31 Aralık 2009 Perşembe

Frikikle Açar, Sonra Çoşarım

Arsenal frikikleri sevdi. Rakibi serbest vuruşla açıp maçı 3 farklı kazandıkları üstüste 3. maç oldu dün akşamki Portsmouth maçı. Portsmouth kolu kanadı kırık; kısıtlı yetenekteki oyuncularıyla mücadele eden bir takım. Yeni sahipleri de beklenen nakit enjeksiyonunu yapamadı ve kulüp neredeyse iflasın eşiğine geldi. Ocak'ta takıma takviye yapmak yerine eldeki 1-2 iş yapan oyuncuyu satmak zorunda bile kalabilirler. Ondan sonrasını biliyoruz zaten. Küme düşüp, Championship'te de tutunma mücadelesi verecekler. Yolları açık olsun diyelim.

Dün akşam, Arsenal'in ilk yarısını özetleyen bir çok durumu tek bir maçta gözlemlemek mümkündü.

Goller orta saha oyuncularından geldi. Eduardo derseniz, dün akşam sol açık oynuyordu. En yakın rakibinden 6 gol fazlasıyla ligin en çok gol atan takımı durumundaki Arsenal'in forvete ihtiyacı olduğunu söylemek saçma gibi duruyor. Ancak her maçta frikik golüyle rakibi açamayacaklarını Wenger de biliyor. Zaten maçtan sonra transfer yapacağını belirten cümleler kullandı.

Arsenal ilk 15 dakika etkisizdi. Bu sezon Arsenal'in ilk 15 dakika içerisinde attığı gol sayısı 1. Bu, takımın rakipleri yormaya dayalı sabırlı oyununun bir getirisi ancak takımı zaman zaman sıkıntıya da sokmuyor değil.

Takım, ezici oyununa rağmen, gol yedi. Özellikle deplasmanlarda yenilen basit goller bu sene bayağı bir can sıktı. Dün akşam da bunlardan birini izledik. Takım öndeyken rakibi bir anda maça ortak eden bu kaza kurşunlarını azaltmak gerek.

Olumsuz konuşuyormuşum gibi gözükse de aslında tam tersi bir ruh halindeyim. Eldeki maçı kazandığı takdirde Arsenal, yere göğe sığdırılamayan Chelsea'nin 1 puan arkasında bitiriyor ilk yarıyı. Bunu önemli sakatlıkların varlığında yapabiliyor olması ayrıca ümit verici. Yukarıda bahsettiğim detaylar da ortadan kaldırılırsa Mayıs ayında "Acaba ilk 4'e girer mi?" denilen Arsenal'i sürpriz bir yerlerde görebiliriz.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Elde Yok 3

Öncelikle, lafıma inanıp ilk kovulan hoca bahisinde Megson'a bahis yapanlardan özür dilemek istiyorum. Nitekim kendisi beklentilerin de üzerine çıkıp 3. oldu. (Paul Hart ve Mark Hughes'ün ardından) Tamamen finansal kriz yüzünden kötü giden Portsmouth'un günahsız hocası Paul Hart'ı bir kenara koyarsak, benim için Megson, Hughes ve Boro'nun geçen ay kovduğu Southgate'in ortak bir özelliği var: yönettikleri takımlara bir kişilik kazandırmaktan aciz olmaları.

Biraz havada kalan bir laf gibi ama anlatmak istediğim basit aslında. Bolton deyince aklınıza nasıl bir oyun anlayışı geliyor mesela? Veya geçen seneki Manchester City desem? Bu hocaların takımlarının güçlü olan yönleri nedir? Bir fikri olan?

Ben kendi çapımda Premier Lig takip eden birisiyim ancak bu sorulara herhangi bir cevap bulabilmiş değilim. Bir takım için yanlış taktikle oynamaktan daha tehlikeli bir şey varsa o da karatersiz oynamak sanırım. Bir futbol felsefesine sahip olmamak; sahaya çıkınca ne yapacağını, öne geçince nasıl oynacağını, yenik duruma düşünce nasıl toparlanacağını bilememek. Günlük performanslara bağımlı olmak. Karaktersizlik, istikrarın önündeki en büyük engel ve istikrarlı olmayan her hoca da kovulmaya mahkum. Megson'un da gidişini Ağustos ayından görmek bu açıdan zor değil.

Şans Güzel Şey

Dün akşam, Villa - Liverpool maçının ilk yarısında Kuyt'un bariz penaltısı verilmeyince, kendi kendime "Bahtsız Liverpool iş başında" dedim. Maç boyu hiç durulmadan yağan karın altında, Aston Villa, Liverpool kalesine yüklenmeye başladığında, kırmızılar için bir başka talihsiz akşam izleyekmişiz gibi göründü. Pepe Reina 2 önemli kurtarış yapıp takımını maçta tutunca hem takım biraz inanmaya başladı; hem de Liverpool'un sezon başından beri kötü giden kaderi ilk defa değişir gibi oldu. 92 dakika savunma disiplinini koruyan Villa, 93'te Torres'in önüne topu bıraktı; o da cezayı kesip sileceğe iliştiriverdi.

Premier Lig'de ilk defa ilk 11 başlayan Aquilani ise dünkü maçla ilgili bir başka göze çarpan detaydı. İtalyan'ı yeni gelin gibi heyecanlı buldum ben. Tabi ki kar fırtınası altında oynanan bir Aston Villa deplasmanı, lig kariyerinize başlamak için en kolay maç değil. Hele ki sizden beklenen, Gerrard tarafından domine edilen bir orta sahaya adapte olup Alonso'nun boşluğunu doldurmak ise işler daha da karışıyor. O yüzden kendisi hakkında peşin bir hüküme varmak yanlış olacaktır. Ancak, en azından ilk oynadığı maçtan, Liverpool'un böylesine önemli bir 3 puan almış olması bile güzel. Gerisi gelecek mi yoksa dün Villa taraftarının tezahüratı olan "What a waste of money!" gerçek mi olacak göreceğiz.

29 Aralık 2009 Salı

Vitamini "Formada"

Bir yıl daha biterken, bir çok sitede 2009’un, son on yılın vs.’nin enleri seçiliyor. Espn de son on yılın en kötü formalarını seçmiş. Hepsi de birbirinden göz alıcı formalar şöyle;

- Jorge Campos – “The Grand Farewell”

Campos’un 1998’de Fransa’da giydiği ve 2004 yılındaki Büyük Elveda jübilesinde Meksika’lıların giydiği, kendi kreasyonu olan forması.



- İtalya’nın Euro 2000’de giydiği, vücudu saran “seksi” forması. Sayesinde birçok kadın futbola aşık olurken, erkek taraftarların da zihinlerinde travmaya neden olmuştu.


- Kamerun 2002 Afrika Kupası forması. Allahtan Fifa’nın kuralları sayesinde Dünya Kupası’nda formaya “kol” kısımları eklenmişti.


- Peru takımı Deportivo Wanka forması. 2003 yılında giydikleri bu formanın asıl hikayesi ise kötü olması değil, göğüs bölümündeki Wanka yazısı ve İngilizlerin bu formaya gösterdiği büyük ilgi. Niye mi İngilizler büyük ilgi göstermiş; Wanka (Wanker) İngiliz argosunda “mastürbasyoncu” anlamına geliyor…


- Athletic Bilbao’nun 2004 yılında giydiği yüzüncü yıl forması. Guggenheim Bilbao Müzesi’ndeki bir eserden etkilenerek tasarlanmış ve beyaz zemine kan sıçramış tandansı yakalanmış. Bu formanın fanatiği de olsa olsa "Dexter" olabilir.



- Werder Bremen’in 2005-2006 forması, Parrot II.


- Juventus’un 1997 – 98 sezonundaki formasının pembe formalarının son temsilcisi olması bekleniyordu, ama Palermo pembenin cazibesine dayanamadı. Palermo’nun pembe forması da son on yılın en kötüleri arasında.


- Getafe’nin Burger King’li 2009 sezonu forması. Fabrizio Ravanelli’yi ve stilini anmaları güzel, ama o maske…Yorumsuz. Burger King’in sanırım sadece Türkiye’deki değil bütün ülkelerdeki reklamlarına el atması lazım.


- Newcastle United’ın 2009 – 10 sezonu deplasman forması.


- Partick Thistle’ın “kamuflaj” forması. Rakibin kafasını karıştırıp maç kazandırır mı bilmem de, kaybedilen bir maçın ardından taraftarlardan saklanmaya yarayabilir.

Kaynak: http://soccernet.espn.go.com/columns/story?id=716898&sec=reviewofthedecade&root=reviewofthedecade&cc=5739

Ağzına Kramponla Vururum

- Hem havadan para kazan, hem de bize sormadan hepsini cukka et!! Var mı lan öyle şey!!

Türünün Son Örneği

Cümlenin öznesini "we" yapacak güveni etrafında görememek. "Ben güveneyim de gerisine karışmam" demek. Ya Man Utd taraftarı olmak ya da türünün son örneği...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Fair Play'in Anlamı...

Auxerre - Marseille maçı. Kahramanlar Valter Birsa ve Bakari Kone. Kone koşarken Birsa'ya çarpar ve olaylar gelişir...



Bu olay, bana eskiden mahallelerde, şimdilerde halı sahalarda oyuncuların kuralları kendilerinin uyguladığı ve mutlu mesut oynanan maçları hatırlattı.

Sonuç, artık internette fair play'in anlamını arattığınızda bu videoyla mutlaka karşılaşacaksınız.

Düzeltme: Bordeaux, Marseille olarak değiştirildi. Bordeaux beni andı sanırım.

Gel de Ümitlenme

Dünkü Arsenal'i izledikten sonra insanın şampiyonluk hayalleri kurası geliyor. Ligin en iyi futbol oynayan bir iki takımından birisini 90 dakika boyunca sahadan silmek her yiğidin yapabileceği bir iş değil. Nitekim bu sezon Chelsea, Liverpool ve United üçlüsünün tamamı Villa'ya karşı yenilmiş durumdaydı.

Maçı izlemeyenler "İkinci yarı Fabregas girdi; kurtardı" şeklinde bir görüşe sahip olabilir ancak Arsenal, dün, ilk yarıda da topla %65 civarında oynayarak, Villa'ya tek bir pozisyon bile vermedi. İlk yarıda eksik olan ise takımın genel sorunu olan bitiricilikti. Tekrar tekrar söyleyerek baymış olabilirim ancak Eduardo'nun Arsenal'in golcüsü olmadığı her maçta bir kez daha kanıtlanıyor. Dün de, yine karşı karşıya kaçırarak, bu sezon belki onuncu defa bomboş bir pozisyonu harcamış oldu. Eduardo'nun etkisizliği, gol atma görevini Arshavin, Walcott ve Fabregas'ın üzerine yıkmış durumda ve özellikle ileri uca daha yakın oynayan Arshavin, son dönemde bu sorumluğun altında ezildiği görüntüsünü veriyor . İleride pozisyonları değerlendiren bir adamın varlığı, onun da asıl görevi olan pozisyon yaratmaya konsantre olmasını sağlayacaktır.

Dünkü maç, gidişatı itibariyle geçen haftaki Hull maçına çok benziyordu. Geçen hafta da ilk yarı rakibi açmakta zorlanan Arsenal, Denilson'un frikiğiyle rahatlamış ve skoru 3-0'a taşımıştı. Bu hafta da senaryo aynı, oyuncular her iki maçta da son golü atan Diaby hariç farklıydı. Villa'yı da Fabregas'ın frikiği açtı ve açılan rakibe Arsenal yine cezayı kesti.

Skor olarak Hull maçına benzeyen maç bana oynanan oyun anlamında Tottenham maçını hatırlattı. O maçta da ilerideki Crouch tehlikesine karşı savunmayı orta sahanın 1 metre gerisine kuran Wenger, dün akşam da aynı anlayışla sahadaydı. Defansın Arsenal ceza sahasına 40 metre uzakta oluşu Heskey ve Carew'in etkili olmasını imkansız hale getirirken, Aglonbahor ve Ashley Young gibi hızlı adamların alan bulma riskini arttırıyordu. Ligin en iyi kontraya çıkan takımı Villa'ya karşı bu durum takımın başına iş açabilirdi ancak başta Song olmak üzere Arsenal'in ileri 6'lısı karşı sahayı öylesine iyi daralttı ki rakibin pas yapan adamları, kafalarını kaldırıp Aglonbahor-Young ikilisine bakacak fırsatı 90 dakika boyunca bulamadı.

Arsenal'in dün oynadığı oyunun yanına Avrupa'da yaklaşacak tek takım Barcelona kanımca. Lig şampiyonluğundaki rakipleri Chelsea ve Man Utd'ın hali ortada. Ancak buna rağmen Arsenal şampiyon olur derken iki kere düşünüyorsak bunun sebebi takımın tecrübesiz oluşu. Tecrübesizlik, istikrarsızlığı da beraberinde getiren bir özellik. Bu noktada Wenger'in yapması gereken geçen sezon Arshavin ile yaptığı gibi, bu sezon da takıma 1 veya 2 tane tecrübeli oyuncu eklemek. Arsenal taraftarı da bu konuda teknik direktörlerine yalvarır hale geldi artık. Ben sezon başından beri takımın Ocak ayı başındaki yerinin Wenger'in transfer politikasını yönlendireceğini söyledim ve hala da bu düşüncem değişmedi. Eldeki maçını kazanan bir Arsenal Chelsea'nin 1 puan yakınına kadar gelecek ve bu kadar yakınında olunan şampiyonluk hedefine gidilmesi için yapılması gereken minimum transfer, Van Persie'nin yerine yapılacak bir golcü takviyesi. Wenger, tabi ki bunun farkında. Ocak ayında alacağı kararların hesabını da sezon sonunda verecek olan o. Umuyorum doğru kararları alır da "In Wenger We Trust" diyenleri bir kez daha haklı çıkarır.

25 Aralık 2009 Cuma

Euro 2016 İyi de Çevresi Kötü


Türkiye, Euro 2016 adaylığı çalışmaları doğrultusunda logosunu tanıttı. Ben, Bigboned'un aksine logoyu beğendim. Ve açıkçası ilk baktığımda lale figürünü göremedim. Görmedim değil, bariz göremedim. İlk gördüğüm bir Tsubusa bölümünde ağlara gitmiş gol figürü oldu ve çeşitli yerlerde okuduğum yorumlarda da, bazı kişilerin de, benimle aynı figürü gördüğünü okudum. Buradan logoyu tasarlayan arkadaşın anime hayranı olduğunu da çıkarabiliriz hatta.

Lale çok klasik bir figür, evet. Ama logonun farklı dinamikleri de bence göz önüne alınmalı. Misal top ne kadar klasik bir öğe olsa da, "klasik" adidas top kullanılması bence mantıklı. Onun dışında topun etrafındaki kurdelalar da logoya dinamizm kazandırmış. Ebru sanatından etkilenilmiş olması da güzel. Ama tabi o kısmını da kaç kişi görebilir muamma, misal ben onu da göremedim. Logonun bu tarz ana özeliklerinden çok, beni etkileyen sade, şık, gayet renkli ve canlı olması oldu. Tipografisi de bence logoya gayet uygun. Füturistik bir şeyler deneyelim derken bir ucube çıkmamış en azından ortaya. En basit yönünden bakarsak da diğer adaylar Fransa ve İtalya'nın logolarından çok daha iyi kanımca. Bu da nihai amaç açısından yeterli. Ayrıca logonun blog'umuzun arka planıyla uyumlu durması bile gayet yeterli bir neden:)

Çarşamba günü logoyla birlikte turnuvanın düzenleneceği şehirler de açıklandı. Beni logodan çok daha fazla şaşırtan şey ise, bu şehirler üzerinden yapılan yorumlardı. Bu konuda çok fazla polemik yaratmaya gerek yok. Seçilen şehirler belirli kriterler doğrultusunda en mantıklı olabilecek şekilde seçilmiştir. Evet, Euro 2016 nispeten geri kalmış şehirlerimizin kalkındırılması açısından çok önemli bir araç olabilir, ama biz Uefa'nın karşısına böyle bir kriterle çıkacak kadar politik güce sahip bir ülke değiliz. O açıdan Türkiye'nin amacı öncelikli olarak tüm kriterleri eksiksiz yerine getirmek, hatta bu kriterleri oldukça süslü bir biçimde sunmak olmalıdır. Halk olarak da biraz fevri davranmak yerine olaylara artık daha mantıklı bakmalıyız. Yoksa olay içinden çıkılmaz bir hal alır.

Lansmanda, ayrıca gözüme çarpan komik ve bir o kadar da abuk bir olay oldu. Bir basın mensubu, logonun alt tarafında kalan renklerin "açılım"la bir ilgisi olup olmadığını sordu. Ben bile içimden ne diyeceğimi bilemezken, bu sorunun muhattabı olan kişiler de anlamsızca soruyu soran arkadaşın suratına bakabildiler. Hala diyecek bir şey bulamıyorum.

Logo iyidir kötüdür, şehir seçimleri doğrudur yanlıştır, bunlar eleştirilebilir, tartışılabilir. Normal olan da budur. Ama öyle bir kitle var ki, hatta kütle var ki, sırf kendi yaşadığı şehir seçilmediği için turnuvanın Türkiye'ye gelmesini istemeyen, hatta çomak sokmak için elinden geleni yapan. Evet işte bu "kütle"yi bir şekilde aldırmak lazım. Asıl üzücü olan ise, bunu yapanların çoğunluğunu bu işten para kazanan kişileri olması ve olur da turnuva Türkiye'ye gelirse daha da çok para kazanacak olmaları...

24 Aralık 2009 Perşembe

Logocuları Zengin Ettik

Türkiye Futbol Federasyonu'nun Euro 2016 için yaptırdığı logoya bakarken, 'acaba Türkiye, aday olup da alamadığı organizasyonların logolarının tasarımına ne kadar para harcamıştır?' diye düşünmedim değil. Hani tüm o parayı tek bir organizasyona konsantre etseydik belki olimpiyat bile alırdık yahu. Yok, paso logo yaptırıyoruz; web sitesiydi, tanıtımdı para harcıyoruz. FIFA'ya, UEFA'ya, IOC'ye rica edelim, "Biz logomuzu organizasyonu aldıktan sonra yaptırmak istiyoruz" diyelim, bari hevesimiz de logomuz da kalmasın kursağımızda. Zaten beğenmedim son logoyu da. Yan çevirince lale mi oluyo yani, bu mudur? Türkiye'yi temsil eden başka hiç bir şey kalmadı, takıldık bu laleye. Turkey logosuna da koydular bi tane. Kaç Avrupalı lale görünce Türkiye'yi anımsıyor acaba. Hollanda geliyo mesela benim aklıma. Türkiye'yi temsil eden başka hiçbir şey kalmadı mı ya?

Logoyu beğenmesem de tek tek şehirler için yapılan tasarımları sevdim. Üzerinde çalışılsa güzel logo bile çıkarmış. Gidin siteden bakın derim.

Taşanları Toplayın

İngiltere'de geçen futbol maçlarında tutuklananların sayısı bir önceki yıla göre %2 oranında azalıp 3752'ye inmiş. Tutuklamaların yaklaşık yarısı taşkınlık nedeniyle yapılırken, 3'te 1'i ise alkol sebebiyle başlayan olaylar sonucunda gelmiş.

Polisin, Premier Lig maçlarından götürdüğü taraftar sayısı 1600 olurken, tek tek bakıldığında en çok tutuklu veren takımın 185 kişiyle Manchester United olduğu görülüyor. Tabi ki İngiltere'deki en büyük stada sahip olmaları da bu sayının yüksek olmasında önemli bir faktör. İkinciliği ise sürpriz olmayacak bir şekilde, 144 tutuklamayla, Newcastle Utd taraftarı almış ki geçen sene geçirdikleri cinnetlerin sonucu bu rakam az bile. Uzak ara birincilik bekliyordum ben kendilerinden. Newcastle Utd'ı 139 olayla Everton takip ediyor. En olaysız taraftar ise sadece 13 kişi kaybeden Fulham'ınki.

Ben asıl Türkiye'deki rakamları merak ediyorum. Bizdeki yüksek taşkınlık eşiğini düşünürsek, bir maçta tutuklanmanız için, sahaya attığınız maddenin bir komiserin kafaya isabet etmesi gerekiyor. Onda da taşkınlıktan değil aşırı şanssızlıktan tutukluyorlar adamı.

22 Aralık 2009 Salı

Next!!

Jimmy Frizzell (Ekim 86- Mayıs 87)
Mel Machin (Mayıs 87- Kasım 89)
Howard Kendall (Aralık 89- Kasım 90)
Peter Reid (Kasım 90- Ağustos 93)
Brian Horton (Ağustos 93- Mayıs 95)
Alan Ball (Temmuz 95- Ağustos 96)
Steve Coppell (Ekim 96- Kasım 96)
Frank Clark (Aralık 96- Şubat 98)
Joe Royle (Şubat 98- Mayıs 01)
Kevin Keegan (Mayıs 01- Mart 05)
Stuart Pearce (Mart 05- Mayıs 07)
Sven-Goran Eriksson (Temmuz 07- Haziran 08)
Mark Hughes (Haziran 08- Aralık 09)
Roberto Mancini (Aralık 09 - ?)

Alex Ferguson, Man Utd'ın başına geldiğinden beri eskittiği Man City hocalarının listesi bu. 14. ve son kurbanı Mancini olacak. Daha en az 3 tane daha eskitir diyorum ben.

Uçarım Ben Gibi

Bonus

21 Aralık 2009 Pazartesi

The Academy of Dreams

'This is the finest opportunity you are ever going to have to become an elite player and acquire some educational qualifications as you train. The rewards are enormous but you have to earn them. Give 100 per cent to everything you do and you will get there in the end

Olur da Arsenal'in futbol akademisine kabul edilirseniz bu kapıdan ilk defa girdikten biraz sonra yukarıdaki metni okuyacaksınız. Metnin anlatmaya çalıştığı ise basit, "Yeteneğiniz sizi bu kapıdan sokmuş olabilir ancak burdan sonra nereye gideceğiniz tamamen çalışmanızla alakalı."

Sene başında Arsene Wenger tarafından verilecek uzun konuşmada Arsenal'in oyuncusu olmanın ne demek olduğu ve şu an bulunduğunuz yerin bir hak değil bir ayrıcalık olduğu size anlatılacak olsa da ne kadar şanslı olduğunuzun farkına bir an önce varmanız sizin hayrınıza.

Arsenal efsanesi David Seaman'ın gelişiminizle bizzat ilgileniyor olması bu ayrıcalıklardan sadece birisi.

A takım çalışma sahasıyla aranızda bulunan 4 metre yüksekliğindeki duvar, aşmanız gereken dev bir engel gibi gözükse de, ara sıra antremanıza uğrayan sizden önce bu duvarı aşmış Fabregas, Bendtner, Wilshere, Gibbs gibi oyuncular bunun imkansız olmadığının kanıtı gibiler. A Takımla paylaştığınız alanlardan birisi olan otoparktaki araçlara bakıp duvarı aştığınızda nelere sahip olabileceğinizi görmeniz de mümkün.

Hocanız Steve Bould, tahmin edebileceğiniz gibi, bir teknik oyuncu yetiştirme duayeni. Futbol topu vücudunuzun bir parçası olana kadar tatmin olmayacak bir adam. Bu yolda size ısınmaları bile topla yaptırdığını görürseniz hiç şaşırmayın. Wenger'in takımının teknik standartları hakkında en ufak bir fikriniz varsa zaten bu ısrarın sebebini de biliyorsunuzdur.

Zaman zaman Wenger, Bould'dan A Takım antremanında kullanmak için oyuncu isteyecektir. Sanırım böyle bir şansı iyi kullanmanız gerektiğini söylememe gerek yok. Bould'un Wenger'e gönderdiği adam olmak için ayrı, Wenger'in elindeki yıldızların arasında göze batmak için ayrı çalışmanız gerekecek yalnız.

Yüksek standartlara doğru eğitiliyor olduğunuz için zaman zaman kendinizi bir torna tezgahından hissedebilirsiniz. Soyunma odalarında sakız çiğnemek ve ya cep telefonu kullanmak yasak. Dahası el sıkışmanız bile tavsiye edilmiyor. (Domuz gribi sağolsun) Ortalıkta galoşla dolanan ziyaretçiler görüp kendinizi hastane koridorunda zannetmeniz de mümkün.

Disiplin var dedik ama genç oyuncuların abilerinin kramponlarını temizlediği ve ya koridorlara yağlı boya attığı günler geride kalmış durumda. Bu günlerde sizden tek beklenti kendi kendinizi temizlemeniz.

A takıma yapmanız gereken tek kıyak, kulübün geleneksel christmas öğle yemeğinde onlara Jingle Bells söylemek. Onun bile provası var tabi ki..

Bir futbol akademisinde olsanız da bütün gününüzün sahada geçeceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Tüm akademi öğrencileri BTEC diploması almak zorunda ve buna yardımcı olacak kurslar akademi dahilinde verilmekte. Bunun haricinde modern futbol analizinin yapıldığı kurslara da devam etme zorunluluğunuz var.

Mükemmeliyetçiliğiin kanınıza işlendiği bir yer burası. Kaybedenin takımın malzemelerini taşıyacağı bir penaltı yarışmasının sonucunda, kaybeden takımın iki oyuncusu soyunma odasına doğru girmektedir,

- Son penaltıyı kaçırdığın için bütün eşyaları taşıyoruz.
- Direkten döndü, çok şanssızdım.
- Hayır, kaçırdın.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

20 Aralık 2009 Pazar

Brrr

19.12.2009, Commerzbank Arena, Eintracht Frankfurt vs Wolfsburg

Hatayı Hatayla Düzeltmek

Manchester City, sezona 4 büyüklere meydan okuma parolasıyla girerken, CV'sinde hiçbir şey yazmayan Mark Hughes'un paralı askerler ordusu bir takımın başına kalması bana göre hataydı. Hughes'un bu tip bir baskıyı kaldıramayacağı da daha geçen seneden belliydi. Parayı ve medyayı arkasına alan Hughes -beni pek de şaşırtmayarak-, kafasını önüne eğip elindeki takıma bir futbol anlayışı aşılamak yerine, Ferguson, Wenger gibi kurt hocalarla açık açık dalaşma yoluna gitti. Gözden kaçırdığı nokta ise bu iki adamın Premier Lig'de eskittiği hoca sayısıydı. Nitekim bu istatistiğe kendisi de eklenmiş oldu.

Deniyor ki Hughes zaten 1 ay önceden bitmişti, Lig Kupası'ndaki Arsenal ve ligdeki Chelsea maçları kovulmasını engelledi. Spekülasyon ya da değil, Hughes'ün kovulacağı o kadar belliydi ki Salı günü Tottehham, City karşısında 3-0 öne geçtiğinde Spurs taraftarları, Hughes'e "You’re getting sacked in the morning" diye bağırıyorlardı. 1 gün gecikmeyle de olsa bu öngörüleri gerçek oldu.

Bir hocayı daha göreve başlamadan "hata" olarak nitelendirmek ne kadar doğrudur bilmiyorum ama Roberto Mancini'nin hangi kriterlere bakılarak City'nin başına getirildiğini anlayabilmiş değilim. Kendisinin, 'İnter'i 3 kez şampiyon yapmış hoca' ünvanı olabilir ama biliyoruz ki bu şampiyonluklardan ilki mahkeme kararıyla, ikincisi Juve'nin yokluğunda ve Milan'ın handikaplı sezonunda ve üçüncüsü de bu cezaların darbe vurduğu iki takımın varlığında alındı. Milan ve Juve hala o dönemin vurduğu ekonomik ve sportif darbeyi atlatmaya çalışıyor ki İnter, Mourinho'nun yönetiminde hala ligi rahat rahat kazanıyor. Mancini'nin kovulmasına da sebep olan, aynı dönemdeki Şampiyonlar Ligi performansına baktığımızda Villareal'e çeyrek final, Valencia'ya ikinci tur ve Liverpool'a yine ikinci turda kaybettiğini görüyoruz.

Bana göre, Man City Premier Lig kazanmayı amaçlıyorsa kariyerinde "gazı kaçmış Serie A şampiyonluğu"ndan daha fazlası yazan bir hoca bulmak zorunda. Mancini'nin görebildiğim tek avantajı, anlamsızca para saçan bir yönetimin altında çalışma konusundaki tecrübesi. City'nin şu andaki hali Moratti'nin 3-4 sene önceki haline fena halde benziyor. Mancini'nin bu konuda hakkını vermek lazım, kendisinden önce "lejyonerler topluluğu" olan İnter'e bir takım hüviyeti kazandırmayı başarmışlığı var. Ancak City, İngiltere'nin büyük takımlarından birisi değil ve City yönetiminin bahsettiği hedeflere ulaşmak, İngiltere'nin 4 büyüğünün varlığında çok çok daha zor. Böylesine bir görevi kaldırabilecek kaç tane hoca var o da tartışılır. Şahsi fikrim, Mancini'nin de yakın gelecekte, yerini Mourinho, Hiddink, Capello gibi bir hocaya bırakacağı yönünde.

Futbolun Adaleti

Arsenal'in sezonda 50 maçını izleyen biriyim, Arsenal'li oyuncuların karşı takımla dalaştığına çok ender şahit olurum. Arsenal kadrosu, şartlar ne olursa olsun işine bakan adamlardan oluşan bir grup genelde. Hatta bu özellikleri, "savaşmıyorlar" eleştirisini bile alıyor zaman zaman.

Hull City'nin taktik dehası, koçu Phil Brown Emirates'e, geçen sene kupada da denediği taktiği vermiş oyuncularına: "Kavga çıkarın". Arsenal maça ileride biraz etkisiz başlayınca bu taktikten de sonuç alacaktı neredeyse Brown. İlk yarının sonunda Nasri, kendisine faul yapan Garcia'ya diklenmek için bu oyuncunun yanına doğru iki adım atmıştı ki, hakemin arkasının dönük olduğunun farkında olan Garcia,'nın Oscar'lık performansına başlamış oldugunu gordu. Olayın başlamasını takip eden 5 saniye içinde 3 Hull City oyuncusu, 3 Arsenallinin boğazını sıkıyordu. Neyse ki futbolun adaleti bu maçta ilk defa devreye girdi ve bu olaydan 1 dakika sonra Arsenal golü buldu. Futbolun adaleti maçta ikinci kez devreye girdiğinde, Almunia, Steve Bennett'in verdiği saçma sapan penaltıyı kurtarıyor; bundan 1 dakika sonra da Arsenal maçı bitiren golü atıyordu.

Dün akşam, Arsenal bildiğimiz oyununu oynasa da, ligde 15 maçta, 14 gol, 19 asist yapmış Fabregas - Van Persie ikilisi olmadan skor üretmekte zorlanması beklenen bir durumdu. Özellikle ilk yarı Hull'un 10 adamla kendi sahasında kavga ettiği dönemde Eduardo, Nasri ve Arshavin, fizik gücü yüksek Hull savunmasının arasında kayboldu. Denilson'un frikiği bu kilidi açmasaydı sıkıntılı bir ikinci yarı izleyebilirdik. İkinci yarı açılmak zorunda kalan Hull karşısında pozisyon zenginliği geldi, ancak hem Eduardo, hem de Wallcott karşı karşıya kaldıkları pozisyonları değerlendiremeyerek, Wenger'e Ocak'ta forvet alması gerektiğini bir kez daha hatırlatmış oldu.

Sanırım bir takımın başına gelebilecek en tehlikeli şeylerden biri 'kaybetmeye alışmak' olabilir. Geçen hafta iyi oynadığı bir maçta kendi kalesine gol attığı anda maçı bırakan Liverpool, bu hafta da Portsmouth maçında yenik duruma düşünce kontağı kapatıverdi. Benitez, maç sonrası yaptığı açıklamada yenilgiyi Mascherano'nun atılmasına bağladı ancak Arjantinli atıldığında Liverpool zaten yenik durumdaydı ve iyi oynadığı ilk 20-25 dakikalık bölümde pek de bir şey üretememişti. Mascherano'nun kartını ağır bulanlar olabilir ancak bir ikili mücadeleye tabanla giriyorsanız ve topu ıskaladıysanız, kart görmeye hazır olmanız gerekir. Ha bu kartın rengi tabanınızın isabet ettiği yer ve hakemin takdirine kalmış bir şey. Dün akşam bu takdir kırmızı oldu ve fazla da tartışılacak bir şey yok diyebiliriz.

Benitez hakeme iğneyi batıracaksa kendisine batıracak bir çuvaldız bulmak zorunda. Bu sezon işlemeyen taktiğin, inatla ve inatla daha kaç defa kaybetmesini izleyecek aklım almıyor gerçekten. Takımı 8 defansif oyuncuyla sahaya sürüp, Torres ve hemen arkasında oynayan Gerrard'dan mucizeler beklemek, Liverpool teknik direktörünün en yaratıcı taktiğiyse üzgünüm kırmızılar için. Dün akşam lig sonuncusu karşısına toplam yaratıcılıkları bizim Mustafa Sarp kadar etmeyen Lucas, Masche, Kuyt ve Dossena ile çıkan Benitez, bir kez daha Liverpool'un sonunu hazırlayan adam oldu. Liverpool 1-0 yenikken, Wigan maçında çok iyi oynayan N'gog, takımın en yaratıcı oyuncusu Benayoun, resmen harcanan Babel ve 20 milyonluk Aquilani 'nin hemen yanında oturan Ispanyol, oyuna başka bir defans oyuncusu olan Fabio Aurelio'yu sürüyordu. Benitez'i şu an takımın başında tutan tek şey 'Kovaman'da bahsettiğim 2 neden. Ancak düşme hattına ligin tepesinden daha yakın (Chelsea ile puan farkı 13, Wolves ile 11) bir Liverpool, kendisine daha ne kadar katlanacak göreceğiz.

Man Utd 10 gün içinde 3 maç yaptı. Bu 3 maçın 2'sinde karşı takım sahaya normal kadrosuyla çıktı ve Manu'yu yendi. United için böylesine kötü bir haftada, 1 sivri zekalı Manu karşısına yedekleriyle çıkmayı akıl etti ve doğal olarak maçı da kaybetti. O sivri zekalı McCarthy, baskı altına soktuğu takımıyla bu akşam Burnley karşısına çıkıyor, olası bir kötü sonuç durumunda taraftarın ne tepki vereceği ise benim merakımı dürtüyor.

Hiçbir takım için kolay olmayan Fulham deplasmanı, sakatlıklar yüzünden 4 defans oyuncusunun 3'ü orta saha adamı olan Manu için hiç kolay olmayacaktı. Man Utd'ın defansif sıkıntısını bilen Hodgson, sahaya oldukça agresif bir takım sürdü ve maçı kolay bir şekilde kazandı. Fulham'ın attığı 3 golde Carrick-Fletcher ikilisinin pozisyonları izleyişine bakılarak Manu'nun nasıl defans yaptığı gözlemlenebilir. Ferguson'dan Ocak ayına hızlı bir giriş bekliyorum. 60 milyon poundluk bütçesiyle aksayan takımı toplaması şart gibi.

18 Aralık 2009 Cuma

"Kağıt Üzerinde"

Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarlarının şu ana kadar, takımlarının Uefa Avrupa Ligi'ndeki rakiplerini öğrendiklerine eminim. Hatta "Atletico çok zor, Lille'i havada götürürüz de Liverpool zor" gibi muhabbetler de anında dönmeye başlamıştır. Açıkçası benim de ilk tepkim, "Amanın Atletico Madrid geldi!" oldu.


32'li turdaki rakiplere, klasik tabiriyle, kağıt üzerinde baktığımızda ki bu bıkmadığımız bakışla Atletico Madrid zor, Lille ise kolay bir rakip olarak duruyor. Ama durum pek göründüğü gibi değil, ki bunu da kağıt üzerinde görmek mümkün.

A. Madrid La Liga'da 13 puanla düşme hattını zorlarken, Şampiyonlar Ligi'nde de sadece 3 puan alarak Avrupa Ligi'ne kaldı. İki tane dünya çapında forvetin tek başına etkisinin ne olabileceğinin en büyük örneği olan Atletico, bu iki yıldızını Ocak'ta kaybedebilir. O zaman da hepten sıradan bir takım kimliğine bürünüceklerdir.


Lille ise Valencia'nın ardından 10 puan toplayarak grubundan 2. olarak çıktı. Lille sahasında etkili olduğu kadar deplasmanda da dirençli bir takım. Ligde de son 7 maçlarının altısını kazandılar ve oldukça formdalar. Bu eşleşmede de Fenerbahçe "kağıt üzerinde" favori, ama turu geçmesi o kadar kolay olmayacaktır.

Bu turların sonrasında ise... Sonrasını ise şimdiden konuşmak için erken, ama İngiliz takımlarını Türkiye'de izlemek keyifli olacaktır. Neyse, önce bu turları bir geçelim de...

17 Aralık 2009 Perşembe

Kurt Kocasın, Köpeğin Maskarası Olsun

"Merry Christmas Ferguson" postunda bahsettiğim, Mick McCarthy'nin Man Utd karşısına yedekleriyle çıkması olayı, İngiliz futbol kamuoyundan beklediğimden de sert bir tepki gördü.

İngiltere Futbol Federasyonu, Wolves kulübünden, McCarthy'nin bu hareketinin nedenini açıklamasını istemiş durumda. Nitekim, Premier Lig'in kurallarından E20 "Her takım elindeki en iyi kadroyu sahaya sürer" ve B13 ise "Her takım lige ve ligdeki diğer kulüplere karşı iyi niyetle hareket etmelidir" demekte. Federasyonun değerlendirmesi sonucu, United karşısına çıkardığı 11 ile McCarthy'nin bu iki kuralı da çiğnediğini kararı çıkarsa, Wolves olası bir cezayla karşı karşıya kalabilir.

Konunun uzmanları Wolves'a ceza çıkmasının düşük bir ihtimal olduğunu söyleseler de bu durum hareketin mide bulandırıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. McCarthy'nin yaptığı en basitinden "aptalca". Şu an, tüm İngiltere futbol kamuoyu Wolves'un hafta sonu Burnley ile yapacağı kritik maça odaklanmış durumda. Böylesine önemli bir maç öncesi bir skandala imza atarak McCarthy, takımın üzerindeki baskıyı ikiye katlamış oldu. Wolves taraftarı, Man Utd maçını kurban eden hocasına kızgın ve Pazar günü 'dinlenmiş' olarak Burnley karşısına çıkacak takımdan mutlak galibiyet bekliyor. Olası bir kötü sonuç McCarthy'nin sonunu hazırlayacak bir periyodun bile başlangıcı olabilir.

Konuyla ilgili en sert açıklama Arsene Wenger'den geldi. Fransız, McCarthy'yi Premier Lig'in güvenilirliğine zarar vermekle suçladı ve "Arsenal ve Chelsea bu sene 38, Man Utd ise 37 maça çıkmış oluyor" dedi. Bu açıklamayı belki abartı bulabilirsiniz ancak bir an için Wolves'un yaptığının daha sık yapıldığını düşünün. Tüm kulüplerin, bazı maçlara yedeklerle, diğerlerine tam kadro çıktıkları bir ligi izler misiniz? Yoksa "Bunların hepsi danışıklı dövüş" diyip sırtınızı mı dönersiniz?

Evra, maç sonrası yaptığı açıklamada "Averaj yapma fırsatını kaçırdık" diyerek karşılarına çıkan ekibin zayıflığını da itiraf etmiş oldu. Ancak Manunun averaj yapmamış olması bedavaya 3 puan aldıkları gerçeğini değiştirmiyor. Man Utd, sezon sonunda Wolves deplasmanında puan kaybetmiş bir Chelsea'nin 1 puan önünde şampiyon olursa McCarthy, Ancelotti'ye oynamadığı maçın hesabını verecek mi?

Tüm bu olaylar Wolves'a hiç zarar vermediyse bile, kulübün, diğer takım taraftarları arasında antipatik olarak algılanmasına neden oldu. Misal ben sezonun son haftasına Wolves, Hull'un 1 puan arkasında girsin istiyorum. Sonra Liverpool da Hull maçına yedeklerle çıksın ve kaybetsin. Wolves, Old Trafford'ta aramaya tenezzül etmediği 1 puan yüzünden küme düşsün. Liverpool'un yedeklerle çıkmasına diyecek bir şey de bulamasın. Hep olsun bunlar.

Back to the Future

16 Aralık 2009 Çarşamba

Merry Christmas Ferguson

Cumartesi, Tottenham deplasmanından galibiyetle dönmüş bir takımınız var; Salı günü de Man Utd deplasmanına çıkıyorsunuz. Ne yaparsınız?

Sanırım, Premier Lig'deki 20 hocanın 19'u ve aklı başında her futbol izleyicisi bu soruya "Takımı ve taktiği korurum" diye cevap verir.

Wolves hocası Mick McCarthy'nin bu soruya cevabı ise biraz farklı. Kendisi "Tottenham maçındaki takımı kaleci hariç komple değiştirir, sahaya yedeklerden kurulu bir onbirle çıkarım" anlayışını benimseyen birisi.

Evet, dün akşam Wolves, Old Trafford'a, hafta sonunda sahada olan 10 oyuncusunu da değiştirerek çıktı ve Man Utd karşısında hiç bir varlık gösteremedi. Maç 3-0 olduğunda, deplasmana takımı izlemeye gelen taraftarlar "Rezerv takım izlemek için mi £40 ödedik", "Paramızı geri istiyoruz" diye bağırıyolardı.

Tabi ki sahaya hangi takımın çıkacağı McCarthy'den başka kimsenin sorumluluğunda olan birşey değil. Sezon sonunda Wolves, dün Old Trafford'ta aramaya tenezzül etmediği 1 puana muhtaç kalırsa, bunun hesabını Mick McCarthy verecek. Zaten kendisinin maç sonrası açıklamaları da bu yöndeydi: "Geçen sene de bir çok hata yaptım ancak sezonu şampiyon bitirdiğimizde kimse bunları hatırlamadı. Bu sene de takım ligde kaldığında kimse bugün sahaya çıkan takımı konuşmayacak."

Tabi bu açıklama bir nevi dün sahaya çıkan takımın bir "hata" olduğunun itirafı da sayılır. Belli ki McCarthy, "Old Trafford'tan zaten puan alamayacağız, bari as oyuncular dinlenmiş olsun" diye düşünmüş. Peki hafta sonu 3 puan bırakan Tottenham'ın günahı neydi o zaman? O maça da "Nasıl olsa puan alamayız" diyip yedekleri sürseydik.

Durumdan Wolves taraftarları başta olmak üzere, Premier Lig'de Man Utd ile mücadele veren Chelsea, Arsenal, Villa gibi takımlar pek memnun değil. Ancak daha önce söylediğim gibi hocanın tercihi olan bir konuda fazla spekülasyon yapmak yersiz. Kesin olan tek şey Alex Ferguson'un erken bir Christmas hediyesi aldığı.

Not: Bu arada bu linkten edinebileceğiniz Premier Lig Kuralları kitabının "Section E, Rule 20" bölümünde

"In every League Match each participating Club shall field a full strength team."

ibaresi bulunmakta. McCarthy'nin bu kuralı çiğneyip çiğnemediği ise ayrı bir tartışma konusu haline gelmiş durumda.

15 Aralık 2009 Salı

Euro 2012 Logolandı



Sizce Bu Ne?

Hayvanat bahçesinde Galatasaraylı bir hayvanın kafesi?

Hapishane avlusu?

Guantanamo bay?

Yok. Polonya 2. lig takımlarından Znicz Pruszków'un sahasında, deplasman taraftarlarına ayırdığı bölüm. UEFA standartlarına da tam uyumluymuş. Takım maçı kaybederse vur kilidi rakip taraftarın kapısına çık. Hayır bi de meşale yakıp atmosfer yaratan adam var içinde. Ah be güzelim.