9 Nisan 2010 Cuma

Frank Rijkaard Out, Ersun Yanal In

İlkokul yıllarından aklımda kalan detaylardan birisi 4. sınıftaki hoca değişikliğiydi. Hani değişiklik de sayılmaz da ilk 3 sınıfta tüm derslerimize asıl öğretmenimiz girerken, 4'ten itibaren resim, müzik ve beden eğitimi hocalarımız olmuştu. 3 senemizi birlikte geçirdiğimiz, içimizi dışımızı bilen hocamızdan haftada 3-4 saat ayrı kalmak zorunda kalıyorduk. Yeni gelen hocalar da kötü insanlar değildi belki ama kendi alanlarındaki bir takım terminolojiyi de beraberlerinde getiriyorlardı. Resim hocası "perspektif", müzik hocası "sol anahtarı", bedenci ise "uygun adım"dan bahsediyordu. Hayatı boyunca tembel birisi olmuş bendenizin bu yeni kelimelere tepkisi, "Nerden çıktı şimdi bunlar?" şeklindeydi. Ne güzel, ilk 3 yıl, resim kağıdını dolduran 5, müzik derslerinde şarkılara eşlik eden 5, beden dersine de zahmet edip gelen 5 alıyordu. Bizim güzel öğretmenimiz zaten herkesin ne durumda olduğunu biliyordu. Bu derslere gelen notlar, bizim yeteneğimizden çok, ne kadar "iyi" bir çocuk olup olmadığımızı yansıtıyordu.

4. sınıfa geldik, "iyi çocuk" olmak bu derslerden not almaya yetmez oldu. Müzik hocası notalardan bahsediyordu. Ağır terminolojiydi benim için notalar. 27 yaşıma geldim sol anahtarı nedir bilmem mesela. Onu, satırın başına koysak ne olur, koymasak ne olur anlayamadım yıllardır. Solden başka anahtarlar da var mıdır ortalıkta? Peki resimciye ne demeli? Yok perspektif yok sulu boya, yağlı boya. "Hocam ver pastelleri işte ya, yağlı boyayı babam yapıyor zaten evde, öğrenmesem de olur". Perspektifden anladığım zaten elektrik direklerinden ibaret. Hoca perspektif dediği anda başlıyordum kabloları döşemeye. En acısı da bedenci sanırım bunların içinde. Türk eğitimindeki militarizmin etkisiyle, uygun adım marşlar, sağaaaaaaaa dön, geriiiyeee dönler küçük beyinlere sokulmaya çalışır ya; ne de gereksiz bir aktivitedir. Bunda başarılı olursan, kariyerinin doruk noktasında, 29 Ekim kutlamalarında kule yapan adamlardan birisi oluyorsun mesela. Hayır, salak bir çocuk değildim. Sağımı solumu bilirdim yani. Ama gel gelelim, bu adam, sağa dön dediğinde heyecan yapıyordum yahu. Zaten kafa başka alemlerde, "Ooof bunlarla vakit öldürüyoruz, beden dersinin bitmesine sadece 45 dakika kaldı, ver işte top oynayalım hocam" diye kendini yiyip bitiriyorum. Geriye sağ tarafımdan dönsem ne olur yahu?

İlkokul öğretmenimiz melek gibi bir insandıysa da, kadıncağızın tüm sanat dallarında uzman olmasının imkanı yoktu. Yani, eğer içimizde ressam olmak isteyen biri varsa, ona yardımcı olacak kişi aslında resim öğretmeniydi. Ya da keman çalmak isteyen birinin elinden önce müzik öğretmeni tutacaktı. Peki, bütün bunlar bizim umrumuzda mıydı? Hayır. Biz sadece kendi öğretmenimizi istiyorduk. Varsın biz ressam, müzisyen, atlet olamayalım. Ama mutlu sınıfımızda, pekiyilerle dolu karnelerimizle, melek gibi öğretmenimizle beraber oturalım. Yan sınıftan 3 ressam çıkmış, 6 piyanist, 4 de sprinter. Bize ne? Biz mutluyuz. Ne sol anahtarı istiyoruz, ne de elektrik direkleri. Tek istediğimiz başımızı okşayıp bize bol bol "Aferin" diyen melek hocamız.

Konunun başlığıyla, benim şu ana kadar anlattıklarım arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıp telef olan okuyucularımızdan özür diliyorum. Gerçekten bir bağlantı var mı ben de bilmiyorum. Sivas maçından beri Galatasaray ile ilgili bir şeyler yazmak istiyordum ancak, inanın ki, Galatasaray'ın içinde bulunduğu durumun 'futbol' ile alakasını bulamıyorum. Sahadaki dizilişle, futbol anlayışıyla falan çözülecek bir sorun olduğuna da inanmıyorum. Geçen haftaya kadar inanıyordum mesela buna. Ancak 1 hafta geçti; ben de inanç kalmadı.

Bilen bilir, ben türk spor medyasını okumam; okusam da inanmam. Spor yazarlarımızın ise adını bile bilmem. Zaten Türkiye'de de yaşamadığım için onlarla televizyonda karşılaşmam falan da mümkün değil. Anlayacağınız bir güzel izole etmiş durumdayım kendimi dünyadaki en 'ucuz' mesleğin erbablarından. Gel gelelim, Galatasaray'ın sahadaki futbolundan ümidi kesince, "acaba sorun ne?" diye meraklandım açıkçası. Takımla ilgili türk medyasında ne kadar haber bulabildiysem okudum. Tabi ki bunların %90'ı yine uydurmaydı. Ancak, okuduğum şeylerin doğru olabileceğine inandığım %10'u bana tanıdık bir tablo çiziyordu.

Galatasaray'ın sorununu tek kelimeyle özetlemek mümkün: "Galatasaraylı futbolcu, Frank Rijkaard'ı istemiyor". Ama istemeyişinin sebebi, Rijkaard'ın kötü bir insan veya kötü bir hoca olması değil. Basitçe özetlemek gerekirse, Galatasaray'lı futbolcu" öğrenmek" istemiyor. Rijkaard gelip "sol anahtarı", "perspektif", "uygun adım"dan bahsetmeye başlayınca bizim futbolcunun başı ağrıyor. "Hocam ver topu oynayalım işte" diye düşünüyor. Hem seven, hem döven ilkokul öğretmenini, yani bir türk hoca istiyor. Kanat oyuncusu, belki de, kendisine verilen ofansif görevleri anlamış değil. "Eski hocamız iyi çocuk olup güzel savunma yaptığımda bana 5 veriyordu" diye düşünüyor. Sağ açık, "alan daralt" lafını duyunca "Bu ön liberonun işi" diye düşünüyor. Bizimkileri yeni terminoloji boğuyor, bu adam gitse de "Cevat Baba" gelse, ne güzel kafamızı okşayıp "Aferin" diyordu diyor.

Bizim futbolcu, sadece Rijkaard'tan değil, kaynağı kim olursa olsun öğrenmek istemiyor. Takıma pahalı yabancı futbolcu alınmasından memnun değil. Kewell 1o sene Premier Lig kariyeri yapmış, Dünya Kupası oynamış bir adam, "dur şundan iki hareket kapayım" demiyor. Tek düşüncesi "Bu adam sakat yatıyor, üstüne bir de para alıyor." Ona göre, sahada kendisinin yarısı kadar koşan bir adamın, kendisinin 2 katı para alması "adaletsizlik" ve tüm Galatasaray'lı futbolcular sahada koştukları metre üzerinden para almalı. Olimpik atletizm takımı kuruyoruz ya biz. Şu soruyu kendine sormuyor: "Acaba ben yarın sahada koşup mücadele etmeyi bıraksam, bana futbolcu demeye kaç şahit ister?" Ben Elano'yu, Kewell'ı geçtim; bu "koşmuyor ama çok para alıyor" yaftasını, zamanında Hagi'ye bile yapıştırmıştı bizim küçük kafalar.

Türk futbolcusu öğrenmemekte ısrar ediyor çünkü ona göre "şut", arada sırada kaleyi bulan, çok ender olarak da gol olan bir şeydir. Aynı şekilde "orta", ceza sahasına doğru şişirilen ve arada sırada forvetin kafasıyla buluşan bir olgudur. İstikrarlı şut, istikrarlı orta diye bir kurum yoktur. Ekvador'un 'muhteşem' altyapısından yetişmiş, Wigan'da kariyer yapmış Antonio Valencia'nın neden tüm ortaları adrese teslim diye düşünüyor mu acaba? Acaba çalışarak bu yeteneklerim gelişir mi diye merak ediyor mu? Tabi ki hayır. Bana istikrarlı şut atan ve orta yapan bir Türk futbolcusu ismi verebilir misiniz? Belki Nihat. Türk futbolcuların içerisinde en başarılı Avrupa kariyerinin onun yapmış olması tesadüf müdür peki?

Jo parti yapıyor, Gio çocuk gibi, Kewell sakat, Elano ruhsuz, Franco kötü, Nonda kalmalıydı, Baros disiplinsiz... Geçen hafta türk basınında karşılaştığım, Galatasaray'ın Türk futbolcularının ağzından yazılmış birkaç özlü söz. Peki Galatasaray'ın yabancıları dillense ne diyecekler? "Galatasaray'daki Türk futbolcuların hiçbiri şut atamıyor, pas veremiyor, taktik bilgileri yok; kalede Franco'dan harikalar yaratmasını, defansı Neill'in toparlamasını, orta sahayı Elano'nun yönetmesini ve forvette de Jo ve Baros'un golleri sıralamasını bekliyorlar. Tüm bunları beklerken takımın futboluna önerebildikleri tek şey ise: KOŞMAK!"

Türk futbolcusunun istediği yabancı oyuncu profiline en uygun isim "Bana pezeveng dedi!" mantalitesindeki Afrikalılar. Onların da, bizimkiler gibi, takımlarına önerebilecekleri tek şey var, o da koşmak. Onlar da Türkiye'yi kariyerlerinin doruk noktası olarak görüyorlar ve daha fazlasını öğrenmek gibi bir niyetleri yok. Onlar da Türk hocaları seviyorlar, takıma gelen yabancı hoca tarafından ilk postalanan adam oluyorlar. Tabi, haklarını yemeyelim, içlerinde Türkiye'yi bir basamak olarak kullananlar da oldu. Onlar da Avrupa'ya gitti, futbol oynadı. Bizimkiler memlekette kaldı, kendilerini eğlendirdi.

Türk futbolculara fazla yüklendin, yabancıların hiç mi suçu yok diyenler olacaktır. Yabancılara sorumluluk yüklemem için, önce onlara gerekli desteğin verildiğinden emin olmam gerekiyor. Türkiye gibi Avrupa'da eşi benzeri olmayan bir kültüre gelmiş, Avustralyalısına, Meksikalısına, Brezilyalısına kızmadan önce, bu takımın taraftarı olduğunu söyleyen, taraftara yalakalık sırası geldiğinde Galatasaraylılık edebiyatının ustaları kesilen adamlar ne yapıyor diye düşünmek gerekir. Eğer sizin takımınızın kaptanı, "Elano'ya pas vermeyenler çetesi"nin liderliğini yapıyor ve bu konu yüzünden yöneticilerler birbirine giriyorsa, kusura bakmayın ama ben Elano'ya kızamam. Bırakalım yabancı-Türk çatışmasını, takım içerisindeki Türk oyuncuların arasında bile birlik beraberlik yoksa ben kime çıkarayım reçeteyi.

Ne yalan söyleyeyim ben bu kültürü Galatasaray'a, Fatih Terim'in getirdiğine inanıyorum. Bunu da birkaç kez buraya yazdım. O, bu takımın başından gittiğinden beri "başarılı" olabilen tek hoca Lucescu, ki onun Türk futbolcusunu çözdüğünü ve pahalı yabancılardan uzak durarak başarı kazandığını söylememe gerek yok sanırım. Hele ki, bizim oyunculara bir şeyler öğretmek misyonuyla tekrar görev başına getirilen Feldkamp'ın başarısızlığını ve onun gidişini takiben Cevat Baba ile gelen şampiyonluğu düşünürsek, "öğrenmek istememe" hastalığının bir başka somut kanıtına daha ulaşabiliriz. Bunu söylerken de Cevat Güler'in teknik kapasitesini küçümsemek gibi bir niyetim yok. Ancak, bizim futbolculara çağ atlatacak bir teknik adam olmadığı da ortada.

Basın şimdiden Galatasaray'da bir sezon sonu operasyonundan bahsediyor. Bir takımda, bir sezonda kaç operasyon olur bilmiyorum ama Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyecek Galatasaray'ın hangi bütçeyle operasyon yapacağını bana biri açıklasın bir zahmet. Bana göre yönetimin yapması gereken tek şey vizyon daraltmak. Bu sezon, olmayacak duaya amin diyerek, Galatasaray'a çağ atlatmak parolasıyla yola çıkan yönetim, bir an önce bu saçma amaçtan vazgeçsin. Eğer, federasyon, seneye yabancı sayısını tamamen serbest bırakmayı düşünmüyorsa, Frank Rijkaard ile sezon sonu yollarını ayırsın. Türk hocaların içerisinde en iyisi olduğuna inandığım Ersun Yanal ile de bir an önce görüşmelere başlasın. Nitekim, Rijkaard'ın (veya dünya üzerindeki hiç bir hocanın) bizimkilere hiçbir şey öğretme ihtimali yok ve piyasada, Galatasaray'ın şu anda elinde olanlardan daha iyi Türk oyuncu falan da yok.

Yukarıdaki paragraf ironik falan değil. Yapılması gerekenin gerçekten bu olduğuna inanıyorum. Çünkü, Türk futbolcusu sadece "mutlu" olduğu zaman başarılı. Mutlu olmaları için gerekenler ise başlarında bir Türk hoca olması, kimsenin onlara "kazma" olduklarını hatırlatmaması, takımda onlardan daha fazla para kazanan yabancılar olmaması, kimsenin "perspektif", "sol anahtarı" gibi terminoloji kullanmaması, sahada 150 pas hatası yapan ama çok koşan futbolcunun "aferin" alması. Tüm bu şartlar sağlandığında bizim futbolcumuz "mutlu" oluyor. Kendine güveni geliyor. Mutlu ve güveni yerine gelen futbolcular, takımda birlik beraberliği sağlayıp, bunun verdiği sinerji ile teknik yetersiziliklerine rağmen başarılı olabiliyorlar. Taktik, şut, pozisyon, alan, markaj... Tüm bunlar hikaye, hepsinin kafasından geçen tek şey var:

"Hocam ver topu oynayalım!"

1 yorum:

  1. öğrenmeye meyilli olan var olmayan var. kim sezon başında arda'nın orta sahanın ortasında oynayabieceğini veya sabrinin böyle bir gelişim sürecine girebileceğini tahmin edebilirdi ki?
    biz burada sadece maçlara bakarak yorum yapıyoruz, ama kimse diğer 6 günde ne olup bittiğini bilmiyor. bu yüzden sezon sonunda olacaklar bize bu sezonda neler yaşandığı hakkında daha fazla fikir verecek diye düşünüyorum...

    YanıtlaSil