31 Mart 2010 Çarşamba

Top Benim Abi Oynatmıyorum

'Topla oynama oranı' ilginç bir istatistiktir. Eğer topla oynama oranı yüksek olan takım her maçı kazansaydı, Fatih Terim'in ikinci dönemindeki Galatasaray, Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırırdı. Dün gibi aklımda Olimpiyat Stadı'nda oynanan, 70 dakika topa hakim olup hiç bir şey üretilmeyen maçlar. Neyse konumuz bu değil. 'Topla oynama oranı'nın yanıltıcı doğasını en iyi bilen takım, sanırım Barcelona'dır. Geçen sene 180 dakikasında %70'in üzerinde topa hakim oldukları eşleşmede az daha Chelsea'ye eleniyorlardı. Bu olsaydı, sanırım dünya futbol tarihinin en çok topla oynayıp buna rağmen kaybeden takımı olacaklardı. Gerçi konumuz bu da değil. Konumuz, tahmin edeceğiniz üzere Arsenal - Barcelona maçı.

Evet; 'topla oynama oranı' yanıltıcı bir istatistik. Ancak, bu akşam değil. Yazıya bu orandan bahsederek girdim çünkü bu akşamki maç, bu istatistiğin, maçın skorunu direk etkileceği bir karşılaşma olacak. Daha doğrusu Arsenal'in, Barcelona'ya ait olan topu, oyunun ne kadarında ayağına alabileceğinin skoru belirleyeceği bir maç bu; üstelik Fabregas'sız bir orta sahayla. (Kaptanın durumu maçtan hemen önce yapılacak kontrolden sonra kesinlik kazanacak) Diyebilirsiniz ki, 'Barcelona'da da Iniesta yok'; ama orta sahasında Messi ve Xavi'nin oynadığı bir takımı 'eksik' olarak nitelendirmeyi reddediyorum, izninizle. Fabregas'ın yokluğu Arsenal için çok büyük bir handikap olacak. Daha büyük handikap ise onun yerine oynayacak adamın Denilson oluşu. Wenger'in orta sahada kendisine görev vermesi ciddi anlamda intihar olacak, ki benim gönlümden geçen Denilson'un kendi kalesine 6 gol filan atması. Böylece, Peter Hill-Wood, maçtan sonra sözleşmesini yırtar da ben de kurtulmuş olurum.

Tekrar 'topla oynama oranı'na dönelim. Bildiğimiz gibi, Arsenal ve Barca'nın oyun felsefeleri birbirlerine oldukça benziyor. Her iki takımın hucümu da orta sahada topun hakimiyeti ve yoğun pas trafiğine dayanırken, savunmaları orta sahada boşluk bırakmayarak rakibi sıkıştırmak üzerine kurulu. Bu da demek oluyor ki, her iki takım da hem hücumunu, hem de savunmasını orta sahada yapıyor. Ne Barca'yı, ne de Arsenal'i geriye yaslanıp rakibi beklerken görmeniz mümkün değil. Zaten bu akşamki maçı, tarafsız bir adam için bir orgazma çevirecek olan da bu gerçek. Hani akşam 9-6 gibi bir skor görsem zerre şaşırmayacağım.

Oyun felsefesi bu kadar orta sahaya dayalı iki takımdan Barcelona, şu an Avrupa'nın en iyi takımı çünkü Messi, Xavi ve İniesta gibi "Siz çok güçlü oldunuz!" tadında üç oyuncuyu kadrolarında bulundurmaktalar. Arsenal, aynı oyunu daha mütevazi adamlarla oynamaya çalışıyor. Ancak şahsi görüşüm, orta sahaları bir kenara koyduğunuzda, iki takım arasında bir denge olduğu. Mesela defans dörtlülerinden bahsedeceksek, ben sabah akşam Arsenal'inkini alırım, halı saha maçına gidecek filan olsam. Hatta daha da ileri gider, sakat da olsa, Van Persie'yi de 'küçük maçların büyük adamı' İbrahimoviç'in önünde tercih ederim. Kaleye de kendim geçerim ki, iki takımın birbirinden rezil iki kalecisine, bırakın Şampiyonlar Ligi çeyrek finalindeki takımın kalesini, cumaya giderken dükkan bile emanet etmem.

Belki benim iyimserliğimden, belki de harbiden, birbirine denk görünen iki kadronun orta sahaları arasındaki fark, bu akşam Cesc oynamazsa, çok tehlikeli bir şekilde Barça lehine açılacak. Hatta Wenger, yine Denilson'da ısrar ederse görün şenliği. Bu maçta Arsenal'in, orta sahada topun kıymetini bilmesi hayati önem taşıyor. Bu sene topsuz oyununu geliştirmiş olsa da, takım henüz dünyanın en iyi topla oynayan takımına karşı kontrol oyunu oynayacak seviyede değil. Fabregas'ın yokluğunda, orta sahada sadece Diaby ile oyun kurmaya kalkacak Arsenal'in kaybettiği toplar, Barça'nın dalga dalga gelen ataklarının üzerinde sörf yapar gibi kayan bir Messi görmemizi sağlayabilir. Wenger'in, Messi için özel önlem alacağını sanmıyorum. Ancak kendisinin dünya üzerindeki herhangi bir sol bek ile yalnız bırakılması, o sol bekin anasına küfretmekten daha ağır bir hakaret herhalde. Bu noktada Song ve Arshavin'in 90 dakika boyunca Clichy'e yardım etmeleri çok önemli bir hal alıyor. Hatta Sagna da gelsin sol bekte oynasın, nitekim sağdaki Henry bizim oğlan, nasıl olsa o Arsenal'e yamuk yapmaz.

Arsenal, topu ayağına almayı başardığı takdirde, normal şartlarda fazlasıyla savurgan olan hücumunu da daha efektif hale getirmek zorunda bugün. Özellikle son 1 aydır, her ayağına gelen topu dağlara taşlara gömen Arshavin'in, ciddi anlamda kendine çeki düzen vermesi lazım. Fabregas'ın oynamaması halinde takımın tüm hucümu Arshavin ve Nasri'nin omuzlarına yüklecek ki, Barcelona'nın yumuşak karnı Abidal'a karşı oynacak Nasri'nin de maçı kaderine etki etme şansı var. Bu noktada, hakkında genelde olumsuz konuştuğum Bendtner'e de değinmek istiyorum. Premier Lig'deki haddinden fazla sert savunmalarla boğuşmaya iyice alışan Danimarkalı, bu akşam karşısında nispeten daha yumuşak bir stoper ikilisi bulacak. Eğer, gününde olur da, Barca ceza sahasında bir fiziksel üstünlük kurarsa, takımın topu ilerde tutması açısından çok yararlı olur. Kendisinin oynacağı iyi bir 'target man' oyunu, orta sahada alan daraltma işini mükemmele yakın yapan Barca göbeğini hızlı bir şekilde aşmak isteyecek Arsenal'e önemli bir alternatif yaratır.

Bendtner'in fiziksel üstünlüğünden bahsetmişken, Arsenal'in bu akşamki yegane avantajının İngiliz takımlarının İspanyollara sert gelmesi olduğunu söylemem gerekir. İspanya liglerinde oynanan, hakemlerin en ufak bir temasa izin vermediği, son derece yumuşak futbola alışkın Barca'lılar geçen sene Chelsea'nin oynadığı fiziksel futbol karşısında oldukça zorlanmışlardı. Tabi ki Premier Lig'in en yumuşak 2. kulübü olan Arsenal, Barça karşısında, Chelsea kadar fiziksel üstünlüğe sahip olamacayacak ancak yine de bu maça özel olarak biraz daha sert oynamaları beni şaşırtmaz. Bu noktada, geçen sene Şampiyonlar Ligi Finali'ni de yöneten hakem Massimo Bussacca'nın performansı da önemli bir hal alıyor tabi. Umarım yarınki maç yazısında hakem lafı hiç geçmez.

Dün akşamki, 'mantıksız' Bayern-Manu maçının aksine bu maçın nasıl gelişeceğini şimdiden gözlerimizin önüne getirebiliyoruz. Her iki takım da oyun felsefelerine sıkı sıkıya bağlı olduğundan maçın taktiksel analizini yapmak nispeten kolay. Hatta, daha ileri gidip 'topla oynama oranı yüksek olanın kazanacağı maç' bile diyebilirim. Umarım da yanılırım.

It's Not Logical

Bayern Münih - Man Utd maçını Mr. Spock ile beraber izledik. Maç sırasında bir pozisyon sonrası "It's not logical" dedi bizimkisi. Dedim, "Spock, sizin ırkınız futboldan anlamıyor; allah aşkına bir sus! Vulcan takımlarının Avrupa'daki durumu ortada." Neden böyle sert çıktım bilmiyorum ama Spock biraz bozuldu bu sözlere. Sonra sessiz sessiz maçımızı izledik. Sessizlik beni düşünmeye sevk etti. Düşününce farkına vardım ki, izlediğimiz maç harbiden mantıklı değildi. Spock haklıydı. Gönlünü almak için hemen mutfağa gittim çay yaptım.

Ben bu satırlarda Man Utd'ı "şanslı" olarak tanımladıkça biliyorum ki bloga tahammül edebilen az sayıdaki Man Utd'lı okurun sinirlerini bozuyorum. Bu kura çekildiğinde 99'daki finalin tarihin en şanslı Şampiyonlar Ligi finali olduğundan dem vurmuş, daha dün, bu sezon rakipler tarafından 11 gol hediye edilen Man Utd'ın şansından bahsetmiştim. Dünkü maç öyle bir başladı ki United'ın, Fenerbahçe'nin Ali Sami Yen'deki balından daha fazlasına sahip olduğunu bile düşündüm bir ara. Evet, o derece ballıydı bu takım. Maçın ilk 62 saniyesinde önce gidip rakibe gereksiz bir faul yapan, sebep olduğu frikikte de ayağı kayıp adamını bomboş bırakan DeMichelis'i başka nasıl açıklayacaksınız? Man Utd golü bulduğunda topun oyunda kaldığı süre 12 saniyeydi. Şans işte bu. Çünkü "It's not logical".

Kaçırılmaması gereken nokta Manu'ya şanslı derken "Tüm maçlarını şansla kazanıyorlar" demek istemediğim. Futbolda her takımın az ya da çok şansa ihtiyacı var. Man Utd da bu şans faktöründen bol bol yararlanan bir takım. Yani "şanslı" demek, "kötü" demek değil. Yalnızca "şanslı" demek. Ayağına geldi mi kullanacaksın bunu.

Dün Manu golü erken bulunca "İkinci bir Milan vakası geliyor; Man Utd bir 3 gol daha atar", dedim Spock'a. O da "It's not sweet" dedi. Çayına iki şeker attım; maça döndüm. Bayern'in yüklendiği, Manu'nun da kontralardan gol bulduğu bir maç beklentisiyle izlemeye başladım. Ancak mantıklı olmayan bir şey daha vardı maçta. Bu bahsettiklerimin ikisi de olmuyordu. Ne en az 2 gole ihtiyacı olan Bayern, tempoyu arttırıp rakibin üzerine gidiyordu; ne de Man Utd, her zamanki efektif oyununu oynayıp tehlike yaratabiliyordu.

Bayern Münih'in rakibin üzerine gidemeyişinde Robben ve Sweinsteiger'in yokluğu büyük rol oynadı tabi ki. Takımın en yaratıcı 2 adamı olmadan, Bayern orta sahası oldukça sıradan bir hal aldı. Sahada yaratıcı bir tek Ribery kaldı ki, o da sadece kendisine oynayan bir arkadaş. Manu savunmasını kendi başına yarıp gol atmanın hayalleriyle yaşıyor. Bunların üzerine, Van Gaal'in Klose ve Gomez'i yanında oturtup forvete 'Dirk Kuyt'un Almanya şubesi' Olic'i koyma tercihi de eklenince Bayern'in gol atması imkansız gibi gözüküyordu. Olic, polen toplayacağım diye kendini paralayıp, bal yapma mevsimi geldiğinde yorulan bir arıya benziyor. Sahada sürekli mücadele halinde, ancak Bayern atağa kalktığında ya yanlış pozisyon alıyor ya da tamamen alakasız bir yerde yakalanıyor. Bayern'in ikinci golüne dikkat ederseniz, Mario Gomez topla bindirirken Olic'in ceza sahası içerisinde olması gerektiğini görürsünüz. Olic'in yanlış tercih yapıp, sağ açıkta beklemesinin golü atmasına neden olması ise bu maçla ilgili mantıksız olan şeylerden sadece birisi.

Spock'ın, "It's not logical" lafının altında yatan asıl neden ise hiç kuşkusuz Man Utd'ın oynadığı 2. yarıydı. Son dönemde gördüğüm en şanssız Man Utd performansıydı ikinci 45 dakika. Sürekli olarak "ballı" diye nitelendirdiğimiz bu takımın böylesine talihsiz bir maç oynaması tabi ki mantıksızdı. Ancak, ikinci yarının tam ortasında Alex Ferguson'un yaptığı bir hamle sanki Man Utd'ın düzenini asıl bozan şeydi gibi geldi bana. Takımın çok fazla top kaptırdığının farkında olan Fergie belli ki ileride top tutma özelliğinden yararlanmak için Berbatov'u oyuna almak istedi. Bu değişikliği yaparken bana çok "mantıksız" gelen bir hamleyle Carrick'i dışarı aldı ve klasik 4-4-2'ye döndü. Açık söylemek gerekirse, deplasmanda 1-0 önde giden ve rakibe hiçbir pozisyon vermeyen United açısından pek de akla yatmayan bir değişiklikti bu. Öyle ki, dünkü maç 90 değil 190 dakika oynansa sanki Bayern gol atamayacakmış gibiydi.

Ferguson'un bu değişikliği, resmen United için şanssızlıklar silsilesinin başlamasına neden oldu. Önce Van Gaal uyandı ve elindeki forvetleri sahaya atıverdi. Sonra Vidic'in kafası direkte patladı. Sonra Ribery'nin vurduğu son derece sıradan bir frikik baraj üzerinde zeybek oynayan Rooney'e çarpıp gol oldu. Son dakikada ise hem Rooney sakatlandı, hem de karambolden Olic bir gol daha buldu. Ferguson'un değişikliği resmen domino taşlarının ilkini deviren hamle gibiydi. Neden böyle bir değişiklik yaptı; Bayern'e bir gol daha atıp turu burda geçmek mi istedi yoksa Berbatov'un küçük maçların adamı olduğunu falan mı unuttu hiç anlamadım. Spock da anlamadı. Mantıksız!

Son olarak bana ilginç gelen bir olaydan daha bahsedeyim. Man Utd'ın en çok maruz kaldığı eleştiri "tek kişilik takım" yakıştırması. Rooney olmadan zorlandıkları aşikar ancak tek kişilik bir takımın Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi'nde zirveye oynuyor olması bana pek mümkün gözükmüyor. Yani ben bu yakıştırmaya pek katılmıyorum. Ancak Rooney'in takım için ne kadar önemli olduğu aşikar. Dün Manu'nun yediği ikinci golde de bu adeta kanıtlandı. Gomes ile girdiği ikili mücadelede yere ters basan Rooney acı içerisinde yere düşerken, sahadaki diğer 10 Man Utd'lı futbolcu, adeta onu dehşet içinde izliyordu. Bu bir anlık "Eyvah! Rooney!" dalgınlığı tüm Manu savunmasının konsantresini kaybetmesine, Mario Gomes'in kaybettiği topu herkesin birbirine bırakmasına neden oldu. Bu dalgınlıktan da yanlış pozisyon almış durumda olan Olic yararlandı ve Manu'ya mantıksız bir gol daha attı. Böylece garip olayların birbirini takip ettiği bir maçı sonuçlandırmış oldu. Bu sonuç, Old Trafford'taki maçı biraz daha heyecanlı hala getirmiş olsa da ben Bayern'i, İngiltere'den sonuç alarak dönerken göremiyorum. Ama tabi bir başka "mantıksız" maçı haftaya Old Trafford'ta da izlersek o zaman her şey olabilir gibi.

30 Mart 2010 Salı

Drogba vs Own Goal

Drogba'yı nasıl bilirsiniz bilmem. Ben kendisinin Mourinho dönemindeki oyununa hastaydım. O dönem bitti; Drogba'da yavaştan düşüşe geçti. Hele ki geçen sene sahada futbol oynamak hariç her türlü işi yapan bir adam halindeydi. Bu sene tekrar eski günlerine yakın bir performansla oynayan adamımız, Premier Lig gol krallığı yarışında hayatının sezonunu yaşayan Rooney'in sadece 2 gol arkasında ikinci sırada.

Hafta sonu Chelsea, Aston Villa'yı komik bir skorla devirirken, Drogba kenarda oturuyordu. İşin ilginç olanı Chelsea'nin, bu sezon Drogba'sız attığı ilk 7 değildi bu. Kendisi Afrika Kupası'ndayken Chelsea, Sunderland'e de 7 atmıştı. Bu skorlarında yardımıyla, Chelsea'nin Drogba'sız oynadığı 6 maçtaki gol sayısı 25'e çıkıp, 4,2 gibi abuk bir ortalamaya vuruyor. Bu sayılar sadece bir tesadüften mi ibaret, yoksa Drogba ile gol sayısı arasında negatif bir korelasyon mu var tartışılır. Benim tek söyleyebileceğim kendisinin Anelka'yı kuruttuğu. Sanki onun yokluğunda Chelsea, daha akıcı bir futbol oynuyormuş gibi geliyor bana. Yine de kesin sonuca varmak için daha fazla veri lazım tabi.

İstatistik demişken Martin O'Neill'ın o meşhur istatistiğinden bahsetmeden olmaz. Nedir bu Mart ayından çektiği O'Neill'in anlamadım gitti. Tamam, bu sezon şeytanın bacağını kırdı ve Mart ayında maç kazandı yönetimindeki Villa. Ancak genel olarak baktığımızda, ligin dibindeki 4 takıma karşı yapılan 4 maçta 3 beraberlik görüyoruz. Üstelik Mart ayı Chelsea karşısındaki utanç verici skorla kapandı. Villa Mart ayında, önceki 4 ayda yediği gollerin toplamı kadar gol yedi. Geçen sene gibi, bu sene de Şampiyonlar Ligi umutlarını bu aya gömmüş oldular böylece. Artık 4. seneye geldiğimize göre O'Neill'in takımında bir sezon ortası problemi olduğundan bahsedebiliriz.

Hazır sayılarla kafayı bozmuşken, bir de Man Utd'tan bahsedeyim. Hafta sonu Man Utd, Bolton'u 4 golle geçerken, Rooney'den sonraki 2 golcüsü iş başındaydı. 11 golle Man Utd kadrosunun en golcü 3. ismi olan Own Goal perdeyi açarken, onu 2 golle takip eden Berbatov bu sezonki toplam gol sayısını 13'e çıkardı. Bu istatistiğe bakınca Man Utd'ın 30 milyon pound ödediği Berbatov'dan resmen kazık yediğini görüyoruz. Nitekim, parası rakipler tarafından ödenen Own Goal neredeyse aynı gol sayısına ulaşmış durumda. Yazın mutlaka talipleri çıkacaktır Own Goal'ün. Resmen kelepir adam.

Olmayacak...

Yaklaşık 1.5 yıldır evime gazete alan ve okuyan biri değilim. Öncesinde de çok sıkı bir gazete takipçisi değildim. Kısacası tek haber kaynaklarım Tv, internet ve dergiler. Ama haberi nereden okursam okuyayım, inandırıcılığı ve güvenilirliği her zaman benim için ön plandadır. Türk gazetelerinde de güven eşiği artık çok düşük olduğu ve genelinde manipülasyon amaçlı olduğu için, onlardan uzak durmaya çalışıyorum. Ama...

Bu kısa ve gereksiz girişin ardından bu sabaha gelmek istiyorum. Sabahları Tv'de sektirmeden takip ettiğim programlardan biri NTV Spor'da yayınlanan Spor Servisi'dir. Bu program sayesinde her sabah, gazetelerin spor sayfalarını da hakim olabiliyorum. Bu sabahki programda ise konu genel olarak ve de klasik olarak, gazetelerdeki Galatasaray başlıklı operasyon haberleriydi. Tabi ki hepsinin doğru olduğunu varsaymak gibi bir kafa yapısında değilim, bunu yazının ilk paragrafında da belirttim, ama yazılanlar o kadar tanıdık ki...

Sene başından beri hem Galatasaray'da hem Türk futbolunda hem de altyapı mentalitemizde değişikler olmasını(olacağını) umut eden, oluşturulacak istikrarla hem futbol kalitesinin artacağını hem de başarıların uzun vadede geleceğini hayal eden yazılar yazdım, yazdık. Şu anda geldiğimiz noktaya baktığımızda gerçekten de "hayal" kurduğumu, kendi kendime masal anlattığımı fark ediyorum. Peki böyle düşünmeme neden olanlar ne?

- Yönetim:

Türkiye'de profesyonel yönetici yok, sadece bireylerin yönetimiyle işliyor, herkes kendi çıkarını düşünüyor vs. demeye tekrar tekrar gerek yok herhalde. Haftasonu Adnan Polat yeniden başkanlığa seçildi. İlk aşamada istikrar açısından sevindiğim bir olaydı, ama orta çağ kliseleri kafasındaki yöneticiler, Fenerbahçe mağlubiyetiyle beraber dişlerini yine çıkarmış gibiler. Kişisel çıkarları için Galatasaray'lılara cennetten arsa da satmaya başladılar. Onlar için önemli olan, iyi ve faydalı olandan önce Türk'lük aracıyla kişisel çıkarlarını gerçekleştirmek...

Sonuç olarak saçmalamanın ilk ayağı, "Messi süper futbolcu yeaa" diyebilecek kadar dünya futbolundaki gelişmelere hakim olan yöneticilerden başladı.

- Skolastik Düşüncenin Son Temsilcileri: Eski Galatasaray'lı futbolcular:

Önce "oh be gittiler dedik, sonra Ne İstiyor Bu Adamlar dedik. Şimdi de yazılarıyla, tv yorumlarıyla kazın 2. ayağını oluşturuyorlar. Artık onların da isimlerini vermeye gerek yok. Nasıl kurtulacağız diye de sormayacağım, çünkü kurtulamayacağız... İşin daha da kötü tarafı, aynı adamlar zamanında "Türk" teknik adamların da başlarını yediler, bugün Ukrayna'da kendisine tapılan Lucescu'nun da. Bir futbolcu aklını sahada oynayacağı futbol için kullanmalı, taktik veya idman içeriği için değil gerçeğini değiştirmeyi ilke edinmiş "futbolcu"larımıza bu amaçlarında başarılar diliyorum...

- Mevcut Galatasaray kadrosunda yer alan, sahada topa "sadece" vuran adamlar:

Yine bugünkü gazeleterden birinde Galatasaray'lı beş futbolcunun Rijkaard hakkındaki yorumlarına yer verilmiş. Futbolcular verilen taktiği anlamamış. Rijkaard pres yapmadan başlayın demiş, bizimkiler sallamamış ve presle başlamışlar. Sonuç; maçın sonlarına doğru güçten düşen ve devamlı yerini kaybeden, şuursuzca koşan "futbolcu"lar. Kıssadan hisse; artık 90 dakika pres değil, top bölgesinde ya da sahanın belirlenen alanlarında presler ve çoğalmalar.
Elano sol kanatta başlayacak demiş Rijkaard, ama Elano hayatında hiç sol kanat oynamış mı? Bunu söylediği "iddia" edilen beş futbolcuya Dunga'nın telefon numarasını buradan vermek isterdim, ama kendisi bana kızabilir. O yüzden yazmayayım. Eğer isterlerse mail atsınlar, veririm.

Son olarak, bu konuda M. Demirkol şöyle bir yorum yaptı: Madem hocayı takmayacaksın, pres yapacaksın, kafana göre taktik uygulayacaksın. O zaman neden golden sonra prese başlamadın, defansı öne çekip daha fazla önde basmaya çalışmadın, neden insiyatif almadın. Sanırım bu soruları da, onlara akıl veren Hakan&Hakan ve Hasan abilerine vs. sormaları lazım.
Rijkaard'ın maç sonrası basın toplantısında dediği gibi, futbolcunun biraz akıllı olması lazım...

Neyse Ben M. Topal ve Mustafa Sarp'a, Suat Kaya'nın ve Fleurquin'in maç kasetlerini içeren bir paket hazırlayıp yolladım, ellerine geçince bir izlesinler bakalım. Sınırlı yetenek, zekayla ne hallere gelebiliyor.

- O Gitsin Bu Gelsin:

Artık sorun Rijkaard'ın uyguladığı felsefe, taktik vs. değil. Önlem alıp almaması da değil. O gitsin bir Türk gelsin, Bülent Korkmaz'da kendimizi iyi tatmin edemedik. Abdullah Avcı gelsin de, "büyük takım görmemiş adam getirdiniz, Avrupa görmemiş adam getirdiniz, vizyonu dar adam getirdiniz vs. diyerek tatmin olalım. Parayla yeterince tatmin olamıyoruz çünkü", diyen "adamlar" tatmin olsun.

Yazdıkça daha fazla boşa kürek çektiğimizi anlıyor ve sinirleniyorum. O yüzden şimdilik bu kadar yeter. Bu arada, yabancı basında Rijkaard'a budist olduğu için, budist felsefesiyle olaylara bakıyormuş ve sorunların kendi kendisine çözülmesini benimsemiş. Hiddink de ateist. Aman unutmayın, bir kenara yazın. Tatmin olacağınız zaman kullanabilirsiniz...

29 Mart 2010 Pazartesi

Bir Şey Yapmalı

Haftasonu, iki çok sevdiğim takımı çalıştıran, çok sevdiğim iki teknik direktörün talihsiz maçlarına sahne oldu. İlk bakışta hem Wenger, hem de Rijkaard kaleci kurbanı olmuşlar gibi gözükse de acaba durum gerçekten bu muydu? Yani her iki teknik adam da herşeyi doğru yaptıkları 2 maçta, hesapta olmayan kaleci hataları yüzünden mi puan kaybetmişlerdi?

Oynanmakta olan bir derbi maçında, kendi kalecilerini yuhlayacak kadar kendinden geçmiş Ali Sami Yen tribünleri şüphesiz ki faturayı Leo Franco'ya kesmişti. O olmadı, Galatasaray'ın penaltısını vermeyen hakemdi sorumlu ya da takımın pas yapamayan orta sahası, belki de asıl sorumlu hayatımda gördüğüm en kötü futbolculardan birisi olduğuna kanaat getirdiğim Caner Erkin'di. Maalesef bunların hiçbirisi tatmin edici bir cevap vermiyor benim kafamdaki sorulara. Bana göre dün akşamki yenilginin tek sorumlusu vardı; o da Frank Rijkaard'tı.

"Kadromuz yetesiz, Rijkaard ne yapsın?" görüşünde bir çok insan var. Hatta ben de bunlardan biriyim. Evet, Galatasaray'ın elindeki orta saha oyuncuları ve kanat bekleri yetersiz. Bunu da bir kaç kere yazdım buraya. Ama kaçırdığımız nokta şu. Bu adamlar ne için yetersiz? Galatasaray'ın elindeki kadro, Frank Rijkaard'ın kafasındaki futbolu sahaya yansıtmak için mi yetersiz, yoksa ligi şampiyon bitirmek için mi?

Galatasaray'ın kadrosunun Türkiye Ligi için yetersiz olduğunu söylemek sanırım büyük şaşkınlık olur. Hele ki Bursaspor gibi bir mütevazi bir takımın lider olduğu bir ligden bahsediyorsak. Keza Galatasaray, geçmişte, bundan çok daha zayıf kadrolarla ligi şampiyon bitirmiş de bir takım. Yani kadro, ligi kazanmak için yeterli. Bunda anlaştık sanırım.

Diyelim ki diğer seçenek doğru. Yani Rijkaard, kendi kafasındaki futbolu oynatmak için yeterli metaryele sahip değil. Galatasaray'ın 2 orta saha, 2 de beke ihtiyacı var. Bir çok oyuncunun kendini geliştirmede problemleri var. Transferler de istenilen yerlere tam olarak oturmuş değil. Peki bunu anlamak için 8 ay yeterli bir süre mi? Daha geçen hafta "Boşluk" diye bir yazı yazdım. Yazıda, Trabzon maçı özelinde Galatasaray'ın sahada ne yaptığının bir anlatımı vardı. Özetle de takımın hücumu ve orta sahası arasındaki kopukluktan bahsediyordu. Ben bu tespiti bir futbol dahisi olduğum için yapmadım tabi ki. Galatasaray'ın orta sahadaki problemleri herkesin görebileceği düzeyde aşikardı. Bu, yaklaşık 6 aydır böyleydi. Galatasaray, 6 aydır pamuk ipliğine bağlı geliyordu. Hatta ip zaman zaman kopuyor, ya Keita ya da Arda Galatasaray'ı çakılmaktan kurtarıyordu. Dün, Fenerbahçe geldi; ipi tamamen koparttı. Galatasaray kendini nakavt halde buldu.

Yenilginin tek sorumlusu Rijkaard'tır diyorum ama bunu kendisi kötü hoca olduğu için veya kafasındaki oyun felsefesi yanlış olduğu için söylemiyorum. Bunu söylememin tek sebebi, Rijkaard'ın olmayacak duaya dün akşam "amin" demiş olması. O veya bu sebepten bir türlü "olmayan" taktiği ve dizilişi, "inat" veya "umut" uğruna, dün akşam tekrar sahaya sürmesi. Daha dün Eskişehir'de, Trabzon'da kaybeden anlayışı, tekrar ısıtıp Fenerbahçe'ye servis etmesi. 1 hafta içinde ne değişti de bu taktik, Fenerbahçe karşısında işe yaracaktı? Yoksa Rijkaard, geçen haftanın faturasını sadece Emre Güngör'e kesti de, onu değiştirince herşey düzelecek zannetti. Eh o zaman haftaya da kalede Aykut oynayacak yine geri kalan herşey aynı olacak.

"Boşluk"'ta 4-4-2'den bahsettim mesela ben. Bu öneri, bizim spor medyasının yaptığı içi boş taktik analizlerden biri değildi tabi. "Galatasaray 4-4-2 oynarsa başarılı olur" demiyordu. Tek söylemek istediği "Bir şey yapmalı" idi. Hani Moğollar'ın dediğinden. "Hocam ne olur bir şey yap da aynı maçı 4 haftada 3. kez oynayıp, kaybetmeyelim"di demek istediğim. En uçuk değişikliğe bile razıydım. Hani Rijkaard çıkıp "Bugün kalecisiz oynayacağız" dese bile "Oh farklı bir şey izleyecez" diyecek haldeydim. Yapmadı Hollandalı, yapamadı. İster "Sistemine sadık kaldı" deyin, ister "Rijkaard adam değil", sonuç pek de değişmiyor.

Alakasız bir soru sorayım size: Dünyanın gördüğü en başarılı teknik adamlardan birisi olan Alex Ferguson'un sistemi nedir?

Var mı bir cevabınız? Budur diyebileceğiniz bir kalıp?

Ferguson, Wenger ve Rijkaard'ın tam tersine, "takıma göre sistem" akımının bayraktarı bir adam. Bu anlamda Türkiye'nin Ferguson'u da Lucescu idi. Oyuncuları, onların güçlü yönlerini kullanacak şekilde sahaya dizerek sonuca gitme işini dünyada en iyi yapan adam Ferguson'dur bana göre. Öyle ki, Man Utd her sezona çalkantılı başlar, sonra bir anda vites büyültür. Ferguson önce dener, sonra bir anda sonuç almaya başlar. Maç içinde bile böyledir bu. Man Utd, ilk yarı sahada yoktur; ikinci yarı çıkar 4 gol atar.

Ferguson ve Lucescu gibi hocaları en iyi tanımlayan kelime "Pragmatik"tir bence. Futboldaki pragmatizm, illa ki, Mustafa Denizli'ninki gibi, günü kurtarmaya yönelik olmak zorunda değildir. Ya da bir hocaya pragmatik demek onu "sistemsiz" olarak tanımlamak değildir. Fergie'nin pragmatizminin temelinde "koşullara ayak uydurabilme yetisi" yatar. Ronaldo ve Tevez'den boşalan yeri Valencia ve Park gibi adamlarla doldurabilmesidir Fergie'yi büyük yapan.

Yanlış anlaşılmasın Fergie-Rijkaard kıyaslaması yapıyor değilim. Sadece Rijkaard'tan yapmasını istediğim şeyi, mükemmel bir şekilde yaptığı için Alex Ferguson'u örnek vermek istedim. Hollandalı geleli 8 ay oldu ve eminim ki takımdaki oyuncuları benden bin kat daha iyi tanıyor. Yine bu 8 ayda da kafasındaki şablona bu adamların oturmayacağını anlamış olmalı. Yarın oturup 7 maçlık bir "pragmatik acil eylem planı" yapmak zorunda. Takım, Avrupa Ligi ve Türkiye Kupası'nı aynı sebepten dolayı kaybetti; haklarını yemeyelim Galatasaray taraftarı mükemmel bir sınav verdi. Basının tüm gazına rağmen camia birliğini bozmadı. Dünkü maçtan sonra şampiyonluk bile gitmiş olabilir. Elde kalan tek şey Şampiyonlar Ligi bileti belki. Bu noktada Rijkaard'ın "sistem"ine 2 ay ara vermesi gerekiyor. Sezon sonunda, yönetimle oturup gerekli değişikliklerin yapılıp yapılamayacağını tartışır. Hatta, yönetim "yapamayız" derse istifayı bile basar. Ancak, kendisinin ve Galatasaray takımının, taraftara borcu var. Şampiyonluk borcu değil, kupa borcu değil. "Biz denedik; olmadı" diyebilme borcu. Mayıs ayı geldiğinde taraftar "Aynı maçı tam 15 kere kaybettik" demek istemiyor; teknik adamının ve futbolcusunun, sahadaki soruna, en azından müdahele ettiğini görmek istiyor. Bu müdahalenin sonucu ne olursa olsun..

Akdeniz Kafası



Juventus taraftarı ve Zebina. Tanıdık geliyor mu...

İki Saatlik Vakit Kaybı



Bigboned, futbol oynanmayan bir "derbi" maçında taktik analiz yapmak anlamsız demişti. Ben de bu düşünceyi, maç sonrası yorumu için aynen sürdürüyorum. Ne zaman sahada bir "derbi" değil de futbol oynanırsa bir şeyler yazmak mantıklı olur. Böylece ekrana boş boş bakıp ne yazacağım ki demekten de kurtulmuş oluruz...

Sadece şunu diyebilirim; olaysız bir maç geçmesinde katkısı olan ve maçı, çok cesur olamasa da, kontrolden çıkarmadan yöneten Cüneyt Çakır'a teşekkürler. İlle de Galatasaray'ın futbolunu ve futbolcuların neden performans gösteremediğini merak edenler varsa, Rijkaard'ın maç sonundaki basın toplantısını dinlemeleri yeterli olacaktır.

27 Mart 2010 Cumartesi

Diaby ve 10 Cüceler

Arsenal üst üste 3. maçında iyi futbol oynamadı ve buna rağmen çekirge 3. kez zıplayacaktı ki, Arsenal'in kalesinde ne işi olduğunu, dünyada Wenger'den başka kimsenin bilmediği Almunia sahneye çıktı. Bugün izlediğim Arsenal için için "iyi oynamadı" demem de biraz insaflı gerçi. Maç boyu pozisyona giremediler neredeyse. Sahada ayakta kalan tek adam Diaby'di ve bunu göre göre çok bariz değişiklikleri yapmak için Wenger neden 70 dakika bekledi benim aklım almadı.

Etkisiz futbolun sebebi bariz bir şekilde orta sahada yatıyordu. Fabregas, belli ki aklı Çarşamba akşamında, sezonun en kötü maçını çıkarıp Denilson da her zamanki gibi berbat oynayınca, Arsenal orta sahası tek başına Diaby'e emanet kaldı. Fransız oyuncunun hakkını vermek lazım, 3, bazen 4 Birmingham'lı oyuncuya karşı tek başına mücadele etti. Ancak, Arsenal'in pozisyon üretmesi için gereken yardım Diaby'e ne kanatlardan ne de Fabregas'tan gelmeyince ilk yarısı tek kelimeyle haybeye oynanmış bir maç izledik.

İkinci yarı da ilk yarının kopyası şeklinde başlayınca, ben maçı izlemeyi bıraktım ve sürekli ekranın altına bakar oldum; Wenger, acaba ne zaman değişiklik yapacak diye. Arsenal'in golünün oyuna sonradan giren Nasri tarafından atılmış olması tesadüf değil tabi ki. Arshavin ile beraber oyuna girip birazcık gaza basmaları Arsenal'in golü bulmasına yetti. Bu gol, Birmingham'ın da iyi gününde olmadığı hesaba katıldığında Arsenal'e yetecek gibi görünüyordu.

Yazının son paragrafının içeriği konusunda blog içerisinde bir iç savaş var aslında. Almunia'nın, Arsenal'in ağlarına yolladığı bu kaçıncı gol ben artık saymayı bıraktım. İçimden, kendisine Arsenal kalesini emanet eden Wenger'e bir paragraf döktürmek geçiyor. Onursuz Kıl Adam'ın isteğiyle bu paragrafı sezon sonuna erteliyorum. Çarşamba günü sahaya bambaşka bir Arsenal çıkması umuduyla, izninizle gidip Polyanna kitabımı okuyacağım.

Yine St. Andrew's


Arsenal en son Birmingham'a gittiğinde tarihinin en talihsiz maçlarından birisini oynamış ve şampiyonluk umutlarını St. Andrew's Stadyumu'na gömmüştü. Hepimizin hafızalarına kazınan pozisyonda Martin Taylor, Eduardo'nun bacağını koparmış, Adebayor bomboş pozisyonda Bendtner'e atmadığı pasla maçın 3-1 olmasını engelleyip Wenger'i kendisinden soğutma yolunda bir adım daha atmış, maç sonrası Bendtner ile birbirine girmiş, Clichy'nin tertemiz müdahelesine hakem penaltı çalıp Birmingham'a bir gol hediye etmiş ve son olarak da maç sonrası yaptığı açıklamalar yüzünden William Gallas kaptanlığını kaybetmişti.

Bir önceki Birmingham seyahatinde yaşanan tüm bu talihsizlikleri hafızalarında taşıyan Arsenal takımı, bu akşam, bence sezonun en zorlu deplasmanına çıkıyor. Sezonun ilk yarısının flaş ekibi olan, ancak son 2 aydır yavaşlayan Birmingham'ın, sahasında iyi futbol oynuyor oluşu maçı zorlu yapan faktörlerden sadece birisi. Son dönemde eskisi kadar kırılgan olmadığının, iyi oynamadığı maçları da koparabildiğinin sinyalini veren genç Arsenal kadrosunun bu maça zihin olarak hazırlanmasını zorlaştıran 3 faktörden söz etmek mümkün. Bunlardan birincisi son Birmingham ziyaretinin kötü anıları. İkincisi, artık rakipleri tarafından da şampiyonluk yarışının önemli adayı olarak görülmelerinin yarattığı stres. Sonuncusu ise 4 gün sonra oynanacak Barcelona maçının kafalarda olması. Yani Arsenal'in bu akşam sahada kaybedeceği çok şey var. Bu gerçek, daha önce şampiyonluğun kaybedildiği bir sahaya çıkıldığı gerçeğiyle birleşince ortaya ekstra stresli bir maç çıkarıyor.

Arsene Wenger, bu haftaki basın toplantısında sürpriz bir açıklama yaparak, "Benim için en önemli maç, bir sonraki maçtır" dedi ve Birmingham karşısında defansta Sol Campbell'a görev vereceğini açıkladı. Bu, ben dahil olmak üzere çok Arsenalli için beklenmedik bir karar çünkü bildiğimiz üzere Sol Campbell, 3 günde 1 maç oynayacak kondisyona sahip değil. Yani ya Campbell kapasitesinin üzerine çıkacak ya da Wenger, Messi'nin karşısına Silvestre ile çıkacak. Düşüncesi bile korkutucu. Bu akşamki maça dönersek, Sol'un oynaması durumunda partnerinin kim olacağı hala bir soru işareti. Gallas ve Vermaelen'in yokluğunda ikinci stoper görevinin Song'a verilmesi büyük bir ihtimal. Bu durumda orta saha da Cesc, Denilson ve Diaby'den oluşacak.

Benim bu akşam özellikle sahada görmek istediğim adam ise Theo Walcott. Kendisinin, üstüste berbat maçlar çıkaran Arshavin ve bir iyi bir kötü Nasri'nin önünde bir şansı hakettiğine inanıyorum. Hafif sakatlığı bulunan Bendtner'in durumu maç saatinde kesinleşecekken, onun sahaya çıkamaması durumunda, Wenger'in, Eduardo'ya kariyerinin bitme noktasına geldiği sahada görev verip vermeyeceği ayrı bir merak konusu benim için. Sahaya çıkan onbir ne olursa olsun Arsenal'in takım olarak, West Ham ve Hull City maçlarından daha iyi oynamak zorunda olduğu bir gerçek. Nitekim, bu seneki performanslara bakıldığında, St. Andrew's, kötü oynayarak 3 puanla çıkılabilecek bir yer gibi gözükmüyor.

Derbinin Şifresi

Yok böyle bir şey.

Bakmayın siz bizim spor basınının, "o sol içte oynasın öbürü sağ dışta 4'lü savunma 6'lı kaleci hattı olsun" saçmalıklarını, derbinin şifresi olarak servis ettiğine. Hepimiz biliyoruz ki, belki de son 5 senedir Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında futbol oynanmıyor. Futbol oynanmayan bir müsabaka için de taktik analiz yapmaya çalışmak abesle iştigal oluyor.

Sezonun ilk yarısında oynanan derbi öncesi yazdığım yazı aynen bugün de geçerli olduğu için uzun uzun yazmayacağım. Her iki takım ve sahada futbol izlemek isteyen milyonların şansı, Galatasaray'da Arda'nın, Fenerbahçe'de de Emre'nin sakat olmaları. Yarın, bu iki oyuncu sahaya çıkmazsa futbol adına bir umut ışığı belirebilir. Hatta, maç başlamadan olay çıkarma potansiyelindeki bu iki adam olmadan, sahada futbol bile oynanabilir.

Hakkını yemeyelim, derbi maçlarında futbol oynama konusunda Fenerbahçe, son dönemde, hep bir adım önde. Bu maçlarda, Galatasaray gibi, tamamen konsantrasyonlarını kaybetmiyorlar. Az ya da çok futbol oynamayı başarıyorlar. Zaten alınan sonuçlardan da bu açıkça belli. Galatasaray'ın bunu neden yapamadığı konusundaki teorimi yine "Fatih Terim Kaybeder" yazısında yazmıştım. Sarı kırmızılıların, derbilerde futbol oynama konusunda zerre yol katedip etmediğini yarın akşam göreceğiz.

Hepinize bol gollü, az yumruklu derbiler dilerim.

25 Mart 2010 Perşembe

Moyes Döver

Dün akşamki Manchester City-Everton maçının son dakikasında, İngiltere'ye geldiğinden beri pek bir "cool" duran Roberto Mancini'nin hafiften sıyırdığına tanık olduk. Kendisine gelen topu, oyuncu değişikliği için elinde tutmaya kalkan David Moyes'e uçarak daldı bizim İtalyan. Bu hareket, takımının 90 dakika topla oynayıp hiç bir şey üretemeyişinin getirdiği çaresizliğin göstergesinden başka bir şey değil tabi. Yalnız, bu tip artistlikleri yaparken seçtiği adama dikkat etmesi gerekiyor Mancini'nin. David Moyes, Premier Lig'de hareket çekeceğiniz son insan evladı olmalı. Yemin ederim oyar adamı. Dün akşam bayağı bir soğukkanlıydı gerçi. Ben "Aha geliyo uçan kafa şimdi" dedim kendi kendime. Aman diyim Roberto. Moyes'e yapma öyle şey, iki çocuk babasısın..

Cesc We Can

Arsenal, Barcelona'yı geçebilir mi?

Sanırım Arsenal taraftarı hariç kimsenin böyle bir beklentisi yok. Gunnerblog tişört yaptırmış. "We believe!" diyenlere. Üstüne de kaptanı koymuş. Ne olcaksa onun ayağından olacak gari.

24 Mart 2010 Çarşamba

Züğürdün Çenesi - 2

Geçen ay Portekiz'li Futebol Finace firmasının hazırladığı "sahada" en çok kazanan 50 futbolcu listesini vermiştik. France Football ise futbolcuların ve teknik adamların sırf sahada değil, saha dışı kazançlarını da içeren bir liste hazırlamış:

The France Football rich list:


Futbolcular:

1. Lionel Messi (Barcelona) £29.6m

2. David Beckham (LA Galaxy/Milan) £27.3m

3. Cristiano Ronaldo (Real Madrid) £27m

4. Kaka (Real Madrid) £16.9m

5. Thierry Henry (Barcelona) £16.1m

6. Ronaldinho (AC Milan) £15.5m

7. Carlos Tevez (Manchester City) £13.8m

8. Zlatan Ibrahimovic (Barcelona) £13m

9. Frank Lampard (Chelsea) £12.8m

10. Samuel Eto’o (Inter Milan) £12.4m


Teknik Direktörler:

1. Jose Mourinho (Inter Milan) £11.7m

2. Roberto Mancini (Manchester City) £10.8m

3. Felipe Scolari (FC Bunyodkor) £8.5m

4. Jurgen Klinsmann (ex-Bayern Munich) £8.1m

5. Fabio Capello (England) £7.5m

6. Guus Hiddink (Russia) £7.1m

7. Sir Alex Ferguson (Manchester United) £6.5m

8. Pep Guardiola (Barcelona) £5.8m

9. Arsene Wenger (Arsenal) £5.7m

10. Louis Van Gaal (Bayern Munich) £5.4m

Futbolcularda ilk ona farklı isimlerin girmesi kimin daha "medyatik", kimin daha "marka" olarak hak ettiği ya da etmediği paralar kazandığını gösteriyor. Fazla yoruma gerek yok. Teknik adamlarda da Scolari kolay para kazanmanın formülünü açıklar nitelikteyken, Klinsmann ve Mancini'nin oralarda ne aradığını sorgulamak lazım...

22 Mart 2010 Pazartesi

Sosyal Sorumluluk Şart


Haftasonu oynanan maçların güzel birer analizi Bigboned'dan geldi. Ben ise, uzun zamandır kafamı kurcalayan farklı bir konuya değinmek istiyorum.

Bu hafta Galatasaray, Trabzon deplasmanına giderken yanlarında küçük de bir konuk vardı; Elazığı depreminin "simgesi" Keko Çiçek. Aslında, "maalesef" simgesi Keko Çiçek demek daha doğru. İngiltere'de seyirciler, bir sakatlık anının tekrarını bile izleyemezken, biz hala büyük trajedileri medyatikleştirmeyi, bu trajedilerden "ikonlar" çıkarmayı çok seviyoruz. Bu noktadan yola çıkarak, medyamızın büyük hata yaptığını ya da Arda ve Galatasaray'ın yaptığı şeyin yanlış olduğunu söylemek yerine, bu tarz organizasyonların "çarpıklığını" ve "eksikliğini" vurgulamak istiyorum.



Toplum olarak, her alanda, gündelik duyguların dışa vurumunun aşırı olduğu bir bünyeye sahibiz. Uzun vadeli sosyal sorumluluk çalışmalarında da bu yüzden pek başarılı değiliz. Bu sorunun hemen futbol sahasına girersek, ünlü bir futbol takımının oyuncusunu seven ya da o takımı destekleyen bir çocuğun lösemi olmadan, ağır bir afet sonucunda "ikonlaştırılmadan" vs. o sevdiği kişiyle tanışması, sevdiği takımın maçını izlemesi ne yazık ki Türkiye'de çok zor.

Zaten futbol dünyasında bu tarz sosyal sorumluluk organizasyonlarının örnekleri sınırlı, ama Türkiye'de bu olay daha da imkansız. Hatta bırakın futbol dünyasından insanların, takımların her alandan insanlarla etkileşime geçmesini, medya organlarının bile bu kişilere ulaşması imkansız. Gerçi olayın diğer tarafının da savunması hazır, "dışarı çıktığımızda rahat hareket edemiyoruz, özel hayatımızı yaşayamıyoruz". İşte bu yüzden futbolcular rahat hareket edemiyor ya da özel hayatını yaşayamıyor. İnsanlarla sosyal organizasyonlar, internet vs. gibi aracılarla düzenli olarak etkileşime geçilse, "normal" insanlarla futbolcuların etkileşimi de daha "normal" bir seviyede olacak. Savunduğum bu tezin son dönemde en güzel örneği de sanırım Twitter. Gördüğüm şu ki, insanlar Twitter'ı etkin olarak kullanan ünlülerle(çoğunun asistanı vs. bile yazsa da) etkileşime geçmesi, o ünlülerin, insanların gözünde normalleşmesine neden oluyor.


Uzun lafın kısası, TFF'nin ve kulüplerin öncülüğünde, haftasonunda yapılan bu hareketin daha geniş çaplıları düzenli olarak yapılmalı, ama basının bile zor ulaştığı, sıradan bir okul paneline bile gitmeye üşenen futbolcularımızın kafasını bu yönde "yontmak" biraz uzun bir süre alacak gibi duruyor...

Sosyal Sorumluluk Projeleri konusunda en etkin organizasyon da sanırım NBA'dir. Bu linkten ne kadar aktif ve faydalı bir organizasyon olduğunu isteyenler inceleyebilir: http://www.nba.com/nba_cares/

Bir Motivasyon Aracı Olarak Nefret

Yok, Fatih Terim'in piyasaya çıkacak yeni kitabından bahsetmeyeceğim. Konumuz, Man Utd-Liverpool maçı.

Dün maçla ilgili yazdığım yazıda Liverpool'un, Old Trafford'a çıkarken elinde 3 farklı motivasyonu olduğundan bahsetmiştim. Bunlardan en önemlisi de elden yavaş yavaş kaçan Şampiyonlar Ligi pozisyonuydu. Ancak dünkü maç gösterdi ki buradan ahkam kesen bendenizin sıraladığı bu hedefler, mental olarak bitmiş durumdaki Liverpool'lu oyuncuların pek de umurlarında değil. Onlardan daha da kötü durumdaki patronları Rafael Benitez'in ise kendi doğruları hariç hiç bir şey umurunda değil.

Benitez, sahaya takımını dün bahsettiğim hedeflerden birini kullanarak çıkartabilirdi. Ancak o, Alex Ferguson'la olan kişisel husumetini takıma bir Man Utd nefreti olarak aşılamayı ve bunu baş motivasyon olarak kullanmayı tercih etti. Bu, yaklaşık 15 dakika işe yaramış gibi gözükse de maçın geride kalan 75 dakikada, hiçbir hedefleri olmadığının farkına varan Liverpool'lu futbolcuların amaçsızca sahada dolaşmasına neden oldu.

Liverpool'un sezonunun hikayesi aynen bu. Takımın sezon başında beraber yola çıktığı hedefler, atmosferi terkeden uzay mekiğinden kopan yakıt tankları gibi birer birer ayrılırken, Benitez sezona başladığı taktik, diziliş ve mantalideden zerre ödün vermedi. Lucas, Mascherano ve Kuyt gibi oyunculardan kurulu orta sahanın hiçbir şey üretemediğini görmezden gelen adamımız, dün akşam, en sonunda lig 4.lüğü tankının da gemiyi terkedişini izlemiş oldu.

Riera'nın batan gemi benzetmesi, Gerrard'ın hakeme yaptığı el hareketi, rakibine attığı dirsek, Torres'in tekmelediği penaltı noktası. Belli ki Liverpool'da takım olarak bir nefret havası hakim ve nefret havası hakim olan takımlar başarılı olsa Fatih Terim bugün işsiz olmazdı. Pardon ikide bir kendisinden bahsetmek istemiyorum ama nefret deyince de aklıma başka bir şey gelmiyor.

Liverpool, dün Şampiyonlar Ligi'ne elveda dedi ve kulübün beklediği 100 milyon poundluk nakit enjeksiyonu gerçekleşmezse, büyük bir finansal krize doğru gidiyorlar. Belki de yazın Torres-Gerrard ikilisinden birini satmak zorunda kalacaklar. Benitez, Lucas ve Mascherano'da ısrar ededursun, arkalardan koparak gelen Everton da sezonu Liverpool'un önünde bitirirse bak sen cümayişe ondan sonra.

Boşluk

Gelin hep beraber Galatasaray kalesinden başlayıp karşı kaleye giden bir yolculuğa çıkalım.

Leo Franco, topu Neill'e atar. Neill'in görevi topu orta sahadaki en uygun arkadaşına kazandırmaktır. 3 orta saha oyuncusu ve ileri üçlünün kanat adamları dahil Neill'in 5 seçeneği var.

Neill topu Barış'a atar ve Trabzon hucümu başlar. Yok dilim sürçmedi. Barış topu aldığı gibi gelen baskıyı görünce yere oturan bir arkadaşımız. Bilmiyorum neden yapıyor bunu. Belki de çocukken ailesinden şiddet gördü. Üstüne yürüyen aile bireylerini görünce yere oturan bir çocuktu. Belki de kendisi Amerikan futbolcusu, topla 3-4 yard gittiğinde yeterli görüyor bu mesafeyi, koyuyor dizini yere. Bu arada başlayan Trabzonspor hucümü topu yine Franco'ya getirdi, o da topu tekrar Neill'e attı.

Neill bu sefer elindeki 5 seçenekten bir başkası olan Mustafa'ya yöneldi. Pası alan Mustafa, tek pas yaparak hızlı oynadı. Peki kime? Tekrar Neill'e. Neill biraz şaşkın. Topu tekrar Mustafa'ya yolladı. Mustafa yine tek pasını yaptı. Top şimdi sağ bek Sabri'de. Hayır. Mustafa top ayağındayken yüzünü rakip kaleye dönmekten korkuyor. Tesadüf o ki, Mustafa da sanırım bir rugby oyuncusu. Bilmem bilir misiniz, ama rugbyde ileriye doğru pas atmak yasaktır. Bir oyuncunun elinden pas çıktığında, pası alan oyuncunun, pası atanla aynı hizada ya da daha geride olması gerekir. Tanıdık geldi, değil mi? Bu arada top hala Sabri'de. Sabri'ye yıllardır kimse dürüst davranmamış. Herkes aslanım koçum demiş. O da kendini Pirlo sanıyor bu nedenden. Sağ bek mevkiinden oyun kurabileceğine inancı tam. Topu ileri dikiyor ve Trabzon akını başlıyor.

Top döndü dolaştı yine Neill'e geldi. Lucas şimdi Mustafa ve Barış'a topu atmaması gerektiğini anlamış durumda. Bu sefer Elano'yu deniyor. Ancak Galatasaray'ın, göbekte oyun kuracak tek adamının Elano olduğunun farkında olan rakip orta saha, Elano'yu 3 adamla beklemekte. Brezilyalı topu aldığı gibi 3 kişiyle boğuşurken buluyor kendini. Mustafa oralı bile değil. O zannediyor ki kendisi Galatasaray orta sahasında oynayan bir stoper. Yani hucümla alakalı hiç bir görevi yok. Elano topu mecburen Barış'a atıyor. Barış yere oturuyor.

Top yine Neill'de. Neill, Galatasaray'ın göbekten oynamanın işe yaramayacağını anlamış durumda. Topu kanada indirip Keita'ya kazandırıyor. Top Keita'ya gelince Galatasaray orta sahası adeta hipnotize olmuş gibi onu izliyor. Mustafa içinden "Bu arap oğlan ne çalım atıyor be hocam" diyor. Barış yerde tekmeliklerini düzeltiyor. Herkes Keita'yı izliyor. Yardıma gideyim diyen yok. Keita'nın önünde geçmesi gereken 3 kişi var. Başarırsa gol pozisyonu olabilir. Başaramazsa Trabzon akını başlar. Arada sırada bir seçenek daha ortaya çıkıyor gerçi. Sabri sağdan yardıma geliyor. Keita, topu Sabri'ye kazandırıyor; o da sağ kanattan diktiği topla Trabzon sağ bekini ensesinden vuruyor. Trabzon akını başlıyor.

Neill, Trabzon akınını kesiyor. Topu yanındaki Emre'ye çıkarıyor. Emre ceza sahası üzerinde çalım deniyor. Trabzon şimdi 1-0 önde.

Santradan top tekrar Neill'e çıkarılıyor. Neill bu sefer Dos Santos (ya da Arda)'la oynuyor. Seçenekler Keita ile aynı. 3 adam geç ya da sol bekle oyna. Caner'e topu çıkarırsa, kanat oyuncusu olmayı, ilk müsait olduğu anda ceza sahasına top şişirmek olarak algılayan bir adama Galatasaray hucümunu emanet etmiş olacak. Orta sahada Elano hala 3 kişiyle boğuşmakta. Mustafa takımın hücumunu hayretle seyrediyor. Barış yerde para bulmuş, sevinç içerisinde. Dos Santos, 2 kişiyi geçiyor ve evet. Ufukta Jo gözüktü! Galatasaray'ın ıssız bir adada tek başına kalmış forveti Jo. Maalesef kendisine "Yanına almak istediğin 3 şey nedir?" diye bile soran olmamış. Öylece bırakmışlar 4 savunmacıdan oluşan bir adanın ortasına. İster inanın ister inanmayın Dos Santos, topu Jo'ya kazandırmayı başardı. Şimdi Galatasaray tehlike yaratabilir. Jo'nun kaleye arkası dönük. Arkasında 2 stoper. Kendisini merkezi olduğu 10 metre çapında bir dairede başka kimse yok. Bu arada, rakip orta saha da ona doğru kapanıyor. Hucüm alanında Galatasaray'dan 3 kişi var. Dos Santos, Keita ve Jo. Bu arada rakip 8 kişi olmuş durumda. Galatasaray'lı başına 2,67 Trabzon'lu düşüyor.

İnanmayacaksınız ama bu tip bir hucümda bile Galatasaray'ın hucüm oyuncuları gol bulmayı başarabiliyorlar. Yani Galatasaray'ın ileri ucundaki adamlar, bu kadar kaliteli ve Türkiye liginin üzerinde oyuncular. Hani yanlışlıkla Galatasaray hucüm/savunma bağlantısını yapmayı başarıp tek bir blok halinde hareket etse resmen şova başlayacak. Ali Sami Yen'deki maçlarda, rakip kim olursa olsun, geriye yaslandığı için Galatasaray orta sahası kendini otomatik olarak hucüma yakın halde buluyor. Bu yakınlık az da olsa organizasyon şansı tanıyor takıma. Az biraz organize hucüm da golleri getiriyor haliyle. Gel gelelim, Galatasaray'ın geriye yaslandığı deplasmanlarda, bu iki blok arası öyle bir açılıyor ki, aradaki boşlukta bir tane Danone çoçuklar ligi maçı oynanır. Resmen kaderlerine terk edilmiş bir şekilde rakip ceza sahasında boğuşan Galatasaray ileri üçlüsü, topu kaptırdığında telsizle orta sahaya bildirse yeridir. En azından hazırlıksız yakalanmaz çocuklar.

Tabi ki bu boşluğun etkisi sadece hucüma değil. Bu boşluktur ki Elano'yu son 3 ayda savaşan bir orta saha oyuncusuna çevirdi. Çünkü ilerideki üçlüden hiç bir şekilde yardım görmeyen Galatasaray savunması, Elano da yardım etmezse, neredeyse her hucümda az adamla yakalanacak. Mecburiyet, Elano'yu da bir Mustafa Sarp'a çevirdi.

Bu soruna Rijkaard'ın yapabileceği bir şey var, ama Hollandalı sistemdeki ısrarı yüzünden mi yapmıyor; yoksa kadro yapısı itibariyle Galatasaray bu kadere mahkum mu, tartışılır. Benim beklentim Rijkaard'ın en azından sezonun son dönemindeki deplasman maçları için radikal bir değişikliğe gitmesi ve bu sorunu yazın tamir etmeye çalışması yönünde. Mesela Galatasaray bir anda klasik 4-4-2'ye dönse sonuç ne olur acaba? En azından ileride Baroş ve Jo'dan oluşan tehlikeli bir forvet hattı olur. Deplasman sonuçları bundan daha kötü olur mu? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bir şey yapılması gerektiği. Ne olduğunu da, heralde Rijkaard'ın benden daha iyi biliyordur.

21 Mart 2010 Pazar

Ferguson Her Zaman Haklıdır

Sene 2007; Man Utd, Chelsea ile şampiyonluk yarışı verirken, Ferguson yaptığı bir açıklamada Chelsea'nin elindeki kadro yapısıyla, futbolunu daha fazla geliştiremeyeğini söylemiş, rakip taraftarları kızdırmıştı. O sezon ve geçen sezon gösterdi ki Fergie haklıydı. Chelsea, Mourinho gittiğinden beri düşüş içerisindeydi.

Sene 2009; Liverpool son haftalara kadar götürdüğü şampiyonluk yarışında 86 puan toplamasına rağmen Man Utd'ın 4 puan gerisinde kalınca, Ferguson çıkıp "Liverpool kapasitesinin üzerinde performans gösterdi, bunu bir daha tekrarlamaları zor" diyor; bu sefer de kırmızıları kızdırıyordu. Zaman bir kez daha gösterdi ki Fergie yine haklıydı. Liverpool, bu sezon geride kalan tüm maçlarını kazansa bile puanını 75'e çıkararak geçen seneki pozisyonuna ancak 11 puan yaklaşabilecek.

Sene oldu 2010, İngiltere'de şampiyonluk yarışının sabiti Ferguson, bu akşam, geçen sene "gerçek"lerin ne olduğu konusunda sezon boyunca tartıştığı Benitez karşısına farklı bir ortamda çıkıyor. Liverpool, bırakın şampiyonluk yarışını, Şampiyonlar Ligi yarışında bile favori değil. Kaptanları sinir küpü, oyuncuları geminin battığını düşünüyor. Son iki maçta gösterdikleri kıpırdanma bu akşam da devam edecek mi kimsenin bir fikri yok. Ancak tüm bu kaosa rağmen, Old Trafford'a çıkarken 3 farklı motivasyonları var.

Bunlardan birincisi, FIFA kural kitabında, "Fenerbahçe stili sezon kurtarmak" olarak adlandırılan, "ezeli rakibi yenerek taraftara kendini affettirmek" olayı. Sezon boyu nöron kanseri olan Liverpool taraftarı, bir kez daha Ferguson'u yüzündeki çocuksu gülümseme ve ağzında sakızıyla Old Trafford'tan çıkarken görürse kayışı tamamen koparacak.

Diyelim ki bizim scouserlarda peygamber sabrı var ve bu akşam kaybetmelerine rağmen akıl sağlıklarını korudular. Olur da Man Utd, sezon sonu şampiyonluğa ulaşırsa, şampiyonluk sayısını 19'a çıkararak Liverpool'u geçmiş oluyor, ki bu da kırmızıların "İngiltere'nin en büyüğü" ünvanının resmi olarak sonu demek. United'ın bu hedefe ulaşmasını engellemek bu akşam sahaya çıkan Liverpool onbirinin ikinci motivasyonu.

Üçüncü ve bence en ciddi motivasyon ise Liverpool'un ligdeki durumu. Son Şampiyonlar Ligi pozisyonu için yarışan 4 takım eksik maçlarının tamamını kazanırsa, Liverpool kendini 6. Aston Villa'nın 4 puan gerisinde 7. bulacak. Şampiyonlar Ligi'ne gidememek zaten finansal krizdeki kulüp için kabul edilemez bir sonuç, ki böyle bir ihtmal gerçekleşirse, büyük ihtimal Gerrard-Torres ikilisinden birini satmak zorunda kalacaklar.

Bu şartlar altında Liverpool'un, şampiyonluk yarışındaki Man Utd'dan daha fazla baskı altında olduğunu bile söylemek mümkün. Öte yandan Liverpool, Man Utd'a karşı oynadığı son 3 maçı kazanmış durumda ve bu akşamki maçı kazandıkları takdirde, kendilerine ait olan Man Utd'ı üstüste 4 kez yenme rekorunu egale etmiş olacaklar. Man Utd'ın şu an herşeyi olan ve Liverpool'dan nefret ettiğini her fırsatta açıklayan Rooney ise Liverpool'a karşı çıktığı 14 maçta sadece 1 gol atmış ki onun üzerinden de 5 sene geçmiş. Ha bir de Torres'e karşı hep zorlandığı gözlenen Vidic'in bu iki takımın yaptığı son 3 maçta da kırmızı kart gördüğünü hatırlatmak lazım.

Maçın taktiksel yönü üzerinde fazla durmadım çünkü klasik bir United-Liverpool maçı olmasını bekliyorum. Orta sahada sıkışıp kalan, kemik seslerinin bol bol duyulduğu bir maç. Bu bağlamda iki takımdan birinin diğerine bariz bir üstünlük kurması benim için sürpriz olur. Evinde oynayan United, Liverpool'un üzerine gitmeye çalışacaktır; ancak geçmişte Vidic'in, Torres ile yalnız kaldığında başına gelenleri hatırlayan Ferguson'un, kontra tehdidine karşı çok temkinli olacağını tahmin etmek zor değil. Klasik tabirle özetlemek gerekirse, sinirlerine hakim olup futbolunu oynamaya çalışan takımın kazanacağı bir maç bekliyor bizi. Sinir demişken, United maçı erken koparırsa Gerrard'ın birilerine uçan kafa atması da yüksek bir ihtimal. Tercihen Fletcher olabilir bu kişi.

Başladığım yerden bitirmem gerekirse, Liverpool'un bu sezonki konumu yüzünden bu akşamki maçın biraz gazı kaçmış gibi duruyor. Ancak, ben hala Liverpool'un Old Trafford'ta kazanacağı çok şeyi olduğuna inananlardanım. Ya da Arsenal'e yarayacağı için böyle düşünmek istiyorum. Belki de Ferguson'un çocuksu gülümsemesi ve sakızıyla Old Trafford'u terketmesini görmekten bıkan benim. Bir kere de haklı çıkma be adam!

Yürüyedur

Benim, Arsenal'in West Ham'ı yeneceğinden ne maç öncesi, ne Vermaelen atıldığında, ne de 10 kişi oynanan ikinci yarı boyunca zerre şüphem olmadı. Bana göre West Ham, kadrosu toplama loserlardan oluşan, Premier Lig'in en kötü yönetilen takımı ve Martin Atkinson'un yardımıyla bile Emirates'ten bir şey koparacak güçleri ve kaliteleri yok.

Dün maçın ilk yarısında oyunu kontrol eden ve bulduğu erken golle çok zorlanmayacağının sinyalini veren takım Arsenal'di. Ancak bu durumun getirdiği rehavet yüzünden olsa gerek, sahada pek mücadele etmeyen bir takım izledik. Sakatlıktan döndükten sonra bana göre berbat maçlar çıkaran Arshavin ve bir iyi bir kötü Nasri sahada olmayınca beklenen hücum zenginliği sahaya yansımadı. Bu noktada, Wenger'in neden Walcott'u oynatmadığını anlayamadığımı söylemeliyim. Denilson'un Diaby'nin önünde tercih edilmesi de bir başka ilginç Wenger hamlesiydi.

Çok da atraksiyonlu olmayan bir ilk yarıyı geride bırakmak üzereydik ki, bu durumdan sıkılan Martin Atkinson'un sahneye çıkası geldi. Hakemimiz, Vermaelen'in, gözlerinin tamamen topta olduğu, Franco'ya bırakın faul yapmayı, dokunup dokunmadığının tartışmalı olduğu bir pozisyonda verdiği penaltı ve kırmızı kartla Arsenal'in kucağına saatli bombayı bırakıverdi. Saatli bomba diyorum, ama zannedilmesin ki dün akşamki maçtan en ufak bir şüphem oldu. West Ham'ın kaçırdığı penaltı, futbolun adeletinin tecelli ettiği nadir anlardan biri olarak tarihe geçerken, Arsenal'in maçı kazanacağının bir başka göstergesi oldu.

İkinci yarıya Wenger ve hakem tarafından uyandırılmış olarak çıkan Arsenalli futbolcular, özellikle Diaby'nin oyuna girmesiyle beraber 11 kişiyle üretemedikleri pozisyonları 10 kişiyle üretmeye ve West Ham'ı baskı altına almaya başladılar. Yarısını 1 adam fazla oynadığı maçta rakibin buna verebildiği tek cevap Carlton Cole'un 75'teki şutuydu. İkinci yarı açıkça görüldü ki, bu iki takım arasında bir dengeden bahsedilmesi için Atkinson'un 2 Arsenalliyi daha oyundan atması gerekiyordu. Ancak, burada West Ham taraftarlarının hakemi suçlamaması lazım. Nitekim maç boyunca rakibinin yaptığı 24 faule karşılık yalnızca 7 faul yapan Arsenal, Atkinson'a kart göstermesi için fazla şans vermedi. Hakem bulduğu fırsatları kullanıp elinden geleni ardına koymadı.

Daha önce söylediğim gibi, Atkinson farkında olarak ya da olmayarak, Arsenal'in kucağına bir saatli bomba bırakmış oldu. Ancak, bu bomba dün patlamadı çünkü zaman ayarı önümüzdeki haftalara ayarlıydı. Gallas ve Djourou'nun sakat olduğu, Vermaelen'in de cezalı duruma düştüğü Arsenal'de, elde tek bir stoper kaldı o da Sol Campbell. Ha bir de Silvestre var ama o sahaya çıktığında rakibi durdurmaktan çok onlara pozisyon hazırlamakla meşgul olan bir arkadaş. Sol ve Silvestre'nin ortak bir özellikleri var ki her ikisi de 3 günde bir maç oynayacak durumda değiller. Tüm bu verileri denkleme soktuğunuzda Wenger'in, ligde Song-Silvestre, Barça karşısında da Sol-Vermaelen ikilileriyle oynamak zorunda kalacağını görüyoruz. Tabi ki Gallas, sanıldığından daha ciddi çıkan sakatlığından erken dönerse o zaman Wenger rahat bir nefes alır.

Yine olumsuz bir yazı gibi oldu, ancak Arsenal'in genç takımının, Stoke ve Hull maçlarından sonra bir kez daha karakterini ortaya koyarak 3 puanı koparması gerçekten sevindirici. Defanstaki problemler başlarına çok büyük işler açmazsa, Arsenal'in sezonun geri kalanından umutlu olmaması için hiç bir neden yok. Düşük bir ihtimal de olsa, bu akşamki maçlardan sonra kendilerini lig lideri bile bulabilirler. Buradan sonra tek yapmaları gereken her maça aynı kafa yapısıyla çıkıp savaşmaya ve inanmaya devam etmek, yani yürüyedurmak.

19 Mart 2010 Cuma

Kazanan Mourinho

Şampiyonlar Ligi çeyrek final kuralarına en çok sevinen Mourinho olmuştur sanırım. Gerçi finale giden yolda Barcelona-Arsenal eşleşmesinin galibi ile oynacak olması biraz tadını kaçırdı kurasının, ama yine de herkesin gözünün üzerinde olduğu CSKA, topunu ona hediye etti Butragenyo. Şikayet etmeyecektir sanırım.

Arsenal açısından kura daha ne kadar kötü olabilirdi bilmiyorum. O topun içerisinden Los Angeles Lakers çıksa bu kadar talihsizlik olmazdı heralde. Hem son şampiyonu çek, hem de ilk maçı evinde oyna, Nou Camp'a sonuç almaya çık. Kazanan futbol oldu gerçi. Messi'nin de belirttiği üzere Barcelona'ya en yakın futbolu Arsenal oynuyor Avrupa'da. Tadından yenmez 2 maç bizi bekliyor anlaşılan. Fabregas gelecekteki işverinini üzecek mi hep beraber göreceğiz.

Bordeaux ve Lyon'un birbirini çekmesi Fransız futbolu açısından şans mı değil mi karar veremedim. Lyon doğumlu Fransız arkadaşım geldi aklıma. "Bize Bordeaux gelsin, biz onları her türlü yeneriz" diyordu. Fransızlardan birinin elenecek olması şanssızlık olsa da, yarı finalde bir Fransız takımı olacak olması şans tabi. Umuyoruz yarı finaldeki 2. Fransız takımı da Arsenal olur.

Man Utd, İngiltere'de hep "şanslı" olarak bilinen bir takımdır. Bu lakap son dakikalarda kazandıkları maçların çokluğu yüzünden kendilerine verilmiştir. Bunların en dramatiği de unutulmaz Bayern Munih finalidir. Fergie, yine güzel kura çekti gibi. Bayern'in Man Utd'ı zorlaması zor gözüküyor. Üstüne yarı finaldeki Fransızları da kısa devre yapar, Man Utd çeyrek final maçlarından sonra Madrid biletlerini alır.

Retro Budur

Arseblog'un aldığı istihbarat doğruysa Arsenal'in önümüzdeki sezon giyeceği forma buymuş. Dünya Kupası sağolsun bir sürü son dönemde bir retro forma akını yaşıyoruz ama Arsenal'in ki bir başka güzel olmuş ne yalan söyleyim. Hele ki Emirates logosunun küçülmesi ve kullanılan süper sade Arsenal amblemi beni mest etti. Mayıs'ta pre-order farz oldu.

17 Mart 2010 Çarşamba

Yüzde Ellisidir

İki İtalyan takımının karşılaşmasında gülen taraf, Stamford Bridge'in gördüğü en başarılı hoca olan Mourinho oldu. Geçen seneki Chelsea-Barcelona maçını bir kenara koyarsak, son 5 senedeŞampiyonlar Ligi'nde, İngiltere deplasmanına gelip topla daha fazla oynayan kaç takım vardır acaba? Hele ki bunu yapan bir İtalyan takımı varsa çok şaşıracağım.

Topla oynama oranından bahsederek başladım, çünkü maçın kritik istatistiğiydi dün akşam. Açık söylemek gerekirse, ben Chelsea'nin kontrol ettiği ve Inter'in geriye yaslandığı klasik bir İngiliz-İtalyan maçı bekliyordum. Sanırım büyük çoğunluğun da beklentisi, mutlaka gole ihtiyacı olan Chelsea'nin Inter'in üzerine gideceği, İtalyanların da gömülü defans ve kontra atak anlayışıyla onları durdurmaya çalışacağı bir mücadeleydi. Bunun gerçekleşmesini engelleyen de bence Ancelotti oldu. Dünkü yazıda, kendisinin temkinli bir oyun oynacağından bahsetmiştik, ancak bu temkin olayını İtalyan futbolu boyutlarına çeken Ancelotti, Mourinho'nun ekmeğine yağ sürmüş oldu. 35-45 arasındaki 10 dakikayı saymazsak, Chelsea'nin orta sahada Inter'e üstünlük kurduğu bir bölüm göremiyoruz. Hele ki Ballack-Cole değişikliğinden sonra, Inter resmen orta sahada sazı eline alan taraf oldu. Bu bölgede inanılmaz efektif bir oyun oynayan Sneijder, neredeyse ayağına gelen tüm topları öldürücü paslara dönüştürerek Chelsea'nin ipini çeken adam oldu.

Maçın kritik eşleşmelerinden birinin Malouda-Maicon mücadelesi olacağından da dün bahsetmiştik. Dün akşam hiç kuşkusuz, bu savaşın galibi Maicon'du. Ancelotti'nin verdiği direktif doğrultusunda mı, yoksa Maicon'la baş edemediğinden mi bilmiyorum ama Malouda sol kanadı neredeyse hiç kullanmayıp sürekli olarak göbeğe doğru bindirerek oynadı. Burada da neredeyse hatasız oynayan Motta, Cambiasso, Lucio, Samuel dörtlüsünün arasında kaybolup gitti. Sağ kanattaki Anelka ise maç boyunca yalnızları oynayan adamdı. Ancelotti, belli ki Inanovic'e sola yakın oynayan Eto'o tehlikesine karşı rakip sahaya adım atmama talimatı vermiş, ki bundan dolayı Chelsea sağ kanadı maç boyunca neredeyse hiç işlemedi. Kanatları işlemeyen Chelsea ise dün bahsettiğimiz hava hakimiyeti avantajını kullanmaktan mahrum kaldı. Bu noktada, ilk yarıdaki 2 Chelsea kornerinde önce İnanovic'in, sonra da Drogba'nın yaka paça yere indirilişini hakemin es geçtiğini de belirtmem gerekir. Kornerlerdeki ceza sahası karmaşaları hakemler için çok zor pozisyonlar, ancak özellikle Ivanoviç'in pozisyonu oldukça netti. Hatta maçın sonunda Chelsea'nin 10 kişi kaldığı pozisyonda da Motta'nın Drogba'ya yaptığı çok kontrolsüz bir hareket var. Bu pozisyonlarda hakemin kesmediği cezayı maçın sonunda Drogba kesince Chelsea'nin Şampiyonlar Ligi macerası da orada bitmiş oldu.

Bu maç, Mourinho açısından hem sahada hem de kişisel boyutta kazanılmış bir zafer. Sahadaki boyutu sanırım çok açık. Inter, Chelsea'yi tamamen durdurmayı başardı, ki İngilizlerin 35-45 arası Lucio, Samuel ikilisine takıldıkları birkaç akından başka hiçbir pozisyonları yok. Ancak, bu sene defansı ve ofansı arasında kopukluk olduğundan dün bahsettiğimiz Inter için asıl mesele gavurların "transition" dediği olayı gerçekleştirmekti. Yani, savunmada kapılan topları ileriye etkili bir şekilde götürmek. Bu noktada Wesley Sneijder'ın mükemmel oyunu, Mourinho'nun taktiğinin tıkır tıkır işlemesini sağlayan en önemli faktör oldu. İlk 60 dakika boyunca attığı paslarla Chelsea'nin başına iş açacağının sinyalini veren, ancak ileri ikilinin ofsaytlarına takılan Sneijder, 60. dakikada üzerindeki Ballack baskısı kalktığı anda, aradağı boşlukları daha kolay bulmaya başladı ve Pandev ile Milito'ya yaptıramadığını 79'da Eto'o'ya yaptırdı. Maç boyu pozisyon bulamayan Chelsea golü yediği anda kontağı kapattı, ki Inter'e 10 dakikada 2 gol atamayacaklarını gayet iyi biliyorlardı. Zaten Drogba'nın hareketi de bu teslimiyetin bir kanıtıydı.

Mourinho saha içindeki taktiksel savaşı kazandı ama onun için daha tatlı olan verdiği kişisel savaşı kazanmaktı. Portekizliyi Chelsea'den kovduğundan beri sadece bir FA Cup gören Abramovic, 4 senedir hata yaptığını anlamadıysa, bugün kesin anlamıştır. Sonuç olarak, Şampiyonlar Ligi'ne hasret iki testiden birisi bugün kırılmış oldu. Mourinho, burdan sonra gidip kupayı kaldırır mı; bilmiyorum. Peki, Mourinho'nun kurduğu iskeletin en formda günlerinde bu kupayı kaldıramayan Chelsea, artık 30+ yaş ortalamasına yaklaşmış kadrosuyla bu kupaya bir daha yaklaşabilir mi; onu da bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var ki, Ancelotti, ligi de kaybetmesi halinde seneye Chelsea'nin başında olmayacak. Abramoviç de Mourinho'lu günlerin sıcaklığını başka kollarda arayacak.

16 Mart 2010 Salı

Sinir Yapmışız


Steven Gerrard'ı ailecek severiz. Kaynım hele, bayılır kendisine. Liverpool'un "Nolcak bu Fener'in hali" kıvamındaki sezonu, bizim Stevie'nin moralini bayağı bir bozmuş olacak ki son 2 maçtır pek bir agresif. Wigan maçında hakeme el hareketi yapıp yapmadığı hala federasyonun incelemesindeyken dün akşam Portsmouth'lu Michael Brown'a yaptığı bu hareket, başına daha büyük bir iş açabilir. Lig sonuncusu rakibine karşı 3-o öndeyken ve üstelik takım hucüma çıkarken arkadan yapıştırılan bu dirseğe pek anlam vermem mümkün değil. Getirebildiğim tek açıklama Gerrard'ın, maç boyu bir türlü kaleyi bulmayan şutlarından dolayı biraz asabiyet yaptığı. Bilmiyorum söylememe gerek var mı ama maçın hakemi pozisyonu es geçti.

İstemek Başarmanın Yüzde Kaçıdır?

Man Utd - Milan eşleşmesini göz önüne alarak bu akşamki Chelsea - Inter maçına bakarsam, Chelsea'nin Inter'i rahatlıkla yenerek tur atlayacağını söyleyebilirim. Bana göre İtalyan takımları, İngiltere'ye gidip maç kazanacak futbol anlayışına ve futbolcu profiline sahip değiller. Bu yorumu yapmama tek engel ise Mourinho'nun, eski takımını elemeyi ne kadar istediğini tahmin etmem ya da ettiğimi zannetmem. Gerçekten de, bugünkü ruh haliyle Mourinho, Şampiyonlar Ligi başladığından beri çeyrek finale adını yazdırmayı en çok isteyen insanoğlu olabilir.

Meselenin kişisel boyutunu hepimiz biliyoruz. Daha dün yaptığı basın toplantısında tekrar bahsettiği üzere Mourinho, Chelsea'den kovulmasını hala içine sindirebilmiş değil. Kendisinin gönderilip Ferguson, Wenger ve Benitez'in hala görevlerine devam ediyor olmasını da.. "Chelsea'ye kanıtlayacak hiçbir şeyim yok" dese de, hepimiz biliyoruz ki bu akşamki maç, eski patronuna hata yaptığını bir kez daha kanıtlamanın ele geçmez bir fırsatı. Peki bu maçı kazanmayı istemek için yüzlerce nedeni olan Portekizlinin bu isteği, Stamford Bridge'den turla çıkması için yeterli mi?

Mourinho, sahaya büyük ihtimal Chelsea'de de başarıyla uyguladığı "elmas" orta saha dizilişiyle ve ilk maçtaki onbiriyle çıkacak ve Essien, Asley Cole, Bosingwa, Cech ve Hilario gibi 5 oyuncudan yoksun Chelsea savunmasını ileri ikilisi Eto'o ve Milito ile zorlayıp tecrübesiz Turnbull'a emanet rakip kaleyi her fırsatta yoklamayı deneyecek. Ancak, Chelsea'nin savunmadaki eksiklerinden faydalanması için Inter'in orta sahanın hakimiyetini Chelsea'ye bırakmaması gerekiyor. Chelsea, İtalya'daki maçı kaybetmesine rağmen maçın büyük bölümünde orta sahayı kontrol eden taraftı. Hafta sonundaki West Ham maçı gösterdi ki orta sahayı kontrol eden bir Chelsea, Premier Lig'in en tehlikeli takımı haline dönüşüyor.

Chelsea'yi bu kadar tehlikeli yapan şey tabi ki kadro yapısındaki fizik/teknik dengesi. Orta sahada pasların yerini bulmadığı maçlarda bile Chelsea, topu Malouda ve Anelka'ya ulaştırıp bu oyuncuların ceza sahasını orta bombardımanına tutmasıyla goller bulabiliyor. Özellikle, şu an çok formda olan Malouda'nın ısrarlı kanat akınları, son dönemde Chelsea'nin bir numaralı hucum kozu olmuş durumda. Fransız oyuncunun bu noktadaki şansı ise takımdaki hava hakimiyeti yüksek oyuncu sayısı. Chelsea'de Drogba, Ballack, Lampard, Alex ve Terry gibi oyuncuların varlığı, onları her kanat akınında ve duran topta baş edilmesi zor bir takım haline getiriyor. Ancelotti'nin öğrencilerini bu etkinlikten mahrum etmenin tek yolu da orta sahayı kontrol etmekten geçiyor. Çünkü, takım olarak yarı sahanıza yerleştikleri anda yerden, havadan veya denizden bir şekilde kalenizi ele geçirmek için bir çok opsiyonları var.

Olaya italyanlar açısından bakarsam, bu sene benim izlediğim Inter'in, amerikan futbolu takımları gibi 2 ayrı ekipten oluştuğunu söyleyebilirim. Defans 7'lisi ve hucüm 3'lüsü hep birbirinden kopuk bir görüntü çizmekte. Aslında bu bana biraz Galatasaray'ı da hatırlatıyor. Nasıl Galatasaray sezon başından beri organize hucüm etmeyi başaramadıysa Inter de tüm gol umudunu Eto'o, Milito ve Sneijder üçlüsünün kişisel becerilerine bağlamış durumda. Bu akşam da farklı bir görüntü beklemek zor. Özellikle hucüma geriden katkı yapan en önemli oyuncu olan Maicon'un Malouda'yı savunmak zorunda olduğunu düşünürsek, çok adamla hucüm eden bir Inter görmemizin zor olacağını söyleyebiliriz. İronik olan ise, Maicon'un desteklemekte zorlanacağı sağ kanadın, Chelsea'nin yumuşak karnı olan sol beke denk geliyor olması. Bu akşam, o kanatta ilginç bir mücadele bekleyebiliriz. Hatta maçın kaderi bile Malouda-Maicon mücadelesiyle belirlenebilir.

Özet olarak, öngörmesi çok zor bir maçla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Sonuca etki edecek çok fazla bilinmeyen var. Inter'in ilk maçta aldığı 2-1'lik galibiyet de işi daha da karmaşık bir hale getiriyor. Mourinho'nun çıkıp maçı 0-0'a bağlamaya çalışacağını zannetmiyorum, ki daha önce saydığımız sebeplerden dolayı böyle bir ihtimal Chelsea'nin ekmeğine yağ sürecektir. Mourinho'nun ne yapıp edip hucüm üçlüsüne gereken desteği bir şekilde ulaştırması ve bir gol bulması gerekiyor. Aksi halde ezeli rakipleri Milan gibi İngiltere'de bir korku filmi izleyip memlekete elleri boş dönerler. Chelsea ise ilk maçta defansta yapılan hataları tekrarlaması halinde bu sefer daha acı bir faturayla karşılaşabilir. Bunu bilen Ancelotti'nin çok acele etmeden, sabırlı ve kontrollü bir hucüm oyunu oynayacağını öngörmek zor değil.

Yazıyı bitirmeden, tek dileğimin adil bir maç olması olduğunu da ekleyeyim. Inter, bu akşamki maçın hakemi Wolfgang Stark'ın elinde 3 kere Şampiyonlar Ligi'nden elenmiş, Chelsea ise geçen sene verilmeyen 4 penaltıyla lige veda etmiş durumda. Bu sezon izlediğimiz bitmek bilmez hakem rezaletlerinin umarım bir sonu gelmiştir de yarın bu maçla ilgili yazdığım yazıda hakemle ilgili bir paragraf olmaz.

15 Mart 2010 Pazartesi

Donovan Veda Ediyor

- Abi terlisin, üstüne bişiy giy, Liverpool'un ayazı Los Angeles'a benzemez, cırcır olacan.

Hak Etmedi

Ben Phil Brown'ı hiç sevemedim. Gerek futbolcularıyla ilişkileri, onları saha içinde azarlamaları gerek megalomanlığıyla bana nefret ettiğim bir Türk büyüğünü hatırlatır kendisi. İngiltere kamuoyunda da hakkındaki görüşler çeşitlidir. Sivri kişiliği yüzünden Hull taraftarları arasında bile Brown'ı sevmeyen çoktur. Ancak ister sevin ister sevmeyin kendisinin Hull City'nin 104 yıllık tarihinin en başarılı hocası olduğu gerçeğini değiştirmeniz zor. Championship'te kalma mücadelesi veren kulübü alıp, 1 yıl gibi kısa bir sürede Premier Lig'e taşıyan, sonra da bu ligde tutma başarısını gösteren Brown, bu başarıyı bir kez daha tekrarlamak için bu sezonun sonuna kadar savaşma şansını da fazlasıyla hak etmiştir diye düşünüyorum.

Hull City yönetimi, bugün takımın yönetimini Brown'ın yardımcıları Brian Horton ve Steve Parkin'e geçtiğini açıkladı. Bunu yaparak da çok büyük bir risk almış oldu. Ligin bitmesine 8 maç kala hoca kovmak, hele ki takım tarihinin en başarılı hocasını kovmak, nereden baksanız intihara teşebbüstür. Bu karar, takımın aldığı üstüste 4 yenilgi ile sondan ikinciliğe çakılmasını takip eden bugün alınmış olsa da, ben olayın salt sahadaki sonuçlarla alakalı olduğunu zannetmiyorum. Kasım 2009'da Adam Pearson kulübün başkanlığına yeniden seçildiğinde, Phil Brown ile arasının iyi olmadığı ve ilk icraat olarak hoca değişikliğine gideceği söylentileri de ortaya çıkmıştı. Ancak Pearson'un başkan olmasını takip eden dönemde, Hull City 4 maçta 8 puan toplamayı başarınca o söylentiler de rafa kalkmıştı.

Bugüne geldiğimizde ise, Hull'un her ne kadar ligdeki durumu iç açıcı gözükmese de son 8 maçının 4'ünü ligin dibine yakın Porstmouth, Burnley, Wigan ve Sunderland ile oynayacak olması gözardı edilemez. Geri kalan 4 maç da orta sıralardaki Birmingham, Stoke ve Fulham ki, Hull City neredeyse tüm Premier Lig takımları arasındaki en avantajlı fikstüre sahip. En zorlu maçları, kendi sahalarında son gün oynayacakları Liverpool maçı ve Liverpool'un bu sezon kimlere ne puanlar verdiğini tekrar hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Bu fikstür avantajı, Phil Brown'un kovulmasını daha bir acıklı yapıyor. Zaten bugün yayınladığı mesajda Brown, çok üzüntülü olduğunu belirtmiş. Kendisine bu son savaş şansını tanımayan Hull City yönetimi ise eline bir saatli bomba almış durumda. Bu bombanın patlaması için de sezon sonunu beklemelerine gerek yok. Hafta sonu lig sonuncusu Portsmouth ile oynanacak maçın sonucu hezimet olursa, taraftara bu kararı nasıl açıklayacaklar hep beraber göreceğiz. Bu arada düşmesini istediğim takımlar listesine hoca hırsızı Bolton ve Manusever Wolves'dan sonra Hull City de eklenmiş oldu.

Ya Kasıtlı Yaptın ya da Gerizekalısın


Sanırım Mourinho'nun, 3-1 kaybedilen Catania maçında oyuna girmesini takip eden 90 saniye içerisinde 2 sarı kart görüp bir de penaltıya sebep vererek atılan Sulley Muntari hakkında kafasından geçenler başlığa yazdıklarımdı. Sadece kafasından geçse iyi; eminim ki Portekizli bunları ve daha fazlasını Muntari'ye direk söylemiştir. Ancak çıldırılmayacak gibi de değil durum. 1-1 giden maçın en kritik dakikasında oyuna girip rakip takıma maçı hediye etmeye çalışsanız bundan daha başarılı olamazsınız heralde. Muntari, oruç meseleleri dahil olmak üzere, arasının hep fırtınalı olduğu Mourinho'yu sabote mi ediyor? Yoksa kendisi tam bir gerizekalı mı? Yoksa sadece Catania'ya sağlam bir bahis mi oynadı? Hiç bir fikrim yok. Tek bildiğim Inter formasını daha uzun süre giymeyeceği. En azından Mourinho'nun patronu olduğu Inter'in formasını.

14 Mart 2010 Pazar

Kötü Zamanlama

Tam "Arsenal acaba ritmini buldu da istikrarlı olarak iyi futbol oynamaya başladı mı" diye düşünürken dün akşam sezonun en kötü futbolunu izlemek, benim için tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu. Koca ikinci yarıyı 10 kişi kalmış rakibine karşı %70'e yakın topla oynama oranıyla oynayan Arsenal, Hull kalecisi Myhill'i test etmeyi ilk kez akıl ettiğinde dakika 92'ydi. İronik olan bunu yapanın, dün akşam da dahil olmak üzere, her sahaya çıktığında maçın en kötü adamı olmayı başaran Denilson olmasıydı. Myhill, üstüne gelen topu Bendtner'e hediye etmeseydi Arsenal şampiyonluk yarışının -bu sezon 71. defa- dışında kalacaktı.

Hediye demişken, Hull City'e bir penaltı hediye ederek onları maça ortak eden hakem Andre Mariner'den bahsetmeden de geçemeyeceğim. Bu sezon Premier Lig bitti bitecek, sahadaki eyyam bir türlü bitmek bilmedi. Arsenal'in yediği golde önce 1 metre ofsayttaki Hesselink'i kaçıran, daha sonra Campbell'ın yapmadığı faule penaltı çalan ve nihayet son adam olan Hesselink'i düşürdüğü için Campbell'a kırmızı kart çıkartmayan Mariner, verdiği penaltı ve gösterdiği sarı kartla maçın gidişhatına direkt etki etmiş oldu. İlerleyen dakikalarda Boateng'in, önce Bendtner'in sırtına çıkıp sonra da Danimarkalının gözünü oymaya çalıştığı pozisyonda Bendtner'e gösterdiği sarı kart ile eyyama devam eden hakem, aynı Boateng'in Sagna'nın dizine bastığı pozisyonda kullandığı sarı kartla eyyam olayında yeni bir çığır açmış oldu. Bu sarı kart, neden 4 sezonda 3 Arsenal'li oyuncunun bacağının kırıldığı sorusunun cevabı gibiydi. Diaby, Eduardo ve Ramsey'in bacaklarını kıran Hull Birmingham, Stoke gibi kasap takımlar veya onların "vur" emri veren hocaları değil, tamamen rakibi sakatlamaya yönelik hareketleri sarı kartla ödüllendiren hakemler ve onları yöneten federasyondur.

Mariner'in kötü yönetimi, tabi ki ikinci yarıyı bir kişi fazla oynayan Arsenal'in kötü oyununun özrü olamaz. 10 kişi kalmış rakibine karşı tek yapması gerekenin klasik pas oyununu oynayıp rakibi yormak olduğunun farkında olan takımın, maç boyunca 3 pası üstüste yapamamasının sebebi orta sahada yatıyor. Orta sahanın ofansif beyni Fabregas ve defansif akciğeri Song'un sahada olmayışı tabi ki bu bölgenin performansını direk etkiledi. Porto maçından sonraki yazıda, Fabregas'ın yerinde iyi bir performans sergileyen Nasri'den bahsederken, bu maçta bulduğu boş alanı kendisine hiç bir Premier Lig takımının vermeyeceğini söylemiştik. Nitekim Hull City'nin sert orta sahası dün akşam Nasri'yi tamamen sahadan silmeyi başardı. 90 dakika boyunca bırakın olumlu hareketi, topla buluştuğunu bile hatırlamıyorum Fransızın. Onun bu etkisiz oyunu, Arsenal'in orta sahadaki organizasyonu tamamen Diaby'nin omuzlarına bıraktı. Nitekim Arsenal'in pozisyonları, Diaby ve sağ açıkta oynayan önce Eboue ve sonra da Walcott'un gayretleriyle yaratıldı. Bu noktada Arhavin ve Bendtner'in ceza sahasın içerisinde dağlara taşlara vurduğu 5 topu, takımın gollerini yine bu oyuncular attığı için görmezden gelelim. Özellikle Arshavin, geçen hafta Burnley karşısındaki Bendtner'e benzer bir performansla oynadı ki maç kazanılmasaydı, gol atmasına rağmen yenilginin baş sorumlularından biri Arshavin olacaktı.

Hucümda organize olamayan Arsenal, geleneksel olarak başı dertte olan bir Arsenal'dir. İleride topun kıymetinin bilinmediği maçlarda, top kayıplarının kalesinde pozisyon olmasını koca takımda engelleyecek tek adam var; o da Song. Dün akşam onun yerinde oynayan Denilson'dan sanırım bahsetmeye hiç gerek yok. Kendisi her zamanki gibi berbattı. Neyse ki takımın defans 4'lüsü hatasız oynadı ki Hull City maç boyunca hiç pozisyon bulamadı. Wenger, Tottenham maçında Crouch tehlikesine karşı uyguladığı ofsayt taktiğini dün akşam da Hesselink'e karşı sahaya sürdü. Defansı mümkün olduğu kadar öne çıkararak Hollandalı oyuncuya sağ ve sol dipten orta yapılması ihtimalini tamamen ortadan kaldırmış oldu. Wenger'in ofsayt taktiğinin tek riski hakemin bu pozisyonlardan birini kaçırmasıydı ki Hull City'nin golü de yan hakemin atladığı bir ofsayt pozisyonundan geldi.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen eksik ve kötü oynayan Arsenal'in deplasmandan 3 puan almayı bir şekilde başarması ligin bitmesine 8 maç kala çok önemli. Ligin son düzlüğünde en önemli sınavları Tottenham deplasmanı ve Man City ile içerde oynacağı maç olan Arsenal'in diğer iki rakibine karşı ciddi bir fikstür avantajı var. Nitekim Chelsea, Tottenham, Man City ve Liverpool deplasmanlarına gidip Villa ile içerde oynayacakken, Man Utd ise City deplasmanına gidip Chelsea, Liverpool ve Totteham'ı ağırlayacak. Tabi ki bu fikstür avantajı sahaya çıkıp bu maçları kazandığınız zaman anlam kazanan bir şey. Ligin sondan ikinicisini, 45 dakika 10 kişi oynadığı maçta yenememe ihtimaliniz varsa orda bir 'avantaj'dan bahsetmek iyimserlik olur.


12 Mart 2010 Cuma

Düşüncesi Bile Rahatsız Edici

Bugün Akşam gazetesi alanlar ya da haber kaynaklarını takip edenler "Rijkaard Milan'a, Terim Florya'ya" haberini mutlaka görmüşlerdir.

Akşam gazetesinde çıkan bu haberin kesinlikle doğru olmadığını düşünüyorum, kendimi de bu yönde telkin ediyorum. Ama bir yandan da burasının Türkiye olduğunu hatırlayıp, son 20-30 yıldır kulübün başında aynı kuru kafalar olduğunu düşününce insanın zihninin bir yerinde, bir "acaba" oluyor. Bu acaba bile benim tüylerimi diken diken etmeye yetti desem de yeridir.


Sene başından beri bir şeyler değişecek, uzun vadeli yatırımlarla istikrarlı ve karakterli bir futbol oynayacağız, süper bir altyapımız olacak temalı düşünceler içerisindeyiz ve yazılarımız da bu hep bu yönde oluyor. Birçok aklıselim Galatasaray taraftarının da böyle düşündüğüne eminim.


Böylesine bir ortam yaratılmışken ve Rijkaard gibi bir şansa sahipken, sahaya "adrenalin" taktiğiyle çıkan bir Milli Takım için ekol yarattık diyebilen, artık devri geçmiş, kendini bir gram bile geliştirememiş bir Teknik Direktörü Galatasaray'ın başına(Galatasaray'da herhangi bir göreve bile getirmek) getirmek nasıl hasta bir zihniyetin ürünü olabilir düşünemiyorum.

Olur da kesinlikle inanmadığım bu haber, gün gelip de paralel bir evrende bile gerçek olursa, beni en çok Galatasaray'la olan ilişkimi gözden geçirmem gerekliliği üzecektir...

Beş Karede "Milan"

Adriano Galliani'nin yüz ifadeleri, Manu maçı sonrası Milan'ın durumunu bizce yeterince açıklıyor.

Kaynak: dirtytackle

Delik Cepli Kaka



Kaka'nın cebinde bir taksi parası bile olmadığına göre, sanırım Real Madrid'in oyunculara verdiği paralar biraz abartılıyor.