31 Ekim 2009 Cumartesi

Sen Beni Öldürecen

Star Wars'da, Obi Wan Kenobi'nin, dark side'a geçmemiş genç Anakin'e "Bazen beni öldürmek istediğini düşünüyorum" dediği bir sahne vardır. Zavallı Obi Wan bilmez ki yavşak Anakin bir karı uğruna, bütün galaksiyi satacak kadar kaypak bir eleman ve harbiden de kendisini öldürmeyi planlıyor.

Daha Liverpool taraftarlarının sitelerinden hiç birine girmedim ama girdiğim anda neyle karşılaşacağımı biliyorum. Onlarca "Andrey Voronin" ismiyle başlayan yazı. Sene başından beri bu adamın Liverpool'daki varlığının nedeni büyük bir taraftar kitlesi tarafından sorgulanıyordu. Bir çok maçta kurtarıcı olarak oyuna sokulup, daha hiç bir maçı kurtarmışlığı olmaması da en büyük sebebiydi bu çatlak seslerin. Bugünkü Fulham faciasına ilk 11 başlayan Voronin'in, Benitez'e atılan taşların çoğunun üzerinde yazan isim olacağı kesin gibi. Benitez'in Anakin'i de Voronin işte.

Biliyorum takımda 11 tane (Cavalieri, Kelly, Skrtel, Agger, Aurelio, Johnson, Gerrard, Aquilani, Riera, El Zhar ve Ngog) sakat varken Benitez ne yapsın diyeceksiniz. Ancak sorun Voronin'in sahadaki değil kulüpteki varlığı. Benitez'in gözünün yaşına bakmadan yolladığı bir çok adama rağmen Ukraynalıyı kulübede tutması.

Bence, bugün Benitez eleştirilecekse, Voronin tercihinden çok Torres'i kenara almasından dolayı eleştirilmeli. 60 dakika boyunca Torres tehlikesine karşı temkinli oynayan Fulham 66'da El Nino kenara alınınca, bir anda Liverpool'un üzerine gitmeye başladı ki golü bulmaları sadece 7 dakika aldı. 2-1 geriye düşen takımın hocası Benitez, bu noktadan sonra bir anlaşılmaz değişiklik daha yaptı ve takımın hücumdaki beyni Benayoun'u oyundan alarak yerine genç Ecclestone'u soktu. Hadi Torres, yeni sakatlıktan döndü, riske edilmek istenmedi diyelim de bu 2. değişikliği anlayan varsa bana da anlatsın bir zahmet.

Liverpool, şampiyonluk yarışına bence bu akşam veda etti. Bunun sebebi sadece puan farkı veya Benitez'in tercihleri değil. Geçen hafta İngiliz basınında, Gerrard'ın bir türlü tedaviye cevap vermeyen kasık sakatlığından dolayı bıçak altına yatmaya hazırlandığı haberleri yer aldı. Kaptanın yokluğunda Liverpool'un rakiplerini yakalaması çok zor gözüküyor. Hatta, ameliyat gerçekleşir de Gerrard 3 ay gibi bir süre yatmak zorunda kalırsa, Pool'un ilk 4 dışında kalması bile söz konusu olabilir.

Bu hafta, Benitez'in her dönemde kurtarıcısı olan Şampiyonlar Ligi'nde de havlu atma ihtimali Liverpool'u bekliyor. Lyon deplasmanında kaybederlerse, Avrupa maceraları da kabus bir hal alabilir. Böyle bir olasılık Benitez'in de sonu olacaktır muhtemelen. Liverpool hakkında durmadan kötü haberler verdiğim için üzgünüm ama maalesef Merseyside'dan verecek iyi haber bulmak zor bugünlerde.

Bu Kadar Ekmekle Bu Kadar Köfte

Belki 3-0 kazanılan bir derbi maçı sonrası yazıya saçma bir giriş olacak ama Arsene Wenger'i, Arsenal'i, sahanın en kritik bölgesinde, Abu Diaby gibi bir adama mahkum ettiği için sabah akşam eleştirsek az gelir. Neyse ki bu eleştiriyi daha önce yaptım ki şimdi burda tekrarlamak zorunda değilim.

Harry Redknapp'a hak vermek lazım. Takımın en iyi golcüsü, en iyi orta sahası ve en iyi kanat oyuncusu yokken oynayacağınız yer Emirates ise, güvenliği ön plana almaktan başka çareniz kalmıyor. Bu kadar eksikle çıkıp, ligin en iyi topla oynayan takımına karşı 'possesion' oyunu oynamanız gerçekten zor. Bunu bilen Redknapp, 3 ön liberoyla orta sahayı sağlam tutup, Keane ve Bentley'in Crouch'a servis edeceği toplara bel bağlama yoluna gitti. İlk 30 dakika bu planı tutuyor gibiydi de. Bu bölümde, bu sene gördüğüm en düşük tempolu Arsenal vardı sahada. Paslar yerini bulmuyor, sağda Bendtner, ortada Diaby aldıkları tüm topları rakibe veriyordu. Arsenal'in golünün, Bendtner'in oyundan çıkmasını takip eden 3. dakikada gelmesi tesadüf müydü, yoksa Danimarkalı her zamanki gibi takımın el freni miydi yorumu size bırakıyorum.

Peter Crouch'un oynadığı takımlarda, bu oyuncunun fizik avantajını kullanmak ile topları ceza sahasına şişirmek arasında ince bir çizgi oluyor. Özellikle Arsenal gibi kısa bir takıma karşı çok cezbedici bir yöntem olsa da ortaları doğru yerlerden yapmadığınızda takımın hucümunu baltalayan bir hal alıyor bu şişirmeler. Wenger, Tottenham'ın bu yola başvuracağını bildiği için savunmayı neredeyse orta sahaya kurdu bu akşam. Göbeğe ara pas yeme riskini alarak, Bentley ve Keane'nin dip çizgiye inme şanslarını azaltmaktı planı. Clichy ve özellikle Sagna'nın muhteşem oyunları sayesinde bu plan çok iyi işledi diyebiliriz. Tottenham'ın dip çizgiye yaklaştığı tek bir pozisyon yoktu maçta ve Crouch'a atılan tüm toplar orta sahanın göbeğine yakın yerlerden geldi.

Tottenham'ın hucümunun işlemiyor olduğu gerçeği, Arsenal'in atacağı tek golle maçı kazanabileceğinin ve açılan Tottenham'a karşı daha fazla pozisyon bulabileceğinin göstergesiydi. Ancak Spurs'un gol yeyince bu kadar dağılacağını kimse tahmin etmiyordu sanırım. Yedikleri 2. golü Fabregas'ın muhteşemliğine mi yoksa yanyana dizilen 3 ön liberonun başarısına mı bağlayayım bilemedim. 3. gol zaten ondan da beter. Bu noktada farkı önleyen isim tabi ki Eduardo oldu ki kaçırdığı 2 pozisyon öyle böyle değildi. Eğer bu maç 0-0 bitseydi, Eduardo'yu ertesi gün Kuzey Londra'da çarmığa gererler miydi? İlk çiviyi çakan ben bile olurdum gibi.

Kaybedince hakeme kızıyorsun diyenler olur diye kazanınca da söyleyeyim. İlk 8 dakika içinde David Bentley'in çok bariz 2 sarı kart görmesi gerekiyordu. Hele ki, kasten topu elle kestiği pozisyonu es geçen hakemi burdan kutlamak istiyorum. 2. yarı Gallas'ın da elle oynadığı bir pozisyon var. Ona da kart göstermeyip tutarlı 2 hata yapmış oldu Clattenburg. Bu sene Premier Lig hakemleri evlere şenlik. Sonumuz hayra çıksın.

Hafta için "Biz artık Arsenal'in önüne geçtik" diyen Keane'de gerçek dünyaya dönüş biletini kesilmesi dışında, son yıllarda izlediğim en düşük tansiyonlu derbide Tottenham'ın 16 yıllık deplasman galibiyeti hasretine 1 yıl daha eklenmiş oldu. 2. yarı White Hart Lane'de kadrolar tam olursa daha güzel bir maç izleyeceğimiz kesin.

3. Ayında Kendi Evine Çıkan Blog

Blog'umuza artık http://www.manilovefootball.com/ adresinden de ulaşabilirsiniz. Ev sahibimiz yine google, sadece adresimiz değişti. Blog'umuzu takip ederek ve tanıtarak 3. ayımızı da devirmemize destek olan herkese teşekkürler.

Gerçi böyle de ilişkinin her ayını kutlayan yeni sevgili gibi olduk, ama hayırlısı bakalım.

10 Senelik Hasret

Galatasaray'ın 10 senelik Kadıköy zaferi hasretine benzer bir özlemi Tottenham yaşıyor. Arsenal'e karşı en son lig maçını 1999'da, Arsenal'in sahasında en son lig maçını ise 1993'de kazanmış durumdalar. Bugünkü randevu, Tottenham'ın da zirve yarışında olmasından dolayı, aynı bu seneki Manchester derbisi gibi, belki son yıllardaki en çekişmeli derbi olacak. Burada oturup uzun uzun taktik analiz yapılır ancak söz konusu bir derbi maç olunca, tüm bu konuştuklarımız daha maçın başlamasıyla büyük ihtimal çöpe gidecektir. O yüzden uzun yazıyı maç sonrasına bırakmak istiyorum. Yine de bu sezon evindeki tüm maçlarını kazanan Arsenal'in, Defoe, Modric, Lennon üçlüsünden yoksun Tottenham karşısında favori olduğunu söyleyebiliriz. Arsenal'in kazanması halinde bu Arsene Wenger'in kulüp başında aldığı 1000. puan olacak.

Arsenal
Almunia, Sagna, Gallas, Vermaelen, Clichy, Song, Fabregas, Diaby, Eboue, Arshavin, Van Persie

Yedek Mannone, Gibbs, Silvestre, Ramsey, Nasri, Eduardo, Sanderos

Cezalı Yok

Sakat Rosicky, Vela, Wilshere, Walcott, Denílson, Djourou

Tottenham
Gomes, Assou Ekotto, Bassong, King, Corluka, Huddlestone, Palacios, Jenas, Keane, Bentley, Crouch

Yedek Cudicini, Woodgate, Bale, Hutton, Dawson, Kranjcar, Pavlyuchenko

Şüpheli King

Cezalı Defoe

Sakat Giovani, Lennon, Modric

29 Ekim 2009 Perşembe

Gelsin Biralar

Birasına maça iki teknik adam sözleşmişcesine benzer kadrolarla çıktı. 1 as + 4 tecrübeli yedek + 5 genç + yedek kaleci formulü sahadaydı dün her iki takımda da. Arsenal'in Sanderos, Silvestre, Nasri, Bendtner ve Eduardo'suna karşılık Liverpool'un Skrtel, Kyrgiakos, Babel, Kuyt ve Voronin'inin denk bir kadro olduğunu düşünürsek iki takım arasındaki farkı yaratan sahadaki gençlerdi diyebiliriz.

Arsenal'in gençlerinden ne kadar bahsetsek az. Kafalarına kese kağıdı geçirip sahaya sürsek, oynadıkları futboldan, as takımdaki eşleniklerinin sahada olduğunu zannedebilirsiniz. Mesela dünkü Ramsey, içine Fabregas kaçmış bir performans gösterdi. Yada Merida maskesiyle oynayan bir Arshavin var gibiydi sahada. Kişisel performanslardan da etkileyici olan gençlerden kurulu orta sahanın, A takımın futbol mantalitesini aynen uygulama başarısıydı bence. Bu da Wenger'in oyun planının kulüp içerisindeki her kademede aynı olduğunun bir göstergesi. Bu sayede genç takımdan gelen oyuncular A takıma rahat uyum sağlıyorlar ve ya böyle karma takımla oynanan maçlarda sırıtmıyorlar.

Wenger, dün akşam gençlere öyle güvendi ki yanına tek 1 tecrübeli adam oturtma gereği bile duymadı. Arsenal'in tüm yedekleri genç oyunculardan oluşuyordu. Buna karşılık Benitez, Benayoun, Aquilani, Reina ve Dossena gibi isimleri her ihtimale karşı yanına almıştı ki Benayoun ve Aquilani'yi de maçın sonunda kullandı.

Aquilani demişken; İtalyan'ın dün kısa sürede seyirciyi etkilemeyi başardığını söyleyebiliriz. Klasik italyan 'direct' oyununun bir kaç güzel örneğini sergiledi. Sağlıklı kalırsa Liverpool adına iyi işler yapacak gibi. Bu arada, Aquilani 7 ay sonra ilk resmi maçına çıktı ki son resmi maçı, Roma formasıyla yine Arsenal'e karşıydı.

Son olarak Arsenal'in 2. golünü de koymak istedim buraya. Gençlerden kurulu orta sahanın nasıl da A takımın benzeri bir paslaşmayı sahaya koyduğunu göstermesi açısından güzel bir video.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Birasına Maç

Bizim gazozuna maç dediğimiz kupa maçlarının sponsoru Carling olunca 'birasına' demek gerekiyor. İngiltere'deki en gereksiz şampiyona olan Carling Kupası'nda bu akşam Emirates'te Arsenal'in bebeleri, Liverpool'unkileri ağırlayacak. Her iki takımın da gençlerle çıkması durumunda kimin ağır basacağı açık. Netekim bu kupadaki son Arsenal - Liverpool maçını, Gunners, Anfield'te 6-3 kazanmıştı. Arsene Wenger'in bu sezon bira kupası da olsa müzeye bir gümüş koyma amacında olduğunu düşünürsek Arsenal maçı biraz daha ciddiye alabilir. Kimse sallamasa da sadece yukarıdaki adamı izlemek için bile izlenir.

Small Shoes to Fill



Gordon Strachan, yukardaki videodan da görüldüğü üzere yaran bir adamdır. Mikrofunu gördü mü kırıp geçirir. Bu yönüyle, Ada futbolunun en sevilen teknik adamlardan da biridir. Komik olduğu kadar başarılı bir teknik adam olan Strachan, Southampton gibi mütevazi bir kulübü kupa finaline ve UEFA kupasına taşımayı başarırken, Celtic ile 3 kere üstüste şampiyon olup 2 kez de Şampiyonlar Ligi son 16'sına kalmayı başarmıştır.

Hafta sonunda kovulan Gareth Southgate'in yerine Middlesbrough'nun başına gelmiş olması, kendisini tekrar saha kenarında görmek açısından çok güzel oldu. Üstüne üstlük 3 senedir acı çeken Boro taraftarı sonunda kulübede bir teknik adam görme imkanına kavuştu. Devraldığı enkazı çok kısa sürede iyi futbol oynayan bir takıma dönüştüreceğine hiç şüphem yok. Gavur deyişiyle doldurması gereken ayakkabılar oldukça küçük diyebiliriz.

- Yenilgiye hiç tahammülün yok, değil mi Gordon?
- Aptalca sorulara da hiç tahammülüm yok.

Siz Çok Güçlü Oldunuz

Mali kriz içerisindeki Valencia'nın sportif direktörü Fernando Gomes, dün gece İspanyol televizyonunda "Geçen yaz Villa ve Silva'yı satmamayı başardık ancak şu an tekliflere 'Hayır' diyemeyecek bir noktaya gelmiş olabiliriz" açıklamasını yaptı. Bunun üzerine, İngiliz medyası da bu ikilinin Ocak'ta Man Utd forması giyme olasılığının yüksek olduunu yazdı.

Ferguson, geçen yaz Ronaldo'dan gelen 80 milyon pounda neredeyse hiç dokunmayarak herkesi şaşırtmıştı. Bu konuda benim teorim, Madrid ve City'nin karıştırdığı transfer piyasasında, İskoç'un kazık yememe istediğiydi. Ancak bugün, Silva ve Villa satılacaksa, bu ikilinin toplamda 60-70 milyon sterlinlik bonservisini en rahat karşılayabilecek kulüp Man Utd gibi gözüküyor. Zaten Silva ile uzun süredir ilgileniyorlar ve bu sene Berbatov'un halini görünce Villa'yı da liste başına yazmış durumdalar.

Avrupa'daki tüm kulüplerin hayallerini süsleyen bu ikiliyi Fergie'nin kapması, Premier Lig'deki 19 kulüp için pek de hayra alamet olmaz. United'a "Siz çok güçlü oldunuz, Silva kenarda otursun" demek zorunda kalabilirler. Gönül isterki Wenger de elini cebine atsın bu ikiliden birini kapsın.

27 Ekim 2009 Salı

Siyasi ama Samimi!?

Tottenham menejeri Harry Redknapp Arsenal'i izlemekten keyif aldığını belirtmiş.


Samimi ya da siyasi bir söylem, ama aynı sözlei Daum'un ya da Rijkaard'ın söylediğini düşünün ve klavye ishalcilerinin yazacaklarını, futbol izlemekten başka amaçlar için futbolu takip eden insanların ne yapacağını bir hayal edin. Tabi bunu yaparken hakemin kafasını yaralayacak kadar kendinden geçmiş insanların yaşadığı bir ülkede olduğunuzu da unutmayın...

60 Wenger Vecizesi

Wenger'in 60. doğumgünü şerefine, F365'ten Pete Gill muhteşem bir "Wenger'den inciler" derlemesi yapmış. Paylaşmadan edemedim.

1)
[Upon being asked what he does with his spare time] "I watch football."

2) "I tried to watch the Tottenham match on television in my hotel yesterday, but I fell asleep."

3) "When I first came to Arsenal, I realised the back four were all university graduates in the art of defending. As for Tony Adams, I consider him to be a doctor of defence. He is simply outstanding."

4) [On the qualities of Dennis Bergkamp] "Intelligence and class. Class is of course, most of the time linked to what you can do with the ball, but the intelligence makes you use the technique in an efficient way. It's like somebody who has a big vocabulary but he doesn't say intelligent words, and somebody who has a big vocabulary but he can talk intelligently, and that's what Dennis is all about. What he does, there's always a head and always a brain. And his technique allows him to do what he sees, and what he decides to do."

5) [After the Arsenal fans booed a 1-1 draw with Middlesbrough in November 1998] "If you eat caviar every day it's difficult to return to sausages."

6) "A company works best when everybody does the job he is paid to do."

7) "Sometimes now, when I watch continental games on television, I'm a bit bored. I'm thinking: 'Where is the intensity?'"

8) [In 2003] "It's not impossible. I know it will be difficult for us to go through the season unbeaten. But if we keep the right attitude it's possible we can do it."

9) [On Jose Mourinho after the then Chelsea boss accused him of being a voyeur] "He's out of order, disconnected with reality and disrespectful. When you give success to stupid people, it makes them more stupid sometimes and not more intelligent."

10) "A football team is like a beautiful woman. When you do not tell her, she forgets she is beautiful."

11) [In response to Sepp Blatter's accusation that big clubs were guilty of 'child slavery] "If you have a child who is a good musician, what is your first reaction? It is to put them into a good music school, not in an average one. So why should that not happen in football?"

12) [After the departure of Sol Campbell to Portsmouth] "It is a big surprise to me because he cancelled his contract to go abroad. Have you sold Portsmouth to a foreign country?"

13) "I believe the target of anything in life should be to do it so well that it becomes an art. When you read some books they are fantastic, the writer touches something in you that you know you would not have brought out of yourself. He makes you discover something interesting in your life. If you are living like an animal, what is the point of living? What makes daily life interesting is that we try to transform it to something that is close to art. And football is like that. When I watch Barcelona, it is art."

14) "When you represent a club it's about values and qualities, not about passports."

15) "If I go into a season and I say, 'For fu*k's sake, if we don't win anything, they will all leave,' I have already lost. The problem of the media is always to imagine the worst. The problem of the manager is always to imagine the best."

16) [After the success of the Great Britain team at the Olympics] "I didn't know the English were good at swimming. I have been in this country for 12 years and I haven't seen a swimming pool."

17) "The biggest things in life have been achieved by people who, at the start, we would have judged crazy. And yet if they had not had these crazy ideas the world would have been more stupid."

18) "There is no better psychological education than growing up in a pub when you are five or six because you meet all different people and hear how cruel they can be. You hear the way they talk to each other like saying 'You're a liar.' And from an early age you get a practical psychological education into the minds of people."

19) "I started at 33 as a manager and sometimes I felt I wouldn't survive. Physically I was sick."

20) "Politically, I am for efficiency. Economically first. Until the 1980s the world was divided into two, people were either communist or capitalist. The communist model does not work economically, we all realised that, but the capitalist model in the modern world also looks to be unsustainable. You cannot ignore individual interests, but I believe the world evolves slowly. The last 30 years have brought a minimum amount of money for everybody in the west, the next step, politically, would be a maximum amount of money earned by everybody."

21) "As long as no-one scored, it was always going to be close."

22) "If I asked you who was the best team in the world you would say Brazil. And do they play good football? Yes. Which club won everything last year? Barcelona. Good football. I am not against being pragmatic, because it is pragmatic to make a good pass, not a bad one. If I have the ball, what do I do with it? Could anybody argue that a bad solution like just kicking it away is pragmatic just because, sometimes, it works by accident?"

23) [In response to Sir Alex Ferguson's claim that he possessed the best team in the league despite Arsenal winning the title in 2002] "Everyone thinks they have the prettiest wife at home."

24) "Ferguson should calm down. Maybe it would have been better if he had put us against a wall and shot us."

25) "He [Ferguson] doesn't interest me and doesn't matter to me at all. I will never answer to any provocation from him any more."

26) [To journalists regarding Ferguson] "What I don't understand is that he does what he wants and you are all at his feet."

27) "Ferguson's out of order. He has lost all sense of reality. He is going out looking for a confrontation, then asking the person he is confronting to apologise. He's pushed the cork in a bit far this time."

28) [Upon being asked if he had received the apology that Sir Alex had announced he had sent to Wenger] "No. Perhaps he sent it by horse."

29) "I'm ready to take the blame for all the problems of English football if that is what he wants."

30) [After Jose Royes announced he wanted to leave Arsenal] "It's like you wanting to marry Miss World and she doesn't want you. I can try to help you but if she does not want to marry you what can I do?"

31) "Despite the global warming, England is still not warm enough for him."

32) "Gerard Houllier's thoughts on the matter [international football] echo mine. He thinks that what the national coaches are doing is like taking the car from his garage without even asking permission. They will then use the car for ten days and abandon it in a field without any petrol left in the tank. We then have to recover it, but it is broken down. Then a month later they will come to take your car again, and for good measure you're expected to be nice about it."

33) "Gerard is an open-minded and passionate man. I am the opposite: stubborn and stupid. But sometimes stupid behaviour makes you win."

34) "I do not think about the national team too much because footballistically it is not of too much interest."

35) [On losing the lead of the league in November 2004] "It's like a child who is used to having ice cream whenever he wants. When it doesn't come when he asks he tends to get confused and nervous."

36) "Any man who concentrates his energies totally on one passion is, by definition, someone who hurts the people close to him."

37) "We were considering him [Ruud van Nistelrooy] and Francis Jeffers and, in the end, we went for Jeffers."

38) "Maybe people will be surprised that I have signed an Englishman but I looked at his quality and not his passport. Francis is a 'fox in the box'."

39) [On Ruud van Nistelrooy in 2003] "He can only cheat."

40) "I think in England you eat too much sugar and meat and not enough vegetables."

41) "I lived for two years in Japan and it was the best diet I ever had. The whole way of life there is linked to health. Their diet is basically boiled vegetables, fish and rice. No fat, no sugar. You notice when you live there that there are no fat people."

42) "One of the things I discovered in Japan was from watching sumo wrestling. At the end you can never tell who has won the fight, and who has lost, because they do not show their emotion because it could embarrass the loser. It is unbelievable. That is why I try to teach my team politeness. It is only here in England that everybody pokes their tongue out when they win."

43) "What's really dreadful is the diet in Britain. The whole day you drink tea with milk and coffee with milk and cakes. If you had a fantasy world of what you shouldn't eat in sport, it's what you eat here."

44) "If you do not believe you can do it then you have no chance at all."

45) [On Arsenal's recruitment policy] "If I give you a good wine, you will see how it tastes and after you ask where it comes from."

46) "I don't kick dressing room doors or the cat or even football journalists."

47) "At some clubs success is accidental. At Arsenal it is compulsory."

48) "Nobody has enough talent to live on talent alone. Even when you have talent, a life without work goes nowhere."

49) "You have to be a masochist to be an international manager."

50) "For me, when you change more than three players in a team, you always take a technical risk because you change the deep structure of the team and the deep balance of the team, mentally and technically."

51) "We do not buy superstars. We make them."

52) "The real revelation of a player's character is not in his social life but in how he plays. In my social life I can hide my real personality."

53) [After Martin Taylor snapped Eduardo's leg in half] "The guy should never ever play football again."

54) [On how long Tomas Rosicky would be ruled out for at the start of his 18-month recuperation] "Days not weeks."

55) "I am in a job where you always look in front of you. Unfortunately, the older you get, the less distance there is in front of you."

56) "We try to go a different way that, for me, is respectable. Briefly, these are the basics. I thought: "We are building a stadium, so I will get young players in early so I do not find myself exposed on the transfer market without the money to compete with the others. I build a team, and we compensate by creating a style of play, by creating a culture at the club because the boy comes in at 16 or 17 and when they go out they have a supplement of soul, of love for the club, because they have been educated together. The people you meet at college from 16 to 20, often those are the relationships in life that keep going. That, I think, will give us strength that other clubs will not have."

57) "What motivates me is an ideal of thinking about how football should be. And to try to get near this way of playing. And to try to improve all aspects of my personality that can help me get near this ideal way of playing football."

58) [On Emmanuel Adebayor's stamp on Robin van Persie] "I watched it when I got home and it looked very bad. You ask 100 people, 99 will say it's very bad and the hundredth will be Mark Hughes."

59) "I did not see the incident."

60) "I do not like to make a fuss, it'll just be another day. I want to stay 59."

Klavye İshali v2.0

Milliyet'in yazarsız, kaynaksız, sahipsiz, bel altına attığı sallama haberlere yer verdiğimiz Klavye İshali köşesinin yeni üyesiyle karşınızdayız.

Bu haberin, daha öncekiyle ortak bir noktası var. O da "Tartışılıyor" kalıbı. Bu kalıbın türkçe karşılığı "Sallıyoruz!". Maksatlı, yıpratıcı haber müsveddesi yayımlayacağız; yüklem bulamıyoruz başka.

Bu arada haber doğru bile olsa, Elano'nun, Brezilyalı arkadaşlarıyla sohbet etmesinden daha normal bir şey var mı bilemiyorum. Ne yapsın adam ağlasın mı? Arda ağlıyor diye kahraman mı oldu? Takımı şahsi psikopatlığı uğruna sattığı maçtan sonra Arda ağlasa ne olur?

Faturayı Rio Ödesin

Man Utd geçen sene 11 maç gol yemeyerek rekor kırarken defansın göbeğinde oynayan isim Rio Ferdinand'tan başkası değildi. Bu sezon önce Bellamy, sonra Torres kendisini yaya bırakınca birden tecrübeli defans oyuncusu tartışılmaya başladı.

Peki 9 ay önceki Ferdinand, Torres ve Bellamy gibi adamları birebirde geride bırakacak kadar hızlı mıydı? 9 ayda mı kaybetti bu hızını bu adam?

Man Utd camiası, takımlarının geçen seneki takımdan çok daha zayıf olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor. Bunun yerine, takım savunmasındaki aksayışın faturasını, Premier Lig'in en hızlı forvetleriyle birebir kalıp zorlanan Rio'ya kesmek daha kolay geliyor.

Peki, diyelim ki Rio Ferdinand'ı çektik yedeğe. Kenarda kim var? Johnny Evans. Kötü bir oyuncu olmamasına rağmen genç Kuzey İrlandalının Man Utd savunmasına hazır olduğunu düşünmüyorum ben. Burada yine Ferguson'un yazı transfer yapmadan geçirmesi sorun olarak çıkıyor karşımıza. Özellikle savunma anlamında kulübe derinliği tamamen kaybolmuş durumda.

Eğer Man Utd, bir kaç maçta daha tökezlerse, Fergie'nin transfer pazarına hızlı girmesi beklenebilir. Şu an, her 3 bölgede de transfere ihtiyaçları olduğu çok açık.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Neden?

Arsenal, Man Utd, City ve Tottenham'ın puan kaybettiği haftada, 2-0 öne geçtiği maçta puan kaybetti; Wenger maçtan sonra "Maçları bitirmeyi öğrenmemiz gerekir" dedi; West Ham'ın golleri bulduğu, frikik ve penaltının gerçekten de faul olup olmadığını sorguladı.

Benim ise maç başında kadroları gördüğüm andan itibaren kafamda tek bir soru vardı. Neden takımın 1. kalecisi kenarda otururken, 20 yaşındaki 3. kaleci, böyle önemli bir deplasmanda ilk 11 çıkar? Üstelik oynadığı son 2 maçta hiç güven vermemişken.

Bu tercihin, takımın başına iş açacağının sanırım herkes farkındaydı dün akşam. Durum 2-0 iken, Mannone, çok da iyi kullanılmamış bir frikiği, kele sahasına doğru tokatlayıp, rakibe asisti yapınca "tamam" dedim kendi kendime "Gitti 3 puan". Carlton Cole hariç pek de bir şey yapacakmış gibi durmayan West Ham'ı maçın en kritik anında ateşleyerek, bana göre, kaybedilen 2 puanın sorumlusu oldu İtalyan kaleci. Tabi, onu bu maçta, 1. kaleci kenarda otururken ilk 11'e koyan teknik direktörün, bunda daha fazla sorumluluğu olup olmadığı tartışılır...

Bakış Aşısı

Futbolsuz bir "clasico" daha geride kaldı. Şöyle, Galatasaray'ın ya da Fenerbahçe'nin yenilmesine rağmen doya doya bir futbol izlediğim son derbi maçının ne zaman olduğunu gerçekten unuttum. Hep aynı şeyi söylemeye gerek de yok. Fenerbahçe - Galatasaray derbilerinin havası bir ayrı, ama bu havanın kalitesi de maalesef bir o kadar kötü...

Maça gelirsek, öncelikle Rijkaard'ı mantalitesinden dolayı tebrik ediyorum ve artık şu maça böyle çıkmalı, bu Galatasaray böyle olmaz diyen yazarların kendilerine bir bakış aşısı yaptırma zamanının da geldiğini düşünüyorum.


Rijkaard bir Galatasaray yaratmaya çalışıyor, elindekilere göre bir takım yaratmaya çalışmıyor. Bu yüzden de ısrarını korumaya devam edecektir. Zaten sıkıntının artık futbolcuların yetersizliğinde olduğu apaçık ortada. Ki Rijkaard'ın da devre arasında istediği bir adet defansif orta saha, bir adet forvet ve birer adet defans ve kanat oyuncusu bunu destekler nitelikte. Özellikle de bugünkü Baros'un şanssız sakatlığından sonra bir forvet oyuncusu takviyesi şart hale geldi. Baros'un sakatlığı Galatasaray'ı çok şanssız bir hale getirdi. Nonda da Rijkaard'ın savunmayı ortadan delme sistemine uygun olmadığını bir kez daha gösterdi. Devamlı geride top alarak hücumları öldürdü ve ön üçlünün etkinliğini azalttı.

Maçın geneline bakmaya birebir oyuncular üzerinden gidersek, Elano'yu eleştirenlerin çok olacağını düşünüyorum, ama Elano ne kadar tam performansında olmasa da, onu asıl bitirenin arkasındaki 2 yetersiz oyuncu olduğunu düşünüyorum. Birçok kez dile getirdiğimiz gibi Mustafa Sarp ve Ayhan Akman, Elano'yu kesinlikle tamamlayamıyorlar. Bu da Elano'nun etkinliğini önemli ölçüde azaltıyor. Bu bölgede bir çözüm içinse artık devre arasını beklemekten başka çare yok gibi.

Maçtan önce bu blog'un iki yazarı olarak Arda'nın mental motivasyonun bu maç için ne kadar önemli olduğunu üstüne basa basa söyledik, ama Arda daha maç başlamadan, art niyetli bir provakasyona kendini kaptırdı ve maç içinde çok silik bir görüntü çizdi. Sahada böyle bir Arda varken Kewell değişikliği çok doğru bir hamleydi, hatta devre arasında bile oyuna alınabilirdi. Tam Kewell'la beraber Galatasaray oyun dengesini yakalarken, Keita tam bir amatörlükle sahneye çıktı. Keita bu maçta, sahada böyle bir hareket yapmasını beklediğim belki de son adamdı, ama Galatasaray'ın ipini çeken adam oldu. Sanırım üç maçlık bir ceza onu bekliyor.


Defans hattı ise çok isteksiz, yorgun ve motivasyonsuz bir görüntü çizdi. Özellikle Gökhan Zan sık sık pozisyonunu kaybederek Fenerbahçe'nin pozisyonlarına zemin hazırladı. Hakan Balta ve Servet'in iki bariz hatası da 2 gol getirdi. Bu noktada Leo Franco'ya da değinmek istiyorum. Bu maça kadar güven vererek oynayan Franco çok kritik, hatta biri amatörce, iki hata yaptı. Birinde kısa düşen topunu kaleye yollayan Alex'in güzel şutunu engelleyerek hatasını telafi etti. Penalti pozisyonunda ise hakem sadece elini havada gördüğü için penaltı çaldı. Bu seviyede bir kalecinin böyle bir pozisyonda elini yere koyması ve penaltı olmadığını hakeme göstermesi gerekliydi. Bence bu hareket maç için gerçekten çok kritik bir noktaydı. Burada Alex o golü her türlü atardı diyenler olabilir. Ama dikkat edilirse Alex zaten kendini penaltı pozisyonu için hazırlamış durumdaydı. Yani her halükarda kendini yere bırakacaktı. Sonuç olarak yanlış bir penaltı ile yenildik demek istemiyorum, ama penaltı olmayan bir pozisyonu hakeme gösteremeyen Franco'yu eleştiriyorum.

Maçın hakemine gelirsek, aslında orta hakem için söylenecek fazla bir şey yok. Maçı stressiz götürdü. Yan hakemler ise onun kadar istikrarlı değillerdi. İlk goldeki aktif ofsaytı yakalayamadılar. Guiza'nın 3-4 metre geride olduğu bir pozisyona ofsayt bayrağı kaldırdılar vs vs. Tek doğru kararları sanırım dışarıdan çevrilen top kararıydı. Onun dışında gerçekten çok yetersiz bir görüntü çizdiler. Torpilli devlet memurlarından bir farkları yoktu.

Fenerbahçe'de ise Emre Belözoğlu ve Lugano beni gerçekten şaşırttılar. Anlamsız itirazlara girmeden, ortamı germeye çalışmayarak maçı götürdüler. Hatta Emre Fenerbahçe'nin en olumlu ve takımı ayakta tutan oyuncusuydu diyebilirim. Lugano'nun da Servet'in yaptığı penaltı pozisyonunda itiraz bile etmemesi ilginçti. Sanırım orada biraz da empati kurdu Servet'le.

Fenerbahçe'de bireyden genele gidersek de, dağınık görüntülerini koruduklarını söyleyebilirim. Daum'un ilerisi için bu maçı baz almadan bazı şeyleri değiştirmesi gerektiği ortada. Yoksa, bugün önemli bir galibiyet almalarına rağmen, ileride ligin seyrini değiştirecek mağlubiyetler alabilirler. Özellikle de fikstürlerinde henüz oynamadıkları Trabzonspor ve Beşiktaş maçları varken.

Yazıyı yine Galatasarayla bitirmek istiyor, ve bu maçın Rijkaard'ın mantalitesi açısından normal bir mağlubiyet olduğunu ve artık yapılacak yorumların, yapılacak hamlelerin buna göre olması gerektiğini düşündüğümü söylüyorum. Herkese bir bakış aşısı şart, evet.

25 Ekim 2009 Pazar

Merseyside Klasiği

Beklendiği gibi Liverpool, bir büyük maçta daha iyi futbol oynayarak bence rahat bir galibiyet aldı. Takım savunmasının ve oyun disiplininin muhteşem bir örneğini sergilediler. Özellikle ortadaki Lucas, Mascherano, Aurelio üçlüsü 90 dakika boyunca pres yapıp alan daraltırken, 90+5'te kalkılan kontrada Lucas hala 70 metrelik deparı atacak gücü kendinde buluyordu. Liverpool açısından skorun kısır kalmasının nedeni ise hiç şüphesiz Gerrard'ın yokluğuydu. Benayoun ilk golün pasını vermesine rağmen tutuk bir oyun sergilemese daha fazla pozisyon bulabilirlerdi.

Beklenen başka bir olay da United'ın oynadığı etkisiz futbol tabi. Eğer sadece skorlara bakarak takımların form durumları hakkında fikir edinen biriyseniz Manunun 90 dakika boyunca pozisyona giremeyişi sizi şaşırtmış olabilir. Ancak burayı okuyanlara pek sürpriz olmamıştır sanırım bu. Sezon başından beri ısrarla kötü futbol oynadıklarını ve pozisyon üretmekte zorlandıklarını yazıyorum. İlk 2 ciddi sınavları Arsenal ve City maçlarında sıçrayan çekirgeler, 3. ciddi sınavda takıldı.

Liverpoolluların keyfine limon sıkmak istemem ama hakem Andre Marriner bir derbi maçı hakemine göre fazla müsamahalıydı. Mascherano ve Lucas, sertlik dozu yüksek olmayan ancak sürekli olan faulleriyle United orta sahasını adeta bezdirdi. Başka bir hakem olsa her iki oyuncu da ilk yarıyı tamamlayamayabilirdi. Hakemin müsamahası United için de sahadaydı tabi ki. Vidic, aynı sertliği Torres'e karşı bütün maç kullandı ve uzun süre kart görmedi. Gördüğü kırmızıyla üstüste 3. Liverpool maçında oyundan atılmış oldu bu arada.

Hakedenin kazandığı çok güzel bir maç oldu özetle. 4 büyüğün de şampiyonluk yarışının içerisinde olması açısından hayırlısı da oldu. Şimdi bir de Arsenal seyredip futbola doyacağım ki bizim derbiyi izlerken futbol izleme ihtiyacım olmasın.

Koparmasınlar

Owen, ezeli rakibin formasıyla Anfield'e dönüyor ve Newcastle formasıyla yaptığı ziyaretlerdeki gibi hoş karşılanmayacağı aşikar. Hafta içinde "Gol atarsam sevincimi yaşarım" gibisinden bir açıklama yaptı. Sen her ihtimale karşı Kop'un önüne gidip sevinme diyorum burdan kendisine.

18 vs 18

Bu hafta, ben dahil olmak üzere, Benitez'i eleştirmeyen kalmadı. Basitçe kapıyı gösterenden, anlamaya çalışanına kadar geniş bir yelpazeye yayıldı bu eleştiriler. Liverpool taraftarı da üst üste alınan 4 yenilginin hesabını kime soracağını şaşırmış durumda. Çoğunluk, Benitez'in bütçesini kısan Gillette-Hicks ortaklığına kızgın ve bugün Anfield'te yönetim aleyhinde protestolar bekleniyor. Bir grup Pool taraftarı Benitez'in artık miyadını doldurduğu görüşünde. Diğer bir grup ise takımdaki Mascherano, Lucas gibi adamlara kesmiş durumda faturayı. Benim görüşüm ise d) hepsi şeklinde.

Daha önce Liverpool'un sorunlarından bahsettiğim için tekrar bunları tartışmayacağım. Bunun yerine bugünkü maça odaklanmak istiyorum. Geçen sene, belki bu kadar baskı altında olmasa da, benzer şartlarda oynanan bir Man Utd - Liverpool maçı izledik. Şampiyonluk yarışından koptu kopacak denilen Liverpool çıkıp Old Trafford'ta Manu'yu 4'ledi ve son ana kadar bu yarışın içerisinde kalmayı başardı. Bu sezonki tablo biraz daha karamsar gözüküyor Liverpool açısından. Üstüste kaybedilen 4 maç, Kırmızıları, hem lig hem de Avrupa'da zor duruma sokmuş durumda. Üstelik bugünkü maçı takip eden Arsenal (lig kupası), Fulham (deplasman) ve Lyon (deplasman) maçlarının da hiç birisi kolay olmayacak. Benitez'in dertlerine ek olarak son 2 maçta oynayamayan Gerrard/Torres ikilisi bugün yine şüpheli. Torres'in oynaması daha muhtemelken, Gerrard'ın kulübede oturması büyük bir ihtimal olarak gözüküyor. Gerrard'ın yokluğunda bu sezonun formsuz ismi Mascherano ve public enemy no:1 Lucas'a çok iş düşeceği aşikar. Baskı altında nasıl performans verecekleri Pool'un alacağı sonucu direk etkileyecek. Öte yandan Torres'in dönüşü büyük bir moral olacak takım için. Gol atamayan forvet Kuyt ile N'Gog'u yanyana oynarken görünce bizim Baroş ve Nonda'yı öpüp başıma koyasım geliyor. El Nino, Vidic'e son maçtaki kötü anıları hatırlatarak bile United savunmasını sallayabilir.

Man Utd cephesinde ise sakat olan 'Deniz Topu', Merseyside'a getirilmedi. Onun dışında Fletcher ve Park Ji-Sung da sakat, anti-Liverpool Rooney ise büyük ihtimal maça yetişecek. Ben Man Utd bu sezon iyi değil dedikçe hem United maç kazanmaya devam ediyor hem de taraftarları bana kızıyor ancak sene başından beri rakibe oyunlarını kabul ettirerek rahat rahat kazandıkları bir maç hatırlamıyorum. Nispeten kolay geçmesi beklenen kendi sahalarındaki Bolton, Wolves ve Sunderland gibi maçlarda bile ecel terleri döktüler. Bir şekilde bu maçları kazanıp liderliğe kadar yükselmiş olsalar da, Benitez'in büyük maçlarda başka oynayan Liverpool'una karşı nasıl oynayacakları benim için bir merak konusu. Henüz defans ve Rooney dışında ideal bir dizilişleri olmaması en büyük dezavantajları. Fletcher, Carrick, Nani, Valencia, Park, Anderson, Scholes ve Giggs'ten 4 veya 5 tanesi neredeyse her maç farklı bir dizilişle sahaya sürülüyor Ferguson tarafından. Tüm bu oyunculardan en istikrarlısının 35'lik Giggs olması ise ayrıca düşündürücü. Rooney, tek forvet oynamak istemese de henüz partneri Berbatov ile bir şey üretmeyi başarabilmiş değil. Bugün sakatlık dönüşü, en sevmediği takıma karşı performansı United için belirleyici olacak.

Her iki takım, bugün ideal onbirleri ile sahada olsa hiç düşünmeden Liverpool'a yatırırdım evi barkı. Ancak sakatlıklar ve içerisine bulundukları stres hali Liverpool'un belini biraz bükmüş durumda. Bugün kaybetmeleri halinde, 56 yıl sonra ilk kez 5 maç üstüste kaybetmiş olacaklar ki bunu en son başardıkları 1953 yılında küme düşmüşlerdi. Ayrıca Utd'ın 10 puan gerisine düşmüş bir Benitez'in elinde ne kadar kredi kalır o da soru işareti. United ise diğer 3 büyük takıma karşı deplasmanda oynadığı maçlarda Aralık 2007'den beri galibiyete hasret. Bugün de, normal şartlar altında, Anfield'ten galibiyetle çıkmalarına pek olasılık vermiyorum. (Söylemek istemiyordum ama duramıycam galiba. Normal şartlar diyorum çünkü bu sene oynadıkları 2 büyük maçtan da hakem yardımıyla 3 puan aldılar.) Klasik bir beraberlik maçı gibi duran karşılaşmanın sonucunu, kazanmak zorunda olan tarafın istek ve performansı belirleyecek gibi.

Liverpool Reina, Johnson, Skrtel (Agger), Carragher, Aurelio (Insua), Mascherano, Lucas, Riera, Benayoun, Kuyt, Torres

Şüpheli Gerrard, Riera

Sakat Aquilani, Dossena, Kelly, Kyrgiakos

Man Utd Van Der Sar, O'Shea, Vidic, Ferdinand, Evra, Carrick, Anderson, Valencia, Giggs, Berbatov (Nani), Rooney

Şüpheli Rooney

Sakat Fletcher, Park

Hakem Andre Marriner

Şifreler ve Çözümleri

Bir önceki yazıda bigboned güzel noktalara değinmiş. Maçtan önce de beraber tartıştığımız bazı konular vardı. Bunlardan biri de Arda'nın psikolojik olarak maça hazır olup olamayacağı ve hazır olamazsa oynanacak futbola nasıl bir zarar vereceğiydi.

Ben açıkçası Arda'nın bu maçta yedek başlamasından yanayım, her ne kadar sezon başı bir olgunlaşma dönemine girdiğini ve kendsini kafa olarak geliştirdiğini söylesek de, Fenerbahçe maçlarında "Galatasaray'lı oyuncuların kötü oynadıkça kontrolü kaybetme hastalığna" yakalanabilir. Son haftalarda formsuz olan bir Arda da bu hastalığın sinyallerini vermekte. Bazıları Fenerbahçe maçının onu aşırı motive edebileceğini söyleyebilir, ki bu daha da büyük bir sorun yaratabilir. Hoş yarınki maçta olumsuz motivasyon sergileyebilecek tek oyuncu Arda'ymış gibi bir ortam da yaratmak istemem, ne yazık ki ona eşlik edebilecek Ayhan, Mustafa Sarp, Sabri vb. gibi diğer oyuncularda olacaktır.

Siyasi söylemden çıkarsak, aşırı motivasyon dediğimiz şey amiyane tabiriyle gaza gelmektir. Ve bu gaza gelmenin sonuçlarını da son 10 seneki Fenerbahçe - Galatasaray maçlarında gördük. Yalnız bu sonuçları yaratan öğelerden biri yarın Fenerbahçe'de olacak; Emre Belözoğlu. Bunu Galatasaray açısından bir fırsat olarak değerlendirmek, kendi görüşlerimle hatta görüşlerimizle çelişebilir, ama sahada psikolojik de bir oyun oynanacaksa bunun başlangıç noktası Emre olacaktır. Sonuçta, umarım yarın her şeyden önce futbol oynanır ve sonuçtan çok oynanan futbol konuşulur. Şu dediğime geçmiş yıllar ben bile inanmazdım ama Rijkaard bu tip şeylere inanmamı sağlıyor. Neyse yarın göreceğiz artık ne olup ne biteceğini. Tabi, bu arada maçın sonucunu sinsice bekleyen medyaya da hazırlıklı olmak lazım, bakalım ne gibi şeylerle bir suçlu yaratmaya çalışacaklar.

Son olarak, bigboned'un yazısına şu fotoğrafla ek yapmak istiyorum;

1993-2000 arası farklı bir Fatih Terim, 2000 sonrası farklı bir Fatih Terim. Gelişerek değiştim klişesini değişerek geriledime çeviren adam...

Daha önce de söylemiştim, herkese de sormak isterim, Fatih Terim''in ilk Milli Takım ve Galatasaray yıllarındaki, şimdiye göre olan farkını yaratan neydi diye. Bu başlı başlına bir yazı konusu gerçi, ama her şeyi siyasete ve görüşlere bağladığımızı düşünen arkadaşların biraz da futbol dışındaki kişisel ilişkilere, yıllardır Galatasaray'da ve Türk futbolunda oluşan gruplaşmalara bakmalarını tavsiye ediyorum. Maalesef Türkiye'de birçok şey düşündüğümüz gibi yürümüyor ve birçok insan dışarıdan göründükleri gibi değiller...

24 Ekim 2009 Cumartesi

Fatih Terim Kaybeder

Derbinin sonucunun ne olacağı bu ara en hararetli tartışma konusu doğal olarak. Her zamanki gibi "Galatasaray'ın ilerisi iyi, Fener'in gerisi" tadından öteye gidemiyor bu tartışmalar. Oturup burda maç için teknik bir analiz yapmak istemiyorum çünkü buna gerek yok. Şöyle açıklamaya çalışayım:

Fenerbahçe'nin son yıllarda, derbi maçlarında Galatasaray'a karşı üstünlüğünün sebebi hakkında bir çok görüş var ama hiç birisi konuyu tam olarak açıklayamıyor bence. Benim bu konudaki teorim, sahada oynanan futbolla alakalı değil. Son 10 yılda Fenerbahçe, Galatasaray'ın form durumu ne olursa olsun, derbi maçlarından istediği sonucu alan takım görünümünde. Yenildiği maçlarda bile başabaş bir oyun oynadığını ve Galatasaray'a pek ezilmediğini görüyoruz. Öyleyse bu trendin sebebini Galatasaray'ın oynadığı futbolda aramak yersiz. Galatasaray, UEFA kupasını aldığı sene bile Fenerbahçe'ye kaybettiyse burada başka bir sebep var demektir.

Bence bu sebep gayet aşikar. Galatasaray'ın kaburgasını oluşturan oyuncular çoğunlukla Türk iken, Fenerbahçe son 10 yıldır hep yabancı futbolculardan kurulu bir iskeletle sahada. Galatasaray'ın bu Türkleri ne zaman derbi olsa, baskı altında ezilip kalıyorlar. Buna karşılık Fenerbahçe'nin yabancıları ise gerek derbinin önemini tam kavrayamadıklarından, gerekse daha profesyonel olduklarından sahada ayakta kalan isimler oluyorlar.

Stres altında ezilen Galatasaraylı oyuncular, derbilerde futbol oynamaktansa, olay çıkarmaya meyilli taraf oluyorlar. Tabi bunu sadece Türk oldukları için yapmıyorlar. Türk ırkının genlerinde, derbilerde oynayamama DNA'sı olduğunu falan zannetmiyorum. Bu oyuncuların ortak özelliği, hepsinin bizim devrik imparatorun elinden geçmiş olması. Evet, üzülerek söylüyorum ama Galatasaray'ın son 10 senede yetiştirdiği bütün Türk futbolcular Fatih Terim'in zihniyetini az veya çok kapmış durumdalar. Bu zihniyet, kırmızı kart gördüğü için oyuncusuna saha kenarında el kaldıracak kadar şuğursuz bir zihniyet. Dolayısıyla bu mantaliteden biraz tadan her adam, rakibe, hakeme, taraftara diklenmeyi marifet sanıyor. Taraftarına yaranmanın yolunu rakibini yenmekten çok, rakipten bir oyuncuya kafa atmakta arıyor. Özellikle Fenerbahçe maçlarına ekstra pompalanarak salınan bu adamlar, daha 1. dakikadan itibaren, hakemle, rakiple, tribünlerle ve hatta birbirleriyle oynamaya başlıyorlar. Akıllarına gelmeyen tek şey meşin yuvarlakla oynamak tabi ki. Bu anlayış yüzünden, 6 tane gol de yediler, 4 kırmızı kart gördükleri de oldu.

Bu noktada Fenerbahçe'nin avantajı, hem kritik oyuncularının yabancılardan oluşması, hem de Fatih Terim gibi bir zararlının kapılarından içeri girmemiş olması. Öyle ki, "Yarınki maçta Fenerbahçe adına kim olay çıkarır?" diye bir anket yapsak, eminim ki Emre Belözoğlu ismi uzak ara 1. gelecektir. Peki bu ismi Fatih Terim'in 1. numaralı askeri olması tesadüf mü? Pek sanmıyorum. Fenerbahçe'nin kapısından içeri girmiş 'Fatih Terim zihniyeti' Emre Belözoğlu'ndan ibaret. Belki bir de Lugano var saatli bomba olarak Fener'in elinde ama Lugano şahsen olay çıkaran bir arkadaşımız değil. Genelde Galatasaray'ın patlamaya hazır bombalarının pimini çeken adam oluyor o. Yani olay çıkartmaktansa, çıkarttırmayı seviyor.

Yarınki maçın sonucunun ne olacağını bu hastalıklı zihniyetin Galatasaray takımında varlığını ne ölçüde sürdürdüğü belirleyecek. 2. dakikada hakeme ya da rakibe bağıran çağıran bir Sabri görürseniz hemen gidip Fenerbahçe'ye canlı bahis oynayın. Beni umutsuzluğa sürükleyen Galatasaray'ın kaptanı ve en iyi oyuncusunun, geçen hafta Fatih Terim'i ilah ilan eden bir arkadaşımız olması. Zaten son Fenerbahçe maçının da kahramanıydı kendisi. Yarın da sahaya "Polat Alemdar" kimliğiyle çıkarsa, Galatasaray bir 6 daha yer rahatlar. Yok Galatasaray takım olarak kafasını önüne eğer, sadece ve sadece oynadığı futbola konsantre olursa o zaman her şey olur. Yani sahaya Fatih Terim çıkarsa Galatasaray kaybeder, Frank Rijkaard çıkarsa güzel maç olur.

23 Ekim 2009 Cuma

Waiting For Godot

Alberto Aquilani, Liverpool formasıyla ilk maçına dün akşam çıktı ve Sunderland'e karşı oynanan rezerv maçında 15 dakika sahada kaldı. 20 milyon poundluk İtalyan'ın sakat geçirdiği 3 ay, kendisinden beklentiyi öylesine arttırdı ki, adamın oynayacağı varsa da baskıdan oynayamayacak şimdi. Neredeyse, bütün Merseyside'ın gözü zavallı Aquilani'nin üzerinde. Ben, sağlıklı kaldığı takdirde Xabi Alonso'dan daha yararlı olacağına inanıyorum gerçi. Sağlık demişken; Aquilani'nin Roma'daki 7 yılda çıktığı maç sayısı 102. Aynı sürede Gerrard, Liverpool için 335 maça çıkmış.

Gerçek Mi Bu?

- Olm harbi Gerrard mı şimdi bu? Vayanasını be!

Ayıboğan

Dünkü maç tarihimizdeki en eğlenceli maç değildi belki ama ESPN'den izleyince komik oldu. Maçı anlatan Adrian Healey - Janusz Michallik ikilisi önce Cim Bom kelimesinin anlamını tartışmaya başladı ki "Ulan biz bile emin değiliz ne olduğuna" dedim kendi kendime. Zaten onlar da bu konuda bir kaç teori var deyip kapadılar konuyu. Daha komik olan ise, topun Servet'te olduğu bir anda, Healey'in, kendisini "Ayıbogan" diye çağırmasıydı. Sonra da "the man who chokes the bear" diye de tercüme etti ki kırdı geçirdi ekran başındaki beni.

Maç hakkında çok konuşmaya gerek yok aslında. Beklediğinden de zayıf bir rakip buldu Galatasaray ve 60. dakikaya kadar rahat rahat topunu oynadı. Maç sırasında dikkatimi çeken bir pozisyondan bahsetmeden geçemeyeceğim yanlız. Galatasaray'ın ön liberolarının oyun kuramıyor oluşu bilinen bir sorun. Şu ana kadar denenen hiç bir kombinasyon tam sonuç vermedi. Dün ilk yarıda bu sorunun çok bariz ortaya çıktığı bir pozisyon vardı. Kendi sahasından aldığı topla hucüma çıkan Mustafa Sarp, rakip yarı alana girdiği anda kitlenip kaldı. Öyle ki, orta sahanın göbeğinde topun üzerine basıp durdu; pas verecek adam aramaya başladı. Tabii ki bu sırada da topu kaptırdı.

Belki maçtaki tek bir pozisyondan sonuçlar çıkarmak doğru değil ama bu bölgede bir sıkıntı olduğunu biliyoruz. Zaten, Rijkaard'ın da transfer istediğini bölge burası. Öte yandan, burda sorun yaşayan sadece Galatasaray değil. 4-3-3'ün Avrupa'daki diğer uygulayıcılarına baktığımız zaman, bu dizilişin göbeğinin hep sorunlu bölge olduğunu görüyoruz. Barcelona, Iniesta-Xavi ikilisinden birisi olmayınca bu bölgede zorlanırken; Arsene Wenger, göbekten en iyi verimi alacağı üçlüyü bulmak için Fabregas ve Song'un yanında denemedik adam bırakmadı. Basitçe söylemek gerekirse, orta sahayı 3 kişiye bırakıyorsanız, bu 3 adamın çok iyi işliyor olması şart. Galatasaray'da bu işleyişin sağlanması için hem transfer lazım, hem de zaman. Birincisi kolay da, umarım bu ikinci girdiden yeterince olacak Rijkaard'ın elinde.

22 Ekim 2009 Perşembe

Sürpriz miydi, Muhtemel miydi?

İlk haftasıyla çok da renkli bir görüntü çizmeyen Şampiyonlar Ligi, bu hafta kendini aştı ve "sürpriz" sonuçlara sahne oldu. Aslında Rangers ve Arsenal maçlarını saymazsak bence skorlar çok da sürpriz değil. Ama bu sürpriz sıfatını kazandıran Barcelona, Real Madrid gibi takımların oynadıkları futbol değil, sahip oldukları kadrolardır denebilir. Yoksa bu skorların gelebileceği, bu iki takımın son haftalardaki oynadıkları futbollara bakıldığında görülebilir nitelikteydi. Sonuçta olan bahisçilere oldu sanırım.

Bu iki maçtan Real Madrid - Milan maçının sonucu daha sansasyonel görülmesine rağmen Barcelona - Rubin Kazan maçınınki daha sansasyoneldi. Gökdeniz gol attı, gurur duyduk, havalara uçtuk gibi bir edebiyata girmek istemiyorum. Bugün bir Bosna-Herksek gazetesi her hafta Avrupa'da gol atan, iyi oynayan oyuncularını bu şekilde haber yapsa, heralde 2-3 sayfa ayırması gerekir. Sonuçta Rubin Kazan Barcelona'yı yenebilmek için gereken herşeyi yaptı, şansı da yaver gitti ve durgun bir havada olan Barcelona'yı yendi.


Real Madrid ise, kötü ve yaşlı bir takım olarak görülen Milan'a karşı kötü oynayarak, çok basit hatalar yaparak yenildi. Sanırım Ronaldo bağımlılığına erken kapılmışlar, bir rehabilitasyon ihtiyaçları var gibi duruyor. Milan ise, kendini bilerek tempoyu ayarlayıp, hataları değerlendirerek maçı aldı götürdü. Hatta son golde de Seedorf - Pato ikilisi ufak bir resital sergiledi ve son noktayı güzel bir şekilde koydular.

Fikstür özelliğine bağlı olarak bir sonraki Şampiyonlar Ligi haftasında bu maçların rövanşları oynanacak, bakalım yine "sürpriz" sonuçlar ortaya çıkacak mı?

Nefret Edene Kadar Mokoko

Arsenal takımında sevmediğim az sayıda adam var. Geçen sene sorsanız listenin başı kesinlikle Bendtner idi. Danimarkalıyı belki haketmediği kadar ağır eleştirdiğimi bilenler bilir. Ancak bu sene Abou Diaby'e duyduğum nefretin yanına geçen seneki Bendtner nefreti solda sıfır kalır.

Wenger'in hikmetinden sual olunmayacağını biliyorum. Ancak bazen bir adamı kazanmak için öyle ısrar ediyor ki, bu adamın seyirci ile arasının açılmasına kadar gidiyor bu inat. Geçen seneki Eboue ve Bendtner örnekleri bunun kanıtı. Eboue, üstüste gösterdiği berbat perfomanslar sonucu, 60.000 taraftar tarafından yuhlanma noktasına kadar geldi, Wenger hala onda ısrar etti ve Eboue'nin takımı resmen sattığı Tottenham faciası yaşandı. Bendtner ise gol kaçırma rekorlarına rağmen ilk 11'de kaldı, Blackburn maçında 5 tane pozisyonu harcayınca seyirci yuhlamayı bırakıp kendisine gülmeye başladı. Bu olaylar Eboue'yi takımdan ayrılma noktasına kadar getirirken, Bendtner artık forvete konulamaz hale geldi.

Bu sene, üzerinde ısrar edilen adam ise Abou Diaby. Bir defansif orta saha oyuncusu için fazla tembel ve korkak, ofansif için ise fazla yavaş olan Diaby inatla Arsenal ilk 11'inde kendisine yer buluyor. Arsenal'in hemen hemen her maçını izleyen bendenizin 2 senedir keşfedebildiği tek olumlu özelliği ise vucudunu iyi kullanıyor olması. Buna rağmen yeteneksiz olması bir oyuncudan nefret etmek için yeterli sebep değil bence. Diaby'i diğer yeteneksiz futbolculardan farklı kılan önemli bir özelliği var. Yaptığı inanılmaz bireysel hatalar.

Arsenal'in AZ'den yediği gole bir bakın. 60 metreden şişirilen topa kafa vuran 1.90'lık Diaby'nin savunduğu adam. Derseniz ki bu hatayı herkes yapıyor; o zaman bu sezon Old Trafford'ta Arsenal ağlarına bıraktığı golü hatırlayalım. Ona da "bir hatadır oldu" desek, dün gece, kornerden gelen bir AZ topunu, tıpatıp aynı şekilde Arsenal kalesine doğru yollamasını nasıl açıklayacağız? Dünkü top direkten dönmese de gol olsa, bu adam önümüzdeki hafta Emirates'e nasıl çıkacaktı?

Direk skora etki eden hatalarına, kronik orta sahada kaybettiği toplar, yapamadığı pasları da eklersek, Arsenal'in orta sahasında bir saatli bomba ile oynadığını görebiliriz. Kenarda Denilson, Rosicky ve Ramsey varken Wenger'in neden bu adamda ısrar ettiğini Profesörden başkasının bildiğini zannetmiyorum. Umuyorum, dün rezerv takımla ilk maçına çıkan Nasri'nin dönüşüyle Diaby kulübedeki yerini alır. Orayı da hakedip haketmediğini sonra yine tartışırız.

Aynı Tarife

İngiliz takımlarının, Şampiyonlar Ligi'nde, kendilerinden zayıf ekiplere karşı oynadıkları rölanti oyun artık bir klasik halini aldı. İlk hafta İnönü'de 77 dakika bayık bir futbol oynayan Man Utd, maçın sonunda golü bulmuş ve 3 puanı kapmıştı. Dün CSKA'ya da aynı tarifeyi uyguladılar. Erken başlayan maçı izlerken gözlerimi zor açık tuttum o derece. Arsenal Hollanda'da, Chelsea'de Kıbrıs'da benzer oyun planlarıyla sahadaydı.

Bizim medya bu tip maçlardan sonra şerefli mağlubiyet aldık diye gaz veriyor takımlarımıza ama aslında acıklı bir durum. Adam kendi liginde oynadığının yarı temposuyla gelip 3 puan alıyor biz de pozisyon vermedik diye seviniyoruz. Değiştirmek lazım kafayı. Dün Almanya'da gol yememeyi başardığı için Şampiyonlar Ligi yarı finaline çıkmış bir edayla basın toplantısı yapan Denizli'den başlanabilir mesela..

21 Ekim 2009 Çarşamba

İtinayla Büyü Yapılır

Artık çok büyük boyutlara gelen futbol endüstrisinin, kontrolü de her geçen gün güçleşiyor. Şişen bonservis bedelleri, ayarsız arap yatırımcılar derken bu fırsatı kaçırmayan büyücüler de işin içine girdi!


Fernando Nogueira isimli, Portekizli bir büyücü ortaya çıkarak Cristiano Ronaldo'nun kendisini yanında çalıştırması için kara büyü yaptığını ve eğer bu çağrısını duymazsa kariyerini bitirecek bir büyü yapacağını söylemiş.

Bu olanlara karşılık da Perulu şamanlardan gelmiş. Lima'daki İspanyol büyük elçiliği önünde toplanan şamanlar Ronaldo'nun üzerindeki büyüyü kaldıracaklarını söyleyerek bir ritüel gerçekleştirmişler.


Fazla yoruma gerek yok. Korkum ise bu tip absürd durumları gelecekte de daha çok görebilecek olmamız. Gerçi komik de, bilemedim...

Sonunda

Dün akşam, kendi sahalarında 2-0 kazandıkları Derby maçından sonra, Middlesbrough'nun hocası Southgate, "Kaybetseydik, bu çok önemli sonuçlar doğurabilirdi" diyordu. Yani, "Kaybetseydik, kovulurdum" demeye getiriyordu. Ancak bilmiyordu ki, peygamber sabırlı başkan Steve Gibson, çoktan kendisiyle yollarını ayırma kararını vermişti.

Daha önce "Arkasındayız" adlı yazıda, Gibson'un, Southgate'e gösterdiği sabırdan bahsetmiştim. Bu sabır, bu sezon da devam edecek gibiydi ki Boro, ligde kendi sahasındaki son 3 maçını kaybedince (ki bunlardan birisi 0-5'lik West Brom maçı) taşmaz denilen bardak taştı. Gibson, Southgate'i kapının önüne, bir galibiyet sonrası, koyuverdi.

Bu kararın Derby maçı sonrasında gelmesinin nedeni, dün gece kırılan bir rekorda saklı aslında. Derby maçındaki 17500 seyirci Boro tarihinde bir lig maçındaki en düşük sayıydı ve 20.000 boş koltuk, artık Boro taraftarının da Southgate'e olan inancının bittiği anlamına geliyordu.

Gibson, 2 sene gecikmeyle de olsa gerekeni yaptı ve teknik direktöre sınırsız kredi vermenin her zaman olumlu sonuçlar vermeyeceğini cümle aleme kanıtladı. Boro'nun 3 senedir boş olan teknik direktör koltuğunu doldurmak için 2 güçlü adayın olduğu söyleniyor. Gordon Strachan ve Paul Jewel. Southgate'den daha kötü performans göstermeleri mümkün olmadığından her halükarda hayırlı olacak bu değişiklik.

Bu Kaçıncı?

Şampiyonlar Ligi'nin en kolay grubundan lider çıkacağı garanti olan Arsenal'in, dün gece aldığı beraberlik kimsenin umrunda değil açıkçası. Takım %60, %70 tempoyla oynadı ve bu bile deplasmandan 3 puanla dönmesine yetiyordu az daha. O yüzden bu söylediklerim, hakemden şikayet olarak falan algılanmasın.

Ancak 2 şeyi merak ediyorum,

1- İskandinav hakemlerin, son 2 sezonda, Şampiyonlar Ligi'nde, skoru direk etkiledikleri kaçıncı maç acaba bu?

2- Dün gece yenilen golden 3 dakika önceki pozisyon, bu sezon, Arsenal'in verilmeyen kaçıncı "çok bariz" penaltısı?

Herhalde Wenger'in de, 4,5 dakika uzayan maçın hakemini, yeterince uzatma oynatmadığı için "şişman" olmakla suçlamasının vakti geldi. Hakemleri yola getirmenin yolu bu olsa gerek.

Bu gereksiz maçla ilgili bir başka gereksiz not ise AZ'nin, sponsoru DSB Bank geçen hafta iflas bayrağını çektiği için, maça reklamsız formalarla çıkması.

Misafirin Ayıbı

Dün gece ev sahibi takımlardan galip gelmeyi başaran sadece Olympiakos oldu. Gecenin en büyük sürprizi tabi ki Barca'yı deviren Rubin Kazan ama kuşkusuz en büyük darbeyi alan üstüste 4. maçını kaybeden Liverpool.

Hafta sonu Man Utd'ı ağırlayan Kırmızılar, 5. yenilgiyi de alırlarsa bence bu, bir devrin sonu anlamına gelecek. Benitez'i maçtan sonra kovarlar demiyorum ama bu senenin İspanyolun son senesi olduğu kesinleşir. Son 2 yenilgiyi, Gerrard ve Torres'in sakatlıklarına bağlayanlar olacaktır mutlaka ancak kulübede bu adamların yerini dolduracak kimsenin olmayışı da Benitez'den başka kimsenin hatası değildir sanırım. Mesela takımın yedek sağ beki Kelly, sezon başından beri 5 dakika bile forma giymemişken, dün gece çok kritik maçta ilk 11'deydi. Yine Sunderland karşısında sahaya çıkan Spearing, bu sezon, daha önce sadece lig kupasındaki maçta oynamıştı. 5 senedir genç oyuncuların suratına bakmayan Benitez, bugün bu ihmalinin faturasını ödüyor. Tüm bunların üzerine tuz biber eken, sakat sakat transfer edilen Aquilani vakası var. Bu adam iyileşip takıma girene kadar, belki Liverpool hem ligde hem de Avrupa'da havlu atmış olacak.

Liverpool'un önünde 4 kritik maç daha var. Önümüzdeki 13 gün içinde, ligde Man Utd ve Fulham, kupada Arsenal ve Şampiyonlar Ligi'nde Lyon ile oynayacaklar. Bu 4 maç, takımın lig ve Avrupa'daki kaderini ve Benitez'in kulüpteki geleceğini yakından etkileyecek.

20 Ekim 2009 Salı

Dalış Dersleri

Lukaku

Tony Adams, geçen Cumartesi, Constant Vanden Stock Stad'ında, Anderlecht'in Charleroi'yi 2-0 yendiği maçı izledi. Bunu da Belçika Ligi'ne olan hayranlığından yapmadı tabi. Wenger'in direktifi doğrultusunda Anderlecht'in 16 yaşındaki forveti Romelo Lukaku'yu takip ediyordu. Genç yetenek, kendisini izleyen Adams'a selam ederek maçın 2. golünü de atmayı başardı.

Geçen sene daha 16 yaşına bastığı gün Anderlecht tarafından profesyonel sözleşmeye imza attırılan Lukaku, bunu takip eden 11. gün de A takımıyla maça çıktı. Çok başarılı bir genç takım karıiyerine de sahip olan Kongo asıllı Belçikalı ile Real Madrid ve Man Utd da ciddi olarak ilgileniyor. Umuyoruz, Arsene Wenger'in, gençlerin aklını çelme yeteneklerini kullanır da kendisini Arsenal'e kazandırır. Anderlecht, 8 milyon poundtan açıyormuş kapıyı bu arada. 16 yaşındaki bir adam için fena para değil.

Tarı'nın Yumruğu

Klavye İshali

Resimdeki haber, Milliyet'in, bel altına attığı klasik yumruklardan birisi. Yazar yok, kaynak yok, ajans yok, herhangi birininin ağzından çıkan bir söz değil. Derbi öncesi, Galatasaray'ı nasıl yıpratsam diye düşünen bir küçük beyinlinin kafasından attığı bir haber müsveddesi. Dikkat ederseniz en sonuna da Franco'nun kaç para kazandığını eklemiş ki, ucuz polemik de başlatsın.

Bu hafta bunlardan 1-2 tane daha bekliyorum. Büyük ihtimal Rijkaard'la ve Arda'yla ilgili uydurma haberler de çıkacak. Yaratıcı olurlarsa hepsini burada yayınlarım. Hadi koçlarım klavye başına.

19 Ekim 2009 Pazartesi

İç Çelişkiler

Yeni bir iş ve getirdiği heyecan, tempo derken bu yazı biraz geç kaldı. Aslında içeriği milli maç sonrası ortaya çıkan gelişmelerle ve Fatih Terim'le ilgili olacaktı, ama haftasonundaki maçlar sonrası yapılan yorumlarla içerik farklı bir hal aldı. Bu içeriğin oluşmasının başlangıç noktası ise yine Fatih Terim'di.


Milli maç haftasından önce, alınacak sonuçlarla Fatih Terim'in istifa edebileceğini söylemiştik. Hoş, tam da bir istifa olmadı. Basit bir olay, çıkar ve entrika ilişkisi haline getirildi. İstifayı aslında fazla tartışmaya gerek yok. 1996-2000 yılları arasında, dönemin gerekliliklerine uyarak kendini geliştiren bir teknik direktör görüntüsü çizen Fatih Terim, 2000 yılından sonra bir adım bile kendini geliştirememesi bir yana, kişiliğindeki olumsuz yöndeki büyük değişimle de kendi sonunu hazırladı. İnsanın psikolojik evrimini de ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.

Yazının konusuna gelirsek, Fatih Terim'in istifasıyla "istikrar" diye bağıran yazarlar ortaya çıtı. Burada yine ilginç olan, bu istikrar diye yırtınanların zamanında Lucescu'nun, Daum'un, Şenol Güneş'in ve şu anda Riijkaard'ın ipini çekmeye çalışan kişiler olmasıydı. Gerçi bu durum medyamızda çok yeni bir şey değil, ama son haftalarda çok fazla göze batması rahatsız edici oldu. Arda, Rüştü vb. gibi oyuncuların da profesyonelliklerini unutarak yaptığı yorumlar da bu rahatsız ediciliği destekler nitelikteydi.

İkinci çelişkiler yumağı da bu haftasonundaki lig maçlarından sonra ortaya çıktı. Önce ilk 8 haftada genellikle iyi yönde eleştirilen, ama sadece "Beşiktaş'tan biraz daha şanslı olduğu için" bütün maçlarını kazanan Fenerbahçe'nin teknik direktörü Daum, "bu mağlubiyetin geleceği belliydi, çok kötü değişiklikler yaptı" vs. şeklinde eleştirildi. Halbuki bir hafta önce takımını süper çalıştırmış, her geçen hafta daha iyi olacak bir takım yaratmış bir Daum vardı yazar(lar)ımıza göre.


Bu çelişkiler yumağının ikinci ayağı ise tabi ki Rijkaard üzerinden gerçekleşti. Sergen Yalçın, "Sahada disiplinsiz bir takım var, Rijkaard oyun sistemini artık gözden geçirmeli" şeklinde bir eleştiri yaparak iç çelişmeye yeni bir boyut kazandırdı ve sanal bir sorunu fiziksel bir soruna bağladı. Gerçi bizim futbolcularımızın hepsi de teknik direktör olduğu ve profesyonelliğin p'sinden uzak olduğu için, bir tepki oyunu ortaya koyuyor olabilir. Zaten öyleyse vay halimize...
Ama şu da varki kötü oynayan bir takımın sorunu sırf mental olarak tanımlar ya da biraz alengirli eleştirmezseniz fazla okunmazsanız. Bu da etkileşimin diğer tarafı olan okuyucularla ilgili. Başlı başına başka bir yazı konusu...


Böyle giderse gelecek haftalarda, "bu iç çelişkileri" bir yazı dizisi haline bile getirebiliriz...

Sen Sev Yağmurları

- Hocam bi götlük daha yer açın bakalım, ıslanıyoruz arkada.

Olmayacak

Bu sayfalarda, hakkında tamamı övgülerle dolu bir yazı yayınlamış biri olarak belki kendisi hakkında olumsuz bir hükme varmam garip karşılanabilir. "2 ayda ne değişti?" diyenler de olacaktır mutlaka. Her ne kadar son 3-4 haftada inanılmaz bir düşüş içinde olsa da, benim Arda'nın yeteneklerini tartışmak gibi bir niyetim yok. Galatasaray'ı 3 sene sırtında taşımış bir adam olarak kötü oynamaya en çok onun hakkı var.

Beni son 2 hafta içerisinde umutsuzluğa sürükleyen Arda'nın saha içerisinde yaptıkları değil zaten. Daha önceki Arda yazımda "en büyük korkum" olarak bahsettiğim, içinde yetiştiği yabancı düşmanı, hizipçi kültürün kendisinde yarattığı tahribat yavaş yavaş kendisini göstermeye başladı son 1-2 ayda. "Bir milliyetçi olarak, türk hoca isterim" demeci, emniyet müdürü ziyareti, gurbetçilerle yaşanan tatsızlık ve Fatih Terim'i ilah kabul ettiği açıklamaları Arda'nın gözümdeki yerini bir anda yere seriverdi. Ben, onun bu kanserli kısır döngüyü aşacağına ve yeni bir Emre Belözoğlu olmayacağına yürekten inanıyordum. "Arda pas atacağı adamı seçmeye başladı" diyenlere "Saçmalamayın" diye cevap veren ben, dünkü maçta Arda'nın golü geldiğinde "Lütfen Baroş'a koş" diye sayıklıyordum kendi kendime. Ama bırakın koşmayı, dönüp bakmadı bile, çok ters bir topu önüne indiren takım arkadaşına Arda. "İşte ben maçı kurtardım" sevincini yaşadı kendi çapında.

Tüm bu sahneler o kadar tanıdık ki bana. Çökmüş imparatorun izindeki hizipçi askerler, yüz verilmeyen yabancılar, siyasi bağlantılar, taraftarla ve medyayla sürekli kavga hali, "küçük kalsın, bizim olsun" mantalitesi. Galatasaray'ın senelerdir savaştığı hastalığının son neferlerini Adnan Polat gönderdi diye sevinmiştim ama maalesef yepyeni ve hepsinden daha güçlü bir asker doğuyor sanırım. Kaptanlık bandı, 10 numara gibi silahları da vermiş bulunduk bu adama. Sonumuz hayırlı olsun.

İşin Aslı

- Aa deniz topu! Amca versene be
- Al evladım. Hihihih!

18 Ekim 2009 Pazar

Beterin Beteri

Ferguson'un futbola olan aşkını ve maçların bitmesini istemediğini hepimiz biliyoruz. İngiltere federasyonu aşktan meşkten anlamıyor olacak ki kendisine ağır bir ceza vermeye hazırlanıyor. Sunderland maçından sonra, Alan Wiley hakkında yaptığı aşırı anlamsız yorumlar nedeniyle disiplin kuruluna giden Ferguson'un, 5 maç ceza alacağı gelen haberler arasında. Bu, gerçeklerşirse, İskoç'un 23 yıllık Manu serüveninde aldığı en uzun ceza olacak. Bundan önce 2003 ve 2007'de ikişer maç ceza almışlığı var Ferguson'un.

Manu'nun bu günlerde alacağı en kötü haber bu olursa iyi tabi. Daha önce bahsettiğim, Paul Pogba olayında da yeni gelişmeler yaşandı geçen hafta. Le Havre'ın avukatları bu davada Fransız Federasyonun desteğini almayı başardılar ve konuyu bu ay içinde, FIFA'ya götürmeye hazırlanıyolar. Fransızlar, Manu'nun Ocak transfer döneminde önce Chelsea'ninkine benzer bir ceza alabileceğini iddia ediyorlar. Geçen yaz transferde sessiz kalan Manu için çok büyük sıkıntı olabilir benzer bir ceza. Bekleyip görmek lazım..

Olmaz O İş

Anlayamadığım bir sebepten dolayı Barcelona, ısrarla Robinho'yu istiyor. Neden gidip David Silva'yı falan almaz bu adamlar bilmiyorum ama bu transfer Ocak'ta gerçekleşebilir. City'nin, Robinho'ya karşılık Henry ve para talebini bile kabul etmiş durumda Barça ama gelen haberler Henry'nin Arapların önerdiği cömert rakama "Hayır!" dediği yönünde. İngiliz basını Henry'e ABD'den ciddi teklifler geldiğini de yazdı. Henry-Vieira ikilisi dönse hangi Arsenal taraftarı hayır der bilmiyorum ama 2 tane 30+ adamı, geri alan Wenger'in apandisti patlar o kesin.

Ah Şu Basın

Biliyoruz ki, Bayor, skandal gol sevincinden dolayı ceza almaktan yırttı. Federasyon Persie'nin suratına açtığı deliklerden dolayı aldığı 3 maçı yeterli buldu ve seyirciyi tahrik etmesine ceza vermedi.

Federasyonun eyyamından daha ilginç olan ise, Manchester City'nin avukatlarının, bu olayın sorumlusunu bulmuş olmaları. Onlara göre, görevlilerin kafayı yiyen taraftara müdahalesini geciktiren, olay yerinde görev yapan foto muhabirleriydi.

Buna harbiden inanıyor olmalılar ki bundan böyle City of Manchester Stadı'ndaki, deplasman taraftarına ait bölgede foto muhabiri bulunmasını yasakladılar.

Amerika'nın, Bin Ladin'i bulmak için Irak'a saldırması geldi aklıma nedense..

Kendi Kalesine Gol Atmak

Dün, Darren Bent'in topuna çarpan deniz topunun sahibi, Reina'nın koruduğu kalenin arkasında oturan genç bir Liverpool taraftarıydı. İsteyerek yada istemeyerek sahaya kaçırdığı topun, gol yemelerine sebep olmasından sonra umarım hala yaşıyordur kendisi.

Liverpool için şanssızlığın ulaştığı son nokta bu olsa gerek. Dün Gerrard ve Torres'in yokluğunda aşırı sıradan bir takım görünümüydeydiler. Sezon başında kadrolarının darlığını eleştirenleri haklı çıkaran bir görüntü çizdiler. Özellikle, Spearing-Lucas-Aurelio orta sahası tam anlamıyla bir felaketti.

Şampiyonluk yarışından koptuklarını söylemek için biraz erken netekim 64'te Shanky yönetiminde ilk 9 maçın 4'ünü kaybettikten sonra şampiyon olmuşlukları da var. Ancak Gerrard ve Torres'in sakat olduğu her maçta korkulu rüya görecekler bu da bir gerçek.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Gillett Out Araplar In

Liverpool hisselerinin yarısına sahip olan George Gillett, kendine ait hisseleri Suudi Prensi Faysal'a satmak üzere. Ortağı Hicks'ten, satış için gerekli oluru alan Amerikalı milyarder ile Faysal arasındaki görüşmeler son aşamaya gelmiş. Premier Lig'in bir başka köklü takımı Arap sermayesinin himayesi altına giriyor, endüstriyel futbol bir başka çınar ağacını daha kökünden baltalıyor.

Tesellim Arsenal'in bir süre daha bu adamların sermayesine muhtaç olmayacak olması.

Olur mu Olur

Bizim milli takım, Estonya'nın Bosna-Hersek'ten alacağı puana muhtaç duruma düştüğünde hiç birimizin pek bir umudu kalmamıştı. Ama Fatih Terim'in de içilerinde bulunduğu bir Polyanna kabilesi "Futbolda her şey olur" düsturuyla, ciddi ciddi bu maçı umutla izledi. Sonuç tabi ki hüsran oldu ve bizim futbolcular da yaz tatili için otel rezervasyonlarını yaptırma fırsatı buldu.

Bu çıkmadık candan umut kesilmez psikolojisi içerisinde olan bir başka ülke var. Ama onlarınki daha da beter. 3. grupta 3. sırada bulunan Çek Cumhuriyeti'nin Dünya Kupası'na gidebilmesi için bugün San Marino'nun grup 2.'si Slovenya'yı yenmesi gerekiyor. San Marino, 9 maçta attığı 1 gol ve yediği 44 golle grup sonuncusu. Çeklerin hala umutları olsa gerek ki ülkede yayınlanan Blesk gazetesi, galibiyet halinde San Marino'lu futbolculara 40.000 euro dağıtacağını açıkladı.

Çeklerin galeyanı üzerine, San Marino kaptanı Andy Selva ise "Elimizden geleni yapacağız ama bildiğiniz gibi nadir gol atan bir takımız" diye açıklama yaptı.

Son maçta San Marino'ya yenilip Dünya Kupası kaçırmak nasıl bir duygudur acaba? Fatih Terim kalsaydı keşke bize bu duyguyu da tattırırdı yakın gelecekte.

Top 100

FourFourTwo bu seneki "Dünyanın En İyi 100 Oyuncusu" Listesini açıkladı. Tabi her liste gibi bu liste de sabaha kadar tartışmaya açık. Rio Ferdinand'ı 60+ bir yere, Gerrard'ı da ilk 3'te bir yere koysalardı hiç itiraz etmezdim.

100 Ronaldo (Corinthians)
99 Santon (Inter)
98 Zanetti (Inter)
97 Gomez (Bayern)
96 Akinfeev (CSKA)
95 Giggs (Man United)
94 Chygrynskiy (Barca)
93 Palacios (Spurs)
92 Van Nistelrooy (Real Madrid)
91 Gonzalez (Marseille)
90 Eduardo (Arsenal)
89 Misimovic (Wolfsburg)
88 Cazorla (Villarreal)
87 Navas (Sevilla)
86 Raul (Real Madrid)
85 Van Der Sar (Man United)
84 Gallas (Arsenal)
83 Ronaldinho (Milan)
82 Del Piero (Juve)
81 Chamakh (Bordeaux)
80 Mutu (Fiorentina)
79 Bosingwa (Chelsea)
78 Gignac (Toulouse)
77 Gilardino (Fiorentina)
76 Cech (Chelsea)
75 Huntelaar (Milan)
74 Dzeko (Wolfsburg)
73 Pepe (Real Madrid)
72 Zhirkov (Chelsea)
71 Clichy (Arsenal)
70 Diego Milito (Inter)
69 Grafite (Wolfsburg)
68 Tevez (Manchester City)
67 Cassano (Sampdoria)
66 Srna (Shakhtar)
65 Van Persie (Arsenal)
64 Motta (Inter)
63 Fabiano (Sevilla)
62 Melo (Juve)
61 Modric (Spurs)
60 Chiellini (Juve)
59 Lahm (Bayern)
58 Reina (Liverpool)
57 Robinho (Man City)
56 Tymoschuk (Bayern)
55 Cambiasso (Inter)
54 Totti (Roma)
53 Pirlo (Milan)
52 Senna (Villarreal)
51 Pique (Barca)
50 Higuain (Real)
49 Ballack (Chelsea)
48 Sneijder (Inter)
47 Carvalho (Chelsea)
46 Ramos (Real Madrid)
45 Silva (Valencia)
44 Berbatov (Man United)
43 Kanoute (Sevilla)
42 Anelka (Chelsea)
41 Diarra (Real Madrid)
40 Robben (Bayern)
39 Yaya Toure (Barca)
38 Adebayour (Man City)
37 Gourcuff (Bordeaux)
36 Xabi Alonso (Real Madrid)
35 Buffon (Juve)
34 Terry (Chelsea)
33 Evra (Man United)
32 Pato (Milan)
31 Aguero (Atlético Madrid)
30 De Rossi (Roma)
29 Benzema (Real Madrid)
28 Ashley Cole (Chelsea)
27 Mascherano (Liverpool)
26 Titi Henry (Barca)
25 Dani Alves (Barca)
24 Diego (Juve)
23 Cesar (Inter)
22 Vidic (Man United)
21 Forlan (Atlético Madrid)
20 Cesc Fabregas (Arsenal)
19 Ribery (Bayern)
18 Essien (Chelsea)
17 Maicon (Inter)
16 Casillas (Real Madrid)
15 Arshavin (Arsenal)
14 Drogba (Chelsea)
13 Ibrahimovic (Barca)
12 Rio Ferdinand (Man United)
11 Lampard (Chelsea)
10 Rooney (Man United)
09 Eto’o (Inter)
08 Kaká (Real Madrid)
07 Gerrard (Liverpool)
06 Torres (Liverpool)
05 David Villa (Valencia)
= 03 Andres Iniesta (Barca)
= 03 Xavi (Barca)
02 Ronaldo (Real Madrid)

01 Leo Messi (Barca)

12 Ekim 2009 Pazartesi

Türk Futbolunu Bilen Birisi

İnanılmaz derecede yavaşlayan futbol gündeminde Türkiye'de konuşulan tek konu milli takımın teknik direktörü şu ara. Bu konuda daha önce yazdığım için pek bu tartışmalara girmek istemiyorum.

Sadece bu tartışmaların değişmez lafı olan "türk futbolunu bilen" kalıbına olan tiksintimi bir kez daha belirtmek istedim. Ben hayatımda bu kadar saçma bir tabir görmedim arkadaş. Sırf Türkiye'yi biliyor diye futbolu bilmeyen adamların eline milli takım emanet edişimiz de bu kalıbın eseri zaten. Daha önce de örnek verdim. Hiddink, Kore, Rus ve Avustralya futbolunu, Rehhagel de Yunanistan'ı yutmuşdu zaten bu takımları başarıya götürmeden önce. Capello, Premier Lig izliyordu sabah akşam. Memleket olarak o kadar saplanmışız ki bu kalıba, Ntv Spor'un bu konudaki anketinde de en çok oyu alan 2 teknik adam, daha önce Türkiye'de çalışan Hiddink ve Lucescu. Tabi bir de Rıdvan Dilmen var çok oy alan ki Türkiye'deki kahvehanelerin hepsinde internet mi var dedirtti bana.

Milli Takım bir başka büyük turnuvayı daha kaçırırken, an itibariyle yapılması gereken basit gibi duruyor. Git kariyerli bir yabancı hoca getir, deli para bir kontrat yap, adam 2 beraberlik alınca kov, tazminat ver, yerine yerli bir hoca koy, dünya kupasına gitmeye çalış.

Benim adayım yukarda ve çok ciddiyim.

9 Ekim 2009 Cuma

Canı Sıkılan Yazıyor

Milli takım arası oldu, benim gibi İngiliz medyasının da canı sıkılmış olsa gerek. 2 günde, Arsenal'in ilgilendiği, 5-6 futbolcu ismi okudum.

Bunlardan en ilginci ise Arda Turan. Ahmet Bulut, Wenger ile fikir alışverişinde bulunduklarını ve Arsenal'in Arda'nın ilk tercihi olduğunu açıklayınca, İngiliz medyası 12 milyon poundluk bir fiyat etiketi bile koydu bu transfere. Açıkçası, ben, Wenger'in bu kadar parayı bizim kaptana verceğini zannetmiyorum. Fransız'ın son 5-6 transferine bakarsanız sadece direk ilk 11'e girecek adamlara para verdiğini görebilirsiniz. (Vermaelen, Arshavin, Nasri vs.) Arda'nın bu noktadaki şanssızlığı, bölgesinde Arshavin ve Nasri gibi adamların oluşu. Şu anki performansıyla, ne sol açıktaki Arshavin'i, ne de göbeğin solundaki Nasri'yi kesebilecek durumda Arda ve en azından ilk senesinde yedek oturmak zorunda. Wenger kulübeye £12m harcar mı? Zannetmiyorum.

Arsenal'in adının anıldığı ikinci ilginç isim ise Carles Puyol. İspanyol basını, Wenger'in, Barca ile sözleşmesi bu sene sonunda biten İspanyol ile ilgilendiğini yazdı ki ben hiç ihtimal vermiyorum böyle bir transfere. 20 senesini Barcelona'da geçirmiş Puyol'un o kulüpten kolay kolay ayrılacağını da, Wenger'in 32 yaşındaki bir oyuncuyla ilgileneceğini de zannetmiyorum.

Öte yandan, Arsenal'in Ocak'ta savunmaya bir adam alması çok kuvvetli bir ihtimal. Bu bölge için 3-4 aday olduğu yazılıp çiziliyor bu aralar. Wenger'in, Saruman'ın kargaları gibi Avrupa üzerinde uçuşan scoutlarından ikisi, geçen hafta oynadıkları Milan maçında, Bari'nin defansındaki Leonardo Bonucci ve Andrea Ranocchia ikilisini izlemişler. 21 ve 22 yaşındaki iki defans oyuncusuna £12m fiyat biçiyor italyanlar. Yaş ve yetenekler itibariyle Wenger için ideal gözüküyorlar.

Defans için diğer önemli aday, Wenger'in geçen yaz da ilgilendiği Borussia Dortmund'lu Nevet Subotiç. Bu transfer, biraz zor gözükmekte çünkü Subotiç için devreye girmeyen kulüp kalmadı. Man Utd, Man City, Barcelona, Milan ve Chelsea'nin Sırf savunmacıyla ilgilendiği yazılıyor. Şu an için 10-15 milyon pound civarındaki bonservis bedeli ise, Sırbistan, Dünya Kupası'na gider ve Subotiç orada başarılı olursa £20m sınırı aşar ki, para basan araplar kapatır isterlerse bu transferi.

Bunlara ek olarak yılan hikayesine dönen bir Chamakh transferi var ki, sözleşmesi sezon sonu biten fransız için, Bordeaux, Ocak'ta indirime gidebilir. Daily Mail, ısrarla Wenger'in, St. Ettienne'li Blaise Matuidi'yi istediğini yazıyor. Vieria var tabi bir de yazdan beri konuşulan..

Arsenal'in transfer hareketliliğini, transfer açıldığında ligdeki konumu da etkilecek gibi. Eğer, Ocak ayında şampiyonluk yarışının içinde bir Arsenal olursa, Wenger kesenin ağzını açabilir. Aksi takdirde yine sakin bir transfer dönemi bizi bekleyecektir. Bu kadar transfer haberi içerisinde okuduğum bir ilginç haber ise Wenger'in defansa bir adam alıp Vermaelen'i orta sahaya kaydıracağıydı ki bunun olup olamayacağını bir ara tartışırız.