30 Eylül 2009 Çarşamba

The Powerhouse

İlahi

Dün Arsenal karşısındaki Olympiakos, son yıllarda Şampiyonlar Ligi'nde izlediğim en negatif futbolu oynadı. 90 dakika boyunca 11 kişi topun arkasında beklediler ve kazandıkları topları Arsenal yarı sahasına geri diktiler. Arshavin, Persie ve Fabregas gol kaçırma yarışına girmeseler Beşiktaş'ın rekorunu zorlayacaktı Zico'nun öğrencileri. Tabi 10 gündür takımın başında olan Zico'nun bunda payı nedir tartışılır. Ancak Brezilyalının maç sonrası yaptığı açıklama Türkiye'de teknik adamlık yaptığını kanıtlar nitelikteydi.

"Teknik direktörü ve 10 oyuncusu Fransız olan takımın maçına, Fransız hakem üçlüsü mü verilir? UEFA'nın dikkatli olması lazım"

Bu UEFA'nın başkanı da Fransız komplo ordan başlıyor aslında. Hayır önce "Senin takımının kaleyi bulan şutu var mı hocam?" diye sorarlar adama. Komik.

Şampiyonlar Ligi'nde ilk hafta pek kesmemişti beni. Bu hafta yüzümü güldüren Fiorentina oldu. Benitez'in öğrencilerinin çoğunun Floransa'da yazlık evleri vardır. Ortama inince tatile geldik sandılar heralde. İlk yarı resmen sahadan silindiler. İlk yarı sonunda, soyunma odasında Benitez uyandırdı takımı ama biraz geç oldu tabi. Maç sonrasındaki röportajda ağzından solumuyordu İspanyol. Grupta oynacakları 2 Lyon maçının stres derecelerinin ikiye katlandığının farkındaydı. Bir de hafta sonu oynanacak Chelsea maçı var tabi. Liverpool, umarım bu maçtan gerekli dersi çıkarmıştır.

İskoçlarla bayağı bir uğraştım geçtiğimiz haftalarda; Celtic sağolsun. Ancak dün Rangers'a resmen yazık etti İsveçli hakem Eriksson. Maçın başında, gözünün önündeki çok bariz bir penaltı ve kırmızı kartı atladı ve İspanyollara "Yürü ya kulum" dedi. Kuzey hakemlerinin kaçıncı icraatı bu Şampiyonlar Ligi'nde.

29 Eylül 2009 Salı

Taraftarız Biz Çekeriz Çile

Jason Taylor, Blackburn Rovers'ın stadı Ewood Park'a yürüyerek 5 dakikalık mesafede oturan bir Burnley taraftarı. 2 hafta sonraki Blackburn - Burnley doğal olarak fikstürdeki favori maçı. Ancak, bu maçı izlemek istiyorsa, tam 80km yol gitmesi gerekecek. West Ham - Milwall maçı sonrası sıkılaştırılan önlemler gereği, bu lokal derbide deplasman taraftarları bir noktada buluşup, oradan otobüslerle Ewood Park'a gitmek zorunda ve bu kural stadın dibinde oturan Taylor için de geçerli. Yani maç sabahı Jason Taylor, önce 20km yol gidip, Burnley taraftarlarıyla buluşacak ve aynı yolu otobüsle geri gelerek maçı izleyebilecek. Maçtan sonra da yine 20km otobüs yolculuğunu yapıp tekrar evine geri gelecek. İşkence diye buna deniyor sanırım. Bu kuralın koyulduğu adam Türk olsa tellerden atlar yine yapmaz o yolculuğu misal. Yapmasında zaten.

Para Dediğin

Arsenal dün 2009 finansal yıl sonuçlarının bir parçası olarak, 35.2 milyon pound vergi sonrası kar ettiğini açıkladı. Kulübün mali raporlarındaki neredeyse her kalemde pozitif yönde gelişmeler var. Maç günü gelirleri £100m'u aşmış durumda ve toplam ciro £313m civarında. Peter Hill-Wood başta olmak üzere tüm yönetim kurulu bu sonuçlardan oldukça gururluydu. Arsene Wenger'de, kendi önceliklerinden birini de bu mali tabloyu korumak olduğunu söyledi konuyla ilgili yaptığı açıklamada.

Arsenal'in son derece sağlıklı finansal tablolar açıklaması taraftardan ilginç tepkiler aldı ve almakta. Öncelikle olumlulardan bahsedeyim. Kulübün sadece kurumsal kaynakları kullanarak bir yandan £400m'luk bir stad yapması, bir yandan bir kaç gün önce bahsettiğim Higbury Square ve Forbes'un en değerli takımlar listesideki 2.'lik gerçekten göz kamaştırıyor. Tüm bu icraatlar sayesinde, Arsenal, oligark silah kaçakçılarına, yanki sermayesine veya arap petrolüne muhtaç olmadan yoluna devam edebiliyor.

Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra, kulübün kar etmesi bir grup taraftarda "Madem para var, neden harcanmıyor?" tepkisine yol açmış durumda. Hill-Wood ve yönetim kurulu, transfer harcaması konusunun tamamen Wenger'in kontrolünde olduğunu daha önce belirtti. Yani, Arsenal'in kasası boş değil ama Wenger de para harcamak için para harcayan bir adam değil. Elindeki kadroya olan güvenini neredeyse her röportajında belirtiyor. Ancak bu sezonun da gümüşsüz geçilmesi halinde Wenger'in üzerindeki baskının iyice artacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok.

Benim görüşüm aslında tam ortada yer almakta. Wenger'in kulübün finansal durumunu önemsemesi takdire değer. Ancak, madem para vardı, neden hem kendini, hem bizi, hem de Arsenal orta sahasını Diaby ve Denilson gibi adamlara muhtaç etti pek anlamak mümkün değil. Vermaelen'in defansta yaptığı etkiyi, orta sahada yapacak sağlam bir adam alınabilirdi pekala. Ki bunu yapmak için kasadaki paraya bile dokunmasına gerek yoktu, Bayor ve Toure'den gelen parayla kotarabilirdi bu transferi. Ama her zamanki gibi In Arsene We Trust diyesim de var bi yandan. Bir bildiği vardır gibi..

28 Eylül 2009 Pazartesi

Eğlendik

Premier Lig'de 9 maçta 33 golün atıldığı ve bir sürü olmayacak işin olduğu hafta bitmek üzere ve şimdiye kadarki en eğlenceli maçları izlediğimizi söyleyebilirim. (Valla Chelsea yenildi diye söylemiyorum)

Arsenal garip bir şekilde karşı takımdan kötü oynamasına rağmen maç kazanmayı başardı. Tabi ki 20 yaşındaki 3. kaleci Mannone'nin hayatının maçını oynaması da yardımcı oldu. Ama bence maçın en garip olayı Van Persie'nin tek pozisyona girip golü bulmasıydı. Tahtaya vurdum bi 10 dakika.

Chelsea, Arsenal'in 14 lig maçı üstüste kazanma rekoruna 2 maç kala, 34 maçtır 4 büyükleri yenemeyen Wigan'a takıldı. Yenilgiyi 10 kişi kalmalarına bağlıyorsanız maçı izlemediniz demektir. Terry maçtan sonra hiç mücadele etmeyen takımı eleştirdi. Ancelotti, 6 kelimelik ingilizcesiyle 2 cümle kurmayı başardı. "We played bad, that's not good" dedi.

Benitez, sahaya çift ön liberoyla çıkmadı, takım 6 attı. Tesadüf mü? Bilmiyorum. Torres rakip savunmayla resmen oynadı. Phil Brown yeni iş arayışlarına başlamıştır sanırım.

Giggs denilen adam hakkında ne kadar konuşsak az. Man Utd yine ilk yarı uyudu, ikinci yarı Giggs tarafından uyandırıldı. Adamlar çaktırmadan yine lider oldular. Buyur bakalım.

Olmayacak işler haftasına yakışır şekilde Defoe kaçırırken, Keane 4 tane attı, Portsmouth iyi oynadı, Sunderland 5'ledi.

Saatlerimizi Ayarlayalım

Vasat aksiyon filmlerinde, bir planı uygulamaya başlayacak ekibin en klişe lafıdır "saatlerimizi ayarlayalım". Filmin tüm hikayesinin bağlı olduğu bu ekibin yine klişe bir şekilde, zor durumda kaldığında uygulayacağı bir "B planı" vardır. Genelde sürpriz bu B planındadır. Ya da B planı sadece espri unsurudur.

Galatasaaray - Eskişehirspor maçının ardından, geleneksel Türk basının, Rijkaard'ı ve Galatasaray'ı eleştirme çabaları bu tür klişeler çerçevesinde şekillendi. Avukat olmadığım için bir savunma nasıl yapılır bilmem. Hoş ortada savunalacak bir sanık yokken de savunma yapmaya da gerek yoktur. Ama ilk olarak ortaya çıkan en ufak bir aksamada hemen bir sanık yaratmayı, onu eleştirmeyi çok seviyoruz. Hem de yapılmaya çalışanları anlayamayarak, hatta anlamaya bile çalışmayarak.

Söylemek istediklerimi hangi B planı başlığıyla biraz daha somut hala getireyim. Rijkaard'ın saha içinde futbolcularına uygulamaya çalştığı farklı varyasyonlara, sistem içindeki farklı oyun düzenlerine bir isim versek, onlarca farklı plandan B planı hangisi olur hiçbir fikrim yok. Ama bazı kişiler bu farkları görmeyerek(ya da göremeyerek) bir B planının yokluğundan bile bahsedebiliyorlar. Hatta üstüne basa basa sisteme takılmayın diyen birine hala takıma göre, rakibe göre sistem belirlemeli diyerek, sanırım biraz da ayıp ediyorlar. Artık biraz vizyonu genişletme zamanı geldi, yoksa ikinci basamakta Rijkaard'ın "70 yaş üstü" bazı antrenörlerle karşılaştırılmasından ciddi ciddi korkmaya başladım.

Bu durum değişmediği sürece de sadece Galatasaray değil Türk futbolu zarar görecek diyerek, klişe bir cümleyle de yazıyı bitiriyorum.

Oyun(cak)

Dijital karakter modellemesinin emekleme yılları...

Çikolata Sevgisi

25 Eylül 2009 Cuma

Highbury Square

Bir kulüp olarak, 93 yıl size hizmet etmiş stadınızın ruhunu kaybetmeden, bu araziden milyonlarca dolar parayı nasıl kazanırsınız?

Peki bir taraftar olarak, bu efsanevi stadta yaşamak isteseniz bu hayalinizi nasıl gerçekleştirirsiniz?

İki sorunun cevabını da Highbury Square vermekte.

Arsenal'in eski evi Highbury'nin arazisi üzerine yapılan konut projesi Highbury Square dün resmi açılışını yaptı. 2005 yılında başlayan proje, çeşitli büyüklükteki 711 daireden oluşuyor. Eski stadın doğu ve batı tribünlerinin dışa bakan kısımlarının aynen korunduğu yapıda, sahanın yerini de yine aynı büyüklükte bir bahçe almış durumda. Yani biraz uzaktan baktığınızda hala bir stada bakıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Üstüne üstlük yeni stad Emirates'e yürüme mesafesindesiniz.

711'i Square içerisindeki dairelere ek olarak, yine aynı arazinin kuzey ve güneyinde yapılan 300 ek konutun satışından gelecek gelir Emirates'in finansında önemli bir kalemi oluşturmakta. Projenin başlama tarihi olan Ekim 2005'de satışa çıkan dairelerin Kuzey, Doğu ve Batı kanatlarında olanları Mayıs 2006 itibariyle tükenmişti. Daha sonra gelen global krizle biraz olsun yavaşlayan satışlar, kompleksin açıldığı bugün itibariyle neredeyse sona ermiş durumda.

Highbury Square, Arsenal'in iyi yönetildiğini gösteren bir başka proje. Varsın "transfer yapamıyor", "kupa alamıyor" densin. Kulübün önümüzdeki 50 senedeki mali yapısını güvence altına alan bu projeler taraftarın gözünden kaçmıyor. Bu yüzdendir ki kimse, müzedeki gümüş sayısını dert etmiyor.

Sizin Kale Daha Büyük


Aynı kaleci maçın ilerleyen dakikalarında yediği aşırtma gole de "Boyumu geçti, üstten gol yok!" şeklinde itiraz etmiş.

24 Eylül 2009 Perşembe

Kotalı Benitez

Livepool'un mali sıkıntılarından ve Benitez'in transfer maceralarından daha önce bahsetmiştim. Anlaşılan o ki, Merseyside'da para sıkıntısı daha önce bahsettiğimizden de ciddi boyutlarda. Gelen haberlere göre, Pool'un Amerikalı sahipleri Gillett ve Hicks, kulübün 300 milyon pounda vuran borçlarını ödemek için, yeni yatırımcıların desteğine muhtaç hale gelmiş durumda. Liverpool'un çalıştığı yatırım bankaları Rothschild ve Merrill Lynch'in olası yeni yatırımcılara gönderdiği bir raporda ise kulübün senelik transfer harcamalarının 2014 yılına kadar 20 milyon pound ile sınırlandırıldığın belirtiliyor. Buna göre, Benitez, bu rakamın üzerine ancak oyuncu satarak çıkabilecek.

Benitez'in transfer harcamaları, özellikle son 2 senedir, Liverpool taraftarı arasındaki 1 numaralı tartışma konusuydu. Kulübün hiç bir genç oyuncu yetiştirememesi ve elindeki oyuncuları tutmaktaki başarısızlığı sanırım bu £300m'luk borcun temel sebepleri. Benitez, 5 yılda saçtığı paralarla kendisini mali bir darboğaza sokmuş durumda. Bu sıkıntı, stad projesinin rafa kalkmasına neden oldu ve şimdi de özlenen şampiyonluğu bir 7-8 sene daha geciktirmesinden endişeli taraftar. Eldeki kadro bu hedefe ulaşmak için bence yeterli. Ancak önümüzdeki 5 sene boyunca City, Manu ve Chelsea transfer piyasasında kadrolarına önemli takviyeler yaparken, Arsenal ise gençlerinin takviyesini alırken, Liverpool, mütevazi bir bütçeyle bu yarışın içinde olacak. Yani işler geçen 3-4 seneden daha zor bir hal alacak.

Özetle, Liverpool'un bu sene varıyla yoğuyla lige asılıp 20 senelik hasretine son verirse iyi olur diyebiliriz. Çünkü, önümüzdeki 4-5 senelik tablo pek iç açıcı gözükmüyor. Ben, kulüp sahipleri tarafından şu anki mali durumun baş sorumlusu olarak görülen Benitez'in de çok uzun ömrü kaldığını zannetmiyorum. O da bırakırsa işler daha da karışabilir.

Yani bu sene, Liverpool için, tam zamanı şimdi!

Şişman Değil İri Kemikli

23 Eylül 2009 Çarşamba

Evra'nın Kariyeri

Kasımpaşa Tarifesi

Sevilla yönetimi, hafta sonunda Kasımpaşa'nın uyguladığı fahiş fiyatlardan etkilenmiş sanırım. Marca'nın haberine göre, biletleri yarın satışa çıkacak olan, iki hafta sonraki Real Madrid maçını izlemek isteyen taraftarlar minumum €110 bayılmak zorunda. Numaralıya oturmak isteyenler ise €18o dolar ödeyecek. Sevilla başkanı "Sezon başında 100 liraya kombine sattık, alan olmadı." diyormuş. Ayıp diyorum ben de.

12. Adam

Uzay Zaman Kırılması

Aslında Man Utd. taraftarlarını daha fazla kızdırmamak için bu konuyu kapatmıştım ama dün Guardian'ın yayınladığı Old Trafford'taki uzatma dakikalarıyla ilgili istatistiklerden bahsetmeden de geçemeyeceğim.

Buna göre, 2006-2007 sezonun başından beri Old Trafford'ta oynanan maçlarda, ortalama uzatma süresi 205 saniyeymiş. İlginç olan ise, 90 dakikayı Man Utd'ın önde kapattığı maçlardaki uzatma süresi ortalama 191 saniye iken; Man Utd'ın mağlup veya berabere olduğu maçlardaki süre ortalamasının 257 saniyeye çıkması.

Üstüne üstlük, istatistikler bu farkın geçtiğimiz 3 sezonda giderek daha da açıldığını gösteriyor. 2006-2007 sezonunda bu süreler 194sn/217sn (Manu önde/Manu geride) iken, takip eden sezonda 178sn/254sn ve geçen sezonda 187sn/259sn olarak gerçekleşmiş. Bu sezona baktığımızda ise Man Utd'ın 90 dakikayı önde bitirdiği ilk 2 maçta ortalama 304 saniye uzatma oynanırken, pazar günkü City derbisinin 415 saniye uzadığını görüyoruz.

Bu rakamlara çok fazla yorum yapmak istemiyorum ama diyeceğim tek şey var. United evinde 2 büyük maç oynadı ve her iki maçın da ertesi günü, maçtan çok hakemler konuşuluyordu. Önce Wenger, Mike Dean'i hırsızlıkla suçladı; Pazartesi günü de Hughes, Martin Atkinson'u puanlarını gaspetmekle. Tüm bu yaşananların tesadüf olduğuna hala inanan var mı bilmiyorum. Old Trafford'ta daha çok uzay/zaman kırılmaları yaşanacak ve bu doğaüstü olaylar hep Man Utd'ın yanına kalacak. Bu artık İngiliz futbolunun bir geleneğine dönüşmüş durumda ve sanırım herkes bu gerçekle yaşamayı öğrenmek zorunda.

22 Eylül 2009 Salı

How Big Can Football Get?


10 gün kaldı..

Az Bazen Çoktur

Milan Baroş iyi bir forvet. Nonda ile kıyasladığınızda sahada daha fazla iş yaptığı kesin. Oyunu geniş alanda oynuyor, daha çok basıyor, kanatlara kadar gelip top alıyor, gol pası atıyor vs.. Ancak tüm bunları yaparken zaman zaman takımın 2. forvetiymiş gibi hareket ediyor. Yani etkili olabilmesi için ya yanında bir "bitirici adam" olması gerekiyor ya da orta sahadan Arda, Kewell, Keita ve Elano'nun, Baroş'un boşalttığı "bitirici adam" pozisyonunu doldurması. Panathinaikos maçındaki ilk gol bunun güzel bir örneği mesela.

Nonda ise Baroş'a göre çok daha basit düşünen bir adam. Sahaya çıktığında tek derdi "bitirmek". Zaten topla olan yetenekleri de Baroş gibi oynamasını engellediği için topla fazla oynamaması gerektiğini bilerek, tamamen pozisyonları bitirmeye odaklanıyor Nonda. Bu kulağa hoş gelse de orta sahanın pozisyon hazırlayamadığı günlerde sıkıntı yaratan bir durum. Geçen seneki Nonda mesela, futbolu unutmuş gibiydi. Oysa sorun onda değil onu bir türlü pozisyona sokamayan orta sahadaydı. Öte yandan aynı sorunlu orta sahanın önünde oynamasına rağmen Milan Baroş iyi perfomans veriyordu. Çünkü kendi pozisyonunu hazırlayabilen, orta sahaya tamamen muhtaç olmayan bir forvet tipiydi.

Bu iki adamdan birisini överken, diğerini yermek zorunda değiliz. Aksine Galatasaray'ın birbirinden farklı iki forveti kadrosunda barındırmasını bir şans olarak kabul etmeliyiz. Dünkü maç da bunu gösteren önemli bir olaydı. Sahada yapılması gereken "bitirmek" idi ve Nonda da çıkıp bunu yaptı. Yani sahada daha az iş yapıp takıma daha çok katkıda bulundu. Burda önemli olan Nonda'nın bu istikrarını koruyup, Rijkaard'ı, Baroş'a iyi bir alternatif olacağına ikna etmesi. Çünkü Galatasaray'ın şu an oynadığı, bol pozisyona giren oyun, Nonda'nın patlama yapması için biçilmiş kaftan.

The Damned United

The Damned United, Derby County ve Nottingham Forest'in efsanevi hocası Brian Clough'un aynı isimli biyografisinin, beyazperdeye çok başarılı bir aktarımı. Film, Clough'un tüm kariyerinden çok, Leeds'in başında kaldığı 44 günlük uğursuz döneme odaklanıyor ve bunu yaparken Derby'nin başında geçirdiği günlere sürekli flashbacklerle ünlü hocanın, bu dönemde yaşadığı fırtınalı günleri başarılı bir şekilde anlatıyor.

Her ne kadar Michael Sheen'in başroldeki performansı hakkında çeşitli görüşler olsa da benim fikrim, çok zorlu bir karakterin altından başarıyla kalktığı yönünde. Daha önce Tony Blair ve David Frost gibi kişilikleri de canlandıran Sheen, futbol yetenekleri de hesaba katıldığında bu rol için çok yerinde bir seçim gibi duruyor. Clough'un yardımcısı Peter Taylor rolündeki Timothy Spall ve Don Revie'yi oynayan Colm Meaney de özellikle başarılı.

Film de zaten bu 3 adamın ilişkilerinin gelişimi ve özellikle Clough'un bu ilişkilerin kariyerini etkilemesine izin vermesiyle şekilleniyor. Revie'ye olan obsesif takıntısı, belki elde ettiği tüm başarıları kazanmasını sağlayan ateşi körüklerken, bir yandan da bu başarıların gözlerini kısa sürede kör etmesine neden oluyor. Yardımcısı Peter Taylor'u ile olan ilişkisi de yine aynı nedenden dolayı tamamen bitme noktasına geliyor.

Filmde beni asıl etkileyen, 70'lerin başında oynanan oyunun, bugünkü cilalanmış futboldan ne kadar farklı olduğunun çok çarpıcı bir şekilde işlenişi oldu. Bugünün futbolcusunun gösterişinden, oynanan oyunun çekiciliğinden o zaman eser yokmuş. Tam tersi, muharebe alanını andıran sahalarda, karın tokluğuna oynanan bir spordan ibaret filmde gördüğümüz futbol. Hele o soyunma odasındaki kültablaları yok mu..

21 Eylül 2009 Pazartesi

Hata Nedir?

Her hakem hata yapar, futbol hatalar oyunudur, hatasız kul olmaz...

Hepsi kabulüm. Ancak önce hatayı tanımlamak lazım.

Mesela bir teknik adam sahaya yanlış kadroyla çıkabilir. Sol beki stopere koyar; adam orda performans vermez, bu o teknik adamın "hata"sı olur. Peki aynı hoca, takımın 2 yedek kalecisini forvet ikilisi olarak başlatsa buna "hata" mı dersiniz?

Veya bir defans oyuncusu ters bir vuruşla kendi kalesine gol atabilir. Aynı maçta bunu 2 kere bile yapabilir; "Hata"dır. Peki aynı defans oyuncusu ayağına gelen topla, kendi kalecisini çalımlayıp gol atarsa bu "hata" mıdır?

Her iki örnekte de hata tanımını aşan hareketler olduğu açık. Belli ki ortada bir artniyet var.

Ceza sahasında yerde kalan bir oyuncunun aldığı darbeyi göremeyen, kendini yere atan oyuncuya aldanan hakem hata yapmıştır. Peki, köşeye giden bir topu, kafasıyla yetişemeyeceğinin çok açık olduğu bir pozisyonda, plonjon yapıp tokatlayan bir defans oyuncusunu, 5 metreden görmezden gelmek bir hata mıdır?

Tabii ki hayır!

Bu hakem artniyetlidir.

Bunu diyorum diye bir takım senaryolar yazıyorum zannedilmesin. Kimse bu hakemi etki altında bırakmaya çalışmamış olabilir. Bu hakem Galatasaray'ı durdurma planlarının bir parçası falan da olmayabilir. Ama bu, hakemin kafasının içerisinde bir yerde bir artniyet olduğu gerçeğini değiştirmez. Belki tamamen kişisel bir sebep, belki o anda sahada gıcık oldugu bir futbolcu, belki kendisine küfür eden bir taraftar.

Yeteneksiz hakemden daha tehlikeli bir şey varsa o da artniyetli hakemdir. Daha 2 hafta önce Mike Dean gösterdi bunun örneğini bize. Bugün de ismi lazım olmayan, hakem formalı arkadaş.. Bu tip örneklerin tecrübeyle, eğitimle düzeleceğine de inanmıyorum ben açıkçası. Belli ki bu adamların psikolojileri ve düşünme yapıları, hakemlik mesleğini yürütmeye uygun değil. Elleri titreyen adamdan cerrah olmayacağı gibi, muhakemesi titreyen adamdan da hakem olmayacaktır. Ameliyat masasında başka cinayetler işlenmeden kendilerinin emekli edilmesi gerekir. Etmeyenler, gelecekteki cinayetlerin direk sorumlusu olacaklardır.

Futbol da "Oyun"dur

SC Braga’nın kalecisi Eduardo Carvalho Gabriel Knight günlerini anarken...

Joker

Gianfranco Zola, West Ham'ın başına geçtiğinden beri suratında sanki kendisine bir Premier Lig takımı emanet edildiğine inanamayıp, sevinçten yüz felci geçirmiş bir ifade var. Geçen seneden beri, West Ham maçlarında Zola'nın sahaya çıkışını özellikle takip ediyorum. Ligde kucaklayıp, öpmediği hoca kalmadı. Bir insan bu kadar mı neşeli çıkar sahaya yahu. Hele isimli hocalara özellikle yalakalık yapıyo gibi. Evet itiraf ediyorum, ben hocamın oturaklısını severim. Neşeli adamdan teknik direktör olmaz arkadaşım.

Yuppi!!

Dünya üzerinde alınmadık kupa bırakmayan bir teknik adam, bir lig maçında alınan 3 puana böyle seviniyorsa ona gidip başarısının sırrını sormak saçma olacaktır sanırım..

Kaşınmak

Hareketi tabi ki onaylamıyorum. Büyük ihtimal federasyon da onaylamayacak ve Bellamy 3 maç gibi bir ceza alacak. Böylece, Mark Hughes'in 2 formda forveti toplamda 8 maç ceza almayı başarmış olacak. Ancak, çok iyi oynayıp 2 gol attığı, deplasmandaki stresli bir derbiyi son saniyede tartışmalı bir golle kaybeden herhangi bir oyuncu maç bitişinde sinirli olacaktır. Hele ki bu adam Bellamy gibi, golf oynarken takım arkadaşlarını yaralayan birisiyse, karşısına çıkıp şaklabanlık yapmak kaşınmanın daniskası değildir de nedir? Ben olsam uçan kafa atardım gibi..

Bir Kere O Parmağı İndir

İsmiyle ilgili o iğrenç espriyi yapmak istemediğim Massimo Busacca, Türkiye'de her dönem gündeme gelen yabancı hakem getirelim konsepti için uygun olduğunu kanıtladı. Bence gayet yeterli bu hareket...

20 Eylül 2009 Pazar

Bir Trafford Klasiği

Şimdi United maçı haketmedi dersem ayıp etmiş olurum. İkinci yarı oynadıkları futbol gerçekten bu seneki en iyi performanslarıydı ve Given olmasa 2-3 farka ulaşabilirlerdi. 45-75 arası %75 topla oynadılar ve City belki de 1 kez geçtiği Manu yarı sahasından golle döndü bu bölümde. Buna rağmen, United, ezici oyununu skora yansıtamamasının ve kaptanının yaptığı inanılmaz laubaliliğin cezasını az daha 2 puan bırakarak çekiyordu.

Arsenal maçından sonra United ve hakemler hakkında söylediklerimden sonra bir çok United taraftarı beni "fanatik" olmakla suçladı. Şimdi yine kendimi tutamayıp "4 dakika uzatma kaldırılan maç 97'de bitti" dersem, bu güruh bana yine "fanatik" diyecek. O yüzden hiç bir şey demiyorum ve fazladan oynatılan 2,5 dakikanın açıklamasını "fanatik-olmayan" birilerinden bekliyorum.

Yarın Mark Hughes çıkıp hakemlerden dert yanacak ve ne hissettiğini en iyi anlayan 1 haftadır kavga ettiği Arsene Wenger olacak.

İlk Manchester Derbisi

Premier Lig başladığından beri ilk "Manchester Derbisi" diyor bir kısım medya; iki takımın kadrolarının ilk defa bu kadar birbirine yakın olduğundan dem vurarak.

United, geçen hafta Tottenham'ın galibiyet serisine son verdi ve bu hafta da City'ninkine son vermek amacında. Alex Ferguson, henüz ideal dizilişini bulabilmiş değil. Sezona klasik 4-4-2 ile başlayıp sonrasında geçen seneki 4-5-1'e döndüler ve şu anda maça çıktıkları forvet hattına göre dizilişi şekillendirdikleri bir periyottalar. Sezon başından beri performanslarına baktığımızda sert ve disiplinli savunmaları açmakta zorlandıklarını görüyoruz. Bugün karşılarında büyük ihtimal çift ön liberoyla ve sezon başından beri en defansif futbolunu oynayacak bir City bulacaklar. Tek hucumcuyla takımın gol atmakta çok zorlandığını bilen Ferguson'un maça Berbatov-Rooney ikilisiyle çıkmasını beklemek mümkün.

Hughes'un işi Ferguson'a göre daha zor gibi gözüküyor çünkü Barry hariç flaş transferlerinin hiç birisi bu maçta oynayamayacak. Neredeyse hucüm hattında geçen seneki City'i göreceğiz bu akşam. Takım ilk 4 maçını kazanmış olsa da bu maçlarda rakiplerine oynadığı futbolu kabul ettirmeyi başaramadı. Genelde karşılıklı pozisyonları değerlendiren taraf olarak aldı puanlarını. Bu akşam eksik kadrolarıyla Man Utd'a da oyunlarını kabul ettirmeleri mümkün gözükmüyor. Bunun yerine bu sene hiç denemedikleri kontrol futbolunu oynamak zorunda kalacaklar. Bunda başarılı olur ve United'ı orta sahada bozarlarsa, Wright-Philips, Ireland ve Bellamy gibi hızlı adamlarla tehlikeli olabilirler. Bu sezon oynadıkları 4 maçta da ilk yarıyı 1-0 önde kapattılar. Bugün de ilk 45 dakika sonunda soyunma odasına 1-0 önde girmeleri halinde, Man Utd'a hoş bir sürpriz yaşatmaları mümkün.

Manchester United
Foster, O'Shea, Evans, Vidic, Evra, Nani, Fletcher, Anderson, Valencia, Berbatov, Rooney

Yedekler Kuszczak, Evans, Anderson, Carrick, Neville, Macheda, Fabio, Valencia, Tosic, Owen

Şüpheli Ferdinand

Sakatlar Obertan, Rafael, Van der Sar, Hargreaves

Cezalı Scholes

Manchester City
Given, Richards, Bridge, Toure, Lescott, De Jong, Barry, Zabeleta (Petrov), Ireland, Wright-Phillips, Bellamy.

Yedekler Taylor, Tevez, Onuoha, Petrov, Sylvinho, Benjani, Vidal

Şüpheli Tevez, Ireland

Sakatlar Robinho, Johnson, Kompany, Santa Cruz

Cezalı Adebayor

Les Arbitres

Hakemler hakkında yapılmış , Les Arbitres isimli belgeselin trailer'ları. Fransızlar iyi bir iş çıkarmış gibi görünüyor. İzlemek lazım. Volkan da performansıyla Türkiye'ye ilk Oscar'ı kazandırabilir.



19 Eylül 2009 Cumartesi

Stoper Diye Aldık Golcü Çıktı

Thomas Vermaelen bugün Wigan'a 2 gol daha atıp, bu sezon gol sayısını 4'e çıkardı. Özellikle attığı 2. gol, maç boyu pozisyonları şuğursuzca harcayan Van Persie'ye bitiricilik dersi verircesineydi. Bu adama "Lugano" diyenler utansın.

Arsenal için Wigan maçı çok sıradan bir antreman maçı olmaktan öteye geçemedi. Öyle ki Eduardo, Ebuoe ve Van Persie girdiklerini atsalar 7-8 gol olabilirdi. Sezon başında bağdan kovulma tehlikesi yaşabileceğini söylediğimiz Wigan ise bu haliyle bana geçen seneki West Brom'u hatırlatıyor. Sahada pozitif futbol oynamaya çalışan bir takım var ama maalesef kadro kaliteleri bu oyunun sonuç vermesinin önündeki en büyük engel. Oyun anlayışlarını sahaya yansıtabildiklerinde iyi sonuçlar alabilirler ancak istikrar gelir mi göreceğiz.

Genelde sıkıcı geçen maçın en önemli olayı Melchiot'un, Rosicky'nin formasını ortadan ikiye böldüğü andı. Emirates'in uykusunu açıp, yüzleri güldüren bu pozisyonu takiben stadtaki binlerce Gooner, Fabregas'ın maçın son 10 dakikasını sekerek oynamasını korkuyla izledi.

18 Eylül 2009 Cuma

Krampon Sanatı

Umbro, tüm futbolseverlerin katılabileceği bir krampon tasarlama yarışması düzenliyor. Terry, Owen ve Clichy'nin de içlerinde bulunduğu jürinin seçeceği en iyi 11 tasarım, tasarımcısı için özel olarak üretilecek. Ayrıca yine Owen, Terry ve Clichy en beğendikleri tasarımları bir maçta giyecekler. İlginç işler..

Leo Franco


Yazının başlığı kadar sıradan olmayan ve bence bu sene Galatasaray'ın en kritik oyuncularından biri Leo Franco. Sıradan bir halı saha maçında bile kaleci mevkisinde işi bilen birinin olması, oynayanlara şevk ve güven verir, maça zevk katar, gerçek bir maç havası verir. Franco da Galatasaray'lı oyunculara ve taraftarlara bu güveni, bu sene fazlasıyla veriyor. Kalecilerin işi çok zordur, çok nankör meslek vs gibi tanımlara girmeyeceğim. Ama şu açık ki, bir kaleci, kendini göstermesi gereken dönemde fazla hata yaparsa pek tutunamıyor. Hatta iyi bir kaleci olacaksa bile, bu krediyi fazla bulamıyor.

Galatasaray'ın Taffarel ve Mondragon gibi iki kaleciden sonra(ki Mondragon çok iyi olmasına rağmen, bence Taffarel kadar güven vermiyordu. Özellikle de son dönemlerinde) onlar gibi, uzun soluklu bir kaleci bulup bulamayacağı merak ediliyordu. Aykut ve Orkun bir türlü o güveni veremedi, De Sanctis hep bir istim üzerinde oynadı. Kötü değildi ama o yüksek istikrarı bir türlü yakalayamadı. Basının hep eleştirdiği De Sanctis gibi Franco da daha gelmeden eleştirilmeye başlandı. Ama şu ana kadar gerçekten Galatasaray için çok etkin bir oyun sergiliyor. Özellikle de kalecilerin en önemli özelliklerinden biri olması gereken, defans uyumu konusunda oldukça iyi. Çıkışları ve duran toplardaki pozisyon alma beceresi yüksek. Ve de Galatasaray'ın oturtmaya çalıştığı takım savunmasında şu ana kadar ki en etkin isim.


Galatarasaray bir sistemi oturtma sürecinde olduğu için hata yüzdesi biraz yüksek olacaktır. Bu yüzde yüksek olmasa bile yapılan hataların riski yüksek olacaktır ve oluyor da. İşte bu nokta da Franco takımı bir omurilik gibi ayakta tutuyor ve meydane gelen hatalarıın etkisini minimuma indiriyor. Kısacası Galatasaray'ın bir sistemi oturtmaya çalıştığı bu süreçte sonuca gitmesinin en büyük etkenlerinden biridir kendisi ve umarım böyle de devam eder.

Uçan İtalyan

Seyahet etmeyi çok seven Capello, futbolu sadece bir iş olarak gördüğünü, zamanında futbolcu olmasa pilot olmak isteyeceğini açıklamış. Eh pilot üniforması da kötü durmamış üzerinde. İngiltere'den kazanacağı paralarla, gelecekte Travolta gibi kendi uçaklarını alıp takılabilir belki de.

Salla Başını Al Maaşını

Bu 5. hakem ilginç bir müessese olacağa benziyor. Hakeme ceza sahası içerisindeki poziyonları ters açıdan görmesini sağlayacak bir çift göz verilmesi, özellikle kendini yere atanları yakalamakta ve topu çizgiyi geçip geçmediğini belirlemekte etkili bir yöntem. Ancak bu pozisyonlardan maç başına kaç tane oluyor ve sırf bunları yakalamak için 2 tane daha adam istihdam etmek ne kadar efektiftir bu tartışılır. Mesela, tamamı tek kalede oynanan maçlarda, sürekli hucüm eden takımın ceza sahasındaki hakem neredeyse hiç bir işe yaramayacak. Kaleciyle 2 tabure çekip tavla atsalar kimsenin ruhu duymaz o derece. Tutmayacak sanırım bu uygulama. Eninde sonunda "video referee" girecek bu spora, Blatter ve Platini istedikleri kadar kassınlar.

Daha Başlamadı

Galatasaray'ın oyunuyla ilgili eleştirileri yaparken gözden kaçırılan bir nokta var ki, o da daha bu takım beraber oynamaya başlayalı yalnızca 2 ay olduğu. Yani, henüz Frank Rijkaard'ın kafasındaki oyun planının sahaya tam olarak yansıması için çok erken. Daha ilk günden iyi sonuçların alınmaya başlaması herkeste "Tamam oldu" izlenimi yaratmış olabilir ancak bu durum daha çok kadrodaki kaliteli oyuncularla alakalı. Yani, Galatasaray'da, henüz, maçları sistem değil, oyuncular kazanıyor.

Bunu söyledim diye takımı sistemsiz olarak tanımladığım zannedilmesin. Aksine şu anda Türk takımları içerisinde, sahaya hucumda ve savunmada, ne yapacağını bilerek çıkan tek takım Galatasaray bence. Ancak, henüz taşların yerine tam olarak oturduğunu söylemek için biraz erken. Mesela, şu an sistemin oturmasını geciktiren en önemli sorun, iki ön libero ile oyun kurucu arasındaki kopukluk. Mehmet Topal, Mustafa Sarp ikilisinin oyunu dikine oynamak konusundaki isteksizlikleri (veya beceriksizlikleri). Bu sorunun iki çözümü var:

Birincisi ön liberolara pas yapmasını öğretmek. Bu konuda Mehmet Topal benim için kocaman bir hayal kırıklığı açıkçası. Bir kaç yıldır düzenli olarak forma giyiyor ve pas yeteneği konusunda bir adım ileri gidemedi henüz. Hatta geri bile gittiğini söyleyebilirim. Şu anki haliyle orta sahada oynayan bir stoper görüntüsü veriyor. Partneri Mustafa Sarp ise mantalite olarak daha pozitif bir oyuncu ancak düşündüklerini yapmak için yetenekleri kısıtlı biraz. Bu iki oyuncu pas yapmaya başlamazsa, Galatasaray bu bölgede, tüm sezon Ayhan sakatlanmasın diye dua etmek zorunda kalacak. Linderoth'un geri dönme ihtimali nedir bilmiyorum ama buraya asıl ilaç olacak adam o.

Sorunun ikinci çözümü ise Elano'dan bir Fabregas yaratmak. Yani bu oyuncuyu Cesc gibi, Pirlo gibi, Xavi gibi sürekli olarak savunmaya yardımcı olan, takım topu kazandığında ikinci ve hatta birinci bölgeden oyun kuran bir adama dönüştürmek. Bu aslında ilkinden çok daha etkili sonuçlar verecek bir yöntem. Takıma hem +1 savunmacı kazandırıyor, hem de hucuma çıkarken kaybedilen topların sayısını önemli ölçüde düşürüyor. Ancak maalesef, Elano bu işi yapmak için biraz fazla tembel bir arkadaşımız. Zaten böyle olmasaydı şu an Avrupa'nın 6-7 büyük takımının birinde forma giyiyordu.

Tabi ki 3. bir yol da transfer yapmak ama şu an için bu mümkün gözükmüyor. Önümüzdeki sezon, Linderoth'un yerine daha sağlıklı bir ön libero bulacaktır Haldun Üstünel.

Galatasaray'ın futbolundaki diğer aksaklıkların hiç birisinin, orta sahanın göbeğinde yaşanan problem kadar kronik ve takım oyununu derinden etkileyen unsurlar oldunu düşünmüyorum açıkçası. Zaten bu bölge daha efektif çalışmaya başladığında, şu an skor olarak tatmin eden takım futbol olarak da tatmin etmeye başlayacak. Son olarak, Galatasaraylıların alınan galibiyetler sekteye uğrasa bile takımlarına olan inançlarını kaybetmemesi ve sezon öncesi verdikleri sözü tutup Frank Rijkaard'ın sonuna kadar arkasında olması gerektiğini de hatırlatmak istiyorum.

Ayıp Denen Bir Şey Var

Kendi kurduğun ligde çıkar gol atarsan ben senin tarafsızlığına nasıl inanayım?

17 Eylül 2009 Perşembe

Kesmedi

Şampiyonlar Ligi'nde ilk hafta geride kaldı. Bir kez daha bu ligin "tecrübe" işi olduğunu kanıtlayan maçlar izledik.

Arsenal'in, 2 hafta süren şanssızlıktan sonra, ilk defa şansı yaver gitti. %65 topla oynayıp hiç bir pozisyona giremediler ama duran toplar sağolsun, takım olarak uyunan bir maçta 3 puan geldi. Tek ayakta kalan ismin 20 aylık sakatlıktan dönen Rosicky olması ilginçti.

Diğer 3 İngiliz de 3. viteste oynayıp ve 1-0'lık galibiyetlerle yetindiler. Porto ve Beşiktaş kafa kafaya oynamalarına rağmen puan alamazken. Liverpool, Debrecen karşısında 90 dakika hiç bir şey üretemeden galip geldi.

Haftanın şanssızları hiç kuşkusuz Beşiktaş ve Marsilya'ydı. Özellikle Marsilya, o kadar çok pozisyonu harcarken, İnzaghi adeta ders verircesine ayağına geleni gole çevirdi.

Inter, Barcelona maçı beklendiği gibi geçti. Barça oyunu istediği gibi yönlendirip, istediğini de aldı. Her iki takım da pozisyon buldu ama Barça da Ibrahimoviç yine sırıttı. Öbür tarafta Eto'o - Milito ikilisi meyve vermeye bu maçta da başlamadı.

İlk maçlar, bu sene büyüklerin pek zorlanmayacağının işaretini verdi. Belki de ikincinin son anda belli olacağı tek grup, Porto-Atletico kapışmasına sahne olacak D grubu. NBA gibi Şampiyonlar Ligi'nin de normal sezonu kesmiyor adamı.

Olacak O Kadar

Bir İspanyol kanalında yayınlanan Ronaldo parodisi. Yayın İspanyolca, ama Ronaldo taklidi görülmeye değer.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Mannone

Arsenal'de, hastalanan Almunia ve sakat Fabianski olmayınca bugün Standard Liege karşısında kaleyi Vito Mannone koruyacak. 88'lik İtalyan'ın, Arsenal ile çıktığı resmi maç sayısı 1. (Geçen sezonun son maçında Stoke City'ye karşı oynadı.) Fabianski'nin sakatlığından dolayı sezon başında bir kaç hazırlık maçında forma giymiş olsa da, daha 2. resmi maçında Şampiyonlar Ligi siftahını yapıyor. Zorlu bir deplasman bekliyor kendisini.

Hindi Meselesi

Millet olarak şu "Turkey" takıntısını aşamadık gitti. Birisi hindi deyince anamıza küfredilmiş gibi tepki veriyoruz. Adamın dilinde o kelimenin karşılığı bu yahu. Sen, İtalya'ya "Çizme" diyorsun ya o daha yaratıcı.

Neymiş Rooney "I like Turkey" yazmış Twitter'ına. Milliyet'teki haber "Türkleri karalayan açıklamalar yapan Rooney" şeklinde. Yuh!

Dün Rooney, oyundan alınırken biraz artistlik yapınca konu direk bu hindi atışmasına bağlandı. Bu doğru ama eksik bence. Kendisini asıl sinirlendiren Fergosun'un tarafından, 60 dakika, ilerde yalnız bırakılmasıydı. Bu sürede bir sağ kanada, bir sol kanada indi, mücadele etti ama pek bir şey üretemedi Rooney. Tam Berbatov giriyor, sonunda yardım geliyor derken bir de baktı kendisi de Owen'la yer değiştiriyor. Tam daha etkili futbol oynama fırsatı eline geçip, kendisini tüm maç yuhlayan seyirciye bir şeyler kanıtlayacaktı ki, kendini kulübede buldu.

Rooney'nin kramponlarını sağa sola fırlatırken dikkat etmesi gereken şey kulübede bu işin uzmanının olduğu gerçeği. Bilindiği gibi Ferguson, bir cinnet anında attığı kramponla Beckham'ın kafasını yarmış bir arkadaş. Kafası bozulursa elinden bir kaza çıkması olası. Yarın, Rooney'i kafada bandajla görürseniz "Kapıya çarptım" yalanına inanmayın derim ben.

Kafada Kaybetmek

Veya isimlerin altında ezilmek... Nasıl tanımlarsanız tanımlayın Beşiktaş'ın 4 günde kaybettiği 2 maçın açıklamasını sahada oynanan oyunla yapmanız mümkün değil. Yine de deneyelim ama;

Dünkü maçtan önce Beşiktaşlı olmayanların genel kanısı, Man Utd'ın İnönü'de farka gideceğiydi. Ancak biraz Premier Lig izleyenler ve ya en azından bu blogu takip edenler için dünkü tablo sürpriz olmamıştır sanırım. Burnley, Birmingham ve Arsenal maçlarında pozisyon bulmakta inanılmaz zorlanan Man Utd, dün yine sahadaydı. Hafta sonu Tottenham'a 3 attıklarında herkes geçen seneki takımın geri geldiği yanılgısına kapıldı sanırım. Halbuki, hafta sonu yaşanan Man Utd'ın patlamasından çok, Tottenham'ın takım savunmasında aksamasıydı. Modric'in yokluğunda orta sahanın göbeğinde istediği organizasyonları yapamayan Spurs, burada kaptırdığı toplar yüzünden Giggs ve Anderson gibi adamlara inanılmaz boşluklar bıraktı ve Man Utd bu boşlukları değerlendirdi.

Dünkü maçın tümünde ve Galatasaray maçının 80 dakikasında, Beşiktaş gerçekten savunma disiplininden hiç kopmadan oynadı. Ancak, bu disiplinli oyun sırasında hucum etmeyi ya tamamen unuttular ya da hucuma çıkarken ağır kaldılar. İki maçta buldukları neredeyse tüm pozisyonlar Serdar Özkan'ın kişisel çabalarından geldi. Acıdır ki bu pozisyonların bir kısmını harcayan adam da yine kendisi oldu. Takımın 10 numaraya ihtiyacı olduğu ve bu oyuncunun hucumdaki problemlerin çözümü olacağı görüşü hakim Beşiktaş camiasında. Geçen sene Yusuf'u transfer eden de aynı kafaydı. Yani, Mustafa Denizli'nin pragmatik kafası. "Ben bu takıma hücum organizasyonu oturtmayayım, bir 10 numara gelsin, 2 çalım, 2 pas yapsın, gol atalım" düşüncesi. Eğer bir takım, hucum organizasyonlarına giriyor, kanatları etkili kullanıyor, hucuma süratle çıkıyor ancak bir türlü golcülerine son pası atamıyorsa belki bir 10 numara ihtiyacından bahsedebiliriz. Beşiktaş gerçekten bütün bunları yapıyor mu?

Tabi ki hayır. Takımın bir hucum planı yok. Bu yüzdendir ki 4 tane forvetinden hangisini koysan sahada yokları oynuyor. Mustafa Denizli ise hala Yusuf'tan medet umuyor. 2 sene önce türk spor kamuoyunda (Beşiktaşlılar dahil), Yusuf'un bir "halı saha topçusu" olduğu görüşü hakimdi. Ne olduysa geçen sene oldu; bu adam tekrar başımızın üzerine çıktı. Benim gözümde kendisi Beşiktaş'ın geri vitesinden başka bir şey olamaz. Efektiflikten bahsettim daha önce, yani minimum girdiyle maksimum verimi almaktan. Yusuf'tan verim almanız için topu onun ayağında her hucumda 1-2 dakika kalmasına müsaade etmeniz lazım. Ve burdan alacağınız çıktı, rakibin size bıraktığı boş alana bağımlı bir çıktı. Yani inanılmaz bir verimsizlik söz konusu. Yeni transfer Tabata'da bu soruna çare olacak adam değil. Çünkü 2 maç gösterdi ki bonservis bedelinin yüksekliğinin getirdiği baskının altına ezilmiş bile. Hata yapacak diye ödü patlıyor sahada. Bunun sonucu olarak da sürekli garanti paslarla oynuyor. Takımı hucuma çıkarması beklenen adam, bu kadar risksiz bir oyunu tercih ederse ilerde bekleyen Nihat, Bobo, Nobre ne yapsın?

Diyeceğim odur ki Beşiktaş'ın sorunu 10 numara, 10,5 numara falan değil. Ortada bir anlayış, bir sistemsizlik sorunu var. Mustafa Denizli 1,5 senede bir hucum planı geliştiremedi. Geçen sene Şampiyon olan takım bile Yusuf'un ayağına bakıyordu 90 dakika, bu sene de aynı şey oluyor. Sonra deniyor ki "Forvetler formsuz". 4 forvetin de aynı anda formsuz olması kimin, ne kadar aklına yatıyor bilmiyorum ama bu haliyle Beşiktaş daha çok şerefli mağlubiyet alır şimdiden söylemesi.

Sucuk

15 Eylül 2009 Salı

Maskotluk Zor Zanaat

Valladolid'in yeni maskotu. Akdeniz ülkelerini ayrı bir seviyorum...

Kına Gecesine de Bekleriz

Dünya Kupası'nı aldığı gecenin ardından, Scolari'nin herhalde en eğlenceli gecesi. Para sen nelere kadirsin demek istiyorum, ama tercihlere de saygımı korumak istiyorum, bilemedim...

Benim Hala Umudum Var

Bu hafta Premier Lig'de yaşanan tüm curcunanın yer aldığı binlerce sayfa yazı arasında tek bir tanesi çekti dikkatimi. Adebayor gibi adamlar yüzünden futbolculara güvenini kaybedenler için adeta ilaç gibiydi. BBC bloggerlarından Paul Fletcher'ın dünkü yazısında bahsettiklerini sizlerle de paylaşmak istedim.

Bu hafta İngiltere 1. Ligi'nde Stockport'un Yeovill deplasmanında, 2-2 berabere kaldığı maç pek çok açıdan kayda değmeyen bir mücadeleydi. Ancak bu maçı özel yapan Stockport'un gollerini atan ve İngiltere profesyonel liglerinin, 9 golle en golcü ismi olan Carl Baker'dı.

Bu maçtan 3 gün once Stockport hocası Gary Ablett, Baker'a, abisinin lösemiyle olan savaşını kaybettiği haberini vermiş ve Yeovil maçında oynamak zorunda olmadığını söylemişti. Ancak Baker, 1 gün sonra hocasını arayıp bu maçta oynamak istediğini belirtti.

Yeovil karşısında, Stockport'un 22. dakikadaki golünü atan Baker, yedek kulübesine koştu ve "For U Mike" yazılı tişörtü havaya kaldırdı, bu sırada kaleci dahil olmak üzere tüm takım kendisine doğru koşmaktaydı. Maç sonunda ise Ablett, kendisini Stockport taraftarlarının olduğu deplasman tribününe yolladı. Buradaki taraftarlar Baker'ı kucaklarken, ona tüm tribün tarafından imzalanmış bir taziye kartı verdi. Belki bu yaşanan duygusal an Baker'ın, bu maçta oynamasının altında yatan nedendi. Hem abisinin ölümünden duyduğu acıyı taraftarlarıyla paylaşmış oldu, hem de lösemiyle savaş konusuna biraz olsun dikkat çekti.

Mike Baker'ın ölümünü, Baker ailesi için daha da acıklı yapan bir gerçek var ki, o da ailenin küçük oğlunun da lösemiyle mücadele ediyor olması.

Tüm bu şanssızlıklar içerisinde Carl Baker'ın tek şansı şu an formasını giydiği kulüp. Stockport, oyuncusunun durumuna anlayış göstermenin de ötesine geçip elinden ne geliyorsa seferber etmiş durumda. Bu sezon öncesi maçları için özel hazırlanan Lösemi Vakfı logolu pembe-siyah formalar, şu an açık arttırmayla satılıyor ve elde edilen tüm gelir Lösemi'nin tedavisinin bulunması yönündeki araştırmalara gidecek. Bunun yanında kulüp, stadları Edgeley Park'ta kullanılmayan tüm reklam panolarına Lösemi Vakfı logosunu koymuş durumda. Bununla da yetinmeyip, satılan her panodan elde edilen gelirin %30'unu yine bu kuruma bağışlamakta.

Bir oyuncunun taraftarına ve kulübüne, bir kulübün ise oyuncusuna bağlılığını göstermek açısından çok önemli bir örnek aslında bu yaşananlar. Eski takım arkadaşının suratına kramponla basanların konuşulduğu günlerde, futbola ve futbolcuya olan umudunuzu biraz olsun tazeliyor. İlerleyen günlerde futbolun insani yönünün ortaya çıktığı daha başka örnekler de görürüz umarım.

Ben Bir Şey Yapmadım

- Van Persie kramponuma kafa attı!

Buyur Burdan Yak

UEFA, Celtic maçında hakemi aldatmaya yönelik hareketi nedeniyle 2 maç ceza verdiği Eduardo için, Arsenal'in yaptığı itirazı kabul etti ve söz konusu cezayı iptal etti. Kararın gerekçesi olarak, hakem ve gözlemci ifadeleri ile video görüntülerinin, oyuncunun bu hareketi hakemi aldatmak için yaptığına dair yeterli kanıt oluşturamaması gösterildi.

2 hafta önce cezayı verirken yeterliydi bu görüntüler, şimdi yetersiz. O zaman yazdığım yazıda bu kararın sadece İskoçlar ağladığı için alındığını belirtmiştim. Tahkim kararı da bunu kanıtlar nitelikte oldu. İskoçları susturmak için verilen 2 maçlık ceza, ortalık sakinleştikten sonra sessiz sedasız kaldırıldı. Böylece, UEFA, tüm sezon boyunca her kendini yere atan oyuncu için kapısının çalınmasını da önlemiş oldu. Olan, Avrupa kamuoyu önünde bir "cadı avı"na maruz kalan Eduardo'ya oldu.

UEFA'nın E'si 'Eyyam' demekmiş onu öğrendik.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Yerim Ben Seni

Lanet Kalkıyor

Daha önce "You Will Walk Sober?" postunda Liverpool'un Carlsberg ile 1992'den beri süren anlaşmasını bitirdiğini ve yeni sponsor olarak Standard Chartered ile anlaşmak üzere olduğundan bahsetmiştim. Efenim bu anlaşma gün itibariyle kesinlik kazanmış durumda ve önümüzdeki sezon Liverpool yukarıdakine benzer bir formayla sahada olacak. (Yukardaki formayı evde kendim yaptım ben gerçek forma değil yani) Carlsberg'in gidişinin Liverpool taraftarını üzeceğini düşünüyordum ben ama bu olaya başka yönden bakan bir grup taraftar da yok değil.

Batıl inançları kuvvetli Liverpoollular, takımın 1990 yılından beri süren şampiyonluk orucunun 3 ismin uğursuzluğu yüzünden olduğuna inanıyordu. Bunlar, 92'den beri sponsor olan Carlsberg, 91-07 arası kulüp başkanlığı yapan David Moores ve 98-09 arası CEOsu Rick Parry. Bu üç isim artık kulüple beraber değil ve sonunda "Lanet kalktı!" deniyor Merseyside civaralarındaki kahvehanelerde.

Laneti kalktı mı bilmiyorum ben ama cüzdanların şiştiği kesin. Nitekim yeni sponsor Carlsberg'in verdiğinin 2 katı büyüklüğünde bir sözleşemeye imza attı. Hayırlısı..

Ne Yapmışım?

Kolo Toure'nin Arsenal taraftarlarından özür dilemesi belki normal. Ancak, hemen arkasında gördüğümüz Craig Bellamy, zamanında kendi takım arkadaşına golf sopasıyla girmiş bir arkadaşımızdır. O bile ismilazımdeğil'in yaptığı hareketin küçüklüğünün farkında.

İsmilazımdeğil bu hareketi yaptı mutlaka boyu uzamıştır 1 karış. Arsenal'e gol attığı için de bir madalya takan olur heralde. Kim ne ödül verir bilmiyorum ama federasyon 5 maç ceza vermeye hazırlanıyor kendisine. Van Persie'nin suratına açtığı delikler için 3, taraftarı kışkırmaktan da 2 maç ceza alması bekleniyor. Her halukarda, önümüzdeki hafta sonu oynanacak United maçını kaçıracak yani. City taraftarı zafer sarhoşluğuyla belki kendisini bir kahraman olarak gördü ama haftada 150.000 pound verdikleri adam, sadece kendi kişisel hesaplaşması uğruna takımını 5 maç yalnız bırakmayı göze alacak kadar karaktersiz birisi işte. Hiç bir şey değilse sokağa atılan 750.000 pound City için.

İşin garip tarafı maçtan sonra Sky'ın yaptığı röportajda "Sahada, ceza almamı gerektirecek hiç bir şey yapmadım" dedi bu adam. Hiç bir şey yapmadığı için Manchester polisi, bugün yaptığı açıklamada, olayların en büyük sorumlusu olarak kendisini gösterdi. Arsenal taraftarı, ismilazımdeğil'in bu karakterde olduğunu zaten biliyordu. Şimdi City taraftarı ve tüm İngiliz kamuoyu da öğrenmiş oldu.

Not: Genelde gözlerden kaçan bir başka ismilazımdeğil icraatı daha var maçta. O da kendisinin Fabregas'ın bileğine basması. Aşağıdan görülebilir o da.


Ama Futbol İyidir

- Berbatov'un futboldan sıkılıp deve güreşi oynamaya çalıştığı an...

13 Eylül 2009 Pazar

Profesyonellik mi Futbolculuk mu?

Daha önce yazdığım futbolcu motivasyonları ve profesyonellik üzerine olan yazılara, maalesef dün örnek teşkil edecek iki olay gerçekleşti. Görüntüler her şeyi anlatıyor. Adebayor'un 2 maç ceza alması gündemde. Bu seviyede bir oyuncunun, tamemen duygusal davranarak hareket etmesi ise profesyonellik seviyesinin ne kadar düşük olduğunu ortaya koyuyor...



12 Eylül 2009 Cumartesi

Sacma Sapan Bir Post

Bazen canim Fotomac'ta kose yazarligi yapan bir adam olmak istiyor. Mesela, sacma sapan bir City - Arsenal macini izlemeyi bitirdigim su an. Oturup ne oldu da boyle bir sonuc ortaya cikti diye kafa yormaktansa ilk aklima geleni yazasim var. Misal:

"Daha ben sezon basinda soylemistim, "Denilson, Diaby ve Song bir arada oynamaz" diye. Ayrica Bendtner, sag acik oynayacak bir adam degil. Hatta kendisi futbolcu bile degil. Fabregas forvet arkasina kondugunda etkisini tamamen yitiriyor diye de yazmistim. Wenger cok buyuk yanlislarda. Yonetim bu konuda bisiy yapmasi lazim"

Tamam. Denyo futbol yorumcusu mode off.

Bu sezon basinda 'Arsenal Analizi' yazarken Denilson, Diaby ve Song uclusunden hangi ikisinin, nasil oynacaginin kritikliginin uzerinde ozellikle durmustum. Cunku, gecen seneki takimi rezil eden de , vezir eden de bu bolgeydi. Gecen sezon, tum Arsenal maclarini izledikten sonra cikardigim sonuc ise bu 3 adamin sahaya ayni anda cikmamasi gerektigiydi. Bunun en buyuk nedeni ise, bu dizilisin denendigi hemen hemen her macta Arsenal pas baglantilarinin tamamen sekteye ugramasi, hucum edemedigi zaman Arsenal'in topsuz oyunda etkili olamayisi ve bu senaryonun yasandigi maclarda cok kolay cozulup, goller yemesiydi. Yani, Arsenal pas yapmaya ve topu kontrol etmeye muhtac bir takimdi gecen sene.

Bu sene ilk 5-6 mac itibariyle bu alanda bir gelisim yasandiginin hepimiz farkindaydik. Ancak, daha dikkatli bakildiginda bu gelisimin sadece Song'tan kaynaklandigi gorulebiliyordu. Yani Denilson ve Diaby gecen seneki Denilson ve Diabydi. Bunlari benden, senden cok daha iyi bildigi halde Man City karsisina yine Diaby, Song, Denilson uclusuyle cikan Wenger, adeta takimin sonunu hazirladi diyebiliriz o zaman. Inanin ki burda "Wenger bu isi bilmiyor" tarzi bir yorum yapmak asla istemem, ancak bu dizilisten vazgecilmesi icin Arsenal'in daha kac mac kaybetmesi gerekiyor bilmiyorum.

Bugun, City karsisinda bu 3 adamin sahada kaldigi koca bir 50 dakika Arsenal adeta uyudu. Dakika 51'de Rosicky oyuna girdikten sonra Arsenal'in golunun geldigi 63'e kadar gecen sureyi bir yerden bulup izleyin. Elimde istatistik yok ama tahminim Arsenal'in %75 gibi bir oranla topa sahip oldugu ve 3-4 pozisyona girdigi. Takim tek bir degisiklikle bir anda futbol oynamaya baslayiverdi. Tabi ki bu kadar iyi futbol oynamaya baslanip, golun de bulundugu bir periyotta, Clichy-Song ikilisinin rakibe hic yoktan pozisyon yaratmasiyla, Arsenal 'buyuk maclarda sacmalama' geleneginden vazgecmeyecegini bir daha gosterdi bize. Mac kaybedilmis olsa da burdan cikacak belki tek olumlu sonuc, Diaby-Song-Denilson uclusunun Arsenal'in futboluna vurdugu darbenin gece-gunduz netligiyle bir kez daha gozukmesi oldu.

Hazir yuzeysel elestiri yapiyorken araya Bendtner'i de eklemek istiyorum. Ilk aklimdan geceni hemen yazayim "Bu adam OL-MA-YA-CAK". Isteyen "Ya sen Wenger'den iyi mi bilcen" desin, isteyen "Adam daha genc zamanla olur". Gecen sezon forvet hattinda oynarken kacirdigi gollerle, Arsenal taraftarlari arasinda kanser gorulme oranini arttiran bu adam, bu sezon inatla o sag aciga monte edilmeye calisiliyor. Burada da son derece etkisiz olmasina ragmen, eskisi kadar pozisyon harcamadigi icin belki de goze batmiyor. Bu adam bu kadar krediyi nerden aliyor, Wenger bu adamin hangi yeteneginin Arsenal duzeyinde olduguna inaniyor inanin ki hic bir fikrim yok. Merakla izlemeye devam edecegim, tahammul sinirlari nereye kadar genlesecek bu adam icin.

Wenger'i belki biraz yuzeysel bir sekilde elestirdigim bir postu, Wenger'e tesekkur ederek bitirmek istiyorum. Sebebi ise Adebayor gibi kisiliksiz bir insan musveddesini takimdan uzaklastirmis olmasi. Daha dun bahsettim bu konudan. Adebayor'un kulupten para koparmak icin yedigi haltlar yuzunden, Arsenal taraftariyla arasinin acildigini soyledim. Tum soylediklerimi kanitlarcasina, bugun, Adebayor attigi golden sonra ne yapti? Tam 90 metre depar atip, Arsenal taraftarlarinin bulundugu ters taraftaki tribune kostu, dizleri uzerinde kayarak bu 3-5bin adama resmen kufur etti. Ben futbol sahalarinda siddet gormek istemeyen bir insan da olsam, o atilan koltuklardan birinin Bayor'un kafasina saplanmasini istemedim desem yalan olur. Boyle bir terbiyesizlik futbol sahalarinda az gorulmustur. Kendisini yetistirip, dunya sahnesine cikaran bir kulubun taraftarina bu kadar asagilikca bir hareket yapan bir insan evladi daha cikmis midir futbol sahnesine acaba? Yaptigi hareket sari kartla cezalandirildi ancak Ingiltere'de federasyon diye bir kurum varsa kendisini disiplin kuruluna yollamalidir. Adebayor, Arsenal tribunu onunde sovunu yaparken, bu tribunun hemen onundeki polis, taraftarin sahaya inmesini zorlukla onledi. Bu arada hic alisik olmadigimiz sekilde, sahaya yagmayan da kalmadi. Premier Lig gibi holiganizmden cok cekmis, bu konuyla yillarca verilen mucadeleden sonuc almis, bu aldigi sonuclari koruma konusunda da cok titiz bir organizasyonun, bu olaya verecegi tepkiyi merakla bekliyorum.

Küçüklere Şampiyonlar Ligi


Datasport.it isimli italyan sitesinde çıkan habere göre Avrupa Kulüpler Birliği 2010/11 sezonunda bir Gençler Şampiyonlar Ligi kurma planı içindeymiş. İlk yılda sadece çeyrek finale çıkan 8 takımın genç takımları, ertesi sezon da şampiyonlar liginde yer alan 32 takımın genç takımlarının yer almasının planladığı bu ligde, genç takımlar a takımlarından bir hafta önce maçlarını oynayacakmış. Şimdilik doğrulanmış bir şey ya da fazla bir ayırıntı yok. Ama böyle bir organizasyon iyi planlanır ve iyi bir yayın politakası uygulanırsa bence çok ilgi çekebilir. Genç oyuncular için de iyi bir tecrübe ortamı olur. Ancak kuralların gerçekten iyi belirlenmesi lazım, yoksa rekabet faktörü ortaya çıkarsa, son dönemdeki illegal genç oyuncu transferlerindeki çarpıklık artabilir.

Islak Islak

Sezonun ilk derbisi geldi. Her ne kadar, salt maç öncesi ya da sonrası yorumu yapmayı sevmesem de, bu maç için söylenebilecek ilginç şeyler olduğunu düşünüyorum. Bunun da nedeni son dönemde gördüğüm değişik yorumlar ve tepkiler.


Ankaraspor maçının ardından, Rijkaard biraz şişiriliyor, "maçta da ilginç bir şey yapmadı, herkesin yapabileceği oyuncu değişikliklerini yaptı", sezon başından beri, "Galatasaray, daha ciddi bir maç yapmadı", "burası Türkiye, burada işler farklı yürür" vs. vs. şeklinde olan bu "değişik" yorumlar, maalesef hala yeniliğe, değişime açık olmadığımızı, yapılanları tam olarak algılayamadığımızı gösteriyor. Neyse, bugünkü maça gelirsek, bu yukarıdaki yorumlara da bir cevap niteliğinde olacağını düşünüyorum bu maçın. Beşiktaş'ın zayıf hücum gücü karşısında, Galatasaray'ın eksik defansı zorlanabilir, ama Galatasaray oyunu ön alanda kontrolünde tutarak, topun kendi kalesine yaklaşmasını engelleyecektir. Beşiktaş'ın bu maçta tek artısı defansif orta sahası gibi görünüyor. Bu mevkideki oyuncularının performansına göre Beşiktaş'ın da performansı şekillenecektir. Ama burada da Galatasaray hareketli oyunuyla Beşiktaş'ı yorarak, önceki maçlarda da olduğu gibi, son yarım saatte de sonuca da gidebilir. Favori Galatasaray, ama fark olacak gibi bir çığırtkanlık yapmaya gerek yok. Klasik bir derbi maçı da olacağını düşünmüyorum. Sonuç olarak Galasatasaray galibiyete daha yakın, Beşiktaş içinse beraberlik iyi bir skor olacaktır. Maç saatindeki yağmurun da maçı baltamalaktan çok renklendireceğini düşünüyorum. Bir çok kişinin kolay dediği, bana göre de şampiyonluk için kazanması gerektiği maçları kazandı Galatasaray. Bugünkü rakibi Beşiktaş ise o maçlarda 6 puan kaybetti. O yüzden de bugün Galatasaray kaybetse(ki bu bugün biraz şanssızlıkla da alakalı olabilir) de çok etkileneceğini sanmıyorum. Herkese zevkli ve ıslak seyirler...

11 Eylül 2009 Cuma

İtinayla Balon Patlatılır

Adebayor'dan bahsetme sebebim tabi ki yarınki Manchester City - Arsenal maçıydı. Lige 3 galibiyetle başladığı için kendine güveni tam olan City ile geçen hafta Mike Dean deplasmanında kaybedilen maç ile hızı kesilen Arsenal karşı karşıya.

Machester City kadrosunu elinize şöyle alıp bir baktığınızda, eğer isimler gözlerinizi kamaştırmıyorsa, dikkatinizi çeken şey, 6 tane hucuma yönelik oyuncuyla oynadıkları. Tevez'in yokluğunda yarın sahaya çıkması beklenen kadroda Wright-Phillips, Bellamy, Adebayor, Robinho, Ireland ve Barry beraber oynayacak. Bu adamların ilk dördünün savunmaya yaptıkları katkı tartışılır. Nispeten daha geride oynayacak Ireland ise düne kadar forvet arkası oynamış bir kardeşimiz. Bu sezon forvet bolluğundan iyice göbeğe çekilmiş durumda. Bu 6'lı içinde en komple adam olan Barry'nin bile defansif açıdan çok üst düzey bir adam olduğunu söyleyemeyiz. Yani kağıt üzerinde, bu kadro, Arsenal'e karşı, tam bir intihar gibi gözüküyor.

Tabi ki kağıt üzerinde tek tek adamlara bakmak bize takımın defansif oyunu nasıl oynadığı hakkında kesin bir fikir vermeyecektir. Ancak City'nin oynadığı ilk 3 maça bakarsak topun rakipte olduğu anlarda zorlandıklarını söylemek mümkün. Kazandıkları bu 3 maç da ligin dibindeki ekiplere karşı olmasına rağmen, verdikleri pozisyon sayısı haddinden fazla. Zaten özellikle Blackburn ve Wolves maçlarında Shay Given tarafından birden fazla kere ipten alındılar. Yarın karşılacakları Arsenal ise ilk 3 rakipten çok daha fazla ve etkili bir şekilde topla oynayan bir ekip. City'nin yarın oynacağı topsuz oyun bu sene verecekleri en büyük sınav olacak.

Topsuz oyun demişken, bu sene Arsenal'in patlama yaptığı noktanın bu olduğunu belirtmemiz gerekir sanırım. Bu oyun, Man Utd'ı kendi sahasında 3 pası üstüste yapmaktan alıkoyacak kadar etkili bu sezon. Özellikle Song geçen seneye nazaran inanılmaz bir gelişim kaydetmiş durumda. Defansif orta sahanın etkisine ek olarak, Arsenal son 4-5 senedeki en sağlam stoper ikilisine sahip şu anda. Tabi bunları söylerken Arsenal'in geçtiğimiz sezonki en kötü futbolunu City of Manchester'da oynadığını da hatırlamamız gerekli. 3-0 biten o maçta, orta sahanın kontrolü tamamen City'nin eline geçmiş ve Gunners sahada hiç bir varlık gösterememişti. Ancak, yarın sahada, o maçta oynayan Hoyte-Djourou-Silvestre üçlüsünün yerine Sagna-Vermaelen-Gallas olacak. Yine o maçta ve bu sezon kaybedilen tek maçta oynamayan Fabregas'ta sahada (hala oynamama ihtimali var). Kadro bakımından Arsenal'in en büyük kaybı hafta içi milli maçta sakat sakat oynatılıp 2 hafta daha sahalardan uzak kalması sağlanan Arshavin. Ancak, Fabregas oynadığı takdirde onun eksikliğinin çok fazla hissedileceğini zannetmiyorum. Kadro açısından sevindirici haber ise Tomas Rosicky'nin kesin dönüşü.

Bizim basma kalıp yorumcuların meşhur tabirlerinden birisidir "Orta sahayı kontrol eden maçı alır". Evet biraz fazla klişe ama yarınki maç için fazlasıyla geçerli bir önerme. Hucum açısından gayet zengin iki takımın karşılasmasında, rakibe daha fazla alan bırakanın başına iş alacağı çok açık. İki takımı da bu sezon yakından takip eden birisi olarak söyleyebilirim ki, City için bu maç, biraz erken gelen sınav görünümünde. Henüz taşlar yerine oturmuş degil ve orta sahanın defansif yönü aksamaya müsait. Arsenal ise kağıt üzerinde çok daha hazır iken büyük maçları çok garip şekillerde kaybetme yetisine sahip bir takım. Bunun son örneğini Manu karşısında gördük. Sonuç olarak diyebilirim ki yarın iyi oynayan tarafın Arsenal olacağından eminim, ancak maçı kim kazanır onu bilmiyorum.

Muhtemel kadrolar:

Manchester City:
Given, Richards, Toure, Lescott, Bridge, Wright-Phillips, Ireland, Barry, Bellamy, Adebayor, Robinho.

Arsenal: Almunia, Sagna, Gallas, Vermaelen, Clichy, Denilson, Song, Bendtner, Fabregas, Eboue, Van Persie


Too Much Love Will Kill You

Arsenal taraftarı Adebayor'u hiç sevemedi. Ocak 2006'da Arsenal'e geldiğinde resmen odundan yontma bir adamdı kendisi. Henry'nin yerine oyuna girdiği dakikalarda herkese Wenger'in oyuncudan anlayıp anlamadığını sorgulatırdı. Top ayağına yakışmayan, şut çekemeyen, varolan fizik gücünü de nasıl kullanacağı hakkında hiç bir fikri olmayan bir forvetti. Wenger, bu adamın üzerinde tam 1,5 sene çalıştı ve taraftarın tatminsizliğine rağmen onu sürekli oynattı. Nihayet, Henry takımdan ayrılıp, 2007/2008 sezonu başladığında Adebayor bu emeğin karşılığını vermeye başlamıştı. Ancak gol atmaya başlayıp manşetlere çıktığı anda Adebayor'un kişiliğinde de inanılmaz bir değişim yaşandı. Bir anda "ben oldum" havasına giren bu vatandaş, daha 6 ay öncesini unutuverdi. Basına ayrılma konusunda açıklamalar yapmaya başladı. Milan'ın kendisiyle ilgilendiği dedikodusu menejeri tarafından ortaya atıldı. Öyle bir an geldi ki Adebayor, televizyonda "Arsenal'de kalıyorum" derken aynı gün bir gazeteye yaptığı röportajda gitmek istediğini açıkladı.

30 gol attığı sezonda, bir gün Milan, diğer gün Barcelona'ya gideceği spekülasyonunu ortaya atan Adebayor kanadı, aynı sezonun sonunda Arsenal'den %100 zam koparmayı başardı ve Adebayor kulübe 5 yıllığına imza attı. Bu hareket, taraftarın Adebayor'a zaten az olan güvenini hepten sarstı. Öyle ki 1,5 yıl tahammül edilen bu adam, bu emeğe karşılık verdiği ilk sezonun sonunda kulüpten daha iyi sözleşme koparmak için atmadık takla bırakmamıştı. Yeni kontratı alan Adebayor, geçen sezonu ise Manchester City'e gitme hayalleriyle, sahada varlığı, yokluğu bir şekilde geçirdi. Bir gün sakat, öbür gün hasta, ertesi gün yorgun olan adamımız, kulübü, Ocak ayında Arshavin transferini yapmak zorunda bıraktı. Sezonun sonuna doğru gelinirken de City transferi için altyapı çalışmalarına başladı. Arsenal taraftarının kendisini istemediğini, Arsenal'in daha iyi takım kurması gerektiğini söyler oldu. Aşağıdaki karikatürün mükemmel bir şekilde anlattığı üzere düpedüz "yalan" söyledi.

Nihayet, o çok gönül verdiği City'e kapağı attığında arkasından üzülen Arsenal taraftarı sayısı en küçük asal sayıdan daha da küçüktü. Bütün kuzey Londra ağız birliği etmişçesine "Kakaladık!" diyordu. Ben de geçtiğimiz haftalarda "Çok Özledik" demiştim hakkında hatta. Gerçekten de 3 milyon pounda alınan ve sadece 1 sezon yararlı olabilen, Avrupa'dan başka ciddi bir teklif de almayan bir adamı, 20 milyon pound karla satmak, Wenger'in bir başka transfer başarısıydı. Bu kayıtsızlık, Bayor'a çok koymuş olacak ki gazetelere "City taraftarı tarafından sevildiğini hissettiğini" söyledi dün. "City taraftarı oyuncusunun her zaman arkasında" dedi. Tabi ki o kadar para saydıkları adamın, daha ilk ayında, herşey iyi giderken arkasında olacak taraftar. Hele bir İngiliz kışı dayansın kapıya, 3-4 kulvara birden girsin takım, bir kaç şok skor alınsın. Sen de çık "Milan ve Barca beni istiyor" de bunların üzerine ayrılma türküleri söylemeye başla. Bakalım, City taraftarı yine arkanda olacak mı?

Belki, Bayor'a koyan bir başka konu da kendisiyle aynı anda, aynı transferi yapan Kolo Toure'nin, kendisinin aldığı tepkinin onda birini almaması. "The Invincibles"ın da bir parçası olan, kulübe uzun yıllar hizmet eden, ancak son 2 yılda bariz bir düşüş içerisinde olan bir oyuncudan 13 milyon sterlin para kazanmak ve bu adamın yerine daha genç, daha güçlü ve daha istekli bir transferi daha ucuza yapıp para kazanmak Wenger hanesine yazılan bir başka "good business" olayıdır. Bayor iki transfer arasındaki farkı anlayamayacak kadar egosu yüksek bir kardeşimiz olduğundan, belki Toure'nin aldığı teşekkürün binde birini ben niye almadım diye hayıflanıyordur. "Beni niye sevmediler ulan!!" diyordur. Üzülme Emmanuelciğim, çok fazla sevgi de zararlı insana, bak Freddy amcan da öyle diyor:

Too much love will kill you
It'll make your life a lie
Yes, too much love will kill you
And you won't understand why
You'd give your life, you'd sell your soul
But here it comes again
Too much love will kill you
In the end
In the end