29 Mart 2010 Pazartesi

Bir Şey Yapmalı

Haftasonu, iki çok sevdiğim takımı çalıştıran, çok sevdiğim iki teknik direktörün talihsiz maçlarına sahne oldu. İlk bakışta hem Wenger, hem de Rijkaard kaleci kurbanı olmuşlar gibi gözükse de acaba durum gerçekten bu muydu? Yani her iki teknik adam da herşeyi doğru yaptıkları 2 maçta, hesapta olmayan kaleci hataları yüzünden mi puan kaybetmişlerdi?

Oynanmakta olan bir derbi maçında, kendi kalecilerini yuhlayacak kadar kendinden geçmiş Ali Sami Yen tribünleri şüphesiz ki faturayı Leo Franco'ya kesmişti. O olmadı, Galatasaray'ın penaltısını vermeyen hakemdi sorumlu ya da takımın pas yapamayan orta sahası, belki de asıl sorumlu hayatımda gördüğüm en kötü futbolculardan birisi olduğuna kanaat getirdiğim Caner Erkin'di. Maalesef bunların hiçbirisi tatmin edici bir cevap vermiyor benim kafamdaki sorulara. Bana göre dün akşamki yenilginin tek sorumlusu vardı; o da Frank Rijkaard'tı.

"Kadromuz yetesiz, Rijkaard ne yapsın?" görüşünde bir çok insan var. Hatta ben de bunlardan biriyim. Evet, Galatasaray'ın elindeki orta saha oyuncuları ve kanat bekleri yetersiz. Bunu da bir kaç kere yazdım buraya. Ama kaçırdığımız nokta şu. Bu adamlar ne için yetersiz? Galatasaray'ın elindeki kadro, Frank Rijkaard'ın kafasındaki futbolu sahaya yansıtmak için mi yetersiz, yoksa ligi şampiyon bitirmek için mi?

Galatasaray'ın kadrosunun Türkiye Ligi için yetersiz olduğunu söylemek sanırım büyük şaşkınlık olur. Hele ki Bursaspor gibi bir mütevazi bir takımın lider olduğu bir ligden bahsediyorsak. Keza Galatasaray, geçmişte, bundan çok daha zayıf kadrolarla ligi şampiyon bitirmiş de bir takım. Yani kadro, ligi kazanmak için yeterli. Bunda anlaştık sanırım.

Diyelim ki diğer seçenek doğru. Yani Rijkaard, kendi kafasındaki futbolu oynatmak için yeterli metaryele sahip değil. Galatasaray'ın 2 orta saha, 2 de beke ihtiyacı var. Bir çok oyuncunun kendini geliştirmede problemleri var. Transferler de istenilen yerlere tam olarak oturmuş değil. Peki bunu anlamak için 8 ay yeterli bir süre mi? Daha geçen hafta "Boşluk" diye bir yazı yazdım. Yazıda, Trabzon maçı özelinde Galatasaray'ın sahada ne yaptığının bir anlatımı vardı. Özetle de takımın hücumu ve orta sahası arasındaki kopukluktan bahsediyordu. Ben bu tespiti bir futbol dahisi olduğum için yapmadım tabi ki. Galatasaray'ın orta sahadaki problemleri herkesin görebileceği düzeyde aşikardı. Bu, yaklaşık 6 aydır böyleydi. Galatasaray, 6 aydır pamuk ipliğine bağlı geliyordu. Hatta ip zaman zaman kopuyor, ya Keita ya da Arda Galatasaray'ı çakılmaktan kurtarıyordu. Dün, Fenerbahçe geldi; ipi tamamen koparttı. Galatasaray kendini nakavt halde buldu.

Yenilginin tek sorumlusu Rijkaard'tır diyorum ama bunu kendisi kötü hoca olduğu için veya kafasındaki oyun felsefesi yanlış olduğu için söylemiyorum. Bunu söylememin tek sebebi, Rijkaard'ın olmayacak duaya dün akşam "amin" demiş olması. O veya bu sebepten bir türlü "olmayan" taktiği ve dizilişi, "inat" veya "umut" uğruna, dün akşam tekrar sahaya sürmesi. Daha dün Eskişehir'de, Trabzon'da kaybeden anlayışı, tekrar ısıtıp Fenerbahçe'ye servis etmesi. 1 hafta içinde ne değişti de bu taktik, Fenerbahçe karşısında işe yaracaktı? Yoksa Rijkaard, geçen haftanın faturasını sadece Emre Güngör'e kesti de, onu değiştirince herşey düzelecek zannetti. Eh o zaman haftaya da kalede Aykut oynayacak yine geri kalan herşey aynı olacak.

"Boşluk"'ta 4-4-2'den bahsettim mesela ben. Bu öneri, bizim spor medyasının yaptığı içi boş taktik analizlerden biri değildi tabi. "Galatasaray 4-4-2 oynarsa başarılı olur" demiyordu. Tek söylemek istediği "Bir şey yapmalı" idi. Hani Moğollar'ın dediğinden. "Hocam ne olur bir şey yap da aynı maçı 4 haftada 3. kez oynayıp, kaybetmeyelim"di demek istediğim. En uçuk değişikliğe bile razıydım. Hani Rijkaard çıkıp "Bugün kalecisiz oynayacağız" dese bile "Oh farklı bir şey izleyecez" diyecek haldeydim. Yapmadı Hollandalı, yapamadı. İster "Sistemine sadık kaldı" deyin, ister "Rijkaard adam değil", sonuç pek de değişmiyor.

Alakasız bir soru sorayım size: Dünyanın gördüğü en başarılı teknik adamlardan birisi olan Alex Ferguson'un sistemi nedir?

Var mı bir cevabınız? Budur diyebileceğiniz bir kalıp?

Ferguson, Wenger ve Rijkaard'ın tam tersine, "takıma göre sistem" akımının bayraktarı bir adam. Bu anlamda Türkiye'nin Ferguson'u da Lucescu idi. Oyuncuları, onların güçlü yönlerini kullanacak şekilde sahaya dizerek sonuca gitme işini dünyada en iyi yapan adam Ferguson'dur bana göre. Öyle ki, Man Utd her sezona çalkantılı başlar, sonra bir anda vites büyültür. Ferguson önce dener, sonra bir anda sonuç almaya başlar. Maç içinde bile böyledir bu. Man Utd, ilk yarı sahada yoktur; ikinci yarı çıkar 4 gol atar.

Ferguson ve Lucescu gibi hocaları en iyi tanımlayan kelime "Pragmatik"tir bence. Futboldaki pragmatizm, illa ki, Mustafa Denizli'ninki gibi, günü kurtarmaya yönelik olmak zorunda değildir. Ya da bir hocaya pragmatik demek onu "sistemsiz" olarak tanımlamak değildir. Fergie'nin pragmatizminin temelinde "koşullara ayak uydurabilme yetisi" yatar. Ronaldo ve Tevez'den boşalan yeri Valencia ve Park gibi adamlarla doldurabilmesidir Fergie'yi büyük yapan.

Yanlış anlaşılmasın Fergie-Rijkaard kıyaslaması yapıyor değilim. Sadece Rijkaard'tan yapmasını istediğim şeyi, mükemmel bir şekilde yaptığı için Alex Ferguson'u örnek vermek istedim. Hollandalı geleli 8 ay oldu ve eminim ki takımdaki oyuncuları benden bin kat daha iyi tanıyor. Yine bu 8 ayda da kafasındaki şablona bu adamların oturmayacağını anlamış olmalı. Yarın oturup 7 maçlık bir "pragmatik acil eylem planı" yapmak zorunda. Takım, Avrupa Ligi ve Türkiye Kupası'nı aynı sebepten dolayı kaybetti; haklarını yemeyelim Galatasaray taraftarı mükemmel bir sınav verdi. Basının tüm gazına rağmen camia birliğini bozmadı. Dünkü maçtan sonra şampiyonluk bile gitmiş olabilir. Elde kalan tek şey Şampiyonlar Ligi bileti belki. Bu noktada Rijkaard'ın "sistem"ine 2 ay ara vermesi gerekiyor. Sezon sonunda, yönetimle oturup gerekli değişikliklerin yapılıp yapılamayacağını tartışır. Hatta, yönetim "yapamayız" derse istifayı bile basar. Ancak, kendisinin ve Galatasaray takımının, taraftara borcu var. Şampiyonluk borcu değil, kupa borcu değil. "Biz denedik; olmadı" diyebilme borcu. Mayıs ayı geldiğinde taraftar "Aynı maçı tam 15 kere kaybettik" demek istemiyor; teknik adamının ve futbolcusunun, sahadaki soruna, en azından müdahele ettiğini görmek istiyor. Bu müdahalenin sonucu ne olursa olsun..

1 yorum:

  1. ellerine sağlık, bu maç ile ilgili bloglarda okuduğum en net yazıydı bu...

    YanıtlaSil