30 Ağustos 2009 Pazar

Zafer, Bayram ve Futbol

"Those heroes that shed their blood And lost their lives...
You are now lying in the soil of a friendly Country.
Therefore rest in peace.
There is no difference between the Johnnies
And the Mehmets to us where they lie side by side
Here in this country of ours...
You, the mothers,
Who sent their sons front far away countries
Wipe away your tears,
Your sons are now lying in our bosom
And are in peace
After having lost their lives on this land
They have become our sons as well"

Son centilmenler savaşının bir tarafı bizdik. Diğer taraf ise Gelibolu'nun tepelerine tırmanmaya çalışırken elimizde ne varsa yağdırdığımız Avustralyalılar. Gerçekten de tarihin gördüğü en acımasız ve en talihsiz savaştır belki Çanakkale Savaşı. Almanların güdümündeki Osmanlı ordusu ve İngilizlerin güdümündeki Anzaklar.. 15-16 yaşında gencecik çocukların daha nedenini bilmeden birbirini öldürdüğü garip bir savaş...

Zafer Bayramı, belki Kurtuluş Savaşı ile ilgili ama Çanakkale de kurtuluş fikrinin ilk ateşlendiği yer belki de. Günün anlam ve önemiyle ilgili bir yazı yazacaksam ve bunu futbola da bağlayacaksam, benim için konu, Çanakkale olmalıydı zaten. Çünkü bu savaş, belki de tarihin gördüğü en kanlı olaylardan biri ama bir şekilde sonucunda düşmanlık doğurmayan ilginç bir savaş. Çatışan tarafların, daha sıcak savaş sürerken bile karşılıklı mağduriyetin farkında olmaları bu savaşı özel yapıyor belki. Gündüz birbirine kurşun atan askerlerin, gece tütün-çay alışverişi yapacak kadar birbirlerine saygı duyması ve bunun savaş sonrası iki ülkenin dostluğu şeklinde sonuçlanması.. Atatürk'ün Anzak annelerine gönderdiği mesajla atılan köprülerin, Türkiye sınırları içerisinde düşman askerleri için yapılmış tek anıtla pekişmesi ve Gelibolu'nun her iki ülke insanının da geçmişinden ders almak için baktığı kutsal bir alana dönüştürülmesi. Tarihimizdeki onlarca savaşın hiç birisi bu tip sonuçlar doğurmamıştır sonrasında.

Bu savaş benim için biraz özel çünkü hem ben Avustralya'da yaşayan bir Türküm, hem de bu savaşın acısını çekmiş iki ailenin birleştiği yerdeyim. Geçen seneki Gelibolu ziyaretimizde, kız arkadaşımın dedesinin amcasının mezarının, Arıburnu'ndaki soguk bir sahilde, ülkesinden 15.000km ötedeki yalnızlığını görmek olayın vahşetinin bir başka boyutuyla tanışmamı sağlamıştı. Bu topraklarda kazanılan zaferin her iki taraf içinde nelere malolduğunu daha iyi anladım o gün. Bu yalnız taş parçalarını gören bir Türk de olsa "Düşman işte, canları cehenneme!" deyip geçemez. Yaşanan trajediyi görmezden gelemez. Bu trajedidir ki Türkü ve Avustralyalıyı düşman etmemiştir birbirlerine kurşun attıkları savaşta.

Hem kendimi bir anda yerlisi bulduğum Avustralya özel bir yer, hem de Avustralyalılar benim için özel bir millet açıkçası. Gidip ülke çapında bir araştırma yapmadıysam da Türkiye'de yaşadığım sürece gözlemledim ki Türk insanı da benimle aynı fikirde. Memleket olarak seviyoruz Avustralyalıları. O kadar milletle savaştık, bir o kadarıyla siyasi gerilim yaşadık; aralarından belki de sadece Avustralya'ya kin duymadık. Atatürk onlardan dost olarak bahsetmişti, biz de böyle belledik galiba. "Türkün Türkten başka dostu yok" paranoyasında olmayan sıradan bir adama sorsanız zannetmiyorum ki bu ülkeden düşman diye bahsetsin.


Tarihimizde olan ama pek de centilmen olmayan bir başka savaş ise 6 Nisan 2000'e denk geliyor. Galatasaray'ın Leeds'i ağırladığı, hem saha içindeki, hem de saha dışındaki catışmanın oynanan futbolun üzerine çıktığı o tarihi maç... "Bu maçın Çanakkale Savaşı'yla alakası ne?" sorusunun cevabı ise bir başka Avustralyalı da yatıyor. Aynı Çanakkale'de olduğu gibi İngilizler adına karşımıza çıkan bir Avustralyalı ve yine aynı şekilde, kazanılan zaferden yıllar sonra bu Avustralyalıyı bir dost olarak kabul edişimiz. O da bizi dost bellemiş olacak ki İngiliz'in tehditine kulak asmayıp yıllar sonra döndü aramıza. Hem de temelli.


O zamanki Leeds kadrosunda Viduka da vardı ama nedense Harry Kewell o takımdaki tek sevdiğim adamdı. İnanılmaz sürati ve top tekniğiyle tek kelimeyle beni kendine hayran bırakmıştı. Şanssız Liverpool yıllarında her sezon başı bu sezon patlar mı acaba diye ümitle beklediğim adamdı. Yıllar sonra Avustralya'ya yolum düştü, gördüm ki burda kendisi bir halk kahramanı. Yapılan anketlerde Avustralya'nın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu seçilen bir adam. (Bu futbol kategorisine rugby ve afl de dahil) Bize gelmeden önce 2006 Dünya Kupası'nda izlemiştim kendisini daha bi yakından. Avustralya, İtalya'ya olmayan bir penaltıyla elendiğinde Türkiye elenmiş gibi üzülmüş, yarım saat boyunca hakeme küfür edip, dünya kupası gibi bir fair play olayına başka bir yorum katmıştım.

Sonra bir sabah Galatasaray resmi sitesinin açılış sayfasında gördüm kendisini. İlk aklımdan geçen şey futbolla alakalı falan değildi. İşte diyordum "Sonunda Galatasaraylının dostum diyip bağrına basacağı bir adam!!". Tek korkum basının Leeds defterlerini açıp bu güzel adamı karalamasıydı. Kortuğum yaşanmadı ve tam da beklediğim gibi Galatasaray taraftarı bu adamın yüzündeki samimiyeti anında anladı. Fiziksel olarak en verimli yıllarında olmasa bile sahadaki duruşu yetti bize sanırım. 100 yıllık Galatasaraylıdan daha çok yakıştı forma kendisine. Öyle ki hayatımda ilk defa, aldığım bir formanın arkasına birinin ismini yazdırmak için yanıp tutuştum. 19 numaralı kavuniçi formayla turladım Avustralya sokaklarında. "Bu Galatasaray forması mı?" diyen Avustralyalılara, Galatasaray nasıl telafuz edilir öğrettim. Bi yandan da düşündüm; "Tarihin en kanlı savaşı iki millet arasında duygusal bir bağ yaratmış olabilir mi?"


2 yorum:

  1. Gerçekten kanında asalet olan bir insan. Galatasaraylı değilim ama bu insanı sevmek için GSli olmaya gerek yok. Ayrıca doğuştan Liverpoollu :)

    YanıtlaSil
  2. Şu forma arkasınaisim yazdırma hissi var ya, sanırım aynısını yaşıyorum :).

    YanıtlaSil