükebilirdi. Ancak biliyoruz ki Almanlar hiçbir zaman takımdaki yıldız oyunculara eşeği bağlamazlar. Onları 'turnuva takımı' yapan, her koşulda korudukları disiplinleri ve mücadeleridir. Ancak yine de, İspanya ve Brezilya gibi yıldızlar topluluğu kadroların arasından kupayı kaldırmak istiyorlarsa, eldeki gençlerden birkaçının patlamasına ihtiyaçları olacak. Bu patlamayı gerçekleştirmesi gereken en önemli isim de Mesut Özil. Ballack'ın olmadığı bir orta sahada onun performansı Almanların turnuvada nereye kadar gideceğini direk etkileyecek. Macaristan ve Bosna ile 2 hazırlık maçı daha yapacak olan Almanya, Ferguson'un "tipik Almanlar"ı gibi yine turnuvaya ağırlığını koyar mı, yoksa bu kadro gerçekten çok mu tecrübesiz, zorlu D grubu sağolsun, bu sorunun cevabını hemen ilk turda öğreneceğiz.

"Aussie, Aussie, Aussie! Oi Oi Oi!" Türkiye'nin yokluğunda ikinci memleketim Avustralya'yı desteklediğimi sanırım direk belli ettim. Ama ne yapayım kendilerini desteklemek için o kadar çok neden var ki... Bir kere dünya üzerindeki en sportmen ülke Avustralya, takımın kaptanı Neill ve altın çocuğu Kewell Galatasaray'da oynuyorlar, Avustralya'nın kızları güzel, havası güzel. E ben daha ne sayayım size? Tamam, sululuğu bırakalım da ben size Avustralya Milli Takımı'nı 2 kelimeyle özetleyeyim: "Tim Cahill". Cahill, dünya üzerindeki en iyi futbolcu olmayabilir ancak, kendisi Socceroos'un oyun anlayışının vücut bulmuş hali. Orta sahadaki fiziksel mücadele, 'direct play' ve rakip ceza sahasında hava hakimiyeti. Aussieler bunları yapabildiği zaman başarılı olan bir takım. Zaten 2006'daki 2. tur ve yeni katılınan Asya Konfederasyonu'ndaki başarılı trendin altında yatan sebep de bu. Tabi ki bu oyun anlayışının temelleri 2005-2006'da Hiddink-Neeskens ikilisi tarafından atıldı. Aradan geçen 4 yılda, Pim Verbeek hem bu fiziksel oyunu, hem de Hiddink'in rakibe göre kadroya ince ayar çekme anlayışını büyük ölçüde korudu. Gel gelelim, Avustralya, büyük şanssızlık eseri, fizik gücü konusunda kendilerinden aşağı kalır yanı olmayan Almanya ile UEFA torbasındaki en sert takım olan Sırbistan ile eşleşti. Yani, takımın en büyük kozu, rakiplerin isimleri okunduğu anda nötrlenmiş oldu. Tabi ki bu saatten sonra bütün oyun anlayışını ve kadro yapısını değiştirmek zor. Ancak Verbeek'in ne yapıp edip, Socceroos'a bir 'B planı' aşılaması gerekiyor. Nitekim, takım Viduka'nın yerini doldurabilmiş değil ve forvet adayları Kennedy ve Kewell, Alman ve Sırp savunmalarıyla boğuşmak için biraz fazla yumuşaklar. Bu haliyle Aussiler, savunmayı yine sağlam yaparlar ancak hucümdaki tek şansları duran toplar olur. Hani, Cahill kopar gelip bir uçan kafa atar hesabı. Son hazırlık maçlarında, turnuvanın en zayıf ekibi görünümündeki Kiwiler karşısında ecel terleri döken Socceroos'un geçen turnuvadaki başarıyı tekrarlaması biraz zor gözüküyor. Ha yine de seviyorum kendilerini o ayrı.

Sırbistan, FIFA ve UEFA'daki kura çekmekle görevli adamlara ne kadar küfretse az. Nitekim, 2006'da Arjantin, Hollanda ve Fildişi Sahilleri ile o turnuvanın ölüm grubunda yer alan Sırplar, Güney Afrika'da da bir başka zorlu gruba denk geldiler. Hatta, buraya gelmek için oynadıkları eleme grubu bile Fransa, Romanya ve Avusturya'nın bulunduğu zorlu bir karışımdı. Sırbistan'ı kahvehane ağzıyla tanımlamak gerekirse kendilerine rahatlıkla "sakat takım" ismi yakıştırılabilir. Defansının boy ortalaması 1.87 olan takımın ideal 11'inde 1.80'in altında adam yok. (En kısa oyuncu 1.81'lik Stankovic). "Devede de boy var" diyebilirsiniz ancak böyle bir takımın en ucuna 2.02'lik Zigiç koyduğunuzda attığınız her korner, her frikik rakip takım için öldürücü bir hale dönüşüyor. Zaten bu sebeptendir ki Sırbistan, Avustralya gibi bir takım için çekilebilecek en kötü kura olmakta. Tabi ki fiziğin getirdiği hız kaybı Sırbistan açısından bir dezavantaj, ancak D Grubu'nda bu zayıflıktan faydalanacak süratte top oynayan takım yok (belki Gana). O yüzden, genç Almanlar beklenen patlamayı yapamazlarsa Sırbistan'a grup liderliği şansı bile doğabilir. Kurt hoca Radomir Antiç'in yönetimindeki takım, kollektif olarak iyi performanslar vermesine ek olarak isim isim baktığımızda da etkileyici. Vidiç, İvanoviç, Krasiç, Stankoviç, Jovanoviç ve Panteliç gibi üst düzey takımlarda oynayan oyuncularıyla ilk turun sürpriz takımı olmaya adaylar. Önümüzdeki 7 gün içerisinde Yeni Zelanda, Polonya ve Kamerun ile 3 hazırlık maçı daha oynayacaklar ki kendileri hakkında biraz daha sağlıklı bir yorumu ilk tur maçları başladığında yapabiliriz.

Almanya'nın Ballack'sız kalmasını takiben grubun kaptansız kalan bir diğer takımı da Gana oldu. Essien'in geçirdiği sakatlık sonrası morallerin sıfırlandığı Gana'da tek umut genç kadronun beklentilerin üzerine çıkması. Aslında bunun olabileceğinin işareti Ocak ayındaki Afrika Kupası'nda geldi. Muntari ve Appiah'sız kadrosuyla, turnuvayı Fildişi Sahilleri ve Kamerun gibi takımların önünde 2. bitiren Gana, Dünya Kupası öncesi güven depolamış oldu. Buna ek olarak geçen yaz yapılan 20 yaş altı Dünya Şampiyonası'nı da kazanan Gana, o turnuvanın gol kralı olduktan sonra Milan'a transfer olan Dominic Adiyiah'ı da kadrosunda bulundurmakta. Genç oyuncu, bu turnuvada şans bulur da bir patlama yaparsa, hem kendisini "Afrika'dan çıkan son yıldız" olarak ilan eder, hem de ülkesini turnuvada ileri taşır. Ganalı genç oyuncuların bu turnuvada kendilerini göstermeleri Essien'in kaybından sonra daha bir önemli hale geldi. Formsuz Appiah, sağı solu belli olmayan Muntari'nin varlığında genç oyuncular da ortaya çıkmazsa, orta sahada tüm yük Udinese'li Asamoah'ın omuzlarına binecek. Defansta da, Mensah'ın bu sezon düzenli forma giyemeyişi ve Pantsil'in de sakatlıktan yeni dönmüş olması sorun yaratabilir. Tabi Gana'nın kalesinin hala bizim Richard Kingson tarafından korunduğunu da hatırlatmak gerekir. Bu sene oynadıkları tek hazırlık maçını Bosna'ya kaybeden Gana, 1 Haziran'da Hollanda ile önemli bir hazırlık maçı oynayacak. Daha göz önünde olan Fildişi Sahilleri, Kamerun ve Nijerya gibi takımların aksine sessiz sedasız yeni bir jenerasyon oluşturan Gana, Afrika rüzgarını sırtına alıp bu grupta sürpriz yapabilir mi merakla bekliyorum açıkçası.

Bilmiyorum neden bu grup tahmini işine girdim ama başladık bir kere.

D Grubu G B M P
Almanya
2
0
1
6
Sırbistan
1
2
0
5
Gana
1
1
1
4
Avustralya
0
1
2
1

(Üzgünüm Socceroos!)

Kaldı 14

Beş Kere Düzenleyene "Kupa" Bedava


Bir köşesinden içinde bulunduğum bir projeydi EURO 2016 projesi. 8 aylık bir çalışmayla katkıda bulundum. Asıl olan ise TFF içerisindeki EURO 2016 ekibinin nasıl çalıştığını görmem oldu. Eskiden ve özellikle de bu tip olayların çok uzağındayken ne kadar kolay salladığımızı fark ettim. Gerçekten de büyük bir emek ve efor sarf ediliyormuş. Hiçbir şey de göründüğü kadar kolay değilmiş. Kötü olan ise yaklaşık 18 aylık bu emeğin saçma sapan bir şekilde boşa gitmesi oldu...

Uefa Başkanı Platini, "futbolu her noktaya yayacağız, bazı ülkelerin tekelinden çıkaracağız" diye ağzından bal damlatarak açıklamalar yapmıştı zamanında. Bugün gördük ki, bu açıklamalar maalesef yine siyaset, çıkar gibi klasik dinamiklere takıldı ve Euro 2016'yı düzenleme hakkı "3. kez" Fransa'ya verildi. Aldığım duyumlara göre de 5 kere düzenleyen ülkeye direkt kupa verilecekmiş! Teknik detayları, siyasi ayrıntıları vs. her şeyi geçtim; bu karar, özellikle UEFA'nın üzerinde durduğu Turnuva Mirası ve turnuvanın ülkelere yapacağı katkının önemi kriterlerine çok ters düştü. "Biri bana, bu karar Fransa'ya ne katacak, lütfen açıklasın", diye haykırmak istiyorum ama kararın siyasi ve çıkar yönlerini düşününce cümleler boğazıma tıkanıyor. Söyleyecek fazla da bir şey yok. Garip bir sunumla ve Fransızca konuşarak kendilerini ifade ettiler. Bizim sunumumuz ise, birkaç nokta dışında gayet iyiydi, İtalyanlar ise zaten umutsuz bir çizgi çizerek yancı gibi kaldılar. Bu noktada, Türkiye'nin sunumunda da emeği geçen herkese teşekkür etmek lazım...

Belki biraz saf düşünüyordum ama açıkçası çok emindim kazanacağımızdan, özellikle de bu turnuvayı önceden düzenleyen ülkelerin rakibimiz olması ve Uefa'nın misyonunu göz önüne alarak kendimi bu düşüncelere kaptırmıştım. İtalya alsa daha mı az üzülürdüm, bilemiyorum, o da saçma bir düşünce olurdu herhalde. Bundan sonrasında, ben de herkes gibi umarım planlanan projeler yapılır ve gelecek adaylıklarımızda elimiz daha kuvvetli olur diyorum.
Türkiye'deki spor ve futbol kafası sağlıklı değil ama sıklıkla gördüğümüz gibi Dünya'da da pek sağlıklı değil. Ölmeden de bir şeylerin değiştiğini görür müyüz, yine bilemiyorum....

Tekrar, bu projede emeği geçenlere ve bana hayatımda böyle bir deneyim yaşamama olanak sağlayanlara teşekkür ederim. Umarım gelecekte, Türkiye'de bu seviyede bir organizasyon izleme şansı yakaları(m)z...

Not: Oylamanın arka planıyla ilgili bilgi edinmek isteyenler Senes Erzik'in açıklamalarını dinleyebilirler. Hiç böyle görmemiştim Erzik'i. Çok da manidar bir konuşma yaptı...

27 Mayıs 2010 Perşembe

2010 FIFA World Cup: UNITED

Kaldı 15

Dünya Kupası'na Doğru: C Grubu

İngiliz basınına göre C Grubu: "EASY"; yani England, Algeria, Sloveina, Yankees. Ne yalan söyleyelim kağıt üzerinde de öyle duruyor. FIFA sıralamasında 8. olan İngiltere grubun kesin favorisi, 14. Amerika ikinciliğe yakın gözükürken, 25. Slovenya ve 30. Cezayir süpriz arayan taraflar olacak.

İngiltere için 66'dan beri her Dünya Kupası benzer ümitlerle başlayıp, benzer hayal kırıklıklarıyla bitiyor. Çok sağlam bir organizasyona, dünyanın iyi liglerinden birine, ateşli bir taraftara ve bir çok üst düzey oyuncuya sahip olmalarına rağmen, İngiltere'nin neden 30 senedir çeyrek finalden ötesini göremediğinin açıklaması için bir çok teori var. Bunlardan en popüleri, yıldız oyuncuların ve çarpışan egoların oluşturduğu kadroların, bir türlü uyumlu bir takım haline getirilemeyişi ki bu bir otorite sorununa işaret ediyor. Zaten FA'in Capello seçiminin altında da bu otorite ihtiyacı yatıyor. Başarılı bir eleme grubu ve hazırlık maçları macerası geçiren İtalyan teknik adam, kendi kurallarını elindeki yıldızlara kabul ettirmiş gibi gözüküyor. Terry skandalının patlaması üzerine hiç tereddüt etmeden, JT'nin kaptanlığını elinden alması da "takımın menfaati, bireylerin üzerindedir" anlayışının kanıtı gibi. İngilizler sonunda "takım" olarak hareket etmeye başlamış olsalar da saha içinde problemsiz değiller. Capello, hala bir takım arayışlar içerisinde ki daha geçen hafta 3-5-2'nin kafasındaki dizilişlerden birisi olduğundan bahsediyordu. Henüz birinci kalecisinin kim olacağına karar verilmemiş takımda, Rooney'in partneri konusunda da bir belirsizlik var. Terry hariç defans dörtlüsünün tamamı sezonu sakatlıklarla boğuşarak geçirdi. Formsuz Gerrard'ın üzerine Barry'nin sakatlığı eklenince orta sahada da sıkıntı yaşamaya başlayan takımda Lennon, Walcott, Johnson gibi üst düzey futbol birikimi az olan kanat oyuncularının da Dünya Kupası'nda nasıl performans vereceği merak konusu. Anlayacağınız, şu anda kadroda sorunsuz gözüken sadece 3 isim var Terry, Lampard ve Rooney. Olumsuz bir tablo çiziyormuşum gibi gözüksem de, ben, İngiltere'nin, İspanya ve Brezilya'nın ardından turnuvanın en güçlü 3. takımı olduğu inancındayım. Capello, bana göre turnuvadaki en iyi teknik adam ve onun liderliğindeki bir İngiltere'yi hafife almak büyük hata olur. Bu takım kupaya uzanmak için yeterli mi derseniz, son 1,5 senede oynadıkları 7 hazırlık maçında kaybettikleri iki maçın İspanya ve Brezilya'ya karşı olduğunu hatırlatmak isterim.

ABD, hakkında yorum yapması en zor takımlardan birisi sanırım. Eğer bu gruba UEFA torbasından Slovenya değil de Portekiz düşseydi, kendileri için pek umutlu konuşamayacaktık. CONCACAF'ı Meksika'nın önünde kazanarak Dünya Kupası'na gelmeye hak kazanan ABD, asıl etkileyici performansını geçen seneki Konfederasyon Kupası'nda gösterdi. İspanya'yı yarı finalde eleyen, finalde Brezilya karşısında şanssız bir şekilde kaybeden Amerikalılar kendileri açısından oldukça parlak geçen 2009'u, CONCACAF Gold Cup'ta finalinde Meksika'ya 5-0 yenilerek kapattı. Bu yenilgiden sonra başlayan 2010'un pek de iyi davranmadığı yankiler, bu yıl oynadıkları 4 hazırlık maçından 3'ünü kaybettiler. Dünya Kupası öncesi son 2 hazırlık maçlarından ilkini de C.tesi günü Türkiye'ye karşı oynayacaklar. Kadrodaki sakatların yavaş yavaş iyileşmesiyle 2009'daki form düzeyine çıkmayı umut eden ABD'nin yıldız ismi, bu sene Everton'da çok parlak bir kiralık dönem geçiren Landon Donovan. Kadronun tamamına baktığımızda sürpriz bir şekilde 23 oyuncunun 17'sinin Avrupa'da oynadığını görüyoruz. Bunlardan göze çarpan isimler, Milan'da beleş oynamaya karar veren Onyewu, Hull City kariyerini Alan Hutton'a attığı kafayla kapatan Altidore ve Fulham'la çok başarılı bir sezon geçiren Clint Dempsey. 2009'daki başarılı dönemin gazıyla ABD'nin bu grupta ikinciliği rahat bir şekilde alacağı görüşü medyada hakim olsa da, ben yankilerin işinin çok rahat olacağını düşünmüyorum.

Medyada, ABD'nin grubun ikinci favorisi olarak gösterilmesine sanırım Slovenler bıyık altından gülüyordur. Kendilerini en son hafife alan takım olan Rusya, bunu pahalıya ödedi. Aynı hatayı 2002'de Romanya yapmıştı. Bu sene Dünya Kupası'na katılan en küçük ülke olan Slovenya, eleme grubunu Çek Cumhuriyeti ve Polonya'nın önünde bitirmeyi başardı. Genç ve dinamik kadrolarındaki 21 oyuncu ülke dışında futbol hayatını sürdürmekte. Tek tek isimlere baktığımızda tamamının düşük profil oyunculardan oluştuğunu gördüğümüz Slovenya'nın en ünlü oyuncusu, bu sene West Brom ile Premier Lig'e dönüş yapan kaptan Robert Koren. Eleme grubundaki 10 maçta yalnızca 4 gol yiyen Slovenlerin en kuvvetli yanları savunmaları. Bu yönleriyle, zaten forvet sıkıntısı içerisinde olan ABD'nin başına iş açmaları mümkün gözüküyor. Slovenler, ilk maçlarında Cezayir'i yenmeyi başarırlarsa, İngiltere maçından büyük ihtimal mağlup gelecek olan ABD ile çok ilginç bir kader maçına çıkabilirler.

C Grubu'nu hakimiyetine alan Anglo-Amerikan emparyalizmine karşı cihada kalkacak takım ise Cezayir oluyor. Dünya Kupası'na en dramatik şekilde gelen takım sanırım Çöl Tilkileri. Eleme grubunda Mısır deplasmanındaki 1-0'lık yenilgi onları Dünya Kupası'na götürecekken, 90+5'te ikinci golü yiyen ve Mısır'la bir tie-breaking play-off maçı oynamak zorunda kalan Cezayir, tam bir politik savaşa dönüşen bu maçı kazanarak Dünya Kupası'na adını yazdırmayı başarmıştı. Gerçi Mısır, intikamını Afrika Kupası yarı finalinde 4-0 ile aldı ama Cezayirlilerin bu pek umrunda olmadı. Nitekim, turnuvanın favorisi Fildişi Sahilleri'ni çeyrek finalde eleyerek yine dikkatleri üzerlerine çekmeyi başarmışlardı. Afrika Kupası'nı 4. bitirdikten sonra oynadığı tek hazırlık maçında Sırbistan'a, kendi sahasında 3-0 yenilen Cezayif böylece oynadığı son 3 maçı da kaybetmiş oldu. Kupa öncesi son hazırlık maçlarını yarın İrlanda ile oynayacaklar. 30 kişilik aday kadrosunun, şaşırtıcı çoğunluğu (22) Avrupa liglerinde oynayan takımın en önemli silahı Marsilya'da Gerets'in favori adamlarından biriyken, geçen sezon sonunda Wolfsburg'a transfer olup aradığını bulamayan Karim Ziani. Portsmouth'lu Nadir Belhadj ve 2009'un en iyi Arap oyuncusu ödüllü Bochum'lu Antar Yahia da diğer dikkat çeken isimler. En başta yaptığım cihad benzetmesi aslında şaka değildi. Nitekim Cezayir de, bizim Milli Takım'a benzer bir 'gaz'la oynadığında iyi sonuçlar alan bir takım. Grup maçları başladığında gaza gelip gelemeyeceklerini hep beraber göreceğiz.

C Grubu G B M P
İngiltere
3
0
0 9
ABD
1
1
1
4
Slovenya
0
2
1
2
Cezayir
0 1
2
1

25 Mayıs 2010 Salı

"Sen" Ağlama, Dayanamam



Mourinho gittikten sonra, sanırım en çok Materazzi'yi özleyecek...

Dünya Kupası'na Doğru: B Grubu

Bana göre, uzak ara Dünya Kupası'nın en sıkıcı grubu. Arjantin, Maradona'ya rağmen mutlak favori. Geri kalan 3 takımdan gününde olan 2. tura çıkar gibi gözüküyor. FIFA sıralamasında Arjantin 7, Yunanistan 12, Nijerya 20 ve Güney Kore de 47. sırada bulunuyor. ABD 94'te Arjantin, Yunanistan ve Nijerya yine aynı gruptaydı ve o grubu Nijerya lider bitirmişti. Tabi ki o köprünün altında çok sular aktı.

Brezilya Milli Takımı'ndan hiç haz etmeyen birisi olarak, kendimi bildim bileli Güney Amerika'daki favori takımım Arjantin olmuştur. Gel gelelim, Maradona göreve geldiğinden beri Arjantin'i öylesine antipatik bir takıma dönüştürdü ki, sırf kendisi dünya futbolundan elini ayağını çeksin diye Arjantin'in grubu 0 puanla sonuncu bitirmesini istiyorum. Tabi ki takımın barındırdığı yeteneklere baktığımızda, bunun Maradona'ya rağmen mümkün olmadığını söylemek mümkün. Çekilen şanslı kuranın sonucunda B grubunu oluşturan 3 takımdan hiçbirisi Messi, Tevez, Aguero, Higuain, Milito gibi adamlarla baş edecek kapasitede değil. Göreve geldiği ilk yılda 100'den fazla oyuncuyu milli takıma çağıran, Messi'den hiçbir şekilde yararlanamayışıyla tepki toplayan ve zoru başarıp az daha Arjantin'i Dünya Kupası'nın dışında bırakma noktasına getiren Maradona, turnuvaya götürdüğü takımın seçimiyle de tartışma yaratmaya devam etti. Yukarıda saydığım isimlerden oluşan, turnuvanın en yetenekli hucüm hattı elinde olmasına rağmen, 36'lık Martin Palermo'yu Güney Afrika'ya götüren adamımız, bu sene Şampiyonlar Ligi kupası kaldıran Cambiasso-Zanetti ikilisini görmezden geldi. Tüm bu cümayişin sonucunda da, Maradona'nın elinde başarılı olmaktan başka hiçbir seçenek kalmadı. Arjantin, dün akşam turnuva öncesi son hazırlık maçında Kanada'yı 5-0'la geçti. Son 5 hazırlık maçında Jamaika, Haiti ve Kosta Rika gibi takımları yenen Arjantin'in tek ciddi galibiyeti Münih'te Almanya'ya karşı geldi. Bu 5 maçlık serinin hemen öncesinde ise İspanya ve Katalunya'ya kaybedilen 2 maç var. Kaotik bir hazırlık döneminden sonra, son 18 günde herhangi bir hazırlık maçı yapmayacak olan Arjantin, barındırdığı yetenekler sayesine ilk turu her halükarda geçecektir. Tabi ki içinde bulundukları yönetim kaosu ile nereye kadar giderler orası büyük bir soru işareti.

94'te Nijerya, Arjantin ve Güney Kore'nin önünde grubu lider tamamladığında elinde çok yetenekli bir jenerasyon vardı. Aynı jenerasyon 96'da olimpiyatlarda altın madalya da aldı. Bugün ise benzer bir senaryo ile karşı karşıyayız. Pekin olimpiyatlarının altın madalyalı takımı Nijerya, Afrika Uluslar Kupası'ndaki 3.lüğün ardından bu kez Dünya Kupası'nda ses getirmek istiyor. Takım kısa bir süre önce 5 aylığına İsveçli taktisyen Lars Lagerback'a emanet edildi. İsveçlinin ana görevi, 12 ülkedeki 28 kulübe dağılmış olan oyuncularını bir araya toplayıp, ortaya bir takım kimyası çıkarmak. Çünkü bu başarıldığı takdirde, dağınık gibi gözüken bu oyuncuların beraberlerinde getirdikleri Avrupa tecrübesi önemli bir avantaja dönüşecektir. Nijerya'nın 30'yaş üzeri sadece 2 oyuncunun olduğu genç kadrosunun en önemli sorunu, eldeki oyuncuların büyük çoğunluğunun kulüp takımlarında düzenli oynamıyor oluşu. Takımın yıldızları Obi Mikel, Yakubu ve Obafemi Martins bile bu sorundan muzdaripler. Eski hocaları Amodu yönetiminde az gol atan ve yiyen bir takım görüntüsünde olan Nijerya, Lagerback ile oynadığı tek maçında Kongo'yu 5-2 yenerek bu anlayışta bir değişim olacağının sinyallerini verdi. Ben bu satırları yazarken, Suudi Arabistan ile bir hazırlık maçına çıkmaya hazırlanıyorlar, ki bu maçtan sonra oynayacakları Kolombiya ve Kuzey Kore maçlarında ortaya daha net bir tablo çıkar gibi. Arkalarına alacakları taraftar desteğiyle ve biraz da Afrika duygusallığı yaparak Nijerya'yı bu gruptan çıkacak ikinci takım adayı yapmak istiyorum izninizle.

Nijerya gruptan çıksın istiyorum çünkü Yunanistan'ı ne kadar az izlesek o kadar iyi. Üzerinde fazla konuşmaya gerek var mı bilmiyorum zira Otto Rehhagel'in yönetimindeki Yunanistan'ın ne oynadığını bilmeyen yok. Euro 2004'ten beri köprünün altından bayağı bir su aktı ve ülke futbolu, aynı bizimki gibi büyük bir düşüş içerisinde. 2004'ten bu yana beklenen jenerasyon değişimi yapılamadı ve takım hala Karagounis ve Katsouranis gibi oyuncuların ayağına bakmakta. 2006'ya gidemeyen ve 2008'de resmen çöken Yunanistan, Güney Afrika'ya da oldukça kolay bir eleme grubunda olmasına rağmen çok zor geldi. Play-off maçında Ukrayna'yı kendi klasikleri olan 0-0 ve 0-1'lik maçlar sonucunda geçen takım, o günden beri tek bir hazırlık maçı oynadı ki onu da kendi sahasında Senegal'e 2-0 kaybetti. Oyun anlayışları itibariyle tüm maçları beraberliğe kilitleme potansiyeli olan Yunanistan, Nijerya ve Güney Kore'ye kötü sürprizler hazırlayabilecek kapasiteye de sahip. Rehhagel büyük ihtimal tüm maçlara gol yememek için çıkacak ve bu 3 maçta atılacak tek bir golün kendilerini ikinci tura çıkarmasını umacak. Ha Yunanistan'ın en zayıf noktası olan forvet hattında golü kim atacak onu kestirmek zor.

Asya futbolunda mutlak bir güç olan Güney Kore, kendi evinden uzakta 6 Dünya Kupası oynamış ve bu turnuvalarda aldığı galibiyet sayısı 1. Yani anlayacağınız başka kıtaların havası kendilerine pek yaramıyor. Takımın Ağustos ayından beri oynadığı 14 hazırlık maçında aldığı 10 galibiyete bakarsak bu turnuvaya iyi hazırlandıklarını söyleyebiliriz. Kazandıkları bu maçlar arasında Fildişi Sahilleri, Japonya, Avustralya gibi ciddi rakipler de var. Japonya'yı, 5 ayda 2. kere, dün akşam yendiler ki deplasmanda aldıkları bu galibiyet turnuva öncesi takımın kendine güvenini arttırmış oldu. Bu turnuvada neler yapabilecekleri 3 Haziran'da İspanya ile oynayacakları hazırlık maçından sonra daha bir netleşir gibi. 2002'deki başarıdan sonra Güney Kore'li oyuncular yavaş yavaş dünyaya açılmaya başladı ve bu tabi ki takımın futboluna olumlu yansıdı. Takımın yıldızı, tabi ki, kaptanları Ji Sung Park. Bolton'lu Chung Yong Lee ve Monaco'lu Chu Young Park ise diğer dikkat çeken isimler. Ben şahsen, Kore'nin gruptan çıkmak için ciddi bir aday olduğunu düşünüyorum ve Nijerya'yı devirerek 2.liğe uzanmaları beni hiç şaşırtmaz. Bu yolda karşılarındaki en önemli engel Yunanistan ve Arjantin'in sert savunmaları olabilir, nitekim Güney Kore, tekniğe dayalı ve oldukça yumuşak futbol oynayan bir takım. Fiziksel yetersizliklerini teknikleriyle kapatabilirlerse ikinci tura çıkmaları çok da büyük bir sürpriz olmayacaktır.

Turnuva sonrası eğlencemiz olacak müneccimliğimizi de yapalım yazı tam olsun.

B Grubu G B M P
Arjantin
2
1
0 7
Nijerya
1
1
1
4
Güney Kore
1
1
1
4
Yunanistan
0 1
2
1

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Dünya Kupası'na Doğru: A Grubu

Şampiyonlar Ligi'ni de everdiğimize göre artık tamamen Dünya Kupası'na konsantre olabiliriz demektir. Kupanın başlamasına 20 gün kala yavaştan gruplara göz arsak fena olmaz. Maksat ayağımız alışsın.

Ev sahibi Güney Afrika'nın da bulunduğu A grubu, turnuvanın tahmini en zor gruplarından birisi gibi duruyor. Grup kuralarına seribaşı olarak giren G.Afrika'nın, 2. torbadan Fransa'yı çekmesi yeterince talihsiz değilmiş gibi, 3 ve 4'ten gelen takımlar da sağı solu belli olmayan Güney Amerika temsilcileri. Biliyoruz ki henüz hiçbir ev sahibi ülke ilk turda elenmedi. 94'te ABD ve 02'de G.Kore'nin üzerine kalır denilen bu ünvanın bu sene sahibini bulması yüksek bir ihtimal gibi gözüküyor. Tabi ki 2002'de FIFA'nın "aman reytingler düşmesin" kaygısıyla G.Kore'yi, hakemleri yardımıyla iktirmesine benzer bir senaryo tekrar yaşanırsa o ayrı.

G.Afrika için karamsar konuşuyormuşum gibi gözükse de aslında çok da umutsuz değiller. Hocaları Carlos Alberto Parreira hepimizin yakından tanıdığı, Dünya Kupası kazanmış bir teknik adam. Onun Brezilya'dayken bile vazgeçmediği fiziksel mücadeleye ve orta saha hakimiyetine dayalı oyun Güney Afrika'nın yaratıcı oyuncuların eksikliğinin hissedildiği kadrosuna uyabilir. Parreira'ya ek olarak seyirci avantajı da G.Afrika'nın elinde ki sadece vuvuzela üfleyerek rakip oyuncuların kafalarını s*kmek suretiyle maç kazanmaları mümkün. Seyirci avantajı ve iyi bir hocaları olmasına rağmen G.Afrika benim bu gruptaki sonuncu adayım. Bunun en önemli sebebi ise kadrolarında üst düzey olarak adlandırabileceğimiz tek bir oyuncu olması. Everton'lu Pienaar'ı bir kenara koyarsak, G. Afrika kadrosu, 2/3'ü yurt içinde forma giyen tamamen kapalı kutu oyunculardan oluşuyor. En problemli bölgeleri gibi duran forvet hattında ise hala tüm yük, bu sezon doğru dürüst maç oynamayan Benni McCarthy'nin üzerinde. G.Afrika'nın, Parreira geleneğine ve kadro yapısına da uygun olarak daha defansif bir anlayışla sahaya çıkıp Pienaar ve McCarthy ikilisinin özel bir şeyler üretmeleriyle gol arayacağını öngörebiliriz. Sanırım onlar için 95.000'lik Soccer City'de çıkacakları Meksika maçı çok büyük önem taşıyacak. İlk maçta alacakları bir galibiyet, üzerlerindeki baskıyı atıp, kendilerine olan güvenlerini patlatabilir. Aksi halde işleri zor gibi gözüküyor.

Grubun büyük abisi Fransa, sanırım turnuvanın en merakla beklenen takımlarından birisi. Dünya futbolseveleri Domenech'in neden hala Fransa'nın başında olduğunu merak ede dursun, Fransa Futbol Federasyon'u, hocalarına olan güvenin sıfır olduğu bir ortamda, Blanc'ın turnuva sonrası takımın başına geçeceğini açıklayarak adeta her şeyin üzerine tüy dikti. 2006'da takımı şampiyonluğa taşıyan Zidane, Vieira, Makalele, Thuram omurgası tarih oldu. Fransa'nın elinde hala çok iyi bir kadro olmasına rağmen, 2006'dan beri sahada ne yapmaya çalıştıkları hakkında hiçbir fikri olan yok. Avrupa Şampiyonası'nda oynadıkları futbol resmen rezaletti ve Dünya Kupası'na da "el" yardımıyla katılabildiler. A Grubu'nu öngörmesi zor bir grup yapan aslında Fransa'nın bu hali. 3 maç sonunda 1 ila 9 arasında hangi puanı alırlarsa alsın pek şaşıran olmayacak aslında. (matematiksel olarak mümkün olmayan 8 puanı alsalar bile şaşırmam). En büyük avantajları Lyon, Bordeaux ve Marsilya üçlüsünün iyi bir sezon geçirmiş olması. Tek tek baktığınızda personel bakımından hiç bir sorunları yok. Ama son oynadıkları İspanya maçında hala çok 'sıradan' ve 'kimliksiz' gözüktüler. Domenech'in, 4 senedir takıma kazandıramadığı kimliği ortaya çıkarmak için 20 günü var. Bunu başarırsa Fransa gruptan rahat çıkar, başaramazsa "Hoşgeldin Blanc" zaten.

Diskalifiye edildikleri İtalya 90'ı bir kenara koyarsak Meksika, 86'dan beri her Dünya Kupası'nda var ve hepsinde de gruptan çıkma başarısını göstermiş durumda. Fransa'nın umulmadık bir 'diriliş' göstermemesi halinde benim için grubun favorisi de kendileri aslında. Marquez ve Osorio'nun göbeğinde bulunduğu tecrübeli bir defansa ve Vela, Hernandez ve Dos Santos gibi 3 genç yetenekten oluşan 'potansiyel'i yüksek bir hucüm hattına sahipler. Vela ve Dos Santos, kulüp takımlarında hala beklenen patlamayı yapamamış olsalar da milli takım forması altında bir başka oynuyor gibiler. Javier Aguirre, Sven Goran Eriksson'dan görevi devraldığından beri takım bir çıkış grafiği içerisinde. Kendisi takımı devralıp ilk maçını kaybettikten sonra Meksika oynadığı 20 maçta yenilgi yüzü görmedi ve bu seri sırasında CONCACAF Kupası'nı 5-0'lık ABD galibiyetiyle aldı. Yine bu 20 maçlık seride 1'den fazla gol yedikleri maç sayısı ise 1. Turnuva takımı görüntüsündeki Meksika, sağlam defansıyla çetin ceviz bir rakip görünümünde. Tek dezavantajları ilerideki genç üçlünün istikrarsızlığı olabilir. Bu üçlü iyi performans verdiği takdirde, Meksika'nın A grubunu kazanması oldukça yüksek bir ihtimal. Ben bu satırları yazarken, takım, Wembley'de İngiltere ile önemli bir hazırlık maçına çıkmaya hazırlanıyor, ki yapacakları olası bir sürpriz bu yazdıklarımın kanıtı niteliği taşıyabilir. İngiltere'den sonra, içlerinde Hollanda ve İtalya'nın da bulunduğu sağlam bir hazırlık maçları serisi oynayacaklar, ki bu da aslında iddialı olduklarını gösteren bir başka ayrıntı.

Aslında tek tek isimlere baktığımızda Uruguay, Fransa'dan sonra kağıt üzerindeki en iyi kadroya sahip. İleride Forlan'a ek olarak, Ajax'ın genç yıldızı Luiz Suarez ve takımın en golcü ismi olan Botafogo'lu Abreu tehlikeli bir forvet hattı oluşturuyorlar. Defansta, ailemizin pskopatı Lugano'ya Villareal'li Godin eşlik ediyor, Juveli Cecares ve Benfica'lı Pereira ile birlikte Avrupa futboluyla içli dışlı olmuş bir geri dörtlü ortaya çıkıyor. Aslında geride ve ileride sağlam olmasına rağmen Uruguay da orta sahada yaratıcı oyuncu sıkıntısı çeken bir başka takım. Takımı yavaş ve öngörülebilir oynatmakla eleştirilen teknik direktör Tabarez, maceralı bir yoldan sonra Dünya Kupası'na kapağı atabildi ki, kendisi, kadrodan yeterli verim alamadığı gerekçesiyle sürekli eleştiri yağmuru altında. Aslında Tabarez'in sorunu da Domenech gibi takıma bir kişilik aşılayamaması. Uruguay'ın istikrarsız oyunu özellikle büyük takımları karşılarında bulduklarında dağılmalarına yol açıyor. En son hazırlık maçını Mart ayında İsviçre'ye karşı oynayan Uruguay, turnuvaya kadar geçen dönemde İsrail ile tek bir hazırlık maçı daha oynayıp kapalı kutu kalmayı deneyecek.

FIFA dünya sıralamasındaki 10. ,17. ve 18. (fr-mek-uru) ülkeleri bulunduran A Grubu oldukça çekişmeli geçmeye aday. Aynı sıralamada 90. olan ve grubun zayıf ekibi gibi gözüken G.Afrika da ev sahibi olmanın avantajıyla bu üçlüye yanaşıyor. İstikrarsız Fransa ve Uruguay'ın performansları grubu şekillendirecek. Meksika yine bir şekilde ikinci tur yapar gibi geliyor. Dünya Kupası sonrası bakıp dalga geçesiniz diye de tahmini sıralamamı yazayım en sona.

A Grubu G B M P
Meksika 1 2 0 5
Fransa 1 2
0
5
Uruguay 0
3
0
3
G. Afrika 0 1
2
1

23 Mayıs 2010 Pazar

Kopacağız

Blackpool, CM'de fırtına gibi estirdiğim takımım Cardiff City'i yenerek Premier Lig'e çıkan son takım oldu. Ancak Cardiff gitti diye üzülmedim. Nedeni ise Blackpool'un hocası Ian Holloway'in Premier Lig'e gelişine çok sevinmem. Kendisinin iyi bir teknik adam olduğu, son derece zor bir işi başararak, mütevazi takımını en üst seviyeye kadar taşımasından belli. Ancak beni heyecanlandıran Holloway'in iyi bir hoca olması değil. Nitekim, Premier Lig'de bir sürü iyi hoca var. Hepsi de birbirinden sıkıcı adamlar. Holloway ise onların aksine yaran bir adam. Geçmişte patlattığı bombalardan bir kuple çevireyim de gülelim:

"Bir erkeğin anlayacağı şekilde anlatmak gerekirse; eğer gece dışarı çıkıp genç bir hatun kaldırmaya çalışırsanız, bazen güzellerine, bazen de daha çirkinlerine denk gelirsiniz. Bu akşamki performansımız, kaldırdığımız en güzel hatun değildi ancak en azından onu taksiye kadar atmayı başardık. Belki şu ana kadar birlikte olduğumuz en güzel kız değildi ancak gayet keyifliydi; teşekkürler, hadi gidip bir kahve içelim"
- Chesterfield'a karşı alınan "çirkin" galibiyetin hatırlatılması üzerine

"Bize kocaman, çirkin bir defans oyuncusu lazım. Eğer bunlardan bir tane elimizde olsa bugün Notts'un ilk golünü, topu, oyuncuyu ve ilk 3 sıradaki taraftarları biçmek suretiyle engellerdik."

"Neden kameraları kullanmıyorlar? Bugünlerde hakemler birbirleriyle rahatlıkla iletişim kurabiliyor. Neden 5 saniyede karar verebilen bilgisayarlar kullanmıyoruz? Bir şempanze bile çok fazla bir eğitime gerek duymadan karar verebilir böylece. Olmadı mağarı adamı yıllarımıza geri dönelim, kadınlarımızı saçlarından çekerek mağaralarımıza sürükleyelim. Sanki o çağda yaşıyor gibiyiz. Biraz ilerlemiş olmamız lazım, değil mi?"

"Boyu 1.80 mi ne, pire gibi kıvrak, yakışıklı. Yalnız mutlaka bir kusuru olması lazım. Belki pipisi bir hamsterınki kadardır. O zaman hepimiz kendimizi daha iyi hissederdik. Gerçi böyle diyorum bizim hatun eve bir hamster aldı, pipisi kocaman."
- Cristiano Ronaldo hakkında

"Şansımız varmış yardımcı hakem hemen önümdeydi. Böylece kendisini bir sopayla dürtüp hala yaşadığını anlayabildim."

"Anlaşılan o ki Titanik de benim yüzümden batmış"
- Plymouth taraftarlarının kendisine tepki göstermesi üzerine

"Çok iyi bir piyaniste sahip olmak çok güzel. Ancak piyanoyu sahneye taşıyacak hamallar olmadan hiç bir anlamı yok. Sahnede piyano yoksa, piyanist öylece dikilmekten başka bir işe yaramaz"
- Orta sahadaki defansif oyuncularını savunurken

"Bu sıralar o kadar şanssızım ki memelerle dolu bir varilin içine düşsem, parmağımı emerek dışarı çıkarım"

"Bence oyuncuların gol sevinci sırasında formalarını çıkarmalarında bir sorun yok. Eğleniyor gibiler. E maça gelen kızlar da eğleniyor. Zaten kızların maça gelmelerinin başlıca sebebi formalarını çıkaran futbolcuları görmek olmalı. Tabi öyleyse bizim maçlarımıza gelmemeleri gerekiyor çünkü bizim oyuncular acaip çirkin"

"Takıma olan desteği Bristol'a doğru yaymak istiyorum. Rovers (Bristol'un takımı) ligin dibinde. O zaman neden bazı Bristol taraftarlarını bizim takıma transfer etmeye çalışmayalım ki. Her iki takım da ülkenin batısında yani çok uzak da değil. Yavaş bir arabayla 2,5 saat, hızlısıyla 1 saat. Ya da roketle 10 dakika. İyi hedeflerseniz çok hızlı bir şekilde buradasınız. Yalnız bizim sahaya iniş yapmayın, sahayı mahvedersiniz. "

Sıradan Takımları Yenerek Şampiyon

Inter'i, Mourinho'yu ve oynattığı futbolu beğenmiyor olabilirsiniz ancak İngiltere, İspanya ve Almanya'yı şampiyon bitiren takımları sırasıyla eleme başarısını gösterip Şampiyonlar Ligi'ni kazanmayı sonuna kadar hak ettikleri gerçeğini değiştiremezsiniz. Hele ki, 15 yıl formasını giyip 11 yıl kaptanlığını yaptığı Inter ile çıktığı 686. maçın sonucunda Avrupa'nın en büyük kupasını kaldıran Zanetti'nin bu başarıyı haketmediğini söylerseniz harbiden ayıp edersiniz.

Dün akşam çok heyecanlı bir final maçı izlediğimizi söyleyemem. Bunun başlıca nedeni de Bayern'in oldukça sıradan bir takım gibi gözükmesiydi bana göre. Ilıc-Muller ikilisi 900 dakika sahada kalsa gol atamayacak bir forvet hattı gibi gözükürken, DeMichelis-Van Buyten savunma hattı rakibe birer gol hediye ederek gecenin Bayern adına kahramanları oldular. Ribery'nin yokluğunda, Robben'in kanadına doğru yaslanmış asimetrik Bayern orta sahası ise %60 küsür topla oynama oranıyla hiçbir şey üretememeyi başardı.

Bayern'in bu hali aslında tanıdık bir görüntüydü. Şampiyonlar Ligi finaline gelmiş bir takıma "sıradan" dememin sebebi de burada yatıyor zaten. Aynı sıradanlığı, Inter karşısındaki Chelsea ve Barcelona'da da gördük. Dün, Bayern'li oyuncuların düştüğü çaresizliğe daha önce Lampard, Drogba, Messi, Xavi gibi belki onlardan daha üst düzey olan oyuncular da düştü. Bu tanıdık görüntünün, 3 büyük ligin şampiyonlarının hiçbiri tarafından değiştirilememesi ise Mourinho ve takımının bir şeyleri doğru yaptığının en önemli kanıtı bence.

Inter'in bu sene oynadığı futbolu "defans yapıp topu ileri dikmekten ibaret" olarak tanımlayanların sayısı hiç de az değil. Hele ki Barcelona eşleşmesi sonrası, yurdum kahvehanelerini dolduran milyonlarca "katalan", onları "çirkin" olarak tanımlamaktan geri kalmadı. Gel gelelim o çirkin takım, kağıt üzerinde "basit" olan ancak sahada uygulaması çok "zor" olan formülüne sadık kaldı ve büyük iş başardı. Mourinho'nun fiziksel mükemmellik, çalışkanlık ve savunma disiplini temellerine dayalı anlayışı, özellikle Nou Camp'taki maçta en büyük sınavını vermiş ve Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak için yeterli olduğunu daha orada kanıtlamıştı. Dün akşam da, aynı düzen işlemeye devam etti ve bence rahat bir galibiyet ile misyonunu tamamladı.

Benim, Inter'in tüm bu çabasını takdir etmemi Arsenal sevgimle çelişir bulanları anlıyorum. Arsenal'in oyun felsefesi ile Inter'inki tamamen zıt. Ancak, benim Arsenal'den daha çok sevdiğim bir şey var ki ona da futbol deniyor ve bu kavram sadece top hakimiyetine dayalı, "güzel" diye tabir edilen oyundan ibaret değil. İster "güzel" olsun ister "çirkin" sahaya çıktığında bir felsefesi, buna bağlı bir stratejisi olan ve bunları iyi uygulayarak sonuç alan bir takım benim için takdire değer bir iş yapıyor demektir. 2004'ün Yunanistan'ı da bu bağlamda benim için "çirkin" bir takım değildir; Mourinho'nun Inter'i de gözüme gayet güzel gözükmektedir.

Moratti'nin bugünü görebilmek için kaç para harcadığının seceresini tutan var mıdır yoksa kulübün muhasebecileri bile bu işi çoktan bırakmış mıdır bilmiyorum. İtalya Ligi'nin, İtalya Kupası'nın ve Şampiyonlar Ligi'nin kazanıldığı ve Inter tarihinin en başarılı sezonunu geride bıraktığımız şu günleri gölgeleyen tek şey Mourinho'nun Madrid'e taşınıyor olması sanırım. Portekizli "Inter'deki görevimi tamamladım", dedi ve gitmesinin, kalmasından daha büyük bir ihtimal olduğunu açıkladı. Kendisinin ayrılışının, aynı Chelsea'de olduğu gibi, Inter üzerinde de etkisi oldukça olumsuz olacaktır. Hele ki Moratti'nin, onun yerini Benitez ile doldurma gibi bir planı var ki sonuçları ne olur, benim algı sınırlarımın ötesinde.

21 Mayıs 2010 Cuma

Gimme Hope Joachim



Alman grup Basta'dan, South Park temalı Dünya Kupası şarkısı. Yer yer komik; güldürürken düşündürmüş.


Write The Future


Nike, son yıllarda gördüğüm en iyi reklamlardan birine imza atmış. Ronaldinho da Brezilya formasını ancak reklamlarda giyer gari.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Hepsi Güzel Çocuklar

Buffon, Hart, Pyatov, Akinfeev, Lloris, Neuer... Arsenal'in kalesi için ortaya atılan isimlerden öne çıkanları. Daha doğrusu benim öne çıkardıklarım. Takımın geçen sezon kaleciden çektikleri göz önüne alındığında, Wenger'in imza attıracağı ismin bu adamlardan aşağı kalır bir yanı olmaması gerekiyor. Dolayısıyla Robert Green gibi sıradan kalecilerin adını bile duymak istemiyorum. Buffon, bir ara Juve'ye küsmüştü ancak son gelen haberler takımda kalacağı yönünde. Lyon, Lloris için bir kamyon para istiyor. City'nin Joe Hart'ı satması zor. Akinfeev, Ferguson'un listesinin başında. Dolayısıyla Neuer ve Pyatov daha gerçekçi transfer hedefleri gibi duruyor. Almunia'dan sonra ikisi de kızgın kumlardan serin sulara etkisi yapacağından pek de farketmez aslında.

Bu altılıdan başka adı geçenler de; Boruc, Adler, Ruffier, Vivano, Schmeichel Jr, Zalad, Chilavert, Turgay Şeren, Şenol Güneş, Daniel Pancu.

Paradan Haber Ver Joan

Barcelona'nın patronu Laporta, Fabregas haberi yazsınlar diye Katalan medyasına yedirdiği paraları yastık altında biriktirse, şimdiye Arsenal'e reddemeyeceği bir teklif yapmıştı bile. Nedendir bilinmez, kendisi, parayı basıp oyuncuyu almak yerine, 2 senedir Barcalı oyuncuları da alet ettiği, bitmek tükenmek bilmeyen spekülasyon saldırısını sürdürmekte. Dün, Fabregas'ın transferi kesinmişçesine yazdığım yazıdan sonra bugün de kazın diğer ayağından bahsetmek istedim; İngiliz medyasında günün konusu olan, Barcelona'nın Arsenal'e yapmadığı tekliften.

Evet, Barcelona, henüz Fabregas için resmi bir teklif yapmış durumda değil. Görünen o ki, kafalarındaki miktar da £30m civarı bir para. Ancak, Premier Lig'de paraya ihtiyacı olmayan 3 takımdan biri olan Arsenal'in elinden 22 yaşındaki kaptanlarını sökmek istiyorlarsa bundan daha iyisini yapmak zorundalar. Daily Mail, bugün yaptığı haberde Arsenal'in fiyatı £80m'a kadar çektiğini yazdı. Bu rakam biraz abartı da olsa, Fabregas çıkıp "Ben gitmek istiyorum" diyerek transferini istemediği sürece Arsenal fiyatı istediği yere kadar çekebilir. Zaten Adebayor'u £25m'ye satan Wenger'in, Cesc'i 30'a bırakması biraz abesle iştigal olur. Mali durumu yüzünden oyuncu satmak mecburiyetinde olan Valencia'dan 29'luk Villa'yı £35m'ye alan Barcelona'nın da 22'lik Cesc'in daha ucuza geleceğini düşünmesi düpedüz hayalcilik...

Tabi ki Barcelona, eğer aceleleri yoksa, Fabregas'ın kontratının sonuna kadar bekleyip onu bedavaya kapatmayı deneyebilir. Söz konusu sözleşme 31 Mayıs 2015'te sona eriyor. Bir şey kalmamış yani anlayacağınız.

Bu yazı çok önemli bir gelişme olmadığı sürece Cesc ile yazdığım son yazı olsun. Zaten yazacak başka bir şey de kalmadı gibi. Cesc'in, Ronaldo gibi zırlayacak karaktersizlikte bir adam olmadığını hesaba katarsak, içinde bulunduğumuz durum gayet basit görünüyor. Barca parayı bastırırsa transfer biter, bastırmazsa Arsenal "Ne ala!" der.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Haydi Abbas

Geçmişte başıma geldiğimden biliyorum; düzgün giden bir ilişkiniz varken başkasına aşık olmak kadar boktan bir durum yoktur şu dünya üzerinde. Aşkınızın peşinden gitseniz belki reddedilip mutsuz olacak, elinizdeki ilişkiyi kaybettiğinize de pişman olacaksınız. Kalsanız; aklınız hep orada kalacak, belki ömür boyu "gitseydim ne olurdu" diye düşüneceksiniz.

Arsenal'in kaptanı Fabregas da 2 senedir ilişkisine sadık ancak başkasına aşık bir adam işte. Hele ki aşık olduğu kişinin eski sevgilisi olması, durumu hepten karmaşık yapıyor onun için. Arsenal ile olan ilişkisinin düzgünlüğünün, kulübün ona kattıklarının, taraftarının ona olan sevgisinin farkında. Ancak buna rağmen çıkıp medyaya "Kalacağım" diyemiyor. Gitmek istiyor, ancak şu anki sevgiliyi de üzmek istemiyor.

Geçen yaz Cesc kararsızdı. Bu kararsızlık, onun, Arsenal'e bir yıl daha şans vermesiyle sonuçlandı. Ancak Fabregas, bu seneki transfer döneminde kararını vermiş olarak giriyor. Bugün tüm İngiliz basınında yer aldığı üzere, dün Wenger ile yaptığı görüşmede gitmek istediğini hocasına açıkladı. Daha önce de transferi konusunu Dünya Kupası'ndan önce açıklığa kavuşturacağını açıkladığını göz önüne alırsak, kendisinin Barcelona'ya transferi an meselesi diyebiliriz.

Şu ana kadar gitmek isteyen kimseye "Kal!" demeyen Wenger'in, Cesc için bu duruşunu değiştireceğini zannetmiyorum. Yani, Barcelona elini cebine atarsa, Fabregas'ı kısa sürede renklerine bağlayabilir. Durumu zorlaştıran tek nokta ise Villa'yı satan Valencia'nın aksine, Arsenal'in paraya ihtiyacı olan bir kulüp olmaması. Yani bu transferde pazarlık payı pek yok. Barca, Arsenal'in istediği (ki £40m olduğu söyleniyor) parayı verirse bu iş biter, vermezse ne ala.

Barcelona'nın, Arsenal'e takas önerdiği haberleri geçtiğimiz aylarda yazıldı, çizildi. Bu önerilerin en akla yatanı Wenger'in de istediği Yaya Toure. Krkiç'in de adı geçti bir ara ancak Barça'nın Villa'yı almasından sonra daha ilginç bir isim ortaya atıldı: İbrahimovic. Ben ne Wenger'in Ibra'yı, ne de Ibra'nın Arsenal'i istediğini zannetmiyorum. O yüzden bu dedikodulara gülüyorum. Tek gerçekçi takas önerisi Toure ki, üzerine 30 milyon gibi parayla önerilirse Wenger'in bu öneriyi kabul etme olasılığı var. Peki beklenen olur da bu transfer gerçekleşirse bu ne gibi sonuçlar doğurur?

Öncelikle söylemek istiyorum ki ben dünya üzerinde yeri dolmayacak bir oyuncu olduğuna inanmıyorum. Adı Fabregas olsun, Messi olsun veya Ronaldo olsun, herkesin yeri dolar, dolmuştur, dolacaktır da. Ama tabi ki bunu söylerken, bu doldurma işinin kolayca yapılabileceğini iddia etmiyorum. Fabregas, her geçen gün daha iyiye giden büyük bir oyuncu ve belki bugün Messi ve Ronaldo için kullandığımız sıfatları 2 sene sonra kendisi için kullanıyor olacağız. Onun yokluğu, Arsenal orta sahasına bir meteor krateri açacaktır ve Wenger'in bu kocaman deliği kapatmak için yapabileceği 2 şey var.

Bunlardan ilki, şu an takım içerisinden birisinin Fabregas'ın görevlerini üstlenmesi ki elde buna aday olabilecek 4 oyuncuyu var: Arshavin, Nasri, Ramsey ve Wilshere. Bu isimlerden Arshavin'in bu işi kotarabilecek yeteneği belki var, ancak kendisi sürekli bir şeylerden şikayet eden ve çenesi bir türlü kapanmak bilmeyen bir arkadaşımız. Takımın lideri olacağı bu pozisyona mental olarak hiçbir şekilde hazır olduğunu zannetmiyorum. Nasri, yıllardır patlama beklenen bir oyuncu. Fabregas'ın gölgesinden çıkıp sorumluluk aldığında bu patlamayı yapma ihtimali de var. Ancak Arsenal'in ihtimallerle uğraşacak zamanı kalmadı. Ramsey ve Wilshere ise Cesc'in tahtının orta ve uzun vadedeki varisleri. Her ikisinin de potansiyelinin en az Cesc kadar olduğuna inancım tam. Ancak dediğim gibi, Arsenal'in potansiyellerle de uğraşacak vakti yok.

Kısacası, takım içinden bir Cesc çıkarma işi bana göre yaş. Umarım Wenger de benim gibi düşünür de Fabregas'ın boşluğunu doldurmak için dışarıya bakar. Bunu yapmak için elinde yeterli bütçe var, ki zaten cepteki £30m'ye bir de Cesc'ten gelecek £40m ekleniyor. Bu noktada tek sorun Avrupa'da Cesc ayarında çok fazla oyuncu olmaması ve aynı kalitedeki birkaç adamın da bizim bildiğimiz Wenger'e çok pahalı gelecek olması. O zaman yapılacak tek şey kalıyor. Eldeki bütçeyi kaleci, 2 stoper ve 2 orta saha oyuncusuna harcayarak Cesc'in eksiğini tüm takımın kalitesini arttırarak kapatmak. Yani Cesc 100 götürdüyse, gidip 120 getirecek bir oyuncu bulmak yerine, üç bölgeye 50'şer katkı yapacak transferlere yönelmek. Söz konusu transferler için o kadar çok isim geçiyor ki tek tek hepsini burada tartışmak zaman kaybı olacak. Transfer dönemi ilerleyip bir şeyler kesinleştikçe bu isimleri ayrıca ele alırız.

Gerçekleşmesi durumunda bu ayrılığın bir de Cesc tarafı olacak tabi ki. Başkası olsa belki pek umrumda olmazdı ancak Fabregas'ı sevdiğimden dolayı bu transferin onun için iyi sonuçlara gebe olmasını diliyorum. Umarım Arsenal'de sürekli yükselen grafiğini daha da yukarılara çeker. Bu noktada tek korkum bir "Kaka sendromu" yaşaması. Üzerine kurulu ve kafasının son derece rahat olduğu Arsenal'den, sadece bir "parça" olacağı, ilk onbirdeki yerinin bile garanti olmadığı ve kendisine ödenen £40m'nin baskısını hissedeceği bir takıma geçişinin onu olumsuz etkilemesi. Bu sendromun çeşitli örnekleri daha önce onlarca kez yaşandı ve benzer koşullar birçok oyuncunun kariyerlerine mal oldu. Hiç sevmediğim bir takıma gitmiş olsa da, Fabregas'ın kariyerinin darbe aldığını görmek beni oldukça üzer.

Bütün yazıyı sanki transfer gerçekleşmiş gibi yazdım çünkü hepimiz biliyoruz ki Cesc eninde sonunda Barca'ya gidecek. Eğer bu yazdıklarım bu transfer döneminde yaşanmazsa, seneye buraya bir link veririz olur biter. Hoş, ben Fabregas'ın bu yaz ayrılacağını düşünenler tarafındayım. İlginç olan ise bu olduğu takdirde Cesc'in Arsenal formasıyla çıktığı son maç da Emirates'teki Barcelona maçı olmuş olacak. Kader ağlarını örmüş, bizim Fabregas ne yapsın yahu..

18 Mayıs 2010 Salı

Şampiyonlar Ligi Top 10

Fox, final öncesi, 2009-2010 Şampiyonlar Ligi sezonun en iyi on "olayını" belirlemiş. Bir numarayı tahmin etmekte zorlanmadım açıkçası;

Geleceğe Dönüş


Rooney'e emeklilik pek yaramaz..


Neyse ki bunun olduğunu hiç görmeyeceğiz.. (Yani umarım)

Dünya "İngiltere" Kupası

TheBestEleven, ülkelerinin Dünya Kupası aday kadrolarına çağrılan ve İngiltere'de oynayan futbolcuları listelemiş. İngiltere milli takımının hariç tutulduğu ve 100'den fazla oyuncunun yer aldığı liste şöyle:

Australia (11)

Shane Lowry (Aston Villa)
Brett Emerton (Blackburn Rovers)
Vince Grella (Blackburn Rovers)
Nick Carle (Crystal Palace)
Tim Cahill (Everton)
Mark Schwarzer (Fulham)
Richard Garcia (Hull City)
Brad Jones (Middlesbrough)
Rhys Williams (Middlesbrough)
Scott McDonald (Middlesbrough)
Adam Federici (Reading)

Nigeria (8)

Danny Shittu (Bolton Wanderers)
John Obi Mikel (Chelsea)
Joseph Yobo (Everton)
Yakubu Aiyegbeni (Everton)
Victor Anichebe (Everton)
Dickson Etuhu (Fulham)
John Utaka (Portsmouth)
Nwankwo Kanu (Portsmouth)

France (7)

Gaël Clichy (Arsenal)
William Gallas (Arsenal)
Bacary Sagna (Arsenal)
Abou Diaby (Arsenal)
Florent Malouda (Chelsea)
Nicolas Anelka (Chelsea)
Patrice Evra (Manchester United)

United States (7)

Brad Guzan (Aston Villa)
Stuart Holden (Bolton Wanderers)
Tim Howard (Everton)
Clint Dempsey (Fulham)
Jay DeMerit (Watford)
Jonathan Spector (West Ham United)
Marcus Hahnemann (Wolverhampton Wanderers)

Côte d'Ivoire (6)

Emmanuel Eboué (Arsenal)
Didier Drogba (Chelsea)
Salomon Kalou (Chelsea)
Kolo Touré (Manchester City)
Abdoulaye Méïté (West Bromwich Albion)
Steve Gohouri (Wigan Athletic)

Serbia (6)

Branislav Ivanović (Chelsea)
Nemanja Matić (Chelsea)
Nemanja Vidić (Manchester United)
Zoran Tošić (Manchester United)
Vladimir Stojković (Wigan Athletic)
Nenad Milijaš (Wolverhampton Wanderers)

Argentina (5)

Javier Mascherano (Liverpool)
Maxi Rodriguez (Liverpool)
Carlos Tévez (Manchester City)
Fabricio Coloccini (Newcastle United)
Jonás Gutiérrez (Newcastle United)

Ghana (5)

Michael Essien (Chelsea)
John Paintsil (Fulham)
Kevin-Prince Boateng (Portsmouth)
John Mensah (Sunderland)
Richard Kingson (Wigan Athletic)

Netherlands (5)

Robin van Persie (Arsenal)
John Heitinga (Everton)
Dirk Kuyt (Liverpool)
Ryan Babel (Liverpool)
Nigel de Jong (Manchester City)

New Zealand (5)

Ryan Nelsen (Blackburn Rovers)
Tommy Smith (Ipswich Town)
Chris Killen (Middlesbrough)
Rory Fallon (Plymouth Argyle)
Chris Wood (West Bromwich Albion)

Slovakia (5)

Miroslav Stoch (Chelsea)
Ľubomír Michalík (Leeds United)
Martin Škrtel (Liverpool)
Vladimir Weiss (Manchester City)
Marek Čech (West Bromwich Albion)

Denmark (4)

Nicklas Bendtner (Arsenal)
Lar Jacobsen (Blackburn Rovers)
Daniel Agger (Liverpool)
Thomas Sørensen (Stoke City)

Portugal (4)

Ricardo Carvalho (Chelsea)
Paulo Ferreira (Chelsea)
Deco (Chelsea)
Nani (Manchester United)

South Africa (4)

Steven Pienaar (Everton)
Kagisho Dikgacoi (Fulham)
Aaron Mokoena (Portsmouth)
Benni McCarthy (West Ham United)

Algeria (3)

Nadir Belhadj (Portsmouth)
Hassan Yebda (Portsmouth)
Adlène Guedioura (Wolverhampton Wanderers)

Cameroon (3)

Alexandre Song (Arsenal)
Benoît Assou-Ekotto (Tottenham Hotspur)
Sébastien Bassong (Tottenham Hotspur)

Honduras (3)

Wilson Palacios (Tottenham Hotspur)
Maynor Figueroa (Wigan Athletic)
Hendry Thomas (Wigan Athletic)

Mexico (3)

Carlos Vela (Arsenal)
Javier Hernandez (Manchester United)
Guillermo Franco (West Ham United)

Spain (3)

Cesc Fabregas (Arsenal)
Pepe Reina (Liverpool)
Fernando Torres (Liverpool)

Brazil (2)

Alex (Chelsea)
Heurelho Gomes (Tottenham Hotspur)

Paraguay (2)

Roque Santa Cruz (Manchester City)
Paulo da Silva (Sunderland)

South Korea (2)

Lee Chung-Yong (Bolton Wanderers)
Park Ji-Sung (Manchester United)

Switzerland (2)

Philippe Senderos (Everton)
Valon Behrami (West Ham United)

Chile (1)

Gonzalo Jara (West Bromwich Albion)

Germany (1)

Michael Ballack (Chelsea)

Greece (1)

Sotirios Kyrgiakos (Liverpool)

Slovenia (1)

Robert Koren (West Bromwich Albion)

Kadrosunda Premier Lig'den oyuncuların yer almadığı ülkeler ise şöyleymiş:

Japan
Uruguay
Italy
North Korea

Otobüs Arkası Yazıları

FIFA.com, Dünya Kupası'nda takım otobüslerini süsleyecek olan sloganlar için yaptığı yarışmanın sonuçları açıkladı. Ülkeler ve sloganları şöyle:

ABD
Life, Liberty, and the Pursuit of Victory!
(Yaşam, özgürlük ve zaferin peşinde!)

Almanya
Auf dem Weg zum Cup!
(Kupayı almak için yoldayız)

Arjantin
Última parada, la gloria
(Son durak: Zafer)

Avustralya
Dare to dream, advance Australia
(Hayal etmeye cesaret et, ilerle Avustralya)

Brezilya
Lotado! O Brasil inteiro está aqui dentro!
(Bütün Brezilya bunun içinde!)

Cezayir
نجمة وهلال من أجل هدف واحد: النصر
(Ay ve hilal ile tek hedef: Zafer!)

Danimarka
Det eneste der kræves, er et dansk hold og en drøm
(Tüm ihtiyacınız olan Danimarka takımı ve bir rüya)

Fildişi Sahili
Eléphants, battons nous pour la victoire!
(Filler, zafer için savaşalım!)

Fransa
Tous ensemble vers un nouveau rêve bleu
(Mavi bir rüya için hep beraber)

Gana
The hope of Africa
(Afrika'nın umudu)

Güney Afrika
One nation, proudly united under one rainbow
(Tek ulus, tek gök kuşağının altında gururla bir arada)

Güney Kore
승리의 함성, 하나된 한국
(Kırmızıların haykırışları, birleşik Kore Cumhuriyeti)

Hollanda
Let niet op de grote 5, maar pas op voor de oranje 11
(Büyük beşliden korkma, portakal rengi 11'den kork)

Honduras
Un país, una pasión, ¡5 estrellas en el corazón!
(Tek ülke, tek tutku, kalplerde 5 yıldız!)

İngiltere
Playing with Pride and Glory
(Gururla oynamak ve zafer)

İspanya
Ilusión es mi camino, Victoria mi destino
(Umut benim yolum, zafer benim alın yazım)

İsviçre
Hopp Schwiiz! - "Hop Suisse!" - "Forza Svizzera!" - "C'mon Switzerland!"
(Haydi İsviçre!)

İtalya
Il nostro Azzurro nel cielo d'Africa
(Afrika göklerinde İtalyan mavisi)

Japonya
侍魂はくじけない!日本勝利!
(Samuray ruhu asla ölmez! Japonya için zafer!)

Kamerun
Les lions indomptables sont de retour
(Yenilmez aslanlar geri döndü)

Kuzey Kore
또 다시 1966년처럼, 조선아 이겨라 !
(1966 yeniden! Kuzey Kore için zafer!)

Meksika
¡Es tiempo de un nuevo campeón!
(Yeni bir şampiyonun zamanı geldi!)

Nijerya
Super Eagles super fan united we stand
(Süper Kartallar süper taraftar birlikte direniyoruz)

Paraguay
El león Guaraní ruge en Sudáfrica
(Guarani aslanı Güney Afrika'da kükrüyor)

Portekiz
Um sonho, uma ambição…Portugal campeão!
(Bir rüya, bir hedef... Şampiyon Portekiz)

Sırbistan
Igramo srcem, vodimo osmehom!
(Kalbinle oyna, gülüşünle liderlik et)

Slovakya
Rozbehnime to: Slovensko do toho!
(Yeşil sahayı titret, haydi Slovakya!)

Slovenya
Z enajstimi pogumnimi srci do konca
(11 cesur yürekle sonuna kadar)

Şili
Roja la sangre de mi corazón, Chile campeón
(Kırmızı kalbimin kanı, Şili şampiyon)

Uruguay
El sol brilla sobre nosotros. ¡Vamos Uruguay!
(Güneş üzerimizde parlıyor. Haydi Uruguay!)

Yeni Zelanda
Kickin’ it Kiwi style
(Kiwi stiliyle oynuyoruz)

Yunanistan
Η Ελλάδα είναι παντού!
(Yunanistan heryerde!)

ek olarak,

Türkiye
Büyükşehir çalışıyor!

Sıvı Takviyesi


John Terry, kendisine atılan birayı tek elle havada kapıyor. Arkasındaki Ancelotti'den enseye şaplak gelir mi diye bekledim ama olmadı.

Dünya Kupası Neredeydi?

Chicago'luların henüz haberi yok sanırım ya da kafaları karışmış biraz...

16 Mayıs 2010 Pazar

Yeni Ortak



- 1996 yılında, Fenerbahçe'ye şampiyonluğu kaybederken hiçbiriniz o takımda değildiniz. Ama bugün, gururunuzu ve ruhunuzu ortaya koyarak bu şampiyonluğu Fenerbahçe'ye vermemeyi başarabilecek olanlar sizsiniz. Çıkın ve kaybetmeyin!

Şenol Güneş - 16 Mayıs 2010, Fenerbahçe - Trabzonspor maçı öncesi...

Tabi Şenol Güneş böyle demiş midir bilemem ama Trabzon'un bugün sahadaki mücadelesini görünce, zihnimde yukarıdakilere yakın kelimeler yankılandı. Fenerbahçe'yi önce Türkiye Kupası'ndan sonra da Türkiye Süper Lig şampiyonluğundan ederek, bu şampiyonluğu Bursaspor'a hediye eden Şenol Güneş'i, Trabzonspor'u ve kaleci Onur'u tebrik etmekten fazla bir şey yapamam... (Not: Yanlış anlamaya müsait bir toplum olduğumuz için, buraya da şöyle bir not düşme gereği duydum: Trabzon'u ve Şenol Güneş'i tebrik etme nedenim "Ne güzel yaptınız da Fenerbahçe'yi şampiyonluktan ettiniz" değil, "Birçok dedikoduya ve medya gazına rağmen çıkıp mücadele ettiniz, tebrikler demektir... Açıklamasız nice yıllara diyerek parantezi kapatıyorum)

Fenerbahçe'yi ve Trabzon'u bir yana bırakıp esas olarak Bursa'yı tebrik ederim. 27 yaşımda, belki de uzun bir süre daha olamayacak bir şeyi görmeme yardımcı oldular. Şunu itiraf edeyim, açıkçası, yayın gelirleri ve Avrupa'da başarılı olamayacakları gibi teknik nedenlerden dolayı Bursa'nın şampiyon olmasını istemiyordum. Manevi duygularla baktığımda ise Bursa'nın şampiyon olması yönündeki duygularım mantığımın önüne geçiyordu. Sonuçta, göreceli olarak şampiyonluğu daha çok hak eden takım şampiyon oldu. Sıkıntı ise bundan sonrasında, yani benim en çok kafama taktığım konular olan; bu başarı seviyesi (en azından her sene ilk 3-4'e girecek bir takım) korunabilecek mi, Bursa yönetimi bu başarının meyvelerini iyi kullanarak takımı istikrarlı bir yola sokabilecek mi, Avrupa'da, en azından Türkiye'ye ülke puanı kazandıracak maçlar oynayabilecekler mi? Eğer bu sorulara Bursa yönetimi doğru cevapları verebilirse, bu şampiyonluk hem Türk futbolu için hem de üç büyükler dışındaki takımlar için bir anlam ifade edecek duruma gelir ve aynı seviyedeki birçok takımı ve futbolcularını motive eder. Yoksa, zamanda bir kırılma olacağına ufak bir dalgalanma olur ve yıllar sonra "Oğlum, 30 sene önce Bursaspor şampiyon olmuştu, çok acayipti" gibi cümleler kurmaktan öteye geçemeyiz. Neyse, şimdilik Bursalıların kafalarını bunlarla şişirmeden, tekrar şampiyonluklarını kutluyorum ve iyi eğlenceler diliyorum...


Fenerbahçe'ye geri dönersem, hani anneler bazen "şu x'e kafa yorduğun kadar derslerine kafa yorsan profesör olursun" derler ya; ben de Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a konsantre olduğunuz kadar finallere konsantre olsanız şimdiye kupaları dizmiştiniz demek istiyorum. Kısacası olayı fazla analiz etmeye gerek yok, sıkıntı açık bir şekilde mental motivasyonda. Burada ironik olan ise, elinde Fenerbahçe'nin ve Beşiktaş'ın yarısı kadar bir kadro olan, zamanında o kadrolardan birinin başından kovulan Ertuğrul Sağlam'ın takımının motivasyon düzeyidir("Büyük" takım futbolcularının egosundan kurtulmasını da buraya ekleyebilirim). Ertuğrul Sağlam'ı da bu ironik yolla tebrik ederim; Türkiye'deki kaos futbolu kafasının avantajlarını süper kullanarak şampiyonluğu Anadolu'ya taşıdı.

Bugünle ilgili bir eleştiri olarak da, maç sonrası yayın yapan kanalların, Bursa'nın şampiyonluk kutlamalarından önce Fenerbahçe'nin üzüntüsünü ekranlarına getirmesini vurgulayacağım. Bu da gösterdi ki, daha medyamız da bu şampiyonluğa ve etkilerine hazır değil...

Günün diğer bir kaybedeni de , Fenerbahçe dışında Şükrü Saraçoğlu stadındaki anonsçu arkadaş oldu, bu ortamda işsiz kalmak onun için zor olacak. Yine dünden 2. bir kazanan da çıkarma çabası içine girersem, Galatasaray'ın, seneye Avrupa Ligi'ni bir tur daha az oynayarak açacak olmasını ve Onur'u transfer listesine almasını söyleyebilirim. Ayrıca Bursaspor'un ilk golünde, Hırvatistan maçının anılarını bize yaşatan Rüştü'ye de teşekkürlerimi iletirim.

Sonuç olarak, bütün ligleri sağ salim bitirdik, artık Dünya Kupası'na hazırlanmaya başlayabiliriz.

Not: Son dakika haberlerine göre stadını yakan, basın tribününe girerek Daum'u bize verin diyen, yönetim locasını basan ve sinirden birbirini bıçaklayan Fenerbahçe taraftarlarına da bir anlam veremiyorum diyeceğim de, verebiliyorum; o yüzden bir yorum yapmayacağım.