30 Ocak 2010 Cumartesi

AIDS İçin Kırmızı

Nike'ın Afrika'daki HIV/AIDS'le savaş kampanyası için haftasonu Emirates kıpkırmızı olacak...

Aralarında Cesc Fabregas, Andrey Arshavin, Theo Walcott, Wayne Rooney ve Rio Ferdinand'ın bulunduğu oyuncular maçta kırmızı bağcıklı ayakkabılarla oynayacaklar, tüm futbolcular ise sahaya ısınmak için kırmızı üstlerle çıkacaklar. Güzel ve çeşnili bir de tanıtımı var, şöyle bir şey:

Yine Yeşillendi Old Traffordlar

Bu günlerde Man Utd maçı izlerseniz gözünüze bu manzaraların çarpması muhtemel. Yeşilli, sarılı bu adamlar yolunu şaşırmış bir grup Avustralyalı değil. Bunlar "Hate Glazer, Love United" hareketinin destekçisi Manulular.

Glazerların, Man Utd ekonomisine etkilerinden daha önce bahsetmiştik. Son açıklanan finansal tablolar ve 500 milyon poundluk bono satışından sonra Man Utd'ın tam anlamıyla bir borç batağına saplandığı iyiden iyiye ortaya çıkınca taraftarlar arasında zaten olan huzursuzluk böylesine bir protestoya döndü.

Yeşil ve sarı, Man Utd'ın kökenini oluşturan Newton Heath kulübünün renkleri ve bu hareketin destekçileri Glazerların bir an önce hisselerini satarak Man Utd yönetiminden el çekmesini istiyorlar.

Bu protesto, taraftarın takıma olan desteğini engellemediği ve gayet medeni bir tepki göstergesi olduğundan takdire şayan. Ancak amacına ulaşması zor gözüküyor. Nitekim Man Utd'ın değeri 1.8 milyar pound ve Glazerlardan kontolü almak isteyen birinin çıkarıp ortaya koyması gereken minimum miktar 1 milyar pound. Bundan 5 sene önce Glazerlar 800 milyon verdiğinde United'ın geleceği parlak gözüküyordu ancak bugün aynı tabloyu çizmek pek de mümkün değil. Yine de yeşil ve sarının Old Trafford'ta yavaş yavaş yayılmasını izlemek ilginç olacak. Hele ki takım biraz bocalarsa tribünler bir anda Urfaspor tribününe dönebilir Manchester'da.

John vs Wayne

- Terry abi bir takım dedikodular geldi kulağıma bizim hatuna iş atıyormuşsun.
- Abi nerden çıkarıyorsun bunları yahu? Git bak Frank orda, bana inanmıyorsan ona sor benim alakam yok konuyla.

Hadi Hayırlısı

Owen Coyle, Burnley'de başladığı takibini Bolton'da sonlandırdı ve Jack Wilshere'ı sezon sonuna kadar kiralamayı başardı. Wenger, genç oyuncuyla bir çok kulübün ilgilendiğini ancak kendi tercihinin Premier Lig futbolu oynayabileceği bir takıma gitmesi olduğunu daha önce açıklamıştı. Coyle, Wenger'i bu konuda ikna etmiş olacak ki Arsenal sonunda genç yıldızını Bolton'a gönderemeye razı oldu. Görev verilmesi halinde Wilshere, yarın Liverpool'a karşı forma giyebilecek. Küme düşmesini istediğim bir takım olsa da ben de bundan sonra Wanderers maçlarını daha bir dikkatli izleyeceğim gibi.

John Terry'nin Günlüğünden

12 Eylül 2001: Sevgili günlük, dün bizim tayfayla otelde içerken Amerikalı turistlere rastladık. Hepsinin yüzler bir karış. Dedik olm neşelensenize biraz be. Uçak mı girmiş bişiy olmuş. Ben hemen atladım "Sana girsin" dedim tabi. Sonra Lampard'a döndüm dedim Frank olm o ikiz kuleler var ya...

18 Şubat 2002: Sevgili diary, bu bira çok fena abi. 2 tane içtim mi direk çişim geliyor. Bir kere de vanayı açtık mı artık her 15 dakikada bir tuvalete git işin yoksa. Allahtan bu şişeye işeme işini akıl ettim. O kafayla işediğim ve içtiğim şişeleri karıştırmazsam iyi...

25 Nisan 2004: Naber len günlük? Dün akşam bi sevişmişim ki sorma. Bizim hatun duymasın ama. Valla yolar beni. Hele ki geceliği 2000 pound olan bir fahişeyle yattığımı duysa varya bilmiyorum neyse. Düşüncesi bile korkutucu. Ama beni görmeliydin dün akşam, bir "Let's f.ck" diyişim vardı ki tüylerin diken diken olurdu.

11 Kasım 2005: Hoppa yavrum güno! Her erkeğin hayalindeki olayı dün akşam itibariyle gerçekleştirmiş oluyorum. Grup sekis ve hem de 17 yaşında iki hatunla. Hey yavrum be. Yengen duymasın yalnız yine. Bir öncekinden zor yırttık bu sefer kesin yarar kafamı. Daha onyedi, onyedi, onyediymiişş..

27 Mart 2009: Hayır ne olmuş annem 800 poundluk spor malzemesi arakladıysa. Kadıncağızın canı çekmiş almış. Hemen bi medya, hemen sansasyonel bi durumlar. Ulan be o dükkanı satın alırım lan. 800'ün lafı mı olur bana. Hey allam günlük çok kafam bozuk.

16 Kasım 2009: Bak daha annemi yeni sakinleştirdim şimdi de babama sardı bu medya. Gerçi babamın da yaptığı da iş değil hani. Niye bilmediğin adama satıyosun yahu? Kokain aldık sana kullan diye. Ona buna pazarlarsan böyle gazeteciye toslarsın işte. Adamlar sürekli benim peşimde. Hayır, sanki bi tek benim babam satıyo uyuşturucu. Gidin başka futbolcuların babalarına sarın yahu.

20 Aralık 2009: Günlük!! Dövecem olm ben bu gazetecileri. Lan anlamıyorum ne istiyorlar benden. İyilik yapayım dedim; yine başıma iş açtım. Benden rica ettiler tesisleri bi gezelim diye ben tamam dedim ama para teklif etçeklerini bile bilmiyodum valla. Baktım "John abi zahmet oldu; al şu £10.000'i" deyince eleman kıramadım. Benim on binle, beşbinle işim olmaz yoksa. Haftalığım £160.000 lan benim. Allahım bi taşın altından da gazeteci çıkmasın.

29 Aralık 2009: Haydaaaaa! Şimdi de 5 sene önceki olayı çıkardılar ortaya. Yok ben Wayne Bridge'in kız arkadaşını ayartmışım; yok bu ihanetmiş. Lan ben bilmiyodum ki o hatunun kimin nesi olduğunu. Bizim Oktay'ı aradım onunda başına benzer bişey gelmişti. Gönül ferman dinlemez abi dedi. Haklı adam.

29 Ocak 2010 Cuma

Financial Fair Play

UEFA'nın, bünyesindeki kulüplerin 650'si üzerinde yaptığı ve sonuçlarını önümüzdeki günlerde açıklayacağı detaylı bir araştırmaya göre Avrupa'daki kulüplerin yarısı düzenli olarak zarar ediyor. Zarar eden kulüplerin %40'ının ise zararları büyük boyutlarda (gelirlerinden %20 ve daha üzeri oranda fazla). 650 kulübün 3'te 1'inin futbolcularına verdikleri ücretler bütçelerinin %70'inden fazlasını oluşturuyor.

Bilindiği üzere, Chelsea ve Man City gibi kulüplerin haksız rekabete yol açtığının büyük bir savunucusu olan Platini, UEFA yönetim komitesine 2013-14 sezonundan itibaren uygulamaya girecek olan Financial Fair Play (FFP) programını kabul ettirmeyi başarmıştı. Daha geçen hafta açıklanan rakamlardan sonra Man Utd gibi dev bir kulübün bile resmen borç batağına saplanmış olduğunun anlaşılması ise herşeyin üzerine tuz biber ekti. Şu an gelinen noktada, Avrupa'nın en büyük kulüplerinin bile kontrolden çıkan maliyetleri (2009'da %18 oranında artmışlar) konusunda yardıma ihtiyaçları olduğu çok açık ortaya çıktı. Zaten Platini, FFP kabul edilirken kulüp yönetimleri, oyuncu temsilcileri ve federasyonların tam bir uzlaşı halinde olunduğunu, hatta bu programın Avrupa'nın büyük kulüplerinin talebiyle ortaya çıktığını söyleyip duruyordu. Yani bu program sanıldığı üzere büyük kulüpleri durdurmayı hedefleyen bir kurallar bütünü değil.

FFP'nin ne olduğunu en iyi bilen adamlardan birisi olan UEFA Genel Sekreteri Gianni Infantino, geçenlerde Reuters'e detaylı bir röportaj verdi. İsteyenler haberin tamamını buradan okuyabilir. Yok o kadar okuyamam diyenler için özetini ben aşağıya yapacağım.

Öncelikle FFP'nin tanımından başlarsak, bunun basit anlamda bir "ayağını yorganına göre uzat" programı olduğunu görüyoruz. Kulüplerin gelir-gider dengelerinin sağlanmasını amaçlayan programda, bu dengeyi sağlayamayan kulüpler için bir takım yaptırımlara gidilmesi planlanıyor. Bilanço dengesinin temelini oluşturduğu FFP'de gelirlerin dağılımı konusunda ise bir kısıtlamaya gidilmiyor. Yani, bir kulüp gelirlerinin %80'ini transfer harcamasına ayırırken, diğeri bu oranı %50'de tutup geri kalan parayla stada, altyapıya yatırım yapabilecek. Bu özgürlüğün varlığına rağmen transfer harcalamarı %65'in üzerine çıkan kulüpler, UEFA'nın Finansal Kontrol Paneli tarafından inceleme altına alınabilecek.

FFP'nin temelindeki bilanço dengesi tabi ki sadece 1 sezona odaklı bir veri değil. UEFA, bu konuda yaptırıma gidilmeden önce kulüplerin en az 3 sene boyunca izleneceğini söylüyor. Yani kötü bir sezon geçirip zarar ettiğinizde başınız derde girmeyecek. Yine aynı şekilde, Man Utd gibi astronomik borç yükü altında olan kulüplerinde başı UEFA'yla direk derde girmiyor. Bu borçları ve getirdikleri ekstra maliyetleri gelirlerinizle karşılayabildiğiniz sürece bilançonuzu ve finansal yapınızı sağlıklı tutmanız mümkün. Yine bu şartlar altında aldığınız borçların, kulübe uzun vadede getireceği finansal faydayı UEFA'ya açıklayabildiğiniz takdirde bir takım yaptırımlardan da kaçabiliyorsunuz. Yani, Arsenal gibi aldığınız borcu bir stadyuma çeviriyorsanız, yaşayacağınız geçiş döneminde UEFA size daha anlayışlı olacak. Hatta bu yatırım kalemleri'nin bilanço dengesi hesaplarına dahil edilmeyeceği de konuşulanlar arasında. Ancak, Man Utd ve Liverpool gibi transfer harcamaları yüzünden aldığınız kredilerin faizini ödemek için borç alır durumdaysanız, işte o zaman başınız derde girebilir. Man Utd'ın tüm transfer gelirine rağmen neredeyse hiç bir harcama yapmamasının sebebi de burada yatıyor. FFP uygulamaya girene kadar elindeki borçları eritemeyen bir Manu, kendini UEFA organizasyonlarının dışında bile bulabilir.

FFP hala geliştirilme aşamasında olan bir program olduğundan bilanço dengesi dışındaki standartları ve bu standartlara uymayan kulüplere uygulanacak yaptırımlar henüz netleşmemiş durumda. Söz konusu yaptırımların en ağırının 'UEFA'nın organizasyonlarından men' olacağı bilinirken böyle ağır bir kararın tam olarak hangi şartlar altında alınacağı netleşmiş değil. Buna ek olarak inceleme altına alınma, transfer kısıtlamaları gibi cezalar da FFP'nin parçası olabilir gibi görünüyor. UEFA'nın kendi organizasyonlarında uygulayacağı cezaların ülke federasyonları tarafından da takip edilip edilmeyeceği ayrı bir tartışma konusu.

Reuters'in röportajı oldukça faydalı olsa da aslında herkes tarafından merak edilen soruya bir cevap veremiyor: Chelsea ve Man City gibi kişisel sermayeler tarafından beslenen takımların durumu ne olacak?

Bu soru, daha FFP'nin içeriği tam olarak netleşmediğinden sorulmamış olabilir. Çünkü bilanço dengesine dayalı bir FFP, City ve Chelsea'nin başını bayağı ağrıtacakken, borç-gelir dengesine dayalı bir sistem Abramoviç ve şeyhlerin kullandığı banka borçlarını, yeni hisse alarak özsermayeye döndürme yöntemini meşrulaştırır. Yani daha basit anlatmak gerekirse UEFA, takımın zengin sahibinin üstlendiği borçları denge hesabına katarsa, City ve Chelsea gibi takımların sahiplerinin üstlendiği bu miktarları gelirleriyle karşılamaları imkansız bir hal alır. Programın detayları ortaya çıktığında konuyla ilgili daha isabetli yorum yapma fırsatımızı olacaktır.

Son olarak, şahsi kanaatimin UEFA'nın böyle bir uygulamayı yürürlüğe koymakta çok geç kaldığı yönünde olduğunu söylemek istiyorum. Bu projenin temelleri 10 sene önce atılmış olsaydı, şu an astromik bir hal alan maliyetlerin önüne geçilmiş olurdu. Durumun ciddiyetinin farkına varamayanlara şaka gibi gelse de, Manchester United ve Liverpool şu an yeni bir Leeds United vakası olma yolunda ilerliyorlar. Bu iki devin olası çöküşü, Premier Lig'i ve dolayısıyla tüm Avrupa futbolu'nu bir duraklama dönemine sokabilir. Böyle bir senaryonun da baş sorumlusu gerekli önlemleri zamanında alamayan UEFA ve ona bağlı federasyonlar olur.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Her Wenger'e Lazım

Arsenal'de bir transfer dönemi daha yaprak kımıldamadan bitmek üzere. Geçen hafta çıkan Fulham'dan Chris Smalling'in alınacağı dedikoduları, bugün, oyuncunun Man Utd ile anlaştığı haberinin alınmasıyla sona erdi. Forvet transferi ise tamamen rafa kalkmış durumda ki en son Huntelaar'ın kiralanacağı haberleri dolaşıyordu basında. Zannetmiyorum ki gerçekleşsin.

Kuzey Londra'da derin bir sessizlik sürerken İstanbul'dan kalkan uçağıyla şöyle bir Avrupa'ya doğru giden Haldun Üstünel çantasında 3 oyuncuyla döndü ki NTV bir oyuncu daha bulacağını iddia etti bugün. Jo ile ilgili uzun uzun yazdık. Sanırım Dos Santos ile ilgili o kadar umutlu bir yazı yazamayacağım. Barca günlerinden beri beklenen patlamayı yapamayan Meksikalı'nın Galatasaray'a ne katacağı tamamen bir kapalı kutu benim için. Transferin olumlu yanları, tabi ki oyuncunun çok genç olması, Rijkaard'ın kendisini yakından tanıması ve aynı Jo'da olduğu gibi Dos Santos'un da kiralık olması. Yani Galatasaray bu oyuncular için henüz mali bir yük altına girmiş değil.

Kimin gönderileceği konusu ise tamamen arapsaçına dönmüş durumda. İlk akla gelen isim tabi ki Nonda. Ancak futbol oynamayı unutmuş durumdaki Nonda'nın gönderilmesi halinde Avrupa Ligi büyük ölçüde feda edilmiş olacak. Nitekim Kewell ve Baroş'un sakatlıklarından sonra forvet oynayacak kimse kalmadı Galatasaray kadrosunda. Kewell'ı göndersek resmen yazık ve ayıp olacak. Linderoth'a 2 sene katlanan yönetim, Kewell'a 2 ay katlanamayacaksa gerçekten ayıp edecek. Avustralyalı'nın gönderilmesinin taraftarı huzursuz etme ihtimali de var tabi ki. Bu iki oyuncuyu da elde tutup Leo Franco'yu göndermek gibi radikal bir karar da alabilir yönetim. Bence bu alınacak kararlar içerisinde en kötüsü olur. Daha geçen sene takıma Şampiyonlar Ligi'ne malolmuş bir Aykut ve acele edilmesi halinde kariyeri riske atılacak bir Ufuk'la takımın ligde bile bocalama ihtimali var.

Benim fikrim tereddütsüz Nonda'nın gönderilmesi yönünde. Daha önce de dediğim gibi, bu sene, gelecek sezonun kadrosunu kuruyorsak Avrupa Ligi pek de önemli değil. Varsın elenilsin. Büyük bir mali kayıp olmadığı ortada. Takımın kalecisi gönderilerek, hem lig hem de Avrupa riske edileceğine sadece Avrupa'yı riske atacak olan Nonda tercihi yapılsın. Hiç bir işe yaramayan Nonda'nın bizi Avrupa Ligi'nde nereye kadar götüreceği de zaten başlı başına bir muamma.

Tabi ki tüm bu kaos içerisinde son söz Rijkaard'ın. Kafasındaki plana uygun olan tercihi yapacak olan ve bu tercihin sonuçlarına da katlanacak olan o. Eminim ki benim burdan atıp tuttuğumdan daha fazlasını düşünüyordur. Kendisinden ricam Kewell'ı yollamaması. Seviyorum ben onu çünkü.

26 Ocak 2010 Salı

Klavye İshali v3.0

Basında karşımıza çıkan haber müsveddelerini sergilediğimiz Klavye İshali bölümümüz uzun bir aradan sonra tekrar karşımızda. Haber yine Milliyet'ten ve yine kaynak, yazar, dayanak yok... Üstelik bu sefer saçma sapan bir diyaloğa yer vererek kendilerini de aşmışlar. Burdan bu haberi yapan arkadaşı tebrik ediyorum.

25 Ocak 2010 Pazartesi

"Only a Game?" - Futbola Tarihi Yaklaşım

Hep, futbol gibi tarih çizgisi uzun bir sporun niye sergisi yok diye düşünmüşümdür. Kendi kendime sorduğum bu sorunun yanıtını da geçen sene Uefa'nın"Only a Game?" isminde, kültür başkentlerinde kurulan bir sergisinin olduğunu ve bu serginin 2010'da İstanbul'da kurulucağını öğrenmemle aldım.

İlki 2008 yılında Brüksel'de açılan sergi, 2009 yılında Liverpool'u ziyaret ettikten sonra, İstanbul 2010 Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde, Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'nde yerini aldı.

Sade ve güzel bir açılışla kapılarını açan sergiyi ilk gününde gezme fırsatı buldum. Aslında tam anlamıyla sergi demek biraz yanlış olabilir. Bir kısmı sergi, bir kısmı müze diyebiliriz. İçeriğine bakarsak da, futbol tarihinin renkli görsel anlatımının yanında, birçok tarihi ve Uefa Kupası, Şampiyonlar Ligi kupası gibi güncel objeler de bulunmakta. Her futbol severin, spor severin, tarih meraklısının ve futbola farklı bir bakış açısına sahip herkesin gezmesi gerektiğini düşündüğüm bir sergi. Son olarak sergiden birkaç kesit vermek istiyorum:

Not: Fotoğraflar, telefonla çekilebildiği için çok kaliteli değil, idare edin artık.

* Son Kupa Galipleri Kupası. Bu kupayı gördükçe, aklıma hep Nayim'in Seaman 'a attığı acayip gol geliyor.

* Jardel'in, Süper Kupa finalinde Real Madrid'e 2 gol attığı ayakkabıları. Krampon teknolojisi ve modası 10 yılda büyük ilerleme kaydetmiş.

* 1928 yılında Prag'da Peşte - Prag karmaları maçını yöneterek, "Avrupa'da maç yöneten ilk Türk hakem" sıfatını kazanan Şeref Bey'in bu maçta kullandığı düdük.

Tabi bunlar sergiden birkaç küçük örnek, daha fazlasını görmek için 30 Nisan'a kadar sergiyi ziyaret edebilirsiniz.

İstemezik

Hem Wenger, hem ben, hem de tüm Arsenal camiası biliyordu ki, Wenger dün akşamki maça yedeklerle çıkarsa Arsenal kupaya veda edecekti. Zaten sahaya çıkan kadroyu görmemle, Arsenal'in golü yemesi arasında 2 dakika geçti ya da geçmedi. Ben, müzedeki gümüş sayısını pek kafama takmadığımdan alınan sonuç pek de umrumda değil aslında. Hele ki gümüş federasyon veya lig kupasıysa, Fransız, sabah akşam çoluk çocuğu sürse umrumda olmaz.

Aslında Wnger, maçtan sonra da söylediği gibi, yedeklerle oynamaya mecbur kaldı. 9 eksiğin bulunduğu takıma daha önce bahsettiğimiz fikstür virajına 3 gün kala 1 sakat daha eklenseydi pek hoş olmayacaktı. Bu açıdan bakarsak, Fabreagas'ın 90 dakika oynaması bile riskliydi diyebiliriz.

Yedeklerle oynaması doğruydu ya da yanlıştı, o tartışılır da Arsenal'in, bu ayki keskin virajın daha girişinde Federasyon Kupası'nı düşürdüğü gerçeği biraz korkutucu. Çarşamba Villa deplasmanından alınacak bir kötü sonuç moralleri iyice bozabilir.

Federasyon Kupası'nda 5. tur kuralarına da vereyim gelmişken.

Southampton v Portsmouth
Reading v West Bromwich Albion
Fulham v Notts County or Wigan Athletic
Chelsea v Cardiff City
Bolton Wanderers v Tottenham Hotspur veya Leeds United
Derby County v Birmingham City
Manchester City v Stoke City
Wolverhampton Wanderers veya Crystal Palace v Aston Villa

22 Ocak 2010 Cuma

2. Boyut

Bir hafta içinde Merseyside'dan Florya'ya doğru yola çıkan 2. adam Jo oldu. Galatasaray, David Moyes'in defasta ve hucümdaki 2 opsiyonunu elinden aldı. Peki iyi mi yaptı? Sanırım herkesin kafasında bu transfer ile ilgili soru işaretleri var.

Öncelikle, Jo'nun tip olarak tam aranan forvet olduğunu söyleyebilirim. Rijkaard'ın bu transferi onaylamasının altında bu oyuncunun Galatasaray'ın oyununa bambaşka bir boyut katacağı gerçeği yatıyor.

Boyut kelimesini biraz açmak gerekirse. Kabaca bir sınıflandırma yaparsak günümüz futbolunda 2 tip target man olduğunu görüyoruz: Hızlı olanlar ve güçlü olanlar. Bu ikisinin yanyana konup çift forvet oynandığı 4-4-2 günlerini yavaştan arkamızda bıraktığımız son dönemde, Avrupa'nın önde gelen takımları, kadrolarında her iki tip target man'i de bulunduruyorlar . Chelsea'de Drogba-Kalou, Man Utd'da Berbatov-Rooney, Arsenal'de Van Persie-Bendtner, Liverpool'da Torres-Ngog, Barca'da İbra-Pedro, Real'de Higuain-Benzema gibi. Bu takımların tamamının ideal 11'lerinde bu 2 adamdan sadece 1 tanesine yer var. Her iki forvet oyuncusunun da sahada olduğu maçlar ya geriye düştükleri ya da karşı takımın yoğun defansını açmaya çalıştıkları maçlara denk geliyor.

Bu saydığım takımların her iki tip forveti kadroda bulundurmalarının nedeni basit: gerektiğinde oyunlarına yeni bir fiziksel boyut katabilmek. Barcelona ve Arsenal gibi yerden kısa pasları delicesine yapan takımlar bile zaman zaman bu ikinci boyuta ihtiyaç duyuyolar. Fiziksel boyuttan kasıt sadece "kafa topu alacak adam" olarak değerlendirilmemeli. Rakip defanslar ile arasında büyük fizik farkı olan takımlar için ileride bir güçlü forvetin varlığı kritik olabiliyor. Bu, rakibin sadece kaba kuvvet kullanarak sizi yıldırmasını önlemek için de bir emniyet sübabı adeta. Galatasaray'ın da ileri 5'lisinin fiziksel olarak zayıf adamlardan kurulu olduğunu düşünürseniz Jo'nun buraya yapacağı katkıyı daha iyi anlayabilirsiniz.

Dediğim gibi Barca ve Arsenal gibi kısa pas olayını yemiş bitirmiş takımlar bile böyle bir adama ihtiyaç duyuyor. Her iki takımın da eleştirildiği önemli noktalardan birisi paslaşarak kalenin içine kadar girme istekleri. Bu pas bağlantılarının tam oturtulamadığı maçlarda her iki takım da ceza sahasında hava hakimiyeti olan bir adamın varlığına ihtiyaç duyuyorlar. Galatasaray'ın, bu iki takım seviyesinde pas yapabilmesi için en 10 yıl boyunca çalışması gerektiği göz önüne alındığında, takımın hala Şükür dönemindeki "orta-kafa-gol" opsiyonuna ihtiyacı olduğu görülebiliyor. Burada önemli olan ileride 1.90'lık adam var diye şişirme oyunu tuzağına düşülmemesi. Yani her iki "boyut"un birlikte kullanılması. Galatasaray kanattan akın ettiğinde, rakip takımın, hem Jo'nun fiziksel tehdidine hem de Kewell, Arda ve Elano'nun ceza sahasına dalışına önlem almak zorunda bırakılması. Yoksa orta sahayı 5-10 metre geçen topu ceza sahasına şişirecekse yanarım halimize. Rijkaard'ın sisteminden ödün verip Baroş ve Jo'yu bir arada ilk 11'de sahaya çıkaracağını zannetmiyorum ancak ihtiyaç halinde maç içerisinde bu iki adamı çift forvet olarak oynatmak da Galatasaray'ın elinde olan değerli bir opsiyon. Kısaca özetlemek gerekirse ben alınan forvet tipinin çok doğru olduğunu düşünüyorum. Hepimizin kafasındaki soru işareti olan "isim" konusuna gelince.

Avrupa'da tek forvetli sistemler yaygınlaştığından beridir "güçlü target man" tipindeki adamların piyasası çok yükseldi. Premier Lig'de 'sıradan' olarak nitelendirebileceğimiz Carlton Cole, Bobby Zamora ve Emile Heskey gibi oyuncular bile el yakar hale geldi. Avrupa'nın bir çok kulübü tarafından istenmesine rağmen Dzeko hala Wolfsburg'un oyuncusuysa sebebi de bu piyasa zaten. Bu şartlar altında Jo, Galatasaray'ın bütçesinin yeteceği adamlar arasında en iyilerinden biri. CSKA günlerindeki performanslarını hepimiz biliyoruz. City formasıyla aynı başarıyı yakalayamamış olsa da Everton'da her geçen gün yükselen bir grafiği olduğu söylenebilir. Bu sene, Everton formasıyla izlediğim Jo, İngiltere'ye geldiğinden beri en iyi Jo'ydu. Zaten Everton'dan ayrılması da futboluyla değil izinsiz ülkesine dönmesiyle alakalı. Kendisinin çok disiplinli bir oyuncu olmadığı doğrudur ancak David Moyes de Premier Lig'deki geçinmesi en zor teknik adamdır. Rijkaard'ın, Jo'yu daha iyi yöneteceği inancındayım açıkçası.

Özetle, ben, alınan forvet tipinin çok doğru, alınan ismin ise biraz kapalı kutu olduğunu görüşündeyim. Kendisinin kiralık olarak gelmiş olması da alınan riski azaltan bir faktör. Uyum sağlayamadığı takdirde sezon sonunda geri gönderilir. Bu arada sözleşmesindeki opsiyonu merak edenler için, 9 milyon euro'luk bir satın alma opsiyonunun varlığını, pek de güvenilir olmayan bir kaynakta okuduğumu söyleyebilirim. Jo'nun Avrupa Ligi'nde oynayamayacak olmasını da pek kafama takmıyorum çünkü Avrupa Ligi benim için pek de önemli bir olay değil. Kendisi bu sene takıma uyum sağlar da önümüzdeki sene Şampiyonlar Ligi'nde yararlı olursa tadından yenmez. Bu Avrupa Ligi'nde oynamama meselesi yüzünden Galatarasaray yönetimini vizyonsuzlukla suçlayanları ise Galatasaray'ın bütçesine uygun aynı tipte kaç tane forvet olduğunu araştırmaya davet ediyorum. Bulurlarsa bize de haber versinler.

21 Ocak 2010 Perşembe

Virajı Öyle Bir Almak ki Arka Plakayı Okumak

Başlık, Arsenal'in önümüzdeki ay içerisinde yapması gerekeni tanımlıyor. 3 kulvarda çıkılacak 6 maç sonunda, takım, söz konusu kupalara doğru yoluna devam ediyor da olabilir; sezonun kontağını kapatmış durumda da kalabilir. Kadroda 9 sakat ve 2 millinin olması moral bozucu olsa da takımın geri kalanının gösterdiği mücadele heyecan verici.

24 Ocak 2010
Federasyon Kupası
Stoke City - Arsenal
***
27 Ocak 2010
Premier Lig
Aston Villa - Arsenal
***
31 Ocak 2010
Premier Lig
Arsenal - Man Utd
***
7 Şubat 2010
Premier Lig
Chelsea - Arsenal
***
10 Şubat 2010
Premier Lig
Arsenal - Liverpool
***
17 Şubat 2010
Şampiyonlar Ligi
Porto - Arsenal

Karma

Kasım ayı sonunda lider Chelsea'nin 11 puan arkasında olan Arsenal'in dün akşam liderliğe yükselişi Gallas'ın yaptığı faulün gölgesinde kaldı. Oturup burda hareketi tartışmayacağım tabi ki. Hareketin cezası kırmızı kart ve bu sene formsuz olduklarından çok yakındığım Premier Lig hakemleri bir kez daha sahnedeydiler.

Ancak olayın bir de karma tarafı var. Arsenal'i yakından takip eden biriyseniz Bolton maçlarının atmosferini de biliyorsunuzdur. Son 5-6 yıldır bu fikstür Arsene Wenger'in korkulu rüyası halini almış durumda. Bunun sebebi de Bolton'un oynadığı futbol değil tabi ki. Arsenal'e karşı 9 sarı kart görerek bu konudaki rekoru elinde bulunduran Kevin Davies önderliğindeki Bolton'un Arsenal maçlarını birer meydan savaşına dönüştürmesi. Çok değil daha 3 gün önceki maçta Fabregas'a yapılanlar aklımızda. Cesc, maç boyunca sayısız faule maruz kaldı, 2 tartışmalı penaltı pozisyonunun es geçildi ve hatta bunlardan birisinde Matt Taylor'un Fabregas'ın kafasına basıp saçını çekmesine bile ses çıkarılmadı. Dünkü maç sonrası Gallas'ın hareketini "saldırı" olarak nitelendiren Owen Coyle ise o maçtan sonra tabi ki sessizdi. Kendi oyuncularının Fabregas'a yaptıkları "saldırı" değil "mücadele" idi büyük ihtimal.

Bunları yazıyorum ama zannedilmesin ki dün hakemin vermediği faule bir özür arıyorum. Buna ister karma deyin, ister futbolun adaleti ancak dün akşam birşeyler tecelli etti ve yıllarca Arsenal'li futbolculara dayak atmak için sahaya çıkan Bolton, sonunda kendi silahının kurbanı oldu. Belki karma Burnley'i kaderine terk eden Coyle için de tecelli etmiştir.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Bizim Oğlan Pek Akıllı Değil Teyzesi

Bakın Ben Ne Oldum?

Anlaşılan o ki, Manchester City, ortada ne kadar kişiliksiz futbolcu varsa toplamış. Adebayor'un Arsenal taraftarına yaptığı rezillik kadar olmasa da dün de Tevez, attığı gollerden sonra mesaj kaygılı sevinçlere imza attı. Takımınızın yıldız oyuncularının, sürekli olarak, eski takımlarına bir şeyleri kanıtlama çabasında olmaları sinir bozucu bir durum olsa gerek. Gol attıklarında kendi taraftarıyla bütünleşeceklerine rakibe mesaj vermeye çalışan bu adamlar, zannediyorlar ki Man Utd ve Arsenal gibi dev kulüpler, yatıp kalkıp arkalarından ağıt yakıyor. Tevez'i bırak Ronaldo gibi bir adamı satan Manu dönüp arkasına bakmamışken veya Arsenal, Adebayor sonrası Premier Lig'in en çok gol atan takımı halindeyken, bu takımların taraftarları, satılan oyuncuların derdine mi düşer acaba? Yani Tevez'in yolladığı mesajı sallayan bir United'lı var mıdır yada "Evet, Tevez haklı, bize 33 tane kupa kazandıran Ferguson hata yaptı" diyen?

Eğer City, paragöz lejyonerler takımı olmanın bir adım ötesine geçmek istiyorsa aşması gereken en büyük engel bu düşünce yapısı. Sahaya "intikam" yada "para" için çıkan bu adamlarla çok uzağa gidilmez nitekim. Dün, United karşısında kendini parçalayan Tevez, 3 gün önce Everton karşısında neredeydi? Adebayor, Arsenal'e 2 gol attıktan sonra neden kontağı kapattı? Çünkü bu adamlar City forması için oynamıyorlar. Kendi cüzdan ve egoları, takımın ne yaptığından daha önemli onlar için. Neyse ki takımda Given gibi bir kaç kişilikli adam varda bu eziklerin arkasını toparlıyorlar.

Ne zamandır meşale görmüyorduk Premier Lig tribünlerinde. United taraftarının maçı önemsediğinin mesajıydı adeta. Hocaları Ferguson, kura ilk çekildiğinde, "Sahaya yedeklerle çıkabilirim" demişti ama Wenger kadar yürekli çıkmadı bizim Fergie. Lig kupası onbiri yerine ideal kadrosuyla çıktı maça. United iyi de oynadı aslında. Oyunun neredeyse tamamı kontolleri altındaydı; daha fazla topla oynayan, daha çok kaleye şu atan da onlardı. Mike Dean, ceza sahasının 2 metre dışında yapılan harekete penaltı vermeseydi daha da avantajlı bir skor alabilirlerdi. Bu skorun bile 2. ayak için yeterli olacağı inancındayım ben. Bu takıma daha Vidic ve Ferdinand'ın da katılacağı düşünülürse final United için çok uzak değil.

United, hala Manchester'in abisi olsa da bu aralar gazeteleri elinize alıp okuduğunuzda Manchester kentindeki güç dengesinin yavaş yavaş değiştiğini görüyorsunuz. City, arabın yağını arkasına sürmüş durumda ve talip olmadıkları futbolcu yok gibi. Takımın sahipleri, City'i dünya kulübü yapma konusunda ciddi olduklarını ve takıma nakit akışının devam edeceği mesajını da vermiş durumdalar. Öte yandan, yıllardır sadece şehri değil İngiliz futbolunu domine eden United'da bir dönem sona eriyor. Ferguson'un emekliliğinin yaklaşması, Giggs'in sonunu temsil ettiği bir jenerasyonun yaşlanması ve yerlerinin tam olarak doldurulamamış olması, Glazer ailesinin elinde kulübün devasa bir borç yükü altına girmesi gibi haberler bu aralar United taraftarının uykularını kaçırıyor. Tabi ki bu sezon yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen hala şampiyonluk yarışının içerisinde olmaları Manchester terazisinin hala United tarafında yere yakın olduğunun da bir kanıtı. Ama bu ne kadar daha böyle gider; herkesin de merakla cevabını beklediği soru da bu zaten.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Atın Beni Denizlere

Ryan Babel, Liverpool'daki Benitezzedelerden. Robbie Keane, hemen Tottenham'a geri atıp iyi kurtarmış kendini. Yoksa sonu aynı Babel gibi olacaktı. Kuyt'a 3 yıldır tahammül eden Benitez, Babel'e 2 maç üstüste tahammül gösteremedi. Hollandalıyı resmen harcadı.

Harcadı diyorum çünkü Babel'in 2 yıllık istatistiklerine şöyle bir göz attığımda ilginç bir tabloyla karşılaşıyorum.

Ryan Babel, 2007 - 2009 arasında toplam 93 kez forma giymiş. Bu sürede:

İlk 11 başladığı maç sayısı: 42
Bu maçlarda oyundan alınma sayısı: 25
Yedek başladığı maç sayısı: 51
Yedek başlayıp, oyuna girmeden bitirdiği maç sayısı: 10

- Yani görev aldığı maçların %82'sinde ya oyuna sonradan girmiş yada oyundan alınmış.
- İlk 11 başladığı maçların %60'ında de oyundan alınmış.
- 2007-08'de 11 gol atmış. Ancak gol attığı 11 maçın 10'undan sonraki karşılaşmada yedek kulübesine yollanmış.
- 2008-09'da ise tüm sezon boyunca 2 maç üstüste ilk 11 başladığı olmamış.
- Görev aldığı maçların %93'ünde ya oyundan alınmış, ya oyuna sonradan girmiş ya da oyuna girmeden bitirmiş.

Yani sahada 90 dakikayı tamamlasına izin verilmeyen, verildiği zaman bile bunun tekrarlamasına izin verilmeyen bir Ryan Babel'den bahsediyoruz. Bu adam kulüpten kaçmasın da kim kaçsın?

Babel'in adı sezon başından beri o kadar çok kulüple anıldı ki saymaya kalksam internet biter. En son dün, Liverpool, Sunderland'e Kenwyne Jones-Babel takası önerdi ve "Hayır" cevabı aldı. Birmingham'ın teklifi £8m'i de Benitez az buldu. Galatasaray'ın ilgilendiğini de söylüyor İngiliz medyası, ama Babel'e 10 milyon pound vermez bizimkiler, o paraya daha iyi forvet bulunur. Benitez amcam hem adamı kulübede çürüttü; değerini yarıya indirdi, hem de bekliyor ki birisi küfeyle altın çıkarsın versin.

Babel aslında iyi direndi bu kadar işkenceye. Adam en verimli çağında askere alındı. Yok o bizim gençlere oluyordu. En verimli çağında kulübeye çakıldı. Hafta sonu Stoke maçında Torres, Gerrard ve Benayoun'un yokluğuna rağmen ilk 18'e bile giremeyince içini Twitter'a döküp "Benitez şöyle böyle" dedi diye Rafayla iyice papaz oldu. Sezon başında gelen bazı teklifleri kendisi beğenmeyen Babel, son olaylardan sonra "Artık bağlasalar durmam" diyormuş. Bilmiyorum bağlarlar mı ama Liverpool fiyat düşürmezse ikinci yarı Brad Pitt'in oynadığı Babel'den daha dramatik bir Babel göreceğimiz kesin.

Ya(la)n Hakem

2. Bundesliga'daki Duisburg - FSV Frankfurt maçı. Yan hakem öyle bir gol veriyor ki, maçtan sonra "Şike yaptım." dese, "Böyle bariz şike olmaz." der, inanmazsınız.

17 Ocak 2010 Pazar

Bolton İkilemesi

Rakiplerinin kazandığı haftada Arsenal, Bolton Wanderers ile, bugün ve Çarşamba akşamı olmak üzere 2 maç oynayacak. Chelsea'ye yakın kalabilmek için mutlak 6 puan gereken ikileme öncesi takımda 10 eksiğin olması Wenger'i düşündürüyor olsa gerek. Nitekim, haftaya, kupadaki Stoke maçını takip eden 20 gün içerisinde Arsenal, sırasıyla, Villa (d), Man Utd, Chelsea (d) , Liverpool ve Porto (d) ile oynayacak. Şu an için tek iyi haber ise Fabregas'ın ilk onbire, Clichy'nin de kulübeye dönüşü.

Bu kritik dönem öncesi taraftarın kafasını kurcalayan en önemli soru golcü meselesi. Forvet transferi tam bir yılan hikayesine döndü ve benim de yavaştan böyle bir transferin olacağına dair inancım azalmakta. Wenger, hafta içi verdiği röportajda konuyla ilgili olarak,
"I am thinking, but I must confess I am not close, I cannot find a player to convince me."
beyanatını verdi ki, benim "Birini beğen be adam!" haykırışımı haklı çıkaracak neredeyse. Arsene Wenger tabi ki benden iyisini bilir, ancak Van Persie'nin dönüşünün Mayıs ayını bulacağı bir ortamda, bu sezonki hedeflere, Eduardo ve 2 hafta sonra sahalara dönecek Bentdner ile ulaşabileceğini düşünüyorsa bu iki oyuncuya biraz fazla güveniyor demektir. Bu sezon, Arsenal'in gollerini 18 oyuncu paylaşmış ve takımın bu trendi ne kadar daha sürdürebileceği belirsiz. 10 milyon pound civarı bir harcamayı yapmamak için bu riski almaya değer mi hep beraber göreceğiz.

Bugünkü maç öncesi takımın asıl sıkıntısının ise ilk yarının en iyi oyuncusu olan Song'un yokluğu olduğunu söyleyebiliriz. Afrika Kupası'ndaki ön liberonun doğal yedeği olan Denilson'un da sakat olması, bu bölgede Arsenal'in başını, geçen hafta olduğu gibi bu hafta da ağrıtacak. Diaby mecburen defansın önünde oynayacak ve daha önce birkaç kez gördüğümüz üzere bu görevi yapmakta zorlanacak. Bizi, Kamerun bir an önce elensin diye dua etmek zorunda bırakacak. Bu arada, ilk maçını kaybeden Kamerun, bugün Zambia ile oynuyor ve olası bir mağlubiyette turnuvayı kapatabilirler. Wenger için gayet güzel haber.

Karamsar bir tablo çiziyor gibi görünüyorum çünkü endişem bu akşamki maçtan daha çok önümüzdeki kritik 1 ayla ilgili. Arsenal, Bolton'dan 6 puan alsa bile eksik kadrosunun olumsuz etkisini göreceği asıl yer, önümüzdeki 1 ay içinde oynayacağı büyük maçlar olacak.

Bu akşamki maç ile ilgili notları da vereyim gelmişken.

Bolton: Jaaskelainen, Ricketts, Cahill, Knight, Robinson, Lee, Cohen, Muamba, Taylor, Klasnic, Davies

Sakat: Davis, O'brien
Milli: Shittu

Arsenal: Almunia, Sagna, Gallas, Vermaelen, Traore, Diaby, Fabregas, Nasri, Arshavin, Rosicky, Eduardo

Sakat: Denilson, Ramsey, Walcott, Bendtner, Sanderos, Gibss, Van Persie, Djourou
Milli: Song, Eboue

* İki takım arasında oynanan son 6 maçı Arsenal kazanmış.
* Bolton, sahasında oynadığı son 11 maçta da gol yemiş,
* Buna karşılık Arsenal'de oynadığı son 11 deplasman maçında kalesinde gol görmüş.
* Premier Lig faul rekortmeni Kevin Davies, Arsenal maçlarında toplam 9 sarı kart görerek kendi rekorunu kırmış.
* Bolton, atılan gollerin yüzdesine bakıldığında bu sezon Premier Lig'in sol ayakla en çok gol atan takımı (%65); yine aynı yüzdelere göre ligin sağ ayakla en az gol atan takımı da kendileri (%8).

İlk Yarının Özeti

Premier Lig'de ilk yarının özeti gibi bir akşam yaşandı dün. Chelsea evinde rahat kazandı, Man Utd ikinci yarı açıldı, Liverpool puan kaybetti, City, Mancini'nin cicim aylarının bitiş maçında istikrarsız oyununa döndü, Tottenham yine saç baş yoldurttu.

Steve Bruce benim sevdiğim teknik adamlardan birisidir. Ancak dün akşam, Afrikalılarından eksik Chelsea'yi gözüne kestirmiş olacak ki, gereksiz bir cesaret gösterisi sergiledi. Arsenal, Manu ve Liverpool'a karşı son derece fiziksel performanslar sergileyip puanlar koparan Sunderland, dün, Chelsea karşısında sahada yoktu. Kaç adamı eksik olursa olsun Chelsea'nin karşısına çıkıyorsanız, fiziksel olarak 90 dakika boyunca oyunda kalmalısınız. Aksi takdirde sonuç dünkü gibi hüsran oluyor işte.

Maçın en ilginç karesi Malouda'nın 2. golü attıktan sonra seyicilere "7" işareti yapmasıydı. İçine mi doğdu, yoksa sahaya çıkarken planları mı buydu bilmiyorum. Türkiye'de yapsan bu hareketi, sonra gidip 7 atsan, "Maç satılık!" diye inler ortalık yeminle.

Liverpool hakkında artık konuşasım yok. Torres, Gerrad ve Benayoun'un sakatlıkları süresince Premier Lig'de maç kazanmaları bile mucize. Benitez'in kovulmasını engelleyen tek şey finansal kriz içerisindeki Liverpool'un, kendisine tazminat ödemek istememesi. İstifa etsin diye bekliyor garibanlar. Lig, Şampiyonlar Ligi, Federasyon ve Lig Kupası gitti; ilk 4 bile neredeyse gitmek üzere. Avrupa Ligi kaldı bir elde, o da taraftar için ne kadar önem taşıyor, tartışılır.

Dün akşam ilk yarının özeti gibi oldu dedim, ama Everton için durum biraz farklıydı. Geçen hafta Arsenal karşısında yakaladıkları çıkışı devam ettirdiler. Özellikle City karşısında ilk yarıda oynanan oyun geçen seneki Everton'ın izlerini taşıyordu. Yeni transferleri Donovan, Arteta'nın boşluğunu dolduracak gibi. Dün oldukça etkiliydi. Adı Arsenal ile anılan Saha ise sağlıklı olduğunda ne kadar faydalı bir adam olduğunu bir kez daha kanıtladı. Moyes'in kendisini satmak isteyeceğini zannetmiyorum.

15 Ocak 2010 Cuma

Anlayan Varsa..


..bana da anlatsın.

Var mı Arttıran?



Günün popüler konusu belli, Naklen Yayın İhalesi. Konuyla ilgili olarak da, birçok farklı sitede ve blog'da da gün içinde bir ton yazı yazıldı. Ben de ihale hakkında bir iki kelam etmek istedim.

Şimdiye kadar izlediğim ihaleler, genelde devletin satış ihaleleriydi(sanki başka bir ihale izleme şansım vardı da). Ve hiçbirisi bugün gerçekleşen Naklen Yayın İhalesi kadar heyecanlı olmamıştı. Ne yalan söyleyeyim, M. Emin Karamehmet mavi olsa Avatar niyetine izlenirdi, o derece büyülenmişcesine takip ettim. Gerçekten çok heyecanlaydı.

İhalenin öncesine gidersek, işin içindeki bazı tanıdıklarımızdan, Telekom'un ihaleye çok iddialı gireceğini ve almak için her şeyini yapacağını duymuştuk. Her şeyi de yaptılar, ama olmadı. Çünkü karşılarında tecrübeli bir Digitürk vardı. Klasik tabiriyle, derslerine iyi çalışmışlar.

Aslında bu ihalenin altmetninde inceden inceye bir savaş da yatmakta, ama bu kısım yazının konusu değil.

İhaleyi Ntvspor'dan takip ettim. Ntvspor gerçekten güzel bir programla ihaleyi bizlere sundu. Olayın her boyutundan uzmanlar programa katılarak görüşlerini bildirdiler. Ama benim en çok ilgimi çeken görüş şu oldu, "Bizi ilgilendirenin Digitürk'ün ne kadar kar edeceği ya da zarar edeceği olmamalı, bizi ilgilendirenin, bu ihalenin sonucunun, biz seyircilere ve kulüplere ne katacağı olmalı." Ben de, bakış açımızı bu görüş çervesinde şekillendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Önce kulüpler açısından bakalım ihaleye; herkesin ortak görüşü, ihalenin bu seviyelerde sonuçlanmasının kulüplere büyük katkı sağlayacağı yönünde. Bu konuda hemfikir olmayan yoktur herhalde? Burada gündeme gelen asıl soru ise, federasyonun, kulüplerin alacağı payları kontrol altınta tutarak, oluşacak yeni piyasayı da kontrolü altında işletmesi gerekip gerekmediği. Bence gerekiyor, çünkü mutlaka, sırf bu kaymağı yemek için hamle yapacak yöneticeler vs. olacaktır. Geçmişte de örnekleri olduğu gibi. Ve bu sonuç, uzun vadede, yine sağlaması gereken faydayı sağlayamayacaktır. Bu açıdan, çok başarılı bir ihaleye imza atan federasyonun, süreçle ilgili çok doğru kararlar alması gerektiğini düşünüyorum...

Olayın seyirci tarafına bakarsak da; gördüğüm kadarıyla, genel kanı Digitürk'ün fiyatlarını aşırı derecede arttıracağı yönünde. Ben ise böyle düşünmüyorum. Evet, Digitürk fiyatları arttıracaktır, ama bu normal seviyede bir artış olacaktır. Çünkü Digitürk'ün önceliğinin, fiyatları arttırmaktan çok, abone sayısını arttırmak olacağını tahmin ediyorum. Peki, bunu fiyatları arttırırken nasıl yapabilir? Farklı paketler yaratma yoluna gidebilir. Örneğin, sadece üç büyüklerden birinin maçlarının olduğu ayrı paketler yaratabilir ya da anadolu takımları için, uygun fiyatlı paketler hazırlayarak, Türkiye'nin her yerinden aboneler çekebilir. Böyle bir hareket anadolu takımlarının gelirlerin artmasına da büyük fayda sağlar. Bu kısım biraz da Digitürk'ün stratejistlerinin yaratıcılığına bakıyor tabi, ama açıkçası ben sonuçlarının olumlu olacağından umutluyum. Çünkü bu kadar büyük bir mebla ödeyecekken, Digitürk, abonelerini kaçırabilecek hamleler yapmayacaktır.

Tabi bir de şu sorular var; Türkiye ligi gerçekten bu değere sahip mi? Sahip ya da değil tartırşmasından önce, oluşan değerin, piyasa şartlarının ve rekabetin kaçınılmaz bir sonucu olduğunun farkına varmalıyız. O yüzden, bence fazla sorgulmamak lazım. İkinci soru da, Digitürk bu işten kar eder mi? Onu da M. Emin Karamehmet düşünecek biz değil, ama daha önce zarar eden birinin 2. defa, bir işe bu kadar istekli bir şekilde girmesi size mantıklı geliyorsa, orasını da bilemem...

14 Ocak 2010 Perşembe

Kral Çıplak mı?

Man Utd.'ın son finansal yıl verilerini açıklamasıyla, takımın sahibi Glazer ailesinin £500m dolarlık bono satışıyla borçlanacaklarını açıklaması üstüste geldi. Tabi ki bu tesadüf değil. Glazergiller, olası yatırımcıları, bilançodaki £45m kar ile kandırmaya çalışıyor.

Glazer ailesi, 2005'te, Man Utd'ı £810m'ye aldı ve bu paranın sadece £270m'lik kısmını peşin ödedi. Geri kalan £540m'lik kısmı için bankalara ve diğer finansal kuruluşlara borçlanıldı. O günden son açıklanan rakamlara kadar geçen sürede, United'ın sadece ödediği faiz miktarı £325m'a vardı. Henüz ödemesi gelmemiş faiz miktarını, ana paranın üzerine koyduğunuzda da toplam borç (son açıklanan rakamlara göre) £700m'i buluyor ve bunun £67m'lik kısmı sadece geçen sene ödenen faiz. Hissedarlara dağıtılan kar payının sadece £7m'da kaldığını düşünürsek faiz yükünün boyutlarını daha iyi anlıyoruz. Bu arada, geçtiğimiz 4 yılda, Old Trafford bilet fiyatları 2'ye katlanırken, Man Utd kasasından Glazer ailesinin cebine "masraf" ve "borç" olarak giden paranın da £20m olduğunu hatırlatayım.

Peki bu şartlar altında £500m'lik daha bono satmak isteyen Glazergiller, Man Utd'ın finansal geleceğine resmen ipotek mi koyuyorlar?

Büyük ihtimal.

Ailenin olası yatırımcılara gönderdiği rapora baktığımız zaman, 1 sayfaya sığdırılan 'strateji' bölümüne karşılık 15 sayfalık bir 'risk' bölümü olduğunu görüyoruz. Bu borcun ödenmesinde uygulanacak strateji basit. "Şu ana kadar yaptığımızı yapacağız". Yani, takımın son 20 senede yakaladığı başarılı dönemin bundan sonra da aynen devam edeceğini öngörüyoruz.

Peki ya risk derseniz, raporun risk bölümü gayet ilginç. Öncelikle yukarıdaki stratejiyle bağlı olarak, Man Utd'ın finansal durumunun sağlıklı kalabilmesi tamamen futbol takımının başarılı olmasına bağlı. Bu bono satışı gerçekleştiğinde borç öylesine bir boyuta geliyor ki, futbol takımı 2-3 sezon kötü gider ve gelirlerinde bir azalma olursa, kulüp kendini bir anda borç batağına saplanmış bulabilir. Yani en büyük risk kalemi futbol takımının başarısının yatırımcılara garanti edilememesi.

Ana risk kalemini detaylı inceleyen rapor, takımın başarısını engelleyebilecek faktörlere de yer vermiş. Mesela aynen şu cümle kullanılmış, "United'ın başarısı, futbol takım yönetiminin başarısına yüksek oranda bağımlıdır." Yani United'ın geleceği 70'ine merdiven dayamış Ferguson'a emanet. İskoç teknik adamın olası bir emeklilik kararı halinde ise yerine gelecek kişinin aynı başarıyı gösterememe olasılığı, raporda önemli bir risk faktörü olarak yer almış.

Bir başka alt risk kalemi ise maç günü gelirlerindeki olası azalma. 2004'ten beri ikiye katlanan bilet fiyatlarına rağmen iyi giden takımını yalnız bırakmayan United seyircisi, bu artış trendine takım kötü giderken de katlanır mı acaba? Hadi taraftar takımına sadık kaldı diyelim, global faktörler Manchester ahalisinin cebindeki parayı küçültürse ne olacak? Mesela kriz nedeniyle Old Trafford localarının %16'sı satılamamış durumda.

Raporda, United'ın başarısının engelleyebilecek bir başka faktör de rakiplerin ekonomik durumları gösterilmiş. Tabi ki burada kası City'nin ve Chelsea'nin para babaları tarafından finanse ediliyor oluşu ve Arsenal'in yaptığı yatırımların karşılığını kısa vadede almaya başlaması olasılığı var. United'ın ilk 4 dışında kalmasının kulübün ekonomisine büyük bir darbe vuracağı belirtilmiş.

Son olarak tüm raporun özeti niteliğinde olan bölümü aynen aktarmak istiyorum:
"Our ability to make payments on and to refinance our indebtedness will depend on our ability to generate cash in the future. We cannot assure you that our business will generate sufficient cash flow from operations, or that future borrowings will be available to us, in an amount sufficient to enable us to pay our indebtedness."
Yani diyor ki,
"Ödemelerimizi yapabilme ve borçlarımızı finanse edebilme kabiliyetimiz, gelecekteki nakit yaratabilme yeteneğimize bağlı olacaktır. Şirketimizin bu ödemeleri yapacak nakti operasyonlarından üretebileceğinin veya ödemeleri yapması için gerekli borçlanmayı sağlayabileceğinin garantisini veremeyiz."
United, Ronaldo'dan ettiği £80m'lik kara dokunmayınca, bunun sebebini Ferguson'un şişen piyasada kazıklanmak istemeyişine bağlamıştım. Oysa, sonradan ortaya çıktı ki Glazergiller bu paranın £70m'lik bölümünü %14.25'lik faiz oranıyla borçlandıkları bir yatırım fonuna aktarmak istemişler. Fergie, basının önünde "Bütçem var" dese de işin aslı öyle değil yani. Zaten yaz transfer sezonunda 'United, Villa ve Silva'yı alacak!" şeklinde atılan başlıklar bu ara "United, Rooney'i satacak mı?"ya döndü. Anlayacağınız, Manchester United, £700m borçla, başarıya muhtaç, geleceğe pek de parlak bakmayan bir süper kulüp.

3 Görünümlü 5

Formspring'de Galatasaray'ın 3'lü orta sahasıyla ilgili soruyu görünce Galatasaray'la ilgili çoktandır yazmadığım aklıma geldi. İlgili soruyu buraya yapıştırıp, soru üzerinden biraz beyin cimnastiği yapalım dedim. Soru cevap usulü biraz Hıncal görünümlü olacak ama kusura bakmayın artık.

Sence Galatasaray'ın oynamak istediği taktik bir ütopya mıdır? Yani, çok kaliteli üç orta saha gerektiren 4-3-3 taktiği o bu oyuncu kalitesiyle olur mu?

Memleketim basınında bu 4'ler, 3'ler, 2'ler takıntısı bitmedi gitti. Kağıt üzerinde bir fikir vermekten daha öteye gitmeyen bu rakamların üzerinde futbol yorumu yapmayı bıraktığımız zaman daha nitelikli spor yazıları okumaya başlarız.

Rijkaard'ın, Barcelona'ya oynattığı ve Galatasaray'a da oturmak için ısrar ettiği oyun planı -ki 433 diyelim hadi- gerçekten de orta sahada 3 kişiyle oynanmaya mı dayanır acaba? Yani siz Bercelona veya Arsenal izlerken, rakip orta saha tarafından sayısal olarak domine edilen orta sahalar mı görüyorsunuz?

Modern 433'ü basitçe yorumlarsak, bu oyun planında, orta sahadaki 3 oyuncunun başarısının, hücumda sağ ve sol beklerden, savunmada ise sağ ve sol açıktan aldıkları yardımla doğru orantılı olduğunu görüyoruz. Yani ileri uçtaki adam ve stoperler hariç geri kalan 7 oyuncunun sürekli olarak hareket halinde olmasını gerektiren, bu hareketin getirdiği dinamiklikle rakibi her alanda eksik adamla yakalamaya yönelik bir anlayış bu. Rakip takım topu kaptığında ilk baskıyı yapmayan açık oyuncuları veya kendi takımı hucümdayken hiç bir katkı yapmayan sağ/sol beklerle oynanan bir 433'ün geri tepme olasılığı tabi ki yüksek.

Galatasaray'ın 3'lü orta sahasıyla ilgili tartışma, bana Terim döneminin başındaki tandem savunma tartışmasını hatırlatıyor. O dönemde de bizim oyuncularımızın çizgi halindeki bir tandeme uygun olmadığı söyleniyor; Terim'in başlarda aldığı başarısız sonuçlar buna bağlanıyordu. Terim, o taktikte ısrar etti; Galatasaray savunması zamanla oturdu; çok spor yazarı bunu Popescu'nun, Bülent'i adam etmesine bağladı. Aslında adam olan Bülent değildi savunmayı düzelten; yeni oyun planını oynamayı öğrenen Galatasaray orta sahasıydı.

Bugün, Galatasaray 11'ine baktığımızda ilk dikkatimizi çeken inanılmaz zayıf sağ ve sol bekler. Bu bölgede görev yapan 3-4 oyuncunun da yetenekleri son derece kısıtlı. Öyle ki sadece savunma görevlerini tam yaptıkları her maçta "Çok iyi oynadı" olarak nitelendiriliyorlar. Yani hem taraftar, hem yönetim, hem de basın Hakan Balta'nın savunma hatası yapmadan maçı bitirmesine razı; takım hücumuna hiç bir katkı yapmıyor oluşu kimsenin pek umrunda değil. Diğer kanattaki Sabri ise, aslında oyunun her iki yönünü oynama gayretinde ancak kısıtlı yetenekleri yüzünden birini yaparken diğerini aksatıyor. Yani başta bahsettiğimiz 433'ün sağ/sol beklerden güç alması olayı Galatasaray'da henüz oturmuş değil. Galatasaray'ın 3'lü orta sahası takım hücum ederken 4'lü, 5'li olamıyor. Orta saha kalabalıklaşamayınca, takımın hucümunda forvete yakın pozisyon alması gereken sağ/sol açık oyuncuları buraya yanaşmak zorunda kalıyor ve zincirleme reaksiyonun son halkasında ilerdeki golcü yalnız kalmış oluyor. Bu, 433'ün rakibi her alanda eksik bırakma felsefesine ters düşen bir durum.

Oyunun savunma yönüne bakarsak yine benzer bir senaryo görüyoruz. Galatasaray sol ve sağ açığında oynayan oyuncular henüz savunmadaki görevlerinin ne kadar önemli olduğunun farkına varmış değiller. Arda'nın ve Keita'nın anlamsız adam kovalamalarını 'savunmaya yardım' olarak tanımlamak biraz fazla iyimser olur sanırım. Buradaki oyunculardan beklenen, kendi sahalarına kadar adam kovalamaları değil, rakibin kendi yarı sahasından oyun kuran oyuncularına 90 dakika boyuncu sürekli baskı uygulamaları. Bu baskıyı tüm maç boyunca, oyun disiplininden kopmadan yaptıkları takdirde 'savunma' yaptıklarından bahsedilebilir. İdeal olarak, karşı takımın dipten oyun kuran oyuncusuna (stoper, ön libero veya Xabi Alonso, Pirlo gibi geriden oyun kuran bir adam olabilir) maç boyunca kafasını kaldırıp pas atma fırsatı vermeyen bir baskıdan söz ediyorum. Bu baskı, orta saha 3'lüsüne de rakibi daha ileride karşılama fırsatını verecek; rakip orta saha tarafından eksik yakalanmalarını da engelleyecektir. Yani hucümdaki zincirleme reaksiyon burada da geçerli. Kanat oyuncuları rakibin geriden oyun kurmasını engelliyor, 3'lü orta saha onlara yaklaşıyor, defans da mümkün olduğunda öne çıkarak rakibe açık alan bırakmıyor.

Galatasaray takımı bu taktiği oynamayı öğrenecek. Bu konuda Rijkaard'a güvenim tam. Öğrenenler takımda kalacak, öğrenemeyenler gidecek; Galatasaray modern 433'ü oynayan bir takım haline gelecek. Takım bu hale geldiğinde de biz oturup orta sahadaki 3 adamın bu taktik için yeterli olup olmadığını tartışacağız. Şu an için taktiğin doğasındaki yardımı almayan bu 3 adama 'yetersiz' demek, A380'e kanat takmayıp 'uçmuyor' demek gibi. Tüm parçalar yerine oturduğunda 'motor'un yeterli olup olmadığı zaten ortaya çıkacak.

Not: İlgili soru için kakan'a teşekkürler. Soruları post yapma eylemlerimiz devam edebilir.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Spor İçin Futbol mu, İdeolojiler İçin Futbol mu?


Siyasetle sporu bir araya getirmeyi sevmem. Siyasetin de yanında, farklı ideolojilerin futbolla anılmasının da, futbola ve onun üst kümesi olan spora büyük bir zarar verdiğini düşünürüm. Ama ne yazık ki, yüz yıllar öncesine dayanan temellerle, spor ve en popüler dalı olan futbol, devamlı siyasetin ve ideolojilerin içine çekilmiş ve çekilmeye de devam ediliyor. Ben ise, sporu toplumsal anlamlardan bağımsız bir “doğal” ya da “fizik” faaliyet olarak gören ve “siyasete alet edilmemesini” istemeyen bakışa sahibim. Futbol kültürünün daima toplumsal (ve dolayısıyla siyasal) bir bağlamın içinde yeralıyor olması ve “dışarıdan müdahaleler”le sık sık “doğallığına” zarar verilmesinin ise, bu bakışa sahip herkesi zor durumda bıraktığını düşünüyorum...

Peki bu konuya nereden geldim. Bir süre önce, bir muhabbet ortamında, sevdiğim arkadaşlarımdan birinin, sporun ve dolayısıyla futbolun milliyetçiliği körüklediğini ve spor yapanların, özellikle de futbolun içinde olanların bu ideolojiye alet edildiğini söylemesiyle, insanların sporun temel mantığından ne kadar uzaklaştığını farketmemle başladı. Üzerine de Afrika’daki olaylar vs. de patlak verdikten sonra, bu konuda hakkında birkaç kelam etmek istedim.

*Not: Aslında yazıya alıntı yaparak ekleyecektim, ama yazıyı uzatıp okunmasını zorlaştıracağını düşündüğüm için, öncesinde okuduğum, Akademisyen Necmi Erdoğan’ın yazısının linkini de vermek istiyorum;

http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=47&dyid=1469&yazi=Pop%C3%BCler+Futbol+K%C3%BClt%C3%BCr%C3%BC+ve+Milliyet%C3%A7ilik

Yazının bazı noktalarına katılırken, bazı noktalarına ise katılmadığımı belirtmek ister, okumanızı tavsiye ederim...

Yazıya geri dönersek;

Öncelikle itiraf etmeliyim ki, spor ve futbol bir kesim için her zaman araç durumunda ve uzun vadede de bunun değişeceğini sanmıyorum. Ama öncelikle sporun tarihi sürecine bir göz atmak gerektiğini düşünüyorum;

Önce bir örnek vereyim; Misal bir bebek doğduğunda, onun nasıl bir insan olacağı çevresel ve biyolojik faktörlere bağlıdır. Eğitimi önce ailede başlar, sonra içine doğduğu toplumla karşılıklı etkileşime girerek gelişimine devam eder. Çocuk doğduğunda saftır, ama kumarbaz bir babanın elinde kumarbaz olabilir, olmayadabilir. Bu noktada değişken çoktur, ama ağırlıklı yüzde babanın ya da annenin etkisidir, yani ailenin etkisi.

Bu örnekten sonra paranın, aslında metanın değişim değerinin ortaya çıkışına bakalım. İnsanlar en başta kendi ihtiyaçlarını karşılamak için meta üretmeye ya da çevresindeki nesneleri değiştirmeye başlamıştır. Zamanla doğa şartlarının da değişimiyle, üremenin artmasıyla, toplumların oluşmasıyla ve ihtiyaçların çeşitlenmesiyle, metalara değişim değeri kazandırılmıştır. Yani takas sistemi. Paranın bulunmasıyla da takas değeri yüksek olan meta yaratılmıştır. Sonrası malum, toplumların gelişimi, insan zekası, ticaret, doğa şartları vs. vs. gibi birçok değişkenle beraber ekonomik sistemler oluşmuş ve insan beyniyle de farklı farklı yoğrularak devamlı evrim geçirmiştir.

Şimdi asıl konuya gelirsek. Spor insanın oyun mantığının bir uzantısıdır. Medeniyet öncesinde güç gösterisi için ya da tanrıları tatmin etmek için yapılan bu aktiviteler, sonuç olarak insan beyninin ürünleridir. Zamanla da nihai amaçları olan zevk almak, insanları kaynaştırmak, barışçıl bir hayat yaratmak, sağlıklı olmak vs. gibi amaçlarla oyun kültürü gelişmiş ve spor yaygınlaşmıştır.

Başta verdiğim örneğe dönerek bir ilişkilendirme yaparsam, spor doğmuş saf bir çocuktur. Yoksa Kapitalistlerin, sosyalistlerin, dindarların ya da farklı ideolojilerin kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için yarattığı bir araç değildir. Zaman içinde her birey gibi, her nesne gibi, her düşünce gibi sisteme entegre edilmiştir. Verdiğim bu örnekler ve açıkladığım şeyler doğrultusunda "bence" sporun içinde bulunduğu durum budur.

Hatta yine basit mantıkla bakarsak, her insan, mevcut küresel yapı içerisinde, her gün yaptığı her hareketiyle bir başka bireye ya da bir sisteme, bir ideolojiye alet oluyor. Alın size bir genelleme. İçinden çıkılmayacak bir döngü...

Bir de şöyle bir bakış açım vardır. Bir şey hakkında net yorumlar yapabilmek için yüzlerce kilometre uzakta olmamak lazım. Olayların içinde olmak ya da içinde olanlarla etkileşime girmek, onların bakış açılarını anlamaya çalışmak ve iyi bir bilgi birikime sahip olmak lazım. Ondan sonra genelleme yaparak yorum yapmak yerine, daha sağlıklı bir yorum yapılabilir. En azından aynı alandaki farklı bakış açıları daha görünebilir olacaktır...

Baba, Bu Amca Kim?

Dün akşam Arsenal'in West Ham ile yaptığı rezerv ligi maçında sahada tanıdık bir isim vardı: Sol Campbell. 34'lük defans oyuncusunu, Arsenal'in en yaşlısı 88'li olan rezerv kadrosunda görmek kimilerine göre sürprizdi, kimilerine göre ise beklenen bir olay.

Campbell, Arsenal'e çok parlak bir dönemde hizmet etmiş ve Gunners formasıyla büyük başarılara imza atmış bir isim olsa da, aslında üzerindeki tartışma hala devam ediyor. Arsenal taraftarı, Sol Campbell'ı, hiç bir zaman tam olarak kabullenemedi. Tottenham'ın kaptanıyken onlara attığı kazık, sanki Campbell'ın boynuna asılmış bir "güvenilmez" tabelası gibiydi. Hatırlamayanlar için hafızaları tazeleyim. 2001 yılında, Campbell'ın Tottenham ile sözleşmesi bitmeden önce, kulüp aylarca kendisini ikna etmeye çalıştı. Öyle ki, Campbell'a önerilen mebla, onu Tottenham'ın gelmiş geçmiş en iyi kazanan oyuncusu yapacaktı. Ancak Campbell, kontratı bitine kadar beklemeyi ve serbest kaldığında "Şampiyonlar Ligi'nde oynamak istiyorum" diyerek ezeli rakip Arsenal'e imza atmayı tercih etti. 9 yıl oynadığı ve kaptanlığa kadar yükseldiği Tottenham'a attığı bu kazık, Spurs taraftarının onu "Judas" olarak adlandırmasına ve yıllar yılı kendisinden nefret etmesine sebep oldu. Hatta geçtiğimiz yıl 4 Tottenham taraftarı, Campbell'a yaptıkları kötü tezahüratın sonucu olarak, ömür boyu İngiltere'deki maçlardan men cezası aldı. Spurs taraftarının haklı nefretine ek olarak, Gunners tarafı da Campbell'ı, hep bir Tottenham'lı olarak benimsedi.

Wenger'in böylesine tartışmalı bir isim olan Campbell'ı gerçekten yararlanacağına inandığı için mi, yoksa eski dosta vefasından mı takıma aldığı benim için bir soru işareti. Wenger'in daha önce kimseye vefalı davranmadığı düşünürsek, Fransız'ın Campbell'dan sahada bir takım beklentilerinin olduğu sonucuna varabiliriz.

Geçen sene Portsmouth'u terk ettikten sonra, Notts County macerasında sadece tek bir maça çıkmış olsa da, Sol Campbell'ın fizik olarak iyi durumda olduğu bilinen bir gerçek. Zaten Wenger de kendisini 'kafa ve fizik olarak çok iyi durumda' olarak tanımladı. Ayrıca Redknapp ve Benitez gibi hocaların da kendisiyle ilgilenmesi, Campbell'ın henüz eleğini duvara asmadığının bir başka göstergesi. Sahada hiç bir katkı yapmasa bile, Campbell 2 Dünya Kupası ve 18 Premier Lig sezonu tecrübesiyle, genç Arsenal takımının ihtiyacı olan mentor görevini de üstlenebilir.

Arsenal açısından duruma baktığınızda Gallas ve Vermaelen'in yedeğinin olmamasının büyük bir problem olduğunu görüyoruz. Bu noktada Sol Campbell'ın forma için rekabet edeceği adamlar; 6 aydır sakat olan Djourou, Arsenal'de ne işi olduğunu anlayamamış durumdaki Sanderos ve her oynadığı maçta saatli bomba gibi ortalıkta dolaşan Silvestre. Fizik olarak iyi durumdaki bir Campbell, bu 3 adamı da cebinden çıkartır. Yani kendisinin bir mentordan daha fazla katkı yapması olası. 3 vadede Arsenal kulübesinde görürseniz şaşırmayın.

12 Ocak 2010 Salı

Louis Sahaya

Van Persie sakatlandığından beri, Arsenal'in adının birlikte anılmadığı golcü kaldı mı bilmiyorum. Daha önce Wenger'in bu konuda ince eleyip sık dokuduğundan da bahsetmiştim. İngiliz basınında günün Arsenal golcüsü adayı Louis Saha.

Bilindiği gibi Saha'nın, Everton ile devam eden 'maç başına para'ya dayalı sözleşmesi sezon sonunda bitiyor. Konuyla ilgili masaya oturan taraflar, Saha'nın haftalık £60.000'lik isteği üzerinde anlaşamayınca Everton'un sezon sonu serbest kalacak Saha'yı satması gündeme geliverdi.

31'lik Fransız'ın gününde çok iyi bir golcü olduğunu bilmeyenimiz yok. Bu sene Everton forması altında attığı 10 golle de kötü giden takımın en iyisi görünümünde. Wenger de kendisi hakkında "10 maç üstüste oynadığında kendisini istediğiniz golcüyle kıyaslayabilirsiniz" diye buyurdu geçen hafta.

Transferin önündeki engel, pek tabi ki Saha'nın yaşı. Bu alışverişin gerçekleşmesi için öncelikle Arsenal'in 30 yaş üzeri oyunculara 1 yıldan fazla kontrat önermeme kuralını bir kenara koyması gerekiyor. Bugün basında yer alan haberler Wenger'in, Saha için bir istisna yapıp, 2+1'lik bir kontrat yapmaya hazır olduğu yönünde.

Louis Saha, aslında, şu ana kadar Arsenal'le adı geçen isimler arasında en akla yatanı. Wenger, elinde Van Persie ve Eduardo varken 3. bir golcüye çok para harcamayacağını daha önce de belirtmişti. Yani kendisinin aradığı bir 'yedek' golcü. Dzeko, Gignac, Hulk gibi isimler muhtemelen Wenger'in kafasındaki bütçeye uymuyorlar. O yüzden bu isimlerle ilgili haberler bana göre tamamen spekülasyon. Sadece, yine sezon sonu serbest kalacak olan Chamakh muhtemel bir transfer olabilir ki o da tam bir yılan hikayesi zaten.

Dediğim pahalı golcülere kıyasla Saha'nın maliyeti neredeyse bedava gibi. 31'ine gelmiş ve sakatlıklarla başı sık sık derde giren bir isim olsa da, Premier Lig'de kendini kanıtlamış bir isim olması ve takıma ihtiyacı olan tecrübenin bir kısmını getirecek olması gibi artıları var. Ayrıca gelecek sezon 32'sine geldiğinde RVP'nin arkasında 'yedek' olmayı pek kafasına takacağını da zannetmiyorum.

Sonuç olarak gönlüm Dzeko, Hulk ve Gignac isimlerden yana olsa da Saha'nın da Arsenal kulübesine bir derinlik katacağı inancındayım. Transferin gerçekleşme ihtimali ise -Wenger onay verse bile- Everton'a bağlı. Saha'ya istediği parayı verirlerse Fransız tercihini onlardan yana kullanacaktır. Aksi halde kendisiyle ilgilenen Arsenal, Liverpool ve Tottenham üçlüsünden birinie doğru yola koyulacaktır..

11 Ocak 2010 Pazartesi

İstediğiniz Sorudan Başlayabilirsiniz



Evet, yeni trendimiz formspring.me. Dayanamadık biz de girdik. Bakalım halk olarak hevesimiz ne kadar sürecek, yoksa kalıcı mı olacak. Buyrun, karışık sorabilirsiniz;

http://www.formspring.me/manilovefootbal

Potansiyel ilk soruya da buradan cevap vereyim; Neden manilovefootball'un sonunda tek "l" var?

-Karakter sayısı yetmedi. Haydi bakalım, dağılın.

Risk Nedir?

Olur da hocanız sınavda "Risk nedir?" diye sorar da siz de sayfayı boş bırakmak istemezseniz, cevap olarak "Owen Coyle'un Bolton'un başına geçmesi" yazıverin. Hocanız Premier Lig izleyen bir adamsa ne demek istediğinizi anlayacaktır. Yok anlamaz da sınıfta kalırsanız kapıma dayanmayın sonra ama.

Owen Coyle, Bolton formasını gençliğinde terletmiş birisi. İkinci teknik adamlık deneyiminde İskoçya'da St. Johnstone'un başındayken, Bolton başkanı Phil Gartside tarafından Bolton'un başına geçecek hoca adayları arasına alınmış, daha sonra görevi Gary Megson'a kaptırmıştı. Megson'un Bolton'un başına geçmesinden sonra da hem Gartside, hem de Alex Mcleish tarafından Championship kulübü Burnley'e önerildi. Kasım 2007'de aldığı görevinde öylesine başarılı oldu ki 2008'de Burnley hem FA Cup'ta Arsenal ve Chelsea'yi yenerek yarı finale çıktı hem de Premier Lig vizesi aldı.

Haziran ayında Celtic'e gitmek yerine Burnley ile kontratını yenilemeyi tercih eden Coyle, Premier Lig'e de iyi bir başlangıç yaptı. Mütevazi kadrosuyla özellikle kendi sahasında önemli puanlar alan takım, ilk yarıyı 20 puanda bitirdi ki 40 puanı aşanın ligde kalacağı düşünülürse hedeflenen puanı yakalamış gibiydiler.

Gel gör ki, her şeyin yolunda gittiği Burnley kampı, Bolton'un, kovulan Megson'ın yerine Coyle'u getirmek istemesiyle ve Coyle'un da bu teklife anlamsız bir istekle karşılık vermesiyle karışıverdi. Bir hoca için bir alt ligde aldığı takımın Premier Lig'deki başarısını görmek kadar tatmin edici ne olabilir bilmiyorum ama Owen Coyle, Bolton'un başına geçmeyi kendi projesinin sonuçlarını görmeye tercih etti. Yani düpedüz davayı sattı.

Kendi kurduğu, işleyen düzeni terk edip başkasının kurduğu işlemeyen bir takıma geçmek ne kadar akıllıca bir hareketti bunu sezon sonunda göreceğiz. Ancak, şimdi Mick McCarthy'nin Wolves'undan sonra küme düşmesini istediğim 2. bir kulüp daha var. Sezonun orta yerinde sadece para için Burnley'i resmen kaderine terk eden Coyle umarım Bolton'u ligde tutamaz. O düşerken, Burnley de bu tramvayı atlatıp ligde kalır. O zaman da futbol tarihi kitaplar bir hocanın kariyerini nasıl çöpe attığına güzel bir örnek bulmuş olurlar.

Arshavin, Nasri, Kuyt, Riera, Cole, Malouda, Nani, Valencia ve Arda

Liverpool'un Arda'ya verecek 12 milyon poundu var mı bilmiyorum ancak İngiliz basınında Arda ismini neredeyse her gün okumak mümkün. Önceleri Wenger'in ilgilendiği söyleniyordu; daha sonra rota Benitez'e döndü. Öyle ki Babel için £10m bonservis isteyen Liverpool'un, bu parayı bulduğu anda Arda'ya transfer teklif edeceği yazılanlanlar arasında. Bu transfer haberleri benim aklıma da ilginç bir soruyu getiriyor. 2 yıldır Liverpool'da hiç bir halt yemeden oturan Babel £10m ediyorsa, Arda nasıl oluyor da £12m ediyor?

Elbette ki oturduğum yerden bu sorunun cevabı hakkında ahkam kesmek istemem. Bir futbolcunun değerini belirleyen bir çok faktör var. Ancak, oturup Premier Lig'in dört büyüklerinde, benzer görevlerde oynayan adamları yanyana yazınca aklıma şöyle bir soru takılıyor. "Galatasaray kafa kafaya takas edecek olsa Arda'nın yerine bu oyunculardan kaç tanesini kabul edersiniz?"

Cevabımı direk vereyim: 1.

Şahsen, Arshavin dışında bu adamlardan hiç birini istemem Arda'nın karşılığında. Bu arkadaşların transfermarkt verilerine göre değerlerine bakarsak:

Arshavin: £23.140.000
Nasri: £16.020.000
Kuyt: £16.020.000
Riera: £14.240.000
Cole: £18.690.000
Malouda: £16.465.000
Nani: £13.350.000
Valencia: £12.460.000
ve Arda: £13.350.000

Nerdeyse tamamı Arda'dan daha değerli. Takımlarında ilk 11'e giremeyen Riera, Malouda, Nani gibi adamlar bile el yakıyor. Bu sonuçlar gösteriyor ki Arda karşılığında bu oyuncuları kabul etmeme kararım pek de mantıklı değil.

"Ulan ben futboldan anlamıyorum galiba" dedirten olaylarla karşılaştığınız olmuştur. Benim için de bu değerlendirme öyle bir an işte. Son 3 yıldır Galatasaray ve Premier Lig 4 büyüklerinin toplamda 10'dan fazla maçını kaçırmamış biri olarak yazdığım adamların tamamının Arda'dan daha değerli olmasını anlamış değilim. Bunlardan herhangi birisi elle tutulur bir işe mi imza atmış ki ben kaçırmışım acaba?

Sabaha kadar "Kim? Kaç para eder?" diye tartışsak yine bir sonuca varamayız gibi. Zaten benim varmak istediğim de herhangi bir sonuç değil. Galatasaray, yarın Arda'yı satarsa ben cıngar çıkaracak çoğunluğun içerisinde olmayacağım. Bunun sebebini burayı takip edenler bilir. Arda satıldı diye bağırıp çağırmayacak olsam da kendisinden elde edilen gelirin kullanılışının hesabını her Galatasaraylı gibi ben de isterim. Bahsedilen £12-13m gibi bonservisle Arda'nın yeri dolar mı; dolarsa kimle doların cevabını bilmeden böyle bir satışa onay veren yönetime de ilk taşı ben atarım. Kafalarını yararım.

Fransa 2010

Şehir dışında bulunduğum dönemde, sağolsun, kar yağışı bütün maçları iptal ettirdi de fazla bir şey kaçırmamış oldum. Ortada izleyecek maç olmayınca, hafta sonunun gündemi Togo Milli Takımı'na yapılan saldırıya takıldı kaldı.

Gündemin orta yerinde Adebayor'un olması da benim için ayrı ilginç. Çok nefret ettiği birinin başına böyle şeyler gelince, insan, ahlaki ikilemler içerisinde buluyor kendini. Tabi ki Arsenal'e yamuk yaptı diye adamın ölmesini isteyecek kadar kafayı yemedim ama ister istemez de karışık duygulara sürüklendim. Sonra da kendisinin başına futbol sahasında bir şey gelmesini istediğim sonucuna vardım. Hani yakası sakatlıktan hiç kurtulmasın yada oynadığı takım küme düşsün gibi.

Bayor'u bir yana bırakırsak saldırının asıl etkisinin Afrika futbolu ve yaklaşan Dünya Kupası üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar yıllardır iç savaşla boğuşan Angola'daki koşulları Güney Afrika'yla kıyaslamak biraz acımasızca olsa da, tüm spor kamuoyu şu an Dünya Kupası'nın güvenli bir atmosferde yapılabilip yapılamayacağını tartışıyor.

Konuyla ilgili yaptığı açıklamada organizasyonun patronu Danny Jordaan, "Avrupa'da bir terörist saldırı olduğunda kimse Londra 2012'nin tehdit altında olduğundan bahsetmiyor ancak konu Afrika olunca bu tip genellemelere daha çabuk gidiliyor" dedi. Haklı olmasına haklı ancak organizasyonun Afrika'ya verildiği günden beri en önemli sorununda güvenlik olduğu bir gerçek.

Daha geçen sene Konfederasyon Kupası'nı izlemeye gelen gazetecileri elektirikli teller arkasında ağırlayan ve onlara "Yürüyüşe çıkabilirsiniz ama Ipod takmayın" diye uyaran bir ülkeden bahsediyoruz; maçların oynanacağı stadlarda "Kapkaççılara dikkat edin" tabelası asılı olan Güney Afrika'dan. Biliniyor ki Johannesburg gibi büyük şehirlerde bile polisin, askerin etki etmediği bölgeler var ve yanlışlıkla kendilerini buralardan bulan meraklı turistleri tehlikeli sürprizler bekliyor olabilir. Johannesburg'a rugby izlemeye giden ve gpslerine güvenerek bahsettiğimiz mahallelere yaptıkları yolculukta kafalarına silah dayanıp soyulan İngiliz turistlerin haberleri daha hafızalarda. Ayrıca District 9'daki alien problemi hala bir çözüm bekliyor ki uzaylılarla uzlaşılmadan oynanacak bir Dünya Kupası, dünya dışı bir takım hareketlenmeye neden olabilir.

Olumsuz bir senaryo çiziyomuşum gibi gözükse de aslında bu tip olaylar neredeyse tüm büyük şehirlerde oluyor. Her şehirde, turistlere önerilen ve önerilmeyen şehirler var. Güney Afrika'daki güvenlik sorununun diğer büyük şehirlerdeki kadar olup olmadığının kararı ise dikkatlice alınması gereken bir karar. Dünya Kupası izlemeye gidecek binlerce insanın hayatı söz konusuyken, umarım "Afrika duygusallığı" bazı şeylerin göz ardı edilmesine yol açmaz. FIFA'nın her ihtimale karşı Fransa'yı hazırda beklettiği biliniyor. Yani Afrika Kupası'nda ve ya Güney Afrika'da bir takım üzücü gelişmeler olur da, organizasyonun yapılmasının fazla riskli olduğu kararı alınırsa, Dünya Kupası, son sürat Fransa'ya taşınacak. Kimsenin istemediği ve gerçekleşmesi düşük ihtimal bir senaryo olsa da Afrika ahalisinin ilk maçın düdüğü çalana kadar "Dünya Kupası yapıyoruz" demesini engelleyecek.

8 Ocak 2010 Cuma

İki Video Arasında 100 Benzerlik

Tantana yapmayı seven bir milletiz. Özellikle de futbol konusunda, bu özelliğimizi yıllardır gösteriyoruz. Özellikle de transfer edilen "normal" seviyedeki futbolculara. Ama yalnız değiliz. İşte Aris'e kiralık giden Freddy Adu'nun karşılama töreni. Size birisini hatırlattı değil mi? O zaman hemen altındaki videoya da bir bakın bakalım.





Kaynak: www.theoffside.com

Tamamen Duygusal

Patrick Vieira'nın Manchester City'e transferi kimseyi şaşırtmadı. Fransa Milli Takımı formasıyla en son maçını 2007'de İskoçya'ya karşı oynayan Vieira, yaklaşan dünya kupasında oynamak istiyorsa kapağı ilk 11'e girebileceği bir kulübe atmalıydı. Kendisiyle ilgilenen kulüpler arasında City'nin verdiği haftalık 150.000 pounda yaklaşan doğal olarak olmayınca, Vieira lejyonerler ordusunun son üyesi oldu.

City'nin mali durumundan daha geçen gün bahsettim. Açıkladıkları £90m borcun üzerine, 33'lük ve kariyeri son 2 yılda hızlı bir düşüşe girmiş Vieira'ya, yıldız oyuncuları Adebayor ve Tevez ile aynı maaşı teklif etmiş olmaları gerçekten düşündürücü. Tamam; Vieira'nın sahadaki varlığı bile City'nin futboluna birşeyler katacaktır ancak ben verilen ücretin abartı olduğu fikrindeyim. Hatırlanacağı üzere, yaz transfer döneminde Wenger, Vieira'ya maç başına para önermişti. Wenger'in ve büyük ihtimal City yönetiminin de bildiği, 33 yaşındaki bir oyuncuya uzun ve pahalı bir kontrat vermenin büyük risk olacağıydı.

Vieira, Güney Afrika'ya gitse de gitmese de turnuva sonunda kontağı büyük ihtimal kapatacak. Yani oynarsa 3-4 ay oynayacak. City ise, kendisine 1,5 yılda 2.7 milyon poundu çatır çatır ödeyecek. Yine zenginin malı çenemi mi yoruyor, yoksa City'nin göz göre göre kazık yemesi mi canımı sıkıyor bilmiyorum. Vieira'nın halinden memnun olduğu kesin. Arapların yağı sağolsun bu yaştan sonra hiç ummayacağı kadar para kazanacak. Bizde eski bir Arsenal efsanesinin kendini harcamasını üzülerek izleyeceğiz.

7 Ocak 2010 Perşembe

Nasıl Girersen Öyle Gidermiş

Yeni yıla Deco'nun kostüm partisinde giren Belletti ve kardeşi "Marilyn Monroe". En soldaki ise... Onu da Deco'ya sormak lazım sanırım.

Çin Malı

Çin malları ucuzluğuyla tüm dünyayı sarmış durumda. Türkiye'de de Çin mallarının, gerçek markaların isim manipülasyonlarıyla satılmasına alışkınız. Ama Almanlar pek alışkın değiller sanırım.


Bild'de çıkan habere göre, Fc. Köln'ün Çin'de yapılan terliklerinin üzerine Hamburg takımın logosu ve ismi konulmuş. Tamam, Çinliler Alman ligine hakim olmayabilirler, ama bir tarafına Köln yazdıkları terliğin diğer tarafına neden Hamburg yazma ihtiyacı hissederler anlam vermek imkansız...

İptal

Emirates Stadium - 06.01.10

6 Ocak 2010 Çarşamba

Birini Beğen Be Adam

Arsene Wenger, golcü aramıyor da sanki kızına koca bakıyor. Uzun olsun, yırtıcı olsun, bitirici olsun, fazla pahalı olmasın, Şampiyonlar Ligi'nde oynayabilsin, genç olsun, ucuz olsun, ayağı 45 numaradan büyük olmasın, annesine çok düşkün olmasın, eli ekmek tutsun, okeyde taş çalmasın, yatakta orospu, mutfakta aşçı, dışarda hanımefendi olsun. Fransızın liste, böyle uzayıp, Star Wars'un başındaki yazılar gibi uzayda kayboluyor. Ben artık spekülasyonları okumayı bıraktım, ama gerçekten bir merak içerisindeyim, 'acaba Wenger kimi beğenecek' diye. Bugün, medya bir de kiralık istediği haberlerini ortaya attı, işler iyice karıştı. Dönüp yine Bendtner'e muhtaç kalcaz gibi geliyor ya dur bakalım..

Borç, City'nin Kamçısıdır

Zenginin malı benim çenemi yoruyor olacak ki bayılıyorum Manchester City'nin mali durumundan bahsetmeye. Ama bahsedilmeyecek gibi de değil ki. Kulübün bugün açıkladığı geçen yılın finansal verilerinde, zarar hanesinde £92.600.000 yazıyor. Geçen yıl diyorum; İngiltere'deki geçen finansal yıldan bahsediyorum. Yani Temmuz 2008-Haziran 2009 arasından. Bu da demek oluyor ki yaz transfer döneminde harcanan £130m bu rakamlara dahil değil. Hughes'un kovuluşu ve Mancini'nin gelişinin £12m'luk maliyeti de.

Yani, City taraftarları, İngiltere futbol tarihinin en büyük zararını açıklayamadık diye üzülmesinler. Seneye o da olur. Chelsea'nin 2004-05'te açıkladığı £140m'luk zararı rahatlıkla geride bırakacaklar önümüzdeki sene. Bu durum, 'nasıl olsa Araplara sırtımızı dayadık' diyen City taraftarını pek rahatsız etmiyor olabilir ancak Platini'nin Avrupa futboluna getirmek istediği "ne kadar ekmek, o kadar köfte" düzeniyle çakıştığı kesin. Kulüplerin, kurumsal gelirlerinden fazlasını harcamasını engelleyecek düzenlemeleri yürürlüğe sokma isteğindeki Platini'nin, £89m'luk geliri olan City'nin, sadece bonservis bedellerine senede £150m veriyor olmasından hoşnut olduğunu söyleyemeyiz. Kurumsal gelir açısından bakarsak, bu tip paraları harcayabilecek sadece 2 Premier Lig kulübü var :Arsenal (£313.3m) ve Manchester United (£256m).

Bilançosuna gelir yazayamayan City ve Chelsea gibi, kaynakları arabın yağına ve kızıl ordunun malına mülküne bağlı kulüplerin Platini'nin denk bütçe politikalarına ayak uydurması tabi ki çok zor. Zaten hem Abramovic, hem de Şeyh Mansur bunu bildikleri için, bu sene içerisinde benzer yöntemler kullanarak bilançodaki borç kalemini azaltma yoluna gittiler. Kullandıkları yöntem ise borçların, özsermayaye dönüştürülmesinden başka bir şey değil. Yani var olan kredi ödemelerinin hisse senedi karşılığı ödenmesi. Peki bu borçlar ödenince ne oluyor? Kulüp hala borçlu kalıyor ama bankalara değil, sahiplerine. Bizde bunu Yıldırım ve Demirören yapıyor yıllardır. Zaten ondandır ki başkanlık koltuklarını ipotekleri altına almış durumdalar.

City'nin önünde Chelsea gibi bir örnek olmasa, gerçekten de para enjekte ederek kendi ayakları üzerinde durabilecek bir kulüp yaratılacağına inandıklarını zannedebilirdim. Ama, Abramoviç'e sorsalar söylerdi böyle bir şeyin mümkün olmadığını. Kurumsallaşmak yıllar ve yıllar alan, çok dikkatli yönetim gerektiren ve Abramoviç, Şeyh Mansur gibi adamların sabırlarının olmadığı bir iş. Abram, hala kurduğu takım sahada olan Mourinho'ya bile sabredemezse, Mansur daha birini kovmadan diğer teknik direktörle anlaşırsa, varsın trilyon poundlar aksın bu kulüplere. Endüstriyel futbol para dayanacak bir yer değil. Yeri gelir 'tak' eder ikisine de. İngiltere'deki 2 kurumsallaşmış kulübün birinin hocası 23 diğerinin 13 senedir görev başında. "Acaba bu tesadüf müdür?" diye bir sorsunlar bakalım kendilerine.

Yazının sonunda, son açıklanan resmi rakamlara göre İngiltere'deki büyük kulüplerin bilanço dengelerini vereyim bi de:

Manchester City £92.6m zarar (31 May 2009)

Manchester United £44.8m zarar (30 June 2008)

Chelsea £44.4m zarar (30 June 2009)

Liverpool £42.6m zarar (31 July 2008)

Arsenal £35.2m kar (31 May 2009)

Tottenham Hotspur £23.2m kar (30 June 2009)

5 Ocak 2010 Salı

Bonzaiii!!

Bu harekete sarı kart bile çıkarmayan hakem var Premier Lig'de. Türk hakemlerine sayıyoruz bir de biz sabah akşam.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Kabak Sever miydin?

United, Leeds'e yenildi; kabak, maçın başlamasına 15 dakika kala "sakatım" diyip sahaya çıkmayan Vidic'in başında patladı. Maç sonrası, Vidic'in durumunu Ferguson'a soran gazeteciler "Hiç bir fikrim yok!" cevabını aldılar.

Geçtiğimiz 2 senede United adına çok önemli işlere imza atan Vidic, Ferguson tarafından basının gözü önünde eleştiriliyorsa ortada bir sorun var demektir. Fergie'nin bu lafı Vidic'e gönderilmiş bir mesaj. İskoç, pek tabi "hafif bir sakatlığı vardı riske etmek istemedim" diyebilirdi. Ancak "bilmiyorum" demeyi tercih etti ve topu Vidic'e attı.

Aslında ortadaki, United için tanıdık bir sorun. Adına da "Real Madrid" deniyor. Nasıl Barcelona, Fabregas'ın kafasını karıştırmak için her hafta başka bir oyuncusuna basın açıklaması yaptırıyorsa ya da nasıl Real, Ronaldo'nun beynini bir güzel yıkadıysa, bu sefer de Vidic ve menejerinin kafaları bir şekilde bulandırmış durumda. Vidic'in £70.000 olan haftalık ücretinin, Rio Ferdinand'ın seviyesi olan £120.000'e çekilmesini talep ettiği ve karşılığında "2011'e kadar bekle" cevabını aldığı biliniyor. Daha geçen sene %250'lik bir maaş artışı alan Vidic'in, bu sene bir %70 daha koparabileceğini düşündüğünü zannetmiyorum. Maksat, "Real'e giderim" kozuyla ne koparabilirse koparmak. Aynı şeyi "Milan'a giderim" yalanıyla Adebayor, Arsenal'e yapmıştı. Sonra da neden Arsenal taraftarı benim annemin mesleğini bağırıyor diye ağlamıştı.

Ferguson'un açık açık Vidic'i eleştirmesi bana göre Sırp oyuncudan ümidi kestiğinin bir göstergesi. Şu anda olmasa da sezon sonunda Vidic, İspanya'ya doğru hareketlenecektir. Zaten karısının da İngiltere'de yaşamak istemediği daha önce İngiliz medyasında yazıldı, çizildi. Ferguson, Real'den £30m civarı bir bonservis koparırsa ne ala. Gerçi harcatmıyorlar da adama ağız tadıyla bi para.