25 Ocak 2012 Çarşamba

Dersimiz: Yakın Tarih


Bu blogu açtığımızdan beri, Arsenal hakkında yazı yazmak her geçen gün zorlaştı. 2009'da, hala gençlik projesine, geçiş dönemi masallarına, hücum futboluna, Wenger'in ne yaptığını bilen biri olduğuna ve Walcott'tan adam olacağına inanıyorduk ve bu hayaller üzerinden gelecek planları yapmak çok hoşumuza gidiyordu. Şimdilerde, üzerinden sadece 3 sene geçmiş olmasına rağmen, o günler o kadar uzak görünüyor ki, dönüp eski yazılara baktığımda "Ne kadar da safmışsın?" demekten kendimi alamıyorum. Gerçi insan içerisinde bulunduğu dönemi değerlendirmekte her zaman zorlanıyor. Bugün biz ne dersek diyelim, bundan 20 sene sonra Arsenal'in tarihini yazanlar, bir takım olayları bizden çok daha isabetli değerlendirme şansı bulacaklar. Ancak sizi 20 sene bekletmemek adına ve son dönemde yazdığım kısır döngü Arsenal yazılarından kurtulmak için şöyle bir geriye doğru bakmak istiyorum. 

Hepimiz biliriz ki, Osmanlı'nın en görkemli dönemi, Kanuni döneminde yaşanmıştır ve imparatorluğun duraklama dönemine girmesi de onun döneminin sonuna denk gelir. "Oha adam 600 yıl öncesinden başladı anlatmaya" diye paniğe kapıldığınızı görüyorum. Yok o kadar uzatmayacağım. Yalnızca, üzerinden 7 sene geçtikten sonra anlıyorum ki, Arsenal'in duraklama dönemi de, en görkemli periyodunun sonunda başlamış. Invincibles'ın ligi domine ettiği 2004 sezonu Arsenal'in tarihinin en parlak yılıydı, ama, o sezonun sonunda Ray Parlour ve Martin Keown'un takımdan ayrılışı, aynı zamanda Arsenal'de bir dönemin kapanışını temsil ediyordu.

Biz daha çoluk çocuk olduğumuzdan, çoğumuz, Arsenal'in George Graham'li yıllarını hatırlamayız. Ben dahil, Arsenal'in yurtdışından takip eden bir çok futbolsever, Wenger döneminde takımın oynadığı hücum futbolunun hastası olup bu takımın peşinden gitmeye başlamışızdır. Geçenlerde yaşları 43 ve 59 olan iki Arsenal hastası İngilizle oturup biraz futbol muhabbeti yapınca, Wenger öncesi dönemi Arsenal analizlerinde hiç hesaba katmadığımızı farkettim. O dönemi hatırlamadığımızdan, derinlemesine analiz etmemiz belki mümkün değil ancak  Wenger'in bugün geldiği noktanın bir açıklamasını yapmak için biraz tarihsel aydınlanmaya ihtiyacımız var. 

Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, genel inanışın aksine, modern günlerin Arsenal'inin kurucusu Arsene Wenger değildir. Wenger bu periyodun önemli bir akötüdür ancak onun bu işi yalnız yaptığını iddia etmek biraz cahillik olur. Invincibles'ın temelleri, Wenger bu takımın başına geçmeden 10 sene önce atılmıştır. 50'lerin başından 90'lara kadar uzanan 40 yıllık dönemde sadece 1 şampiyonluğu olan Arsenal'in başına George Graham (üstte ortada) geçtiğinde, camia 15 senelik bir şampiyonluk orucunun içerisindeydi ve 82-86 arasındaki en iyi lig derecesi altıncılıkta kalmıştı. Graham, kulübü ağır bir depresyonun içerisinde devraldı ve 3 yıl gibi kısa bir sürede ligin tepesine taşımayı başardı. Bunu yaparken belki Wenger gibi göze hoş gelen futbol oynatmadı ancak Graham, Wenger'in "ince işçi" kişiliğinin aksine, temellerin adamıydı. 

Konuştuğum İngilizlerden birisi, "Graham çamaşır ipiyle antremana gelirdi" diyor. (Hayır, kendisinin akli dengesi yerinde ve anlattığı olay da gerçek). Graham'ın çamaşır ipi, İngiliz futbolunun efsanevi antrenörlük tekniklerinden birisi. Antreman maçlarında, sağ ve sol bekin bellerine çamaşır ipinin iki ucunu bağlatan Graham, iki stoperin de sürekli bu ipe belleriyle temas ederek oynamasını isterdi. Tahmin edeceğiniz gibi, buradaki amaç, defans dörtlüsüne tek bir unite gibi hareket etme alışkanlığını kazandrımaktı. Bu aslında, Graham'ın ne kadar "Back to basics" tarzı bir adam olduğunun ilginç bir örneği. Onun döneminde Arsenal, İngiltere'nin gördüğü en iyi savunma oyuncularını yetiştirdi ve Graham döneminin genç kaptanı Tony Adams, Arsenal formasını tam 19 sene terleterek, Emirates'in yanına heykeli dikilen adamlardan biri olma mertebesine erişti. "1-0 to the Arsenal" bu dönemin klasikleşmiş deyimlerinden birisi haline geldi ve özellikle Graham döneminin ikinci yarısında takım dünya üzerindeki en iyi savunması olarak gösteriliyordu. Graham'ın ikinci şampiyonluğunu yaşadığı 91'de, Arsenal 38 maçta yediği 18 golle kendi tarihinin en düşük ortalamasına ulaşıyordu. Adams, Dixon, Bould, Winterburn, Marshall son dönemde onlara katılan Keown yıllar yılı takımın belkemiğini olan istikrarlı bir defans hattı oluşturdular. 

İronik olarak, Graham'ın sonunu hazırlayan şey, en iyi bildiği iş olan savunma oldu. Fergie ve United, İngiliz Ligi'nde süratli ve ofansif akımı estirmeye başladığında, Arsenal'in futbolu hala fazlasıyla defansifti ve hücumda Ian Wright'ın omuzlarına yüklenmişti. Bu yeni döneme, ilk yıllarda ayak uydurmakta zorlanan Graham, takımın ligde gerilerde kalmasını takiben, yaşadığı prim skandalı sonrasında Arsenal ile yollarını ayırmak zorunda kaldı. Sonradan Tottenham'ın başına da geçtiği için bir çok Arsenalli'nin hep temkinle ağzına aldığı Graham ismi, bana göre takımın tarihinde en az Wenger kadar önemli bir yere sahip. 

Arsene Wenger, Arsenal'in başına 96'da geçtiğinde, devraldığı takım bir enkaz olmanın çok uzağındaydı. "Dünyanın en iyisi" denilen savunmanın oyuncuları kadrodaydı ve takım sağlam defansif temelleri olan tecrübeli oyunculardan kurulmuştu. Bugünlerde Wenger'in en çok eleştirdiğimiz 2 konu "defans" ve "transfer" olsa gerek. İlginç olan, Wenger'i, 2 sene gibi kısa bir sürede şampiyonluğa götüren bu 2 kritik kelime oldu. Wenger, Graham'dan devraldığı savunmayı bozmadı ve kulübün başına geçtiği ilk sezon, aralarında Overmars, Anelka, Petit ve Viera'nın bulunduğu 11 transfere birden imza attı. Bu oyuncular, Graham'ın ofansif transferleri olan süperstar golcü Wright ve maestro Bergkamp ile birleşince, ortaya şampiyon bir takım çıktı.


Yanlış anlaşılmasın, "Wenger'in tüm yaptığı Graham'ın takımının üzerine transfer yapmak oldu" demeye çalışmıyorum. Aksine, Wenger, Arsenal'in futbol felsefesini 180 derece döndürerek, Man Utd gibi o dönemin yeni patlama yapmış süper gücüyle aşık atıp, onları sollayacak seviyeye çekti. Ancak, Wenger, o dönemde savunmayla hiç uğraşmadan takıma hücum futbolunu aşılama lüksünü de George Graham sayesinde buldu. 10 yıl boyunca savunmayla yatan kalkan takımın bazı alışkanlıklar artık kanına işlemişti. Üstelik, Mr. Arsenal, Tony Adams, Wenger geldiğinde artık yıllanmış bir şarap gibiydi ve sahada bir kaptandan çok bir teknik direktör gibi duruyordu. (Hagi'nin, Terim'in 1. dönemindeki Galatasaray takımı üzerindeki etkisine benzer bir durum) Wenger, zaten çok sağlam olan savunmanın önündeki Parlour'un yanına bir de Viera'yı ekleyince, Arsenal hücum bölüğü, düşmana saldırırken dönüp arkasına bakma ihtiyacı hiç hissetmedi. Wenger'de buradan aldığı güvenle ikinci şampiyonluğa kadar geçen sürede yaptığı 44 transferin çoğunluğunu hücuma yönelik oyunculardan yana kullandı ve Henry, Ljunberg, Pires gibi oyuncuları alarak Invincibles'ın hücum hattını tamamladı. Hani bugün "Wenger transfer yapmadan başarılı oluyor" gibi bir şehir efsanesi var ya. İşte bu bildiğin peri masalı. Wenger'in, takımın başına geçtikten, İnvincibles kurulana kadar yaptığı transfer sayısı 53 ve harcadığı toplam para $145 milyon pound. 

Bu rakam, dünya transfer piyasası, Abramoviçler, arap şeyhleri ve pers prensleri tarafından balon gibi şişirilmeden önceki yıllara ait. Meslek icabı, hesaplayan bir adam olduğumdan, üşenmeyip enflasyon faktörünün bu paraya etkisini hesapladım. Wenger'in o dönemde harcadığı 145 milyon pound, bugünün parasıyla 217 milyon pounda denk geliyor. Üstelik bu meblağ sadece İngiltere'deki resmi enflasyon rakamlarının etkisini gösteriyor. Son 7 senede para babalarının etkisiyle, transfer piyasasında yaşanan gayri resmi enflasyonu da sizin takdirinize bırakıyorum. İsteyen %10 eklesin, isteyen %100. Bugün, Wenger, uyguladığı ücret politikası yüzünden, ne genç yıldızlarını elinde tutabiliyor ne de yüksek profil futbolcuları kulübe çekebiliyor. Oysaki eski Wenger, Tony Adams'ın ayrılmasından sonra Sol Campbell'ı, ezeli rakip Tottenham'ın elinden, ona İngiltere'nin en yüksek savunma oyuncusu maaşını vererek alacak kadar agresif olabiliyordu. O yüzden, kimse bana "Wenger para harcamadan başarılı oluyor" masalını anlatmasın. Wenger, para harcayarak başarılı oldu ve para harcamayı bıraktığı günden beri hiç bir başarısı yok. 

Yukarıda, 2004'ün sonunda Ray Parlour ve Martin Keown'un ayrılışını duraklama dönemine giriş olarak yazdım çünkü bu iki oyuncu, George Graham'ın takımının Wenger dönemine miras kalan son temsilcileriydi. Peki bu adamlar kulüpten ayrıldıktan sonra Arsenal'in bir daha şampiyon olamayışı tesadüf mü? Tabi ki değil. Parlour ve Keown, süperstar oyuncular değillerdi ancak Graham'ın "Temelini sağlam at" felsefesinin yetiştirdiği tecrübeli isimlerdi. Onların ayrılışı, Wenger'in devraldığı 'defansif gelenek' mirasının tamamen tükenişi anlamına geliyordu ve o noktadan sonra bu takımın emekliye ayrılan temelini atmak Wenger'e düşüyordu. Fransızın elinde artık çamaşır ipiyle eğitilmiş bir defans hattı yoktu. Tersine, Wenger tercihelerini, yetenekli ancak oyun disiplini açısından son derece zayıf Toure, Cole, Gallas, Clichy gibi oyunculardan yana kullanarak hücum etmeyi seven takımın arkasına saatli bomba gibi oyunculardan kurulu bir defans hattı kurmuştu. Mesela, Clichy, senelerce Arsenal'de oynadı ancak savunma çizgisi denilen kavramı hiç öğrenemedi. Çünkü, Graham geleniğinin temel prensipleri çoktan camdan dışarı atılmıştı. Wenger'in, takımın çöken temelini tekrar atmasu gerekiyordu ancak o, bunu hiç yapmadı. Çünkü, bunu nasıl yapacağına dair hiç bir fikri yoktu.  Temelsiz inşaatın üzerine ince iş çalıştı yıllarca Wenger. Hücumda harikalar yaratan takım, kafa topu almaktan acizdi. Bekler ileri giderken muhteşemdiler, geriye geldiklerinde kafası kopmuş tavuk gibi hareket ettiler. Lehmann sonrası kaleciler hiç bir zaman güven vermedi, stoperler hep bir gözleri arkada oynamak zorunda kaldılar. Viera sonrası takımın adam gibi DM'i olmadı, aynı stoperler yine zorlandı. 

Wenger'in, takımına defansif bir temel atmak konusunda hiç bir fikri olmadığından yıllar geçtikçe daha da emin oldum. Ancak, bu konuda kendisini suçlayamam. Bir teknik direktörün, takımının bütün gelişimini tek başına üstlenmesi mümkün olamaz. Bu yüzdendir ki, modern futbol takımları bir antrenör ordusu tarafından çalıştırılırlar. Wenger'in, herkesi çıldırtan tarafı, yardım almayı kesinlikle kabul etmemesi ve bu konuda problemleri olduğunu kendi kendine itiraf edemeyişi. Arsenal camiası, Wenger'e yıllardır, "Defans hocası getir, bir kaç tecrübeli savunmacı al" diyip duruyor ama o bu önerilere hep "Ben ne yaptığımı biliyorum" diye karşı çıkıyor. Peki sadece defans konusundaki önerilere mi karşı çıkıyor Wenger? Tabi ki hayır. Wenger yıllardır kendisine önerilen her şeye obsesif kompalsif şekilde "Hayır" diyor. Wenger'in bu tutumu, Arsenal'in gerileme dönüşüne girişinin en büyük etkenlerinden birisi zaten.



1983 yılında, Arsenal'in başına David Dein (yukarıda ve ilk resimde solda) diye bir adam geçiyordu. Dein, yönetim kurulu başkanlığına, kulübün %17 hissesini alıp büyük hissedarı olarak gelmişti. Arsenal'in bugünkü patronu ve Dein'i arkadaşı Peter Hill-Wood, o dönemde kendisini, geleceği pek de parlak gözükmeyen kulübe yatırım yaptığı için deli olmakla itham etmiş ve Dein'e "Parayı sokağa atıyorsun" demişti. Dein, kulübün başına geçer geçmez, futbol hakkındaki tüm meseleleri eline almış ve başarılı geçen bir George Graham dönemiyle Arsenal'i tekrar zirveye taşımıştı. 95'te Graham ayrıldığında, Dein'in, boşalan teknik direktörlük koltuğu için tek bir adayı vardı: Arsene Wenger. Ancak, Dein'in tüm ağırlığına rağmen, Arsenal yönetim kurulu "Japonya'da takım çalıştıran ismi duyulmamıi bir Fransızı" takımın başına getirmeye yanaşmadı ve Arsenal o sene Bruce Rioch ile girdi ve berbat bir sezon geçirdi. 96'da Rioch kovulduğunda, Dein'in eli daha güçlüydü ve bu sefer istediği isim olan Wenger'i Londra'ya getirmeyi başarıyordu. Kelimenin tam tabiriyle "tuttuğunu koparan" bir adam olan Dein, Wenger döneminin bütün transferlerini bitiren adamdı. Arsenal, henüz United ve Liverpool gibi devlerin gölgesindeyken Dein, Dennis Bergkamp, Patrick Vieira, Emmanuel Petit, Marc Overmars, Thierry Henry, Davor Suker, Robert Pires, Sol Campbell gibi şöhretli transflerleri bitirmeyi başarıyordu. Dein, Danny Fizsman ile Emirates projesinin mimarı, Premier Lig'in çok başarılı bir organizasyona dönüşmesinde önemli katkısı olan isimlerden birisiydi. Kendisinin ne kadar iş bitiren bir adam olduğuna en son örnek de, Dünya Kupası komitesi başkanı olarak 2018'deki turnuvayı İngiltere'ye kazandırması oldu. 

Dein'i tanımayanların kafasında, kendisinin ne kadar güçlü bir yönetici olduğuna dair bir fikir oluşmuştur sanırım. George Graham, Wenger, Invincibles, Emirates.. Bütün bu projelerin mimarı, kulübü 83'te 1,8 milyon pound piyasa değeriyle alıp, 2007'de 600 milyon pound değere ulaştıran David Dein'dir. Arsenal'in gerileme dönemine girmesi de, 2007 yazında kendisinin tüm hisselerini satarak Arsenal yönetiminden çekildiği güne rastlar. (Bu arada Dein'in hisselerinin Usmanov'a sattığını da hatırlatayım). Bu noktadan sonra, Arsenal yönetimi Gazidis, Hillwood gibi futboldan hiç anlamayan iş adamlarının eline bırakılmış ve bunun sonucu olarak da Wenger, kulüpteki futbolla ilgili her kararın altına imza attığı bir tek adam yönetimine sahip olmuştur. Peki, Wenger bir futbol yöneticisi midir? Tabi ki hayır. 

2007'den beri Arsenal'in yaşadığı transfer bunalımları, takımda disiplinin kalmayışı, haketmeyen oyunculara verilen paralar ve gösterilen sabır, hakeden oyunculara yapılmayan zamlar, hep güçlü bir yönetimin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Wenger'in aynı takımın çöken temelini atma konusunda olduğu gibi, futbolun yönetimi konusunda da yardıma ihtiyacı var. Ancak ne kendisi, ne de Arsenal yönetimi bu konuda hiç bir şey yapmıyor. Dein dönemindeki camiada varolan sağlıklı yönetim/teknik heyet dengesi, bu günlerde tamamen teknik heyetin lehine dönmüş durumda ve Arsenal'in gitgide gerilemesinin en önemli sebeplerinden birisi de bu. 

Uzun bir yazı oldu ancak Arsenal'i yeni takip etmeye başlayanlar için biraz yakın geleceğin detayına girmek istedim. Bugün ben Wenger'den ümidi kestiysem, bunun sebebi sadece sahada sonuçlarla ve kupasızlıkla ilgili değil. Yukarıda anlattığım gibi 2004'te bu kulübü köklü bir gelenek terk etti, 2007'de ise tarihinin en güçlü yöneticisi. Wenger'in, kariyerinin ilk yarısında çok başarılı bir hoca yapan "Gelenek/Yönetim/Teknik heyet" üçlüsünün gücü idi. Invincibles, bu üç ayağın üzerine kurulmuş bir anıt idi. Bugün, Wenger sadece tek bir ayaktan oluşan temelin üzerine bir şeyler kurmaya çalışıyor ve bu inşaat hiç bir zaman ayağa kalkamayacak. Bu camiayı ayağa kaldırmanın yolu Wenger'i kovmak filan da değil. Arsenal'in köklü bir takım değişiklere ihtiyacı var ve şu anki yönetim ve takım sahiplerinin bu işin altından kalkacak adamlar olduğunu söylemem zor. Bana göre Amerikalılar, gittiği yere kadar götürüp elde edecekleri karı yeterli gördükleri anda kulübü satacaklar. Usmanov'un, tüm hisselere talip olduğu ve Kroenke çekilmek istediği anda kulübün kontrolünü ele alacağı bilinen bir gerçek. Eğer kulübün grafiği son 3-4 yılda olduğu gibi aşağıyı göstermeye devam ederse, yankiler ne kadar direnirler bilinmez. Hele ki önlerinde Gillette&Hicks ve Glazerlar gibi örnekler varken. Açıkçası benim hayalim, yakın gelecekte Usmanov'un sahibi olduğu, David Dein'in yönetiminde ve Arsene Wenger taraftından çalıştırılan bir Arsenal görmek. Bu kadronun bir araya gelmesi durumunda, Arsenal'in, bırakın İngiltere'nin en tepesini, Avrupa'nın zirvesine oynayacak potansiyele sahip olduğu konusunda hiç bir şüphem yok. Peki Kroenke-Gazidis-Wenger ittifakı? Önümüzdeki sezonu bitirmeyi başarırlarsa şaşırırım. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

Sinirden Başlık Bulamamak


Bu seneki iki Manchester United maçı, Arsene Wenger’in Arsenal kariyerinin dibe vurduğu iki noktayı simgeliyor. Bu maçlardan ilki kulüp tarihinin en ağır yenilgilerinden birisiydi. İkincisi de kulüp tarihinin en ağır taraftar tepkilerinden birine sahne oldu. Tepki meselesine gelmeden önce maçın başından başlayalım isterseniz.

Aslında maç benim beklediğimden çok daha iyi başlamıştı. Dünkü yazıda “Farklı Arsenal” istediğimi söylemiştim; Wenger de beni şaşırtarak Ox’u ilk 11’de sahaya sürdü. Taktiksel olarak, ben radikal bir formasyon değişikliği bekliyordum, ancak Wenger sadece 2 açık oyuncusunu orta sahaya yakın oynatmak gibi bir değişikliğe gitti. Tatmin edici olmasa da, en azından kanatlardaki probleme bir önlem alınmıştı. Bu önlemin dezavantajı, kanatlar ile arasındaki mesafe açılan RVP’nin tamamen yalnız kalması oldu. Üstüne üstlük, hem Ox hem de Walcott topla çok derinde buluşup hızlarını kullanacakları pozisyonlara girmekte zorlandılar. Geride yaşanan tereddütten dolayı bir türlü rakibin üstüne gidecek cesareti kendinde bulamayan Arsenal, oyunun United’ın kontrolüne geçmesini izlemek zorunda kaldı. Bu, bana göre, Ferguson’un da beklemediği bir şeydi ki, normalde üzerine gelen Arsenal’i kontralarla vurmaya alışkın olan United, zaman zaman tehlikeli akınlar geliştirse de, ilk yarının büyük bölümünde çok da etkili gözükmedi. Beklenildiği üzere Giggs ve Carrick’in kanatlara dağıtacağı toplarla gol arayan United’ın sürprizi, zaman zaman Giggs’i de sol açığa yollayarak, Djourou’yu iki kişiyle yalnız yakalamaktı. Zaten United’ın attığı golün akını da, Giggs’in sol tarafa yaptığı bindirmelerin birinin Carrick tarafından bulunmasıyla başladı. Arsenal’in önce sağ beki hata yaptı ve Giggs’i durdurabildi. Giggs, sağ bekin yaptığı hatadan faydalanıp ortayı yaptı; Valencia, sol bekin yaptığı hatadan faydalanıp golü attı. United’ın böyle bir gol atacağını herkes biliyordu ama kimse buna mani olamadı. Dün de söylediğim gibi, asıl yapılması gereken Carrick, Giggs ve Rooney’e yapılacak agresif presle bu akınları daha başlamadan kesmekti.

İkinci yarı Arsenal için, Smalling’in yaptığı hatanın yol açtığı mutlak bir gol pozisyonuyla başladı. RVP’nin kaçırdığı bu pozisyon maçın kırılma noktalarından biriydi. İlk yarının başında bulunacak bir gol, Arsenal’i maça tekrar ortak edebilirdi. RVP kaçırdı, hemen ardından Ramsey kaçırdı. Arsenal, artık beklere önlem almak yerine rakibinin üzerine gitmeye karar vermişti ve oyunun kontrolünü yavaştan eline aldı. İkinci yarıdaki pozitif futbolun karşılığı 70’de geldi ve Arsenal, 3 pasla 90 metreyi geçtiği bir pozisyonun sonunda golü buldu.  Pozitif oyun, güzel gol, takımın tekrar güven bulması... Dakika 71 itibariyle, Arsenal’in şansı dönmüş gibiydi ve son 20 dakikada maçın kazanılmaması için hiçbir neden yoktu. Bu pembe tablo sadece  3 dakika sürdü ve 74’te Arsenal’in önündeki en büyük engel olan Wenger, akıllara durgunluk veren bir değişiklik yaparak maçın en iyi adamı Ox’u çıkararak, Arsenal’in son 2 senedir düzenli olarak en kötü adamı olan futbolcu müsveddesi Arshavin’i sahaya sürdü.



Değişikliğe inanamayan taraftar adeta çileden çıktı ve 60000 ağızdan çıkan yuh seslerini, “You don’t know what you’re doing” tezahüratları izledi. Oyuncular bile şaşkın şaşkın kenarı bakıyor. Arsenal'in yeni kontrata ikna etmeye çalıştığı RVP'nin tepkisi "No, F*ck you" şeklindeydi. Kendisini sürekli gaflet uykusunda olmakla suçlayan bendeniz bile, Wenger’in böyle bir skandala imza atmasına şaşırmış, ağzı açık televizyona bakıyordum.

Bu talihsiz olayın sorumlusu Wenger’e vurmaya başlamadan önce kendisinin savunmasını buraya yazayım: “Ox hafta için hastaydı ve iyice yorulmaya başlamıştı”. Nereden başlasam bilemiyorum gerçekten.

Öncelikle şunu söyleyeyim. Eğer Ox yorgunsa, bu kendisini bütün sezon kulübede çürüten Wenger'in suçudur. Arshavin ve Walcott'un berbat oynadığı 5 ayda, 15 milyon pound saydığın bu adamı kullanmayı aklına getirmez de, başın sıkıştığı zaman kurtarıcı olarak ortaya sürersen, eleman tabi yorulur.

Maçın bitmesine 15 dakika kalmış ve Ox herhangi bir sakatlık belirtisi göstermiyor. Bırak oynasın adam. Sadece gol sonrası andrenalin bile maçı bitirmesine yeter. 3-0 önde gittiğin Wigan maçı olsa anlayacağım belki ama ligin en kritik maçını oynuyorsun. İlk 4'e giremezsen 40 milyon euro'yu sokağa atacaksın ve bu maç ligin son düzlüğü öncesi momentum kazanmak için son derece önemli. Bırak bacağı kopana kadar oynasın Ox. Cesc'i, Wilshere'ı, Vermaelen'i, Arteta'yı sakatlanana kadar oynatmakta sakınca görmeyen Wenger efendi, bir anda yorgunluktan dolayı oyuncu değişikliği yapar olmuş haberimiz yok.

Hepsini anladım diyelim. Maçın en iyi adamını çıkarıyorsan bari sahaya Benayoun'u filan sür. Taraftarla dalga geçer gibi son 2 sezonun en kötü oyuncusunu, bu kulüpten 1,5 sene önce şutlanması gereken ve sadece senin ısrarın yüzünden Arsenal'den kamyon yüküyle para kazanan Arshavin'i sokarsan, 60000 kişi birden seni yuhlar. Bu taraftar iyi niyetli, sabırlı olabilir ama angut değil ki. Arshavin oyuna girdi ne oldu peki? 2. golde Valencia'nın yanından yürüyerek geçmesini izlemekle yetindi. Topu topu 15 dakika oyunda kalacaksın, koş de mi be adam? Taraftar tarihinin en büyük yuhunu çekmiş sana, biraz utan, mücadele et yahu. Ama o da haklı, sahada ne yaparsa yapsın kendisinden memnun olduğunu söyleyen ve onu ısrarla kadroya alan hoca var başında. Arshavin neden oynasın, neden ter döksün?

Wenger'i bu kulüpte sorgulayan tek bir adam olmadığını çok yazdım buraya. Kendisi bu tip hataları yaparken hep bu geliyor aklıma. Wenger, isterse Arshavin'i oyuna kaleci olarak sürsün, ona "Hocam ne yapıyorsun?" diyen yok. Amerikalılar para harcamamaktan ve banka hesabının pozitif olmasından memnun. Yönetim kurulu, tamamı Arsenal sayesinde köşeyi dönmüş bir grup dinazordan oluşuyor ve CEO, sürekli patronların borusunu öttüren bir kukla. Kulüpte futboldan anlayan ve 2 adet testis sahibi olan bir allahın kulu yok.  Kulübün eskileri "Tony Adams'ı getir, Steve Bould'u yardımcın yap" diye tavsiyelerde bulunuyorlar, beyimiz "ben nasıl takım yönetileceğini biliyorum" deyip çıkıyor işin içinden. 1 milyar poundluk camia, tek bir adamın uşağı olmuş, sorgusuz sualsiz onun peşinden gidiyor. Şampiyonluktu, kupaydı, yıldız oyuncuydu, Şampiyonlar Ligi'ydi, elde hiçbir şey kalmadı, hala "50 milyon poundu cebine koyduğun son 7 senede bu takıma ne verdin?" sorusunu bu adama soran yok. Ben inanıyorum ki, taraftar patlama noktasına geldi ve dün akşamki tepki de bunun göstergesiydi. Daha önce de ufak tefek tepkiler gördük ama bütün stadın hep bir ağızdan yuhladığınu hiç görmemiştik. Bu görüntülere kendimizi alıştırsak iyi olur.

Ben gerçekten tiksindim artık. Benim olumsuzluğumdan belki bıktınız ama, bu adam bavulunu toplayıp gidene kadar onun hakkında söyleyecek tek bir olumlu lafım kalmadı. Eğer Wenger hakkında olumlu yazı yazabilecek kapasitede olanınız varsa, haber versin, tek taraflı olmamak adına burada yayınlamaya hazırım. Rica edeceğim 10 sene önceki başarılardan bahsetmeyi aklınıza bile getirmeyin. 

22 Ocak 2012 Pazar

Farklı Arsenal ya da Fark Yemiş Arsenal

Bu sezon, Arsenal'in gidişatından bahsederken en az 3-4 kere "Artık bu son şans" tabirini kullanmışızdır. Ancak bu seferki gerçekten son bir son şans gibi duruyor. Berbat oynayan bir Chelsea'den 5 puan fark yenildiği bir tabloda Arsenal, bugün de kaybederse, Şampiyonlar Ligi treninin kaçışını izlemek zorunda kalabilir. 40 milyon euro civarı bir gelirin ve Wenger'in son 7 senedir "başarı" diye gözümüze soktuğu ilk dördün elden kaçmaması açısından bu akşamki maçın ne kadar kritik olduğundan daha fazla bahsetmeme gerek yok sanırım. 

Her iki takımın da yaşadığı sakalık krizlerinden bahsetmeden bu akşamki maç hakkında konuşmamız zor. Arsenal'de Arteta, Wilshere, Sagna, Jenkinson, Santos, Gibbs, Coquelin ve Diaby sakat; Henry ve Vermaelen şüpheli ve Gervinho - Chamakh ikilisi Afrika Kupası'nda. United'ta ise Vidic ve Fletcher sezonu kapattı; Anderson, Cleverley, Young ve Owen sakat, Wellbeck'in durumu da bugün belli olacak. Arsenal oyuncularının bu sezon sakat geçirdikleri hafta sayısı 153 ve Arsenal bu konuda, her sezon olduğu gibi ligin en tepesinde bulunuyor. Rakip United'ın da onlardan aşağı kalır bir yanı yok gerçi. Onların kaçırdığı hafta sayısı 150 ve sakatlık liginin 2. sırasındalar. Bu istatistiklerde ligin dibinde yer alan takımın 28 haftayla City olduğunu da hatırlatayım. 

Arsenal'in sakatlıklardan paçasını kurtaramayışının 2 bariz sebebi var. Birincisi Gibbs, Diaby gibi sürekli sakat elemanların takımdan ayıklanmayışı. İkincisi ise alternatifsiz oyuncuncuların aşırı yükleme sonucunda motor yakması. Vermaelen, Wilshere, Arteta, Sagna gibi adamlar haftalar boyunca 1 dakika dinlenmeden oynadıkları periyodların sonunda yolda kaldılar. Alternatifsizlik belası Arsenal'in yıllardır başında ve Wenger gidene kadar da takımın demirbaşı olacak. Bu sene Man Utd'ın da benzer bir sorundan dertli olması tesadüf değil çünkü onlar da Fergie döneminde hiç görmedikleri kadar dar bir kadroyla yollarına devam ediyorlar. Öte yandan, ligin en geniş kadrosu City'nin sakatlıklardan hiç etkilenmeyişi de alternatifsizlik faktörünün etkisini kanıtlar gibi. 

Sakatlıklar bu akşamki maçın analizi açısından önemli çünkü Arsenal, son beki Santos'u kaybettiğinden beri ligde oynadığı 6 maçın 3'ünü kaybetti. Sol beki bir şekilde kapatan Vermaelen'i kaybettikten sonra ise oynadığı 2 maçta ise 2 mağlubiyet aldı.  Eğer bu akşam Vermaelen oynamazsa, maçtan çıkacak sonuç hezimete dönüşebilir. Arsenal'in futbolunda beklerin ne kadar önemli olduğundan bahsettik. Beklerin yokluğunda Arsenal,  açıkları tamamen izole bir görüntü çiziyorlar ve hücumdaki etkinlik tamamen bu adamların kişisel becerilerine bağlanmış oluyor. Gervinho, şu ana kadar Arsenal kadrosunda bu beklentiye cevap verebilen tek adam. Wenger'in bu akşam sahaya süreceği Arshavin-Walcott ikilisinin, kapalı savunmalara karşı hiçbir şey üretemedikleri son 2 senede belki 150 kere kanıtlanmıştır ancak Wenger, bu akşam "Yahu şu Ox'u sahaya süreyim" diyecek mi? Hiç zannetmiyorum. 

Kanatlarda yaşanan probleminin Arsenal hücumunu olumsuz etkilediği ortada, ancak bu akşamki asıl tehlike savunmada yaşanacak. Arsenal'in Sagna ve Clichy gibi iki süratlı bekle sahaya çıktığı maçlarda bile Fergie, Nani ve Valencia'ya, Rooney, Giggs ve Scholes tarafından çıkarılan çapraz toplarla Arsenal savunmasını maymuna çevirmeyi başarıyordu. Geçen sene Arsenal'in Emirates'te kazandığı maçı düşünürseniz, Song'un insanüstü gayretiyle, göbekte son derece etkili pres yapan bir orta sahanın bu topları daha atılmadan keserek United'ı durdurmayı başardığını hatırlarsanız. Bugün Arsenal'in yapması gereken en önemli şey, orta sahanın göbeğini sürekli kalabalık tutup Nani ve Valencia ikilisine hiçbir topun ulaşmadığından emin olmak. Çünkü Nani ve Valencia topu her aldıklarında, karşılarında bölgelerini yadırgayan iki stoper bulacaklarlar ve buradan gelecek topların Arsenal'in başını çok ağrıtacağını tahmin etmek zor değil. Orta sahanın hakimiyeti konusunda, göbekte Arteta'nın yokluğu oldukça kritik. Ben, Wenger'in yerinde olsam, klasik 4-3-3'ü bir kenara koyar ve sahaya "Christmas Tree" dizilişine yakın bir taktikle çıkarım. Arshavin ve Walcott'un kanatlara açılıp orta saha savunmasına hiç bir katkı yapmayışı Arsenal açısından çok tehlikeli sonuçlara gebe olabilir. Onların Song-Ramsey-Rosicky üçlüsünün önünde oynadığı ve takımın rakibi göbekten yarmaya çalıştığı bir formasyon, Arsenal'in hücumda United'ın yumuşak karnı olan DM bölgesinden yararlanmasını sağlayabilir. Peki Wenger, son 2 yılda kaç maça farkı bir formasyon deneyerek çıktı? SIFIR! Bu akşam bunu yapması mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. 

Bana göre, bu akşamki maçın kaderini Wenger'in sahaya sürdüğü takım belirleyecek. Hafta içi yaptığı basın toplantısında, takımından uyanmasını isteyen Fransız, acaba kendi içinde bulunduğu gaflet uykusundan uyanabilecek mi? Ferguson'un, Arsenal'i yıkmak için kullandığı taktik son 3-4 senede değişmemiş, United, Arsenal'e karşı oynadığı son 9 maçın 7'sini kazanmışken Wenger yine sahaya rakiplerin ezberlediği Arsenal i mi sürecek? Swansea tarafından sahadan silinen takımı hiç ellemeden sahaya sürüp Arsenal'in bir kez daha fark yemesine seyirci mi kalacak? Yoksa, formasyon değişikliği  yapıp Ox gibi bir ismi sahaya sürerek, rakibi şaşırtmaya ve kendisine, takımına ve bu camiaya bir savaşma şansı mı verecek? Yoksa ben yine hayal mi kuruyorum? Ne demişler "Hayal, Gooner'ın kara gün dostudur". 

Not: Bu sene Arsenal o kadar kötü oynadı ki, her zamanki gibi rezil performanslara imza atan Premier Lig hakemlerinden hiç dert yanamadık. Arsenal, bu akşamki maçın hakemi Mike Dean'in yönetiminde çıktığı son 10 maçında 5 yenilgi ve 5 beraberlik aldı ve bu istatistik beni korkutmuyor değil. United cephesinin de Dean'i sevmediğini ve İngiliz Futbol Federasyonu'nun, takımlara sevmedikleri hakemleri vermeye bayıldığını biliyorum. Umarım yarın burada hakem hakkında konuşmak zorunda kalmayız. Bu arada sokağa atacak paranız varsa, Djourou'nun kırmızı kart görmesi üzerine bahis oynayın derim. 

20 Ocak 2012 Cuma

Bir Rahat Durun, Çekiyorum

Arsenal ve Citroen'in, "Hareketli fotoğraflar" reklam kampanyasından karaler. Foto gibin değil gibin.. İlginç.

Zamanlaman Harikaydı

David De Gea'ya, Man Utd 20 milyon pounda yakın para saydı. Kendisinden beklenti, Van Der Sar'dan devraltığı formayı takriben 2025'e kadar giyip, bu yatırımın karşılığını vermesiydi. Bu düşünce akla yatıyordu, çünkü De Gea, İspanya'nın en iyi 3 kalecisinden birisi olarak görülüyor ve Casillas/Reina ikilisinin ardından milli takımın kalesini devr alması bekleniyordu. Sayısız maçta, Atletico'yu tek başına ipten almışlığı olan bir arkadaşımızdı kendisi. 

Gel gelelim, Old Trafford'a kaleci formasıyla çıkmak "ağır" bir işti. Schmeichel ve Van Der Sar'ın hatıralarının taze olduğu sahada, 80000 kişinin önüne çıkmak 21 yaşında bir kaleci için zorlu bir sınavdı. Bu baskının, sahaya "Dünyanın en iyi kalecisi" sıfatıyla çıkmış olan, Barthez'i bile maymun etmişliği vardı. 

Nitekim, korkulan da oldu ve De Gea güven vermediği 4-5 maçın ardından, formayı Ander Lindegaard'a kaptırıverdi. De Gea'nın ürkek görüntüsün aksine, Lindegaard gayet kendine güvenli bir tablo çiziyor ve sahaya çıktığı ilk maç olan Benfica maçından sonra kendisine uzanan mikrofonlara, "Ben buraya yedek kulübesinde oturup burnumu karıştırmaya gelmedim" diyordu. 

De Gea bulduğu şansları iyi kullanamayıp hatalı goller yerken, Lindegaard, oynadığı ilk 7 maçta sadece 1 gole geçit verince, Fergie'nin 1 numaralı formayı Danimarkalıya iade etmesi de kaçınılmaz oldu. De Gea, şanssız bir başlangıç yapmıştı ve kendi yedeğinin gösterdiği performans da üzerindeki baskıyı arttırmaktan başka hiç bir işe yaramadı. Fergie, bana göre kendisini bir süre kulübede oturtarak, Manchester medyası tarafından parçalanmasının önüne geçmiş oldu ve Lindegaard'a da forma için savaşmak için adil bir şans vermiş oldu. 

Tüm bu koşullar altında, İngiltere macerasına bayağı bir şanssız başlayan De Gea'nın şansı yakında dönecek gibi de durmuyor. Bugün tüm gazetelerde, "hipermetrop" olduğu için göz ameliyatı olması gerektiği yazıldı. Bilinen (De Gea maçlara lensle çıkıyordu) ve çok da büyük bir problem olmamasına rağmen, zaten sorun yaşayan bir kalecinin medyada yeralmasını isteyeceği son haber, gözlerinde problem olduğudur sanırım. Bir süredir, zamanlaması ve içeriği açısından daha talihsiz bir haber okumamıştım. 

Derin Devlet

Futbol dünyasında farklı dönemler ve getirdikleri oyun anlayışları, farklı pozisyonların yükselişine neden oluyor. Mesela 90’larda her takımın bir “Oyun kurucu 10 numarası” vardı. Teknik olarak mükemmele yakın ancak fiziksel olarak zayıf bir çok 10 numara, oyunu istedikleri gibi yönlendirebiliyordu çünkü orta sahalar o dönemde sertleşme furyasına girmemişti. 90’ların sonuna gelinip 2000’lere doğru girerken, Makalele diye bir adam, 10 numaraların neslini resmen tüketti. Defansif orta saha (DM) pozisyonu, futbol dünyasında çok çabuk kabul gördü ve neredeyse bütün kulüpler, oyun anlayışları ne olursa olsun, bir “Makalele” arayışına girdi. DM akımının zayıf noktası, fiziksel olarak üst seviye olan bu bölgenin adamlarının, topu oyuna sokmaktaki beceriksizlikleri idi. Top kaptırma ya da pas hatası yapma bakımından, sahanın en tehlikeli yerinde pozisyonlandırılmış DM’ler, rakip orta sahaların ani presleri tarafından zor durumda bırakılabiliyor; orta sahasını DM ve AM şeklinde bölme gafletinde bulunan takımlar, ağır bir şekilde cezalandırılıyordu.  Zaten 1 DM ve 1 AM ve iki kanat adamından oluşan dörtlü orta sahaların çöküşü de büyük ölçüde aynı sebeptendi. ‘4-3-3’ ve onun kuzeni ‘4-2-3-1’ gibi dizilişlerin futbol dünyasının son 5-6 senesine damgalarını vuruşu ve futbolun büyük ölçüde orta saha dominasyonu çekişmesine dönmesi futbolda yeni bir pozisyonun yükselişine neden oldu: Derinden oyun kurucu ya da FM tabiriyle "Deep Lying Playmaker" (DLP). 

Aslında DLP yeni bir kavram değil. Mesela Pirlo, tam 10 senedir DLP oynuyor. Ancak bence, onun buraya monte edilmesindeki neden oyun felsefesiyle ilgili olmaktan çok, Pirlo’nun ceza sahası önünden 50 metre diagonal pasla takımı hücuma kaldırmak konusundaki yeteneği. Hani aslında Pirlo bir AM ama bu görevini yapmak için forvetlere yakın olmasına gerek olmadığı için daha derinden oynuyor. Modern DLP bundan biraz daha farklı bir adam. Konuya girmeden modern DLP’nin o klişe “oyunun her iki yönünü de oynayan” orta saha oyuncusu olmadığını da hatırlatmak gerekir. Bu konuyla ilgili yüzeysel yorumların vazgeçilmez örnekleri Gerrard, Lampard, Schneider gibi adamların tamamı defansa yardım eden hücuma yönelik orta saha oyuncularıdır. Onların DLP olduğunu söylemek pek de isabetli olmaz. 

Modern futbol dizilişlerinde, açık oyuncuları iyiden iyiye hücumun parçası olmaya başlayınca ortaya bir bloklar arası bağlantı sorunu çıkmaya başladı. 4-3-3’ün ofansif nimetlerinden faydalanmak isteyen takımlar, kanat oyuncularını geriye çekmek yerine daha yetenekli ve çok yönlü göbek oyuncuları bularak orta sahayı daha hızlı geçme yolunu seçtiler ve bu arayış da bizi DLP’lerin çok revaçta olduğu bir döneme getirdi. Bu pozisyonda oynayacak oyuncuda aranan özelliklerin başında tabi ki pas yeteneği geliyor. Ancak bu yeteneğin mutlaka oyun zekası ile birleşmesi de gerekiyor. Çünkü DLP’den beklenen sürekli olarak 30 metrelik muhteşem paslar dağıtması değil, ki bu zaten mümkün de değil, derinden oyun kuran adamın istikrarlı bir şekilde yapması gereken takım hücuma kalkarken “doğru” pası bulabilmesi. Yani elinizde teknik seviyesi üst düzeyde ve isabetli paslar atabilen bir oyuncu olabilir, ancak “doğru” pasları bulabilecek oyun zekasına sahip değilse DLP pozisyonuna adaptasyonu zor olacaktır. Bu açıdan Xabi Alonso, Mikel Arteta, Gareth Barry gibi “muhteşem” pastan ziyade “doğru” pası seven oyuncuların bu bölgede başarılı olması da tesadüf değil. Şu an için uygulamada  bir DM ile birlikte oynatılan DLP'ler yakın gelecekte, DM'lerin neslinin tükenmesine neden olacaklar. Nitekim, göbekteki üçlünün görev tanımının her geçen gün biraz daha kalabalıklaşmasından dolayı burada oynayacak oyunculardan beklenen özelliklerin listesi de bayağı bir kabarıklaşmış durumda. 

DLP'nin DM'in yerini alması olayından bahsederken, bu pozisyondan beklenen defansif özelliklerden bahsetmezsek olmaz. Bir DLP'yi, geriden top çıkaran orta saha oyuncusundan ayıran en önemli özellik takım savunmasına yaptığı katkıdır bana göre. Yukarıda bahsettiğim "oyun zekası" ile bağlantılı olarak, modern bir derin oyun kurucudan bu zekayı takım defans yaparken pozisyon alışında da göstermesi beklenebilir. İyi bir DLP, sahada ayak basılmadık yer bırakmadan pres yapmak yerine, rakibin hücuma kalktığı anda yaptığı kritik müdahele ve presle, takım savunmasının yerleşmesine zaman kazandıran oyuncudur. Bir nevi, DLP'nin savunmadaki görevi karşı takımın DLP'sinin işleyişini aksatmaktır. DLP'nin bu görevi yüklenmesi, teknik direktörlere de DM'lerini beklere destek vermek için kullanma lüksünü vermektedir. Futboldaki genel gidişhat, bölgesel uzmanlaşmadan daha çok, her oyuncunun her işi yapabilidiği sistemlere doğru olduğuna göre, DLP dediğimiz adam, şu an için günümüz futbolundaki "komple orta saha oyuncusu"nun karşılığıdır. Avrupa'daki futbol akademileri bu ihtiyacı karşılamaya başlayana kadar da DLP pozisyonunu doldurabilecek adamların tamamı Şam'da kayısıdır. 

Şu an için Avrupa'nın önde gelen kulüplerinin neredeyse tamamının bir DLP'si var; olmayanlar da bir tane satın almak ya da yetiştirmek için elini çabuk tutmaya çalşıyor. Bana göre, dünya üzerindeki en iyi DLP, şu an için Bastian Schweinsteiger. "Aman hocam Xavi" dediğiniz duyar gibi oluyorum ancak eğer DLP'yi "komple bir orta saha oyuncusu" olarak tanımlıyorsak, defansif ve ofansif özelliklere eşit önem vermemiz gerekiyor. Schweiny, kendi deyimiyle "defansif kafalı" bir oyuncu ve bu mantalitenin yanında sahanın her yerinde oynayabilecek teknik kapasiteyi bünyesinde bulundurmakta. Bayern ve milli takımda sol kanat ve AM pozisyonlarında başlayan kariyerine, kaçınılmaz olarak DLP pozisyonunda devam eden Schweinsteiger'in Bayern'in futboluna seviye atlatan adam olduğu tartışılmaz. Kendisinin defansif özelliklerinden bahsederken, Bayern'in bu sezon Schweinsteiger ile oynadığı maçlarda 0.35 gol yerken, onsuz çıktığı maçlarda 1 golün üzerinde ortalama yakaladığını da hatırlatayım. Xavi belki teknik olarak dünyanın en iyisi olabilir, ancak defansif özellikler ve fiziksel varlığını da hesaba kattığınızda Schweinsteiger bir adım öne çıkmakta. 

Aslında Schweinsteiger örneğini burada tek tek isimleri ele alarak polemik yaratmak için vermedim. Ancak Scweiny'nin oyunu bana göre bu pozisyonda bir benchmark olarak kullanılabilir. Kendisine benzer görevlerle sahaya çıkan diğer önde gelen oyunculara bakarsak Alonso, Barry, Arteta ve Van Der Vaart'ın gelişinden sonra DLP'ye geçişini hiç yadırgamayan Modric'i sayabiliriz. Gareth Barry benim hiç sevemediğim bir arkadaş ama kendisini City ve milli takımda vazgeçilmez yapan son derece gösterişsiz oyunu. Aynı türden bir oyunu bu sene Arsenal formasıyla Arteta'dan da izliyoruz. Cesc'in bu bölgede oynamayı sevmeyişinden dolayı, Arsenal yıllardır bir derin oyun kurucu sıkıntısı çekmekteydi ve hatta Wenger, kariyerine AM olarak başlayan Wilshere'ı, 1 sene içerisinde İngiltere'nin en iyi DLP'sine çevirdi. Arteta'nın varlığında Wilshere'ın tekrar AM pozisyonuna dönmesi muhtemel de olsa, takımın bu sene bu bölgede daha rahat ettiği ortada. Bu konuda sıkıntılı takımların başında Chelsea gelmekte ki, geçen yaz Modric için 40 milyon pounda kadar çıkmalarının sebebi de buydu. Elinde Mikel, Essien, Ramires, Romeu gibi safkan DM enflasyonu bulunan takımın DLP mevkiinde şu an için Meireles doldurmaya çalışıyor ancak çok daha başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Yıllar yılı DLP'ye benzer görevlerle oynayan Paul Scholes'u kaybeden Fergie, sezon başında Cleverley'i bu bölgede oynatarak veliaht prensi bulduğu izlenimini vermişti, ancak genç oyuncunun sakatlığından sonra, bu bölgede Scholes'u geri getirtecek kadar sıkıntı yaşadı. Liverpool, Alonso'nun açtığı gediği hala doldurabilmiş değil ve Adam ve Henderson ikilisinden birinin İspanyol'un kalibresinde bir adama dönüşeceğini zannediyorsa, Dalglish'e kolay gelsin diyorum. 

Barcelona'nın öncülüğünü ettiği ve şu an için futbolun gideceği yön gibi gözüken, topa ve orta sahaya hükmetmeye dayalı futbolun, tamamı komple oyunculardan oluşan takımların ortaya çıkarması olası. Barça'nın 10 senede başardığı işi diğer takımların akşamdan sabaha ortaya çıkarması tabi ki zor ancak bu yoldaki ilk adım DLP pozisyonunun doldurulması olabilir. Gitgide yükselen savunma çizgilerinin ve artan pres dozajlarının altında, bugün, savunmadan hücuma geçmek geçtiğimiz 10 yıla göre çok daha zor. Bir çok takım, savunmada yararlı bir varlık iken hücumda maliyete dönüşen safkan DM'leri artık bir yük olarak görmeye başladı. Günümüzde artık kazma stopere bile yer yokken, modern taktiklerin orta sahalarında bir "çapa" bulundurma trendinin çok uzun süre yaşaması da beklenemezdi. Bugünün DLP'sinden beklenen özellikler, yakın gelecekte tüm orta saha oyuncuları için standart halini alacak. Biz de DLP'yi unutup, bambaşka bir icatı konuşmaya başlayacağız. 

17 Ocak 2012 Salı

Çeşitlilik Ligi




Premier Lig'deki takımların, kadrolarında bulundurdukları oyuncuların uyruklarına göre yapılan sıralamada birinci sürpriz değil. Arsenal'in, İngiliz oyuncuların azınlıkta olduğu tek takım olduğunu görmek de beni pek şaşırtmadı. İngiliz Ligi'ne tamamen Fransız olduklarının zaten farkındayız. Tablodaki tek türk Tuncay Şanlı bu arada.