29 Aralık 2010 Çarşamba

Gerçek Dünyaya Hoşgeldiniz

Konu Arsenal olunca, hangisi gerçek dünya hangisi Matrix çözmek zor oluyor bazen. Chelsea maçında oynanan süper futbola ve skora rağmen, o maç yazısında Wigan karşısında kaybedilebilecek puanlardan bahseden bendenizin de endişesi, Chelsea karşısındaki Arsenal'in gerçek değil Matrix Arsenal olduğuydu.

Bu yüzdendir ki, maça çıkan onbiri gördüğüm anda içimi bir endişe kapladı. Wenger, sahaya 8 değişiklikle çıkıyordu ve Arsenal'i yıllardır baltalayan Diaby, Denilson, Eboue, Bendtner ve Arshavin gibi oyuncuların tamamı sahadaydı. Endişelerimin haksız olmadığı maçın hemen başında ortaya çıktı zaten. Wigan'ın en tehlikeli adamı N'Zogbia'nın kanadını bir sağ açık olan Eboue ve bir kabzımal çırağı olan Arshavin ile savunan Wenger'in cezalandırılması sadece 18 dakika aldı. N'Zogbia ne sol bekin ne de sol açığın olduğu kanattan rahatça içeri daldı, Koscielny'e de kendisini düşürmek kaldı. Arsenal'in stoperlerinin ne kadar çaresiz adamlar olduğunun bu maçtaki ilk kanıtıydı bu.

Orta sahasında ne işe yaradığını sadece Wenger'in bildiği Diaby, sahada her şeyi yapan ama hepsini eksik yapan Rosicky ve sağ kanatta ne işi olduğunu kendisinin bile anlamadığı Bendtner ile ilk yarım saat içerisinde yaklaşık 400 top kaybı üreten Arsenal'in haline, normalde maçları 65 dakika izlemeyi tercih eden Wenger bile dayanamadı ki, 27'de Wilshere-Diaby değişikliği geldi. Diaby sakatlanıp mı çıktı bilmiyorum, ancak bu değişikliğin hemen ardından Arsenal'in 2 gol bulmasına gelin de tesadüf deyin. Goller tesadüf değildi belki, ancak ilk yarıda Arsenal'in oynadığı berbat futbola bakınca biraz sürpriz gibiydi.

İlk yarının sonunda bir şekilde 2 gol bulmayı başaran Arsenal, ikinci yarıyla beraber kötü futboluna kaldığı yerden devam etti. Dakika 50 civarına geldiğinde Nasri ve Walcott'u ısınırken görünce biraz umutlandım açıkçası. Wenger, galibiyetin pamuk ipliğinde olduğunun farkına varmış, oyunu sağlama almak için 2 as adamını sahaya sürmeye hazırlanıyordu. Nitekim, galibiyet için yavaş yavaş açılmak zorunda olan Wigan'ı, Nasri ve Walcott ile cezalandırmak işten bile değildi. Benim gözüm kenarda değişiklik bekleyedursun, Roberto Martinez, vaktin Arsenal'in puanları hediye ettiği zamana denk geldiğinin farkındaydı. Arsenal'in sol kanadının olmadığının farkında olan İspanyol hoca, sağ beki Stam'a "çık" emri verdi ve N'Zogbia-Stam ikilisi, Arsenal'in sağ kanadıyla oyuncak gibi oynamaya başladı. Dakikalar 70'e geldi; Wenger, Walcott ve Nasri'yi ısıtmaya devam etti.

İkinci yarı boyunca Arsenal'in tek yaptığı, topu ayağında tutmaya çalışmak oldu. Hiçbir şey üretmeden, sahayı dikine katetmeden, duvar pası, yardımlaşma olmadan, sadece kuru kuru pas yapmak. Wenger'in, o üstün zekasına göre, bu oyun rakibi yorup hata yapmaya zorluyor ancak ne zaman bu 'uyuz' oyun ortaya çıksa, Arsenal acı bir şekilde cezalandırılıyor. Ben "dahi" olmadığıma göre herhalde Wenger haklıdır, benim de izlediğim Arjantin'deki Arsenal kulübü sanırım. Ben Arjantinli Arsenal'i izleyedurayım, Wigan maçında da dakikalar 80'e geldi, Wenger Walcott ve Nasri'yi ısıtmaya devam etti. Bu dakikadır ki, N'Zogbia, Arsenal'e bir kıyak çekti ve kendini durup dururken oyundan attırdı. Sahadaki Arsenal o kadar kötüydü ki, Wigan'ın 10 kişi kalmış olması bile oyunun gidişatını değiştirmedi. Wigan bastırdı, kazandıkları kornerden arka direğe atılan topu kale sahasına yolladılar ve Squillaci büyük bir hata yaptı. Mı acaba? Squillaci hata mı yaptı, yoksa kale çizgisi üzerinde gelişen pozisyonda bir eksik mi vardı? Arsenal'in "world class" kalecisi neredeydi bu sırada? Kalenin içerisinde pozisyonu izliyordu. İyi bir kaleciden ceza sahasına hakim olmasını ve kale sahası içerisinde kuş uçurtmaması beklenir. Fabianski, bu ikisini bıraktım, kale çizgisi üzerinde bile yok. Squillaci, can havliyle topu çıkarmaya çalışıyordu ve zaten o kafayı vurmasa Wiganlı oyuncu vuracaktı. Dedim ya Arsenal stoperleri çaresiz adamlar diye. Buyrun size aynı maçtan 2. kanıt. Ne önden koruyan var onları, ne de arkadan.

Arsenal golü yedikten sonra bir mucize gerçekleşti. Wenger, kaynamış durumdaki Walcott ve Nasri'yi oyuna aldı. 82. dakikada, galibiyet elden gitmişken yani Wigan'ın pazarı geçmişken yapılan değişiklikler tabi ki hiçbir şeyi değiştirmedi. Arsenal, en son Wigan'a geldiğinde, ilk yarıyı 2-0 kapatıp maçı 3-2 kaybetmişti. Bugün benzer bir senaryo yeniden oynandı ve Wenger'in kariyerinde binlercesi olan tekerrürlerden biri daha yaşanmış oldu. Bana gına geldi artık aynı adamların ismini tekrar etmekten, aynı hataları tekrar tekrar yazmaktan. Ama Wenger daha sıkılmamış anlaşılan. O hala 9 yedekle bir Premier Lig deplasmanından 3 puan alacağına inanıyor. Kolay gelsin diyorum burdan kendisine.

28 Aralık 2010 Salı

Bu Günleri de Gördük

Futbol basit oyun. Bazen sadece isteyerek bile ulaşabiliyorsunuz hedeflere. Buna biraz da disiplin eklediğinizde sonuçlar daha da parlak oluyor.

Arsenal açısından sorunun sahadan çok kafada olduğunun kanıtıydı bugünkü maç. 53 dakika boyunca son derece dikkatli ve disiplinli oynayan takım, 3. golü bulduktan sonra "Maçı kazandık" dediği anda cezalandırıldı. Ancak, neyse ki bu pozisyon Chelsea'nin maçtaki ilk ve son pozisyonu oldu da, Arsenal taraftarının keyfine limon sıkılmadı.

Sezon başından beri burada bas bas tek bir adamın yaptığı hatalardan ve onun Arsenal'in oyununu baltalayışından bahsettim. Zaman zaman kendimden bile şüphe ettim açıkçası çok mu ileri gittim diye. Ancak tesadüf olamaz. Bugün, Arsenal sezonun en iyi savunma performansına imza attı ve Arshavin bu maçta sahaya adımını atmadı. Dün, Wenger'in onu kenarda tutabileceğinden bahsetmiştik ama ben düşük ihtimal demiştim. Çok şükür ki, Wenger, sahaya Walcott ile çıktı ve bu değişiklik belki de Arsenal'e maçı getirdi.

Takımın maça temkinli başlayıp yavaş yavaş açılacağı belliydi. Nitekim, Chelsea karşısında hala biraz tedirgin olan Arsenalli oyuncular, yaptıkları iyi savunmanın kendilerine getirdiği güvenle, her geçen dakika, oyunu karşı sahaya biraz daha iktirdiler. İkinci yarının ilk 10 dakikasında öyle bir noktaya gelindi ki, Arsenal, Barcelona'nın "şok pres" savunmasını başarıyla uygularken buldu kendini. Wenger'in, bu karşı alanda şok pres yaparak yüksek bir çizgi ile oynama felsefesini, bu sezon uygulamaya koymaya çalıştığından daha önce bahsetmiştik. Zaten bu amaç uğruna Song, macerayı seven bir adam dönüşmüştü. Ancak bu anlayışında başarılı olması için birkaç önemli faktörün bir araya gelmesi gerekiyordu.

Mesela, siz karşı alanda ne kadar baskı yaparsanız yapın, eğer iki kanat adamınız, rakibin oyunu kanatlara açmasını engelleyemiyorsa, pek de bir sonuç alamazsınız ve pres yapan adamlarınızı yorduğunuzla kalırsınız. Bu savunma felsefesinde yapılan pres tek bir oyuncunun, topu tutan rakip oyuncuya dalması anlamına gelmiyor. Asıl "şok" takım halinde rakip savunmanın tüm pas opstiyonlarını bir anda ortadan kaldırmakla yaratılıyor. Bugün, Nasri ve Walcott'un top rakipteyken aldığı pozisyonları izlerseniz, Chelsea'nin neden sahasına hapsolduğunu anlarsınız. Maç öncesindeki en büyük endişem, Clichy ve Sagna'nın rakiple birebir kaldığı pozisyonlardı, ancak bugün gördük ki, Arsenal'in bekleri karşılarında birebir kalacak rakip bile bulamadılar. Walcott ve Nasri, orta sahadan da sürekli akan yardımlaşmayla Chelsea kanatlarının ileri çıkmasına neredeyse hiç izin vermedi. Hatta Chelsea'nin, Kalou-Pareira'dan oluşan kanadı tek kelimeyle çöktü, ki Ancelotti'nin Bosingwa değişikliği çok geç geldi.

Karşı alanda presle savunma yaparken dikkat edilecek bir başka faktör de zamanlama meselesi. Yani rakibi kendi sahasında kontrol ederken kimin, nerede tetiği çekeceği. Arsenal bugün bunu neredeyse mükemmel yaptı. Wenger belli ki sahaya çıkarken oyuncularına, "Ordular, ilk hedefiniz Mikel ve İvanoviç, ileri!" demiş! Arsenal orta sahası, bu iki oyuncu ayağına her top aldığında kırmızı pelerin görmüş boğa gibi depara kalktı. Burada yaratılan tedirginlik ve top kayıpları, Essien'in kendi sahasına hapsolmasına neden oldu ki, onun geriden yaptığı bindirmelerden yoksun kalan Chelsea hücumunun bir kanadı daha kırılmış oldu. Ancelotti, Mikel sorununa Ramires değişikliğiyle çare aradı ancak bu hamle tamamen ters tepti. Mikel aradan çıkınca, Arsenal presi direkt olarak stoperlere yöneldi ve bu presin Chelsea'yi çökertmesi 8 dakika aldı.

Buraya kadar her şey güzel tabi, ancak skor 3-0 geldikten sonra Arsenal'in bir anda kontağı kapatması, savunma organizasyonun bozulup ortaya sakar fauller çıkarması son derece endişe verici. Arsenal, bu kadar iyi oynadığı bir maçta bile, rakibini oyuna ortak etmeyi başardı ki, bu senelerdir konuşulan "zihinsel zayıflığın" takımın kanına ne kadar işlediğinin bir göstergesi. Sadece takımın mı peki? 65'te durum 3-1 iken "Oley!" çeken dangalak taraftara (bir kısım) ne diyeceksiniz? Aynı taraftar Tottenham karşısında maç 2-0 iken de oley çekiyordu. Takımın taraftarı da, yakın geçmişinden ders almıyor anlaşılan.

Takımın yavaşlamaya başladığı 60'lı dakikalarda gözüm sürekli kulübedeydi, ancak Wenger, sanırım "Sonunda kazanan formülü buldum" diye düşünmüş olsa ki, değişiklik yapmakta yine gecikti. Diaby'nin oyuna girişi doğruydu ancak bana göre çıkan RVP olmalıydı. Chelsea'nin kontrolsüzce saldırmaya başladığı dakikalarda Arsenal, ileride Walcott'u aradı. Bu noktada bahsetmeden geçemeyeceğim, Wenger'in kulübesinde Chamakh, Bendtner, Rosicky, Arshavin ve Squillaci otururken, oyunu değiştirmesi gereken asıl adam Ancelotti, dönüp arkasına baktığında Kakuta, Bruma, McEachran ve Van Aanholt'u görüyordu. İki takımın kadro derinliğini karşılaştırmak açısından çarpıcı bir tablo bence.

Bugünkü maç Arsenal açısından hiçbir şey değilse, en azından "umut verici". Tabi ki bu galibiyetin bir anlamı olması için, takımın Perşembe günü Wigan'a ve Pazar günü Birmingham'a karşı da aynı istekle oynayıp sonuç alması gerekiyor. Böyle savaşarak kazanılan 3 puanın, Wigan karşısındaki kaybedilecek puanlarla heba edilmesi gerçekten yazık olur. Takımın, Chelsea'yi sahadan rahatlıkla silecek potansiyeli olduğu bugün bir kez daha ortaya koyuldu. Ancak aynı maçta, o meşhur zihinsel zayıflığında da emareleri vardı. Arsenal'in sezonunun gidişatını, hangi tarafın daha ağır basacağı belirleyecek.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Tekerrür Kaçınılmaz Mı?

İki takımın da temkinli başladığı maçta ilk tehlike, Arshavin'in solda kaptırdığı topun ulaştığı Anelka'nın, Clichy ile birebir kalarak sağ taraftan ceza sahasına girdiği anda vurduğu şutla Chelsea'den geldi. Maçın ilk 10. dakikasında pasları bir türlü yerine ulaşmayan Arsenal, yavaş yavaş toparlanmaya başlayarak maça denge getirdi. Bu sırada Chamakh'ın indirdiği topu auta atan Arshavin ile ilk pozisyonunu da buldu. Arsenal'in topla oynamasına rağmen pozisyon üretmekte zorlandığı ilk yarım saatin sonuna gelinirken, sol kanatta Drogba ile verkaça giren Malouda'yı indiren Sagna, rakibe tehlikeli bir noktadan frikik imkanı verdi. Malouda'nın içeri doldurduğu topa Alex yükselip kafayı vurdu ve şimdi durum 0-1 Chelsea lehine. Arsenal'in, ilk yarının geride kalan bölümündeki çabaları gol getirmedi ve ilk yarı da böyle bitti. İkinci yarıya, benzer bir tabloyla çıkan takımlar, 60'a kadar Arsenal'in, hakimiyetinde geçen oyuna devam ettiler. 50'de Nasri'nin kaçırdığı pozisyona, Chelsea 57'de, Drogba ile mutlak bir golü değerlendiremeyerek cevap verdi ve son yarım saate girilirken, Wenger maçı gidişatını değiştirmek için değişiklik yapmaya karar verdi. 63'de kenara aldığı Diaby(Wilshere)'nin yerine Rosicky'i oyuna sokan Fransız, 72'de Arshavin/Walcott değişikliğini yaptı. Ancak, Diaby değişikliğinin ardından orta sahayı tamamen Chelsea'ye emanet eden Arsenal, bu dakikadan sonra kalesinde birkaç tehlikeli pozisyon gördü. Bu atakların nihayetinde, Drogba 75'te skoru 2-0'a getirerek maçın da skorunu belirlemiş oldu.

Maçlardan önce skor tahmini yapıp ahkam kesmekten özenle kaçınmaya çalışıyorum ama bugün oturup maç yazısını maçtan önce yazdım. Aynı Arsenal-Chelsea maçını onlarca kere izledik, bilmiyorum bugünkü derbinin değişik bir şekilde gelişmesini sağlayacak ne var? Chelsea, son 6 yılın en formsuz dönemini yaşamasına ve Man Utd karşısında çıkmaktan tırsacak kadar güven bunalımında olmasına rağmen, bugün çıkıp Arsenal'i yenecek. Ancelotti sahaya, "Gelin baba üstümüze" taktiğiyle bir takım çıkaracak, Arsenal topa hakim olacak, skoru üreten Chelsea olacak, ben yarın buraya "Tarih tekerrür etti" temalı bir yazı yazacağım. Wenger, "Mental olarak zayıf kaldık" diyecek vs.. Aynı senaryoyu kaç kere izledik artık ipin ucunu kaçırdım.

Peki Arsenal'in bugün hiç mi şansı yok? Bana göre, Arsenal'in maçı kazanması için 3 kritik nokta var.

1- Song'u dizginle:
Bu sezonun gereksiz icadı "Macerayı Seven Song"un Arsenal'e maliyeti şimdiden 10 puan oldu. Song'un sezon başında attığı 3-4 gol, Wenger'in gözünü boyadı. Son 2 aydır takım "Bize DM lazım" diye bas bas bağırmasına rağmen, Song hala rakip yarı alana yaptığı kontrolsüz dalışlara devam ediyor. Arsenal, bugün Chelsea'yi yenecekse, Song'un çıpasını sandıktan çıkarıp, defansın önüne atması gerekiyor.

2- Bekleri koru:
Song'un dizginlenmesinin en önemli sonucu, Clichy ve Sagna'yı, çok ihtiyaçları olan korumaya kavuşturması. Solda defansif olarak kocaman bir sıfır olan Arshavin'in arkasında oynayan Clichy ve sağda önünde Cole-Malouda ikilisini bulacak olan Sagna, bugün bekledikleri desteği alamazlarsa, sonuç, Arsenal açısından yine felaket olacak. Beklerin korunması, Song'un dizginlenmesi ile biten bir iş değil tabi ki. Her iki açık adamının da savunma görevlerini eksiksiz yapması gerekiyor ki, Arsenal'in sol kanat savunmasının, sezon başından beri kanamasının sebebi de burada yatıyor. Dün Mirror'daki yazısında Martin Keown, bu noktaya parmak basarak, Arsenal'in savunma problemlerinin suçlusunu Arshavin olarak ilan etti. Rus oyuncuyu tek başına bu olaydan sorumlu tutmak biraz acımasız,
ancak Arshavin'in kaptırdığı toplar ve gitmediği yardımlarla, Clichy'i maymun götü gibi ortada bıraktığını bu sezon neredeyse her maçta gördük. Wenger'in, bugün sol tarafta bir değişliğe gitmesi ihtimali bana göre sıfıra yakın ancak olur da Arshavin kulübede başlarsa, sebebi bu defansif kaygı olacak.

3- Fabregas'ı uyandır:
Sezonun 18. maçına geldik hala Cesc sezonu açacak diye bekliyoruz. Nasri, sazı bu sene eline almasa, Arsenal şimdiye ligin tepesinden kopmuş olacaktı. Wenger, Cesc'in formsuzluğunu sakatlıklara bağladı ancak kaptanın suratına bakan normal bir vatandaş, kendisinin kafasının da pek rahat olmadığını kolaylıkla söyleyebilir. Cesc'in aklı belki sakat bacağında, belki de hala Barça'da, ancak sebep ne olursa olsun kendisinin bir an önce uyanması gerekiyor. Eğer sakatsa gidip tedavi olsun; değilse diğer tüm sorunları sezon başına kadar bir kenara koysun. Arsenal, Chelsea savunmasını açacaksa, çilingiri Cesc olmak zorunda.

Bana göre, büyük maçlardaki hayal kırıklıkları, Wenger'in bitmez denilen kredisini yavaş yavaş insani seviyelere çekmeye başladı. Kendisi, Arsenal'den kovulmayacak tabi ki, ancak kupasız geçen 5 senenin sonunda, hala Chelsea karşısına çıkınca saçmalamayacak bir takım ortaya çıkmayışı son derece endişe verici. Rakibin de bu tedirginliğin farkında olması, Arsenal'in ne kadar öngörülebilir bir takım olduğunun kanıtı gibi. Ancelotti, "Drogba'dan korkuyolar" dedi; Terri ve Cashley de tarihi tekerrür ettireceklerinden bahsetti. Wenger'in öğrencileri bugün sahaya çıkıp, ortaya bizi ve Chelsea'lileri şaşırtacak bir performans koymak zorunda. Yoksa, Şampiyonlar Ligi'nden sonra, ligin de kapısına yavaştan kilit vurulmuş olacak. Tek dileğim, maç bittiğinde bu yazının komple yanlış çıkmış olması.

24 Aralık 2010 Cuma

Ağzını Açmadan Önce Bir Düşün

9 Aralık 2010 tarihli Guardian gazetesi,
Nani: "Şampiyonluk yolunda Arsenal, Chelsea'den daha büyük bir tehdit."
~
22 Aralık 2010 tarihli The Sun gazetesi,
Nani: "Şampiyonluğu kazanabilecek sadece 2 takım var ve bunlar City ya da Arsenal değil"
~
Yukarıdaki yoruma Wenger'in cevabı:
"Ben kariyerim boyunca 1600 maç yönettim ve şampiyonun kim olabileceğini şu anda kestiremiyorum. Nani, benden 1600 kat daha zeki olmalı."
~
Dallama futbolcuları andık ya dün. Nani'nin de kulakları çınladı işte.

23 Aralık 2010 Perşembe

Dallamalar Geçidi

Bu sene perdeyi Rooney açtı. Biz onun dallama olduğunu biliyorduk da, Premier Lig'in en başarılı takımı ve hocasının gelecek hedeflerini yeterli görmediğini söyleyerek, o kendini de aştı. Tabi bu arada sakatlığı konusunda yaptığı açıklamayla Ferguson'u yalancı konumuna da düşürdü. O da yetmedi gitti karısını aldattı. Saha dışındaki sicili kabaran Rooney'in, saha içindeki karnesi iyice zayıfladı ki bu sezon attığı gol sayısı 1; o da penaltıdan.

Rooney meselesi tam durulmuştu ki, Manchester'in öteki yakasından başka bir dallama, "Rooney çekmeye" karar verdi. City'nin rüyasında göremeyeceği kadar para ve takım kaptanlığını verdiği Tevez, önce Mancini ile takıştı sonra da ailesini özlediği gerekçesiyle takımdan ayrılmak istediğini açıklayarak transferini istedi. Tabi ki, City yönetiminin buna cevabı da "Tevez canım, masanın altına bak* " oldu. İstediğini alamayan Tevez, transfer isteğini geri çekti, kuzu kuzu odasına döndü.

3 yaşında evlatlık verilerek hayata "siyahi" bir İtalyan olarak başlayıp, gençliğini, alenen ırkçı olan Serie A'da top koşturarak geçiren bir adamdan ne kadar karakter beklenir bilmiyorum. Serie A'yı uzaktan bile takip etmeye tenezzül etmeyen birisi olarak, kendisinin İtalya'da maruz kaldığı muamele hakkında derin bilgiye de sahip değilim, ancak bana öyle geliyor ki, Balotelli'nin davranışları, ona yönelen nefreti körüklüyor gibi.

Mesela, Balotelli'nin, geçen gün Tuttosport tarafından verilen "En iyi genç oyuncu" ödülünü aldıktan sonraki açıklamalarına bir bakın:

"Benden daha iyi bir tek Messi var; gerisi benim arkamda"

İşin acı olan tarafı, Balotelli'nin bu söylediğine gerçekten inanıyor oluşu. Çocuklukta alınan ağır hasar, insanı böyle delüzyonal yapıyor işte. Hayır, benim anlamadığım, Balotelli madem hayal dünyasında kendisini "en iyi" ilan ediverse ya. Niye karıştırıyor Messi'yi filan. Aynı röpörtajın devamında kendisine, oylamada ikinci gelen Wilshere'ı soruyorlar. Cevap şu:

"Neydi adı? Will..? Kendisini tanımıyorum ancak bir daha Arsenal ile oynadığımızda daha dikkatli bakarım. Belki ona bu ödülü gösterir ve kazandığımı da hatırlatırım"

Balotelli'nin küçük beyni zannediyor ki, Wilshere'ı tanımamak onu yüceltiyor. Oysa ki yaptığı açıklama onun cehaletini ortaya koymaktan başka bir amaca hizmet etmiyor.
Bahsettiğim dallamaların, Premier Lig'in en yüksek ücret alan oyuncularından üçü olması tabi ki tesadüf değil. Premier Lig'in en yüksek profilli dallaması Ronaldo'yu Real Madrid aldığında, kendisini her hafta izlemek zorunda kalmayacağım için pek bir sevinmiştim. Real yönetiminden ricam, bu 3 adama da bir el atmaları.

*(o)))

19 Aralık 2010 Pazar

18 Aralık 2010 Cumartesi

Şaka Mı Bu?

"Arsenal ölçeğindeki bir kulübün, 3 dünya çapında kaleciye ihtiyacı vardır."
-Arsene Wenger - 2010

Arsenal'in, gerçek dünyadan kopuk haberlerle dolu resmi sitesine pek uğramam ama yukarıdaki habere nedense gözüm takıldı. Merakla okudum haberi, acaba birisi siteyi mi hackledi diye. Ama yok öyle bir şey.

Arsenal'i takip edenler için hangisi daha acı verici bilmiyorum. Takımın hedeflerine bir türlü ulaşamayışı mı; yoksa Wenger'in yaptığı açıklamalar mı? "Arsenal büyük maçları neden kaybediyor?", "Uzman sizsiniz, siz açıklayın". "Manu maçı neden kaybedildi?" "Çimler kötüydü.". "Gareth Barry'i neden almadınız?". "Diaby ve Denilson'un kariyeri biterdi."

Yukarıdaki açıklamayı okuyun bir de. Arsenal'in, 1 değil 2 değil 3 tane dünya çapında kaleciye ihtiyacı varmış. Eh biz 1 tanesine de razıydık; onu da alan olmadı. Wenger'in ilgilendiği tek kaleci Scwarzer'ın da ne kadar "world class" olduğu da tartışılır. Eh o zaman Wenger, ihtiyacı olduğunu bile bile, iyi bir kaleci almıyor o zaman.

Wenger'in kaleci almayışından daha korkutucu olan, kendisinin bu "3 dünya çapında kaleci" diye bahsettiği adamların Almunia, Fabianski ve Şezni olma ihtimali. Hani şu "sakat" olan ve 2-3 aydır kendisinden haber alınamayan Almunia, 3 maçı hatalı gol yemeden bitirdiği için göklere çıkan ama 18'lik yedeğine formayı kaptırmak üzere olan Fabianski ve yetenekli olduğunu bildiğimiz ama "world class" olarak anılması için çok erken olan Şezni.

Wenger'e, bu kalecilerin dünya çapında olup olmadığından önce sorulması gereken soru şu:

"Bu takımın birinci kalecisi kim?"

Hata yapanın formayı arkadan gelene kaptırdığı, "deneme-yanılma" yöntemiyle nereye kadar?

Dünya çapında 3 kaleciye ihtiyaç varmış. Wenger'in bu tespiti yapması sadece 2,5 senesini aldı. Kaleciyi de önümüzdeki 5 sene içerisinde alır artık.

17 Aralık 2010 Cuma

Patladı

Arsenal, Braga deplasmanında mücadele etmeyişinin cezasını, Şampiyonlar Ligi'ne erken veda ederek ödüyor. Bu hatadan ders alsınlar diyeceğim ama maalesef her sezon aynı hatalarla, birer birer kupalara veda eden bir takımdan bahsediyoruz. Wenger, United mağlubiyetini "Saha kötüydü" diye açıkladı. Bakalım Barça maçından sonra kulbu nereye takacak.

Eşleşmelerin tümü şöyle:
Roma - Shaktar Donetsk
Milan - Tottenham
Valencia - Shalke 04
Inter - Bayern Münih
Lyon - Real Madrid
Arsenal - Barcelona
Marsilya - Manchester United
Kobenhavn - Chelsea

15 Aralık 2010 Çarşamba

Gayler Seks Yapmasın!

Dünya futbolunun başına gelmiş en kötü şey olan Sepp Blatter, arapların yağlarıyla ceplerini doldurdu, Dünya Kupası'nı şeriatın hüküm sürdüğü ve daha düne kadar 'güvenli değil' olarak nitelendirildiği ülkeye verdi. Bence kendini de aştı. Dünya futbolunun, Katar'ın filan çok umrunda olduğunu zannetmiyorum. Nitekim, Blatter, bu icraatının sonuçlarını gördüğünde 90'a merdiven dayamış olacak. Giderayak küpünü doldurdu eleman işte.

Bu arada, gazetecilerin Katar'da homoseksüelliğin yasak olduğunu hatırlatması üzerine de, "Gayler turnuva boyunca seksten uzak dursun" yanıtını verdi kendisi. Bana Süleyman Demirel'i hatırlattı nedense. Bence, gayler seks yapmadan durur 1 ay boyunca ama sen nasıl duracan onu bilmiyorum Blatter efendi.

Çocuk Oyuncağı

Sam Allardyce'ı bitim kadar sevmem. Kendisiyle burda dalga geçtiğim de olmuştur; oynattığı futbolu yerden yere vurduğum da. Büyük Fergie yalakası oluşu yüzünden, Manu taraftarları haricinde, kendisine teknik adam olarak çok da saygı gösteren yoktur aslında. Ama hepsi bir yana, bugün gelinen noktada kendisi Premier Lig'in yeni geleneğinin bir başka kurbanı durumunda. Blackburn Rovers'ın yeni sahipleri, dün kendisini kapı dışına koydu ve Allardyce, geçen hafta Mike Ashley tarafından kovulan Chris Hughton'dan sonra, 10 gün içinde, zengin kulüp sahibi kurbanı olan 2. teknik adam oldu.

Ondan önce de zengin başkanlar vardı belki ama kulüp satın alıp FM oynamaca geleneğini Premier Lig'e sokan kesinlikle Roman Abramovich. Son 10 yılda astronomik oranlarda artan oyuncu maliyetleri, ligin tepesinden dibine tüm takımları kaynak arayışına itti ve Abramovich'in başlattığı akım ligi resmen etkisi altına aldı ve bu trend bizi Manchester City gibi ekstrem uçların takımlarına kadar getirdi.

Hem Hughton hem de Allardyce, işte bu akımın kurbanları. "Param var, kulübüm var, istediğim gibi at koşarım" zihniyetinin kapı dışına koyduğu adamlar. Hughton, bir kulüp için en tehlikeli şey olan "alt lige düştükten sonra çıkamama" riskinin Newcastle'ın ensesinde olduğu geçen sezonu muhteşem bir şekilde kapatmasına, bu sezon da takımı ligin tepesine yakın bir yerlere yerleştirmesine rağmen direnemedi bu trendin azmine. Biz Mike Ashley'in büyük dallama olduğunu biliyorduk zaten de, kendisini bile aşmayı başardı son icraatıyle tebrik etmek lazım.

Allardyce, belki Hughton kadar zorlu bir yoldan gelmedi bugüne ancak Premier Ligi'n cadı kazanı gibi kaynayan orta sıralarına, eldeki kısıtlı malzemeye rağmen demir atmayı başardı. Ancak, Rovers'ı yeni satın alan Hintli Venky biladerler, "Biz kulübü yeni hedeflere taşıyacağız" dediler; ilk icraatları Big Sam'i yemek oldu. Ben bu kararı belki anlarım da, Allardyce'ın kovulmasının ardından okuduğum iki haber bana bayağı bir ilginç geldi. Birincisi, Rovers yönetimi, teknik direktör bulmak için acele etmediklerini açıkladı. Gerekirse 1-2 ay Steve Kean ile devam ederiz dediler. Bu saçmalık yetmedi, Hinti biladerlerin basın sözcüsü takımın başına geçmesi için ilk görüşülen hocanın Maradona olduğunu açıkladı.

Ya bu Hintliler bizimle dalga geçiyor ya da bu adamların bütün amacı sansasyon yaratıp yeni oyuncaklarının reklamını yapmak. Ligin en kritik döneminde hoca kovup "1-2 ay yardımcı ile devam ederiz" demenin ve Premier Lig'in orta sıralarındaki bir takımın nasıl yönetileceği konusunda benden daha az fikri olduğuna emin olduğum bir emekli futbolcuyu (hoca diyemiyorum kendisine) takımın başına getirmeye çalışmanın başka açıklaması olamaz. Ülkesindeki 3 büyük kulübünün zengin ama futboldan anlamayan adamlar tarafından yönetilen bireyler olarak, biz bu saçmalıklara belki alışığız ama Rovers taraftarı şindiden "Biz kimlerin eline düştük" demeye başladı bile. Kendilerine geçmiş olsun diyorum burdan. İşin iyi tarafından bakarlarsa, en azından, her hafta Big Sam'in doldur boşaltlarını ve Pascal Chimbonda gibi kazmaları izlemek zorunda kalmayacaklar yakında.

14 Aralık 2010 Salı

Aman Ne Büyük Sürpriz

Bir büyük maç daha Arsenal açısından hayal kırıklığıyla bitti. Arsenal taraftarı bu olaya o kadar alıştı ki, skora doğru düzgün üzüldüklerini bile sanmıyorum. Hatta, Man Utd'a bahis yapan bir kısım sevinmiştir bile.

Wenger'e maç sonrasında, "Bir büyük maç daha hüsran" dediler. "Futbol uzmanı olan sizsiniz, bunun analizin size bırakıyorum. Ben, bugünkü maçı konuşmak için buradayım" dedi. Eh Wenger efendi soruyu görmezden geldi ya, Arsenal'in, Chelsea-Man Utd karşısındaki makus talihi de istatistiklerden siliniverdi zaten. Wenger'in görmezden geldiği ilk kronik hastalık da değil zaten bu. Arsenalliler, her şeye alıştığı gibi bu cevaplara da alıştı.

Aslında, dünkü maç Arsenal'in neden büyük maçları kaybettiğini apaçık ortaya çıkaracak bir şekilde gelişti. Sahadaki 2 takım da, sahaya futbol adına pek bir şey koyamadı. Kalitesiz maça rağmen United'ın kazanan taraf olmasının sebebi de tek bir şeyi hatasız yapmalarıydı. O tek şey de tabi ki "savunma" idi.

Biz Arsenal'in savunma yapamadığını biliyorduk da, dünkü maçtan bir istatistik vermek istiyorum izninizle. Arsenal takımının "top kazanan orta saha" oyuncusu olduğu söylenen Alex Song'un, dünkü top kazanma istatistiğine aşağıdaki grafikten bir bakalım.

Yok, grafik aslında boş değil. Gördüğünüz 3 noktacıktan mavi olanı Song'un maç boyu kazandığı tek topu gösteriyor. Peki ona orta sahada eşlik eden diğer 2 adam? Rosicky'nin kazandığı top sayısı 1, Wilshere'ın 2. Bana göre akıl almaz bir istatistik. Arsenal'in bu kadar kötü savunma yapan orta sahasına rağmen fark yememiş olması, United'ın da ne kadar kötü oynadığının bir göstergesi aslında.

Maçtan sonra eleştiriler genelde Clichy'e yöneldi ancak kendisini, orta sahada hiçbir şekilde rahatsız edilmeden kopup gelen Nani'ye karşı birebirde bıraktığınız sürece, gole davetiye çıkarıyorsunuz demektir. Geçen sene aynı fikstürde Ferguson, Arsenal'i Nani ile yıkmıştı. Aradan 1 sene geçti, Ferguson yine aynı şeyi denedi, Wenger bunu yine yedi.

Arsenal, savunmayı hiç beceremese de, standartın üzerindeki pas yüzdesiyle genelde hücumda etkili olmayı başarabiliyor. Sürekli olarak kaybettikleri büyük maçlarda bile, Arsenal'i topa hakim olan, top çeviren takım olarak görüyoruz. Ancak dün akşam, takımın bu yönünden de eser yoktu. Çok iyi organize olmuş Man Utd savunması karşısında Nasri'nin, Van Der Sar'dan seken şutu hariç neredeyse hiçbir şey üretemeyen Arsenal, maç bir 90 daha oynansa, golü bırak pozisyon bile bulamayacak gibiydi.

Wenger, ikinci yarı duruma müdahale etmek için (yine 60.'ı bekledi) takımı 4-4-2'ye çevirmek istedi ancak orta sahada 5 kişiyle zorlanan Arsenal, bu dakikadan sonra hepten teslim oldu. Orta sahanın ortasında Fabregas'ın tek başına kaldığı bu dönemde kaptırılan her top United'a kontra şansı doğurdu.

Sanırım bu maç hakkında daha derinlemesine konuşmaya da pek gerek yok. Sahada hiçbir şey yapamayan Arsenal'in, çok az yapan United'a boyun eymesi beklenen bir sonuçtu zaten. 7 yenilgi alanın hiç şampiyon olamadığı Premier Lig'de, Arsenal şimdiden 5'lemiş oldu. Takım, 7-8 maçlık bir galibiyet serisine girmediği takdirde, Nisan'da yine kontağı kapatır. Bu arada Ferdinand'ın Sagna'ya attığı uçan tekmeyi görmeyen Webb'i ve United'ın kazandığı penaltıda kendinden çok eminmişçesine elle oynama hareketi yapan yan hakemi de kutlamak gerek.


12 Aralık 2010 Pazar

Aciz Türk Hakemliği


Türk hakemliğinin ne kadar aciz bir durumda olduğunu bilmeyen veya bu gerçeği kabullenmek için kanıt arayan varsa buyursun yukarıdaki videoyu tekrar tekrar izlesin.

Faule maruz kaldınız ve rakibin kart görmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Aman ha, elinizle "Kart göster" işareti yapmayın. Onun yerine şöyle diyin hakeme:

"Senin an*** av*** yedi sül*** gel** geç** g*** s*k**, kart göstersene lan o*** ç***!!"

Nitekim bizim ligimizdeki hakemler kendisine küfredene, rakibin dizine basana, kendini yere atana kart göstermeden önce 5 kere düşünüyorlar. Ama bu "kart göster" hareketi yok mu, işte bütün kötülüklerin anası bu..

Arkadaş, hakem dediğin biraz futboldan anlar, oyunu okumayı bilir. Hadi bunları yapamadı az biraz mantık olur lan adamda. Kendine sor bakalım, "Bu adam bu hareketi benim otoritemi zedelemek, beni taraftara hedef göstermek için mi yapıyor; yoksa sadece pozisyonun kartlık olduğunu düşündüğünü mü söylüyor bana?". "Guti İspanyol, bana "Sarı kart olması lazım" diyemez; "carta amarilla" dese ben anlamam, belki en doğal olanı yapıp bana eliyle laf anlatmaya çalışıyor. Hatta hareketten sonra özür bile diliyor, yanlış anlaşıldığını anlatmaya çalışıyor".

Yok, birileri bana dedi ki, "Bu el hareketini yapana bas kartı" Eh benim de mantığım, yargım ve vicdanım olmadığına göre, bana söyleneni, maçın gidişatı, futbolcunun niyeti, pozisyonun gerekleri ne olursa olsun aynen uygulamalıyım. Çünkü hakem dediğin düşünmez, analiz etmez.

Biraz ağır olacak ama şempanzeler de bu seviyeye kadar rahatlıkla koşullandırılabilir. Bir şempanzeye, "Bu el hareketini her gördüğünde, bu kartı kaldır" komutunu öğretmek oldukça basit. Biz hakemlere maçı analiz etsinler, kendi yargılarına ulaşsınlar diye para ödüyoruz. Eğer bunu yapmaktan acizse bizim hakemler, sürelim maymunları sahaya, ödemeleri de muzla yapalım. Yazık olmasın milli servete bence...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Şöhretsizinden de Koy

Galatasaray tarihinin en dip noktasına ulaştı, basında okuduklarımıza inanırsak, yönetim çareyi yine transferde arayacak. Ben Türkiye'deki spor medyasının yazdığı maç skoruna bile inanmayan birisi olarak, şu anda ortaya atılan isimler üzerinden yorum yapmak istemiyorum. Ancak, endişem, yönetimin, taraftarın gözünü boyamak adına, takımın kimyasını tamamen bozan 'isimli' oyuncu transferlerine devam etmek isteyecek olması. Bana göre, Galatasaray artık transfer politikasını tamamen değiştirmeli. Fenerbahçe'nin senelerdir acısını çektiği, Beşiktaş'ın da yeni yeni keşfettiği "Denk getirebildiğimiz en meşhur oyuncuyu alalım" düsturu, belli ki iyi sonuçlar vermiyor.

Peki ne yapmak lazım?

Bize Aç Oyuncu Lazım
Tabir klişe olabilir ama klişe olması yanlış olduğu anlamına gelmez. Hatta, Türkiye Ligi'nde şu anda yaşananlar bu lafın bilimsel ispatı gibi.

Bu aç oyuncu meselesine girmeden önce, kendi ligimizin Avrupa'daki konumunun ne olduğunu belirlememiz gerekiyor. Yani Türkiye Ligi, büyüyünce ne olmak istediğine karar vermeli. Porkekiz, Fransa mı? Yoksa Katar, BAE mi?

Şu an, her ikisinin ortasında bir yerdeyiz; yani Yunanistan olmuş durumdayız. Komşuda da Olympiakos/Panathinaikos 30+ meşhurları takımlarına doldurdu; kulüpler düzeyince hiç bir başarı gelmez oldu; Avrupa'ya futbolcu ihracatları durdu ve milli takımları zor durumda. Tanıdık değil mi? Aynı semptomlar bizde de var. Biz de Şampiyonlar Ligi'nde sıfır çekilen yıllara geri döndük bu sene.

Her iki ligin de gerilemesinin altında yatan sebep benzer aslında. Hem Türkler, hem de Yunanlar, kısa yoldan Premier Lig, La Liga olmak istiyorlar. Portekiz olmak ya da büyüyünce Fransa olmaya çalışmak her iki ülkeyi de kesmiyor. Premier Lig olmak istemek güzel de, bu noktaya ulaşmak için gerekli hiç bir altyapıyı hazırlamadan, sadece büyük liglerin eskilerini toplayarak olunmuyor işte. İnsan parasıyla rezil oluyor görüldüğü üzere.

Konuyu fazla dağıtmayalım. Bizim 3 büyüklerin, artık doğru düzgün 'scouting' sistemleri oturtup, Dünya Futbolu'nun genç yeteneklerini, içeride ve dışarda aramasının vakti geldi. 30'una gelmiş, kariyerinin sonuna yüksek maaş alarak süzülmek isteyen oyuncu profiliyle hiç bir yere gidilmediği açıkça ortada. En iyisi yol yakınken dönmek; Misimoviç'in senelik maliyetiyle 30 tane kadar scout tutmak gerek.

Scout tutmakla iş bitmiyor tabi de anlatmak istediğim kafanın değişmesi gerektiği. Türkiye Ligi, Avrupa'da tutunamayan ve Arabistan'a gitmek istemeyen oyuncuların, Akdeniz tatili yaptıkları lig olmamalı. Bize, Avrupa arenasına futbol oynayarak çıkmak isteyen oyuncular lazım. Bundan dolayı, büyük takımlarımızın, Real Madrid olmadan önce Lyon, Porto olmayı hedeflemeleri gerekiyor. Yarın transfer dönemi başladığında, beni en çok heyecanlandıran isimler, daha önce duymadıklarım olacak. Premier Lig'den, 30 yaş civarı, ortalama bir kariyeri olan bir adam gelirse, yönetimi de bizzat tebrik edeceğim. (Dün Robbie Keane ismini okudum bir yerde bu profile cuk oturdu bak)

Biri Yer Biri Bakar
Şöhretli, ancak sahadaki performansı ismi kadar büyük olmayan adamları almanın bir başka riski daha var. Özellikle Galatasaray'ın kronikleşen sorunlarından biri olan kamplaşma sorunu. Kendilerinin iki katı maaşı zamanında ödemelerle alan yabancı oyuncular, sahada yeterli performansı göstermediğinde, Türk meslektaşları tarafından kolayca defterden siliniveriyorlar. Bizim oyuncular, yabancılara ödenen paraların, onları Türkiye'ye çekebilme maliyeti yüzünden astronomik olduğunu bir türlü anlamak istemiyor.

Galatasaray'daki takım kimyası sorunları biraz daha derin aslında. Kulübün yakın geçmişinde ağır etkileri bulunan Fatih Terim, Hakan Şükür gibi adamlar, burada daha önce de bahsettiğim üzere hizipçi, adam kayırmacı, ahbap çavuşçu bir kültürden geliyorlar. Terim'in bu kültürden milli takımda bile vazgeçmediğini, sürekli "kendi adamlarını" takıma çağırmakta ısrar ettiği ortada. Hakan'a ise hiç girmeyeyim zaten. Neyse ki, kendisinin Galatasaray'la uğraşacak zamanı yok bu aralar. Daha büyük hedeflerin peşinden gidiyor ki, bu Galatasaray açısından hayırlı da olsa, memleketin geleceği açısından oldukça kötü bir haber.

Galatasaray'ın kronik sorunlarının, Terim ve Şükür gibi atalardan, Arda, Servet, Sabri ve Mustafa Sarp gibi torunlara miras bırakıldığı açık. 2 senedir, Galatasaray içerisindeki gruplaşma hakkında haber çıkmayan gün yok gibi. Eleno'ya karşı, Rijkaard'a karşı, bayıra karşı, ona buna karşı gruplaşıldı. Bir takım amaçlara ulaşıldı. "Bana güvenilmezse, ben takımı sabote ederim" açıklamaları yapılacak kadar olay ayyuka çıktı. Bana göre, bu pislik temizlenmeden, isterseniz Barça'yı komple transfer edip başına da Batman'i getirin, alınacak sonuç değişmeyecek. Futbolcunun hocasını sabote edip etmediğinden emin olamadığınız bir ortamda, hangi taktikten, hangi oyun felsefesinden bahsedebilirsiniz ki?

Sorunun kısa vadedeki çözümü düşük profil oyuncu transferi. Bizim futbolcuları ne yetenek olarka, ne maaş olarak fazla rahatsız etmeyecek, takım oyuncularının bulunması. Yani yeni Prekaziler, Caponeler, Falcolar, Götler!

Zeki, Çevik, Ahlaklı
Eğer Galatasaray yönetimi illa ki, yüksek profil adam alacağım diyorsa, geçmişe iyi bakmak zorunda. 3 büyüklerin, son 15 senedeki trilyonlarca yabancı transferini akla getirince, öne çıkan sadecee 2 isim var: "Hagi ve Alex". Peki bu adamları başarılı yapan ne?

Sorunun tek kelimelik cevabı: "Profesyonellik" sanırım.

Büyük takımlarımız, transfer yaparken oyuncuların kişiliklerine iyi bakmak zorunda. Futbolcu dediğin kavun değil tabi dibini koklayalım ancak milyonlarca doları yatırdığınız adamı iyice araştırmak zorundasınız. Misimoviç'i transfer edip sonra "Bu adam tembel" diyor, Kewell'ı "Hep sakat", Lorik Cana'yı da "Fazla defansif" diye eleştiriyorsanız, dersinize hiç çalışmamışsınız demektir. Türk sporunun en özlü deyimlerinden birisi olan "Gol makinası diye aldık, çamaşır makinası çıktı" lafı da bu kronik rahatsızlığı güzel özetler aslında.

Omuzlarda Getir, Taş Atarak Gönder
Buyrun "isimli" oyuncunun bir başka garip etkisi daha. Türkiye'ye transfer olan oyuncuların meşhur olanları, Atatürk Havaalanına hiç ayak basmış mıdır acaba? Bilumum yabancı oyuncu, ülkeye gelişte, aprona yanaşan taraftar grubu tarafından karşılanıyor, 6 ay sonra giderken taksici bile gece tarifesi açıyor adamlara.

Havaalanındaki kalabalık ne kadar büyükse, bir oyuncudan beklenti de o kadar yüksek oluyor. Ne zaman, ortalamanın üzerinde bir adam sahaya adım atsa, bizim 3 büyüklerde camia olarak bir yavşama görülmekte. Yönetim, taraftar, takım ve teknik direktör "Tamam, bu adam kurtarsın bizi" havasına girerken, Anadolu'nun bağrından kopan rakip futbolcular da "Aha şöhretli yabancı, kırın bacaaanı!!" psikolojisine bağlıyor. Omuzlara alanlarla, bacağını kırmaya gelenler arasında sıkışan adamımız da, hiç bir şekilde verimli olamıyor tabi ki.

Düşük profil oyuncu transferi, bu beklenti sorununun da çözümü aslında. Adı, performansından büyük adamları takıma toplayarak, bir "yıldızlar topluluğu" yaratmış olmuyor; aksine bir beklenti kartopunu dağdan aşağı salıyorsunuz. İlla ki "isimli" topçu alacam diyorsanız, bari adamı deniz yoluyla Mersin'den sokun ülkeye ki, havaalanın tramvasını yaşamasın.

Yani Diyorum Ki
Çok önemli tespitler yapmadığımın farkındayım. Transfer dönemi öncesi kafamdaki bir takım endişeleri buraya yazmak istedim. Galatasaray yönetiminin, eldeki kimyası kaymış takımı düzeltmek için, denenmiş ve sonuç vermemiş yöntemlere başvurmayacak kadar akıllandığını umuyorum. Umarım, araştırarak, düşünerek ve danışarak transfer yaparlar. Umarım Galatasaray, adını hiç duymadığım adamları transfer eder de, her transfer haberinden sonra bana "O kim lan?" dedirtir. Özledim, nitekim yeni transferin ne mal olduğunu sahada keşfettiğimiz günleri.

9 Aralık 2010 Perşembe

Song'u Dizginlemek

Benim internetler gitti, aradan 2 Arsenal maçı geçti. Özlemişim atıp tutmayı. Fulham ve Partizan maçlarına tek tek ve detaylı değinmektense, bu ara beni bayağı bir rahatsız eden bir şeyden bahsetmek istiyorum. Wenger'in, bu sezonki Song tercihinden.

Arsenal'in geçen seneki en iyi oyuncusuydu bence Song. Burada da, kendisinin gösterdiği gelişmeyi öve öve bitiremedik. Defansif açıdan zaaflarla dolu Arsenal takımının, Vermaelen ile birlikte 2 güvenilir adamından biriydi Song. Ancak ne olduysa bu sezonun başlamasıyla oldu. Wenger, takımın defansından umudu kesmiş olacak ki, Arsenal'in 25 kişilik kadrosundaki tek DM'den, hücum oyuncusu yaratmaya kalktı.

Geçen haftaki Fulham maçında, orta sahada pres yapan rakip orta saha Arsenal'in düzenini tamamen bozup, bir başka Emirates maçı daha kabusa dönünce, basının ilk tepkisi Wenger'e, Song'u sormak oldu. Nitekim, Arsenal'in 2-1 önde olduğu ve maçı bağlamaya çalıştığı dakikalarda bile, Song'u deli deli rakip yarı sahada dolanırken görenler, buna pek de anlam veremediler. Konuyla ilgili sorulara Wenger, "Song'un ileri gitmesiyle hiçbir sorunum yok. Zaten orada olmasını da biz istiyoruz. Oyunu karşı alana yıkan bir takımız ve oyun kurarken top kaptırmadığımız sürece sorun yok." diye cevap verdi.

Wenger'in yapmaya çalıştığı açık. Ortaya Barcelona gibi savunma yapan bir takım çıkarmak. Rakibe karşı alanda basmak ve oyunu mümkün olduğunca Arsenal yarı sahasına geçirmemeyi sağlamak. Eğer kendisi çıkıp "Song gerideyken de savunma yapamıyorduk, bari o da ileri gitsin" dese, pek de haksız çıkmaz aslında.

Tabi ki, gerçek dünyada işler böyle yürümüyor. Hücuma isterseniz 12 kişiyle çıkın, defans yapamıyorsanız müzeniz boş kalıyor. Wenger, oyun kurarken top kaptırmanın tehlikesinden bahsederken, aslında Song planının gereksizliğinin de nedenini açıklamış oluyor. Arsenal, Barça gibi top yapamaz çünkü kadrosunda Xavi, Iniesta ve Messi yok. Onların yerine, topla son derece sakar Song, formsuz Fabregas, top kaybetme rekortmeni Arshavin ve daha dünkü çocuk Wilshere var. Bu kadro, topu kaybettirdiğinde arkasını toplayacak bir Song'a muhtaç ve bu toplama işini kadroda başka yapacak adam yok.

Bu sene Arsenal'in en çok eleştirilen yeri, iki stoperi. Ama takımın tüm maçlarını izleyen birisi olarak söyleyebilirim ki, fiziksel olarak yetersiz kaldıkları 2-3 pozisyon haricinde stoperlerin bireysel hataları yüzünden maç kaybedildiğini hatırlamıyorum. Aksine, takımın sağlıklı 3 stoperi de, önlerindeki DM macera ararken, maymun g*tü gibi savunmasız kalmalarına rağmen şu ana kadar iyi direndiler. 2 senedir topa vurmamış Djourou bile son derece verimli bir sezon geçirmekte. Fulham maçında binlerce koşu yapan Kamara'yı son derece yüksek bir çizgiyle 165 defa ofsayta düşüren de yine bu stoperlerdi. Kendilerini eleştirirken, Premier Lig ve hatta Avrupa futbolunda, kendileri kadar rakip hücumlara karşı savunmasız bırakılan bir ikili daha olmadığını hatırlamak gerekir.

Wenger'in, Song'u ileri göndermesinin anlamsızlığı Arsenal'in beklerine bakılarak da anlaşılabilir aslında. Her fırsatta ileri çıkmaya bayılan 2 bekle oynayan takım, neden maceracı bir DM'e ihtiyaç duysun ki? Tam tersine Song, ileri çıkan beklerin gediklerini tıkayacak adam olmalı; Fabregas'ın formsuzluğunda pas dağıtımını üstlenmeyi bıraksın başkaları yapsın. Song bu sezon, Arsenal kariyerindeki gollerini ikiye katlamış olabilir ancak kendisinin sezon başında attığı gollerin sebebi, bana göre, rakiplerin ona önlem almayışıydı.

Song konusuna bugün parmak bastım çünkü önümüzde bir Man Utd - Arsenal maçı var. Biliyoruz ki, Arsenal ne zaman Manu ya da Chelsea karşısına çıksa, defansif zaafları kabak gibi ortaya çıkıyor. Wenger, inadı bırakmaz da Man Utd'ı kendi sahasına hapsedeceğine inanarak maç çıkarsa, izleyin siz Nani ve Rooney'in bulduğu boşlukları ondan sonra. Bu boşlukların oluşacağından eminim çünkü Arsenal, City deplasmanında aldığı 3 puandan beri, gavur tabiriyle "convincing" bir maç kazanamadı. O günden beri neredeyse her maç korku filmi şeklinde geçti ve takım, bu korku filmlerinin ilk faturasını, yarın Barça veya Real'i torbadan çekerek ödeyebilir.

7 Aralık 2010 Salı

Google'ın IP'leri İle Oynamayın Arkadaşım!

Google ip'lerinin ban'lanmasından kaynaklanan sorunu sanırım giderdik. Son birkaç gündür blog'a erişemeyen herkese özürlerimizi iletir, bol M.i.l.f'li günler dileriz:)

5 Aralık 2010 Pazar

2018 Rusya - 2022 Katar!

Fifa ilk kez, iki Dünya Kupası'na evsahipliği yapacak ülkeleri tek bir organizasyonla seçti ve torbadan 2018 için Rusya, 2022 için de Katar çıktı.

Bu seçimleri gözlerimizi karartarak eleştirmek hatalı olacaktır. Ama kendi Euro 2016 adaylığımızdan yola çıkarak şu eleştirileri yapabilirim: İngiltere'de gördüğümüz gibi, bir ülkenin kendi kendisini yemesinin çok daha büyük örnekleri varmış. Özellikle de spor basınının öne çıktığı bir kendi kendini yeme! Katar örneği ile de, futbol kültürü belirli bir seviyede olan bir ülkenin bile bu büyük organizasyon için ne kadar heyecanlı olduğunu gösterebilmesinin önemini gördük. "Yahu burada içki içmek yasak, ne yapacağız allahın ecnebilerini", diyen Katar'lı olduğunu da düşünmüyorum! Ki bu konuyu da özel bir izinle rahatlıkla halledebilecekler ve paraya Katar'da farklı tanımlar bulunacak...

Tüm bunlara ek olarak, sanal ortamda da Katar'ın heyecanı çok iyi vurgulanmıştı. Sanırım bu da, her fırsatta sosyal ağları bir kör eleştiri mecrası gibi kullananlara güzel bir örnek olmuştur; Bknz. Katar 2022 Dünya Kupası Adaylığı Facebook sayfası ve resmi internet sitesi!

İlk başlarda benim adaylarım 2018 için İngiltere, 2022 için ise Avustralya'ydı. Oylamardan önce Katar'ın iyi ya da kötü; etik ya da değil, bir şekilde öne çıktığı oldukça beliydi. Sonuçları da, kanımca, İngiltere'nin kendi ayağına sıkması ve Avustralya'nın da yeterli heyecanı lobi çalışmalarında ve masa başında gösterememesi oldukça etkiledi.

Kısacası, Sepp Blatter "projesi" futbolu dünyaya yayma mesajı vererek koltuğunu sağlama alırken; Platini, Euro 2016 kararı ile egolarını ve gücünü zirveye taşıdı...

Umarım, 2018 ve 2022'de şimdiki kadar genç ve heyecanlı hissedeceğimiz iki dünya kupası izleyebiliriz:)


Katar ve Rusya'nın sunumlarını da koyalım, tam olsun:







Rusya'nın resmi adaylık internet sitesi.

Hiç Yakışıyor mu Erkek Adama!?


David Bentley ve seksi UGG'ları...

Darren Bent de kendini Twitter üzerinden ifşa etmiş...

Kaynak: Kickette

2 Aralık 2010 Perşembe

Tek Fotoğraf 90 Dakikaya Bedeldir



Her iki takımın hastası olmasam da, bir Mourinho sever olsam da, fazla söze gerek yok...

Unplugged

ISS degisikligi nedeniyle, Bigboned, bir süreligine internetsiz kalacaktır. Baglantısına tekrar kavuşana kadar göstereceğiniz sabır için şimdiden teşekkür ederiz.

30 Kasım 2010 Salı

Özlemişiz

Shawcrosszede Aaron Ramsey, dün akşamö 9 ay sonra ilk defa sahadaydı. Form tutması için, 3 Ocağa kadar kiralandığı Nottingham Forest formasıyla, Leicester karşısında 30 dakika forma giydi. Wenger, çabuk form tutsun diye kiraladığına göre, ondan ikinci yarıda yararlanmayı planlıyor olabilir. Bu sezon ilk onbire yerleşen Wilshere ile birlilkte, Ramsey'in de takıma girişi Diaby-Denilson ikilisinin iyice geri plana itilmesi demek. Neresinden baksan hayırlı bir haber.

Olmaz İşte Öyle

Aslında bu maçın gelişi sezon başından belliydi. Eğer Mourinho, Real Madrid'in başına geçtikten sonra Chelsea'deki, Inter'deki azmanlarını buraya toplamaya başlasaydı; büyük ihtimal Real taraftarı bundan pek memnun olmazdı. Mourinho, savunma disiplinine dayalı, pragmatik bir takım yaratıp, ligde 1-0, 2-1'lere bağlasaydı, büyük ihtimal, 5. haftadan sonra yuhalanırdı. Zannetmiyorum ki Barnebeu ahalisi, ezeli rakipleri takır takır futbol oynarken, sahada yeni bir Inter görmek istesin.

Mourinho, bunu tabi ki biliyordu. Bu yüzdendir ki, sınırsız transfer bütçesine rağmen, göbeğe yapılan takviye Khedira ile sınırlı kaldı. Portekizlinin planı, yeni bir Inter yaratmak değil, oyunu rakip alana taşıyan bir takım kurarak futbol oynamaktı.

Mourinho'nun futbol oynama isteğinin, sezonun ilk bölümünde, dişsiz La Lig takımlarına ve formsuz Şampiyonlar Ligi grubuna sökmüş olması, Real Madrid'lileri ve Portekizlinin kendisini de biraz kandırmış olmalı. Nitekim, Nou Camp'a çıkıp, Barça'yı kendi oyunuyla yenmeye çalışmasının başka açıklaması olamaz.

Dediğim gibi, sezon başında temelleri atılan Real, bir hücum takımı ve dün akşam Mourinho'nun elinde çok da fazla seçenek yoktu. Ya Diarra ile başlayıp, Barça'yı durdurmaya deneyecekti ya da Benzema ile çıkıp kumar oynayacaktı. O, kumarı tercih etti ve bu sezonki kadrosunu büyük ölçüde koruyarak, Nou Camp'a kazanmak için çıktı. Sağ tarafa yolladığı Ronaldo'nun, Barça'nın yumuşak karnı Abidal'dan yararlanmasını ve takımının savunmada direnmesini umdu ancak ne ileride, ne de geride istedikleri olmadı.

İkinci yarıya 2-0 geride olmasına rağmen Diarra ile çıkan Mourinho, bir nevi bu kumarı kaybettiğini de kabul etmiş oldu. Bana göre, ikinci yarı sahaya çıkan Real'in hedefi maçı kurtarmak filan değil, hasar limitasyonuydu. Diarra'nın girmesiyle, Real orta sahasıyla hücumunun arası iyice açıldı ve Barça orta sahası bu boşlukta rahat rahat top koşturmaya başladı ve Real'in fişini çekmeleri sadece 10 dakikalarını aldı.

Maçın özeti basit aslında. "Barça'yı hücum ederek yenemezsiniz." Geçen sene Wenger'in, Nou Camp'ta uğradığı bozgunun benzerini dün yaşayan Mourinho'da bu dersi bugün iyice öğrenmiştir. Devre arasında orta sahaya fiziksel takviye yaparsa, bilin ki bu tamamen ikinci Barça maçına yönelik bir transferdir. Mourinho, bütün sene rakip sahada oynayan takımını, bir sonraki Barça maçında pragmatik bir hale getirebilir mi bilmiyorum. Tek bildiğim, Barça'nın senelerin altyapı organizasyonu ile ulaştığı takım kimyasına ulaşması için önünde uzun bir yol olduğu. Real camiasının uzun yoldaki sabırsızlığını düşünürsek, Portekizlinin tek seçeneğinin, ikinci yarıdaki maça çıkacak bir Inter bulması gerektiği söyleyebiliriz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

4-4-2'lerin Savaşı

Liverpool taraftarı açısından 2 şekilde bakılabilecek bir maç izledik dün. Bardağın dolu tarafını görmek isteyenler, "Goller kaçmasa rahat galibiyet olacaktı" diyebilir; boş tarafa meyledenler de "İyi oyuna rağmen, mağlubiyet". Bana göre, durum ikisinin ortasında bir yerde.

Liverpool, golü bulmuş 1-0 önde giderken, 40 ile 50. dakikalar arası, 2 kere Torres ile 1 kere de Maxi ile kaleciyle karşı karşıya kaldı. Eğer Torres, bildiğimiz Torres olsa; maç 3-0'a bağlanacak; biz de burada Liverpool'un dirilişinden bahsediyor olacaktık. Ama Liverpool'un 2 forveti bu 3 pozisyonu da ayaklarına dolaştırmayı başarınca; Tottenham tarafından acı bir şekilde cezalandırıldılar. Bu sezonki en iyi deplasman performanslarını göstermelerine rağmen, maçtan hiç bir şey koparamadılar.

Hodgson'un Liverpool'u, yavaş yavaş gelişiyor. Uzun süredir ilk defa, takımın topun kıymetini bilip organize hücum ettiğine tanık olduk dün akşam. Üstelik bunu, Gerrard'ın yokluğunda rağmen, Meireles/Lucas ikilisiyle yapmaları oldukça ümit vericiydi. Heüz yapamadıkları ve bu kadro yapısıyla yapıp yapamayacakları belli olmayan şey ise ihtiyaçları olduğuna tempoyu arttırmak.

Hodgson'ı eleştirenlerin ağzına sakız ettiği kelime, kendisinin "küçük kulüp hocası" olduğu. Bu kitleye göre Hodgson, rakibe oyununu kabul ettirmeyi hiç düşünmüyor. Geriye yaslanıp, rakibin oyununu bozmaya yönelik oyun, Liverpool'u, Chelsea, Napoli, Tottenham gibi takımlar karşısında "iyi" gösterirken, rakip Wigan, Blackpool olduğunda geri tepiyor.

Liverpool'un "temkinli/defansif" bir takım olduğu bir gerçek ama, bu anlayışı kulübe Hodgson mı getirmiştir, burası tartışılır. Benitez'in 6 senelik hükmü altında Liverpool, hiç bir zaman bir "hucüm takımı" olmadı ve elindeki kadroyu bu yönde kurmadı. Kırmızılar yaklaşık 6-7 senedir, sağlam savunmanın önündeki yetenekli hücum oyuncularına dayalı bir oyun oynuyor ve en formda oldukları dönemde bile, hücumda, bu yıldız oyuncuların kişisel becerilerine bel bağlıyordu. Hodgson'ın gelip bunu bir çırpıda değiştirmesini beklemek biraz haksızlık olur.

Dünkü maçta, her iki takım da benzer dizilişlerle sahaya çıksalar da, aslında felsefeler tamamen farklıydı. Tottenham'ın, hücüma ve rakip sahada prese dayalı oyununa karşı, Liverpool'un temkinli oyunu ortaya pek de sürpriz olmayan bir maç çıkardı. Tottenham, maç boyu, yüklenen tarafmış gibi gözükse de, Liverpool'un bulduğu pozisyonlar daha netti. Hodgson'ın, Ngog tercihi, Liverpool hücumunu maç boyunca ayakta tutsa da, bana göre Torres ve Ngog'un pozisyonları hatalıydı. Hodgson, golcüsü Torres'i mümkün olduğu kadar kaleye yakın tutmak amacındaydı ancak takımın hücumunun en ilerisinde "top tutan" Ngog'un bulunması gerekiyordu. Nitekim, karşı tarafta Redknapp, aynı işi Crouch ile yapıp, onun geriden gelen Defoe, Bale ve Lennon'a yapacağı servislerden yararlanmaya çalışıyordu. Liverpool cephesinde ise bu serviş işi neredeyse hiç yapılamadı. 2 forvet de, genelde derinden gelen toplarla pozisyon buldu.

Maç öncesi, Tottenham'ın Lennon ise Konchesky'i, Bale ile de Johnson'ı zorlaması bekleniyordu ancak 90 dakika boyunca Tottenham kanatları bir türlü devreye giremedi. Sol tarafta, Bale önündeki enerjik Kuyt'u buldu; sağda da Lennon neredeyse hiç yerinden kımıldamayan Konchesky ve onun kademesine iyi giren stoperleri. Redknapp'ın 60'dan sonra, en güvendiği taktik olan "Crouch'a doldur"a dönmesi de Tottenham hücumunu baltalayan faktörlerden biriydi aslında. İronik olan, Tottenham'ın gollerinin, takımın "doldur-boşalt" oyununa döndükten sonra gelmesiydi.

Yazının başında dediğim gibi, maçın kaybediliş şekli, Liverpool taraftarları açısından biraz hayal kırıklığı olabilir. İyi oynayan takımın, öne geçmesine rağmen, rakibin "momentum"una boyun eğmesi biraz can sıkıcı. Ancak, unutulmaması gereken, Liverpool'un maçın kapısına kilit vuracak pozisyonlara girmiş olduğu. Daha bundan 1 ay öncesine kadar, Liverpool'un deplasmanda 2 pozisyon bulduğu maçı bulmak zordu. Takımın, yava yavaş gelişiminin gelmesi gereken bir sonraki nokta, bulunan pozisyonları değerlendirip, skor almak olmalı. Üzgünüm ama her Liverpool yazısının sonunda aynı sonuca ulaşıyoruz: "Sabır."

27 Kasım 2010 Cumartesi

Nihayet Arshavin


Dünya üzerindeki bir çok taraftar, takımları ilk yarıyı 2-0 önde kapattığında mutlu olur. Hatta, söz konusu takım, ilk 45 dakikayı rakibe pozisyon bile vermeden domine ettiyse keyifler daha bir yerindedir nitekim futbolda bir takımın 2-0'dan geri gelmesi nadir yaşanan bir olaydır. Herkes için nadir olan bu doğa olayı, şu sıralar Arsenal taraftarı için haftalık bir kabus durumunda. Arsenal ne kadar iyi oynarsa oynasın, biraz savaşmaya başlayan her takım, Arsenal'in işleyen düzenini bir anda bozuveriyor.

Aslında bugünkü maç, geçen haftaki Tottenham karşılaşmasının karbon kopyası olmaya adaydı. İlk yarıyı domine eden, goller bulan Arsenal; ikinci yarıya 4-4-2 ile çıkıp savaşmaya başlayan rakip; Arsenal savunmasının uyuyarak verdiği ilk gol ve duran toptan gelen 2. gol. Neredeyse hepsi geçen haftaki maçla aynı. Skorun da Tottenham maçıyla aynı olmasını engelleyen ve Arsenal'in gününü kurtaran ise, bu sezonki en iyi performansını veren hücum bölgesiydi.

Maçtan önce, kafamdaki soru "Acaba Fabregas'ın yokluğunda Arsenal'in temposu artar mı?" idi. Nitekim, bana göre, sezonun geride kalan bölümünde, Cesc'in bir türlü forma girmeyişi Arsenal'in hücumunu frenleyen faktörlerden biriydi. Fabregas, belki Dünya Kupası yorgunu, belki sakatlıklardan dertli veya belki de aklı Barça da kaldı. Sebebi ne olursa olsun, son dönemdeki haliyle takıma faydalı olması zor. Çünkü, kendisi sahadayken, Arsenal'li oyuncular ister istemez her hücumu onun üzerinden oynamaya kalkıyorlar. Geçmişte iyi sonuç veren bu formül, Cesc'in formsuz olduğu bu sezon hep geri tepti. Bugünkü beklentim, kaptanın yokluğunda, hücumda birilerinin sorumluluğu alması ve takımın temposunu arttırmasıydı. Bu beklentimi karşılayan adamın, bu sezon nefes almadan eleştirdiğim Arshavin olması ise günün güzel sürprizlerinden biri oldu.

Bana göre, Villa karşısında izlediğimiz Arshavin, son 1,5 yılın en iyi performasını gösterdi. Uzun süredir, her maçta, sol tarafta sıkışıp kalan, ayağına gelen topların yarısını rakibe veren ve defansif görevlerini istikrarlı olarak aksatan Arshavin, bugünkü maçta daha verimli oynamakla kalmadı, takımın hücumdaki sorumluluğunu da tamamen üzerine aldı. Hatta, Arsenal'e geldiğinden beri ilk defa, sürekli olarak etrafındakileri uyaran ve liderlik vasıflarını sergileyen bir Arshavin izledik. Nasri'ye kornerden attığı pas ise, bu sezon Arsenal tarafından kullanılan ilk bilinçli duran toptu. Braga maçında, Fabregas'ın öldürdüğü 20 frikikten sonra ilaç gibi geldi nitekim. Arsenal'in son dönemde temposu iyice düşen hücumunun, bugün canlandığına şahit olduk. Nasri, Rosicky, Chamakh ve Arshavin'in etkili tek pas oyunuyla Arsenal, 10'a yakın pozisyona girdi ki, bu pozisyonların değerlendirilip maçın daha erken bitirilmesi gerekirdi. Ama tabi, Arsenal bunu yapsa, Arsenal olmaz; şampiyon olur.

Arsenal'in iyi oyununundan bahsederken, sahadaki eksik Aston Villa'yı da unutmamak gerek. İlk onbirinin 5-6 oyuncusundan yoksun sahaya çıkan Villa'nın ilk yarıdaki etkisizliğinin ardında, Houllier'nin Pires kumarınında etkisi vardı. Geçen hafta Stephen Ireland'ı, yeterince çalışkan olmamakla eleştiren Fransız'ın, koşacak hali olmayan 37'lik Pires'i, Ireland'ın önünde tercih etmesi bana göre saçmalıktı. Zaten yavaş olan Carew'in arkasına, ondan daha da yavaş Pires'i koyan Houllier, takımı tamamen kendi yarı sahasına kitlemiş oldu. İkinci yarıda sahaya sürdüğü Delfouneso'nun, enerjisinin bile Arsenal savunmasını zorladığını göz önüne alırsanız, Pires tercihinin ne kadar yanlış olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Özetle söylemek gerekirse, Arsenal açısından, kazanılan 3 puan son derece önemli. Galibiyetin yanında futbol olarak da gelişme kaydedilmiş olması sevindirici. Bana göre, Villa karşısındaki 11, Arsenal'in şu anki en formda onbiri ve Cesc sakatlıktan dönse bile, bu takıma yavaş yavaş kazandırılmalı. Takımın kronik topsuz oyun oynayamama ve galibiyeti korumakta zorlanma sorunlarının tedavisi ise Song'un yerine (veya yanına) çok sağlam bir DM alınmasından geçiyor bana göre. Wenger'in, Ocak'ta kaleciden sonra yapması gereken en acil transfer bu bölgeye olmak zorunda. Bu sezon ekstra işler yapan Wilshere olmasa, Arsenal, buradaki eksikliği daha pahalıya öderdi.

25 Kasım 2010 Perşembe

Baraj Gölü

- Hocam burdan çıkınca ne yapalım biliyon mu? Hepimiz teknik direktör olalım..
(Ancelotti, Rijkaard, Van Baster, Gullit)

24 Kasım 2010 Çarşamba

İkişer Maç Verin Rahatlasınlar


Real Madrid'li Sergio Ramos ve Xabi Alonso, dünkü Ajax maçı sırasında birer sarı kart görerek, turnuvanın ilerleyen turlarında sarı kart cezalısı duruma düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış oldu. Ne tesadüftür ki, her iki oyuncu da, Real'in 4-0 önde girdiği son dakikalarda, aynı sebepten dolayı birer sarı kart daha gördü ve böylece kırmızı kart cezalısı konuma düşmüş oldu.

Önce Alonso, adeta dalga geçerçesine bir sarı gördü, sonra da Ramos aynı hareketi yaparak olayın üzerine mum dikti. UEFA'nın hakemleri az biraz oyunu bilse, olayı çözebilirlerdi ancak sahada 26 hakemden hiçbirisi, iki oyuncunun da bunu bilerek yaptığını anlayamadı. Alonso ve Ramos da, gördükleri sarı kartı iptal eden kırmızıyla güle oynaya sahayı terkettiler ve hatta Ramos hakemin elini bile sıktı.

Bu durumda, hakemlerininin sahada yapamadığı işi tamamlamak UEFA'ya düşüyor bence. Her iki oyuncuya da, centilmenlik dışı hareketten 2'şer maç ceza verilmesi gerekiyor ki, amaçlarına ulaşamayıp, ikinci turun ilk maçını kaçırsınlar. Aynı zamanda, gelecekte aynı rezilliği tekrar ettirmek isteyecek oyunculara da gözdağı verilmesi açısından gerekli bir karar bu. UEFA, bunu yaparak, belki bilerek kart görmek isteyen her oyuncunun önüne geçemez ancak bunu böylesine bariz yaparak oyunun saygınlığını azaltan kardeşlere güzel bir mesaj vermiş olur.

UEFA demişken buraya sıkıştırmak istiyorum. Arsenal-Braga maçında, 85'de Vela'ya yapılan hareketi "kendini yere atma" olarak değerlendiren hakemi ve kenardaki 34 yardımcısını buradan kutluyorum. Bence, UEFA maçlara 56 hakemle çıkmaya başlamalı.

Pilav Verelim?

"Insanity: Doing the same thing over and over expecting different results."
- Albert Einstein
Bu günden itibaren, Arsenal yazılarında köklü bir ton değişimine şahit olacaksınız. Nasıl, Rijkaard'lı Galatasaray'ı kurtarmak için onlarca yazı yazdıktan sonra, "Olmayacak" deyip, Rijkaard'ın bırakması gerektiğini söylemeye başladıysam. Aynı şekilde, hakkında onlarca yazı yazdığım Arsenal için de işin kolayına kaçmaya başlayacağım. Nitekim artık bıktım aynı pilavı yemekten. Görünen o ki, Wenger, pilavdan başka yemek bilmiyor ve hem iftarda, hem sahurda aynı tencereyi görmekten artık yavaş yavaş gına geliyor.

Dün akşamki Arsenal açısından endişe verici olan, takımın Tottenham maçındaki kadrodan 7 farklı oyuncuyla çıktığı maçta, yine aynı uyuz oyununu sürdürüyor olmasıydı. Kendi sahalarında kaybettikleri derbiden sonra, taraftara kendilerini affettirmek istemeleri gereken oyuncular, yine isteksiz, yine yavaş, yine kafada ve fiziksel olarak zayıflar. Top çevirerek maç kazanıldığını zannetmeye devam ediyorlar ve hocaları da bu berbat futbolu izleyerek onları onaylıyor zaten.

Wenger'in Arsenal'deki kredisi bitti mi bilmiyorum. 2-3 sene önce bittiğini savunan Arsenal yazarları da var, hiç bitmeyeceğini söyleyenler de. Sanırım ben arada bir yerlerdeyim. Wenger'in kredisi bitmedi belki ancak artık kendisini tartışmanın bir "tabu" olduğu dönemi çoktan geride bıraktık. Artık bence, Wenger'i ve oyuncularını yüksek sesle tartışmanın vakti geldi. Çünkü tartışılmayan bir takımın içine düştüğü ruh hali ortada: "rehavet".

Eminim ki, Arsenal kampındaki hava bu. "Nasıl olsa yaptığımız yanımıza kalıyor.", "2 pas yapar taraftarı mutlu ederiz.", "Nasıl olsa hoca tekrar tekrar şans veriyor." Sezon başındaki bir röportajında Diaby'nin de ağzından duyduk zaten bunun doğrulaşını, "Arsenal taraftarını mutlu etmek çok kolay" diye buyurdu beyimiz.

Adam haklı. Kendi sahanda Tottenham'a, sadece laubaliliğin yüzünden maç vermene; sonra gidip ilk maçta 6 attığın Braga'ya, mücadele etmeye tenezzül etmeden yenilmene rağmen; ne hocanı, ne seni tartışan var; Londra'ya döndüğünde yine 60.000 kişi arkanda. Oh ne ala memleket. Ağzımda fazla gevelemeyeceğim ve direk söyleyeceğim o zaman. Wenger'in yarattığı takımın sorunu şu:

"ARSENAL, HİÇBİRİNİN S*KİNDE DEĞİL".

1,5 senedir burda bir sürü taktik analiz yapmaya çalıştım; geldiğim noktaya bak. Durum başka açıklamasını da bulamıyorum. 2-1 önde olduğu maçta, Arsenal'in kaptanı frikiğe elini uzatıyorsa, o adamın dünya z*kinde değildir arkadaş. Fabregas biliyor ki, ne maçtan sonra kafasına krampon atacak hoca var, ne idman basıp oyuncu azarlayacak taraftar, ne de soyunma odası basıp ana avrat sövecek yönetici. Arsenal'de hayat hergün bayram. Yenilsen de, yensen de taraftarın senle.

Yanlış anlaşılmasın. Tabi ki, ben taraftarlar idmanı bassın istemiyorum. Ancak bana öyle geliyor ki, Arsenal'de bir otokontrol sistemi eksikliği var. Wenger, senelerdir aynı hataları tekrar tekrar yapıyor; takım aynı sebeplerden dolayı başarısız oluyor; koca kulübün içerisinde bir tane "Ne oluyor?" diye soracak adam yok. Yöneticiler "Aman ne güzel bilanço yaptık" diye sevinirken, Wenger de 5 tane adam gelişecek diye sezonları harcıyor. "Destur" diyen yok; önlem alan yok. Wenger'in kulağına "Hocam bırak pintiliği, bir kaleci al" diyecek bir insan evladı bile yok koskoca kulüpte. Durum bu kadar acı.

Bana göre Arsenal'in acil bir operasyona ihtiyacı var ve ilk yapılması gereken de, kulübe "disiplin" sözcüğünün bir şekilde enjekte edilmesi. Arsenal'in, disipline, saha içinde ve dışında çok ihtiyacı var ve son 6 sene gösterdi ki, ya Wenger bu disiplini takıma kazandıramıyor ya da bir araya getirdiği takımın bunu anlayacak kapasitesi yok. Sebep ne olursa olsun, disiplinsizlik, Arsenal'in tüm başarısızlıklarının altında yatan mental zayıflığa yol açan en büyük etken.

Arsenal'in disiplin ihtiyacını, Wenger'in 15 senelik rakibi Ferguson'a bakarak daha da iyi gözlemlemek mümkün. Şu sıralar, yıldız futbolcusu Rooney'i, hiçbir sakatlığı olmamasına rağmen kenarda tutan Ferguson, elindeki kadro zayıflamasına rağmen, disiplinden taviz vermeyeceğini tüm futbolcularının kafasına işlemekle meşgul. Adınız Rooney, Beckham, Ince, Stam, Tevez de olsa, Ferguson'un tepesi atarsa, sizi kapı dışarı koyacağından ve sizsiz de kupaları almaya devam edeceğinden emin olabilirsiniz.

Arsenal'e baktığınız zaman, bunun tam tersi bir durum görüyorsunuz. Misal Arshavin, takımın bu sezonki en kötü oyuncusu ama lig maçlarının tamamına ilk onbir çıktı. Ben, kötü performanstan dolayı, erken oyundan alınıp Wenger'den fırça yiyen bir oyuncu yakın geçmişte hatırlamıyorum. Hatta, durum öyle gösteriyor ki, ilk yarıda kendi kalenize 3 gol atsanız bile Wenger'in sizi 65. dakikaya kadar sahaya tutacağından emin olabilirsiniz. Maç sırasında taktiksel diziliş değişimi? Olacak şey değil.

Taktiksel istikrar tabi ki önemli, ancak işlemeyen bir takımı 90 dakika izlemek biraz garip değil mi? Dünya üzerinde bu kadar aciz bir takım daha var mı? Ferguson, bugün, ihtiyacı olduğunda taş devrinden kalma adam adama savunmayı bile kullanıyor. Geçen sezon, 4-2-4 uzun top futboluna döndüğü en az 5 maç sayarım size. Taktiksel istikrarın kalesi Barcelona'da bile, geçen sene Pique'nin son 20 dakika forvet oynadığı maçlar var. Ancelotti, sahaya 6 bek ile çıktı geçen hafta. Arsenal'de neden böyle şeyler olmuyor peki?

Tottenham maçı yazısının son cümlesinde Wenger'in sportif direktörlüğünden bahsettim. Sanırım, bu lafı bu sezon daha fazla duyacaksınız benden. Nitekim, şu an, Arsene Wenger'in iyi bir taktisyenden çok, iyi bir yönetici olduğunu düşünüyorum. Bu yaştan sonra onun tepesine birilerini getiremeyeceğimize göre, onu yukarıya doğru çekmemiz gerekiyor. Koyalım altyapı ve scouting ekibinin başına, 150 sene hizmet etsin kulübe. Ama, artık yavaştan, saha kenarında bir değişikliğin vakti geliyor. Bana inanmıyorsanız, hemen alttaki yazının resmine bakın. 3-2 geriye düştüğünde, kenara bakan Arsenal'li oyuncunun gördüğü tablo bu.

Tüm bu laf kalabalığını özetleyelim. Arsenal'in önündeki en büyük engel, takımın yaşadığı bir takım sorunlar değil. Sorun, her takımda olur, olacaktır. Arsenal'in önünü asıl tıkayan, içinde bulunduğu "çözümsüzlük" hali. Suya sabuna dokunmayan Arsenal yönetiminin, futbolun yönetiminin tamamen ellerine bıraktığı Wenger ise, bu durumun "tek" sorumlusu. Arsenal'de, radikal bir değişiklik yapılacaksa, işe Wenger'in konumundan başlamaktan başka çare yok. Bu olana kadar, Arsene Wenger, aynı şeyleri tekrar tekrar deneyecek ve farklı sonuçlar elde etmeyi umacak. Eğer bir gün, umduğu farkı sonuçlara ulaşırsa biz kendisine "dahi; ulaşamazsa da, "Ama bilançomuz çok iyi"diyeceğiz.

20 Kasım 2010 Cumartesi

3 Büyük Günah

Hangisi daha acı bilmiyorum. Tottenham'ın, Emirates'e çıkıp Arsenal'i futboluyla ezerek 3-5 gol atmasını izlemek mi, yoksa Arsenal'in mükemmel oynadığı bir ilk yarının ardından, ikinci yarıda intihar edişine şahit olmak mı. Karşı takım iyi oynadığı zaman hiç olmazsa "Adamlar haketti" diyebiliyorsunuz. Ancak, takımınızın yıldız oyuncusu ve kaptanı, hakemin gözü önünde, beyinsizce bir işe imza atıp, kafayla alabileceği yükseklikteki topa elini uzatıyorsa, bu noktada kelimeler kifayetsiz kalıyor (Bir kaç tane çok sağlam küfür hariç).

Geçen hafta, Arsenal, Everton'u yendiğinde, buraya yazdığım yazıda ısrarla bir takım olumsuzluklardan bahsettim. Bunlardan birisi, takımın bu sene hortlayan bir hastalığı olan, "sabırlı olma" adı altında yaptığı, maçı rölantiye alma, yavaş oynama denemeleriydi. Bugün gördük ki, ilk yarıda ezdikleri rakiplerine karşı Arsenal'li oyuncular ikinci yarıya "rölanti" talimatıyla çıktılar ve çıkmalarıyla golü yemeleri de bir oldu. Bütün Arsenal savunmasının uyuduğu pozisyonda, Bale, maçtaki ilk olumlu hareketini yaptı ve golü attı. Tottenham'ın golü, Arsenal'i hafiften uyandırsa da, işlerin o andan itibaren yokuş aşağı gideceği belli gibiydi. Nitekim, 60-65 civarı, Chamakh'ın, Denilson'la beraber, Spurs defansını 2'ye 2 yakaladığı ve saçmalayıp topu ayağına dolaştırdığı pozisyonda, Chamakh'ın Fas'taki yedi sülalesine söven bendenize "Ya ne kızıyon öndesiniz işte" diyen kız arkadaşıma "Bak atamadık ya, şimdi adamlar cezayı kesecek" demişliğim var. Müneccim gibi adamım belki ama, Fabregas'ın Tottenham'a hediye ettiği penaltıyı, kıçımın açıkta kaldığı bir gece kabusumda bile göremezdim herhalde. Geçen sene, Diaby'nin, United adına Arsenal ağlarına astığı kafa golü geldi birden aklıma. Dedim, "Arsenal'in 3 büyük günahından birisi hortladı yine": "Baskı altında bireysel hata yapan oyuncular!"

Hortlayan 2. günah hangisi peki? "Arsenal'in B planı yok." Kahvehane terimi diyeceksiniz ancak varsa bana anlatın yahu. İşler kötü gittiğinde Arsenal takımı üzerinde yapılan taktiksel, diziliş veya anlayış değişikliğinden bahsedebilecek birisi varsa buyursun. Oyuncu değişiklikleri illa ki 60'dan sonra başlıyor ve bu değişikler, 'aksayanı al, tazesini sok'tan öteye gidemiyor. Bugün, Redknapp, ikinci yarıya 4-4-2 ile çıkarken, Wenger ne yapıyordu mesela? Clichy'nin ileri giderken bıraktığı boşluklardan iyi yararlanamayan Lennon'un yerine, aynı görevle Defoe girerken, acaba Arsenal sol kanat savunmasına herhangi bir önlem alıyor muydu? Almadığının kanıtını Tottenham'ın ilk golüne ve ya Koscielny'nin sarı kart gördüğü pozisyona bakarak görmeniz mümkün.

Arsenal'in oynadığı kabus gibi 2. yarıda, 3. büyük günah da hortlamasaydı, olmazdı zaten. Takım, klasik, duran top golünü de yedi; rahatladı. Tottenham frikik atarken, sahadaki en iri adam olan Kaboul'u, Fabregas ile savunmak kimin fikriydi bilmiyorum ama Spurs açısından bulunmaz nimet olduğu kesin. Kaboul, maç boyu hem kendi, hem de Arsenal ceza sahası içerisindeki bütün kafa toplarını aldı. Buna rağmen, Spurs frikiğinde bu adamı savunmak Arsenalli oyuncuların aklına gelmedi.

Bana göre bu maç Arsenal'in, defolu jenerasyonunun zırt dediği yer oldu. Senelerdir, "çoluk çocuk", "baskı altında dağılıyorlar" diye yerden yere vurulan takım, kendilerini eleştirenleri haklı çıkarırcasına, mükemmel bir 45 dakikanın ardından adeta darmadağın oldu. Aklıma gelen soru "İyi başlayıp 2-0 öne geçtiği maçta böylesine dağılan bir takım gerçekçi olarak Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi'ni hedefleyebilir mi?". Henüz, tamamen umudu kesmiş değilim ancak tekrar tekrar aynı filmi izlemek gerçekten kabak tadı verdi artık. Kuşkusuz ki, bu durumun tek sorumlusu, maalesef, Arsene Wenger. Eğer, Arsenal için bu sene de hüsranla biterse, kendisinin sportif direktörümsü bir konumda olduğu ve takımın gerçek bir taktisyen hoca ile sahaya çıktığı bir düzen hayal etmeye başlayacağım. (Hatta başladım bile).

18 Kasım 2010 Perşembe

O Ne Be (HD)?

Elleme Laaaan!


Ronaldo'nun atmak üzere olduğu gol öyle böyle değil. Adam dünya şampiyonu savunmayı tek başına deliyor, topu da ağlara yönlediriyor. Gel gelelim, Nani, "aptal dost mu, akıllı düşman mı" tartışmasına güzel bir örnek verme isteğinde ve kaleye girmesine 2cm kalmış topa kafayı vurup, pozisyonun ofsayt olmasına yol açıyor. Poz yapmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan Ronaldo'ya yapılacak hareket deği tabi bu. Hazırlık maç filan dinlemeden cinnet geçiriyor eleman. Gerçi hak veriyorum kendisine, Nani'nin yaptığı da az beyinsizlik değil. Yine de bu kadar tantruma değer mi karar sizin. Hiç bir şey değilse komik bir video bence.

16 Kasım 2010 Salı

İkindi Okundu Mu?

- Ulan sahaya 3 sağ, 2 sağ bekle çıkılır mı? Allam sen bizi koru.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bu Olumsuz Bir Yazı Değil

Arsenal taraftarı olmak için güzel bir hafta sonunu geride bıraktık. Ligin tepesinin Tottenham hariç tamamı puan kaybetti ve Gunners bu sezon ilk defa zirve yarışında eline geçen bir fırsatı değerlendirmiş oldu. Arsenal, daha önce Chelsea, City'e takıldığında West Brom'a; Liverpool'a yenildiğinde ise Newcastle'a teslim olmuştu. Dün, zor olanı başardılar ve Goodison Park'tan 3 puanla çıktılar. Hem de nispeten rahat bir oyunla.

Her ne kadar, skor sevindirici olsa da, beni asıl heyecanlandıran, Arsenal'in şampiyonluk yolundaki rakiplerinin hali oldu. Hem Chelsea hem de United rahat rahat 5-6 fark yiyebilecekleri maçlardan, resmen ucuz kurtuldular. Ligin orta sıralarındaki takımların, Chelsea ve United'ı sahadan silebilmeleri, ligde hiçbir rakibe böylesine boyun eğmeyen Arsenal açısından ümit verici.

Arsenal'in dün oynadığı oyuna bakarsak, Wenger'in, son 3-4 haftadır başgösteren, hücumda üretememe ve temposuzluk sorunlarına el attığını görebiliyoruz. Everton gibi dişli bir orta saha karşısında, Arsenal'in oyunun kontrolünü 60 dakika kadar elinde tutması iyiye işaret. Kronik olarak, fiziksel orta sahalara karşı zorlanan Arsenal'in, Everton'un sert orta sahasına karşı bile iyi top yapması ve son dönemdekinin aksine ayağında tuttuğu topları pozisyona dönüştürmesi gayet olumlu. Burada, Fabregas'ın her geçen gün yükselen formu, Nasri'nin istekli oyunu ve bu iki oyuncunun Chamakh ve Sagna ile girdiği organizasyonların katkısı büyük.

Fabregas, Chamakh, Nasri demişken hemen parantezi açmak istiyorum. Biraz kabak tadı vermiş olabilirim ancak bir daha buraya yazacağım. Arshavin'in bırakın ilk onbiri, Arsenal'in kulübesinde bile oturmaması gerekiyor. Rus oyuncu, dün yine rezaletti, ancak bu sefer Arsenal hücumunun üretkenliğine balta vuramadı. Çok çarpıcı bir şekilde, Fabregas ve Wilshere, inatla sağ kanattaki Nasri-Sagna ikilisiyle oynadılar ve Arshavin de, stadyumdaki en güzel yerden ayırttığı koltuğundan bütün bu olan biteni izledi. Nitekim kendisinin, oyunda kaldığı 70 dakika boyunca yaptığı pas sayısı 9. Hele ki, oyundan alınacağını anladıktan sonra oyna(ma)dığı bir 5 dakika varki, ben Arsenal'in yöneticisi olsam, bu dakikaların hesabını kendisinden (ve Wenger'den) çatır çatır sorarım. Premier Lig şampiyonu olma amacındaki bir takım nasıl böyle bir oyuncuya 70 dakika sabredebilir; kenarda Walcott, Rosicky, Vela ve hatta Eboue varken, nasıl tekrar tekrar ilk 11'e alınır, hiç bir şekilde aklım almıyor. Wenger'in her sene yenilerini icat ettiği 'ısrar'larının, bu seneki versiyonu bu anlaşılan. Katlanmaktan ve sezon sonunda Arsenal hüsrana uğradığında, ah vah çekmekten başka çaremiz yok gibi..

Yanlış anlaşılmasın; olumsuz konuşmak gibi bir niyetim yok. Hatta gün itibariyle, Arsenal'e olan inancım bu sezon hiç olmadığı kadar fazla. Bence takım yavaş yavaş toparlanıyor, sakatlıklar yıllardır ilk defa normal seviyelerde gidiyor ve rakipler hiç iyi durumda değil. Yani, umutlu olmak için ortada bir sürü neden var. Ancak, son 6 sezon gözümün önünde ve bu sezonların tek kelimeyle özeti "Keşke". Her sene, Arsenal'in sezonunu baltalayan, kronik birkaç faktör var ve Wenger'in "ısrar"ları bu listenin ta en tepesinde. Kaleci ısrarı, Bendtner ısrarı, Diaby-Denilson orta sahası ısrarı... Bu sezon da aynı nakaratın okunmaması için, bir an önce önlem alınması gerekiyor.

Takım çok önemli bir galibiyet almış olmasına ve sahada bir çok olumlu gelişme olmasına rağmen ben bir iki olumsuz noktaya takılmış durumdayım ve istesem de, yazıya pozitif bir hava vermekte zorlanıyorum. Mesela, dün takım 60 dakika boyunca oyunun kontrolünü elinde tuttu ancak, maçın 60. dakikasına geldiğimizde, Arsenal'in birden pozisyon üretmekten vazgeçtiğini ve topu orta sahada dolaştırmakla yetindiğini gördük. Sanki, takım son 5 dakikaya gelinmişçesine oynuyordu ve Cahill'in maçın başında vurduğu kafadan beri 50 dakikadır hiçbir pozisyon bulamamış Everton'a resmen "Gel baba maça ortak ol" deniyordu. Önce Fabregas oyundan düştü; sonra ikinci yarıya süpriz bir şekilde "iyi" başlayan Denilson top kayıplarına başladı ve Everton bir anda pozisyon bulmaya başladı. Bu Wenger'in talimatı mıdır; yoksa oyuncular mı rehavete kapıldı bilemiyorum, ancak Everton, 2. golü atsa bu ruh halinin maliyeti çok çok ağır olacaktı.

Yukarıya "bu olumsuz bir yazı değil" diye başlık atma gereği duydum çünkü kazanılan çok önemli bir 3 puandan sonra Arsenal'in eleştiren 6 paragraf yazmak gibi bir niyetim yoktu. Ancak, neden endişeli olduğumun sanırım farkındasınızdır. Takım, Kasım ayında, sezonun en kritik virajlarından birini dönüyor ve eğer şampiyonluk "amaç" ise bu dönemdeki hasar minumumda tutulmak zorunda. Bu günlerde Arsenal'in ihtiyacı olan son şey, Arshavin'de yoğun bir şekilde görülen ve takımın tamamına da zaman zaman yayılan "zihinsel disiplinsizlik". Eğer şampiyon olunacaksa, Arsenal'in 25 oyuncusu da geri kalan 2250 dakika boyunca bu hedefe konsantre olmak zorunda. Ayağına gelen topların yarısını rakibe vererek veya kafasına esince maçı saha içerisinden izleyerek ulaşılmıyor çünkü o hedefe.