28 Şubat 2010 Pazar

Bir United Klasiği

Yok, kupa değil klasik olan. Finalin kazanılış şekli. 5. dakikada 10 kişi kalması gereken United'ın, bir kez daha hakemler tarafından kurtarılması. Phil Dowd'un, son adam Young'ı yaka paça yere indiren Vidic'e sarı kart bile göstermemesi. Yıllardır ne Man Utd, ne de hakemler doydu bu eyyama. Kendini futbolun beşiği sayan ülkede bunun önüne geçebilen yok. İyi yere dükkan açmış Manu. Güle güle kullansınlar yeni hediyelerini de.

İşte O An

Elini sıkmamayı bırakın Wayne Bridge elini ensesine götürüp bir "mucccuk" çekse kimse bir şey diyemezdi. Tam tersine formaliteden elini sıkıp geçedebilirdi tabi. Duruş sergilemeyi tercih etti. İyi etti. City takım olarak Terry'i pas geçseydi o zaman daha güzel olurdu. Gerçi maçı kazanarak daha iyi ders vermiş oldular. Chelsea haftaya Şampiyonlar Ligi'nden elenirse gör sen şamatayı.

Afrika'ya Gidelim Pepsi İçelim

Sorumlusu Kim?

Aaron Ramsey, daha 18 yaşında, başında olduğu kariyerinin tamamını etkileyecek bir sakatlık yaşadı ve bu sakatlıktan geri dönse bile olayın yarattığı tramvayı belki yıllar boyu üzerinden atamacayacak.

Pek bu gencecik çocuğun bacağını kim kırdı? Hareketi yapan Shawcross mu? Ona "Vur!" diye talimat veren hocası mı? Maç boyunca Stoke City'nin yaptığı tüm faullere adeta gözlerini kapayan, Ramsey'in açık penaltısını vermeyen, arkasından çekilen Song'a sarı kart gösteren, Ramsey'in bacağının kırıldığı pozisyona kadar Stoke City'e kart bile gösterme gereği duymayarak sahadaki kabadayılığı cesaretlendiren Peter Walton mu? Yoksa Stoke gibi takımların her hafta aynı anti-futbolu oynamasını bir türlü engellemek istemeyen, birbirinden formsuz hakemlerine İspanya'daki gibi bir yıldız oyuncuları koruma politikasını aşılayamayan İngiliz Futbol Fedrasyonu mu?

Nedense içimden, hareketi yaptıktan sonra şoka girip sahayı terkederken de ağlamaya başlayan Shawcross'a kızasım gelmiyor.

26 Şubat 2010 Cuma

İroni


Dünkü maç üzerine, Bigboned'un yazdıklarından fazla söylenecek bir şey yok. Hakem artı Caner'in "gençlik" galeyanı maçı elimizden aldı götürdü. Benim söyleyeceklerim ise bazı ironiler üzerine olacak...

- Önce hakemlerden başlayayım. Bu maçla beraber gördük ki, asistan hakem sistemi bu gidişle ölü doğacak. Dünkü maçtan önce, gruplardaki Sturm Graz maçında da benzer bir pozisyon yaşanmıştı ve penaltıyı " verememişti" asistan hakem. Sırf bizim maçlarımızda da değil, birçok Uefa organizasyonunda bu hataları gördük. Peki burada ironi nerede mi? Dün gece neredeyse hatasız bir maç yöneten tek hakemin Türk olmasında. Marsilya - Kopenhag maçını süper yöneten Cüneyt Çakır'da...

- Servet'in yetersizliğine artık dayanamayan Rijkaard, Beşiktaş maçı sonrasında, başını Sergen, Hakan Ünsal, Hakan Şükür ve diğerlerinin çektiği "Türk Futbolu Mafyası" tarafından eleştirildi. Dünkü maçtan sonra ise, 1. golde kademeye giremeyen, 2. golde pozisyonu kaybeden Servet'i bir kere bile eleştirmediler. Gerçi artık bu normal bir Türk Basını davranışı olduğundan çok da ironik değil. Aslında daha da beteri, sakatlandığı için çıktığından bir haber olan yazarların, Elano'yu niye çıkardı diye yine Rijkaard'ı eleştirmesi.

- Yine, 2 maçtır niye oynatılıyor ki denen Giovanni, dün de niye oyuna alınmadı ki dendi ve eleştirler yine Rijkaard'a yönlendi. Tatminsizlik de kötü bir şey tabi...

- Grubumuzdan 2. çıkan Panathinaikos'un da Roma'yı içeride, dışarıda yenerek turu geçmesi de ironi sayılır mı bilemiyorum...

Son olarak, evet dediğimiz gibi, şu takımın başında Mourinho olsa, Wenger olsa ne fark edecek, takıma mevcut durumunda, Arda'nın yerine gökten zembille forvet mi inecekti? Ayhan hayatının futbolunu mu oynayacaktı? Caner büyük bir olgunluk mu gösterecekti...

Beyinsizlik

Bilmiyorum başka bir açıklaması var mı? Penaltıyı vermeyen hakeme kızıp cezayı rakip oyuncuya, 60 saniye içinde 2 kere kesmeye çalışmanın 'beyinsizlik'ten başka bir tarifi? Oturup taktik konuşalım; Galatasaray ne yaptı, ne yapmadı tartışalım; ortada böyle bir sorun varken bunu yapmanın bir anlamı var mı? Rijkaard, Mourinho, Wenger, Ferguson getirsen de beyinsizliği tedavi etmen mümkün mü?

Hiç zannetmiyorum.

25 Şubat 2010 Perşembe

Oyunun İki Yönü

Galatasaray'ın son dönemde oynadığı kontrollü futboldan daha önce bahsettik. Rijkaard'ın, eldeki kadronun da zorlamasıyla uygulamaya koyduğu savunma disiplinine dayalı anlayış, deplasmanlar için biçilmiş kaftan. Peki, Galatasaray aynı oyun anlayışını bugün de sergilerse ortaya nasıl bir sonuç çıkar?

Hepimizin de farkında olduğu üzere, Galatasaray'ın maçı 0-0'a bağlamaya çalışması tek kelimeyle bir intihar olacaktır. Rakibin etkili hucüm adamları gol yememek için oynayan bir Galatasaray'ın başına iş açacak kapasitedeler. Hele ki kolay gol yemede dünyaca ünlü bir ülkenin temsilciyseniz 0-0'ı unutsanız iyi olur. Bu olasılığı bir kenara koyduktan sonra bu akşam sahada ne göreceğimizi kestirmeye çalışabiliriz.

Her ne kadar Galatasaray 0-0'a oynamamalı desek de, gol atmaya mecbur olan tarafın Atletico olması tabi ki bir avantaj. Bu, Galatasaray'ın son dönemde oynadığı futbola uygun bir tablo çıkarıyor ortaya. Yani İspanya'da oynanan futbolun aynısı oynanarak, orta sahada rakibi tatlı-sert şekilde durdurmak ve buradan kapılan toplarla ani ataklara çıkarak, Atletico savunmasını az adamla yakalamak mümkün. Ancak, Galatasaray'ın İspanya'da yapmadığı bir şeyi bugün yapması gerekiyor. Bu şeyin adına da organize hucüm deniyor.

Rijkaard, dünyanın en iyi organize hucüm eden takımını yaratmış bir teknik adam. Ancak geçtiğimiz 6-7 ayda, Galatasaray'lı oyuncular, Hollandalı'nın kafasındaki hücüm planına pek de uyum sağlayabilmiş değiller. Galatasaray hucümu, hala Keita ve Arda'nın kişisel çabalarıyla şekilleniyor. Takım, kendi sahasında başarıyla uyguladığı yardımlaşmayı karşı sahaya geçtiğinde aynı şekilde gösteremiyor. Burada, bir kaç sefer bunun nedenini sağ/sol beklere bağlayan yazılar yazdım. Hala da bu tezimin arkasındayım. Galatasaray'ın sağ/sol bekleri hucüm, sağ/sol açıkları savunma görevlerini tam olarak yerine getiremiyorlar. Bu da takımın, oyunun her iki yönünü aynı anda iyi oynamasının önünü tıkayan en önemli faktör.

Kanatlardan sezon başından beri gelmeyen yardımdan bu akşam da yoksun olacağımızı varsayarsak, takımın hücumda çoğalmasını sağlayacak adamlar yine Elano ve Mustafa Sarp olacak. Bu ikilinin, bu akşam, takımın geri kalanının 2 katı mesafeyi koşmayı göze alıp hem hucüm hem savunma görevlerini eksiksiz yerine getirmeleri maçın sonucu açısından çok kritik olacak.

Frank Rijkaard dün yaptığı basın toplantısında, Atletico'nun kontra ataklarına dikkat çekti. Rakipten kontra yememek için Galatasaray'ın ilk yapması gereken şey hucümda topun kıymetini iyi bilmek. Özellikle Arda ve Keita'nın zaman zaman bencilleşen oyunlarının doğal sonucu olan gereksiz top kayıpları ya da çok adamla karşı ceza sahasında olduğumuz duran topların direk rakibe verilmesi gibi, Atletico'ya kontra atak başlatma şansı verecek hataların minimumda tutulması gerekiyor. Bu hataların yapılması halinde ise rakip oyun kurucuların topu Forlan, Aguero ikilisine ulaştırması çok çabuk bir şekilde engellenmeli. Bu noktada derinden oyun kuran Simao gibi oyunculara, Galatasaray'ın ileri üçlüsünden gelecek baskı çok önemli. Çünkü bir kez o uzun top atılıp, Aguero'nun bizim stoperlerle birebir kalması sağlanırsa her şey için çok geç olabilir.

Özetle Galatasaray, aynen bu yazı gibi temkinli olmalı bugün. Ancak temkinin hucümu unutmak, oyunu çirkinleştirmek gibi anlamlar taşımadığını da hatırlamalı. Benim gönlümden geçen ilk 20 dakikaya bir Ali Sami Yen klasiği olan rakip yarı alanda "şok baskı" ile başlanması. Atletico'dan çok daha sağlam defansları olan nice takımın bu baskı karşısında hatalar yaptığını daha önce gördük. Bu akşam da görmememiz için hiç bir neden yok.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Inter vs İtalya

Mourinho eski takımı Chelsea'yi San Siro'da ağırlıyor; Ancelotti eski rakibi Inter'e, Chelsea'nin başındayken de bir darbe vurmak istiyor. Inter, sol beksiz ve formsuz gelen Chelsea'yi yenemezse Stamford Bridge'de çok zorlanır. Mourinho, "Chelsea yeteri kadar iyi değil"; Ancelotti ise"Tüm İtalya arkamda." diyor. Ben de 'orta sahada kavgalı sıkıcı beraberlik maçı' diyorum ki, umarım haksız çıkarım.

"The Special One" Inter'in başına geçti geçeli İngilizlere diş geçiremedi. Man Utd ve Liverpool'dan sonra şansını eski takımına deniyor. İtalyanlar son 3 sezondur ikinci turda eleniyor. İngilizlere karşı yaptıkları son 5 maçın da 4'ünü kaybetmiş durumdalar.

İki takım daha önce resmi olarak karşılaşmamış olsalar da, sezon başında Amerika'da bir hazırlık maçı yapmışlardı. Chelsea 2-0 aldıydı.

Chelsea, geçen sene İtalya'ya 2 yolculuk yaptı; Roma'ya yenilip Juventus ile berabere kaldı. Şampiyonlar Ligi'nde İtalya'da oynadıkları 6 maçtan sadece 1 tanesini Lazio'ya karşı kazandılar. Son 10 Şampiyonlar Ligi deplasmanından 6 beraberlik, 3 galibiyet çıkarmayı başarmış durumdalar.

Ancelotti, Milan'ın başında Inter'e karşı oynadığı 18 maçın 10'unu kazanıp 5'ini kaybetti. Avrupa kupalarında, Mourinho'ya karşı oynadığı tek maçı da, 2003 Super Kupa Finali'nde 1-0 kazandı.

Borç Ligi

UEFA, geçenlerde Avrupa'daki kulüplerin borçlarıyla ilgili bir rapor yayınladı. Buna göre UEFA bünyesindeki 732 kulübün, toplam borçlarının %56'sı Premier Lig'deki 18 kulüp arasında paylaşılmış durumda. (Araştırmanın yapıldığı yıl olan 2008'de Portsmouth ve West Ham, UEFA lisansı alamadıkları için bu rakamlara dahil değiller) 18 Premier Lig kulübünün toplam borcu 4 milyar euro civarındayken, Man Utd, €800m'luk borcuyla ikinci sıradaki Liverpool'u bile ikiye katlamış durumda.

UEFA, "Financial Fair Play" uygulamasına geçmeden önce Avrupa'daki kulüplerin mali yapılarına iyice kafayı takmış durumda. Son dönemde, özellikle İngiliz kulüpleri UEFA'nın sıkı gözetiminde. Yukarıdaki rakamlara baktıktan sonra adamlara da hak vermemek elde değil. Son 5 yılda, özellikle Şampiyonlar Ligi'ni iyice domine etmiş durumda olan İngiliz kulüplerinin ödeyebileceklerinden fazlasını harcayıp harcamadıkları Avrupa futbol yönetiminin cevabını aradığı en önemli soru.

Bu rapora karşılık bugün İngiltere Futbol federasyonun sözcüsü de kısa bir açıklama yaparak, "Önemli olan borçların büyüklüğü değil, ödenebilir olup olmadıkları" dedi. Gerçekten de takım başına düşen 122 milyon euroluk senelik gelir ile Premier Lig, bu alanda en yakın rakibi olan Bundesliga'ya €43m fark atmış durumda. 2,2 milyar euroluk toplam gelirin de çoğunun 4 büyükler tarafından paylaşıldığını düşünürsek, bu kulüplerin büyük borçlarının altından kalkabileceği sonucuna da varabiliriz.

Gel gelelim, son bir kaç senede Man City ve Chelsea gibi sınırsız kaynaklara sahip takımların piyasa davranışları yüzünden, özellikle de oyuncu maliyetlerinde inanılmaz artışlar meydana geldi. Daha önce Man Utd'ın finansal durumuyla ilgili yazıda belirttiğimiz üzere, United gibi bir dünya devi bile, son 10 senedeki başarılı trendinin sekteye uğraması halinde borçlarını ödemekte zorlanacağını açıklamış durumda. Liverpool'un £100m'lık bir finansmana ihtiyacı olduğu bilinirken, ligin dibindeki Portsmouth, oyuncularının maaşlarını ödeyemediği için puanlarının silinmesi tehlikesini ensesinde hissediyor. Şu an için en rahat gözüken City ve Chelsea gibi takımların bile UEFA'nın FFP standartları uygulamaya geçtiğinde, bu kurallara nasıl uyum sağlayacakları tam bir muamma.

Sorun sadece İngilizlerin sorunu değil tabi ki. UEFA bünyesindeki 732 kulübe baktığımız zaman; bu kulüplerin toplam gelirleri olan 11.5 milyar euro'nun üzerinde bir harcama (12.1 milyar euro) yaptığını görüyoruz. UEFA'nın amacı da bu dengesizliği ortadan kaldırarak, genelde ve kulüp bazında bu gelir-gider dengesini sağlamak. Gider kısmının aslan payını oluşturan oyuncu maaşlarındaki enflasyonun asıl sebebi olan para babalarını durdurmadani bu denge sağlanabilecek mi hep beraber göreceğiz.

23 Şubat 2010 Salı

3 Maç

Her ettiği laf yüzünden başı belaya giren Mourinho, maç basın toplantıları harici konuşmama kararı almıştı bir süredir. Eh ceza almak için sadece konuşmak gerekmiyormuş ki, Cordoba ve Samuel'in atıldığı ve İnter'in berabere kaldığı Sampdoria maçı sonrası yaptığı bu harekete de federasyon 3 maç + €40.000 ceza verdi. İtalyan federasyonunun dayanağı, Mourinho'nun hakemi galibiyetlerini engellemekle suçlamaya çalışması. Portekiz'li ise "Kaybetmem için beni tutuklamaları lazım" demeye çalıştım diyor.

Kaybetmek demişken, Sampdoria maçı ile Mourinho, kendi sahasında maç kaybetmeden geçirdiği 8. yılı bitirmiş oldu. Harbiden tutuklasalar mı ne yapsalar acaba?

Bir de Böyle Deneyelim

Premier Lig'in kasap oyuncuları arasındaki "Fabregas'ı kim sakatlayacak?" yarışmasının bu haftaki katılımcısı Michael Turner'dı. Rakiplerinin aksine daha yaratıcı bir şey deneyerek rakibinin boynunu kırmaya yönelik bir hareket yapan Turner, maalesef başarısız oldu. Fabregas hala yaşıyor.

Hakem mi dediniz? Oralı bile olmadı.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Gün Geçmiyor Ki Birileri Kendini Yere Atmasın




Kim ne derse desin, ben Mourinho'yu seviyorum. Bu videoya da bundan fazla bir yorum yapılmaz zaten...

Mourinho'nun Galatasaray'ı

Biz Rijkaard'ın Barcelona'da oynattığı futbolun izlerini Galatasaray'da görmeyi bekleyeduralım; Galatasaray takımı her geçen gün Mourinho'nun takımlarından birine benziyor. Hatta Beşiktaş ve Atletico'ya karşı sahaya çıkan takım, oyun anlayışı ve sahaya yayılış olarak 2005'in Chelsea'sinin tıpatıp aynısı desem yeridir.

Sahaya çıkan kadro Barça'nın 4-3-3'ünden çok, Chelsea'nin 4-3-2-1'ine benziyor her şeyden önce. Defansın önündeki 3'lü Mustafa-Mehmet-Elano, 2005'in Essien-Makalele-Lampard'ının görevlerini üstlenmiş durumda. Kanatlarda Arda-Keita, Robben-Joe Cole'e karşılık gelirken, ilerideki Jo'da Drogba'nın izdüşümü.

Dizilişlerin benzemesinde çok da ilgi çekici bir şey yok aslında. Beni daha çok şaşırtan Galatasaray'ın oyun anlayışı. Rijkaard'ın Bercelona'da oynattığı, hucümda rakip sahada çok adamla yoğun pas trafiğine ve defansta ise geri dörtlünün orta sahaya mümkün olduğu kadar yakın pozisyon aldığı ve orta sahada alan daraltarak, rakibi kendi sahasında boğmaya dayalı oyunu, bugünkü Galatasaray'da görmek pek de mümkün değil. Takım, kendi sahasında zayıf rakiplere karşı oynarken bile oyunu karşı sahaya yığmakta zorlanıyor, hatta belki bunu yapmak da istemiyor. Rijkaard da, futbolcular da Barca oyununun gerektirdiği tempoya çıkamayacaklarının farkında.

Bunun yerine, Mourinho'nun 90 dakika savunma disiplinine, rakibe orta sahada fiziksel üstünlük kurmaya ve hucümda sabırlı olup ilerideki 'target man'i kullanarak daha az ama efektif organizasyonlarla golü bulmaya dayalı anlayışı hakim bu aralar Galatasaray'da. Bu oyun yapısı sürekli baskı yapmak yerine, takım halinde topun arkasına geçip rakibi ucunda Mustafa ve Mehmet'in olduğu bir huniye sokmaya ve buradan kapılacak topları hızla Jo'ya ulaştırıp onun pivot forvet özelliklerini, Arda ve Keita'nın desteğiyle kullanmaya dayanıyor. Mourinho'nun Galatasaray'ında, Mustafa-Mehmet ikilisi, Essien ve Makalele'nin oynadığı yıldırıcı rolü oynarken; Elano, Lampard'ın oyun kurucu görevlerini üstlenmiş durumda. Keita'nın oyunu zaten bana fena halde Robben'i hatırlatıyor. Arda da Joe Cole'un hucümdaki joker rolüne gayet uygun düşmekte.

Galatasaray'ın bu anlayışı kabul etmesinin altında tabi ki kadro yapısı yatıyor. Rijkaard, Barcelona'da oynattığı oyunu uzun dönemde Galatasaray'a getirmek istiyor mu istemiyor mu tam emin değilim, ancak şu an elindeki kaynaklar onu, bu daha pragmatik oyun yapısını kabul etmeye zorlamış durumda. Çünkü, Türkiye'ye geldikten çok kısa sürede farkettiği üzere bizim memlekette "sabır" ilk beraberliğe kadar süren bir şey. Oradan sonra camia, kendi takımına bakmak yerine, cahil futbol yorumcularının gazına gelmeyi tercih ediyor. Yani, Rijkaard da biliyor ki kendi sistemini tamamıyla yerleştirene kadar geçecek sürede oynadığı maçlarda iyi sonuçlar almaya devam etmek zorunda. Bunu yapmak için de sezon başındaki Barcelona anlayışından, şu an eldeki kadro yapısına daha uygun olan Chelsea anlayışına geçmiş durumda. Büyük ihtimal bu sezonu da bu futbolu oyanayarak kapatacak. Önümüzdeki yaz, tekrar kendi anlayışına dönmek için gerekli adımları atacak mı, hep beraber göreceğiz. Benim her iki anlayışdan yana da şikayetim yok, çünkü her ikisinin de başarı getiren formüller olduğu çok kereler kanıtlandı. Yeter ki uygulama iyi olsun.

Olduğu Kadar

"Sıkıcı", evet dün oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçının, özellikle de ilk yarısının tek kelimelik özeti bu kelime, "Sıkıcı". Bu sezon oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçında da belirttiğim gibi, muhteşem bir futbolun oynandığı bir derbiyi en son ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum. Dünkü maç da hafızamda bir değişikliğe yol açmadı.

Beşiktaş dağınık bir takım. Maçın başının da kendileri gibi, dağınık oynanmasını sağladılar. İlerleyen dakikalarda, Madrid yorgunu Galatasaray, defansa ağırlık verip kontra arayan bir oyun mantelitesini sahaya yansıttıkça, Beşiktaş'ın oyunu toparlanma belirtileri gösterdi. Bu durum kendini ilk 25 dakika gösterdi. Galatasaray içinse olumlu olan, bu süreci iyi bir savunmayla çok iyi geçirmesiydi. Hatta iyi savunma, gol pozisyonları da getirdi. Keita, girilen bu pozisyonlarda kendisini sağ kanada hapsedeceğine, Arda sol kanada açıldığında biraz daha ortaya girebilseydi, Galatasaray gol de bulabilirdi.

İlk yarıda oyunun kontrolünü sadece bir 5-10 dakika eline alabilen Galatasaray, Franco'nun efsane kurtarışıyla devreyi kendisi için avantajlı kapadı. Devre sonunda, maçı beraber izlediğim arkadaşlarıma sorduğum tek soru da şu oldu: "Caner ve Hakan Balta'nın, Beşiktaş yarı sahasında tek bir pas yaptığını gördünüz mü?"...

İkinci yarı oyun Galatasaray açısından biraz daha dengelendi. Özellikle Elano, savunma özelliğinin yanında hücum gücünü de gösterince, Galatasaray biraz daha rahat oynamaya başladı. Bu noktada, Rijkaard'ın yorgunluk faktörünü de göz önüne alarak yaptığı, Barış ve Emre Güngör rotasyonunu çok doğru bulduğumu belirtmek istiyorum. Emre, çabukluğu ve enerjisiyle Beşiktaş hücumlarında yerini çok iyi korurken, Barış da, her ne kadar hücumda berbat bir oyun sergilese de, Beşiktaş'ın sert oyun yapısına yanıt vererek, orta saha direncini arttırdı. Üstüne de tam zamanında yapılan bir Jo- Caner değişikliği, Galatasaray için maçı daha da olumlu bir hale getirdi. Elano'nun ard arda getirdiği toplarda Jo pozisyonunu çok iyi kullanıp iki pozisyon yarattı ve Arda da, kendi beceresinin de yardımıyla, bunlardan birini değerlendirerek golü buldu. Gol Galatasaray için gerçekten çok iyi bir zamanda geldi. Ama, son dakikalarda saçma bir karambol golü yemeyiz umarım derken, Franco'nun da maç boyunca ilk kez yerini kaybetmesiyle, Beşiktaş "karambolden" golü buldu. Galatasaray açısından sonuca baktığımızda, Atletico Madrid maçından sadece iki gün sonra, kısıtlı bir kadroyla çıkılan bir sözde derbiye göre iyi bir skor diyebilirim. Ama kadro yapısını da göz önüne aldığımızda, Galatasaray'ın, Rijkaard'ın kafasındaki futbolu saha yansıtması için daha bir fırın ekmek yemesi gerektiği ortada...

Yazımı bitirmeden önce, sertliğe müsama gösterme-faul verme arasındaki dengeyi tutturamayan Fırat Aydınus'u ve maçın son duran topunda ofsayta düşen "Beşiktaş"ı da tebrik etmek istiyorum...

21 Şubat 2010 Pazar

Biri Şu Topa Vursun!

Klasik bir Emirates maçı izledik yine. Arsenal, topla sürekli oynayan ancak 3. bölgeye geldiğinde ne yapacağını bilemeyen bir takım görüntüsündeydi. Özellikle ilk yarı, maç Sunderland ceza sahasında oynanmasına rağmen, Arsenal adına ceza sahasında dönüp dolaşan topa vuracak bir adam yoktu sahada. Üstüne üstlük, Kenwyne Jones kontradan bulduğu pozisyonu gole çevirse, soyunma odasına beraberlikle gidecekti takımlar. Arsenal, kendi sahasında, son 13 maçında galibiyet alamamış bir takıma karşı, zaman zaman %80'lere dayanan topla oynama oranına rağmen ancak 90'da kazanılan penaltıyla rahat nefes alabiliyorsa, burada bir sorun var demektir.

Tekrar forvetsizlik konusunu açıp herkesi baymak istemem. Zaten dün sahada bir forveti vardı Arsenal'in. Takımın Abdurrahman Çelebi'si Niclas Bendtner. Arsenal'in ihtiyacı olan iki özelliği;
golcülük ve fiziği bünyesinde bulundurduğu düşünüldüğü için Danimarkalı, Wenger'in vazgeçemeyeceği adam konumunda şu an. Ancak kendisinin bitiriciliğinin berbat olduğunu hepimiz biliyoruz, ki zaten bu dün yüz ellinci defa kanıtlanmış oldu. Fizik konusuna gelirsek, boyu uzun olan her oyuncunun hava hakimiyeti olduğu veya fiziksel oyunu iyi oynadığını söylemek zor. Bendtner, Arsenal takımında Eboue'den sonra kendisini en kolay yere bırakan adam. Bu haliyle rakip savunmaya oluşturduğu tek tehdit, penaltı yaratma tehdidi.

Forvet sorununa rağmen Arsenal'ın bol gol bulmasının sebebi tabi ki Fabregas'ın bu seneki formu. Özellikle, İspanyol'a Arshavin'in de eşlik ettiği günlerde takım 3. bölgede çok daha etkili oluyor. Ancak, Arshavin'in olmadığı, Fabregas'ın da gününde olmadığı son 2 maç gösterdi ki bu iki oyuncunun haricindeki tüm opsiyonlar Arsenal seviyesinde değil. Nasri, Rosicky ve Walcott bu sezon bir türlü istenilen seviyeye çıkamadılar. Dün akşam arkasında oynayan Eboue'nin de ısrarıyla biraz kıpırdanan Walcott hala salt hızdan ibaret bir oyuncu görünümünde. Rosicky sakatlık sonrası yavaştan kendini bulsa da sakatlık öncesi formuna ulaşamayacak gibi duruyor. Nasri ise, geldiği günden beri üzerinde neden ısrar edildiğini anlayamadığım bir adam olduğu için fazla yorum yapmak istemiyorum kendisi hakkında.

Eğer Wenger, Gallas'a istediği 2 yıllık kontratı prensip uğruna vermeyecekse, bu yaz 2 adet çok kaliteli stoper almak için bütçeyi hazırlasın. Nitekim Gallas'ın yokluğunda, Vermaelen'in partner adayları arasında en iyisi 35'lik Sol Campbell. Silvestre tek kelimeyle bir facia. Bırakın Arsenal'i, kendisinin herhangi bir Premier Lig kulübünün kadrosunda yeri yok. Sahada olduğu her an bir saatli bomba gibi ve dün de Sunderland biraz daha cesur olsaydı Arsenal'in başına iş açacaktı. Solda alternatifsiz Clichy yavaş yavaş toparlanırken, dün akşam sağ bekte oynayan Eboue takımın en iyisiydi. Takımın yarattığı gol de dahil olmak üzere, hemen hemen tüm pozisyonlar onun kanadından geldi.

Ben yine galibiyet sonrası biraz fazla olumsuz konuştum, ancak 88. dakikada Sunderland'ın kazandığı frikik sırasında kafamda bin bir senaryo dönüyordu. Kazayla o frikik gol olsaydı, sanırım buraya çok farklı şeyler yazardım. Sezonun gidişatı için çok kritik olan 6 maçlık virajdan 4 yenilgiyle çıkan Arsenal'in artık puan kaybı kelimesini lugatından silmesi gerekiyor. Ancak, dün akşam izlediğimiz Arsenal'in bunu yapıp bir galibiyet serisi yakalaması da biraz zor gözüküyor. Takım, Chelsea ve Man Utd ile kıyaslandığında hala fazla "kırılgan". Özellikle sahadaki 11'in iki ucu Premier Lig şampiyonu olabilecek bir takım görüntüsü vermiyor. Cech-Drogba ve Van Der Sar-Rooney ikilleriyle kıyaslandığında Almunia-Bendtner gerçekten çok zayıf kalmakta. Yine yapılmayan transferler türküsünü söylemeden yazıyı bitireyim bu sefer.

20 Şubat 2010 Cumartesi

Bura Nere?

Bugün, Man Utd'ın oynadığı stadın sezon başında Arsenal'in 6 gollü bir galibiyet çıkardığı yer olduğuna inanmak zor. Everton önce Chelsea'yi sonra da Man Utd'ı Goodison Park'a gömerek Arsenal'in kendine yapamadığı iyiliği Arsenal'e yapmış oldu.

Milan yorgunu Man Utd aslında çok kötü oynamadı Everton karşısında. Skordaki farkı yaratan ise Vidic ve Ferdinand'ın yokluğunda oynayan Brown, Evans ikilisiydi. Öyle ki Cahill ve Fellaini'den yoksun olmasına rağmen, Everton orta sahası, Manu kalesine her yüklendiğinde pozisyon buldu. Zaten Everton'un attığı 3 golde de stoper hatası görmek mümkün.

Man Utd hucümunun ise özellikle deplasmanlarda tamamen Rooney'e bağımlı olması Ferguson açısından düşündürücü olsa gerek. Rooney, hayatının sezonunu oynuyor olsa da en nihayetinde bir robot değil. Takımın diğer iki forveti adeta yokları oynarken Rooney, 4 kulvardaki maçların tamamında 90 dakika forma giymek zorunda kalıyor. 30 milyon pounda malolan ve yılda £5m kazanan Berbatov ise Ferguson'un yaptığı en kötü transfer olma ünvanını Veron'un elinden almak üzere.

19 Şubat 2010 Cuma

Patronun Kapısı

18.02.2010 - Man Utd patronu David Gill'in evinin kapısı
Taraftarın kulüp yönetiminı protestosu alınan iyi sonuçlara rağmen devam etmekte.

Teatro del Atlético

Galatasaray, zor denilen Madrid deplasmanından istediği skoru yürüye yürüye aldı. Bu skordan dolayı, sahada Madrid devlet tiyatrosunu aratmayacak bir performansla oynayan, başta Reyes olmak üzere tüm Atletico'lu futbolculara teşekkür etmemiz gerek. Kendimizi nerede yere atsak da serbest vuruş kazansak diye düşüneceklerine, top oynasalardı belki maçı da kazanabilirlerdi.

Galatasaray açısından skor güzel, ancak takımın Fenerbahçe maçından beri bir türlü yükselmeyen temposu düşündürücü. Belki Atletico gibi hızlı oyunu seven bir takıma karşı bu yavaş oyun avantaja dönüşüyor, ancak Ali Sami Yen'deki maçta Galatasaray vites büyültmek zorunda. Dün akşam bile, karşı sahaya hızla geçmeye çalışan tek adam olan Keita karşısında ecel terleri döken Atletico savunması, Keita'ya eşlik edecek 2 Galatasaraylı olsa ne hallere düşerdi kestirmek zor değil.

Galatasaray'ın son 2 aydır maçları koparmakta zorlanmasının altında da bu neden yatıyor zaten. Keita haricindeki kanat adamların inanılmaz yavaşlığı. Özellikle sağ ve sol beklerin oyunu, Avrupa standartlarının çok çok altında. Hala kendinlerini savunma dörtlüsünün bir parçası olarak görüyor bizim beklerimiz. Halbuki futbol evrimleşeli, sağ ve sol beklerin görev listesindeki maddeler 2 katına çıkalı en azından bir 10 yıl olmuştur. En sıradan Premier Lig takımlarının beklerini bile kıskanarak izler oldum bu adamlar yüzünden. Kıskandığım da adamların yetenekleri değil, mentaliteleri.

Galatasaray'ın tempoyu yükseltmek istememesinin altında bir başka neden de yatıyor olabilir tabi ki. Bu nedenin adı da tembellik ya da kondisyonsuzluk olabilir pekala. Yavaş oynadıklarında daha az pozisyon verdiklerinin farkında olan Galatasaraylı futbolcular, oyunu hızlandırmakta gönülsüz davranıyor olabilirler. Rijkaard'ın buna müdahale etmemesinin sebebi de önümüzdeki sezonu beklemesi olabilir. Eldeki oyuncu yapısıyla tempoyu arttırmanın iyi sonuç vermediğini sezon başında gören Hollandalı, önümüzdeki sezon özellikle beklere yapacağı takviyeden sonra vitesi yükseltmeyi planlıyor olabilir.

Bu kabul edilebilir olsa da takımın, oyunun bazı bölümlerinde biraz gaza basması, içinde bulunduğumuz sezonun gidişatı açısından çok önemli. Dün akşam gol attıktan sonraki 5 dakikada Galatasaray şok bir baskı kurabilseydi Madrid'ten turla beraber dönecekti. Bunun yerine bu baskıyı Ali Sami Yen'deki ilk 20 dakikaya erteledi. Bu noktada tek korkum takımın 1-1'in avantaj olduğu yanılgısına kapılıp İstanbul'daki maçı da rölantide oynaması. Aksi takdirde Avrupa kupalarındaki Sami Yen klasiğini sergileyen bir Galatasaray, yerden kalkmayan Atletico'yu rahat geçecektir.

Bigboned'un yazdıklarına, ufak bir iki ek de ben yapmak istiyorum:

Onursuz Kıl Adam'ın eki:

Dikkatimi çeken 4 noktayı vurgulayacağım:

İlk olarak, dün Keita'nın golünden sonra, biraz daha Keita'ya yardım gelseydi aynı bölgeden 2. golü bulabilirdik. İşte bu anlardan birinde, Keita topu aldığında 3'ü başında olmak üzere, ekseninde tam 6 Madrid'li oyuncu vardı ve Galatasaray'lı oyuncular hala boş alan verme korkusuyla top bölgesine yaklaşarak çoğalamıyordu. Buradan 2. vurgulamak istediğim noktaya geçersem, Galatasaray'ın bu mentalitesi aslında maçın taktiğinin içindeydi. Maç boyunca top bölgesinde, top bizdeyken, 2'den fazla Galatasaray'lı oyuncu göremedik. Tamam, taktiksel açıdan boş alan vermemek için bu gerekliydi, ama uygun pozisyonlarda Galatasaray'lı oyuncular biraz "akıllı" davranabilselerdi net gol pozisyonları yakalayabilirdik.

Vurgulamak istediğim 3. konu için Keita'nın örnek verdiğim pozisyonuna dönelim. Keita topu aldığı ve yalnız kaldığı her pozisyonda, gözlerim resmen Sabri'yi aradı. Her ne kadar sert eleştirsek de, dün hızıyla ve Keita'ya alan açacak bindirmeleriyle skora önemli bir etki yapabilirdi. Zaten Bigboned'un da dediği gibi, beklerin savunma meziyetlerinde sorun yok, oyun mentalitelerinde ve kafa yapılarında sorun var. Zaten bu eleştirimizi de yine en güzel cevabı Hakan Balta'nın, belki de ileri yaptığı tek çıkışta, golü getiren ortası verdi. Tabi bu biraz da ironik bir cevaptı.

Vurgulamak istediğim son nokta ise şu olacak. Galatasaray, bence, o aradığı, oyunu her yönüyle oynayabilecek, ilk defansif orta sahasını bulmuştur: Elano. Seneye yanına, fizik gücünün yanında teknik kapasitesi de ortalamanın üzerinde bir defansif orta saha bulunursa, Mehmet Topal ve Mustafa Sarp Galatasaray için iki iyi yedek oyuncudan ötesi olamaz.

18 Şubat 2010 Perşembe

Daha Ne Yapması Lazım?

Martin Hansson... Maç başlamadan önce hakemin adını gördüğümde biliyordum bir şeyler olacağını. Sağolsun beni yanıltmadı. Hatırlamayanlar için kendisinin, Henry'nin elini görmeyerek İrlanda'yı yakan hakem olduğunu hatırlatayım.

Hansson'u verdiği yanlış kararlardan dolayı eleştirmeyeceğim. Maç boyunca göstermediği kartlardan, Rosicky'nin düşürülmesine vermediği penaltının dönüp Arsenal kalesine gol olmasından, Sol Campbell'ın dokunmadığı topa geri pas kararı vermesinden falan da bahsetmeyeceğim. Beni asıl çıldırtan detay bunların hiç birisi değil. Arsenal'in yediği golde hakemin endirekt serbest vuruş karar verdiği ana bir bakalım aşağıdaki videodan. Endirekt serbest vuruş kararı çıktığında topu elinde tutan Fabianski'den topu alıp Porto'lu oyuncuların onüne koyan ve bu sırada topa müdahele edebilecek tek adam olan Sol Campbell'ın da önünü kesen adam, hakem Hansson'dan başkası değil. Yani Porto'nun golünün yaratıcısı sadece verdiği yanlış kararla değil, fiilen olaya karışmasıyla da, Martin Hansson. Olayın ardından Wenger'in 2 dakika boyunca kendisini azarlamasına da sadece izlemekle yetinen yine İsveçli hakem.



Bu sene çok hakem rezaleti gördük ama bu kadarına da az rastlanır sanırım. Yanlış karar vermek bir yana, bir takımın attığı golün bir parçası olmak ancak UEFA'nın üzerlerinde ısrar ettiği İskandinav hakemlere ait bir özellik olsa gerek. Özellikle Hansson'un kokartının yırtılması için daha ne yapması gerekiyor çok merak ediyorum.

Hakem rezaletini bir yana koyarsak aslında dün akşam çok güzel bir maç izledik. Arsenal'in klasik hücum futboluna Porto da aynı şekilde karşılık verince maç tadından yenmez bir hale geldi. Ancak, her iki golde de inanılmaz 2 hata yapan Fabianski olmasa Porto'nun aldığı risk pahalıya mal olabilirdi. Maçı kazanmış olsalar da elde ettikleri skorun çok büyük bir avantaj olduğunu söyleyemeyiz.

Arsenal açısından da, Wenger'in yapmadığı transferlerin cezasını ödemeye devam ettiği bir maç olduğunu söyleyebiliriz. Takımın 3 kalecisinin de yetersiz ve formsuz olduğunu bile bile onlarda ısrar etmesi umarım başına daha büyük işler açmaz. Benim görüşüm turun favorisinin hala Arsenal olduğu yönünde, ancak Porto'nun Emirates'te atacağı bir gol Gunners'ın başını bayağı ağrıtacaktır.

Dünya Kupası Dünyayı Geziyor

Peru Başkanı Alan Garcia: Lan, kim sürdü sümüğünü kupanın altına!

17 Şubat 2010 Çarşamba

Züğürdün Çenesi

Portekizli Futebol Finance firması Avrupa'nın en çok kazanan 50 futbolcusunu listelemiş. İlk 3 pek sürpriz değil. İlk 10'daki 6 adamın kazandığı paraları haketmediğini düşünüyorum açıkçası.

Listeden gördüğümüz üzre Manchester City'li oyuncuların tamamı komik paralar kazanıyorlar. Wayne Bridge'in Aguero ve Iniesta gibi adamlarla aynı parayı kazanması da bunun kanıtı zaten. Kolo Toure, Rooney'den fazla kazanıyorsa Rooney'in menejerini kovma vakti gelmiş demektir. Bu yaz maaşını ikiye katlaması olası.

Arsenal'in listeye Arshavin'le 47.den zorla girmiş olması da hiç şaşırtıcı değil. Listede adını göremediğimiz Fabregas, Barça'ya transfer olursa ilk 50'yi bırak ilk 5'e kafadan girer heralde.

Liverpool'da listede Gerrard ve Torres ile temsil ediliyor ki Torres'de menejerini değiştirmesi gereken bir başka isim herhalde.

14 Şubat 2010 Pazar

Kupa Lazım Mı Abi?

Ulusal kupaların popüleritelerini her geçen gün kaybettikleri malumunuz. Özellikler Şampiyonlar Ligi icad olundu olunalı tüm kulüpler, bu turnuvaya katılabilmeyi önceliklerinin en tepesine yazmış durumda. Kupa maçları ise lig ve Avrupa maçlarından arda kalan vakitte yedek oyunculara eğlence olmaktan öteye geçemiyor şu günlerde.

Avrupa'daki en köklü ve geleneği olan kupa hiç kuşkusuz İngiltere Federasyon Kupası. Bu sene bazı ilgi çekici kuralara sahne olsa da, FA Cup, Premier Lig kulüplerinin öncelikler hiyerarşisinde iyice diplere inmiş durumda. Bunun en büyük sebebi de para tabi ki. Federasyon Kupası galibine sponsor E.on 3.5 milyon pound verirken, ligde kalmayı başaran bir kulüp kasasına 35 milyon pound'un üzerinde bir miktarı götürüyor. Bu gerçek, dipteki kulüplerin ligde kalmayı kupa almaya tercih etmesini sağlarken, büyük kulüpler ise kendilerine Avrupa bileti getirecek sıralamaları, doğal olarak, kupadan önemli görüyorlar.

İngilizler senelerdir "gelenek" adı altında federasyon kupasının oynanışıyla ilgili değişikliklerden kaçınıyorlardı. Bu sene kupa maçlarında stadların boş kalması ve reytinglerin dibe vurması, geçen Haziran ayında federasyon başkanı olan Ian Watmore'u harekete geçirmiş durumda. Watmore ve kupa komitesi FIFA'ya başvurarak FA Cup'ın yeni kural ve uygulamaların deneneceği bir platforma dönüşmesine yönelik bir proje için olur arayacaklar. Geçtiğimiz günlerde gol çizgisi için video görüntülerinin kullanılması uygulamasının gündemlerinde olduğunu açıklayan Blatter'in bu öneriye sıcak bakacağı öngörülmekte. Proje gerçekleştiği takdirde FA Cup çok radikal bir değişikle, Avrupa'daki en gelenekçi turnuvadan en yenilikçi olanına dönüşmüş olacak. Hangi kuralların ne ölçüde değişeceği ise FIFA'nın olurundan sonra karara bağlanacak.

Proje yürürlüğe girerse 2011-12 sezonunda FA Cup'ta ilk göreceğimiz uygulama muhtemelen ekstra hakemler olacaktır. Hatta düzenleme yetişirse çizgi kararları için video kullanmını bile görebiliriz belki. İngiltere Futbol Federasyonu, kendi turnuvasının deneme yanılma tahtasına dönmesini istemeyeceğinden muhtemelen bir geleceği olan uygulamaları tercih edecektir. Bu yeniliklerin izleyici sayısını nasıl etkileyeceği ise belirsiz tabi ki. Maçları daha ilgi çekici yapacağı kesin ancak turnuvanın mali çekiciliğini yani sponsor desteğini arttırıp arttırmayacağı tam bi muamma.

Kupa maçlarının çekiciliğinin arttırılması için hiç kuşkusuz en etkili değişiklik ulusal kupayı kazanan takımlara Şampiyonlar Ligi'ne gitme hakkı verilmesini olacaktır ki Platini'nin de bu projeyi desteklediği biliniyor. Ancak bu kararın yürürlüğe girmesi büyük takımlardan gelen baskı nedeniyle zor gözüküyor. İngiltere'de bir ara FA Cup galibiyle lig dördüncüsünün Şampiyonlar Ligi için play-off oynaması fikri de ortaya atılmıştı ki ortaya çıkaracağı bir takım karışıklıklar nedeniyle pek de ilgi görmemişti.

Bu konudaki şahsi görüşüm boşa kürek çekildiği yönünde. Kupa kavramı ölmeye mahkum bir olay bence. Her iki Avrupa Kupası'nında lig usulü oynandığı, milli maçlar, lig derken takvimlerin sıkım sıkım sıkıştığı bir ortamda kupa maçlarının cazip bir hal alması için bu işe çok büyük paralar yatırılması gerekiyor. Ben ortada hiç bir enayi sponsor göremiyorum ki böyle bir yatırımı yapsın. O yüzden kupa olayı azalarak biter diyorum. Yakında opsiyonel olduğunu veya sadece alt ligler için oynandığını görürseniz şaşırmayın. Kupa olayının kalkmasına da en çok hangi takım taraftarının sevineceğini de ben söylemeyim artık.

12 Şubat 2010 Cuma

Forvete Gerek Yok

Arsenal maçında Almunia'nın kendi kalesine tokatladığı top ve Portsmouth'un kendi kalesine yaptığı hat-trick'ten sonra, Man Utd'a bir hediye de Villa'lı James Collins den geldi. Bu gol, bu sezon Man Utd'ın oynadığı maçlarda rakiplerin kendi kalesine attığı 10. gol olarak kayda geçti ki sezonun bitmesine uzun bir süre kala Manu bu alanda kendine ait olan rekoru (6) iyice geliştirmiş oldu. Rakiplerin United için attığı 10 gol, £32m'lik Berbatov ve Owen'ın bu sezon attığı gollerin toplamına eşit. Ferguson'un transferde sessiz kalmasının sebebi buydu sanırım. Böyle şans olduktan sonra ne yapsın forvete para harcayıp.

Söz konusu gollerin dökümü şöyle:
28/09/09 - Man Utd 1 - 2 Arsenal (Abu Diaby)
03/10/09 - Man Utd 2 - 2 Sunderland (Anton Ferdinand)
17/10/09 - Man Utd 2 - 1 Bolton (Zat Knight)
27/12/09 - Hull City 1 - 3 Man Utd (Andy Dawson)
09/01/10 - Birmingham 1 - 1 Man Utd (Scott Dann)
31/01/10 - Arsenal 1 - 3 Man Utd (Manuel Almunia)
06/02/10 - Man Utd 5 - 0 Portsmouth (Anthony Borre, Richard Hughes, M. Wilson)
10/02/10 - Aston Villa 1 - 1 Aston Villa (James Collins)

Şu anki Premier Lig puan durumu:

Chelsea ..............58
Man Utd ............57
Arsenal...............52
Liverpool ...........44

Takımların kendi kalelerine attıkları golleri hesaptan düşersek şöyle bir lig tablosu meydana çıkıyor:

Chelsea .............58
Arsenal .............51
Man Utd ...........50
Liverpool ..........45

11 Şubat 2010 Perşembe

Yaratıcı Taraftar Çalışmaları...

Muzur birkaç Arsenal taraftarı Tottenham'lı Jermaine Jenas'ın arabasına Arsenal logosu yapıştırmış, sonrasında da eğlenmişler. Bize de, bu bir viral çalışma mı, değilse Tottenham taraftarları görünce ne yaptı gibi sorular sormak kalmış...



Kaynak: DirtyTackle

Hep Kötü Oynayın

Dün akşam ilk yarıda iki hayalet takım izledik. Manu ve Chelsea facialarından sonra rakibin üzerine gitmeye korkar görüntüdeki Arsenal ile 60 dakikasını 10 kişi oynadığı Everton maçının yorgunluğunu hisseden Liverpool koca 45 dakika hiç bir şey üretemedi. İkinci yarı başladığında Arsenal vitesi büyültünce, 50 ve 60. dakikalar arası topla oynama oranını %80-%20'lere kadar çekti. Bu baskının, maçın adamı Diaby tarafından gole dönüştürülmesi 25 dakika kadar sürdü. Liverpool bu dakikadan sonra biraz canlansa da aşırı etkisiz ileri üçlüsüyle hiç bir şey üretemeyeceği aşikar gibiydi.

Chelsea maçıyla sezonun kapısına kilidi vurduğu düşünülen Arsenal için dün akşamki sonuçlar adeta bir umut ışığı oldu. Arsenal ve City haricindeki ligin ilk 6 takımı puan kaybetti. Arsenal'in büyük maçlarını ve Villa deplasmanını bir şekilde geride bıraktığını düşünürsek ligin geri kalanında nispeten daha zayıf ekiplerle oynayacağı maçlarda yakalayacağı bir serinini takımı lig tablosunda nereye götüreceği hiç belli olmaz. Tabi benim bu yaptığım tamamen 'umut forvetsizin ekmeğidir' muhabbeti. Kalan maçlar ne gösterir hep beraber göreceğiz.

10 Şubat 2010 Çarşamba

"Kasab"ian Havası

İngiltere'nin yeni deplasman formasını, Paris'teki bir konserde Kasabian grubu tanıttı. Retro formaların ayrı bir havası olduğunu düşünmüşümdür her zaman, ama bu her retro formanın da güzel olacağı anlamına gelmiyor. Bazıları da öyle düşünmüş olacak ki, yeni formalar ilgi çeksin diye böyle egzantrik bir tanıtım yolu seçmişler. Bundan sonra, bu tarz forma tanıtımları yayılar mı diye merak içerisindeyim. Bakalım, bekleyip göreceğiz...



Geç mi Oldu Ne?

Maruane Chamakh'ın transferi yaklaşık bir 8 aydır İngiliz basınında yer kaplıyordu. Yaz transfer döneminde Arsenal'e çok yakın olan Faslı oyuncu, Wenger'in, 7-8 milyon pound gibi bir bonservisi vermek istememesi üzerine kulübü Bordeaux'da kalmıştı. Daha sonra devreye giren Liverpool'da kendisini ara transferde kadrosuna katmak istemiş ancak bu da Benitez'in bütçesizliği nedeniyle gerçekleşmemişti. Dün, Benitez, Torres'in alternatifi için Standard Liege'li Milan Jovanovic'e imza attırınca, Liverpool'un Chamakh'a olan ilgisi de resmen bitmiş oldu. Zaten bu imzayı takiben Arsenal'in de sezon sonu serbest kalacak Chamakh ile haftalığı £50.000'den 5 senelik önsözleşme imzaladığı haberleri ortaya çıktı. Oyunucunun kendisine dayandırılan habere göre söz konusu anlaşma Cuma günü imzalanacak.

Transferin gerçekleşme zamanı trajik bence. Forvetsizliğin Arsenal'in sezonunu bitirdiği haftanın sonunda Wenger forvet transferi yapıyor. Sezon başında bu adama 8 milyon pound verilseydi Arsenal'in sezonu nasıl gelişirdi diye tartışmak spekülasyondan öteye geçmeyecek. Arsenal'in aradığı forvet Chamakh mıdır, kendisi Van Persie'ye alternatif olabilir mi hep beraber göreceğiz. En azından boyu 1.85. Evet, transfer standartlarım bu kadar da düştü bu sezondan sonra. Boyu uzun adama fitim.

Eyvah! Büyük Maç!

Tatilde olduğum 3 günde bloga yazamadım diye üzülüyordum ki, Arsenal'i, Chelsea karşısında izleyince bu üzüntümün yersiz olduğunu anladım. Nitekim, Chelsea maçı sonrası yeni bir yazı yazmama gerek yoktu. Manchester maçı sonrası yazdığım yazıyı Chelsea niyetine okusanız kafiydi. Rooney yerine Drogba, Ferguson yerine de Ancelotti koyun, oldu size yeni maç yazısı.

Chelsea maçı sonrası Wenger başta olmak üzere bir kısım Arsenal'li, oynanan oyunda gelişme olduğunda hem fikirdi. Rakibe daha az pozisyon verildiği ve topla daha fazla oynandığı gerçek de üretilen skor aynı olunca ne yapayım gelişmiş oyunu ben. Wenger, Chelsea'nin iyi oynamadığından ve sert olduğundan dem vurunca, Ancelotti de "Daha fazla oynamamıza gerek yoktu" diye cevabı yapıştırıverdi. Sonra da Ballack uzatılan mikrofona "Arsenal'in ne yapacağını biliyorduk. Geride alan daraltıp oyunu da biraz fiziksel hale getirince istediğimizi aldık" diyerek Arsenal'in haftasını özetleyiverdi.

Peki virajın ilk 4 maçında 1 beraberlik 3 yenilgi alarak Liverpool karşısına çıkan Arsenal'de, bu akşam değişen ne olacak? Hemen belirteyim: Hiç bir şey. Bendtner'in ilk onbir çıkacak form düzeyine ulaşamadığı düşünülürse, 1.74 boy ortalamalı, forvetsiz Arsenal hucüm hattı Arshavin'in Liverpool karşısında yaver giden şansına bel bağlamış durumda. Tabi ki, 2 maçta dökülen bekler ve tek kelimeyle "rezil" durumda olan kalecinin de 3 günde mucizevi bir şekilde form tutmuş olması da gerekiyor bu akşam Arsenal'in maçı kazanması için. Fabregas ve Song'un yanına bir türlü bulunamayan o 3. orta saha oyuncusu da bulunursa iyi olur tabi. Wenger'e tavsiyem Merida, Ramsey ve Fabianski'ye şans vermesi. Takım yenilecekse bari gençlerin elinde yenilsin. Nasri, Denilson, Diaby, Almunia gibi adamların elinde 3 senedir yeterince maç kaybedildi.

Sene başında ateşli bir şekilde savunduğum Wenger ve politikasını sürekli eleştirir hale gelmiş olmam herkes gibi beni de şaşırttı açıkçası. Ara trasferde yapılmayan takviyeyle takımın göz göre göre ilk 4 mücadelesi yapar hale getirilmesini bir türlü anlayamıyorum ve hazmedemiyorum. Bu akşam, Arsenal'in sahada ne yapacağı yine aşikar. Sonucu Liverpool'un dersine ne kadar çalıştığı belirleyecek. Aynı sınavı 3 sınıfına da yapan hoca gibi olacak bu akşam Wenger, Liverpool'lu oyuncular yan sınıftan soruları alıp çalıştıysa sınavı rahat geçerler.

Öndeki Forveti Takip Et

İşte, başlığı sıradan bir espriyle atmama neden olan fotoğraf:


9 Şubat 2010 Salı

Kontrollü Mağlubiyet



Pazar günü Chelsea taraftarları, Arsenal taraftarlarından muhtemelen daha çok sıkılmışlardır. Ama takımlarının aldığı sonuç sıkıntılarını atmaya yeterken, aynı sonuç Arsenal taraftarlarını da bir demet sinir hediye etti.

Wenger'i ve Arsenal'ini Bigboned kadar sert eleştirmeyi düşünmüyorum. Ama bu kadar heyecanla beklediğim bir maçta ortaya çıkan sonuç için bir iki çift laf etmekten kendimi alamayacağım.

Aslında bu maçın yazısını dün hazırlayacaktım, iş-güç derken bir türlü vakit olmadı. Aslında iyi de oldu, çünkü dün tam yazıyı yazmaya başlamışken, Arsenal mail-list'den Wenger's View mail'i geldi.


Tam da yazmak istediklerimi söylemiş Wenger;

- Chelsea pazar günü çok iyi oynamadı, ama etkiliydiler. Çok iyi savunma yapıp, buldukları pozisyonları iyi değerlendirdiler.

Chelsea gerçekten çok iyi savunma yaptı. Daha ilk dakikalarda, Arsenal'ın hızlı ataklarının başlangıç noktası olan Fabregas'ı yıldırarak, yüzünü Chelsea kalesine dönmesini engellemeye çalıştılar. Ceza sahasının önünde hızlı çoğalıp, o bölgeyi kalabalık tutarak, Arsenal'in bütün pas trafiğini engellediler ve oyunu kanatlara yıkmaya zorladılar. Arsenal'in karakteristiği olan bu pas trafiğini yaratmada Fabregas'a kimse ayak uyduramayınca da, o bölgede kontrol tamamen Chelsea'nin eline geçti. Sagna ve Clichy de berbat kanat ortaları yaparak Chelsea'nın bu taktiğine yağ sürdü. İşte Persie'nin eksikliği de gol atmaktan çok, bu pas trafiğini yaratmada hissedildi...

- Chelsea tecrübesini sahada çok iyi kullandı. Kontra ataklarda hep zamanında fauller yaptılar ve yerinde sertlik kullanarak oyuncularımızı oyundan düşürdüler.

Daha maçın ilk dakikalarından Chelsea Arsenal'i yıldırdı diyebiliriz. Yerini yadırgayan Arshavin'i, sakatlık korkusundan çıkamamış, aklı bir karış havada olan Walcott'u ve eski performansından çok uzakta olan Nasri'yi bu sert oyunla daha maçın başında sahadan sildiler. Walcott, ayağına gelen her topu neredeyse kaybetti. Nasri hücuma çıkıp dayak yedikçe bir türlü savunmaya yardıma dönemedi.

Chelsea tempolu başlamaktan çok, Arsenal'in temposunu keserek başlamayı istediğini bu tercihleriyle de göstermiş oldu. Arsenal de fizik gücü yetersiz olduğu için Chelsea'ye karşılık veremedi. Sonucunda da kazanılan ilk duran toptan Drogba'nın golü geldi. Daha doğrusu Song'un Drogba'ya hediye ettiği gol geldi...

İlk 20 dakikada, maçın yüzde 33'ü Chelsea yarı sahasında oynanmış durumdaydı. Tam da bu anda Chelsea yakaladığı ilk kontra atakta Drogba ile 2. golü buldu. Bu noktada da artık Almunia'dan bahsetmek gerekli, ama bahsetmeyeceğim. Artık takımdan ilk gitmesi gerekenler listesinin başında olduğunu düşündüğüm için bunu yapmayacağım.... Tam tersi olarak Cech'e değinmek istiyorum. Chelsea'nin maçı kazanmasında Drogba'dan sonra en büyük rol bence Cech'indir. 16. dakikada Arshavin'le karşı karşıya kaldığı anda çıkardığı tek bir topla maçın seyrini değiştirdi. Maç boyunca da bütün yan toplarda çok iyi yer tuttu. Maçın sonlarında da, çam ağacımız Bendtner'in bile atabileceği önemli bir golü de engelleyerek maçı tamamladı. Peki Almunia aynı dakikalarda ne yapıyordu; Drogba'nın frikiğinin, kontrolünde direkten dönmesini izliyordu...

Chelsea toplamda 3 pozisyon bulduğu maçı 2-0 kazandı. Arsenal ise yüzde 70'inde topa hakim olduğu maçta bir gol bile atamadı. Her ne kadar Chelsea ve Man. Utd'nin puan kaybetme potansiyeli yüksek olsa da, Arsenal nispeten şampiyonluk yarışından uzak kaldı. Oluşan bu tabloya baktığımızda, oyuncuların kafası sahada olduğunda Wenger'in sisteminin ve felsefesinin sahada çok iyi işlediğini görüyoruz. Ama artık Wenger'in, sisteminde aksayan noktalara müdahale etme zamanı geldiği çok açık. Bizi, "Drogba ve Cech bizde olsaydı 5 atardık" tarzı kahve ağzı yorumlara yönlendirmemesi için de artık Wenger'den bu müdahaleleri yapmasını bekliyoruz...

6 Şubat 2010 Cumartesi

Arshavin'den Gizli Gerçekler

Çıplak dans olayını öğrenene kadar her şey ne kadar güzel gidiyordu oysaki...

Pazubandını ve Silahını Masama Bırak

John Terry'nin günlüğündeki olaylara dün sabah bir iddia daha eklenmişti. Bu yeni iddia'ya göre Terry, Wembley'deki locasını, önümüzdeki ay İngiltere Milli Takımı'nın oynayacağı dostluk maçı için, kimliğini açıklamayan gazetecilere £4000'a satmaya çalışmış.

Sabah gazetelerde çıkan bu haberi takip eden saatlerde Terry, Capello ile 12 dakika süren bir görüşme yaptı ve İngiltere Milli Takım kaptanlığının elinden alındığını öğrendi. Capello, Terry'nin milli takıma çok hizmet ettiğini ancak Dünya Kupası öncesi takımın birlik beraberliğinin kendisi için daha önemli olduğunu söyledi. Terry'de karara saygılı olduğunu ve milli takım için elinden geleni yapmaya devam edeceğini belitti.

An itibariyle kaptanlık, halihazırdaki 2. kaptan Rio Ferdinand'a geçmiş durumda. Başka bir isim ortaya atılmazsa böyle de kalacaktır. İlginç olan kaptanlık müessesinin İngilizler için önemi. Olay, geçtiğimiz günlerde parlamentoda bile tartışıldı. Gordon Brown, Capello'nun kararına saygı duyulması gerektiği açıklamasını yapmak zorunda kaldı.

Benim görüşüm bu kararın geç kaldığı yönünde. Madem kaptanlık ve onun temsil ettiği değerler bu kadar önemli, Terry'nin gazetecilere £10000'lik Chelsea tesisi turu sattığının ortaya çıktığı zaman yapılmalıydı gereken. Ardından geçen 1 ayda 2 olay daha patlak verdi; kaptanlık kurumu iyice yıprandı. İngiltere'de resmen 1 numaralı dalga geçme konusu halini aldı. Bu arada John Terry'nin ciddi anlamda bir tedaviye ihtiyacı var. Kendisine Tiger Woods'un PR ekibini tutacağına gidip sağlam bir psikolog bulsun. Belli ki ailesi kendisine sorunlu bir çocukluk hediye etmiş.

5 Şubat 2010 Cuma

Şampiyonlar Ligi vs Super Bowl

2009'da Olimpiyat, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası gibi dev organizasyonlar olmayınca yılın en büyük 2 olayı Şampiyonlar Ligi finali ve Super Bowl'du. 2009, aynı zamanda UCL finalinin Super Bowl'u, global seyirci sayısında geride bıraktığı ilk yıl olarak da kayıtlara geçti. Barcelona - Manchester United finali 109 milyon izleyiciyi TV başına çekerken, Pittsburgh Steelers - Arizona Cardinals karşılaşması 106 milyon izleyice ulaştı. Bu rakamlar her iki yayının da tamamını izleyen seyirci sayıları. Yayınların bir bölümünü izleyen seyirciye baktığımızda Şampiyonlar Ligi finalinin 206'ya 160 milyon gibi bir üstünlüğü olduğunu görüyoruz. Super Bowl'un tamamını izleyen izleyici oranının daha yüksek olması, geleneksel maç arası reklamlarının seyirciyi tüm yayın boyunca ekran karşısına çivilediğinin bir başka göstergesi. Bu arada 109 milyon, Şampiyonlar Ligi finalinin izleyicisi sayısını 5 yılda %74 arttırdığını gösteriyor.

Şampiyonlar Ligi sadece sayı olarak değil yayıldığı alan olarak da Super Bowl'u geride bırakmış durumda. Nitekim SB seyircisinin büyük çoğunluğu Amerika'da yaşayanlardan oluşurken, Şampiyonlar Ligi izleyicisi dünyanın her yanına yayılmış durumda olduğunu görüyoruz. Öyle ki, 109 milyon UCL izleyicisinin %12'si Asya ülkelerinden izleyenlerden oluşuyor. UEFA'nın, bu sene finali Cumartesi gününe almasının altında yatan neden de bu globalleşme zaten. Asya ülkelerinde sabaha karşı geç saatlere denk gelen final, hafta içi yayınlandığında izlemesi zor bir olaya dönüşüyordu. Hem Cumartesi gününe alınan hem de daha erken bir saatte yayınlanacak olan Madrid 2010, Asya izleyicisi rekorunu rahatlıkla kıracaktır.

İlginç bir istatistik de, Şampiyonlar Ligi'nin düzenlendiği şehrin ekonomisine yaptığı $65m'lik katkıya karşılık, Super Bowl hafta sonunun düzenlendiği şehre $500m gibi bir katkı yapıyor olması. Amerikalıların harcama alışkanlıklarının üzerine olayın 3 gün 3 gece süren bir karnaval şekline dönüşmesinin etkisi de var bunda tabi ki. Son olarak da geçen sene bu iki olayı takip eden organizasyonların 54 milyon izleyiciyle F1 Bahreyn GP'si ve 33 milyon izleyiciyle Dünya Atletizm Şampiyonası 100 metre erkekler finali olduğunu hatırlatayım.


Gerçekleşen Rüyaların Tarihi

Her ne kadar bir futbol blog'u olsak da, genel olarak sporun bir çok dalına kayıtsız kalamıyoruz. Bu hisli cümlenin ardından konuyu Espn'in "Dream On" eşliğinde hazırlamış olduğu, aşağıdaki efsane kurguya getireceğim.

Amerikan spor tarihinin önemli olaylarını bir araya getiren eski bir video ve birçok kişinin şimdiye kadar izlediğine de eminim, ama hem blog'da yer alması açısından hem de izlemeyenlerin izlemesi için post etmeyi uygun gördüm.


4 Şubat 2010 Perşembe

Sevinse Mi Üzülse Mi?


Chelsea'nin Eylül ayında Kakuta yüzünden aldığı transfer cezasına oha demiştik. Bugün 2011 yılına kadar olan transfer cezasının kaldırılmasına ise diyecek bir şey yok. İnsan köpeği ısırınca haber olur muhabbeti gibi de nitelendirebiliriz bu kararı.

Transfer yasağı haberi ilk çıktığında içimden birkaç aya bu kararın kalkacağını geçirmiştim. Burada Chelsea çok güçlü, Abramovic çok güçlü o yüzden kalktı bu karar gibi Aziz Yıldırım tarzı bir söyleme girmeyeceğim. Ama bu karar biraz da gözdağıydı sanki. Herkes olabilecekleri gördü, sonrasında da ortam yatıştırıldı. Biraz da yakında çıkacak yeni Uefa Bütçe Kuralları insanı bunları düşündürmeye itiyor. Her şeyden öte, Abramovic'e geçmiş olsun diyoruz, yine bol bol para "harcamak" zorunda kalacak...

Vurmaya Kıyamazsın

Gördüğünüz top 33140 beyaz elmas, 10728 siyah elmas ve 2,5 kilo altından oluşmakta. Rus futbol liginin ana sponsoru Charon Diamond firması yapmış. Rusya'da, her yıl 1. ligi ve gençler ligini toplamda en fazla puanla bitiren takıma verilecekmiş. Hem de temelli. Maliyeti $1m ve yapımı 1 sene süren kupanın her sene yenisi yapılacak yani. Maddi değeri, manevi değerini sollayan bir kupa olmuş yani anlayacağınız. Bunlardan koy 8-10 tane müzeye. Sıkıştın mı satar transfer yaparsın. Resimde yansıması olan abi çalmazsa tabi önce.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Komik misin?

Capello: Alo! Wayne Bridge ile mi görüşüyorum?
Bridge: Evet, buyrun.
Capello: John Terry, İngiltere milli takım kaptalık pazubandını kaybetmiş durumda.
Bridge: Hadi ya?
Capello: Evet, sizin yatağın altına bakıversene bi bakalım orda mı? Hahahahaha!
<çat!>

Kaynak

Alo Kewell Sakatlık Hattı

Harry Kewell'ın menejeri Bernie Mandic, İngiliz basınına verdiği bir röportajda Rafael Benitez'in, Kewell'ı arayarak Torres'in sakatlığı konusunda akıl danıştığını söyledi. Mandic, Liverpool doktorlarının Kewell'a yıllarca uyguladığı tedaviyi de eleştirerek "Liverpool doktorları ciddi anlamda neden bahsettiklerini bilmiyorlar" dedi.

Bilindiği üzere Kewell, şu an kasığından tedavi gördüğü Avustralya'da. Galatasaray formasıyla son 1,5 yıldır fiziksel olarak tekrar dirilen oyuncu hakkında Mandic, "Herkes, İngiltere'de müzmin sakat olarak bilinen Harry'nin tekrar dirilişinin sırrını soruyor. Bunun sırrı Liverpool'da gördüğü yanlış tedaviden kurtuşmuş olması" diyor ve Mandic, Avustralya'da uygulanan tedavinin İngiltere'dekinin tam zıttı olduğunu belirterek, İngilizlerin tedavi yöntemlerini "kabul edilemez" olarak nitelendiriyor. Bu sene Torres'in kasığından çok çeken Benitez'in yanı sıra futbol hayatı bitti denilen Woodgate'in doktoru Dave Hancock da Kewell'dan, gördüğü tedavi hakkında bilgi isteyen isimler arasındaymış.

Aslında, Liverpool'un, 2 senedir Torres ve Gerrard'ı bir türlü yanyana oynatamadığını düşünürsek Madric'in çok da haksız olmadığı sonucuna varabiliriz. Her iki oyuncunun da sakatlıkları kronik bir hal almış durumda. Gerçi bunun sebebi hem Liverpool'da hem de milli takımlarında alternatifleri olmadığı için "dinlendirilemez" konumunda olmalarıyla da açıklanabilir. Her ikisi de koşabilecek hale geldikleri anda ilk 11'de buluyorlar kendilerini. Her ikisinin de ameliyat olmasının gerektiği ancak Benitez'in bu ihtimali ertelemek için elinden geleni yaptığı da yazılan çizilenler arasında. Ben diyorum ki yollasınlar Torres ve Gerrard'ı 6 aylığına Galatasaray Sağlık Kurulu'na; bişiycikleri kalmaz. Hazır gelmişken de Üstünel zaten bağlar onları sarı kırmızı formaya.

2 Şubat 2010 Salı

Kiracı Cenneti

Premier Lig'de Ocak transferi öyle sıkıcı geçti ki Campbell ve Vieira gibi dedeler flaş transfer gibi kaldılar. Kimsenin cebinde parası olmadığından mıdır nedir kiralık oyuncularda bir patlama yaşandı. Gelenlerden Gudjhonsen, Maxi Rodriguez, Donovan ilgi çekici; gidenlerden ise Keane, Robinho ve Galatasaray'ın transferleri. Ha bir de Yıldıray var tabi.

Arsenal
Gelen
Samuel Galindo (Real America, £500,000)
Sol Campbell (Unattached, Bedelsiz)
Giden
Kerrea Gilbert (Peterborough, Kiralık)
Mark Randall (MK Dons, Kiralık)
Philippe Senderos, Everton, Kiralık)
Jack Wilshere (Bolton, Kiralık)
Gavin Hoyte (Brighton, Kiralık)
Henri Lansbury (Watford, Kiralık)
Wojciech Szczesny (Brentford, Kiralık)

Aston Villa
Gelen
Yok
Giden
Craig Gardner (Birmingham City, £3m)
Chris Herd (Lincoln City, Kiralık)
Shane Lowry (Leeds, Kiralık)
Nicky Shorey (Fulham, Kiralık)
Nathan Baker (Lincoln City, Kiralık)
Barry Brannan (Blackbpool, Kiralık)
Isaiah Osbourne (Middlesbrough, Kiralık)

Birmingham
Gelen
Craig Gardner (Aston Villa, £3m)
Michel (Sporting Gijon, £3m)
Eddy Gnahore (Manchester City)
Giden
Damien Johnson (Plymouth, Bedelsiz)
Krystian Pearce (Huddersfield, Bedelsiz)
Martin Taylor (Watford, Bedelsiz)
Marcus Bent (QPR, Kiralık)
Gary McSheffery (Leeds, Kiralık)
Jordan Mutch (Doncaster, Kiralık)
Giovanny Espinoza (Serbest bırakıldı)

Blackburn
Gelen
Amine Linganzi (St-Etienne, Bedelsiz)
Yildiray Basturk (Stuttgart, Kiralık)
Franco Di Santo (Chelsea, Kiralık)
Giden
Benni McCarthy (West Ham, £2.25m)
Keith Treacy (Preston)
Elrio van Heerden (Sivasspor, Bedelsiz)
Frank Fielding (Rochdale, Kiralık)
Gavin Gunning (Rotherham, Kiralık)
Andy Haworth (Rochdale, Kiralık)
Zurab Khizanishvili (Reading, Kiralık)
Marcus Marshall (Rotherham, Kiralık)

Bolton
Gelen
Stuart Holden (Houston Dynamo, Bedelsiz)
Vladimir Weiss (Manchester City, Kiralık)
Jack Wilshere (Arsenal, Kiralık)
Giden
Nicky Hunt (Derby, Kiralık)
Temitope Obadeyi (Rochdale, Kiralık)

Burnley
Gelen
Danny Fox (Celtic, £1.8m)
Leon Cort (Stoke, £1.5m)
Nicky Weaver (Dundee United, Bedelsiz)
Jack Cork (Chelsea, Kiralık)
Frederic Nimani (Monaco, Kiralık)
David Nugent (Portsmouth, Kiralık )
Giden
Brian Easton (Hamilton Academical, Kiralık)
Wes Fletcher (Grimsby, Kiralık)
Jonathan Lund (Rotherham, Kiralık)
Jay Rodriguez (Barnsley, Kiralık)

Chelsea
Gelen
Yok
Giden
Tom Taiwo (Carlisle)
Patrick van Aanholt (Newcastle, Kiralık)
Jack Cork (Burnley, Kiralık)
Franco Di Santo (Blackburn, Kiralık)

Everton
Gelen
Landon Donovan (LA Galaxy, Kiralık)
Philippe Senderos (Arsenal, Kiralık)

Giden
Lucas Neill (Galatasaray, £800,000)
Lukas Jutkiewicz (Motherwell, Kiralık)
John Ruddy (Motherwell, Kiralık)

Fulham
Gelen
Christopher Buchtmann (Liverpool, £100,000)
Stefano Okako (Roma, Kiralık)
Nicky Shorey (Aston Villa, Kiralık)
Chris Smalling (Manchester United, Kiralık)
Giden
Chris Smalling (Manchester United, £10m)
Joe Anderson (Lincoln City, Bedelsiz)
Seol Ki-Hyeon (Pohang Steelers, Bedelsiz)
Adam Watts (Lincoln City, Bedelsiz)
Matthew Briggs (Leyton Orient, Kiralık)
Wayne Brown (Bristol Rovers, Kiralık)
Eddie Johnson (Aris Salonika, Kiralık)
Diomansy Kamara (Celtic, Kiralık)
Matthew Saunders (Lincoln City, Kiralık)
David Stockdale (Plymouth, Kiralık)
Michael Uwezu (Lincoln City, Kiralık)
Elliot Omozusi (Charlton, Kiralık)

Hull City
Gelen
Amr Zaki (Zamalek, Kiralık)
Giden
Nathan Doyle (Barnsley, Bedelsiz)
Daniel Cousin (Larissa, Kiralık)
Peter Halmosi (Szombathelyi Haladas, Kiralık)
Nicky Featherstone (Grimsby Kiralık)

Liverpool
Gelen
Maxi Rodriguez (Atletico Madrid, Bedelsiz)
Giden
Andrea Dossena (Napoli, £4m)
Andriy Voronin (Dynamo Moscow, £2.2m)
Christopher Buchtmann (Fulham, £100,000)
Craig Lindfield (Macclesfield Town, Bedelsiz)
Dean Bouzanis (Accrington Stanley, Kiralık)
Nathan Eccleston (Huddersfield, Kiralık)
Vincent Weijl (Helmond Sport, Kiralık)
David Martin (Leeds, Kiralık )

Manchester City
Gelen
Adam Johnson (Middlesbrough, £6m)
Patrick Vieira (Inter Milan, Bedelsiz)
Giden
Eddy Gnahore (Birmingham City, )
Paul Marshall (Aberdeen, Bedelsiz)
Clayton McDonald (Walsall, Bedelsiz)
Felipe Caicedo (Malaga, Kiralık)
Adam Clayton (Carlisle, Kiralık)
Jo (Galatasaray, Kiralık)
Donal McDermott (Scunthorpe, Kiralık)
Robinho (Santos, Kiralık)
Javan Vidal (Derby, Kiralık)
Vladimir Weiss (Bolton, Kiralık)
Ryan McGivern (Leicester, Kiralık)

Manchester United
Gelen
Chris Smalling (Fulham, £10m)
Mame Biram Diouf (Molde, £4m)
Giden
Danny Simpson (Newcastle, £500,000)
Sam Hewson (Bury, Kiralık)
Chris Smalling (Fulham, Kiralık)
Zoran Tosic (Cologne, Kiralık)
Danny Welbeck (Preston, Kiralık)
Tom Cleverly (Watford, Kiralık)
Tom Heaton (Rochdale, Kiralık)

Portsmouth
Gelen
Quincy Owusu-Abeyie (Spartak Moscow, Kiralık)
Jamie O’Hara (Tottenham, Kiralık )
Giden
Younes Kaboul (Tottenham, £5m)
Asmir Begovic (Stoke, £3.25m)
Mike Williamson (Newcastle, £1.5m)
Paris Cowan-Hall (Grimsby, Kiralık)
Marlon Pack (Dagenham & Redbridge, Kiralık)
Luke Wilkinson (Northampton, Kiralık)
David Nugent (Burnley, Kiralık)

Stoke City
Gelen
Asmir Begovic (Portsmouth, £3.25m)
Michael Tonge (Derby, Kiralık)
Giden
Leon Cort (Burnley, £1.5m)
Richard Cresswell (Sheffield United, £500,000)
Carl Dickenson (Barnsley, Kiralık)
Andy Griffin (Reading, Kiralık)
Ben Marshall (Carlisle, Kiralık)
Tom Soares (Sheffield Wednesday, Kiralık)

Sunderland
Gelen
Matthew Kilgallon (Sheffield United £2m)
Alan Hutton (Tottenham, Kiralık)
Giden
Russell Anderson (Derby, Bedelsiz)
Daryl Murphy (Ipswich Kiralık)
Nyron Nosworthy (Sheffield United, Kiralık)
Jack Colback (Ipswich Kiralık)
Martyn Waghorn (Leicester, Kiralık)

Tottenham
Gelen
Younes Kaboul (Portsmouth, £5m)
Eidur Gudjohnsen (Monaco Kiralık)
Giden
Troy Archibald-Henville (Exeter)
Tomas Pekhart (FK Jablonec, Bedelsiz)
Robbie Keane (Celtic, Kiralık)
Sam Cox (Torquay United, Kiralık)
Giovani dos Santos (Galatasaray, Kiralık)
Alan Hutton (Sunderland, Kiralık)
Jake Livermore (Peterborough, Kiralık)
Kyle Naughton (Middlesbrough, Kiralık)
Andros Townsend (MK Dons, Kiralık)
David Button (Shrewsbury, Kiralık )
Jamie O’Hara (Portsmouth, Kiralık )
Adam Smith (Torquay United, Kiralık)

West Ham
Gelen
Benni McCarthy (Blackburn, £2.25m)
Ilan (St-Etienne, Bedelsiz)
Mido (Middlesbrough, Kiralık)
Giden
Nigel Quashie (QPR, Bedelsiz)
Orn Eyjolfsson (Roeselare, Kiralık)
Josh Payne (Wycombe, Kiralık)
Andrea Zola (Grays Athletic, Kiralık)

Wigan Athletic
Gelen
Victor Moses (Crystal Palace, £2.5m)
Gary Caldwell (Celtic, £1m)
Steven Gohouri (Unattached, Bedelsiz)
Vladimir Stojkovic (Sporting Lisbon, Kiralık)
Marcello Moreno (Shaktar Donetsk, Kiralık)
Giden
Daniel de Ridder (Hapoel Tel Aviv, Kiralık)
Olivier Kapo (Boulogne, Kiralık)
Cho Won-Hee (Suwon Samsung Bluewings, Kiralık)

Wolves
Gelen
Geoffrey Mujangi Bia (Charleroi, Kiralık)
Adlene Guedioura (Charleroi, Kiralık)
Giden
Neil Collins (Preston, £750,000)
Darren Ward (Millwall, Bedelsiz)
Matt Hill (QPR, Kiralık)
Carl Ikeme (QPR, Kiralık)
Jason Shackell (Doncaster, Kiralık)

Maziden Bir Yaprak


Arsenal'in forvet sorunundan dert yandığım bu günlerde karşıma çıkan bir video. Paylaşmak istedim.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Zırt Dediği Yer

Dün akşam, Arsene Wenger aylardır Arsenal'i eleştirenlere karşı çıktığı ilk raundu kaybetti. Arsenal takımının tüm eksik yönleri tek bir maçta çorap söküğü gibi ortaya çıktı ve Gunners zorlu virajın üçüncü maçında ikinci kupayı da düşürmüş oldu.

Arsenal takımının takviyeye ihtiyacı olduğu, özellikle Van Persie'nin yokluğunda yeni bir forvet alınması gerektiği, Almunia'nın bu seneki berbat formu, Song'un tek başına orta sahayı toparladığı ve yardıma ihtiyacı olduğu gibi gerçekler Wenger tarafından bir süredir itinayla görmezden geliniyordu. Dün akşam Almunia, Denilson, Clichy ve forvetsizlik el ele verdi ve Arsenal'i şampiyonluk yarışının dışına itiverdi.

Benim canımı sıkan bireysel kötü performaslardan çok takımın göz göre göre golcüsüz kalmış olması. Futboldan anlayanından anlamayanına kadar herkesin gördüğü bir eksikliği, "Futbolumuzu geliştirecek bir forvet bulamıyorum" gerekçesiyle görmezden gelen Wenger, maalesef dün akşamki hayal kırıklığının 1 numaralı sorumlusudur. Çok değil, 10 milyon pound civarı bir paraya alabileceği onlarca forvet varken, takımın şampiyonluk umutlarını Bendtner gibi bir oyuncuya ve Arshavin'in pozisyonu olmayan bir bölgedeki formuna bağlamanın altında yatan düşünceyi anlamam mümkün değil. Geçen sene devre arasında yapılan Arshavin transferinin takıma yaptığı katkı daha hafızalarda taze iken, neden aynısı bu sene şampiyonluk şansı da olan Arsenal'e yapılmaz yine pek kafam almıyor.

Forvetsizliğe bu kadar takılıyorum çünkü takıma olan yıkıcı etkisini görmemek için kör olmak lazım. Dün akşam örneğine bakarsak, Arshavin'in forvet oynamasıyla sol kanadın tek kelimeyle çöktüğünü görüyoruz. Nani'ye hayatının futbolunu oynatan, Arsenal'in solundaki Nasri ile başlayan Denilson ve Clichy ile devam ettikten sonra Almunia ile son bulan koridordu. Zaten Man Utd'ın attığı ilk gölü izlerseniz, Nani'nin bu 3 oyuncuya çalım atıp topu havalandırdığını, Almunia'nın da havadaki topu içeri tokatlayarak asisti gole çevirdiğini görüyoruz. Yani, maçın özetini tek bir pozisyonda izlemek mümkün. Nasri'nin aksattığı savunma göreviyle yarattığı açık Denilson tarafından da kapatılamayınca zaten formsuz olan Clichy adeta kaderine terk edilmiş bir adam görüntüsüydeydi. Bu arada Arsenal'in bu zaafını bilen ve Nani'yi daha geçen maçtan bu role hazırlayan Ferguson ise Wenger'e çok sağlam bir ders vermiş oluyordu.

Forvetsizliğin etkisini anlamak için United savunmasındaki isimlere bakmak yeter. Sol bek ve iki stoperi yedek oyunculardan oluşan Man Utd savunması, kanat oyuncusu mantalitesiyle aldığı her topu dümdüz üzerlerine süren Arshavin'e karşı çok rahat bir maç çıkardı. Bendtner oyuna girene kadar Arshavin ne kafasını kaldırmayı akıl etti ne de sürdüğü topları olumlu bir şekilde değerlendirebildi. Bendtner'in oyuna girip forvet mevkiini devralmasından sonra sola geçen Arshavin, genç Rafael'i zorlamaya bu dakikadan sonra başlayabildi. Zaten Arsenal'in tek golü de soldan gelişen akınların sonucu olarak geldi.

Arsene Wenger'in aylar önce bir röportajını okumuştum; şöyle bir kelam ediyordu: "Gareth Barry'i alsaydım, Denilson ve Diaby'nin kariyeri biterdi." Kendi kendime, "Bize ne yahu biterse bitsin" demiştim ve o günden beridir kafamdadır o söz. Son 2 yılda Arsenal takımının Almunia, Denilson, Diaby, Bendtner ve Nasri gibi oyuncular tarafından sistemli olarak baltalanışını izleyen birisi olarak artık bu oyuncuları adam etme projesinin sonuç vermeyeceğine inanmaya başladım. Maalesef, Arsenal'in başarıya ulaşması için takımın bu isimlerden tamamen temizlenmesi gerekiyor. Eğer Wenger, bir gün Arsenal'deki koltuğunu kaybederse bunun sebebi de bu oyunculardaki ısrarı olacak zaten. Onun yerine gelen adamın ilk işi de bu adamların hepsini satmak olacak.

Zannedilmesin ki böyle bir senaryonun gerçekleşmesini istiyorum. Düne kadar ateşli bir şekilde savunduğum Wenger'i, 1 maç kaybettik diye satmış değilim. Ancak, takımda gerekli bazı değişiklikleri yavaş yavaş da olsa yapmasını istiyorum. Artık aynı adamları denemekten ve sürekli hayal kırıklığına uğramaktan bıktım ki Wenger benim 10 katım hayal kırıklığı içerisindedir; eminim. Wenger'in, kulübün zorlu bir finansal geçiş dönemi yaşadığı yıllarda başlattığı projesine her Arsenalli gibi ben de müteşekkirim. Bu projenin sonucudur ki, bugün, Arsenal kulübü, global kriz yılında £30m maç günü karı açıklayabiliyor ve finansal tablolarının sağlıklı olmasıyla gurur duyabiliyor. Ancak, büyük emeklerle elde edilen bu gelirlerin £10-15m kadarı takıma iyi bir golcü kazandırmak için harcanamıyor ve bu kararın sonucu Arsenal bir sezonu daha kupasız kapıyorsa, orda durup bir düşünmek lazım gelir bence. Wenger "Para yok; oyuncu alamıyoruz" derse kendisine her türlü anlayışı göstermeye hazırım. Ancak, "Denilson'un kariyeri tehlikeye girecek; ondan oyuncu almıyorum" diyorsa o zaman dün akşamki Denilson'u tekrar bir izlesin diyorum. Arsenal taraftarı hem böylesine rezil bir oyuncuyu izleyip hem de geleceğe ümitle bakabilir mi; onun da cevabını bir zahmet bekliyorum.