20 Nisan 2010 Salı

Tutmayın Küçük Enişteyi

Caner Erkin'in burnunun kanadığı fotoğrafı görünce kendi kendime, "Sonunda birisi Caner'in kaymış olan şirazesini ameliyatla düzeltmeye kalktı heralde" dedim. Sonra baktım ki durum daha vahimmiş. Yani, Caner ameliyat filan olmamış; ortaları tribüne, şutları da skorborda nişanlamaya devam edecekmiş.

Şaka bir yana, daha 2 alttaki postta Arda'nın Galatasaray'da futbol oynamasının artık imkansız hale geldiğinden bahsetmiştim. İyimser bir teşhismiş. Bugün ortaya çıktı ki, Arda, insan içine çıkamayacak hale gelmiş. Bu durumun sebeplerini ve Arda'nın bu hale gelmesinin sorumlularını tek tek tartışırız ancak sonucu değiştirmemiz zor. Arda, 2 hafta öncesine kadar uçurum kenarında dolaşan, ruhu hasta bir adammış, Diyarbakır maçında yaşananlar, Worms'taki kurtçukları iktirir gibi Arda'yı uçurumdan aşağı iktirivermiş. Emeği geçenlerin eline sağlık, artık elimizde bir psikopat var.

Arda ne ilk ne de son. Önümüzde Emre Belözoğlu gibi bir örnek varken çok da uzağa bakmamıza gerek yok, ama "yıldız" olmanın hasta ettiği ruhlar sadece bize özel şeyler de değil. Yemediği halt kalmayan John Terry, karısını 11 farklı kadınla aldatan Tiger Woods, tecavüzden yargılanan Kobe Bryant, uyuşturucu batağına saplanan Maradona... Bunlar, en ünlü örnekler. Her biri branşında dünyanın en iyisi diye nitelendirilen, Woods gibi, Terry gibi elinin altında her türlü "tedavi" olanağı olan adamlar. Bu isimler hemen aklımıza geliyor çünkü bu adamlar yaşadıkları psikolojik tramvalara rağmen kariyerini bir şekilde devam ettirmeyi başarmış örnekler. Yani tüm olumsuzluklara rağmen "yıldız" kalmayı başarmış olanlar. Aynı çöküntünün, daha başlamadan bitirdiği kariyerleri saymaya kalksak internet biter sanırım.

Ben psikolog değilim, o yüzden bu konu üzerinde fazla ahkam kesmek istemiyorum. Ancak, bu adamlara amatör bir gözle baktığınızda bile, bir takım ortak özellikleri farketmeniz mümkün. İşçi sınıfı ailelerden gelip çocuk yaşta ailenin "çıkış yolu" haline gelen bu isimler, yaşıtlarının tek sorumlulukları ev ödevleriyken, aileyi kurtaracak adam olmanın ağır yükünü omuzlarına almış oluyorlar bile. Çoğunlukla cahillikten, bazen de çaresizlikten, söz konusu aileler, bu çocukları öyle bir baskı altına alıyorlar ki, "başarısızlık korkusu", onların kişiliklerinde, daha oturmaya başladığı ilk yıllarda ağır yaralar bırakıyor. Çıkış yolu arayışındaki aileler, farkında olmadan, çocuklarına olan sevgilerini bile "başarı" ön koşuluna bağlıyor ya da çocuğun bunu böyle algılamasının önüne geçemiyor. Başarılı olduğu kadar sevilen ya da öyle olduğunu zanneden bu küçük bünyeler ise daha çocukluk yaşamadan garip bir "ergenlik" dönemine itiliyorlar. İtiliyorlar, çünkü "para, şan ve şöhret" genellikle bu dönemin hemen arkasından geliyor. Yani ergenliğe ne kadar hızlı girilip çıkılırsa, bu çocuklar da o kadar çabuk "adam" oluyor; adam gibi hareket ediyor, adam parası kazanıyor, adam arabasına biniyor, adam gece hayatı yaşıyor. Gel gelelim çocukluğu es geçilmiş, ergenliği ise ileri sarılmış bu "adam"ların tamamı, uçurumun kenarındaki kurtçuklara dönüşüyorlar.

Burdan sonrasını hepimiz biliyoruz sanırım. Ergenliğin sonuna kadar sevgisiz, ilgisiz ve parasız gelmiş bu hasarlı kişilikler, sahada az biraz parladıkları anda, 17-18 yıl hasretini çektikleri şeylerin yağmuru altında kalıyorlar. Ben buna "oruçtan sonraki ramazan pidesi etkisi" adını vermek istiyorum. Umarım, psikolji literatürüne de böyle girer. Neyse.. Yıllar sonra gelen bu sanal ilgi, sevgi ve para yağmuru hiç bir şey yapmasa bu adamları "arsız" yapıyor. Bu noktadan sonra onlara hiç bir şey yetmez oluyor. Yola çıktıklarında, üzerlerindeki Galatasaray formasına inanamayan, para vermeseniz de sahada canını dişine takan, sevdiği kulübe hizmet etmenin mutluluğu ve taraftarın alkışlarıyla hayatta kalan bu adamlar yavaş yavaş hastalanmaya başlıyorlar.

Yakalandıkları bu illetin ilk belirtileri, sahada artık sadece gerektiği kadar mücadele etmeler, basındaki ufak tefek yazılara cevap vermeler, ilk 11'e giremeyince mızıklamalar, oyundan alınırken tribünlere oynamalar oluyor. Hastalık, yavaş yavaş bünyeyi sarmaya başladığında, sahada artık sadece top ayağındayken bir şeyler yapan, kendi kontratını beğenmeyip takımdaki yabancılarla kıyaslayan, 10 numara ve kaptanlık pazubandı gibi taşıyana "güç" veren objeleri arzu eden, sevmediği rakip futbolcularla dalaşan ve takım içi gruplaşmaların önderliğini yapan bir bünye ortaya çıkıyor. Bu noktaya kadar tüm isteklere "evet" diyen yönetim, ergenlik çağına kadar çocuğunu şımartan ebeveynin geldiği noktaya gelip artık bir şeyler yapmak için çok geç olduğunu anlıyor. Hastalığın ileri aşamalarında, hastamız artık sahada bir uyurgezer halini alırken girdiği hiç bir sosyal ortamdan olay çıkartmadan ayrılamaz oluyor, taraftarla arası açılıyor, takım arkadaşlarıyla bile dalaşmaya başlıyor, çevresinde kendisi tarafından onaylanmış 3-4 adam haricinde kimseyi istemiyor, parçası olduğu gruplaşmalar, çeteleşme belirtileri gösteriyor.

Maalesef, söz konusu hastalığın son aşamasına gelindikten sonra tedavisi yok. Bu belirtileri gösteren organı, taşıdığı illeti tüm vücuda yaymadan, en kısa sürede kesip atmak gerekiyor. Arda'nın da Galatasaray kariyerinin sona ermesinin sebebi de burda yatmakta zaten. Kendisinin bu noktadan sonra tedavisi bulunmadığı gibi artık kulübün elinde ona verecek maddi veya manevi bir obje kalmadı. Para, kaptanlık, 10 numara, milli forma, Avrupa kariyeri kapısı, şan, şöhret, at, avrat, silah... Ne varsa elde avuçta döktü Galatasaray. Korkuyorum, Arda seneye takımda kalırsa Aslantepe'nin tapusunu da üzerine yapacaklar. Ama sonu yok ki bunun, onu yapsak Riva'yı da isteyecek bu adam. Hastalık artık sarmış tüm vucudunu.

Diyebilirsiniz ki; "Düne kadar Arda'yı protesto eden Ultraslan'ı eleştiriyordun". Okuduğunu anlayan okurlar fark etmiştir ki, Ultraslan'ı, yaptıkları protestonun şekli ve yönetimin bu icraata olan katkısından dolayı eleştirdim. Yoksa, "Arda sütten çıkmış ak kaşıktır" demek gibi bir niyetim yoktu. Bugün yazdıklarım da Arda'ya yükleniyormuş gibi gözükse de, ben, aslında tüm bu olaylarda onun bir "kurban" olduğunu düşünüyorum. NBA gibi, Premier Lig gibi, PGA gibi dünyanın en profesyonel atmosferlerinde yetişen gençlerde bile ortaya çıkan kişilik zedelenmesinin, türk futbolu gibi nereden tutsan elinde kalan bir organizasyonda daha tramvatik örnekler vermesi kaçınılmaz. Nitekim, 'hiçbir şey'lik ve 'her şey'lik arasındaki uçurum, dünyanın hiçbir ülkesinde bizimki kadar derin değil. "Ben hiçbir şeyim"den, "Ben çok şeyim" arasındaki mesafe de hiçbir yerde bu kadar hızlı alınmıyordur heralde. Burnu kanayan Caner Erkin'in aldığı darbenin etkisiyle sorduğu, gayet derin psikolojik anlamlar içeren soru her şeyi açıklıyor zaten:

"Kimsin lan sen?"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder