31 Ağustos 2009 Pazartesi

Ne Bağırıyon


Top daha sahayı terk etmeden heyecan yapan top toplayıcı velet, hakemden azar işitince..

31 Ağustos Tükürdüğünü Yalayanlar Günü

Photobucket

Bir önceki yazının daha mürekkebi kurumadan başka bir tükürdüğünü yalama haberi de İngiltere'den geldi. İngiltere Profesyonel Hakemler Birliği, Manchester United maçındaki tribüne yollama olayından dolayı Arsene Wenger'den özür dilemeye hazırlanıyor.

Hatasını kabullenecek kadar sağ duyulu adamların hala etrafta olması umut verici tabi.

Bu arada tüm bu olaylar yaşanırken ve maç boyunca bir kaç kez daha, Old Trafford tribünlerinden yükselen "Sit down you paedophile" (Otur yerine çocuk tacizcisi) tezahüratları konusunda ne işlem yapılacağı ayrı bir merak konusu benim için. Bu yapılan terbiyesizliğin özürünü dileyecek 1 tane delikanlı Manu yöneticisi veya bu konuda işlem yapacak tek bir federasyon üyesi var mı göreceğiz önümüzdeki günlerde..

Tükürdüğünü Yalamak ya da Yalamamak

Hafta için oynanan Arsenal - Celtic maçında Eduardo'nun kendini yere atması, Celtic camiası tarafından olay haline getirilmişti. İskoçlar öyle bir ağladılar ki konuya UEFA da el attı ve Eduardo'yu suçlu buldu.

Ama dün ne oldu dersiniz? Daha bu cümayişin üzerinden 3 gün geçmişken, Celtic'li Aiden McGeady, Hibernian maçında kendini yere attığı için 2. sarı kartını görüp oyundan atıldı.

Gerçekten trajikomik. Sen, Eduardo'yu tüm Avrupa'nın önünde rezil etmek için bas bas bağır, haftasonu kendi oyuncun aynı hareketi yapsın. Hani nerde şimdi UEFA'yı göreve davet eden Donati, bu hareket kabul edilemez diyen Mowbray?

Mowbray çıkıp utanmadan hakemi Eduardo olayından etkilenmekle ve haksız bir sarı kart vermekle bile suçladı maçtan sonra.

Daha fazla yorum yapma gereği duymuyorum açıkçası. Herkesin kendi yorumunu yapması için olayın videosu;

Futbolcu Motivasyonları ve Profesyonellik -3

Yazı dizisinin (yazı dizisi hala çok ciddi duruyor, ama idare edin artık) ilk ikisinde futbolcuların hakemlere itirazından, birbirleriyle saha içi kavgalarından ve profesyonellikle ilişkisinden bahsetmiştim. Son bölümde de oyuncuların antrenörleriyle kavgaları ve profesyonelliğe sığmayan konuşmalarından bahsedeceğim.
Şu sahneyle çok karşılaşmışızdır; yıldız adayı ya da yıldız olan bir oyuncu, antrenörünün kendisine yaklaşımından memnun değilse, basının karşısına çıkar ve “ilk 11’de sürekli yer almak istiyorum”, “beni yanlış yerde oynatıyor, ben forvet oynamak istiyorum”, “x ağabeyi haklı buluyorum, bence ilk 11’de sürekli oynaması lazım", "hocamız yanlış taktik tercihi yapıyor", “takımımı sevsem de profesyonel bir futbolcu olarak, kariyerimi düşünmeliyim” gibi sözler sarfeder ve sonucunda aslında hiç de profesyonel bir oyuncu olmadığını göstermiş olur. Bu tip sözleri, maçta oyundan çıkarken formayı yere atma, tepkisini gösteren çeşitli hareketler yapma gibi eylemler takip eder. Sonunda takımı, antrenörü ve taraftarları için çekilmez bir hal alan bu oyuncu ya olaylı bir şekilde takımdan ayrılır, ya kulüp verdiği paralara ya da kazanacağı paralara kıyamadığı için antrenörünü kovar. Buraya kadar olan tablo çoğunlukla ülkemizde ortaya çıkmakta. Avrupa’da ise biraz daha modern olarak basın toplantılarında iğneli sözcüklerle üstü kapalı mesajlar iletilmeye çalışılır ya da oyuncu çıkar açık açık "ben gitmek istiyorum", der. Ve çözümü de basit olur, oyuncu satılır.
Belirli bir seviyenin üzerindeki oyuncular, altyapılarda edindikleri yanlış mental edinimler doğrultusunda, kendilerinden daha bilgili olmadıklarını düşündükleri antrenörlere saygı duymazlar. Bu durum yukarıda bahsettiğim sorunların bir numaralı tetikleyicisidir. İkinci olarak, özellikle Türkiye’de, rotasyon mantalitesine alışkın olmayan oyuncular, yedek kalmayı, kadroya girememeyi yanlış yönde algılalarlar ve tepki verme ihtiyacı hissederler. Antrenör de bu tip durumlarda, yönetimin de yönlendirmesiyle, kendi felsefesinden ödün vererek oyuncunun gönlünü hoş tutmaya çalışır. Yoksa işinden olur. Altyapılardan itibaren sürekli yıldız muamelesi gören, el üstünde tutulan, fazla büyütülen ya da takım oyunu içinde bir anda parlayan oyuncularda daha çok görülen bu durumun bence en büyük sorumluları, donanımsız yöneticiler ve yetersiz antrenörlerdir. Teknik olarak zaten basma kalıp yetiştirilen oyuncu, mental olarak da antrenöründen bir eğitim alamayınca çok erken yaşlarda kendini olduğundan üstün görüp yanlış motive olur. Daha doğrusu yanlış alışkanlıklar kazanır. Önceki iki yazıda da sorunların temelinde, doğal olarak, hep altyapı olduğunu belirtmiştim. Buradaki en önemli aktör de maalesef yine yetersiz altyapı antrenörlerdir. Başarının en son hedef olması gereken altyapılarda, başarı endeksli, yeniliklere ayak uyduramayan rant sahibi yöneticiler ve antrenörler bu tip başarısızlıklarda asla göz önüne gelmezler, göz önüne gelmemeleri bir yana sorunun kaynağı olarak da asla görülmezler. Gerçi burada Türkiye’ye has gruplaşmaların, siyasi ilişkilerin ve çıkar ilişkilerinin de payı çok büyük. Ama bunların da istenirse önüne geçilebilir.
Çözüm konusuna geldiğimizde, biraz da iş A takım antrenörlerine düşüyor. Tabi burada da bu adamların yönetimlerin üstünde olmasını sağlayacak bir kariyere ve bilgi birikime sahip olmaları gerekiyor. Özellikle de Rijkaard’ın gelmesiyle bu yönde adımlar atıldığını düşünüyorum. Zaten Rijkaard’ın altyapı hamlesi de bunun en büyük göstergesi. Bu arada, bu örneği sırf Galatasaray tabanlı almamak lazım. Sonuçta bu, Türk futbolu için bir emsal teşkil edebilir ve bazı kişiler uyanıp sorunların kökenine inebilirler ve biz de çok daha güzel, boş konuşmaların olmadığı bir futbol izler ve tuttuğumuz takımlara büyük katkıları olan oyuncuları saygıyla anarız...
Not: Fotoğraflar tamamen örnek teşkil etmesi amacıyla konulmuştur.

Forgiven

Manchester City kamyon yüküyle para harcayıp, ismi performansından büyük bir sürü adam almış olabilir. Ancak, dünkü Portsmouth maçı bir kez daha gösterdi ki yaptıkları en büyük transfer, hala Shay Given. Futbol hayatının 12 senesini Newcastle gibi şuursuz bir kulüpte geçirmeseydı belki bugün çok farklı yerlerde olabilirdi bu adam. Ya da İrlanda'da değil İngiltere'de doğsaydı belki Dünya Kupası bile kaldırırdı (İngiltere'nin kaleciden çektiklerini hatırlarsak). Bu sezon, özellikle Blackburn maçında, yaptığı akıl almaz kurtarışlarla City'nin 4 maçlık serisinin gizli kahramanı oldu. Yeni toplanan takım oturup, iyi futbol oynamaya başlayana kadar herkese kredi kazandırdı.

Her eve lazım bundan bir tane..

30 Ağustos 2009 Pazar

Yanına Kimi Oturtacağını İyi Seçeceksin Arkadaş

Fast is Good

Artniyet

Dün akşam Man Utd - Arsenal maçının hemen ertesinde buraya bir şey yazmak istemedim. Oldukça sinirli olduğumdan, büyük ihtimal ağzıma ne gelirse yazacaktım. Bu blogta seviyesi düşük yazılar yayınlanması en son istediğim şey olduğundan, maçın üzerinden zaman geçmesini ve sakinleşmeyi bekledim.

Öncelikle maçın analizini yapmaya uğraştığım için kendime kızdım. Old Trafford'ta oynanan hangi Man Utd maçında hakemler futbol oynanmasına izin vermiş ki analiz falan yapıyorum. Galiba harbiden adil bir maç oynanacağına inanmışım. Maç başlamadan hemen önce, ingiliz spiker, "Manchester United ne olursa olsun, burada bir şekilde kazanıyor" derken geldi aklıma hakem faktörü. Mike Riley, yoktu artık ama başına geçtiği hakemler birliğini güzel yönetmeye başlamış sağolsun. Sahaya tamamen artniyetli çıkan Mike Dean'in ortaya çıkardığı rezaleti anlatmak için çok uğraşmaya gerek yok. İki pozisyona bakmak yeterli.

Bu Dean'in vermediği penaltı,



Bu da verdiği,



Biliyorum hakemler hata yapar. Zaten bu pozisyonlardan sadece birisi yaşansaydı inanın bu kadar bahsetmezdim bu olaydan. Ama ikisi aynı maçta yaşanınca bu hata olmaktan çıkıyor artık. Burda artniyet olduğu o kadar açık ki. Zaten bir hakem grubu, bir stadta, sürekli olarak bir takım lehine hata yapıyorsa ona "tesadüf" denmez artık. Ne Arsenal kaldı, ne Liverpool, ne Chelsea.. Old Trafford'ta hepsi doğrandı kıtır kıtır. Man Utd, dün akşam Arsenal sahasında 3 pas yapabildiğinde dakika 92'ydi. Ama adamlar biliyorlar ki hiç bir şey yapmalarına gerek yok.

Hakemin art niyetli olduğuna çok güzel bir örnek daha geldi aslında maç biterken.



Dakika 90+5, nefeslerin tutulduğu bu dakikada, Arsenal'in golü iptal oluyor. Karar doğru olmasına rağmen, Dean düdüğü öyle bir geç çalıyor ki Arsenalli oyuncular ve teknik heyet sevinmeye başlamış durumda. Bu sırada kararın farkına varan Wenger, hayal kırıklığıyla yedek kulübesine yürürken önüne çıkan su şişesine bir tekme atıyor. Görüntüden de açıkça görüldüğü gibi ne hakeme bir itiraz var, ne rakibe bir tepki var, ne bir agresif tavır var. Sadece o anki hayal kırıklığı Wenger'in yaşadığı. Zaten gayet sakin bir şekilde arkasını da dönüyor.

Peki Dean ne yapıyor bu duruma? Adamı tribünlere yolluyor. İşte burda bir daha "Artniyetliyim!" diye bağırıyor adamımız. Tüm gece yaptığı şovun üzerine bir de mum dikiyor.

Evet, Old Trafford'ta çok kepazelik gördük ve göreceğiz. Üzerinde kırmızı forma olmayan takımlar bu stadta doğranmaya devam edecek çünkü bu artık ingiliz futbolunun bir geleneği olmuş durumda. Bunu yapan hakemler öyle ince ince oyma yöntemine de başvurmayacaklar. Bu maçta da gördüğümüz gibi herşeyi çok bariz yapacaklar. Biz gene maçın analizini falan yapmaya uğraşacaz. Arsene Wenger nasıl futbol oynasam diye düşünecek.

Bu blogda futbol dışı bir konunun bu kadar konuşulmasını istemezdim ama ortada işlenen bir cinayet var. Geçen sene Chelsea'nin 4 tane penaltısını vermeyen Norveçli hakem bile bu kadar artniyetli değildi benim gözümde. Umuyorum bir daha böyle katliamlar olmaz ve ben de "hakemler" hakkında yazı yazmak zorunda kalmam.

Zafer, Bayram ve Futbol

"Those heroes that shed their blood And lost their lives...
You are now lying in the soil of a friendly Country.
Therefore rest in peace.
There is no difference between the Johnnies
And the Mehmets to us where they lie side by side
Here in this country of ours...
You, the mothers,
Who sent their sons front far away countries
Wipe away your tears,
Your sons are now lying in our bosom
And are in peace
After having lost their lives on this land
They have become our sons as well"

Son centilmenler savaşının bir tarafı bizdik. Diğer taraf ise Gelibolu'nun tepelerine tırmanmaya çalışırken elimizde ne varsa yağdırdığımız Avustralyalılar. Gerçekten de tarihin gördüğü en acımasız ve en talihsiz savaştır belki Çanakkale Savaşı. Almanların güdümündeki Osmanlı ordusu ve İngilizlerin güdümündeki Anzaklar.. 15-16 yaşında gencecik çocukların daha nedenini bilmeden birbirini öldürdüğü garip bir savaş...

Zafer Bayramı, belki Kurtuluş Savaşı ile ilgili ama Çanakkale de kurtuluş fikrinin ilk ateşlendiği yer belki de. Günün anlam ve önemiyle ilgili bir yazı yazacaksam ve bunu futbola da bağlayacaksam, benim için konu, Çanakkale olmalıydı zaten. Çünkü bu savaş, belki de tarihin gördüğü en kanlı olaylardan biri ama bir şekilde sonucunda düşmanlık doğurmayan ilginç bir savaş. Çatışan tarafların, daha sıcak savaş sürerken bile karşılıklı mağduriyetin farkında olmaları bu savaşı özel yapıyor belki. Gündüz birbirine kurşun atan askerlerin, gece tütün-çay alışverişi yapacak kadar birbirlerine saygı duyması ve bunun savaş sonrası iki ülkenin dostluğu şeklinde sonuçlanması.. Atatürk'ün Anzak annelerine gönderdiği mesajla atılan köprülerin, Türkiye sınırları içerisinde düşman askerleri için yapılmış tek anıtla pekişmesi ve Gelibolu'nun her iki ülke insanının da geçmişinden ders almak için baktığı kutsal bir alana dönüştürülmesi. Tarihimizdeki onlarca savaşın hiç birisi bu tip sonuçlar doğurmamıştır sonrasında.

Bu savaş benim için biraz özel çünkü hem ben Avustralya'da yaşayan bir Türküm, hem de bu savaşın acısını çekmiş iki ailenin birleştiği yerdeyim. Geçen seneki Gelibolu ziyaretimizde, kız arkadaşımın dedesinin amcasının mezarının, Arıburnu'ndaki soguk bir sahilde, ülkesinden 15.000km ötedeki yalnızlığını görmek olayın vahşetinin bir başka boyutuyla tanışmamı sağlamıştı. Bu topraklarda kazanılan zaferin her iki taraf içinde nelere malolduğunu daha iyi anladım o gün. Bu yalnız taş parçalarını gören bir Türk de olsa "Düşman işte, canları cehenneme!" deyip geçemez. Yaşanan trajediyi görmezden gelemez. Bu trajedidir ki Türkü ve Avustralyalıyı düşman etmemiştir birbirlerine kurşun attıkları savaşta.

Hem kendimi bir anda yerlisi bulduğum Avustralya özel bir yer, hem de Avustralyalılar benim için özel bir millet açıkçası. Gidip ülke çapında bir araştırma yapmadıysam da Türkiye'de yaşadığım sürece gözlemledim ki Türk insanı da benimle aynı fikirde. Memleket olarak seviyoruz Avustralyalıları. O kadar milletle savaştık, bir o kadarıyla siyasi gerilim yaşadık; aralarından belki de sadece Avustralya'ya kin duymadık. Atatürk onlardan dost olarak bahsetmişti, biz de böyle belledik galiba. "Türkün Türkten başka dostu yok" paranoyasında olmayan sıradan bir adama sorsanız zannetmiyorum ki bu ülkeden düşman diye bahsetsin.


Tarihimizde olan ama pek de centilmen olmayan bir başka savaş ise 6 Nisan 2000'e denk geliyor. Galatasaray'ın Leeds'i ağırladığı, hem saha içindeki, hem de saha dışındaki catışmanın oynanan futbolun üzerine çıktığı o tarihi maç... "Bu maçın Çanakkale Savaşı'yla alakası ne?" sorusunun cevabı ise bir başka Avustralyalı da yatıyor. Aynı Çanakkale'de olduğu gibi İngilizler adına karşımıza çıkan bir Avustralyalı ve yine aynı şekilde, kazanılan zaferden yıllar sonra bu Avustralyalıyı bir dost olarak kabul edişimiz. O da bizi dost bellemiş olacak ki İngiliz'in tehditine kulak asmayıp yıllar sonra döndü aramıza. Hem de temelli.


O zamanki Leeds kadrosunda Viduka da vardı ama nedense Harry Kewell o takımdaki tek sevdiğim adamdı. İnanılmaz sürati ve top tekniğiyle tek kelimeyle beni kendine hayran bırakmıştı. Şanssız Liverpool yıllarında her sezon başı bu sezon patlar mı acaba diye ümitle beklediğim adamdı. Yıllar sonra Avustralya'ya yolum düştü, gördüm ki burda kendisi bir halk kahramanı. Yapılan anketlerde Avustralya'nın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu seçilen bir adam. (Bu futbol kategorisine rugby ve afl de dahil) Bize gelmeden önce 2006 Dünya Kupası'nda izlemiştim kendisini daha bi yakından. Avustralya, İtalya'ya olmayan bir penaltıyla elendiğinde Türkiye elenmiş gibi üzülmüş, yarım saat boyunca hakeme küfür edip, dünya kupası gibi bir fair play olayına başka bir yorum katmıştım.

Sonra bir sabah Galatasaray resmi sitesinin açılış sayfasında gördüm kendisini. İlk aklımdan geçen şey futbolla alakalı falan değildi. İşte diyordum "Sonunda Galatasaraylının dostum diyip bağrına basacağı bir adam!!". Tek korkum basının Leeds defterlerini açıp bu güzel adamı karalamasıydı. Kortuğum yaşanmadı ve tam da beklediğim gibi Galatasaray taraftarı bu adamın yüzündeki samimiyeti anında anladı. Fiziksel olarak en verimli yıllarında olmasa bile sahadaki duruşu yetti bize sanırım. 100 yıllık Galatasaraylıdan daha çok yakıştı forma kendisine. Öyle ki hayatımda ilk defa, aldığım bir formanın arkasına birinin ismini yazdırmak için yanıp tutuştum. 19 numaralı kavuniçi formayla turladım Avustralya sokaklarında. "Bu Galatasaray forması mı?" diyen Avustralyalılara, Galatasaray nasıl telafuz edilir öğrettim. Bi yandan da düşündüm; "Tarihin en kanlı savaşı iki millet arasında duygusal bir bağ yaratmış olabilir mi?"


29 Ağustos 2009 Cumartesi

Kaybeden İşsiz Kalır Mı?

Bugünkü Bolton - Liverpool maçı, iki takımın hocası açısından da oldukça önemli. Benitez ve Megson'dan daha önce de bahsettiğim için çok detaya girmeyeceğim. Yarın, bu adamlardan birisi kovulur mu bilmiyorum ama kaybeden hocanın büyük baskı altına gireceği kesin. Özellikle Liverpool lehine ortaya çıkacak dramatik bir skor, Megson'u direk işsiz bırakabilir. Benitez ise bir dönem sonsuzmuş gibi gözüken kredisini yiye yiye, tartışılan adam pozisyonuna kadar geldi. Kulübün sahipleri ile arası iyi değil, oyuncularının bir kısmıyla gergin olduğu söyleniyor ve taraftar her geçen gün sabrını biraz daha yitiriyor. Bugün kaybeden bir Liverpool'un, daha 4. haftadan ligi bırakacağı inancında olanların sayısı az değil. Stresli bir maç bizi bekliyor..

Good Old Trafford

Ah be Fabregas diyesim geliyor. Eğer kaptan bugün sahaya çıkıyor olsaydı, gidip Arsenal üzerine bahis bile oynardım. Onun yokluğu büyük dezavantaj ama yine de herşeyin sonu değil. Nitekim, Man Utd'da da Van Der Sar ve Ferdinand sakat.

Bugünkü maçta Arsenal'in en büyük avantajı, Fabregas olmasa bile, orta sahada. Man Utd, bu sezonki ideal orta sahasını henüz bulabilmiş değil. Ferguson, her maçta farklı kombinasyonlar denedi. Fletcher, Carrick, Park, Giggs, Scholes, Nani, Anderson, Valencia'dan oluşan alternatiflerden, henüz istenilen düzeyde performans verecek bir dörtlü bulunabilmiş değil. Bugün, Valencia ve Park'ın kanatlarda, Fletcher ve Giggs'in de göbekte başlaması bekleniyor. Açıkçası kağıt üzerinde çok da parlak bir orta saha olduğunu söyleyemem. Bu bölgeden kaybedilen Ronaldo ve Rooney'in yerleri henüz doldurulabilmiş değil. Rooney diyorum çünkü, Ronaldo varken, Ferguson'un 4-5-1'i takır takır işliyordu. İlerde Berbatov tek başına bile olsa, soldan Rooney ve sağdan Ronaldo'nun bitmek bilmeyen bindirmeleri ile United, gol sıkıntısı çekmiyordu. Ancak Ronaldo sonrası United'da, Rooney orta sahaya yakın oynadığı vakit büyük pozisyon sıkıntısı ortaya çıktı. Ferguson buna çare olarak klasik 4-4-2'ye dönmüş durumda ki neredeyse bu sene attıkları bütün gollerde forvet pozisyonundaki Rooney'in payı var.

Ferguson gibi Wenger'de sezona formasyon değişikliğiyle başladı. Geçen sene zaman zaman aksayan 4-5-1 yerine, bu sene 4-3-3'e dönüldü. İlk 5 maç itibariyle bu taktiğin kadro yapısına çok uyduğunu gördük ancak Fabregas'ın oynamadığı bir Arsenal'de göbekteki 3'lünün pas dağıtımını ne kadar etkili yapacağı bir soru işareti. Bugün, bu görevi Denilson ve Diaby ikilisinin üstlenmesi bekleniyor ancak geçen sene Fabregas'ın olmadığı dönemde bu ikininin, bu beklentiyi karşılayamadıklarını gördük. Bu noktada umut verici olan, Denilson ve özellikle Song'un geçen seneye göre topsuz oyunda yaptıkları atılım. Song, klasik bir kesici orta sahanın çok ötesinde oynadı ilk maçlarda. Man Utd'ın, Song karşısında, Fletcher ve Giggs ile çok sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum açıkçası. Arsenal'in bir başka avantajı ise artık Rooney ile savaşabilecek bir defans adamının olması. Bu tip zorlu ikili mücadelelerde yetersiz kalan Toure'nin yerine tam bir savaşçı olduğunu 1 ayda bize gösteren Vermaelen olacak sahada.

Fabregas'ın yokluğu, (Diaby ekstra oynamazsa) Arsenal hucümunun yükünün tamamen Arshavin - Bendtner ikilisine kaldığı anlamına gelebilir. Bendtner'den herhangi bir beklentisi olmayan bendeniz, Arshavin'in geçen sene Anfield'taki perfomansına benzer bir oyun oynamasını umuyorum. Ferdinand'ın olmadığı Manu savunmasının düştüğü sıkıntılar ortada. Üstüne üstlük Evra ve O'Shea ikilisi de sezona iyi başlamadı ve kalede ise güven vermeyen bir Foster var. Yani Arsenal forvetlerinin iyi oynaması için her türlü imkan sağlanmış durumda. Ancak ne yazık ki ne Prince of Persie ne de Bentdner istikrarlı adamlar değiller. Wenger, umarım Eduardo ile başlar maça.

Man Utd hucümu ise tamamen Rooney'in eline bakıyor denebilir. Berbatov, kötü bir oyuncu olmamasına rağmen, etkili olmak için sürekli kendisine yakın bir forvetin varlığına muhtaç bir adam. İki forvet arasındaki bağlantıyı kesen bir Arsenal, Manu gol yollarını tamamen kurutabilir. Göbekten kanatlara doğru açılan bir United, karşısında Arsenal'in belki de en sorunsuz bölgesi olan kanat savunmasını bulacak ki özellikle Park'ın Sagna karşısında zorlanacağını tahmin ediyorum.

Tabi ki tüm bu yorumlar, sadece kağıt üzerinde bir anlam ifade ediyorlar. Bu tip büyük maçlardaki psikolojik faktörler pek öngörülebilir değil. Mesela, Arsenal, en son Şampiyonlar Ligi için Old Trafford'a çıktığında daha maçın başında kişisel hata kaynaklı bir gol yemiş ve tamamen çökmüştü. Takımın tecrübesizliği özellikle baskı altında oldukları maçlarda ortaya çıkıyor. O yüzden bugün Man Utd'ın ne oynayacağını aşağı yukarı kestirmek mümkünken sahada hangi Arsenal'in olacağını bilmek imkansız gibi. Umuyorum, ilk 5 maçtaki kendine güvenen takımı görürüz ve süper bir maç izleriz.

Manchester United
Foster, O'Shea, Evans, Vidic, Evra, Valencia, Carrick, Giggs, Park, Rooney, Berbatov

Yedek
Kuszczak, Carrick, Scholes, Anderson, Neville, Brown, Owen, Nani

Sakatlar
Ferdinand, Obertan, Rafael, Van der Sar, Hargreaves

Arsenal
Almunia, Sagna, Vermaelen, Gallas, Clichy, Diaby, Song, Denilson, Bentdner, Arshavin, Van Persie

Yedek
Mannone, Ramsey, Eduardo, Silvestre, Eboué, Gibbs, Vela, Mérida

Sakatlar
Fábregas, Nasri, Rosicky, Djourou, Fabianski, Walcott

Notlar
- Arsenal, Old Trafford'ta son 30 yilda 5 kere kazanabilmiş ve bunların hepsi 1-0'lık skorla.

- Manchester United ise son 33 maçında berabere kalmamış.

- Arsenal son 13 lig maçında 40 gol atmayı başarmış. Son gol atamadıkları takım ise Man Utd.

- İlk iki maçta 10 gol atan Arsenal, çift haneli gol sayısına 2 maçta ulaşan ilk Premier Lig ekibi olmuş durumda.

Terli Terli Sakız Çiğnemeyin



Video da gördüğünüz bu oyuncu ne kalp krizinden ne de kafa travmasından hastaneye kaldırılıyor. Diğer oyuncuyla çarpıştıkları sırada, ağzındaki sakız boğazına takılıp nefes borusu tıkandığı için hayati bir tehlike atlatıyor.

Öylesine Şenim ki!

Photobucket

Abramovic'in sevinme ritüeli. Ben bu kadar para harcasam daha farklı şekillere girebilirdim sanırım.

28 Ağustos 2009 Cuma

Yanlış Forma

Bugün, Shaktar formasıyla, Barcelona'ya karşı Süper Kupa finali oynayacak olan Dmytro Chygrynskiy, Pazartesi günü Barcelona'ya imza atacak.

Benim merak ettiğim bu adam yanlışlıkla Messi'nin bacağını falan kırsa bugün, Pazartesi günü kulübe gittiğinde, katalanlar, buna imza mı attırırlar yoksa hortumla mı döverler?

Saygıda Kusur

- Bu adam dünya kupası kaldırmış, dünyada yılın futbolcusu olmuş falan ama ben de zevzeklikte sınır tanıyan birisi değilim. Bakın nasıl da yakacam o kulağı.

Eski Köye Yeni Televizyon Görüntüsü

Celtic öyle bir ağladı ki Eduardo'nun pozisyonuna, UEFA, Eduardo'nun suçlu olduğuna kanaat getirdi bugün. 1 Eylül'de açıklayacaklar cezayı. Büyük ihtimal 2 maç olacak.

Böyle bir uygulama daha önce var mıydı bilmiyorum. TV görüntülerinden kendini yere atan oyuncuya ceza verildiğini ben hatırlamıyorum. Ama eski köye yeni adet geldiyse, bu yeni kuralın da arkasındayım. Nasıl olsa aynı Şampiyonlar Ligi'nde Ronaldo ve Drogba gibi adamlar da oynayacak bu sezon. Olası bir vukuatta, bakalım UEFA aynı cengaverliği Real ve Chelsea'ye karşı da yapabilecek mi.

Edit: Bu arada daha önce kendini yere atıp TV görüntülerinden ceza alan oyuncu varmış. Litvanya milli takımı forveti Sailuous Mikoliunas, 2007 yılında, bu yüzden 2 maç ceza almış. Peki söz konusu hareketi hangi takıma karşı yapmış dersiniz?

İskoçya!

İskoç lobisi iyi çalışıyor anlaşılan.

Son olarak Eduardo'nun karıştığı iki olayı kıyaslamadan da edemiyorum,

Bu hareket 2 maç,


Bu 3 maç.

Ne desem bilemedim.

Oldskool

United retro forma yaptı ya City yapmasa çatlardı herhalde. Güzel forma olmuş ama buraya asıl koyma nedenim Etihad reklamının formayı bozmamak için küçültülmesini takdir etmem. Buna benzer örnekler görmek istediğimiz şeyler sahalarda.

Manchester Diye Bir Yer Varmış

NBA takımlarının fikstürlerinde eyalet turları bulunur. ABD'nin yüzölçümünün büyüklüğü nedeniyle takımların seyahatlarinin azaltılması amacıyla başlatılmış bu uygulamaya göre, herhangi bir takım uzak bir eyalete gidiyorsa, o eyaletin takımlarıyla ardarda maçlar yapar. Mesela, Texas'a giden Dallas, Houston, San Antonio ile 1 ve ya 1'den fazla kere oynamadan dönmez.

Arsenal'in, Manchester ile Londra arasındaki 1 saatlik uçuşta harap olmasını istemeyen federasyon, bu tip bir fikstür koymuş takvime sağolsun. Manchester'a gitmişken iki takımla da maç yapmış olacağız. Hayır madem bu uygulama başladı, Bolton ve Wigan'la da oynasaydık. Hatta gelmişken Lancashire'a uzanır Blackburn ve Burnley'i de aradan çıkarırdık.

Tabi bunları yazdım diye bunun kasten yapıldığını ima ettiğim sanılmasın. İlginç bir tesadüften öte bir olay değil ve zaten maçlar arasında 2 hafta var. Araya milli takım arası giriyor olsa da üstüste oynayacağı iki Manchester deplasmanı Arsenal'in bu sene şampiyonluk yarışında olup olmayacağı açısından belirleyici olacak. Geçtiğimiz senelerde, genç kadronun, takımdaki tecrübe eksikliğinin ortaya çıktığı bu tip zorlu virajları dönerken zorlandığına şahit olmuştuk. Arsene Wenger ve oyuncuları, hep bir ağızdan, kimseden çekinmediklerini ve bu sene daha farklı bir Arsenal izleyeceğimizi söylüyorlar. İlk 5 maç itibariyle, çok da boş konuşmadıklarını gördük. Yarın, Fabregas'ın sahada olması halinde Arsenal, Manu'ya hoş bir sürpriz hazırlayabilir. City maçını ise daha bir sabırsızlıkla bekliyorum, onla da ilgili bir ara yazarım gibi.

Feyz Almak

Dünkü Arsenal - Celtic maçından sonra Wenger Eduardo'nun kendini attığını ve pozisyonun penaltı olmadığını söyledi. Karşılığında da Celtic menajeri Tony Mowbray, de oyuncusu Massimo Donati'nin aksine, mağlubiyetin o penaltıya bağlanmaması gerektiğini söyleyerek noktayı koydu. Bu tip bir senaryoda Türkiye'de şöyle olurdu böyle olurdu demeye gerek yok. Zamanında hakemler, teknik direktörler bu tip durumlarda işlerinden olurken, yöneticiler cezalar aldılar. Ama değişen hiçbir şey olmadı.


Maç kritik bir skorla bitseydi böyle bi açıklama yapmazlardı diyenler olabilir. Evet bu olabilirdi ama olmadı. Sonuç olarak arkasını kazmak yerine, bu tip davranışlardan biraz da feyz almak lazım.

27 Ağustos 2009 Perşembe

And the Oscar Goes to...

Morten Gamst Pedersen!!



Dün Eduardo'nun kendini atması üzerine aklıma geldi. Gelmiş geçmiş en başarısız kendini yere atma denemesidir bu kanımca.

Daily Tuncay

İngiliz Daily Mail gazetesi bizim Tuncay'ı satamadı gitti. Sadece bu gazetenin, son 1-2 aydaki haberlerine bakarsak Tuncay'a transfer teklifi yapan takımlar:

Chelsea,
Liverpool,
Everton,
Aston Villa,
Tottenham,
Stuttgart,
Villareal,
Fenerbahce,
Köln,
Birmingham,

Tabi ki bu sadece 1 gazete. Türk medyası Tuncay'ı 3 büyüklere de getirdi başka yerlere de götürdü. Bu kadar spekülasyona rağmen adamın hala Boro'nun oyuncusu olması da ayrıca trajikomik.

Not: Stoke City'e gitti adam hayirli olsun. Daily Mail'in 10 tahmini de tutmadi. Onlari da ayrica tebrik ediyorum.

Gelsin Eurolar

UEFA Şampiyonlar Ligi 2009/2010:
Ülke şampiyonu bonusu: 200.000 € *
1. eleme turu: 130.000 € *
2. eleme turu: 130.000 € *
3. eleme turu: 130.000 € *
Playoff maçları: 2.100.000 € *
Grup maçları: 7.100.000 €
Grup maçı galibiyet bonusu: 800.000 €
Grup maçı beraberlik bonusu: 400.000 €
2. tur: 3.000.000 €
Çeyrek final: 3.300.000 €
Yarı final: 4.200.000 €
Final: 5.500.000 €
Şampiyon: 3.500.000 €

* Bu ödemeler sadece grup aşamasına kalamayan takımlara yapılıyor.

- Geri kalan 341 milyon euro, televizyon yayın haklarının değerine göre takımlara dağıtılmakta.
- Grup maçlarından sonra dağıtılan toplam para 750,7 milyon Euro.

UEFA Avrupa Ligi 2009/2010:
1. eleme turu: 90.000 €
2. eleme turu: 90.000 €
3. eleme turu: 90.000 €
Playoff maçları: 90.000 €
Grup maçları: 1.000.000 €
Grup maçı galibiyet bonusu: 140.000 €
Grup maçı beraberlik bonusu: 70.000 €
İlk eleme turu: 200.000 €
İkinci eleme turu: 300.000 €
Çeyrek final: 400.000 €
Yarı final: 700.000 €
Final: 2.000.000 €
Şampiyon: 1.000.000 €

- Geri kalan 60 milyon euro, televizyon yayın haklarının değerine göre takımlara dağıtılmakta.
- Grup maçlarından sonra dağıtılan toplam para 150,36 milyon Euro.

UEFA Super Kupa 2009:
Kaybeden: 2.000.000 €
Şampiyon: 2.500.000 €

Sevinmez Olaydın

Robinho, "Zihinsel Özürlü Tavuk" adlı kareografisini sergilerken

(giftir bekletir)

Aldatmayan Erkek

Dün gece kendini yere atıp ucuz bir penaltıya sebep veren Eduardo'yu savunacak değilim burda. Ancak maç sırasında ve maçtan sonra Celtic'lilerin maçı bırakıp tamamen bu olaya takılmalarını biraz abartılı buluyorum.

Maçtan sonra Celticli Massimo Donati, Eduardo'ya, tv görüntülerine bakılarak, 2 maç ceza verilmesi gerektiğini söyledi mesela. Eğer bunu söyleyen Arsenal'e karşı, iki maç iyi futbol oynamış ve bu penaltı yüzünden eşleşmeyi kaybetmiş bir takımın oyuncusu olsaydı belki hak verirdim. Celtic'in 180 dakikada girdiği pozisyon sayısı 1, kaleyi bulan şut sayısı 2, ki bu şutlardan birisi ilk maçın ilk yarısında, ikincisi de ikinci maçın 92. dakikasındaki gol pozisyonunda geldi. Celticliler, 2 maç boyunca Arsenal'i oynatmamak üzerine kurulu bir oyun planlarının aldığı 5-1'lik sonucu, penaltı pozisyonuna bağırarak örtbas edeceklerini sanıyorlar ama sahada oynanan futbol ortada.

Donati'nin bahsettiği cezaya gelirsek. Öncelikle, kendini yere atmanın cezası, şu anki kurallar dahilinde sarı kart. Yani 2 maç ceza verilmesi için önce kuralın değişmesi gerekiyor. Bunu Donati de biliyor zaten de; maksat gürültü olsun işte. Eğer UEFA bu konuyla ilgili bir kural değişikliğine gidecekse bunun en büyük destekçisi Arsenal taraftarı olacaktır. Yıllar yılı Ronaldo ve Drogba'nın ceza sahası içi oskarlık hareketlerinden en çok biz çektik. Çok beyefendi bildiğimiz Gerrard'ın bile bu konuda sabıkası kabarık. Eğer ilk kurban Eduardo olacak ve bu uygulama başlayacaksa, kesinlikle destekliyorum. Eduardo'ya 2 maç ceza verilsin, biz de Drogba sezon sonuna kadar kaç maçta oynayabilecek görelim.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Arsenalisation


Emirates stadının, ilk başlarda en çok eleştirilen yönü Highbury ruhundan çok uzak oluşu ve Highbury'deki o sıcak havayı veremediğiydi. Bu durumu başta ben de yadırgamıştım ama zamanla herkes gibi alıştım. Şimdi ise Arsenal yönetimi Highbury ruhunu Emirates'e taşımak için Arsenalisation çalışmaşını başlatıyor. Kabaca çevirirsek türkçesi Arsenalizasyon olan bu çalışma, alt tribün arka duvarlarına uygulanacak ve Arsenal tarihindeki unutulmaz anları simgeleyecek görüntüler, Arsenal için önemli kişilerin yazıları vb. gibi çeşitli temalardan oluşacak. Bu bağlamda Arsenal tarihindeki 12 önemli dönüm noktasını belirlemek için taraftarlar arasında bir oylama yapılmış ve şu sonuçlar çıkmış:
  • 25 – The Herbert Chapman era
  • 71 – The ‘double’
  • 89 – Winning the title at Anfield
  • 94 – Winning the Cup Winners’ Cup
  • 95 – Dennis Bergkamp signing for Arsenal
  • 96 – Arsène Wenger appointed manager
  • 97 – Ian Wright breaks Cliff Bastin’s goalscoring record
  • 98 – First ‘double’ under Arsène Wenger
  • 02 – Another ‘double’
  • 04 – Arsenal winning the league and remaining unbeaten
  • 05 – Thierry Henry breaking the Club’s goalscoring record
  • 49 – Unbeaten run by the ‘Invincibles’
İlerleyen haftalarda tamamen bitecek bu çalışmanın Emirates'e güzel bir hava katacağından eminim.

Bu arada Arsene Wenger'in taraftarlar tarafından Arsenal için bir dönüm noktası olarak görülmesi de ona ne kadar güvendikleri konusunda manidar olmuş diyebilirim.

Not: Fotoğraftaki yazıyı kim azmış acaba diye kafa patlatanlar için geliyor: Thierry Henry - 14

Kimin Eli Kimin Cebinde

Daha önce Arsenal ve Manchester City'nin ekonomik durumlarından bahseden yazılar yazmış, Liverpool'unkinde de biraz bahsetmiştim. Premier Lig'in biraz daha detaylı bir tablosu ise İngiliz kredi derecelendirme şirketi Equifax'ın, geçen sezon sonu itibariyle, ligdeki takımların kredi notlarını hesapladığı tabloda bulunabilir.

Kredi notu kavramına yabancı olanlar için kısa bir açıklama yapmak gerekirse; bu notlar, kulüplerin muhasebe kayıtları, daha önceki borç ödemelerine olan sadakatleri, çalışma sermayelerinin boyutları, karlılık oranları gibi verilerin değerlendiği bir matrix yardımıyla hesaplanıyor. Burada amaç, piyasadaki finansman kuruluşlarına, söz konusu kulüplerin, borçlarını ödeme konusundaki güvenilirliklerini gösteren verileri sağlamak. Doğal olarak, kredi notu yüksek olan kuruluşlar, borçlarını daha rahat ödeyecek olanlarken, notları düşük olanların ise bu borçları ödemede zorlanacakları söylenebilir. Söz konusu notlar, bu kulüplerin finansman arayışına girdiklerinde ne kadar rahat borç bulabiceklerinin de direk etkileyen faktörler.

Tablodaki notların karşılık geldiği dereceler appendix kısmında bulunabilir. Buna göre A+ not almayı başaran sadece 2 premier lig kulübü olduğunu görüyoruz: Manchester United ve Arsenal. Bu iki kulübe en yakın takım ise küme düşmesine rağmen B+ not almayı başaran WBA. Onları da B- notla Blackburn Rovers takip ediyor. Büyüklerden Chelsea'nin F, Liverpool'un ise E gibi düşük notlar alması sürpriz değil. Chelsea'nin yüksek maaşlar, Liverpool'un ise isabetsiz transferlerle mali yük altında oldukları biliniyor.

Görüldüğü gibi, bu liste kimin daha zengin olduğunu gösteren bir liste değil. Daha çok kimin bütçesine uygun hareket ettiğini gösterdiği söylenebilir. Zenginler listesi için aşağıdaki 'Forbes Richest Clubs 2009' listesine bakılabilir ki, orada da Manchester United ve Arsenal'in listebaşında yer aldığını görmek mümkün.

Diyebilirsiniz ki hani Arsenal stad yapımı yüzünden büyük mali yük altında olduğu için transfer yapamıyordu. Öncelikle şunu söyleyelim ki Arsenal kredi notu listesinde transferlere para saçmadığı için yukarlarda. Yani, yapılan bütçe doğrultusunda hareket ettikleri ve mevcut kredi ödemelerine sağdık kaldıkları için kredi verecek kurumlar açısından cazip bir kulüp haline gelmiş durumdalar. Eğer bu dönemde transfere para saçıp, kredi ödemelerini aksatmış olsalardı, muhtemelen, Liverpool'un da altında bir yerlerde yer alırlardı.

Forbes'un listesinde Arsenal'in en tepelere yükselmesinin sebebi de yine Emirates Stadı. Bu stadın 700 milyon dolarlık değeri direk Arsenal kulübünün değeri hanesine yazılmış durumda. O yüzden ki kendilerinden daha fazla kar eden Bayern Münih ve Barcelona gibi kulüplerin üzerindeler. Zaten bu listedeki 2. kolona bakarsanız borç/değer oranlarının 107/100 gibi yüksek bir oranda olduğunu görebilirsiniz. Bir nevi Arsenal, gayrimenkul zengini olmuş durumda. Ama sıcak para akışında hala sıkıntıları var çünkü eldeki likitin çoğu kredi ödemelerine akmak zorunda. Mesela şu an Galatasaray'ın içerisinde bulunduğu durum da buna benzer. Galatasaray'da değerli gayrimenkullere sahip ama ödediği borçlar yüzünden sürekli bir likit sorunu yaşamakta.

Son olarak da ilk tablodaki "insolvent" olarak gösterilen kulüplere değinmek istiyorum. İnsolvent kolonunda "yes" ibaresi bulunan kulüpler, şu anda borçlarını ödeyemeyecek halde olanlar. Yani bir nevi iflasın eşiğine kadar gelmiş durumdalar. Bunların sayısının çokluğu gerçekten düşündürücü. İçlerinde Chelsea gibi normal şartlarda iflas bayrağını çekmesi gereken ama zengin sahiplerinden para akışıyla ayakta duran kulüpler de var tabi. Tüm bu kulüpleri, önümüzdeki aylarda zengin alıcı arayışına girmiş görmek sürpriz olmayacaktır. Mesela an itibariyle Portsmouth'un satışı tamamlanmak üzere. Newcastle United yaklaşık 4-5 aydır satılık.

Appendix
Notlar ve Karşılıkları
95 - 100 A+
85 - 94 A
80 - 84 A-
75 - 79 B+
70 - 74 B
65 - 69 B-
60 - 64 C+
55 - 59 C
50 - 54 C-
45 - 49 D+
40 - 44 D
35 - 39 D-
30 - 34 E+
25 - 29 E
20 – 24 E-
15 - 19 F+
5 - 14 F
0 - 4 F-

Derece Kodları
A Çok iyi
B İyi
C Vasat Üzeri
D Vasat
E Vasat altı
F Kötü

Özgür Basın

- Lampard, Kaptan Terry'nin biraz agresif olduğu söyleniyor, neler diyeceksin?

Güzelleşelim

Mainz maçı öncesi Bayern Münih kampı

25 Ağustos 2009 Salı

3 Ayda 10 Yıl Yaşlanmak

Galatasaray'ın bu sene oynadığı ilk 7-8 maç sonrası, herkes Arda'nın gösterdiği gelişimden bahsediyor. Arda'nın bir anda çok efektif bir futbol oynamaya başlamasının sebebi gerçekten 3 ayda kendisini çok geliştirmiş olması mı, yoksa bunun altında yatan başka sebepler mi var.

Kendi çapımda olayı incelemek istedim.

Taktik
Geçen sene Galatasaray'ın sahaya dizilişi aşağıdaki gibiydi. Topla hiç bir şekilde dikine oynamayı düşünmeyen 3 ön libero ile 3 hücum oyuncusu arasındaki tek bağlantı Arda'ydı. Bu noktada kendisine yardımcı olması gereken adamlardan Kewell sakatlıklarla boğuşurken, Lincoln ise.. Lincoln'dü işte. Bu koşullar altında ön liberolardan aldığı topu Baroş'a ulaştırmaya çalışan Arda'nın 4-5 adam eksiltip, yaklaşırsa Ayhan ve ya Barış ile bir kaç pas yapıp, nihayetinde de son pası isabetli atması gerekiyordu. Bunu yapamadığı zaman da 'ayağında çok top tutmakla' eleştiriliyordu.

Bu sene yaşanan değişimi herhalde uzun uzun yazmama gerek yok. Dikine pas atamayan ön liberoların yerine topla çıkan stoperler var artık. Takımın iki ucu arasındaki mesafe iyice kısalmış durumda. Oyuncuların birbirine yakınlaşması, Ayhan, Barış, Mustafa ve Mehmet Topal gibi pas kabiliyetleri sınırlı adamların daha etkili olmasını sağlıyor. Bu bloksal yakınlaşmadan en çok faydalanan adam da Arda tabi ki. Artık topu ayağına aldığında 5 adama çalım atmak zorunda değil. Sürekli kendisine yakın oynayan birileri mevcut. Üstüne üstlük Galatasaray soldan hücum etmeye mahkum değil bu sezon, Keita gibi üzerindeki yükü alacak başka bir adam var artık. Takımın göbeğine Elano'nun yerleşmesiyle birlikte 3 kanaldan da rakip kaleye akan bir takım ortaya çıkacak ve bu yeni takımda Arda'nın omuzlarındaki yük iyice hafiflemiş olacak. Rakip savunmayla tek başına boğuşmak zorunda olmayan bir Arda'nın neler yapabildiğini bu sezon şu ana kadar gördük. Daha da fazlasını göreceğiz.

Kadro
Taktiksel açıdan Arda'nın üzerinden kalkan yük tabii ki derinleşen kadronun da bir sonucu. A takıma çıktığından beri ilk defa Arda'nın yedek oturabilme lüksü var. Son 3 sezonda ligde, kupada, avrupada, karda, çamurda, dağda, taşta tüm maçlarda kadroya yazılan ilk adam olan Arda, nihayet bu sezon dinledirilerek kullanılabilecek. Sağ ve sol açık rotasyonunda görev bekleyen 5 tane adamın olması bu açından çok yararlı olacak. Diri bir Arda, hem sahada daha etkili olacak, hem de sakatlıklardan korunmuş olacak.

Liderlik
Arda'nın Galatasaray'a kaptan yapılması kararının altında yatan nedenin devrimsel olduğuna inanıyorum açıkçası. Bu karar, Hakan Şükür'ün Galatasaray'a adım attığı gün temellerini attığı ve yıllarca takım içi dengelerin altını oymak için kullandığı "hizipçilik" geleneğine vurulmuş bir darbedir. Yönetim bu hastalığın kökünü kazımakta kararlı olduğunu, Ümit ve Hasan gibi bu geleneğin son bayraktarlarını takımdan göndererek zaten göstermişti. Galatasaray'da yeni başlayacak "birlik, beraberlik" geleneğinin liderliğini de Arda yapacaktı.

Arda'nın içinde yetiştiği "hizipçilik" geleneğinden ne kadar etkilendiği önemli bir soru işaretiydi benim için. Çünkü bu gelenek, içinde yetişen Emre Belözoğlu gibi adamların kişiliklerinde derin yaralar açmış, çok ciddi bir sorundu. 2000-2002 arası, türk futbolundaki bir takım başarılarda katkıda bulunmuş ancak kişilik yönünden zayıf bir grup oyuncu, bu dönemde kazandıkları etkiyi; takım içi entrikalara, yabancı karşıtı politikalara ve ahpap çavuş ilişkilerine çevirme yoluna gittiler. Bu "hizipçi" akımın yarattığı yıkımın boyutları, Fatih Terim'in ikinci dönemindeki Galatasaray'a ve Ersun Yanal dönemindeki Milli Takıma bakarak rahatça anlaşılabilir.

Galatasaray'da şu anda yüzlerin gülmesi ve tüm futbolcuların, takımdaki atmosferin çok iyi olduğunu belirtiyor olması beni umutlandıran bir gelişme. Arda, bu "hizip" geleneğini kendine örnek almak yerine, bu dönemin getirdiği yıkımlardan ders almış gibi görünüyor. Kaptan olarak omuzlarındaki sorumluluk da bunu gerektiriyor zaten. Galatasaray'daki 8 yabancı, tecrübeli türk oyuncular ve gençler arasındaki bağın kurulmasında, takım kaptanının en az Rijkaard kadar önemli bir rolü var. Bence bu birlik beraberliğin korunması, takımın sahada ne yaptığından daha önemli bir faktör olacak Galatasaray'ın önümüzdeki günlerde neler başaracağında.

Ümit ve Hasan'ın gönderilmesine ek olarak Lincoln gibi sorun jenaratörü bir adamı da silip atan yönetim, Arda'ya bu yeni takımın liderliği görevini düşünmeden verdi ve şu anda Arda'nın elinde başarıdan başarıya koşturabileceği bir ekip var. Bu takımı bir arada tutabilen bir kaptan, Galatasaray'ın bayrak adamı olur ve taraftar için bir efsaneye dönüşür. Arda da bu fırsatın farkında ve bu sene ekstra bir iştahla oynuyor.

Kişisel Gelişim
Geçen sene bir ara Arda'nın kanatta oynamayı tercih ettiğini ve göbekte oynamaktan hoşlanmadığını söylediği bir röportaj okumuştum. Bu Arda'nın kendine olan güveninde bir sarsılma olduğunun göstergesiydi. Bu sene Rijkaard yönetimindeki Arda ise sahanın hemen hemen her yerinde oynayabilen bir oyuncu izlenimi veriyor. Oyun görüşünde gözle görülür bir gelişim var ve orta sahanın ortasında ve sağ kanatta oynadığı zaman geçen senenin çok üzerinde performans veriyor. Bu birazda üstündeki yükün azalmasıyla ilgili olsa da Arda, sahanın her yerinde oynaması gerektiğinin farkına varmış durumda ve bunun üzerinde çalışıyor gibi.

Bu noktada üzerinde çalışması gereken nokta ise şutları sanırım. Her büyük orta saha oyuncusunun olmazsa olmazı şut yeteneğidir bence. Özellikle göbekte oynadığı maçlarda bir çok şut pozisyonu geçiyor Arda'nın eline. Bunları nasıl değerlendirdiği skora olan katkısını direk etkilemekte. Buna ek olarak, artık hucümun tüm yükü üzerinden kalktığı için, savunma görevlerine de biraz daha özen göstermesi gerektiğini söyleyebilirim.

Psikolojik
Liderlik başlığı altında bahsettiğim, yeni Galatasaray takımının kaptanı görevi, Arda'yı 3 ayda 10 sene olgunlaştırmış gibi görünüyor. Artık hareketlerinin takımın geri kalanına örnek teşkil etmesi gerektiğinin farkında bir Arda izliyoruz. Gerçi henüz Galatasaray baskı altında bir maç oynamadı. Mesela geçen seneki olaylı Fenerbahçe maçında Arda başrolü oynayanlardan biriydi ve o günkü hareketleriyle kendisinden çok şey bekleyenleri biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Kendi kendime "Yeni Emre geliyor" dediğimi hatırlıyorum. Bu seneki Arda'nın baskı altında da örnek davranış modeli çizip çizemeyeceği, Arda'nın ileride neler başarabileceğinin bir göstergesi olacak.

Bu noktada önünde hem iyi hem kötü örnekler olması Arda için avantaj. Lincoln gibi, yetenekli ancak kişiliksiz bir adamla beraber oynadı 1 sene. Yine aynı dönemde Kewell gibi her adımıyla gençlere örnek teşkil eden bir adam da takımdaydı. Bu adamlardan hangisinin yolunda ilerleyeceğini kendisi seçecek bana göre. Bu seçim kolay gibi gözükmesin. Mesela Emre'nin önünde de Hagi örneği vardı ama o Hakan'ın izinden gitmeyi tercih edip kariyerini çöpe attı. Kewell gibi bir profesyonel olmak kolay bir iş değil. Sadece istemekle olacak bir şey de değil. Bunu başarmak çok sağlam bir karakter gerektirmekte ve karakter dediğimiz şey çok erken yaşlarda kazanılan bir olgu. Alınan aile görgüsünden başlayıp, görülen eğitim ve yaşanılan çevrenin de karakter gelişiminde etkisi var. Arda, genç yaşının etkisiyle geçen seneki Fenerbahçe maçı gibi hatalar yapmış olabilir ancak dediğimiz sağlam karaktere sahipse bu olaylardan gerekli dersleri çıkaracaktır. 1,5 ay içinde Kadıköy'e Galatasaray kaptanı olarak çıktığında göreceğiz Arda'nın kişilik olarak ne kadar geliştiğini.

Sonuç olarak bu senenin Arda için bir fırsat senesi olduğunu söyleyebiliriz. Kaptanı olduğu geminin Türkiye ve Avrupa'da nerelere gideceği kendi kariyerini de direk etkileyecek. Arda'nın bu yolda başarılı olması için her türlü imkan sağlanmış durumda. Hastalıklı bireylerden arındırılmış kaliteli oyuncularla dolu bir kadro, dünya çapında bir teknik ekip, kendisine güvenen bir yönetim ve ona inanan taraftar..

Nostaljik Gerrard!

Adam Olacak Çocuk

Lampard: Annemin köşe takımını getirdiği iyi olmuş. Yoksa rahat rahat imza atamayacaktım.

Sevenleri Ayırmayın!

- Üzülme oğlum, milli takımda görüşürüz işte

Daha İyisi

Benitez, Aston Villa maçından önceki basın toplantısında, geçen sene aynı fikstürde elde ettikleri 5-0'lık galibiyetten daha iyisini de yapabileceklerini söylemişti. Gerçekten de çıkıp Villa'ya 6-7 atabileceklerini düşündüğünü zannetmiyorum tabi ki. Yine o alıştığımız akıl oyunlarını oynamaya çalışıyordu muhterem. Yine aynı basın toplantısında oyuncusu Lucas'ın maruz kaldığı eleştirilere cevap verdi ve hazırlık kampının yıldızı olarak tanımladı Brezilyalıyı.

Aston Villa maçının ilk yarısı bittiğinde bu ettiği iki lafa da pişman gidiyordu soyunma odasına. Villa 2-0 öndeydi ve gollerden birini Lucas kendi kalesine atmıştı. Daha önce Benitez'in transfer politikasını eleştiren yazılar yazmıştım ve benim gibi bir çok aklı başında futbol izleyicisi de yapılan bir takım yanlışların farkındaydı. Heralde devre arasında soyunma odasına inen Benitez, oyuna sokacak adam aradığında yaptığı yanlışların farkına varmıştır.

Daha önce yazdığım için çok fazla detaylandırmayacağım ancak dün akşam çok açık bir şekilde görüldü ki Liverpool'un yedek golcüsü yok. 2-0 geriye düştüğünde Torres'in yanına sürecek bir adam yok. Kim var? Voronin ve Babel gibi sıradan hucuma dönük orta saha oyuncuları.. Ama zaten sahada Kuyt, Benayoun ve Gerrard gibi 3 tane kaliteli orta saha adamı var. Bunların oyundan alınıp yerine daha sıradan adamların sokulmasının, oynanan oyuna pozitif olarak yansıması zor.

Şahsi fikrim Liverpool'un, bir 'target man'e ihtiyacı olduğu. Yani rakip tamamen kapandığında, kanat akınlarının hedefleneceği bir hucum oyuncusu. Bu tip bir oyuncu tamamen Torres'e konsantre olmuş savunmanın dikkatini üstüne çekerek bile çok yararlı olacaktır. Takım hucuma kalkarken de, topu saklayıp Kuyt, Gerrard ve Benayoun gibi adamlara servis edebilir ve yine Torres'in üzerinden biraz yük alır.

Aslında bu adamı bulmak için Liverpool'un çok uzağa bakmasına gerek yoktu. Dün, Villa'da sakatlanan Young'un yerine giren eski Liverpool'lu Heskey bu iş için biçilmiş kaftan olabilirdi. Yine eski Liverpool'lu Crouch ve hatta Morientes... Bu adamlardan birisi bu kulüpte tutulmuş olsaydı dün akşam farklı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Bir de Torres'in sakatlanması ihtimali var tabii ki. Böyle bir olasılık Benitez'i tamamen golcüsüz bırakacak. O, buna rağmen, son 1,5 milyon poundunu 30 yaşındaki bir stopere harcamayı seçti. Bundan sonra Liverpool'un transfer yapacağını sanmıyorum ama kötü gidişe dur demek için bir acil bütçe ortaya çıkarsa, Tottenham'da 4. forvet konumuna düşmüş olan Pavlyuchenko'ya bir göz atılabilir derim.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

En Zayıf Halka

Premier Lig'de bu sezon ilk kovulacak hoca bahsi varsa bir yerlerde, gidip paranızı bu adamın üzerine rahatlıkla basabilirsiniz. Sadece Bolton sezona 2 yenilgiyle başladığı için söylemiyorum bunu. Big Sam ayrıldığından beri takım cepten yiyor ve geçen sene hafiften hissedilen düşme tehlikesi bu sene daha da yakın gibi. Gary Megson görevinin başında 2 yılı doldurmak üzere ve bu süre zarfında ne takıma bir şey verebildi, ne de transferde isabetli bir isme imza attırabildi. Taraftarlar arasında ise ilk geldiği günden beri pek de popüler değil.

Tüm bu faktörler kendisini ilk kovulacak hoca ismi için en önemli aday yapmaya yetiyor bence. Bolton bu hafta Liverpool ile oynuyor ve olası bir hezimet, daha 3. haftadan Megson'un sonu bile olabilir.

Portsmouth'un hocası Paul Hart da kovulma için olası bir aday ancak adamın elindeki oyuncuların yarısı satıldığı için, takımın düştüğü durumda bir suçu olmaması hafifletici bir neden gibi duruyor.

Mainzed!

- Olm sen mi osurdun?
- Yok abi takım olarak sıçtık.

120

Mark Hughes, 24 milyon pound daha harcadı ve artık Joleon Lescott da Manchester City'li. Böylelikle, bu yaz döneminde yapılan toplam harcama da 120 milyon pounda dayandı. Man City yönetimi her ne kadar "Bende yağ bol" dese de, bu takım son yıllarda gördüğümüz sonucu en merakla beklenen projeye dönüşmüş durumda.

Şahsi fikrim Hughes'un bu baskıyı kaldıramayacağı yönünde. Bu sezon içerisinde ve ya sonunda City ile yollarını ayıracağını düşünüyorum. Yerine de en büyük adayım Mourinho. Gelip, 4 büyüklere meydan okumak tam bizim götü kalkık portekizliye göre bir iş.

23 Ağustos 2009 Pazar

Arif Gurur Duyardı

Yukarda ağzı kanlar içinde kalmış arkadaş Tom Williams, İngiliz Premier Rugby Ligi'nde oynayan Harlequins takımının bir oyuncusu. Bu görüntü ise Nisan ayında Avrupa Kupası'nda Leinster maçından alınma.

Bunda ilginç olan ne derseniz hemen açıklayayım. Williams'ın her hangi bir sakatlığı yok çünkü ağzındaki kan sahte. Rugbyde, sakatlık olduğunda izin verilen ekstra oyuncu değişikliği hakkını kullanabilmek için böyle ilginç bir yöntem denemiş arkadaş. Peki sonuç, 4 ay sahalardan men, teknik direktöre 3 yıl koçluktan men ve kulübe de 250.000 pound para cezası.

Biz kendini yere atan futbolculara kızıyoruz ama bu arkadaşlar resmen organize suç işlemişler. Bizim Arif'in ceza sahası içinde kanlar içinde yerde kaldığı bir pozisyon geliyor gözümün önüne. Gerekirse ölü taklidiyle bile süslerdi be adam olayı.

Komşuda Pişer

'Bir Buçuk' adlı yazımda Benitez'in çarçur ettiği paraların sonucu olarak cüzi bir transfer bütçesiyle yetinmek zorunda kaldığını yazmıştım. Kalan 1,5 milyon poundunu da harcadı İspanyol. Agger ve Skirtel sakatlanınca gidip apar topar AEK'dan Sotorios Kyrgiakos'u aldı. 50 kez Yunanistan Forması giymiş ve Rangers, Eintracht Frankfurt gibi takımlarda oynamış Kyrgiakos kötü bir oyuncu olmayabilir. Ancak Premier Lig şampiyonluğuna oynayan bir takımda yeri var mıdır tartışılır. Zaten 1-2 ay içinde sakatlar düzelince, reserve takımın vazgeçilmezi olacağı kesin.

Yarın, Villa karşısında Skirtel'in sahada olup olmayacağı kesin değil. Onun bu maça yetişememesi halinde, Benitez, Kyrgiakos'u sahaya sürecek mi göreceğiz. Kenarda şans bekleyen Daniel Ayala için üzgünüm açıkçası. Herkes Wenger değil tabi..

Fırtına Öncesi Sessizlik

Önümüzdeki 6 ay içinde,

Evde ilgi bekleyen sevgili; bir telefon bekleyen ana baba; 'hadi dışarı çıkalım' diyen arkadaş; 'bayramda uğramadın' diyen akrabalar; 'sabah geç kaldın' diyen patron; kira bekleyen ev sahibi; ödev teslimi isteyen öğretmen; 'oğlum bir yer ver' diyen otobüsteki yaşlı teyze:

"Mazeretim var!"

Öyle Bir Susamak ki Parmaklarda Güç Kalmaması

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Çok Özledik

2 maç, sadece 10 gol;
Yokluğu hissediliyor;
Ah Wenger Ah!

Sterline Kurşun Atıyoruz

Bu gördüğünüz arkadaş son 2 yıldaki Pound/Euro trend grafiği. 2007 Eylül'üne bakarsanız 1 Pound'un 1,5 euro civarında olduğunu görebilirsiniz. O zamandan itibaren değer kaybeden İngiliz parası, global krizin patlamasıyla ipsiz banciye başlıyor ve nihayet 2009'un başında Euro ile neredeyse kafa kafaya geliyor. Bu dibe vurma noktasından şu ana kadar olan süreçte ise yavaştan toparlanıp 1.15 seviyesinde sabitlendiğini görmek mümkün.

Ne zamandan beri finans blogu yazar oldun sen diyenler için bağlıyorum. Bu transfer döneminde, 4 büyük İngiliz takımının, neredeyse hiç para harcamamasının sebeplerinden birisi bu grafik. İngiliz parasının Euro karşısındaki zayıflığı bu takımların Avrupa'dan oyuncu almalarını zorlaştıran önemli bir etken. Örneğin, David Villa'nın 2 senedir fiyatının 40 milyon euro civarında sabit kaldığını kabul edelim. 2007'de bu oyuncuyu 26 milyon pounda alabilecekken, bugün aynı adama 35 milyon pound vermeniz gerekiyor. Bu yarattığı enflasyona ek olarak, daha önceki transferlerden euro ile borçlanmış takımların da belini bükmekte bu parite.

İngiliz parasının güç kaybına bir de Real Madrid ve Manchester City'nin karıştırdığı piyasayı ekleyince herkesin ayağını yorganına göre uzattığı bir transfer dönemi çıkıyor karşımıza. Elini cebine atmayan Wenger, Ferguson ve Abramoviç ile oyuncu satmasına rağmen 1,5 atan Benitez'in bir bildiği var yani.

Gol Olur

Premier Lig'de 3. hafta maçlarının başlamasına saatler kala şöyle biraz müneccimlik yapasım geldi.

Arsenal - Portsmouth
Portsmouth, Arsenal'i son yendiğinde babam 2 yaşındaymış. Kendisi şu aralar 53. doğum gününü kutlamaya hazırlanıyor ama Portsmouth'un babama bir doğum günü hediyesi hazırladığını sanmıyorum. Arsenal, 2009 yılında en az lig maçı kaybeden (1) premier lig takımı ve evinde oynadığı son 10 maçın 8'inde gol bile yemedi. Fark olur diyip dilimi de ısırıyorum.

Wigan - Manchester United
Wigan, ilk hafta Villa deplasmanından net bir galibiyet alırken, hafta için kendi sahasında Birmingham'a yenildi. Bugün sahaya hangi Wigan çıkacak belli değil. Man Utd'da, Valencia eski takımına karşı ilk maçına çıkıyor. Vidic'in de bugün sahaya çıkması bekleniyor ki Manu için iyi bir haber. İki takım arasındaki son 9 maçı United kazanmış. Bugün, United forvetleri fırsatları değerlendirmeyi başarırsa galibiyete yakınlar. Aksi halde ikinci bir Burnley vakası yaşayabilirler.

Manchester City - Wolverhampton Wanderers
City evinde oynadığı son 10 maçtan 27 puan almayı başardı ancak Wolves da City of Manchester stadında oynadığı son 6 maçın 4'ünü kazanmış bir ekip. İlk hafta Blackburn karşısında Shay Given tarafından ipten alınan City bu maça mutlak favori olarak çıksa da Wolves, Wigan deplasmanında öyle kenara itilecek bir ekip olmadığını gösterdi bize.

Sunderland - Blackburn Rovers
Blackburn son 5 deplasman maçını kaybederek Stadium of Light'a çıkıyor ancak Sunderland de evindeki son 6 maçı maçın 5'ini kaybetmiş durumda. Bruce yönetimindeki Sunderland ilk iki maçta iyi futbol oynadı ve bu maça da favori çıkıyor. En büyük kozları son 5 lig maçında 4 gol atan Bent. Blackburn ise ligdeki en sorunlu kadrolardan birine sahip ve McCarthy ve Diouf gibi oyuncuların eline bakıyor.

Birmingham - Stoke
Stoke, ligin en ilginç takımlarından birisi. Kadrolarında büyük yıldız bulundurmasalar da disiplinli oyunları ve duran top organizasyonlarıyla her zaman sürpriz yapmaya hazırlar. Geçen sezon deplasmanlarda zorlanmışlardı ve bunun bu sezon da böyle olacağının sinyalini Liverpool maçında verdiler. Birmingham, ilk iki maçta iyi futbol oynamasına rağmen gol üretmekte zorlanır bir görüntü çizdi. Kendi sahalarında gol bulmayı başarırlarsa maçın favorisi olurlar. İlk gol Stoke'dan gelirse herşey olur.

Hull City - Bolton Wanderers
İzlemenin işkence haline gelebileceği bir maç. Premier lig tarihinin en çok faul yapan oyucusu Kevin Davies, bu alanda ikinci olan George Boateng karşısında. Hull, Ekim 2008'den beri ligde sadece 2 maç kazanabildi. Kendi sahalarında da 2'nin üzerinde gol yeme ortalamaları var. Her şeyin olabileceği bir başka maç daha. Biraz iddialı olacak ama; Hull bu maçı kaybederse ligden düşen ilk takım olmayı ligin bitmesine 36 hafta kala garantiler.