29 Nisan 2010 Perşembe

Çirkin Mi Dediniz?

Yine okudum orada burada Inter'in oynadığı futbola "çirkin" diyenleri. Yukarıdaki terbiyesizliği yapan, rakip sahada sevinirken fıskiye açan, Mourinho taraftarına koşarken ona hallenen çirkin değil; Inter'in defansı çirkin. Oldu bakalım.

Rocky Balboa

Rocky 4 izlemeyenimiz yoktur. Star sağolsun filmi her hafta gösterince, ben bir süre sonra Rocky'i dizi zannetmeye başlamıştım. "Ulan her hafta aynı şeyler oluyo" diye hayal kırıklığına uğradığımı hatırlarım. 10 yıldır izlemediğim Rocky 4'ten aklımda kalan 2 şey var: Bunlardan ilki Balboa'nın evindeki mutfak robotu; diğeri ise Rocky'nin, Ivan Drago'ya karşı 15 round boyunca tüm yumrukları suratıyla karşılayıp maçı kazanması. Çocuk aklımla bile, bir boksörün gardını kaldırmadan 45 dakika boyunca suratına yumruk alması halinde yaklaşık 12 kere öleceğinin farkındaydım. Ama Balboa maalesef ölmedi. Maalesef diyorum, çünkü Balboa o filmde ölseydi Rocky 5 rezaletini izlemek zorunda kalmayacaktık.

Dün akşam, Barca - Inter maçı başladığında da aklıma Balboa geldi. Sahaya çıkan Inter takımı, aldığı topların tamamını karşı sahaya dikmeye başlayınca, "Oha" dedim; "Mourinho tüm yumrukları suratıyla karşılayacak." Hoş, geçen sene aynı şeyi Hiddink denemişti ancak Chelsea, az da olsa kontra atağa da çıkmıştı. Dün Mourinho, bence futbol tarihinin en ekstrem işlerinden birine imza atarak, takımına, hiçbir şekilde topla oynamamaları taktiğini verdi. Bunun altında yatan mantık ise "Nasıl olsa Barcelona topa hükmedecek. Bu gerçeği kabul edip "topsuz" ne yaparız ona bakalım"dı. Topla oynama oranı konusunda çeşitli sitelerde farklı istatistikler var. UEFA 75/25 derken, maçın global yayıncısı ESPN 86/14 diyor. Ne yalan söyleyeyim, maçı izledikten sonra ESPN'inkine inanasım var.

Maçtan önce yapılan basın toplantısında, Thiago Motta, adeta kendisine malum olmuşçasına, eski takım arkadaşları olan Barcelona'lı oyuncuların kendilerini yere atma alışkanlarından çekindiklerini açıklıyordu. Motta'nın korktuğu başına geldi; hakem, Busquets'in oyununa gelip faul olup olmadığı tartışalacak bir pozisyonda kendisini oyundan attı. Drogba maçı izlediyse kesin bir "F*king disgrace!" patlatmıştır. O patlatmadıysa bile, ben güzel türkçemde benzer durumlar için varolan binlerce örnek arasından özenle seçtiğim bir kupleyi hakem ve Busquets'in ruhuna okuyup üfledim. Ama kızgınlığımın sebebi, Inter taraftarı olmam ya da Barça'yı sevmemem değil; bu sezon hakemlerin içine ettiği kaçıncı güzel maç olacak bu diye düşünmemdi. Bu arada 2-3 dakika boyunca suratını tutatarak, kendisine iki çift laf söylecek olan Motta'nın bile yüzüne bakamayan Busquets'e, futboldan sıkıldığı anda soluğu Pedro Almovodar'ın yanında almasını öneriyorum.

Normal şartlar altında, Nou Camp'ta 10 kişi kalan bir takımın yaklaşık 12 kere ölmesi gerekir. Ancak, topla oynamak gibi bir derdi olmayan Inter için durum böyle değildi tabi ki. Nitekim, Inter bir kişi eksilmiş olsa da, Barcelona topu ayağına aldığında topun arkasına geçen Inter'li sayısı hala 10'du. Motta atılmadan önce ilerde defansın yapacağı olası bir hatayı değerlendirmesi için tutulan Milito, kırmızı karttan sonra orta sahaya geldi ve Inter topsuz oyununa kaldığı yerden devam etti.

Inter'in bu ekstrem topsuzluğunu Rocky Balboa'nın suratına aldığı yumruklara benzettim. Nitekim, formda bir Barca, Nou Camp'ta Ivan Drago korkutuculuğunda bir futbol oynuyor. Dün akşam da Barça'nın bu futbolu oynaması için herşey hazırdı. 95.000 taraftar, San Siro'dan 4 metre daha geniş bir saha ve İtalyanların uzun ve kuru bıraktığı çimlere nazaran pas yapan takıma avantaj yapacak şekilde kısa kesilip hafif ıslatılmış çimler, formda bir Messi, ucuz kartlar gösteren bir hakem... Peki tüm bu faktörler yanında olmasına rağmen, Barça 62 dakikasını bir kişi fazla oynadığı maçta neden sadece 2 pozisyon bulabildi? Mourinho ve takımının yaptığı muhteşem savunmanın hakkını yemek istemem ancak rakibin yaptığı 67 pasa karşılık 555 pas yapan Barcelona'nın pek bir şey üretememesinin başka bir sebebi daha olmalı.

Nou Camp'taki Arsenal ve Real Madrid maçlarını izleyenler, Guardiola'nın kanatları hiç kullanmadan sonuca gittiğini farketmişlerdir. Hatta, Real maçı sonrasındaki yazıda ben de şöyle yazmışım:
"Real'in yumuşak karnı olan orta sahası, Xavi'ye istediği boşlukları ve zamanı verince, Guardiola'nın planı tıkır tıkır işledi ve Barça oyunu kanatlara açma gereği bile duymadı. Messi'nin sağ kanat yerine ileri uçta oynatılmasının altında yatan neden de bu plandı zaten. Xavi-Messi bağlantısı yaratıldığı takdirde Barcelona'nın gol bulacağını, Guardiola ve Barca'yı Arsenal karşısında izlemiş herkes biliyordu."
Dün akşam da Guardiola, Xavi-Messi bağlantısı yerine, göbekte kurulacak bir Xavi-Messi-İbrahimoviç bağlantısına bel bağladı. Messi'yi sağ kanatta o öldürücü deparlarından birini atarken hiç göremedik. Barça, bütün maç rakibi ortadan yarmaya çalıştı ve bunu 84'te yapmayı başardığında iş işten geçmişti. Ne Arsenal ne de Real Madrid, Samuel-Lucio-Cambiasso üçlüsü kadar sert ve sağlam bir göbeğe sahip. Yani daha önce meyve veren bu plan, Inter'in inanılmaz bir disiplin ve konsantrasyonla oynayan defansına karşı hiçbir şey üretemedi. Hatta, Barça'nın kanatları kullanmadığının farkında olan Mourinho, Zanetti ve Maicon'u da ortaya yanaştırarak adeta 4 stoperle oynadı. Dakika 60 olup bu kısırlığa bir müdahale etme vakti geldiğinde ise, Guardiola, Ibra-Krkic değişikliğini yaparak bu taktikte ısrar edeceğini gösterdi. Nitekim, bu değişikliğin altında yatan neden, Krkic'in Messi ve Xavi ile göbekte daha iyi paslaşacağı umuduydu. Ancak, aynı 60. dakikada Guardiola, İbra yerine Pedro'yu çıkararak, Henry'i sol kanada alıp, Messi'yi de sağa yollayıp geçen seneki dizilişe dönseydi çok farklı bir 30 dakika izlenebilirdi. İzlenecek bu farklı 30 dakika Barca'ya sonuç getirir miydi? Belki.

Bu iki takım eşleştiğinde herkes Mourinho'nun fiziksel mükemmellik felsefesiyle Guardiola'nın tekniksel mükemmellik felsefesinin bir karşılaşması olacağının farkındaydı. Ortaya çıkan 180 dakika beni hiçbir şekilde hayal kırılığına uğratmadı ve bir tarafsız izleyici olarak bu iki felsefenin çarpışmasından büyük zevk aldığımı söyleyebilirim. Geçen sene Chelsea aynı şeyi denediğinde, onları "anti futbol" olarak tanımlayan bir sürü kahvehane katalanı vardı. Bu sene de, aynı zihniyetin adamları muhtemelen Inter'in oynadığı futbolu "çirkin" olarak tanımlayacaktır. Taktik disiplinin, mental konstantrasyonun ve fiziksel dayanıklılığın en güzel örneklerinden birini ortaya koyan bu takıma "çirkin" demek resmen ayıptır yalnız. Bu sezon İngiliz ve İspanyol liglerini şampiyon bitirecek iki takımı üstüste eleyen Mourinho ve takımı, her türlü övgüyü hak etmiştir.

27 Nisan 2010 Salı

9 Yüzük Ölümlü İnsanlara, Yedisi Sepp Blater'e...

... hepsini birleştirecek tek yüzük ise Dünya Kupası'nın en değerli oyuncusuna:

Reuters'in haberine göre Kolombiya'lı Carlos Sotelo, "madem Kolombiya dünya kupasında yok o zaman yüzükleri olsun" diyerek aşağıda görülen yüzükten bir demet yapılması fikrini ortaya atmış. Fiyatları 2,500 dolarla 250,000 dolar arasında değişecek yüzükler dünya kupasından önce satışa sunulacakmış. Platinyum, beyaz altın ve gümüş olarak üretilecek yüzüklerin altın olanlarından biri UNICEF'e, biri de Dünya Kupası'nın en değerli oyuncusuna verilecekmiş. Platinyum olanlardan Yedi tanesi ise Fifa Başkanı Sepp Blater'e...

Daha fazla bilgi için kaynak: Reuters

Wojciech Szczesny

Premier Lig'de sezon bitti, Bigboned da, Arsenal'in güzel bir analizini yaptı. Tabi sezonun bitimiyle de beraber Arsenal'in "bir" numaraları sorunu olarak görülen "kaleci" sıfatının da, yeni sezonda kimin tarafından doldurulacağı konuşulmaya başlandı. Wenger, Almunia'dan kesin olarak vazgeçmiş gibi(sonunda!), görünüşe göre Fabianski'nin de arkasında durmaya devam edecek ama bir numaralı kaleci olması hala zor. Birçok kişi için Arsenal'de kalması bile anlamsız. Ama Wenger, Fabianski için her fırsatta aslında çok iyi bir kaleci demesinin tek bir açıklaması olabilir; antrenmanlarda çok iyi, teknik kapasite olarak da iyi ancak, maç konsantrasyonu ve maç kondisyonu gerçekten sıfır. Eğer Wenger, Fabianski'nin bu durumunu mental olarak düzeltebileceğini düşünüyorsa kalsın, yoksa hem kendine hem de Arsenal taraftarlarına acı çektirmesine hiç gerek yok...

Bu muhabbetlerin arasında ise, seneye kaleye geçecek adayların arasında Wojciech Szczesny de devamlı gündemde. 2005'de Legia Warszawa'dan Arsenal fabrikasında işlenmeye gelen Szczesny, sezonu Brentford'da kiralık olarak geçirdi ve seneye Arsenal kadrosunda yerini alacak gibi duruyor. Fakat birçok yorumcunun da belirttiği sıkıntılar var. Bir kere çok genç; kendi fikrime göre genç olması sıkıntı olmaz. Artık Arsenal'in, Casillas gibi, genç yaşta bir kaleciye yol verip önünü açık tutması gerekiyor. İkinci olarak, genç yaşının getirdiği tecrübesizlik; eğer Wenger, "daha erken, tecrübeli bir kaleci alayım, Szczesny yedek ya da kiralık bir sezon daha geçirsin" derse mantıklı olabilir. Ama, yine benim fikrimce bu süreci de fazla uzatmamak lazım. Ne kadar çok Premier Lig tecrübesi, o kadar iyi köfte, aman kaleci.

Sonuçta Szczsny çok iyi bir yetenek ve gelecek vaat ettiği kesin. Ama soyut anlamda maden işçiliğinden bile zor olan bir meslek olan kaleciliğe, üst seviyede, mental olarak hazır olması önemli. Yoksa, Premier Lig'de bile yitip gider. Hoş, Türkiye'de olsa yedek kulübesinde çürür, dünden giderdi ya neyse...

Yazınının sonunu da Wojciech Szczesny'nin (itiraf ediyorum, kopyala yapıştır yapıyorum adını her seferinde) yeteneklerinden bir demet görüntüyle getireyim:

Seneye 4 Büyük Forma

Man Utd'ın 2010/11 formalarının fotoğrafları bugün internet ortamına sızınca gelecek sezonun forma kare ası tamamlanmış oldu. Liverpool ve Chelsea'nin formaları resmi olarak tanıtan kulüpler. Arsenal'in retro forma yapacağı kesin gibi. United yeni sponsoru AON'dan senede 20 milyon pound alacak. Liverpool, güzelim Carlsberg logosunu, çirkin CA firması Standard'ınkiyle değiştirdi ancak gelirini de ikiye katladı. Chelsea formasının yakasındaki ufak kırmızı bölge hasta Chelsea taraftarlarını rahatsız etmiş bile.



PFA Yılın Takımı

Hart
Ivanovic - Dunne - Vermaelen - Evra
Valencia - Fabregas - Fletcher - Milner
Drogba - Rooney

İngiltere Profesyonel Futbolcular Birliği'nin (PFA) ödülleri geçen akşam sahiplerini buldu. Yılın en iyi futbolcusu Wayne Rooney olurken, yılın takımı da yukarıdaki gibi şekillendi. Bu tip ödüllere pek de takılmayan bendenizin bu isimlerden çıkardığı tek sonuç ise "Premier Lig futbolcuları Chelsea'yi sevmiyor" oldu.

Bildiğiniz üzere PFA ödülleri, futbolcuların verdiği oylarla belirleniyor. Bu da sonuçların temelinde istatistiklerden çok subjektif görüşlerin yer aldığı anlamına geliyor. Nitekim, Bu sezon 24 gol/14 asistle oynayan Frank Lampard'ın yerine 4/7'ile oynayan Fletcher'ın yılın kadrosunda olması başka türlü açıklanamaz. Diyebilirsiniz ki, Fletcher daha defansif bir oyuncu o yüzden istatistikleri yüksek değil. O zaman Fabregas'ı çıkartalım, Lampard yine girsin oraya.

Man Utd karşıtlığı gibi algılanmasın ama Antonio Valencia'nın da yılın onbirinde olması biraz abesle iştigal olmuş. Hayır, adam kendi takımının onbirine gireli 3-4 ay oldu. Şu ana kadar da 5/8 gibi bir sağ açığa göre sıradan sayılabilecek bir istatistik tutturdu. Neden ilk 11'de peki? Hiç bir fikrim yok? Hayır, Aaron Lennon, sadece 18 maçta ulaşmış aynı asist sayısına. Daha da iyisi var tabi. Chelsea'li Malouda, 15 gol ve 12 asistle sezonun en etkili kanat adamıydı bana göre. Ama dedik ya, Chelsea'li oyuncuları pek sevmiyorlar galiba Premier Lig'de.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Tsubasa Havası


İkili rövaşatayı, en son Tsubasa'daki "ikizler" yapıyordu sanırım...

24 Nisan 2010 Cumartesi

2 Düğün 1 Cenaze

"Adebayor, bana bir abi gibiydi. Londra'dayken her gün, ya ben onun evindeydim ya da o benim. Ancak, o Manchester'a gittikten sonra ilişkimiz farklı bir boyut aldı. Kendisini 2-3 kere aradım; cevap vermedi.

Bugün tünelde kendisini gördüğümde gidip şakalaşmayacağım. Ondan da gelip benimle konuşmasını beklemiyorum.

İlk maç sırasında Adebayor normal değildi. Son derece agresif bir şekilde herkesi tekmelemeye başladı. Hatta kullanacakları bir frikik öncesinde gelip bana tokat attı. Tokatın ondan geldiğine inanamadım."

Hayal kırıklığına uğramıştım. Daha önce tanıdığım adam gitmiş yerine başkası gelmişti.
Bunları söyleyen, Adebawhore'un Arsenal'de oynadığı dönemdeki en yakın arkadaşı Alex Song. Gerçi bunları söylemek için de Bayor'un yakın arkadaşı filan olmaya da gerek yok. Karaktersiz Bayor'un parayı bulunca geldiği yeri unuttuğunu bilmeyen yok. Kendisi üzerinde çok da fazla durmak istemiyorum aslında. Arsenal, böyle küçük adamlara takılıp kalmak için biraz fazla büyük bir camia.

Ancak bu, tabi ki Emirates'i dolduran 60.000 kişinin, bu akşam kendisini yuhlayacağı gerçeğini değiştirmiyor. Olayı daha da ironik hale getiren ise, City kadrosundaki diğer 2 eski Arsenallinin büyük ihtimal alkışlarla karşılanacak olması. Kolo Toure ve Patrick Viera, Arsenal'e uzun yıllar hizmet etmiş iki oyuncu olarak Emirates'e dönerken, Adebayor, boynuna asılı kocaman bir hedef tahtasıyla sahaya çıkacak. Şanslı olduğu nokta, Emirates'in taraftar profilinin fazlasıyla centilmen oluşu. Mancini'nin kendisini kenarda tutma ihtimali de olan Bayor, sahaya çıkar da bütün maç yuhlanırsa, büyük ihtimal, yarın gazetelere ağlacaktır: "Ben Arsenal'den ayrılmak istemedim. Wenger beni dışladı" Hayır sürekli tekrarladığı bu zırva gerçek bile olsa Wenger'in ne büyük bir adam olduğunu gösteriyor. Yeteneksize tahammülü olduğunu ancak karaktersize katlanamadığını...

Maça bakacak olursak, Wigan'da sezonun kontağını kapattığının sinyalini veren Arsenal'in, bugün sezonu tekrar açması gerektiğini görüyoruz. Nitekim, bir mağlubiyet daha aldıkları takdirde, garanti gibi görünen üçüncülük bile tehlikeye girecek. City açısından bu akşamki maç daha da önemli, Tottenham'ın Old Trafford'ta puan bırakması halinde, geçen hafta kaybettikleri dördüncü sırayı geri alma ihtimalleri var. Fabregas, Vermaelen, Gallas, Arshavin ve Denilson'dan yoksun sahaya çıkacak Arsenal'i gözlerine kestirmiş olmalılar. Benim ise maçtan tek beklentim Van Persie'nin oynaması. Ha bir de Adebawhore'un kafasına sandalye isabet ederse içimin yağları eriyecek.

23 Nisan 2010 Cuma

Atmosfer

Allianz Arena, 21.04.10, Bayern Munih vs Lyon

22 Nisan 2010 Perşembe

Gelişemeyenler: Bir Arsenal Sezon Sonu Analizi

Başarı Mı? Yoksa Hayal Kırıklığı Mı?
Gönül isterdi ki Arsenal’in sezonu Man Utd ve Chelsea ile aynı gün bitsin de ben de bu yazıyı yazmak için son maçın son düdüğüne kadar beklemek zorunda kalayım. Maalesef, Arsenal’in sezonu bir kez daha erken bitti ve Wenger’in takımı bir sezonu daha gümüşsüz kapattı. Peki bu, geçtiğimiz 8 ayı, bir hayal kırıklığı olarak nitelendirmemiz için yeterli mi?

Gerçekçi olmak gerekirse, 3.’nün 11 puan arkasında bitirilen 08-09’dan sonra, Adebayor ve Toure gibi 2 ilk onbir oyuncusunu satıp, kadrosunu sadece Vermaelen ile takviye eden Arsenal’in, bu sezon son 3 haftaya kadar şampiyonluk yarışında olmasını kimse beklemiyordu. Hatta, azımsanamayacak sayıda insan, Arsenal’in ilk 4 dışında kalacağını, City ve Tottenham’ın daha iyi ekiplere sahip olduğunu savunuyordu. Bu konuda cahilce yapılmış onlarca yorum sağda solda yayınlanıyor; Arsenal’in sonunun geldiği kehaneti, sezon öncesi adeta bir “moda” halini alıyordu. Yorumcuların yanıldıkları nokta ise futbolda 2+2’nin her zaman 4 etmediği gerçeğiydi. “Arsenal’den 2 adam gitti, 1 adam geldi; o zaman Arsenal zayıfladı” mantığı pek de isabetli sonuçlar vermiyordu. Wenger’in takımının gün geçtikçe gelişen yapısı göz ardı ediliyor, genç oyuncuların gösterdikleri aşama hesaba katılmıyordu. Arsenal takımı için çok önemli olan “gelişim” sözcüğünün, medya için bir şey ifade etmemesi normal, ki bu sözcük endüstriyel futbol camiasında “transfer” sözcüğüyle yer değiştirmiş durumda. Bu kelimeyi lügatlarından silen bir takım kulüpler şimdi neden ağır borç yükü altında olduklarını anlamaya çalışıyor. Bu felsefenin ateşli savunucusu Wenger ise Arsenal projesinin temelindeki ‘gelişim’ sözcüğünün yan etkilerini keşfediyor.

Gelişemeyenler
Wenger geldiğinden beri oyun felsefesi olarak pek de değişmeyen Arsenal, geçen sezon oynadığı 4-5-1’i terkedip, sezona hücum felsefesine daha uygun gibi duran 4-3-3 ile girdi. Dizilişlerin adı farklı olsa da, Arsenal’in sahaya yayılışında çok büyük bir farklılık yoktu. Yeni dizilişin getirdiği en önemli değişiklik orta sahadaki görev paylaşımındaydı. Kanat oyuncularının eskisinden de ofansif hal almasıyla, göbekteki 3 oyuncunun oyunun her iki yönünü de oynayabilmesi çok kritik bir hal alıyordu. Bu bölgede oynayacak oyunculardan Fabregas ve Song’un yeri garantiyken, 3. adamın kim olacağı konusunda Wenger’in hesap hatası Arsenal’in bir sezonunu daha gümüşsüz bırakıyordu.

Wenger’in yaptığı hata, Denilson ve Diaby’nin bu kritik orta saha görevlerini yüklenebilecek oyuncular olduklarını düşünmekti. Ya da Song’un gösterdiği gelişimin benzerini, bu iki son derece tembel adamdan da beklemekti. 2008’de yaptığı bir röportajda, o zaman Villa’lı olan Gareth Barry ile ilgilenmesiyle alakalı olarak, “Barry’i alsaydık Denilson ve Diaby’nin kariyerleri başlamadan bitecekti” diyordu. Kendilerine şans verilmesi uğruna Barry gibi bir oyuncudan vaz geçilen bu iki oyuncu, koskoca sezon bir arpa boyu aşama kaydedemiyor, sezon sonu geldiğinde ise Wenger hala kendi düşüncesinde inat ediyordu. Bu oyuncuların bir sezonu daha hakettiğini düşünen Wenger bu sezona da orta sahaya bir takviye yapmadan girdi ve bir kez daha Arsenal taraftarına aynı senaryoyu izletti. Bu iki oyuncunun yetersizlikleri Wenger’in de sabrını taşırmış olacak ki, sezon ortasında Aaron Ramsey, orta sahada ilk 11’de şans bulmaya başladı. Ancak Galli oyuncunun şanssız bir şekilde sakatlanması, Wenger’i tekrar tembel ikiliye mahkum bir durumda bıraktı. Fabregas’ın ve özellikle de Song’un gösterdiği inanılmaz gelişim olmasa Arsenal bugün çok daha trajik bir konumda olabilirdi.

Orta sahada hesap hatası yüzünden kan kaybeden Arsenal, forvette de benzer bir sebepten dolayı yara alıyordu. Sezon başında, Arsenal’in bir forvete ihtiyacı olduğu çok yazıldı, çizildi. Nitekim, Arsenal’in forvetteki ilk seçeneği olan Robin Van Persie’nin sakatlıklardan yana çok dertli olduğu bilinen bir gerçekti. Adebayor’un satılmasından sonra, bu bölgedeki diğer alternatifler, ağır sakatlıktan dönen Eduardo ve Bendtner’di. Wenger bu iki oyuncunun da beklenen patlamayı yapacağını düşünmüş olsa gerek, bu bölgeye de hiçbir takviye yapma gereği duymadı. Robin Van Persie tüm sezonu sağlıklı geçirmiş olsaydı belki Wenger’in bu kumarı tutacaktı ancak Hollandalı, kendi klasiğini bir kez daha tekrarladı ve sezonun 6 ayını hastanede geçirdi. Onun yokluğunda sahaya çıkan Eduardo da, tek kelimeyle “berbat” performanslar ortaya koyunca, Arsenal bir anda Bendtner’e mahkum bir takım halini aldı. Hatta, onun da sakat olduğu bir kaç hafta Arshavin’i forvet oynatmak zorunda kaldı.

Sezonun en sorunsuz bölgesi, ilginç bir şekilde, ‘takviye’ yapılan defans oldu. Vermaelen’in takıma son derece süratli bir şekilde uyum sağlaması ve Gallas’ın da eski günlerinden esintilerle oynaması stoper mevkiinde Wenger’in yüzünü güldürüyor; sağ bekte takımın en istikrarlı adamı Sagna ve yedeği Eboue iyi bir sezon geçiriyordu. Sakatlıklar yüzünden kan kaybeden sol bek ise Clichy’nin geri dönüp form tutmasıyla tekrar işlemeye başlıyordu. Aslında defansın sorunsuz olduğunu söylemek biraz fazla iyimser kaçıyor; çünkü defans, herkesin sağlıklı olduğu günlerde sorunsuz bir görüntü çizdi. Özellikle ‘yedek stoper’ konusunda sezon başında önlem alınmamasının, yani Silvestre’nin forma giymesinin, Arsenal’in başına büyük iş açacağı anlaşılınca, devre arasında eski dost Sol Campbell kurtarıcı olarak geri geldi. Bu arada ilk yarıda Arsenal ile antremanlara çıkan Sanderos’tan Wenger’in hiç yararlanmaması ve bu oyuncuyu Everton’a yollayıp yoluna Sol ile devam etmesi benim için ilginç bir gelişmeydi. Wenger’in genç bir oyuncuyu bırakıp 35’lik bir veteran ile yola devam etmesi görülür bir şey değildi. Ha bir de Djourou diye bir adam var kadroda, yüzünü hayal meyal bile hatırlamıyorum ne yalan söyleyim.

‘Gelişemeyenler’ başlığı altına yazmak oldukça insaflı olacak ama kaleci konusuna da burada bir parantez açmak gerekir. Bu sezon, transfer edilmeyen forvet ve orta saha oyuncuları konusunda Wenger’e kızsam da kendisini anlamaya çalıştığım noktalar da mevcut. Ancak kendisini, takımı, oynadıkları hiçbir maçı aptalca bir hata yapmadan bitiremeyen 2 kaleciye emanet ettiği için ne anlamam, ne de affetmem mümkün değil. Almunia + Fabianski ikilisi tek kelimeyle bir fiyaskodur ve bunun da tüm sorumluluğu bu adamlarla her gün yatıp kalkıp bu fiyaskoyu tespit edemeyen Wenger’indir.

Top Yoksa Arsenal de Yok
Arsenal’in, bu sezon, lig ve Şampiyonlar Ligi’nde kaybettiği maçları şöyle bir yan yana yazalım: “Man Utd, Man City, Sunderland, Chelsea, Olympiacos, Man Utd, Chelsea, Porto, Barcelona, Tottenham, Wigan” (Kupa maçlarını yazmıyorum çünkü Wenger kupaya bambaşka onbirlerle çıkıyor). Şampiyonluk iddiası kaybedildikten sonra çıkılan Wigan maçını da saymazsak, kaybedilen maçların neredeyse tamamı “büyük” takımlara karşı. Chelsea ve Man Utd’a 2’şer kere kaybedilmiş olması ise hepten düşündürücü. Peki Arsenal’in büyük takımlara karşı karnesi neden böylesine kötü?

Bu sorunun cevabı, Barcelona ile oynanan ilk maçta Abu Diaby’nin oynadığı futbola bakılarak anlaşılabilir. Yanlış anlaşılmasın, koskoca sezonun faturasını tek oyuncuya kesmek gibi bir niyetim yok. Ancak Wenger’in, bazı oyuncular konusunda ne kadar büyük bir yanılgı içerisinde olduğunun o kadar bariz bir örneği ki bu maç, çok vaktim olduğu bir gün, bütün maçı internetten indirip Abu Diaby’nin yaptığı top kayıplarını sayacağım.

Bu soruya daha mantıklı bir cevap aramaya kalkarsak, büyük maçların kaybedilmesinin sebebini, takımın “topsuz oyun” oynamaktaki zaaflarına bağlayabiliriz. Topsuz oyun, bir takımı fiziksel ve mental olarak test ettiğine göre, Arsenal’in bu 2 kategorideki performansına bakarak sorunları tespit etmemiz mümkün.

Öncelikle söylemek gerekir ki, Arsenal, top ayağında olduğunda son derece tehlikeli bir takım. Nitekim, as forvetinin 6 ay sakat olduğu bir sezonda, dünyanın en formda forvetini kadrosunda bulunduran Man Utd ile aynı sayıda gol atmış olması da bunun bir göstergesi. Gel gelelim, top rakibe geçtiğinde Arsenal, ilk önce mental olarak hazırlıksız yakalanıyor. Bendtner, Arshavin, Nasri, Diaby, Denilson, Rosicky, Walcott, Eduardo, Vela gibi oyuncuların hiçbiri, oyunun savunma yönünü oynamayı sevmiyor ve bu zaaflarını kapatmak için herhangi bir çaba sarfetmiyor. Bu isimlerin hiç birisi 90 dakika boyunca savunma disiplinini koruyacak mental kapasiteye sahip değil. Arsenal’e benzer futbol felsefesiyle oynayan Barcelona’nın, top rakipteyken oynadığı oyuna bir bakmak, Arsenal’in orta saha ve hucümundaki bu isimlerin daha ne kadar yol katetmesi gerektiğini anlamak için yeterli sanırım. Bu savunma disiplinsizliği, küçük maçlarda ortaya çıkmıyor, çünkü Arsenal bu tip maçların çoğunu %60’ın üzerinde topla oynama oranıyla kapatıyor. Ancak rakibin kalitesi artıp Arsenal’in ayağından topu biraz almaya başladığında takımdaki çatlaklar su yüzüne çıkmaya başlıyor. Hele ki rakip Barcelona olup, topu Arsenal’e hiç göstermeyince sonuç felaket oluyor.

Takımın ileri ucundaki savunma disiplinsizliğini, aslında fizik ile kapatmak mümkün. Yani, eğer Barcelona gibi 11 oyuncuyla savunma yapan bir takımınız yoksa, bir takım oyuncular, diğerlerinden fazla mücadele ederek takımdaki gedikleri kapatabilir. Gel gelelim, Arsenal’in kadrosundaki 30 oyuncuya baktığımız zaman “sert” veya “fiziksel” olarak tanımlayabileceğimiz sadece 2 adam görüyoruz: Song ve Vermaelen. Geri kalan 28 adam da teknik kapasitesi yüksek, yumuşak ve basitçe söylemek gerekirse “savaşmayan” adamlar. Tamamı ‘temiz’ çocuklar kadrodaki oyuncuların, ‘pis işler’i yapacak mentaliteye veya fiziğe sahip olan kimse yok ortalıkta. Tertemiz topumuzu oynarız ve herkesi kendimize hayran bırakırız diyorlar. Yarın bir gün Mourinho, Arsenal’in hocası olsa, şu anki takımdan en az 25 oyuncuyu kapının önüne koyar anlayacağınız. Tabi, yanlış anlaşılmasın Arsenal, güzelim futbolunu bıraksın ‘pis işler’ yapmaya başlasın demiyorum. Ancak takımı diğer büyük ekiplerle teraziye koyduğumuzda dolmayan bir şeyler var. Arsenal, ne Barça gibi teraziyi sadece tekniğiyle doldurabiliyor, ne de kendi güzel futbolunu destekleyebilecek fiziksel bir ağırlığa sahip. Yani topsuz oyun, takımı mental ve fiziksel olarak sınava tabi tuttuğunda Arsenal bir türlü geçer not alamıyor.

Wenger’in Sertleşme Problemi

Dedik ya Arsenalli oyuncuların hepsi temiz çocuklar diye, işte tertemiz bu takımın nur yüzlü filozof bir hocası olunca ortaya ilginç bir sorun çıkıyor: “Sonuç ne olursa olsun hep mutlu bir soyunma odası.” Yani saha içerisinde “güzel” oyundan taviz vermeyen bu grup, saha dışarısında da hep güllük gülastanlık bir ortam görüyor. Diyebilirsiniz ki bu güzel bir şey. Ancak, futbolcu psikolojisi dünyanın her yerinde aynı. Kötü oynadıkları bir maçın ilk yarısının sonunda soyunma odasına 2-0 geride giren takımın oyuncuları, eğer karşılarında götünden soluyan bir Mourinho, kafalarına krampon atacak bir Ferguson veya onları orta sahada azarlayacak bir Phil Brown bulmuyorlarsa yavaştan gevşiyorlar. Hatta bu atmosfere centilmen bir taraftar grubunu da eklerseniz, Arsenal, sıradan bir futbolcu için cennet bir mekan halini alıyor. Bir türlü gelmeyen iyi performansın hesabını ne hoca soruyor, ne yönetim, ne de taraftar. Bu sorunun somut bir örneği, sezon içerisinde ilk yarısı 1-0 geride kapanan ve Arsenal’in ikinci yarının hemen başında attığı 2 golle galip geldiği Liverpool maçı. O maçtan sonra 3-4 futbolcu söz birliği etmişçesine “Wenger’i hiç böyle görmemiştik” açıklamasını yapmıştı. Yani Wenger, soyunma odasında sertleşmiş, bunun da etkisi olumlu olmuştu. Peki, tamamen laubalilikten kaybedilen Wigan maçında nerdeydi bu sert Wenger?

Maalesef Arsene Wenger, transfer politikası, basına verdiği demeçler ve hatta oyuncu değişikleriyle bir türlü “cezalandıran” adam olamıyor. Ya da kendisinin tahammül sınırları o kadar geniş ki, bir oyuncuya ceza vermeye karar vermesi için, o oyuncunun takıma onarılamayacak zararlar vermiş olması gerekiyor. Bu sezonki Almunia performansı buna güzel bir örnek oluşturabilir, nitekim kendisinin bir daha Arsenal forması giymesini beklemiyorum. Saha dışında cezalandırmayan Wenger, maç sırasında da bunu yapmaya bir türlü yanaşmıyor. Sakatlıklardan dolayı yapılanları saymazsak Arsenal’in bu sezon erken sayılabilecek bir değişikliğe gittiğini hatırlamıyorum ya da üstüste hatalar yapan bir futbolcunun bir anda kendini kenarda bulduğunu veya ilk yarı kötü oynayan takımın ikinci yarıya 2 değişiklikle çıktığını. Hani bu yönüyle Phil Jackson’ı hatırlatıyor bana Wenger. Hani Jackson’un da “mola almam, sorunun sahada çözülmesini beklerim” felsefesi vardır ya. Aynen öyle. Wenger’inki maalesef sonuç vermiyor. Adı ne olursa olsun, futbolcu, kötü oynadığı maçtan sonra soyunma odasına giderken biraz düşünmek istiyor.

Gitsin, Kalsın

Yazdığım bu uzun yazıdan da anlayabileceğiniz üzere, bence Arsenal’in sezonunun ‘gümüşsüz’ bitmesinin sebebi futbol felsefesinde değil kadro yapısında yatıyor. Bu yüzden yazıyı da şu anki kadronun kısa kısa bir sezon değerlendirmesiyle kapatmak istedim. Oturduğum yerden “kalsın!” “gitsin!” ahkamı kesmek gibi olacak ancak, Arsenal’in oynadığı 54 resmi maçı da izlemiş biri olarak az biraz laf söyleme hakkını kendimde bulacağım izninizle.

Kalsın:
Fabregas: Fazla söze gerek yok. Bu sezon Fabregas’ın gençlikten sıyrılıp adamlığa adım attığına tanık olduk. Her geçen gün oyununu geliştiriyor. Bütün yaz kendisi ve Barcelona’yla ilgili haberleri okuyacağız ancak içimden bir ses kalacak diyor.
Song: Geçen sezon başladığında Song orta sahada oynayan bir stoperdi. Sezon bittiğinde ise iyi bir defansif orta saha oyuncusu olmuştu. Bu sezon kendini aynı hızla geliştirmeye devam eden Song, takımın önemli bir parçası haline geldi. Bu hızla giderse seneye ne hale gelecek bilmiyorum.
Vermaelen: Verminatör uzun yıllar Arsenal forması giyecek orası kesin. Daha ilk sezonunda gösterdiği performans oldukça umut verici. İyi bir partnerle daha da parlayacaktır.
Sagna: Takımın en istikrarlı oyuncularından birisi. Bu sene ofansif oyununda ciddi bir gelişme yaşandı.
Clichy: Potansiyel süper bir bek adayı. Defansif özellikleri üzerinde biraz daha çalışılırsa tadından yenmez bir hale gelecek.
Nasri: Biraz yavaş da olsa kendisini geliştiriyor. Yetenek olarak hiçbir eksiği yok ancak mental olarak oldukça zayıf. Bu sene ilk defa sorumluluk aldığına şahit olduk. Bu iyiye işaret.
Arshavin: Sezonun benim için en büyük hayal kırıklığı. Bütün sezonu gereksiz bir kendini kanıtlama çabası içerisinde geçirdi. İyi oynadı diyebileceğim bir maç hatırlamıyorum. Takımın eksikliğini çektiği tecrübeye sahip olduğu için kalsın listesinde.
Ramsey, Wilshere, Gibbs, Vela, Merida: Gençler bir yere gitmiyor tabi ki.

Kenarda Dursun:
Van Persie: Bir sezon daha gösterdi ki, Robin Van Persie çok yetenekli bir adam ancak kendisine eşeği bağlamak mümkün değil. Yarım sezon sağlıklı kaldığı görülmedi daha. Çok çok iyi bir yedek forvet olur kendisinden ancak üzerine takım kurulacak adam maalesef olmaz.
Walcott: Bir maalesef daha. Walcott ne zaman sağlıklı kalacak da beklenen patlamayı yapacak merakla bekliyoruz. Şu anki form durumuyla iyi bir “impact sub”. Daha ileri gitmesi için oyun zekasında iyi bir gelişim göstermesi gerekiyor.
Bendtner: Chamakh’ın gelişiyle 3. forvet pozisyonuna iniyor. Hakkettiği yer de orası zaten. Ama kendisini dev aynasında gördüğü için sezon sonu gitmek isteyebilir.
Gallas: İyi bir sezon geçirdi ve sezon sonunda kontratı bitiyor. Kendisi kalsa bile Arsenal’in daha iyi bir stopere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Eboue: Zeka denilen nimetten zerre nasiplenmemiş bir arkadaşımız. ‘Dinamik yedek’ pozisyonu için ideal.
Campbell: 4. stoper pozisyonu için ideal. Tecrübesi ve kazanma hırsı soyunma odasında önemli bir faktör halini almış durumda.
Diaby: Gitsin listesine layık bir adam ancak Wenger onu satmayacağı için olmayacak duaya amin demek istemedim. Tembelliğin ve ruhsuzluğun bir tedavisi varsa yüksek dozda alması gerekiyor.

Gitsin!:
Almunia: Tek kelimeyle rezalet. Bileti kesilmiş durumda zaten. Düştü, bir de ben vurmak istedim.
Silvestre: Kendisi de Arsenal’de ne işi olduğunu benim kadar merak ediyor mu acaba? Yokluğu, varlığından daha az zarar.
Denilson: Gelişmedi; gelişmeyecek; Denilson’dan futbolcu olmayacak. Wenger büyük ihtimal 1 sezon daha inat edecek. Yine olmayacak; seneye bu listeye 1. sıradan girecek.
Eduardo: Topa vurmayı unutmuş durumda. İster sakatlığa bağlayın, ister zaten kalitesizdi deyin sonuç değişmiyor. Tek forvet oynayan Arsenal’in 4. tercihi durumunda. Bentdner giderse, belki kalır.
Fabianski: Ben değil, Arsenal'i çok yakından takip eden adamlar söylüyor Fabiaski'den kaleci olmayacağını. Şu ana kadar oynadığı her maçta hatalı bir gol yedi. Yol yakınken dönelim diye bir şarkı vardır bilir misiniz?
Rosicky: Sakatlıktan dönemeyen bir başka adam. Ramsey, Wilshere gibi gençler varken gerek yok.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Bitirme Tezi


Guardiola zekasıyla bir yere gelmiş, bir düzeni nasıl yöneteceğini iyi bilen üst düzey bir yönetici ise; Mourinho konusunda uzman bir mühendis; futbol sosyal ağına hakim bir "troll"dür...

Birçok kişi dünkü maçtan önce Barça'yı yenecek tek "şey"in Mourinho ve onun takımı Inter olduğunu düşünüyordu diyerek bir saflık örneği gösterir miyim bilemedim. Sonuç olarak bu oldu. Guardiola'nın "yöneticisi" olduğu Barça'yı, ilk kez iki farkla mağlup etmeyi Mourinho başardı.

Dün Mourinho, derslerini günü gününe takip eden, hiçbir ödevini aksatmadan yapan bir mühendis gibiydi. Ve büyük ihtimalle de, İtalya üniversitesindeki "bitirme "tezi"nin konusu da Barça maçları olacak...

Barça, defansını önde kuran, saha içi rotasyonunu çok iyi yapan, Xavi-Messi-Iniesta (ve değişkenlerle) ile pas trafiğini verimli bir şekilde yöneterek topu ileri uca taşıyan; savunmada rakibine sahayı dar ederken, hücumda kendine sahra çölü gibi alan yaratan komple bir takımdır.

Mourinho ise herkesin görebildiği bu ayrıntılardan çok daha fazlasını görmüş ve kendi ders notlarıyla; rakibinin önde kurduğu savunmayı devamlı geriye itmeye çalışan bir pres yaparak, geride kazandığı topları hızla ileriye taşıyıp, ara paslarla savunmayı delerek ya da set hücumunda, topu fazla öldürmeden ceza sahası içine her seferinde saatli bomba gibi yollayarak; ileride çok sert ve yerinde duramayan 4'lü bir hücum hattı oluşturarak; Messi'nin göbek bağı Xavi'yi keserek ve avucunun içi gibi bildiği Ibrahimovic'e futbol topunun nasıl bir şey olduğunu unutturarak vizeden iyi bir not aldı. 3-1 güzel bir not ama her zaman "Final" konuları çok ağır olur, vizenin rehavetine kapılmayı kaldırmaz...

Bu sınavın genel istatistiklerine bakarsak, Barça yüzde 67'ye 33'lük bir oranla topa sahip olmuş, Mourinho'nun ara pası denemeleri ilk 25 dakikada 5 ofsaytla sekteye uğramış görünüyordu. Ama sonuç, topa daha fazla sahip olmanın her zaman yüksek verimlilikle işlemediğini açıkça ortaya koyuyor ve çan eğrisi devreye giriyor.

Bu durumda ister istemez Arsenal'i, burada bir kıyasa sokasım geliyor. Konuya tepeden bir giriş olacak ama kısa bir parantez açarsak; Arsenal'de Cambiasso ve Motta gibi iki çift yönlü orta saha, press yapmaktan korkmayan bir hücum hattı, sakızının düşmesinden korkan bir Bendtner yerine k.çını yırtan striker/forvetler ve Cesar gibi "aşmış"(buraya daha süslü bir kelime bulamadım artık) bir kaleci yoktu, ondan da olmadı. Neyse, maçtan kopmadan parantezi burada kapatayım, sadece zihnimi kurcaladığı için yazayım dedim bu anlamsız kıyası...

Final sınavına gelirsek; Mourinho'nun yine sıkı çalışması lazım. Guardiola'nın ise, 2. yarıda denediği gibi, yine sahadan silinmesi muhtemel Ibra'lı bir hücum hattı yerine, Messi'nin merkezinde olduğu bir hücum hattını hazırlaması ve Inter'in egzantrik kontra atak futbolunu kesecek bir formül üzerinde durması lazım. Buna ek olarak, Inter'ın çelikten göbeğine karşı, takımına tek golünü getiren kanat akınlarını tuzak soru olarak Mourinho'ya yöneltmesi de final sınavının sonucuna etki edecektir...

Edit: Maç sonrası "Oz Hapishanesi" kaçkını Balotelli, Akdeniz kafası sahibi taraftarlar tarafından taciz edilince yine kendini kaybetmiş. Ibra da gerçek kesit tanıkları gibi Materazzi'nin Balotelli'ye kafa-göz daldığını cümle aleme duyurmuş. "Adam Olmayacak Çocuk" Balotelli ise korumalar ve hatta Moratti sayesinde zar zor arabasına binerek sıcak yatağına gidebilmiş...





20 Nisan 2010 Salı

Zidaned

Önce satın alınıp giyile, sonra gidip en yakın arkadaşa kafa atıla..

Tutmayın Küçük Enişteyi

Caner Erkin'in burnunun kanadığı fotoğrafı görünce kendi kendime, "Sonunda birisi Caner'in kaymış olan şirazesini ameliyatla düzeltmeye kalktı heralde" dedim. Sonra baktım ki durum daha vahimmiş. Yani, Caner ameliyat filan olmamış; ortaları tribüne, şutları da skorborda nişanlamaya devam edecekmiş.

Şaka bir yana, daha 2 alttaki postta Arda'nın Galatasaray'da futbol oynamasının artık imkansız hale geldiğinden bahsetmiştim. İyimser bir teşhismiş. Bugün ortaya çıktı ki, Arda, insan içine çıkamayacak hale gelmiş. Bu durumun sebeplerini ve Arda'nın bu hale gelmesinin sorumlularını tek tek tartışırız ancak sonucu değiştirmemiz zor. Arda, 2 hafta öncesine kadar uçurum kenarında dolaşan, ruhu hasta bir adammış, Diyarbakır maçında yaşananlar, Worms'taki kurtçukları iktirir gibi Arda'yı uçurumdan aşağı iktirivermiş. Emeği geçenlerin eline sağlık, artık elimizde bir psikopat var.

Arda ne ilk ne de son. Önümüzde Emre Belözoğlu gibi bir örnek varken çok da uzağa bakmamıza gerek yok, ama "yıldız" olmanın hasta ettiği ruhlar sadece bize özel şeyler de değil. Yemediği halt kalmayan John Terry, karısını 11 farklı kadınla aldatan Tiger Woods, tecavüzden yargılanan Kobe Bryant, uyuşturucu batağına saplanan Maradona... Bunlar, en ünlü örnekler. Her biri branşında dünyanın en iyisi diye nitelendirilen, Woods gibi, Terry gibi elinin altında her türlü "tedavi" olanağı olan adamlar. Bu isimler hemen aklımıza geliyor çünkü bu adamlar yaşadıkları psikolojik tramvalara rağmen kariyerini bir şekilde devam ettirmeyi başarmış örnekler. Yani tüm olumsuzluklara rağmen "yıldız" kalmayı başarmış olanlar. Aynı çöküntünün, daha başlamadan bitirdiği kariyerleri saymaya kalksak internet biter sanırım.

Ben psikolog değilim, o yüzden bu konu üzerinde fazla ahkam kesmek istemiyorum. Ancak, bu adamlara amatör bir gözle baktığınızda bile, bir takım ortak özellikleri farketmeniz mümkün. İşçi sınıfı ailelerden gelip çocuk yaşta ailenin "çıkış yolu" haline gelen bu isimler, yaşıtlarının tek sorumlulukları ev ödevleriyken, aileyi kurtaracak adam olmanın ağır yükünü omuzlarına almış oluyorlar bile. Çoğunlukla cahillikten, bazen de çaresizlikten, söz konusu aileler, bu çocukları öyle bir baskı altına alıyorlar ki, "başarısızlık korkusu", onların kişiliklerinde, daha oturmaya başladığı ilk yıllarda ağır yaralar bırakıyor. Çıkış yolu arayışındaki aileler, farkında olmadan, çocuklarına olan sevgilerini bile "başarı" ön koşuluna bağlıyor ya da çocuğun bunu böyle algılamasının önüne geçemiyor. Başarılı olduğu kadar sevilen ya da öyle olduğunu zanneden bu küçük bünyeler ise daha çocukluk yaşamadan garip bir "ergenlik" dönemine itiliyorlar. İtiliyorlar, çünkü "para, şan ve şöhret" genellikle bu dönemin hemen arkasından geliyor. Yani ergenliğe ne kadar hızlı girilip çıkılırsa, bu çocuklar da o kadar çabuk "adam" oluyor; adam gibi hareket ediyor, adam parası kazanıyor, adam arabasına biniyor, adam gece hayatı yaşıyor. Gel gelelim çocukluğu es geçilmiş, ergenliği ise ileri sarılmış bu "adam"ların tamamı, uçurumun kenarındaki kurtçuklara dönüşüyorlar.

Burdan sonrasını hepimiz biliyoruz sanırım. Ergenliğin sonuna kadar sevgisiz, ilgisiz ve parasız gelmiş bu hasarlı kişilikler, sahada az biraz parladıkları anda, 17-18 yıl hasretini çektikleri şeylerin yağmuru altında kalıyorlar. Ben buna "oruçtan sonraki ramazan pidesi etkisi" adını vermek istiyorum. Umarım, psikolji literatürüne de böyle girer. Neyse.. Yıllar sonra gelen bu sanal ilgi, sevgi ve para yağmuru hiç bir şey yapmasa bu adamları "arsız" yapıyor. Bu noktadan sonra onlara hiç bir şey yetmez oluyor. Yola çıktıklarında, üzerlerindeki Galatasaray formasına inanamayan, para vermeseniz de sahada canını dişine takan, sevdiği kulübe hizmet etmenin mutluluğu ve taraftarın alkışlarıyla hayatta kalan bu adamlar yavaş yavaş hastalanmaya başlıyorlar.

Yakalandıkları bu illetin ilk belirtileri, sahada artık sadece gerektiği kadar mücadele etmeler, basındaki ufak tefek yazılara cevap vermeler, ilk 11'e giremeyince mızıklamalar, oyundan alınırken tribünlere oynamalar oluyor. Hastalık, yavaş yavaş bünyeyi sarmaya başladığında, sahada artık sadece top ayağındayken bir şeyler yapan, kendi kontratını beğenmeyip takımdaki yabancılarla kıyaslayan, 10 numara ve kaptanlık pazubandı gibi taşıyana "güç" veren objeleri arzu eden, sevmediği rakip futbolcularla dalaşan ve takım içi gruplaşmaların önderliğini yapan bir bünye ortaya çıkıyor. Bu noktaya kadar tüm isteklere "evet" diyen yönetim, ergenlik çağına kadar çocuğunu şımartan ebeveynin geldiği noktaya gelip artık bir şeyler yapmak için çok geç olduğunu anlıyor. Hastalığın ileri aşamalarında, hastamız artık sahada bir uyurgezer halini alırken girdiği hiç bir sosyal ortamdan olay çıkartmadan ayrılamaz oluyor, taraftarla arası açılıyor, takım arkadaşlarıyla bile dalaşmaya başlıyor, çevresinde kendisi tarafından onaylanmış 3-4 adam haricinde kimseyi istemiyor, parçası olduğu gruplaşmalar, çeteleşme belirtileri gösteriyor.

Maalesef, söz konusu hastalığın son aşamasına gelindikten sonra tedavisi yok. Bu belirtileri gösteren organı, taşıdığı illeti tüm vücuda yaymadan, en kısa sürede kesip atmak gerekiyor. Arda'nın da Galatasaray kariyerinin sona ermesinin sebebi de burda yatmakta zaten. Kendisinin bu noktadan sonra tedavisi bulunmadığı gibi artık kulübün elinde ona verecek maddi veya manevi bir obje kalmadı. Para, kaptanlık, 10 numara, milli forma, Avrupa kariyeri kapısı, şan, şöhret, at, avrat, silah... Ne varsa elde avuçta döktü Galatasaray. Korkuyorum, Arda seneye takımda kalırsa Aslantepe'nin tapusunu da üzerine yapacaklar. Ama sonu yok ki bunun, onu yapsak Riva'yı da isteyecek bu adam. Hastalık artık sarmış tüm vucudunu.

Diyebilirsiniz ki; "Düne kadar Arda'yı protesto eden Ultraslan'ı eleştiriyordun". Okuduğunu anlayan okurlar fark etmiştir ki, Ultraslan'ı, yaptıkları protestonun şekli ve yönetimin bu icraata olan katkısından dolayı eleştirdim. Yoksa, "Arda sütten çıkmış ak kaşıktır" demek gibi bir niyetim yoktu. Bugün yazdıklarım da Arda'ya yükleniyormuş gibi gözükse de, ben, aslında tüm bu olaylarda onun bir "kurban" olduğunu düşünüyorum. NBA gibi, Premier Lig gibi, PGA gibi dünyanın en profesyonel atmosferlerinde yetişen gençlerde bile ortaya çıkan kişilik zedelenmesinin, türk futbolu gibi nereden tutsan elinde kalan bir organizasyonda daha tramvatik örnekler vermesi kaçınılmaz. Nitekim, 'hiçbir şey'lik ve 'her şey'lik arasındaki uçurum, dünyanın hiçbir ülkesinde bizimki kadar derin değil. "Ben hiçbir şeyim"den, "Ben çok şeyim" arasındaki mesafe de hiçbir yerde bu kadar hızlı alınmıyordur heralde. Burnu kanayan Caner Erkin'in aldığı darbenin etkisiyle sorduğu, gayet derin psikolojik anlamlar içeren soru her şeyi açıklıyor zaten:

"Kimsin lan sen?"

18 Nisan 2010 Pazar

La La Laubali

Böyle bir şarkı gerçekten var mıydı; yoksa Kral TV'nin çocukluğumda yol açtığı bir takım tramvalardan dolayı kafamda yarattığım bir melodi midir emin değilim. Arsene Wenger ve Arsenalli oyuncuların bu şarkıdan haberi var mıydı? Hiçbir fikrim yok. Bildiğim tek şey var; o da bu akşam, Arsenal formasına yakışmayan adamlar izlediğim. Hem kendilerinden, hem de kendilerini bu takımda barındıran adamdan hesap sormak isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Sanırım bunu yapmak için de sezon sonuna kadar sabredemeyeceğim. Öyleyse ilk fırsatta yapayım ben bunu.

Tamam; Arsenal'in sezonu White Hart Lane'de bitmişti. O maçtan sonraki yazıda da Lig Kupası on birini izlemek istiyorum diye yazmıştım zaten. Takımın Wigan'a yenilmesine de kızmıyorum. Aksine belki ilk defa Arsenal maç kaybettiği için sevinçliyim. Çünkü Roberto Martinez gibi kaliteli bir adamın Premier Lig'de kalmasını istiyorum. Wigan da, bugün aldığı 3 puanla bunu neredeyse garantiledi gibi. Benim sinirlendiğim sahadaki laubalilik. Arsenal'in matematiksel olarak şampiyonluk şansının devam ettiği bugün, belli ki Sol'un dışındaki herkes Wigan'a altın gününe gelir gibi gelmiş. Wenger de güne ev sahipliği yapan teyze zaten. İzliyor sahadaki laubaliliği. Wigan 70'den sonra Arsenal'i sahasına hapsetti; Wenger "2-0 nasıl olsa yeter" dedi izlemeye devam etti. Wigan golü buldu, o izlemeye devam etti. Bu maça, sadece Robin Van Persie izlemek için katlandığımdan dolayı, durum 2-1'e gelip Arsenal'in topu ileride tutacak tek oyuncusu olan RVP hala oyuna girmeyince sinir yapmış bulundum. Kendi kendime "Ulan Wenger, sokmadın RVP'yi, işallah elinde patlar" diye içimden geçiriyordum ki Wigan bir gol daha atıverdi. Ne yalan söyleyeyim, Wenger panik içinde RVP'ye "Soyun!" talimatı verirken ben içimden kötü adam kahkahası atıyordum. Hele ki Wigan galibiyet golünü atınca resmen sevinir gibi oldum. Arsenal forması üzerindeyken böylesine laubali hareket eden 10 ruhsuz adam (Sol hariç) ve onların bu halini izleyen Wenger'in hakettiğini bulduğunu düşündüm.

Alınan yenilgiye rağmen beni sevindiren bir başka gelişme de Fabianski'nin yine aptalca bir gol yemesi oldu. Gerçekten Wenger'i böylesine rezil 2 kaleciyi bir araya getirdiği ve takımı onlara emanet ettiği için tebrik etmek lazım. Sezon sonunda, her ikisi de Emirates'in önündeki toplara konularak, Atlantik istikametine doğru ateşlenecekler umarım.

Arda Nasıl Fenerli Yapılır?

Sene 2013, Sami Yen'deki Galatasaray-Fenerbahçe maçı; Ultraslan önderliğindeki Galatasaray tribünü hep bir ağızdan bağırıyor:

Bu dünyada para büyük ihtiyaç,
Arda Turan paraya muhtaç,
Alex'le dost ol, Emre'yle arkadaş,
Ananı da sat Arda yavaş yavaş.

Yönetimin parmağı vardı ya da yoktu tartışılır da, geçen hafta Galatasaray tribünlerinde yaşanan kepazeliğin işe yaradığı bu hafta ortaya çıktı. Bu protestoda emeği geçenlerin gözü aydın, dün akşam gördük ki Arda Turan, Galatasaray taraftarına küsmüş durumda. Küsmüş olmasa bile taraftara karşı nasıl bir tavır alması gerektiğine karar verebilmiş değil. Gemileri yaksam mı, yakmasam mı diye düşündüğü bir yol ağzında.

Arda biliyor ki, geçen haftaki kepazeliğin altına imza atanlar "taraftar" filan değil; kendi menfaatinin uşakları ulan bir grup çapulcu. Ancak bu protestonun gerçek Galatasaray taraftarından gelmemiş olması, durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Herkes tarafından bilinen bir gerçek ki protestoyu düzenleyen grup menfaati kimden geliyorsa onun borusunu öttürüyor. Geçen hafta öten de Galatasaray yönetiminin borusuydu. Zaten, Ali Sami Yen'in tarihindeki en büyük rezilliklerden birini imza atan Ultraslan'a teşekkür eden Adnan Polat da bunu doğrulamış oldu. Yani Arda, kırgın Galatasaray taraftarının protestosunu işitmedi geçen hafta; taraftarla arasını sistemli olarak bozmaya çalışan bir grubun tetikçiliğine kurban gitti.

Tüm bu olaylar, Arda'nın, bundan sonra Galatasaray formasını giymesini imkansız hale getirdi. 3 sezon sırtında taşıdığı takımın taraftarına yaranamayan Arda, bundan sonra sahaya o formayla her çıktığında kafasında binlerce soru işareti olacak. "Kötü oynarsam kız arkadaşım ağızlara sakız olacak", "İyi oynarsam bir anda büyük kaptan olacağım", "Ordan bir ıslık duydum acaba yönetim mi yaptırdı?" vesaire.. Kafası böylesine dolu adamın sahada performans vermesi mümkün mü? Attığı her adımın sorumluluğunu omuzlarında hisseden bir gencin, çıkıp sahada sorumluluk alması mümkün mü?

Arda, büyük ihtimal, sezon sonu Avrupa'ya gidecek. Gitsin de. Kendisinin ve Galatasaray kulübünün menfaatleri, bunun böyle olmasını gerektiriyor. Avrupa'daki tercihinin Premier Lig (ve Liverpool) olduğunu bir kaç kez belittiği için İngiltere'ye doğru yol alacağını öngörüyorum. Arda'nın, henüz İngiltere'nin 4 büyüklerinde forma giyecek kapasiteye ulaşamadığını düşünürsek, kendisi için en doğru tercih Everton, Villa, Fulham gibi futbolcu kıymeti bilen organizasyonlar olacaktır. Ancak, finansal kriz içerisindeki İngiliz kulüpleri arasından Galatasaray'ın istediği abartılı bonservise yaklaşabilecek tek takım da Manchester City. Galatasaray'ın, City ile kardeş takım haline gelmiş olması da bu ihtimali güçlendiriyor.

Gitti kulübün adı ne olursa olsun, Arda, Ada'ya ayak basar basmaz önünde iki yol olduğunu görecek: Emre'nin yolu ya da Tugay'ın (ve Tuncay'ın) yolu. Yani, ya uzun yıllar Premier Lig'de kalıp kendini geliştirecek ya da işin kolayını seçip 1-2 sezon sonra Türkiye'ye dönecek. İşte bu noktada korkum, Arda'nın Emre Belözoğlu'nun ayak izlerini aynen takip etmesi. Galatasaray'dan sistemli olarak koparılan ve taraftara küs olarak ayrılan Arda, Türkiye'ye geri dönme zamanı geldiğinde neden Galatasaray'ı seçsin ki? Hele ki Fenerbahçe, kendisine kesenin ağzını açacakken, neden finansal bir fedekarlığa girip Galatasaray'a imza atsın? Kız arkadaşı ağızlara sakız olsun diye mi yapsın bunu? Yoksa, 3 hafta kötü oynadığında "ruhsuz" damgası yemek için mi?

Özetle dediğim şudur ki; gün gelir, Arda, Türkiye'ye geri dönme kararı alırsa, ya büyüklük gösterip geçmişte yaşananlara sünger çekecek ya da geçtiğimiz hafta yaşananlar bizi bu yazının ilk paragrafına götürecek.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Aynı Tarife

Tottenham, 3 günde, Londra'nın 2 büyüğüne de aynı tarifeyi çekti. Gareth Bale, ikinci golü attığında herkesin kafasından "Arsenal maçının tekrarı mı oluyor?" diye geçmiştir sanırım. Skor açısından tekrar gibi dursa da, bugün Chelsea karşısında çok daha iyi bir Tottenham vardı. Pavlyuchenko gününde olsa skor ilginç yerlere gidebilirdi.

Bu akşamki sonuçlardan sonra lig biraz da olsa renklendi. Man Utd tekrar şampiyonluk yarışına ortak oldu ancak Liverpool'un kendilerine büyük bir kıyak yapması şart. Tottenham, 4. sırayı geri aldı ve haftaya Old Trafford'a gidiyor. Arsenal ise City'den ilk yarının intikamını alarak Tottenham'a Şampiyonlar Ligi kapısını açabilir. Haftanın en kolay fikstürü ise kendi sahasında Stoke ile oynayacak Chelsea'nin.

Dağ Fare Doğurdu

Son dakikada gelen gol olmasa son yıllarda izlediğim en sıkıcı derbi maçı yazacaktım. Gol geldi fikrim değişti mi emin değilim. City taraftarı, Manchester şehrindeki güç dengesinin değişmeye başladığından bahsetmeye bayılıyor. Belki kadrolardaki isimlere tek tek baktığımızda haklılar da. Ancak iki takım sahaya çıktığında görüyoruz ki hala United, Manchester'ın 'big brother'ı.

Manchester City'nin son maçlarda yakaladığı formu göze alındığında, bugünkü maçı kontrol eden takım olmaları, rakip United'ın ise kontralarla sonuca gitmeye çalışması bekleniyordu. Ancak, 90 dakikanın sonucunda gördük ki oyunu kontrolü altında tutan ekip United idi. Bunda, City'nin aceleci ve dağınık oyunun da yardımı oldu tabi ki. Mancini, sabırlı bir şekilde oyunu karşı yarı alana yığmak yerine, eline geçen tüm topları son sürat ileri üçlüsüne ulaştırma yolunu seçti. United savunması, Tevez ve özellikle Adebayor'a hiç adım attırmayınca da City'nin elindeki hucüm opsiyonları da bitmiş oldu. Opsiyonlar bitti diyorum çünkü City orta sahası, Hughes dönemindeki "düz" yapısını hala koruyor. Bu bölgeye ihtiyacı olan yaratıcılığı getirmek adına Boro'dan transfer edilen genç Adam Johnson, ilerki yıllarda adından bol bol söz ettirecek bir oyuncu ancak henüz United derbisi gibi maçların ağırlığını kaldıracak durumda değil. De Jong fazla defansif, Barry mecburen defansif ve Johnson da tecrübesiz olunca City, orta sahayı ve sonucunda maçı United'a vermiş oldu.

United'ın, Neville, Scholes ve Giggs gibi 35'lik oyuncularla ortaya koyduğu mücadeleyi takdir etmek lazım. 60 maçlık sezonun sonuna geldiğimiz bu noktada, bu oyuncuların hala City deplasmanına gidip 90 dakika rakibe adım attırmamaları inanılır gibi değil. United, maç boyu daha iyi oynayan taraftı ve golü daha erken de bulabilirdi. City'nin yapması gereken şey olan, sabırlı bir şekilde pas yaparak oyunu rakip sahaya yıkma olayını rakibe ders verircesine uyguladılar. Hatta Mancini, sadece topu United'tan alabilmek için Vieira-Johnson değişikliğini yaptı ki 3 ön liberoya dönen City orta sahası, Wright-Phillips oyuna girene kadar hiçbir şey üretemeyecek hale geldi. United'ın göbeği kontrol etmesine bir türlü çare bulamayan Mancini de, United'ın sabırlı ataklarının 93'de sonuç bulmasını izlemek zorunda kaldı. Aynı Hughes'un, ilk yarıdaki maçta aynı atakları, 96'ya kadar izlediği gibi..

United, City'i yendi; eğer Tottenham'da birazdan Chelsea'yi yenerse, sonuçlandı denilen Premier Lig, ilginç bir son 3 haftaya sahne olacak. Gerçi, son 3 maçının 2'sini içeride Stoke ve Wigan'a karşı oynacak Chelsea, hala şampiyonluğun bir numaralı favorisi. United'ın şampiyonluk şansı ise bu alanda 18-18 eşit durumda oldukları Liverpool'un, Chelsea'ye çelme takmasına bağlı. Liverpool bunu yapar mı; yoksa Chelsea'ye yavaştan yatar mı, hep beraber göreceğiz. Ha tabi Chelsea bu akşam kazanırsa, ligin de kapısına kilidi vurur o ayrı.

16 Nisan 2010 Cuma

Ciddiyse Komik

Galatasaraylılar, Fenerbahçelileri derbiye verdikleri önem yüzünden "küçük" düşünmekle suçlar. Onlara göre, Fenerbahçeli taraftarların sezondan tek beklentisi "Galatasaray'ı yenmek"tir. Bu iddianın altında gerçek payı vardır, yoktur; isteyen tartışabilir. Siz tartışa durun ben size tartışmasız "küçük" düşünen bir kulübün örneğini vereyim.

Yukarıda gördüğünüz DVD, Tottenham kulübü resmi sitesinde, Arsenal maçının ertesi günü satılmaya başlandı. "Unutulmaz bir akşam" diyor üzerinde, konusu tahmin edebileceğiniz gibi Arsenal karşısında alınan galibiyet. Hani o 10,5 yıl sonra gelen...

Dvd'nin açıklamasında 'Durdulamaz Defoe'den filan da bahsediyor ki ben 90 dakikada kendisinin yaptığı olumlu bir hareketi hatırlamıyorum. Gerçi ben olaylara Tottenham'lı gözüyle de bakmıyorum. Mutlaka halisünatif gözlerle bakınca, kendi sahasında güreş tutup kazandığı topları ileri diken bir Tottenham yerine rakibi muhteşem oyunuyla sahadan silen bir takım görüyorsunuzdur.

Arsenal, son 11 yılda, her Tottenham maçından sonra DVD yayınlamaya kalksaydı, elimizde "375 ciltlik dev eser: Türk İslam Ansiklopedisi" kalınlığında bir set olurdu. Gerçi, Arsenal'in böyle küçük zaferlerle işi olsaydı, Arsenal'in adı Tottenham olurdu.

15 Nisan 2010 Perşembe

Yılmaz Vural Ruhu



Celtic menajeri "taklitçi" Neil Lennon.

Bu İşteki Hayır

Anneannemin lafıdır, "Her işte bir hayır vardır." Dün Arsenal maçı kaybedince acaba bu işteki hayır nedir diye merak ettim; açtım anneanneme sordum. O da, "Belki de bu maç, Almunia'nın kulüpteki son maçı olacak evlat", dedi. Haklıydı da. Bu saatten sonra kendisinin Arsenal forması giymesi için hiçbir neden yoktu. "Teşekkürler anneanne" dedim. O da usulca "Arsenal de maç kaybetmese hiç aramayacaksın hayırsız!", dedi.

Arsenal maç kaybedince neden anneannemi aradım bilmiyorum. Sanırım canım fırça yemek istedi. Aslına bakarsanız anneannemi aramadan önce içimden, ilk Londra uçağına atlayıp, White Hart Lane'e maç bitmeden yetişmek geçiyordu. (Evet, hızlı bir uçak) Planım soyunma odalarına sızıp oradan da sahaya süzülmekti. Saha kenarında maçı izleyen Wenger'e arkadan usulca yaklaşacaktım. Olan bitenden habersiz, sağ kanatta top kaptıran Eboue'ye bağırmakla meşgul olan Wenger'in kulağını tutup tüm gücümle saat yönünün tersi istikametinde çevirecek, ona "Bak, gördün mü yapmadığın transferlerin sonuçlarını?" diye soracaktım. Üzerime atlayan güvenlik görevlileriyle biraz boğuştuktan sonra White Hart Lane'i, Spurs taraftarlarının tezahüratları arasında terkedecek. O akşam Londra Merkez Karakolundaki nezerethanede rahat bir uyku çekecektim.

Yok, Wenger'e kızgın falan değilim. Sadece kendisiyle oturup bir konuşmak istiyorum. Aslında konuşmak bile sayılmaz, tek istediğim tek bir soru sormak: "Abi sen görmüyor musun?". Söz, kulağını falan da çekmeyeceğim. Almunia'nın, bu sezon Arsenal'den tek başına çaldığı puan sayısı iyimser bir tahminle 10. Forvetsizliğin takıma kaybettirdiği puan sayısı ise yine iyimser bir tahminle 15, ki Cuma günkü basın toplantısında Wenger bunu kendi de itiraf etti. Denilson, Eboue, Silvestre, Diaby gibi adamların berbat performanslarının Arsenal'e olan maliyetini ise hesaplamak mümkün değil. Rosicky, dün 3 adet şut vurdu 2'si taça gitti. Bendtner'in hala forvet olduğunu savunanlar, dün akşam, RVP oyuna girdikten sonra utanmışlardır sanırım. Gomes devleşmese, adam tek başına maçı çevirecekti. Sagna'nın yerine sağ bek olarak tercih edilen Eboue'nin, ikinci golde defans çizgisinin 3 metre gerisinde pozisyon almasını nasıl açıklayacaksınız peki?

Dedim ya sezon sonunu bekliyorum. O yüzden daha uzun uzadıya yazmayacağım. Dünkü maçla ilgili de pek yapacak yorum bulamıyorum. Tottenham, kazanmak için hiçbir şey yapmadan, sadece kendi sahasında boğuşarak maç kazandı. Arsenal'li oyuncuları tebrik ediyorum. Mümkünse hepsini bugün tatile yollayalım, geri kalan 4 maçta Carling Cup takımını izlemek istiyorum.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Kaç Yıl Geçti Habersiz


Kuzey Londra'nın akşamdan kalma iki kulübü, tarihlerinde 163. kez karşı karşıya geliyor. İki takım da, son maçlarını şok yenilgilerle kapattığından ötürü, bu akşam taraftarlarına kendilerini affettirme amacında. Tottenham, Pazar akşamı Wembley bataklığında Championship'in güçlü ekiplerinden Portsmouth'a elenerek FA Cup şansını kaybederken, Arsenal'in geçen hafta Messi'den yediği tokadın yerinde hala kıpkırmızı 4 parmak izi var. İki takımın bir ortak noktası daha var ki o da sezon hedeflerine ulaşma umutlarının yavaş yavaş azalması. Dün, Chelsea Voleybol takımı, Bolton’dan 3 puanı ‘elleriyle’ söküp alınca Arsenal’in şampiyonluk şansı iyice azalmış oldu. Öte yandan, Man City’nin şu an içinde bulunduğu form durumu da, Tottenham’ın, Şampiyonlar Ligi hayalleri kurmasının önündeki en büyük engel. Bu akşam maçı kaybeden taraf az kalan umutlarını da White Hart Lane’e gömmüş olacak. Beraberlik halinde de tabutları yan yana gömecekler.

Bana, “Kuzey Londra derbisini tanımla” derseniz yapacağım tanım basittir: “Heyecanlı ama hep Arsenal’in kazandığı bir maçtır.” Spurs ahalisi kusura bakmasın ama, Tottenham’ın ligdeki son derbi galibiyetinin üzerinden 10,5 yıl geçti. Geçen bu sürede, Galatasaray bile Fenerbahçe’yi yenmiştir belki. O derece uzun süre anlayacağınız. Öyle ki, Arsenal bu akşam da kaybetmezse, tarihinde bir takıma karşı sürdürdüğü en uzun yenilmezlik serisi rekorunu 21 maç ile kırmış olacak. Şu anki rekor ise Huddersfield Town’a karşı, 1927-38 yılları arasında yakalanan, 20 maçlık seri. Eminim ki hiçbir Tottenham’lı, böyle bir istatistiğin parçası olmak istemiyordur. Buyrun size bugünkü maçı kazanmak için bir başka neden. O da yetmediyse, Spurs taraftarının ‘Judas’ı Sol Campbell’ın White Hart Lane’e dönüşü var. Judas’ın, Arsenal formasıyla o stattan galip ayrılması, Spurs tribünlerini, küçük parmakları koltuğun kenarına çarpmışcasına acıtacaktır.

Her iki takımın da akşamki derbiyi kazanmak için bir sürü nedeni var ama maalesef maçı koparacak oyuncuların sayısı için aynı şeyi söylemek zor. Arsenal’de Fabregas, Arshavin, Song, Gallas, Ramsey, Gibbs ve Djourou sakatken, Tottenham’da cezalı olan Palacios’un yanı sıra, Kranjcar, Jenas, Lennon, Woodgate ve Rose sakatlıkları nedeniyle bu akşam forma giyemeyecek. Ligin ilk yarısındaki maçta da benzer bir durum vardı ve bu sezon, iki takımın tam kadro birbirinin üzerine gittiği bir Kuzey Londra derbisi izlemek bize nasip olmadı. Öte yandan, bu kadar sakatlık haberinin yanında, her iki takım için de birer teselli mevcut. Arsenal cephesinde tam 5 aydır sahalardan uzak kalan Van Persie, bu akşam tekrar kadroya alınırken; Tottenham’ın 7 haftadır yararlanamadığı Ledley King de görev verilmesi halinde derbide forma giyebilecek. İlk yarıdaki maçta Arsenal’in 3 golünden 2’sini atan RVP, antremansız olduğu gerekçesiyle maça büyük ihtimal kulübede başlayacakken, antremansız olmaya alışkın olan King’in ilk 11’de sahaya çıkmasını bekleyebiliriz.

Tüm bu eksiklerin gölgesinde oynanacak maçın, ne gibi bir mücadeleye sahne olacağını kestirmek zor olsa da her iki takımın da birbirinin üzerine gideceğini kesin olarak söyleyebiliriz. Umuyorum Harry Redknapp, bu akşam Crouch’a top şişirmekten başka bir oyun planı hazırlamıştır. Nitekim, ilk maçta denediği bu taktik, Wenger’in savunma çizgisini orta sahaya yakın kurmasıyla darmadağın olmuştu. Tottenham’ın 2 uzun forvetinin varlığının getirdiği kötü alışkanlardan kurtulup, Defoe ile Arsenal savunmasını ortadan yarmaya çalışması daha akıllıca olacaktır. Redknapp’ın planından tam olarak emin olmasam da, Wenger’in bu akşamki maça kontrollü başlayıp, maç boyu sabırlı bir oyun oynatacağını garanti edebilirim. Spurs’un hafta sonu yaptığı 120 dakikalık maçın yorgunluğunu, 90 dakikanın 4. çeyreğinde hissedeceğini bilen Fransız, maçın bu noktaya kadar 0-0 gelmesinden pek de mutsuz olmayacaktır. Nitekim elinde, son 7 lig maçında da son 10 dakikada gol bulmuş bir takım var. Ancak, tabi ki bu Arsenal’in kapanacağı anlamına gelmiyor. Hepimiz biliyoruz ki, Arsenal kapanabilen bir takım değil. Özellikle Song yokken Arsenal’in topsuz oyunu bayağı bir yara alıyor. Bu akşam da, her Arsenal maçında olduğu gibi, rakibin topa ne kadar sahip olacağı maçın sonucuna etki edecek önemli bir faktör durumunda.

Fazla müneccimliğe girmeden maç yazısını sonlandıracağım çünkü adı ‘derbi’ olan maçlar hakkında çok fazla öngörüde bulunmak pek de akıllı işi değil. (Tabi ki Fenerbahçe-Galatasaray derbisi hariç) Umuyorum geçen seneki 4-4’lük kupa maçının kalitesinde bir derbi izleriz ve maçın sonucuna etki eden sadece sahadaki 22 adam olur. Bu sezon, izlediğim her maçın skoruna sahadaki 23. adamın karar vermesinden artık bıktım.

13 Nisan 2010 Salı

Gel de Kıllanma

Galatasaray Kulübü'nün başkanı, bugün verdiği röportajda, haftasonu, futbol takımının kaptanına koro halinde laf söyleyen Ultraslan'a teşekkür etti. "Bizi uyandırdılar" dedi. "Rijkaard'a ekstra 1 yıl daha önereceğiz" diye de ekledi. Haftasonu yaşananlara ve bugünkü açıklamalara bakınca kıllanmamak mümkün değil.

Ultraslan'ın Diyarbakırspor maçında çemkirdiği isimler kimler? Genel olarak futbolcular ama özellikle gözden çıkarıldıkları basında onlarca kez yeralan Jo ve Leo Franco ile Premier Lig'e satışının gerçekleştiği birçok yerde söylenen Arda.

Peki aynı maçta hiçbir lafın söylenmediği kişi ve kurumlar? Frank Rijkaard ve Galatasaray Yönetimi (ki bu tip durumlarda ilk tepkiyi çeken yönetim olurdu geçmişte)

Bu bir tesadüf mü? Zannetmiyorum.

Demiyorum ki Galatasaray yönetimi kendi takımını taraftara protesto ettirdi. Ancak Galatasaray yönetimleriyle girdiği organik ilişkiler herkesçe bilinen Ultraslan, belli ki başkanın düstürunu almış. Polat'a "Protesto yapacağız. Kime bağıralım?" diye sormuşlar. Polat da zaten göndereceği iki yabancıyı atmış ateşe. Arda'yı araya eklemesinin sebebi de onu sevmemesi değil. Sene sonunda taraftarla arası bozuk bir Arda'yı satmak daha kolay olacak da ondan. Bir nevi bağrıma taş bastım misali.

Yoksa hepimiz biliyoruz ki bu sene alınan başarısız sonuçların baş sorumluları önce yönetim ve sonra da Rijkaard. Ha bunlardan sorumlu olmak demek hatalı iş yapılıyor anlamına gelmiyor. Rijkaard tutar da Galatasaray'ı 5 sezon üstüste şampiyon yaparsa bunun da sorumlusu yönetim ve Rijkaard olacak.

Zaten gidin Hollandalı'ya sorun bakalım "Bu sonuçların sorumluluğu kime ait?" diye. Size "Jo, Leo Franco ve Arda" cevabını mı verecek? Tabi ki hayır. Birisi 2 kötü maç oynamış, diğeri ikinci yarının başında gelmiş iki adama sezonun faturasını kesmek pek akla mantığa yatan bir iş değil. Hele ki 3 sezondur takımı sırtında taşıyan Arda'ya ve Galatasaray'ı desteklemeye çalışan taraftara çemkirmek ancak Ultraslan zeka seviyesiyle yapabilecek bir iş.

Galatasaray yönetimine şu ana kadar tek laf söylemedim ve her yaptıkları icraatın da arkasında oldum. Hatta, Galatasaray'ı asalaklardan temizledikleri için kendilerine müteşekkirim. "Nonda'yı göndermekte hatalıydık" diyorlar; ona bile katılmıyorum. Ama gel gelelim kriz yönetmekte başarılı olduklarını söylemem zor. Geçen sene, Skibbe krizi patladığında, çareyi adamın yardımcılarını kovmakta bulmuşlardı. Saçma bir hareketti ve Skibbe buna rağmen istifa etmeyince takıma daha da zarar vermişti. Bu sene ise militan taraftarları kullanarak sorumluluktan kaçmaya çalışıyorlar. Olmuyor işte bu. Daha yeni güven tazelemiş, taraftarın üzerinde anlaştığı bir yönetimsiniz; çıkın delikanlı gibi "Sorumluyuz!", "Bizim projemiz!" deyin. Hatırlayın ki bugün 'sorumluyuz' demez de suçu 2 yabancı oyuncuya atarsanız, yarın başarı geldiğinde taraftar, bunun kredisine de yabancı futbolculara verecektir. Nitekim "Başarısız olduk Jo suçlu, başarılı olduk biz birinciyiz" düstüruna ancak Ultraslan'a verdiğiniz bedava biletlerle taraftar bulabilirsiniz.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Başladığımız Yerde Bitiriyoruz

Geçen hafta, David James'in BBC'ye verdiği ilginç bir röportajı okumuştum. "2008'de kazanılan Federasyon Kupası, Portsmouth için sonun başlangıcı oldu" diyordu. Nasıl olur da 70 yıl sonra kazanılan kupa, bir kulübün çöküşünü başlatır diyorsanız, cevap oyuncuların kontratlarında yatıyor.

James'in açıkladığına göre, Redknapp döneminde, oyuncularla yapılan kontratlara yüksek, kupa ve Avrupa kupalarına katılma primleri konulmuş. Tabi ki kimse, Portsmouth'un FA Cup'ı kaldırıp Avrupa kupalarına katılma hakkı elde etmesini beklemiyormuş. "Kupayı kaldırmamızı takip eden 18 ayda kulüp hem finansal hem de fiziksel olarak çöktü" diyor James. Futbolculara yapılan astronomik ödemeler kulübün kasasını kuruturken, Avrupa cephesinde de savaşmak zorunda kalan mütevazi kadro, ligde kan kaybetti ve nihayet bu iki faktör birleşip Portsmouth'un Premier Lig macerasını şimdilik sona erdirdi. Takım, oyuncularına ödemelerini yapamadığı için önce tüm yıldız oyuncularını sattı; o da yetmedi kayyum yönetimine girdi, bunun sonucu olarak 9 puanı elinden alındı; yani bir takımın başına gelebilecek her türlü talihsizliği bir sezonda tatmış oldu. Portsmouth'un silinen 9 puanı, Premier Lig'in sağlıklı işleyişini tehdit eden bir durum oluşturuyordu, çünkü amaçsız kalmış takımın geride kalan maçlara asılması için hiçbir neden kalmıyordu. Neyse ki bu dönemde takımın başına geçen Avram Grant, "biz futbolu seviyoruz" düsturuyla, elindeki darmadağın olmuş takıma hayat aşıladı.

İronik olan ise, Grant'ın aşıladığı bu enerjinin Portsmouth'u yine Wembley'e taşıması. Dün, eski hocaları Redknapp'ın takımı Tottenham'ı, uzatmalarda 2-0'la geçen Portsmouth, bir kez daha FA Cup finaline yükseldi ve Portsmouth'un 2 senelik çöküşünün başladığı ve bittiği yer yine aynı stat olmuş oldu. Üstelik, diğer finalist Chelsea Şampiyonlar Ligi'ne gittiğinden dolayı, bu final Portsmouth'a, Avrupa Ligi bileti getiriyor. Ancak, ne yazık ki, ekonomik durumu yüzünden UEFA lisansını kaybeden kulüp bu hakkını kullanamayacak. Portsmouth yönetimi lisans için tekrar başvuracaklarını söylüyor ancak kulübün mali durumunun kısa vadede düzelmesi zor göründüğünden pek de umutlu değiller.

Avrupa Ligi'ne gidememekten daha da acı olan ise, Portsmouth'un 5-6 oyuncusunun, kontratlarındaki primlerden dolayı, finalde Chelsea karşısında bile oynamayacak olması. Nitekim, bazı oyunculara belli maç sayılarına ulaşmaları halinde, £100.000'a varan ödemeler ve otomatik kontrat yenilemeleri vaat edilmiş. Kulübün yönetimi altınta bulunduğu kayyum, "Bu oyuncular, bu ödemelerden ve kontrat vaadlerinden gönüllü olarak vazgeçtikleri takdirde finalde forma giyebilirler" diyor ve topu oyuncuların menejerlerine atıyor. Bu ödemelerin en çarpıcı örneği ise, bu sezon Portsmouth formasıyla 21 maç oynayan Aruna Dindane'in, 22. maçına çıkması halinde tetikleyeceği 4 milyon poundluk transfer taksidi. Alacağın sahibi ise Dindane'in eski kulübü Lens. Portsmouth yönetimi, bu ödemeden vazgeçme olasılığı için Fransız kulübün kapısını çalmış bile.

Umarım gerekli fedakarlıklar yapılır da Portsmouth, Wembley'deki finale tam kadro çıkar. Chelsea taraftarı olmayan herkesin kendilerini desteklediği bir finalde kupayı kaldırarak, Titanik batarken çalmaya devam eden orkestra gibi Championship'in soğuk sularına karışırlar.

Kırmızı Kartın Tanımı

John Terry, kaptanlığını elinden alan Capello'dan intikamını, İtalyan'ın 'banko adamım' dediği James Milner'ın futbolculuk kariyerini bitirerek almaya çalışıyor. "İngiltere'nin en iyi hakemi" Howard Webb'in pozisyona uzaklığı: 3 metre. Verdiği kart: sarı. Premier lig hakemlerinin, bu sezon imza attığı rezilliklerin tek pozisyonda özetlenişi.

Aşçı Uşağı, Uşak Şoförü, Şoför Bahçıvanı, Bahçıvan …

Son 5 haftanın fikstüründe;

Fenerbahçe - Beşiktaş, Galatasaray - Bursaspor, Bursaspor - Beşiktaş, Fenerbahçe- Trabzonspor maçlarının sonuçları şampiyonu belirleyecek. Kısacası, başlıktaki “…” yere gelecek takım Türkiye Süper Ligi’nin şampiyonu olacak. Ligimiz, bana bu geyiği yaptıracak hale geldi. Buna lig kalitesi demek biraz zor. Çok kalitesiz demek de zor. Bir şeyler oynuyor takımlarımız ama tanımsız. Klişeyle devam edersek, oynanan “kaos” futbolundan en az hasarla çıkan takım şampiyon olacak. İkincilik hisseleri de “borsa”da tavan yapmış durumda. Tek dileğim, oynanan futboldan krize girip “sankinleştirici” alarak değil, dil altı hapı alıp heyecandan kalp krizi geçirmeyi engelleyerek kalan maçları izlemek…

Tabi, bu maçları izlerken, tribünde yer kaplayanlara dayanma kılavuzunun da TFF tarafından hazırlanması lazım.

Not: Başlıkta geçen meslek grupları "geyik" amaçlı bir araya getirilmiştir. Kimse kendi takımıyla ilişkilendirmeye çalışmasın.

Acıların Ronaldo'su


El Classico’yu Bigboned gayet güzel analiz etmiş. Ben de, kısa bir, ego kapasitesi yüksek Cristiano Ronaldo analizi yapayım istedim.

“Aramızdaki tek fark, benim boyumun daha uzun olması.” Bu sözler, Ronaldo’dan Messi’ye bir demet. Kişiliğinin iki yönünü de vurgulayan bir cümle aslında bu. Ama yanlışlık, cümlenin ego seviyesinde ya da iyi niyetinde değil. Doğrusu şöyle olmalıydı; “Aramızdaki tek fark, pardon 3 fark: Xavi, Iniesta ve Pedro.”

Aslında daha geniş açıyla bakarsak, yukarıdaki cümleye tüm Barcelona takımını da ekleyebiliriz ama işi büyütmeden konumuza dönelim!

Ronaldo, her ne kadar ego sahibi de olsa, Messi’den daha antipatik bir “görüntüsü” de olsa, İsviçreli bilim adamlarının incelemesi gereken bir oyuncu. Ve sahada tek eksiği ona eşlik edecek ve temposuna uyacak oyuncular. Bunu Barcelona maçında bir kez daha ve net bir şekilde gördük. Messi-Xavi ikilisi, ilk üst üste üç pas yaptıklarında golü buldular. Buna karşın, Ronaldo’nun yaratmaya çalıştığı aynı pas trafiğine, ne Van Der Vaart, ne Marcelo, ne Higuain, ne de Xabi Alonso ayak uydurabildi. Görünüşe göre de pek ayak uydurabilecek gibi durmuyorlar. Peki, Kaka’yla yeterli zamanı geçirdiklerinde bu uyumu yakalayabilirler mi? Şu anki görüntüyle o da zor. Tabi bunu da zaman gösterir. Bu süreçte de Guti’nin katalizörlüğüyle yollarına devam ederler…

Neyse, aklınızda olsun, yarın öbür gün Guardiola’ya gidip, “Hocam dayadın sırtı Messi’ye gidiyorsun, Rijkaard da aynı kafadaydı. Kaynım geçsin takımın başına, sen tatile çık”, demeyin. Çok ayıp olur. Ama bu cümleyi Pellegrini’ye söyleyebilirsiniz…

Bir özlü sözle bitireyim: “Başarılı olmamız için, bizim de onlar gibi bir felsefemiz olmalı, takım olmalıyız.”

Bunlar Taraftarsa

Galatasaray tribününün, takımı desteklemeye çalışan taraftarı ıslıklayan kendini bilmezlere kalmış olması gerçekten acı verici. Sistemli olarak tribünlerden uzaklaştırılan "normal" vatandaşın yerine, her maç berbat tezahüratlarıyla takımı uyutan, taşkınlıkarı yüzünden her hafta kulübe binlerce lira ceza gelmesine neden olan, takımın değil kendi menfaatinin peşindeki, bir dolu işsiz, güçsüz, hayatsız 'sosyopat'ın, "protesto" kelimesinin anlamını bilmesi beklenemezdi tabi ki. Onlara göre protesto, "Bu kulübün asıl sahibi biziz, Galatasaray'ı kimse bizden çok sevemez" düsturunun reklamı demekti.

Maçın başındaki 5 dakikalık sessizliği belki anlarım. Tabi ki taraftarın kötü futboldan şikayet etmeye hakkı var. Ancak, sessizlik bozulup o ilkokul 3 zeka seviyesindeki tezahürat başladı ya işte o zaman benim de kayış koptu. Galatasaray taraftarı, sahada mücadele eden takımın aleyhine tezahürat yapıyordu ve yine sahada ter döken kaptanına direk olarak laf söylüyordu. Hadi bu adamların ne mal olduğunun farkında olan birisi olarak bu hareketi normal karşıladım. Ancak, bu yaşam formları, golden sonra takımını desteklemeye çalışan "numaralı" tribünü ıslıklamaya başlayınca kulaklarıma inanamadım. Bu ne cürettir, nasıl bir şaşırmışlıktır? Kimin gücü Ali Sami Yen'in, "Re re re ra ra ra" diye inlemesini durdurmaya yeter? Bu adamlar bunu yapmaya çalıştı ya, keşke Ali Sami Yen böyle bir kepazeliğe tanıklık etmeden yıkılsaydı.

Bu adamlar, bugün, utanmadan çıkıp "Ama küfür etmedik" savunmasını bile yapabiliyorlar. Takım kaptanının özel hayatını ağzınıza sakız ettiniz, ama küfür etmediniz. Takımını destekleyen taraftarı susturdunuz, ama küfür etmediniz. Eh utanmadan bir de Galatasaray futbolcusuna ve taraftarına küfür etseydiniz. Yaptığınız kepazeliğin üzerine mum dikmiş olurdunuz. "Galatasaray takımı gerekli dersi alsın" diyorlar bir de. Siz kimsiniz ki Galatasaraylı futbolcuya haddini bildirmeye çalışıyorsunuz? Bu kulübün teknik kadrosu, yönetimi varken size ne yapmak düşer acaba?

Galatasaray yönetimi, ister Rijkaard'ı getirsin, ister Xavi-Iniesta-Messi üçlüsünü transfer etsin, isterse 3 senede 5 Şampiyonlar Ligi kupası kazansın, tribünlerden bu pisliği temizlemediği sürece Galatasaray bir 'Avrupa' kulübü olamayacak. Elin adamı maçına yeşil-sarı atkısıyla gelip, pankartını asıyor ve sanki hiçbir şey yokmuş gibi takımını destekliyor. Sahada oynayan oyuncu protestodan zerre etkilenmiyor. Ama o protesto basında çarşaf çarşaf yeralıyor ve mesaj yerine ulaşıyor. Diğer kulübün taraftarı, adı seks skandallarına karışan, milli takım kaptanlığını kaybeden oyuncusunun arkasına geçiyor. Biliyor ki o oyuncu, sahada hala o forma için savaşıyor. Diğeri, bilboard kiralayıp protestoyu şehire yayıyor, tribünde 'sessiz' kalmıyor. Biliyor ki, taraftarın görevi takımı desteklemek; "biz sizi sevmiyoruz, Galatasaray'ı seviyoruz" masturbasyonunu yaparak, kendilerinin kulübün sahipleri olduğunu herkese göstermek değil. Sonra bana diyorlar ki, "Sen neden Arsenal'i seviyorsun?", "Ne oldu Galatasaray'a?". Eğer ben takımın 4 golle galip geldiği maçı bile sinirlenmeden izlemeyeceksem, öpeyim böyle aşkın ızdırabını. Bırakalım kulübü bu çapulcuların eline; şarkı söyleyip eğlensinler:

Kimisi karaborsa işinde,
Kimisi bedava bilet peşinde,
Galatasaray ruhu yok hiç birinde,
Düşmüşler paranın peşine.

11 Nisan 2010 Pazar

Guardiola'nın Hunisi

Messi'yi dünyanın, galaksinin, evrenin ve paralel evrenlerin en iyi futbolcusu ilan edenler en büyük haksızlığı Xavi'ye yapıyor sanırım. Bana göre, top kaybı nedir bilmeyen ve ayağından çıkan hemen her top bir gol pozisyonuna dönüşen Xavi'nin, Messi'nin yaptığı patlamada oynadığı rolü görmezden gelmek mümkün değil. Dün akşamki maç da bunun en somut kanıtlarından biriydi. Xavi'nin ilk golde yaptığı asisti dünya üzerinde yapabilecek kaç adam var bilmiyorum. Hele ki, hakeme itirazdan sarı kart görüp konsantrasyonun dağıldığı pozisyondan 30 saniye sonra, tekrar oyuna dönüp böylesine bir pas atmak nasıl bir profesyonelliktir?

Real Madrid açısından dünkü maç, bile bile ladesten başka bir şey olmadı. Önlerindeki Arsenal örneğinden hiç bir ders almamışlar anlaşılan. Sahaya çıktıklarında Barcelona'ya nasıl gol atacaklarına dair hiç bir fikirleri yoktu. Nitekim, ilk pozisyonlarını da 58'de Puyol'un uyuyakalması sayesinde buldular. Bu pozisyonsuzluğun sebebi, bana göre, tüm hucüm organizasyonunun, Ronaldo, Higuain ve Marcelo gibi geniş alanda etkili adamlara dayanıyor olmasıydı. Barcelona gibi, alan daraltmayı geçtim, alan yok eden bir takıma karşı, meşhur tabirle, bir B planınız yoksa zorlanmanız oldukça muhtemel. Dün akşam Madrid orta sahası zaman zaman topu ayağına almayı başardı ve özellikle Marcelo ve Ronaldo ikilisiyle Barça'nın üzerine gitmeye çalıştı. Ancak bu ikili her topla bindirdiğinde, Guardiola'nın defansıif kanat tercihleriyle oluşturduğu bir huninin içine girdiler; alanları daraldıkça daraldı ve kafalarını kaldırdıklarında ceza sahası içerisinde bir "target" göremediler. Bu noktada ya uzaktan vurdular, ya da Barca savunmasını çalımlayarak geçmeyi deneyerek top kaybı yaptılar.

İbrahimoviç'in yokluğunda, Pellegrini gibi, Guardiola da bir "target man" eksikliği çekiyordu. Eğer Barcelona, dün, orta sahada yarattığı huniden kendilerine akan topları kanatlara servis etseydi, belki, Real gibi, pozisyon bulmakta zorlanacaktı. Bunu ve Real'in göbeğinin yumuşak olduğunu bilen Guardiola, takımın kazandığı topların, Xavi tarafından, derinlemesine oynanacağı bir oyun planıyla sahaya çıktı. Real'in yumuşak karnı olan orta sahası, Xavi'ye istediği boşlukları ve zamanı verince, Guardiola'nın planı tıkır tıkır işledi ve Barça oyunu kanatlara açma gereği bile duymadı. Messi'nin sağ kanat yerine ileri uçta oynatılmasının altında yatan neden de bu plandı zaten. Xavi-Messi bağlantısı yaratıldığı takdirde Barcelona'nın gol bulacağını Guardiola ve Barca'yı Arsenal karşısında izlemiş herkes biliyordu. Pellegrini bu planı göremedi mi, yoksa elinde bu bağlantıyı kesecek kimse yok muydu, tartışılır.

Ceza sahası içerisindeki bir 'target man', dün akşam her iki takımın da eksikliğiydi. Barça'nın özürü, İbra'nın yokluğudu ancak transfere 200 milyon euro harcayan ve hala rakip ceza sahası içerisinde varlığını hissettirecek bir forveti olmayan Real'in oturup biraz düşünmeniz gerekiyor. Higuain, Real'in en golcü ismi olabilir; ancak, İspanya Ligi, bir golcünün kalitesini belirleyecek türden bir lig maalesef değil. Bu iddiaya kanıt arayanlar Daniel Guiza örneğine bakabilirler. Barcelona, son 2 yılın puan durumundan da anlaşılacağı üzere, İspanya Ligi'nin çok üzerinde bir takım. Yani, sezon boyu 185 gol atmış forvetinizin, Barça karşısında sahadan silinmesi işten bile değil. Zaten dün Higuain'i sahada gören de olmadı. Kendisi kötü futbolcu olduğundan değil, basit olarak, Barcelona onun oyun stiline uygun bir rakip olmadığından. Bu noktada, formda bir Benzema, Real'in çok işine yarayabilirdi. Ancak, Pellegrini'nin, 3. tercih forvete kadar düşürdüğü Benzema, oyuna girdiğinde iş işten geçmişti. Fransızın Man Utd ile görüşmelere başlamış olmasına şaşırmamak gerek.

Real'in dün maçı kazanma şansı var mıydı tartışılır. Ancak tartışmasız bir gerçek var ki, o da Barcelona, geçen sene olduğu gibi, bu sene de dünyanın en iyi futbol oynayan takımı. Onları durdurmanın bir takım yolları var. Hiddink ve Mourinho gibi taktisyenler, bunun olabileceğini, daha önce bize gösterdiler. Ancak, Barcelona'yı topla oynayarak yenmek diye bir olay yok. Bunu, Wenger ve Pellegrini başta olmak üzere Avrupa'daki tüm teknik adamlar son 2 haftada gördü. Bugün geldiğimiz yerde, bana göre La Liga sona ermiş durumda. Barça ile Şampiyonlar Ligi arasında da tek engel kaldı, o da Mourinho.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Yanlış Zamanda Yanlış Yerde


Digitürk'ün kablolarını kesenlerin torunları Belçika semalarında...

9 Nisan 2010 Cuma

Frank Rijkaard Out, Ersun Yanal In

İlkokul yıllarından aklımda kalan detaylardan birisi 4. sınıftaki hoca değişikliğiydi. Hani değişiklik de sayılmaz da ilk 3 sınıfta tüm derslerimize asıl öğretmenimiz girerken, 4'ten itibaren resim, müzik ve beden eğitimi hocalarımız olmuştu. 3 senemizi birlikte geçirdiğimiz, içimizi dışımızı bilen hocamızdan haftada 3-4 saat ayrı kalmak zorunda kalıyorduk. Yeni gelen hocalar da kötü insanlar değildi belki ama kendi alanlarındaki bir takım terminolojiyi de beraberlerinde getiriyorlardı. Resim hocası "perspektif", müzik hocası "sol anahtarı", bedenci ise "uygun adım"dan bahsediyordu. Hayatı boyunca tembel birisi olmuş bendenizin bu yeni kelimelere tepkisi, "Nerden çıktı şimdi bunlar?" şeklindeydi. Ne güzel, ilk 3 yıl, resim kağıdını dolduran 5, müzik derslerinde şarkılara eşlik eden 5, beden dersine de zahmet edip gelen 5 alıyordu. Bizim güzel öğretmenimiz zaten herkesin ne durumda olduğunu biliyordu. Bu derslere gelen notlar, bizim yeteneğimizden çok, ne kadar "iyi" bir çocuk olup olmadığımızı yansıtıyordu.

4. sınıfa geldik, "iyi çocuk" olmak bu derslerden not almaya yetmez oldu. Müzik hocası notalardan bahsediyordu. Ağır terminolojiydi benim için notalar. 27 yaşıma geldim sol anahtarı nedir bilmem mesela. Onu, satırın başına koysak ne olur, koymasak ne olur anlayamadım yıllardır. Solden başka anahtarlar da var mıdır ortalıkta? Peki resimciye ne demeli? Yok perspektif yok sulu boya, yağlı boya. "Hocam ver pastelleri işte ya, yağlı boyayı babam yapıyor zaten evde, öğrenmesem de olur". Perspektifden anladığım zaten elektrik direklerinden ibaret. Hoca perspektif dediği anda başlıyordum kabloları döşemeye. En acısı da bedenci sanırım bunların içinde. Türk eğitimindeki militarizmin etkisiyle, uygun adım marşlar, sağaaaaaaaa dön, geriiiyeee dönler küçük beyinlere sokulmaya çalışır ya; ne de gereksiz bir aktivitedir. Bunda başarılı olursan, kariyerinin doruk noktasında, 29 Ekim kutlamalarında kule yapan adamlardan birisi oluyorsun mesela. Hayır, salak bir çocuk değildim. Sağımı solumu bilirdim yani. Ama gel gelelim, bu adam, sağa dön dediğinde heyecan yapıyordum yahu. Zaten kafa başka alemlerde, "Ooof bunlarla vakit öldürüyoruz, beden dersinin bitmesine sadece 45 dakika kaldı, ver işte top oynayalım hocam" diye kendini yiyip bitiriyorum. Geriye sağ tarafımdan dönsem ne olur yahu?

İlkokul öğretmenimiz melek gibi bir insandıysa da, kadıncağızın tüm sanat dallarında uzman olmasının imkanı yoktu. Yani, eğer içimizde ressam olmak isteyen biri varsa, ona yardımcı olacak kişi aslında resim öğretmeniydi. Ya da keman çalmak isteyen birinin elinden önce müzik öğretmeni tutacaktı. Peki, bütün bunlar bizim umrumuzda mıydı? Hayır. Biz sadece kendi öğretmenimizi istiyorduk. Varsın biz ressam, müzisyen, atlet olamayalım. Ama mutlu sınıfımızda, pekiyilerle dolu karnelerimizle, melek gibi öğretmenimizle beraber oturalım. Yan sınıftan 3 ressam çıkmış, 6 piyanist, 4 de sprinter. Bize ne? Biz mutluyuz. Ne sol anahtarı istiyoruz, ne de elektrik direkleri. Tek istediğimiz başımızı okşayıp bize bol bol "Aferin" diyen melek hocamız.

Konunun başlığıyla, benim şu ana kadar anlattıklarım arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıp telef olan okuyucularımızdan özür diliyorum. Gerçekten bir bağlantı var mı ben de bilmiyorum. Sivas maçından beri Galatasaray ile ilgili bir şeyler yazmak istiyordum ancak, inanın ki, Galatasaray'ın içinde bulunduğu durumun 'futbol' ile alakasını bulamıyorum. Sahadaki dizilişle, futbol anlayışıyla falan çözülecek bir sorun olduğuna da inanmıyorum. Geçen haftaya kadar inanıyordum mesela buna. Ancak 1 hafta geçti; ben de inanç kalmadı.

Bilen bilir, ben türk spor medyasını okumam; okusam da inanmam. Spor yazarlarımızın ise adını bile bilmem. Zaten Türkiye'de de yaşamadığım için onlarla televizyonda karşılaşmam falan da mümkün değil. Anlayacağınız bir güzel izole etmiş durumdayım kendimi dünyadaki en 'ucuz' mesleğin erbablarından. Gel gelelim, Galatasaray'ın sahadaki futbolundan ümidi kesince, "acaba sorun ne?" diye meraklandım açıkçası. Takımla ilgili türk medyasında ne kadar haber bulabildiysem okudum. Tabi ki bunların %90'ı yine uydurmaydı. Ancak, okuduğum şeylerin doğru olabileceğine inandığım %10'u bana tanıdık bir tablo çiziyordu.

Galatasaray'ın sorununu tek kelimeyle özetlemek mümkün: "Galatasaraylı futbolcu, Frank Rijkaard'ı istemiyor". Ama istemeyişinin sebebi, Rijkaard'ın kötü bir insan veya kötü bir hoca olması değil. Basitçe özetlemek gerekirse, Galatasaray'lı futbolcu" öğrenmek" istemiyor. Rijkaard gelip "sol anahtarı", "perspektif", "uygun adım"dan bahsetmeye başlayınca bizim futbolcunun başı ağrıyor. "Hocam ver topu oynayalım işte" diye düşünüyor. Hem seven, hem döven ilkokul öğretmenini, yani bir türk hoca istiyor. Kanat oyuncusu, belki de, kendisine verilen ofansif görevleri anlamış değil. "Eski hocamız iyi çocuk olup güzel savunma yaptığımda bana 5 veriyordu" diye düşünüyor. Sağ açık, "alan daralt" lafını duyunca "Bu ön liberonun işi" diye düşünüyor. Bizimkileri yeni terminoloji boğuyor, bu adam gitse de "Cevat Baba" gelse, ne güzel kafamızı okşayıp "Aferin" diyordu diyor.

Bizim futbolcu, sadece Rijkaard'tan değil, kaynağı kim olursa olsun öğrenmek istemiyor. Takıma pahalı yabancı futbolcu alınmasından memnun değil. Kewell 1o sene Premier Lig kariyeri yapmış, Dünya Kupası oynamış bir adam, "dur şundan iki hareket kapayım" demiyor. Tek düşüncesi "Bu adam sakat yatıyor, üstüne bir de para alıyor." Ona göre, sahada kendisinin yarısı kadar koşan bir adamın, kendisinin 2 katı para alması "adaletsizlik" ve tüm Galatasaray'lı futbolcular sahada koştukları metre üzerinden para almalı. Olimpik atletizm takımı kuruyoruz ya biz. Şu soruyu kendine sormuyor: "Acaba ben yarın sahada koşup mücadele etmeyi bıraksam, bana futbolcu demeye kaç şahit ister?" Ben Elano'yu, Kewell'ı geçtim; bu "koşmuyor ama çok para alıyor" yaftasını, zamanında Hagi'ye bile yapıştırmıştı bizim küçük kafalar.

Türk futbolcusu öğrenmemekte ısrar ediyor çünkü ona göre "şut", arada sırada kaleyi bulan, çok ender olarak da gol olan bir şeydir. Aynı şekilde "orta", ceza sahasına doğru şişirilen ve arada sırada forvetin kafasıyla buluşan bir olgudur. İstikrarlı şut, istikrarlı orta diye bir kurum yoktur. Ekvador'un 'muhteşem' altyapısından yetişmiş, Wigan'da kariyer yapmış Antonio Valencia'nın neden tüm ortaları adrese teslim diye düşünüyor mu acaba? Acaba çalışarak bu yeteneklerim gelişir mi diye merak ediyor mu? Tabi ki hayır. Bana istikrarlı şut atan ve orta yapan bir Türk futbolcusu ismi verebilir misiniz? Belki Nihat. Türk futbolcuların içerisinde en başarılı Avrupa kariyerinin onun yapmış olması tesadüf müdür peki?

Jo parti yapıyor, Gio çocuk gibi, Kewell sakat, Elano ruhsuz, Franco kötü, Nonda kalmalıydı, Baros disiplinsiz... Geçen hafta türk basınında karşılaştığım, Galatasaray'ın Türk futbolcularının ağzından yazılmış birkaç özlü söz. Peki Galatasaray'ın yabancıları dillense ne diyecekler? "Galatasaray'daki Türk futbolcuların hiçbiri şut atamıyor, pas veremiyor, taktik bilgileri yok; kalede Franco'dan harikalar yaratmasını, defansı Neill'in toparlamasını, orta sahayı Elano'nun yönetmesini ve forvette de Jo ve Baros'un golleri sıralamasını bekliyorlar. Tüm bunları beklerken takımın futboluna önerebildikleri tek şey ise: KOŞMAK!"

Türk futbolcusunun istediği yabancı oyuncu profiline en uygun isim "Bana pezeveng dedi!" mantalitesindeki Afrikalılar. Onların da, bizimkiler gibi, takımlarına önerebilecekleri tek şey var, o da koşmak. Onlar da Türkiye'yi kariyerlerinin doruk noktası olarak görüyorlar ve daha fazlasını öğrenmek gibi bir niyetleri yok. Onlar da Türk hocaları seviyorlar, takıma gelen yabancı hoca tarafından ilk postalanan adam oluyorlar. Tabi, haklarını yemeyelim, içlerinde Türkiye'yi bir basamak olarak kullananlar da oldu. Onlar da Avrupa'ya gitti, futbol oynadı. Bizimkiler memlekette kaldı, kendilerini eğlendirdi.

Türk futbolculara fazla yüklendin, yabancıların hiç mi suçu yok diyenler olacaktır. Yabancılara sorumluluk yüklemem için, önce onlara gerekli desteğin verildiğinden emin olmam gerekiyor. Türkiye gibi Avrupa'da eşi benzeri olmayan bir kültüre gelmiş, Avustralyalısına, Meksikalısına, Brezilyalısına kızmadan önce, bu takımın taraftarı olduğunu söyleyen, taraftara yalakalık sırası geldiğinde Galatasaraylılık edebiyatının ustaları kesilen adamlar ne yapıyor diye düşünmek gerekir. Eğer sizin takımınızın kaptanı, "Elano'ya pas vermeyenler çetesi"nin liderliğini yapıyor ve bu konu yüzünden yöneticilerler birbirine giriyorsa, kusura bakmayın ama ben Elano'ya kızamam. Bırakalım yabancı-Türk çatışmasını, takım içerisindeki Türk oyuncuların arasında bile birlik beraberlik yoksa ben kime çıkarayım reçeteyi.

Ne yalan söyleyeyim ben bu kültürü Galatasaray'a, Fatih Terim'in getirdiğine inanıyorum. Bunu da birkaç kez buraya yazdım. O, bu takımın başından gittiğinden beri "başarılı" olabilen tek hoca Lucescu, ki onun Türk futbolcusunu çözdüğünü ve pahalı yabancılardan uzak durarak başarı kazandığını söylememe gerek yok sanırım. Hele ki, bizim oyunculara bir şeyler öğretmek misyonuyla tekrar görev başına getirilen Feldkamp'ın başarısızlığını ve onun gidişini takiben Cevat Baba ile gelen şampiyonluğu düşünürsek, "öğrenmek istememe" hastalığının bir başka somut kanıtına daha ulaşabiliriz. Bunu söylerken de Cevat Güler'in teknik kapasitesini küçümsemek gibi bir niyetim yok. Ancak, bizim futbolculara çağ atlatacak bir teknik adam olmadığı da ortada.

Basın şimdiden Galatasaray'da bir sezon sonu operasyonundan bahsediyor. Bir takımda, bir sezonda kaç operasyon olur bilmiyorum ama Şampiyonlar Ligi'ne gidemeyecek Galatasaray'ın hangi bütçeyle operasyon yapacağını bana biri açıklasın bir zahmet. Bana göre yönetimin yapması gereken tek şey vizyon daraltmak. Bu sezon, olmayacak duaya amin diyerek, Galatasaray'a çağ atlatmak parolasıyla yola çıkan yönetim, bir an önce bu saçma amaçtan vazgeçsin. Eğer, federasyon, seneye yabancı sayısını tamamen serbest bırakmayı düşünmüyorsa, Frank Rijkaard ile sezon sonu yollarını ayırsın. Türk hocaların içerisinde en iyisi olduğuna inandığım Ersun Yanal ile de bir an önce görüşmelere başlasın. Nitekim, Rijkaard'ın (veya dünya üzerindeki hiç bir hocanın) bizimkilere hiçbir şey öğretme ihtimali yok ve piyasada, Galatasaray'ın şu anda elinde olanlardan daha iyi Türk oyuncu falan da yok.

Yukarıdaki paragraf ironik falan değil. Yapılması gerekenin gerçekten bu olduğuna inanıyorum. Çünkü, Türk futbolcusu sadece "mutlu" olduğu zaman başarılı. Mutlu olmaları için gerekenler ise başlarında bir Türk hoca olması, kimsenin onlara "kazma" olduklarını hatırlatmaması, takımda onlardan daha fazla para kazanan yabancılar olmaması, kimsenin "perspektif", "sol anahtarı" gibi terminoloji kullanmaması, sahada 150 pas hatası yapan ama çok koşan futbolcunun "aferin" alması. Tüm bu şartlar sağlandığında bizim futbolcumuz "mutlu" oluyor. Kendine güveni geliyor. Mutlu ve güveni yerine gelen futbolcular, takımda birlik beraberliği sağlayıp, bunun verdiği sinerji ile teknik yetersiziliklerine rağmen başarılı olabiliyorlar. Taktik, şut, pozisyon, alan, markaj... Tüm bunlar hikaye, hepsinin kafasından geçen tek şey var:

"Hocam ver topu oynayalım!"